Cinsiyet
232 theses under this subject heading
Fingolimod tedavisi alan multiple skleroz hastalarında lenfopeninin yaş ve cinsiyet ile ilişkisi
Amaç: Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Multipl Skleroz polikliniğinde Multipl Skleroz tanısı ile takip edilen ve fingolimod tedavisi alan hastalarda görülen lenfopeni ile yaş ve cinsiyet faktörleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma retrospektif bir araştırma olup, hastanemiz poliklinik veri tabanına kayıtlı Multiple Skleroz hastalarından 63 kadın 63 erkek toplam 126 Relapsing Remitting Multiple Skleroz hastasına ait yaş, fingolimod kullanmadan önce ve kullandıktan 1 ay sonra lenfosit sayıları kaydedildi ve istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda, Relapsing Remitting Multipl Skleroz hastalarında 0,5 mg/gün dozunda oral fingolimod tedavisi başlandıktan en erken 1 ay sonrasında bakılan ortalama lenfosit sayılarının (745,10 ± 681,63/μl), tedaviye başlanmadan önceki ortalama lenfosit sayılarına göre düşük olduğu saptandı (p<0,001). 0.80 x 10^3/μl altındaki hastalar lenfopeni olarak değerlendirildi. Fingolimod tedavisi alan Multipl Skleroz hastalarında görülen lenfopeni ile yaş faktörü arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0,05). Lenfopeni ile cinsiyet arasındaki ilişki değerlendirildi, 63 kadın hastanın 54 ünde,63 erkek hastanın 43 'ünde lenfopeni görüldü ve kadın hastalarda lenfopeni riskinin daha yüksek olduğu bulundu (p<0,001). Fakat lenfopeni görülen kadın ve erkek hastaların tedavi sonrası lenfosit ortalamaları arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda fingolimoda bağlı lenfopeni riskinin kadınlarda daha fazla olduğu, yaş faktörünün ise literatür ile uyumlu olarak risk oluşturmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Fingolimod, relapsing remitting multipl skleroz, lenfopeni
Üstün zeka tanısının öğrencilerin çeşitli algıları üzerindeki etkisinin incelenmesi
Bu araştırmada üstün zeka tanısının üstün zekalı öğrencilerin çeşitli algıları üzerindeki etkileri incelenmiştir. Aynı zamanda üstün zeka tanısının etkilerinin cinsiyet ve sınıf düzeyine gore farklılık gösterip göstermediği de incelenmiştir. Kardeş sayısı, doğum sırası ve anne - baba eğitim durumunana gore farklılaşıp farklılaşmadığı araştırılmıştır. Araştırma 2013 yılında Kırşehir ve Kaman'daki iki bilim - sanat merkezi ile dört ilköğretim okulunda eşzamanlı olarak yürütülmüştür. Araştırmaya üstün zeka tanısı almış 128 öğrenci, hiçbir şekilde etiketlenmemiş 123 öğrenci olmak üzere toplam (5. ve 6. sınıf) 251 öğrenci katılmıştır. Veri toplama aracı olarak Üstün Zeka Etiket Etkileri Ölçeği (ÜZETÖ) kullanılmıştır. Ölçek, 24 maddeden oluşmaktadır ve kendilik algısı, ebeveyn tutumu algısı ve arkadaş tutumu algısı olmak üzere üç alt ölçek alanını kapsamaktadır. Verilerin analizinde ilişkisiz örneklemler için t testi, ayrıca iki faktörlü ANOVA ve korelasyon kullanılmıştır. Araştırma sonuçları, üstün zeka tanısı alan öğrencilerin kendilik algılarının, ebeveyn tutumu ve arkadaş tutumu algılarının etiketlenmeyen öğrencilerin algılarından farklılık göstermediğini ortaya koymuştur. Üstün zeka etiketi alan kız öğrencilerin ebeveyn tutumu algısı, üstün zeka etiketi alan erkek öğrencilerin ebeveyn tutumu algısından anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Anne ve babanın eğitim düzeyi yükseldikçe üstün zeka etiketi alan öğrencilerin ebevyn tutumu algıları düşmektedir. Anahtar Sözcükler: Üstün zeka etiketi, Etiket etkileri
Örgütlerde cinsiyet bağlamında otantik lider karşılaştırılması ve çalışanların cinsiyete yönelik otantik lider davranışları algılamalarına dair bir uygulama çalışması
Bu çalışmanın amacı, örgütlerdeki otantik lider davranışlarını cinsiyet bağlamında farklılıklarını araştırmak ve çalışanların kadın ve erkek liderleri otantik davranış açısından algılama farklılıklarını ortaya koymaktır. Bu amaçla birinci bölümde liderlik kavramı ve tanımlamaları, yeni liderlik yaklaşımları, ve son olarak da otantik liderlik ele alınmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde kadın ve erkek liderlerin davranış farklılıkları başlığı altında kadının çalışma yaşamına girişi, toplumdaki ve çalışma hayatındaki yeri, çalışma hayatında karşılaştığı engeller, kadın meslekleri,kadın ve erkeğin biyolojik ve eril dişil açısından ve liderlik davranışı açısından farklılıkları, kadın ve eğitim ve son olarak da Türkiye'de Dünya'da kadın liderlerin durumu ve istatistiksel bir çalışmaya yer verilmiştir. Çalışmanın son bölümünde liderlik tiplerinden olan otantik liderlik davranışları cinsiyet bağlamında karşılaştırmasını yapmak üzere Kütahya'da bir firmaya bağlı 4 örgüt üzerindeki 3 kadın ve 3 erkek lider ve onlara bağlı çalışanlar baz alınmış,onlarla derinlemesine görüşme yapılarak yapılandırılmış sorular sorulmuş,ve alınan cevaplar deşifre edilmiş, nitel çalışma yöntemlerinden betimsel analiz kullanılarak bu elde edilen veriler karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Liderlik, Otantik Liderlik, Kadın ve Erkek Lider, Kadın Erkek Otantik Davranış ve algılamaları
Cinsiyet farkına dayalı ücret farklılaşması ve yoksulluğun kadınlaşması: Türkiye örneği
Türkiye'de yaşanan ücret farklılaşması çoğunlukla beşeri sermaye farklılıklarına ve ayrımcılığa bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Ayrımcılığın özellikle cinsiyetler arasında yaşanması ve kadınların ayrımcılık nedeniyle erkeklere göre daha düşük eğitim düzeyine ve deneyime sahip olmasının yanında erkeklerle aynı beşeri sermayeye sahip olsa bile duygusal ayrımcılık nedeniyle işgücü piyasasının dışında kalması ya da hak ettiğinden daha düşük pozisyon ve mesleklerde istihdam edilmesi ücret farklılaşmasını derinleştirmektedir. Bu durum, Türkiye'de yaşanan yoksulluk oranlarında en büyük payın kadınlara ait olmasına neden olmaktadır. Yoksulluğun temel belirleyicileri içinde yer alan gelir düzeyinin cinsiyetler arasındaki dağılımına bakıldığında erkeklere kıyasla kadınlarda daha düşük düzeylerde belirlendiğini, kadın yoksulluğunu arttırdığını ve sonuçta Türkiye'de yoksulluğun kadınlaşması durumunun ortaya çıkmasına etki ettiği görülmektedir. Kadın yoksulluğunun ve bu durumu ortaya çıkaran değişkenlerden biri olan cinsiyete bağlı ücret farklılaşmasının Türkiye'deki görünümünü analiz ettiğimiz çalışma üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde yoksulluk, kadın yoksulluğu, ücretin oluşumu ve ücret farklılaşmasını etkileyen durumlar kavramsal ve teorik çerçevede analiz edilmiş, konuya dair geniş literatür taramasına yer verilmiştir. İkinci bölümde cinsiyet farkına bağlı yaşanan ücret farklılaşması ve kadın yoksulluğunun Türkiye'deki durumu tarihsel olarak incelenmiş ve sürecin analizi için şekiller ve tablolar aracılığıyla istatistiki verilerden faydalanılmıştır. Üçüncü bölümde ise TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) tarafından yayımlanan 2003 ve 2019 yıllarına ait Hane halkı Bütçe Anketi verileri kullanılarak cinsiyetler arası ücret farklılaşmasının durumu iki yıl için de ekonometrik olarak tahmin edilmiştir. Elde edilen tahmin sonuçlarına göre Türkiye'de kadınların aleyhine gelişen ücret farklılaşması 2003 yılından 2019 yılına kadar geçen sürede etkili olmaya devam etmiştir. Bu durum Türkiye'de kadın yoksulluğunun hala bir önemli bir sorun olduğunun göstergesidir.
Sağmal sütçü ineklerde cinsiyeti belirlenmiş spermanın kullanımı
Bu çalışmada senkronizasyon protokolü uygulanan sağmal ineklerde cinsiyeti belirlenmiş sperma ile farklı zamanlarda tohumlamanın gebelik oranları üzerine etkisini belirlemek amaçlandı. Bu amaçla doğum sonrası 43-49. günler arasında ilk tohumlama için pre-senkronizasyon protokolüne (G7G;PGF2α-2g-GnRH-7g-GnRH-7g-PGF2α-56s-GnRH) alınan ikinci laktasyon Holstein ırkı inekler (n=611), tohumlamadan önce rastgele 4 gruba ayrıldı. Protokolün son GnRH uygulamasından sonra kontrol grubundaki inekler (KON, n=154) 12,0-16,0. saatler arasında konvansiyonel sperma ile; CBS grubundaki inekler (n=152) 12,0-16,0. saatler arasında; CBS4 grubundaki inekler (n=153), tohumlama zamanı 4 saat ertelenerek, 16,1-20,0 saatler arasında; CBS8 grubundaki inekler ise (n=152) tohumlama zamanı 8 saat ertelenerek 20,1-24,0. saatler arasında cinsiyeti belirlenmiş dişi sperma (CBS) ile tohumlandı. Tüm tohumlamalarda aynı boğaya ait sperma kullanıldı. Tüm ineklerde, protokole alınan ovaryan yanıtın değerlendirilmesi amacıyla kritik kabul edilen noktalarda ve gebelik tespiti için tohumlama sonrası 36±3. ve73±3. günlerde ultrasonografik muayeneler gerçekleştirildi. Gruplar arasında VKS, süt verimleri, protokol başındaki siklik durum, protokole yanıt oranları ve tohumlama günü folikül çapları yönünden fark saptanmadı. Gebelik oranları, konvansiyonel sperma ile KON'da %50,0 (77/154), cinsiyeti belirlenmiş dişi sperma ile CBS'de %42,8 (65/152), CBS4'te %48,4 (74/153) ve CBS8'de %43,4 (66/152) olarak tespit edildi. Embriyonik kayıp oranları KON'da %5,2, CBS'de %9,2, CBS4'te %4,1 ve CBS8'de %13,6 olarak tespit edildi. Sonuç olarak, sağmal ineklerde zaman ayarlı tohumlama protokolleriyle birlikte cinsiyeti belirlenmiş sperma kullanımı söz konusu olduğunda, tohumlama zamanının 4 saat ertelenerek, son GnRH uygulamasından sonra 16-20. saatlerde uygulanması ile sayısal olarak daha iyi gebelik oranları elde edilmiş ve neredeyse konvansiyonel sperma ile benzer elde edilen gebelik oranlarına ulaşılmıştır.
Kütahya ilinde bulunan ilköğretim kurumları ikinci kademede öğrenim gören öğrenci ve görev yapan beden eğitimi öğretmenlerinin beden eğitimi ve spor dersine yönelik görüş ve tutumlarının incelenmesi'
Kütahya ilinde bulunan ilköğretim kurumları ikinci kademede öğrenim gören öğrenciler ve görev yapan beden eğitimi öğretmenlerin beden eğitimi ve spor dersine yönelik görüş ve tutumların incelenmesi, Beden eğitim ve spor dersinin çocukların gelişimi üzerinde ki etkisi,farklı değişkenlere göre değerlendirilmesi, görev yapan beden eğitimi öğretmenlerin ise değişik bakış açıları ile dersin değerlendirilmesi avantajları ve dezavantajlarının ortaya çıkarılması için yapılacak olan bir çalışma.
Tuffier hattının yerinin yaş ve cinsiyet gruplarına göre ultrasonla değerlendirilmesi
Amaç: Yaş ve cinsiyetteki değişimlerin Tuffier hattının geçtiği vertebral seviyeye etkisi ve doğru vertebral seviyeyi belirlemede palpasyon tekniği ile Ultrason tekniğini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya 180 hasta dahil edildi. Hastalar kadın (n=90) ve erkek (n=90) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her grup da kendi içinde genç (18-40 yaş), orta (40 -65 yaş) ve yaşlı (65-80 yaş) olmak üzere sınıflandırıldı. Tüm hastalara palpasyonla tespit edilen Tuffier hattı seviyesini doğrulamak amacıyla oturur pozisyonda lomber ultrason yapıldı. Hastaların demografik özellikleri, palpasyon ve Ultrasonla tespit edilen Tuffier hattı vertebra seviyeleri kaydedildi. Bulgular: Palpasyon yöntemi ile tespit edilen Tuffier hattının, Ultrasonla hastaların %56.6'sında aynı seviyede olduğu doğrulandı. Hiçbir hastada Ultrason ile tespit edilen seviye palpasyonla belirlenen Tuffier hattından daha alt seviyeyi tanımlamadı. Cinsiyete göre Ultrasonla tespit edilen Tuffier hattı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Tuffier hattı vertebral seviyesi yaş, VKİ ve kilo ile istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyona sahipti (p=0.001). Tuffier hattını ilerleyen yaş ile daha yukarı seviyelerde belirledik. Ultrasonla belirlediğimiz Tuffier hattı yaşlılarda, orta yaş grubuna ve orta yaş grubunda da, genç yaş grubuna göre daha yukarıdan geçmekteydi. L3 ve üzerinde tespit edilen 33 (%18.3) hastanın nöraksiyel blok uygulama sırasında spinal kord hasarı açısından riskli olabileceği tespit edildi. Kadınlar ve erkeklerde spinal kord hasarlanma riski benzer bulundu. Spinal kord hasarı gelişme riskinin orta yaş grubunda genç yaş grubuna göre 6 kat (OR [95% GA]= 5,8 [1,21-27,73]) (p=0,028), yaşlı grupta ise genç yaş grubuna göre 15 kat daha fazla olduğu (OR [95% GA]= 15,62 [3,46-70,41]) (p=0,000); ilerleyen yaş ve artan VKİ ile spinal kord hasarı gelişme riskinin daha fazla olduğu tespit edildi (p<0,05). Tartışma ve Sonuç: Oturur pozisyonda Ultrasonla Tuffier hattının vertebral seviyesinin ilerleyen yaş ile daha yukarı seviyelerden geçtiği, bu durumun VKİ ve kilo ile ilişkili olduğu, cinsiyet ile ilişkili olmadığı tespit edildi. Özellikle yaşlı hastalarda ponksiyon seviyesinin beklenenden daha yüksek bir seviyede olabileceği göz önünde bulundurmalıdır. Mümkünse bu blokajların USG ile yapılması önerilebilir.
Cinsiyet gelişim kusurları nedeniyle opere edilen hastaların uzun dönem takip sonuçları
Cinsiyet gelişim kusuru (CGK) tanısıyla opere edilen hastaların takip sonuçlarını ortaya koymak ve literatür ile karşılaştırmak amaçlandı. 2009-2020 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı'nda CGK nedeniyle cerrahi geçiren hastalar çalışmaya dahil edildi. Dosya bilgileri geriye doğru taranarak hastalar belirlendi. Poliklinik kontrolüne gelen hastaların demografik ve klinik özellikleri, yapılan ameliyatları, cerrahi komplikasyonları, ailelerin cerrahi sonrası memnuniyet ve endişeleri, tanı aşamasında bakılan hormon değerleri ve d2/d4 parmak ölçüleri alınarak takip sistemine kaydedildi. Toplam 62 hasta çalışmaya dahil oldu. Hastaların %58'i 46XX CGK, %40'ı 46XY CGK, %2'si miks gonadal disgenezi tanısında idi. 46XX CGK hastaların tamamı konjenital adrenal hiperplazi tanısınnda olup bunların da %89'unu 21-OH eksikliği oluştururken, 46XY CGK hastalarının %72'sini androjen direnç sendromları oluşturmaktaydı. Hastaların %65'inde aile öyküsü varken %73'ünde akraba evliliği mevcuttu. En sık eşlik eden ek hastalık %8 ile epilepsi idi. 46XX CGK hastaların operasyon yaş ortalaması 29 ay iken, 46XY CGK hastaların 73 ay olarak bulundu. Total testosteron, Anti Müllerian hormon ve 17-hidroksi progesteron düzeylerine bakılarak yüksek doğrulukla CGK tanısı konulduğu görülmüştür. Ayrıca androjen maruziyeti ile d2/d4 parmak oranı arasında ters orantı olduğu görülmüştür. 46XX CGK hastalarının neredeyse tamamına feminizan genitoplasti uygulanırken, 46XY CGK hastalarının %72'sine maskülinizan genitoplasti yapıldı. Anatomisi uygun olan ve özellikle feminizan genitoplasti yapılacak olan hastalarda erken dönemde tek aşamalı operasyon ile komplikasyon oranları daha düşük, memnuniyet oranları da daha yüksek bulunmuştur. En sık görülen cerrahi komplikasyon maskülinizan genitoplasti yapılan hastalarda %30 ile üretral stenozdu. Ailelerin %94'ünün cerrahi sonrası kozmetik görünümden memnun olmasına karşın, %65'i çocuğun gelecekteki cinsel yaşamı hakkında endişeli idi. Sonuç olarak CGK multidisipliner yaklaşımla, aile ile birlikte yönetilmesi gereken ve uzun dönem takip gerektiren hastalık grubudur. Cerrahinin zamanlaması ve metodu hakkında fikir birliği olmamasına karşın erken dönemde tek aşamalı cerrahinin sonuçları olumlu bulunmuştur. Anahtar kelimeler: cinsel gelişim bozukluğu, genitoplasti, konjenital adrenal hiperplazi, androjen duyarsızlık sendromları, d2/d4 parmak oranı
Assessment of the impact of civil society organizations on gender equality and women empowerment advocacy in Ghana
Gender equality and women empowerment (GEWE) are important issues that require the support of governments all over the world. Inequalities in gender in any society lead to the lack of developmental growth. With the strong linkage of GEWE and development, developing countries need to give more attention and support to issues pertaining to GEWE to attain the Millennium Development Goals (MDG) on gender equality. The MDG on gender equality which is to ensure equal access to education, health care, descent life and political representation has not yet been achieved by Ghana, as government and governmental agencies have not enacted effective laws nor undertaken enough programs and projects that are geared towards gender equality and women empowerment. The lack of effective programs by government and its agencies require that civil society organizations (CSOs); which are non-governmental and non-profit organizations established for the good of the citizenry take up more roles to ensure the attainment of gender equality and women empowerment. Though CSOs in Ghana have carried out a lot of activities, programs and advocacies for gender equality and women empowerment, their efforts have not yielded the expected results. One of the main factors that account for this is the lack of effective studies to measure and evaluate the impact of their activities. CSOs can improve on their activities and make a tremendous impact if they are able to asses through a scientific way the impact of their programs and activities. This thesis therefore examines the contributions of civil society groups and their impact from the perspective of the general populace toward GEWE in Ghana. The study begins with a historical overview and nature of civil societies in Ghana. Through research survey, the evaluation of the impact of activities of civil society organizations is carried out. The activities of the Civil Society Organizations were assessed critically and comprehensively considering the view or understanding of the people concerning gender equality and women empowerment. The opinion of the general public was gathered across three geo-political zones of Ghana with the aid of questionnaires that were physically administered on one on one and face to face. The results were rated descriptively on the basis of frequency and percentage. The outcome of the empirical survey depicts that, the majority of the populace have a full view and understanding of the operations and programs of the CSOs and are very familiar with the activities and programs of CSOs that are involved in gender equality advocacy. It was also revealed that, most of the respondents believe that government policies do not have adverse effect on the activities on CSOs in GEWE. One of the important findings is that compared to government and governmental agencies, there are enough CSOs in Ghana which are perceived to have achieved proven results in terms of advocacy for economic independence, violence control, development and protection of children. This accounts for the fact that CSOs are generally seen to be more trustworthy and have a higher public participation than governmental agencies in gender equality advocacy. This does not underestimate the fact that there is the comparative advantage that exists between the CSOs and governmental agencies on gender equality and women empowerment as acknowledged in the studies. Aggregately, the study revealed that the Ghanaian people have an adequate understanding of the impact of the activities of CSOs', except in few cases where the respondents exhibited some level of little disagreement and indecision; but the respondents have a better view about CSOs' programs. Although the general findings from the studies alluded to the fact that CSOs in Ghana have made great impact in gender equality advocacy and women empowerment, they are faced with a lot of challenges such as the strong competition for funds and visibility, short duration of activities, lack of collaboration among CSO and lack of sufficient funds. To overcome the challenges identified and make CSOs have a better impact on gender advocacy and women empowerment, solutions such as monitoring the activities of CSOs, better funding methods, detailed and properly planned programs, collaboration among CSOs, Increase in gender-based CSOs, intensive publicity of activities, recruitment of dedicated volunteers and the effective management of state-CSOs interaction were recommended in this theses. Keywords: Gender Equality, Civil Society Organizations, Ghana, Women Empowerment
Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yapılan yenidoğan işitme taraması test sonuçlarının risk faktörleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş: Türkiye'de Ulusal Yenidoğan İşitme Taraması Testi Programı 2004 yılından beri ülke çapında tüm yenidoğan bebeklere uygulanmaya başlanmıştır. Bu çalışmanın amacı Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 2014 yılının başından 2020 yılı Haziran ayına kadar yapılmış tüm yenidoğan işitme tarama test sonuçlarının incelenmesi, sonuçların araştırılan risk faktörleri ile ilişkisinin ölçülmesi, uygulanan işitme taraması testlerinin etkinliğinin ve uygulanabilirliğinin değerlendirilmesidir. Yöntem ve Gereçler: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 2014 yılının başından 2020 yılı Haziran ayına kadarki 7 yıllık süreçte yapılıp kayıt altına alınan 8085 bebeğin yenidoğan işitme tarama test sonuçları çalışmaya dahil edildi. İşitme taraması test protokolü kapsamında tüm bebeklere ''Transient Evoked Otoacoustic Emissions'' (geçici uyarılmış otoakustik emisyon ölçümü / TEOAE) ve/veya ''Auditory Brainstem Response'' (işitsel beyin sapı yanıtı / ABR) testleri ile işitme taraması yapıldı. Tarama testini geçemeyip refere edilen bebekler takibe alındı. Tarama testleri yenidoğan dönemindeki bebeklere uygulandı. Her iki kulak için tarama testleri ayrı ayrı uygulandı, sonuçlar; "bilateral geçti", ''sağ geçti, sol refere'', ''sol geçti, sağ refere'', ''bilateral refere'' şeklinde kaydedildi. İşitme tarama testlerinden bilateral olarak geçemeyen tüm bebekler tarama protokolü sonucunda referans merkezlere yönlendirildi. Referans merkezlerde yapılan testler sonucu işitme kaybının olup olmadığı belirlendi. İşitme kaybı olan ve olmayan bebeklerdeki risk faktörlerinin sıklığı karşılaştırıldı. Bulgular: Ulusal Yenidoğan İşitme Taraması Testi uygulanan 8085 bebeğin %98,2'sinde (n:7941) işitme kaybı yokken, %0,9'unda (n:74) işitme kaybı saptandı. Ulusal Yenidoğan İşitme Taraması Testi protokolüne başlayan ama takiplerine devam etmeyen %0,9 (n:70) bebek vardı. Taranan bebeklerde cinsiyet dağılımı, doğum tartısı, düşük doğum ağırlığı (<1500 gram), doğum şekli, hamilelik dönemi ateşli hastalık, ailede kalıtsal işitme kaybı, akraba evliliği, hiperbilirubinemi, IV yenidoğan yoğun bakım ünitesi yatışı sorgulandı. İşitme kaybı tespit edilen grupta cinsiyet dağılımı, ailede kalıtsal işitme kaybı, akraba evliliği, düşük doğum ağırlığı, doğum şekilleri, hiperbilirubinemi, yenidoğan yoğun bakım ünitesi yatışı durumlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı. İşitme taraması test sonuç kayıtlarına bakıldığında APGAR skoru sorusunun hiç sorulmadığı, gebelik dönemi ateşli hastalık geçirme sorusuna ise hiç pozitif veri girilmediği görüldü. Sonuç: Çalışmamızda taranan 8085 bebeğin verileri incelendiğinde tarama sonucunda işitme kaybı olan 74 bebeğin (%0,9) erken tanısının yapıldığı görüldü. Bu bebeklerden bazılarında bilateral işitme kaybı saptanırken bazılarında unilateral işitme kaybı saptandı. Bu yüzden işitme tarama testinin bilateral uygulanmasının daha doğru bir uygulama olduğu görüldü. Yenidoğan işitme kaybı için risk faktörü olarak sorgulanan cinsiyet dağılımı, ailede kalıtsal işitme kaybı, akraba evliliği, düşük doğum ağırlığı, doğum şekilleri, hiperbilirubinemi, yenidoğan yoğun bakım ünitesi yatışı durumlarının işitme kaybı olan grupta istatistiksel açıdan anlamlı olarak farklı olduğu tespit edildi. İşitme tarama testi sonuç kayıtlarında APGAR skoru sorusunun tüm hastalar için boş bırakılması ve gebelik dönemi ateşli hastalık geçirme sorusuna hiç pozitif veri girilmemesi düzeltilmesi gereken bir durumdur. Sorgulanan kriterlerin anlamlı sonuçlar verdiği, birçok yenidoğan bebeğin işitme kaybının erken tanı ve tedavisi için büyük önem taşıdığı , bunun için de Ulusal Yenidoğan İşitme Tarama Testi programlarının ciddiyetle ve yenidoğan hiçbir bebeğin atlanmadan yapılmasının hedeflenmesi çalışmamızda da gösterdiğimiz üzere ortadadır. Ülkemizde uygulanan Ulusal Yenidoğan İşitme Tarama Testi programları ile alakalı çok merkezli ve daha fazla vaka sayısına sahip çalışmaların yapılması risk faktörlerinin daha net anlaşılması ve yeni risk faktörlerinin tespiti noktasında önemlidir. Böylece tarama programının daha fazla geliştirilmesine büyük katkı sağlanacaktır. Tarama programı ile ne kadar fazla işitme kayıplı bebek tespit edilirse, bu bebeklerin erken tanı ve tedavileri ile ilerleyen yaşlarında yaşayacakları; birçok bedensel, zihinsel sağlık probleminin ve sosyo-ekonomik problemlerinin önüne geçilecektir. V Anahtar Kelimeler: Ulusal Yenidoğan İşitme Tarama Testi, yenidoğan, risk faktörleri, cinsiyet, ailede kalıtsal işitme kaybı, düşük doğum ağırlığı, akraba evliliği, doğum şekilleri, hiperbilirubinemi, yenidoğan yoğun bakım ünitesi, düşük APGAR skoru.
Nitelikli eğitim ile öğretmen cinsiyeti arasındaki ilişkiyi sosyolojik olarak sorunsallaştırmak: Çankırı ili örneği
Bu çalışma, kurumsal eğitim sürecinin ve pratiklerinin gerçekleştiği bir eğitim kurumunda (okulda), okulun fiziki ve toplumsal çevresi, okulun paydaşları, okulun akademik başarısı ve okulun eğitim politikaları ile olan ilişkisini sosyolojik olarak sorunsallaştırmayı amaçlamaktadır. Tez çalışmasında, öğretmen cinsiyeti ile nitelikli eğitim arasındaki ilişkiyi ortaya koyabilmek amacıyla Çankırı İli Kızılırmak ilçesinde bulunan tek resmi ilköğretim kurumu olan "Şehit Remzi Aslan İlkokulu" üzerinden saha çalışması yürütülmüştür. Bu ilköğretim okulunun incelenmesi sürecinde okul idaresinin, öğretmenlerin ve velilerin görüşlerine ve deneyimlerine başvurulmuştur. Bu bağlamda nitelikli eğitimin ne olduğu, nitelikli bir eğitimde öğretmen cinsiyetinin etkili olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmada nitel araştırma tekniği kullanılmıştır. Önceden hazırlanmış yarı yapılandırılmış görüşme formları katılımcılara yöneltilmiştir. Görüşmelerde ses kayıt cihazı kullanılmıştır. Elde edilen bulgular belli kodlamalara dayandırılarak tez formatına aktarılmıştır. Anahtar Kelimeler: Eğitim, Nitelikli Eğitim, Öğretmen, Öğretmen Cinsiyeti, Toplumsal Cinsiyet.
Türkiye'de cinsiyete dayalı istihdamın emek verimliliğine etkisi
Ekonomide emek faktörü üretimde yer alan en önemli faktörlerden biridir. Fakat emek faktörünün kendi içinde cinsiyet temelinde kadın emeği ve erkek emeği olarak ikiye ayrıldığı ve üretimde daha çok erkek emeğinin tercih edildiği görülmektedir. Üretimde ağırlıklı olarak erkek emeğinin tercih edilmesinde genellikle cinsiyet ayrımcılığına dayalı istihdam politikaları etkili olmaktadır. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde işgücüne katılım açısından kadının payı, her zaman erkekten daha az olmuştur. Genel olarak kadın emeğinin üretime çok az veya yetersiz dâhil edilmesi ekonomik açıdan ülkelerin büyümesini ve kalkınmasını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu nedenle kadınların istihdamlarının artırılması gerekmektedir. Bu doğrultuda kadınların ekonomik hayata katılmalarında cinsiyet ayrımcılığının önüne geçilerek istihdamdaki paylarının artırılması, sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleştirilmesinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Çalışmada Türkiye'de cinsiyete dayalı istihdamın emek verimliliğine olan etkisi incelenecektir. Çalışmada Türkiye için 1988-2020 yıllık veriler ile emek verimliliğinin, istihdam edilen kadın ve erkeğin, eğitimi ve medeni durumu ile olan ilişkisi Toda-Yamamoto Nedensellik analizi çerçevesinde ele alınarak, bu unsurların emek verimliliği üzerindeki etkileri ve yönü hakkında tespitlerde bulunulacaktır. Çalışmadaki değişkenlere ait veriler Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) elektronik veri tabanından elde edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Cinsiyet Ayrımcılığı, Kadın, Emek Verimliliği
Bozok Üniversitesi Tıp fakültesi, Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2012-2019 yılları arasında tanı konulan kanser olgularının araştırılması
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 01.01.2012-30.06.2019 yılları arasında tanı konulmuş kanser olgularının özelliklerini, yaş, cinsiyet ve yıllara göre dağılımlarını incelemektir. Ayrıca elde edilen sonuçlara göre bu sonuçlara yol açabilecek olası nedenler üzerinde durmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: 01.01.2012-30.06.2019 tarihleri arasında Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda kanser tanısı alan hastaların demografik özellikleri, yaş ve cinsiyet dağılımları incelenmiştir. Hastaların dosyalarından retrospektif olarak elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda 763'ü erkek ve 412'si kadın olan toplamda 1 175 hasta değerlendirmeye alındı. Hastaların ortalama yaşının 63,73+14,03 olduğu gözlendi. Bu değerin erkek hastalarda 66,49+12,12 iken, kadın hastalarda 58,63+15,79 olduğu tespit edildi. İncelemeye alınan hastalarda cinsiyet ayrımı olmadan en fazla görülen kanserlerin sıklık sırasına göre 227'sinin (%19,3) prostat kanseri, 137'sinin (%11,7) mesane kanseri, 127'sinin (%10,2) akciğer kanseri, 112'sinin (%9,5) meme kanseri ve 100'ünün (%9,5) kolorektal kanser olduğu saptandı. Cinsiyetler göz önünde bulundurulduğunda, erkek hastaların sırasıyla 227'sinde (%29,8) prostat kanseri, 124'ünde (%16,3) mesane kanseri, 105'inde (%13,8) akciğer kanseri, 60'ında (%7,9) kolorektal kanser ve 51'inde (%6,7) mide kanseri tespit edildi. Kadın hastalarda ise sırasıyla 108 (%26,2) meme kanseri, 62 (%15,1) tiroid kanseri, 45 (%10,9) jinekolojik kanser, 40 (%9,7) kolorektal kanser ve 29 (%7,0) mide kanseri saptandı. Kanserlerin yıllara göre dağılımı ele alındığında erkeklerde prostat kanseri, kadınlarda ise jinekolojik ve mesane kanserlerinin giderek artış gösterdiği dikkati çekti. SONUÇ: Çalışmamızda erkeklerde prostat kanseri diğer kanser türleri içinde görülme sıklığı olarak ilk sırada yer alırken, kadınlarda ise meme kanserinin ilk sırada yer aldığı tespit edildi. Erkeklerde biyopsi öncesi radyolojik görüntüleme, prostat kanserinin erken evrede yakalanmasına olanak sağlayacaktır. Kadınlarda bilinçlenme, hastalık için farkındalık yaratma, kendi kendine muayene, klinik muayene ve tarama mammografisi ile meme kanserinin erken evre tanısında faydalı olacaktır. Kanserin en sık karşılaşılan tiplerin bilinmesinin, erken tanı yöntemlerinin ve tedavilerinin geliştirilmesinin, mortalite riskinin azaltılmasında önemli olduğu düşünülmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Kanser; prostat; endometrium; mesane.
İl spor merkezlerindeki öğrencilerin spora katılım güdüsü ile yaşam doyumu ilişkisinin incelenmesi
Bu araştırma; İl Spor Merkezleri'ndeki öğrencilerin spora katılım güdüsünün yaşam doyumu ile ilişkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmanın evrenini, 2018-2019 eğitim-öğretim yılında Yozgat Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü bünyesinde bulunan İl Spor Merkezi'ne kayıt yaptıran 290 erkek ve 257 kadın toplamda 547 öğrenci oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemi; Yozgat Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü'nde yaz döneminde kayıt yenileyen 247 kadın, 278 erkek toplamda 525 öğrencidir. Bu çalışmada, uygulamalı çalışmalarda kullanılan ölçek yöntemi kullanılmıştır. Araştırmada; veri toplama aracı olarak, Gill, ve ark. (1983)'nın geliştirdiği, Oyar ve ark. (2001) tarafından Türk popülasyonuna uyarlaması yapılan Spora Katılım Güdüsü Ölçeği (Participation Motivation Questionnaire) (PMQ) ve Gaderman, Reichl ve Zumbo (2009) tarafından geliştirilen 2018 yılında Atalay ve Ekşi tarafından uyarlaması yapılan Yaşam Doyum Ölçeği çocuk versiyonu ile araştırmacı tarafından oluşturulan öğrencilerin yaş, cinsiyet gibi demografik bilgilerini içeren Kişisel Bilgi Formu kullanılmıştır. Verilerin analizinde ise; Çok Yönlü Varyans Analizi (MANOVA), Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA), tanımlayıcı istatistiksel teknikler ve Pearson Korelasyon tekniği kullanılarak yapılmıştır. İstatistiksel analiz verilerine göre; yaşam doyumu ile cinsiyet ve sınıf grupları, gelir durumu arasında herhangi anlamlı bir farklılık belirlenmemiştir. Yaşam doyumu ile yaş grubu arasında anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (p<0.05). Öğrencilerin spora katılım güdüsü düzeyleri il spor merkezindeki çalışmalarına katılma sürelerine göre farklılık göstermemektedir. Öğrencilerin, büyük bir bölümünün İl Spor Merkezleri'ni tesis ve malzeme açısından yeterli bulduğu için tercih ettiği tespit edilmiştir. Sonuç olarak; yaşam doyumu için cinsiyetin bir önemi yokken, spora katılma güdüsünde erkeklerin kadınlara göre daha fazla etkin olduğu söylenebilir. Yaşam doyum ve spora katılım güdüsü düzeylerinde oluşan artışların alt boyutlarda etkili olduğu söylenebilir.
Erkek öğrenci hemşirelerin bakım verirken yaşadığı zorlukların belirlenmesi
Bu araştırma erkek öğrenci hemşirelerin bakım verirken yaşadığı zorlukların belirlenmesi amacıyla kesitsel ve tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini; İç Anadolu Bölgesinde bulunan ve araştırmaya izin veren 7 üniversitede öğrenim gören, klinik uygulamaya çıkmış ve araştırmaya katılmayı kabul eden 300 erkek öğrenci hemşire oluşturmuştur. Araştırma 01.10.2019/01.11.2019 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmanın yapılabilmesi için etik kuruldan, kurumlardan yazılı izin, erkek öğrenci hemşirelerden sözlü izin alınmıştır. Veriler araştırmacı tarafından literatür doğrultusunda hazırlanmış olan "tanıtıcı özellikler formu" ve "öğrencilerin bakım verirken yaşadığı zorluklar formu" kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı ve yüzdelik testleri Ki-kare testleri kullanılmıştır. Araştırmaya katılan öğrencilerin yaş ortalamaları 21,30 ± 2,00 olup %38,3'ünün 2. sınıf, %30,7'sinin 3. sınıf ve %31,0'ının 4. sınıf olduğu belirlenmiştir. Öğrencilerin %73,3'ünün mesleği ilk 5. sırada tercih ettikleri ve %47,0'ının kısmen isteyerek mesleğe geldiği saptanmıştır. Öğrencilerin %60,0'ının bazen stresli olduğu ve %55,0'inin klinik stres yaşadığı bulunmuştur. Erkek öğrenci hemşirelerin; kliniklerde kadın hastalarla çalışırken %72,0 oranında bakım sırasında utangaçlık-çekingenlik hissetmeleri, erkek hastalarla çalışırken %44,7 oranında kendilerine güvenmemeleri, hasta yakınlarıyla çalışırken %67,0 oranında sürekli hastalarının yanında olmak istemeleri, meslektaşlarıyla çalışırken %76,7 oranında fiziksel güç gerektiren görevlerde iş yükünün erkek hemşirelere bırakılması, hekimlerle çalışırken de %37,7 hekimlerin streslerini kendilerine yansıttıkları konularında sorun yaşadıklarını belirtmişlerdir. Öğrencilerin sınıf düzeyi, mesleği isteyerek seçme, kendini tanımlama durumu, aile tutumu, klinik stres yaşama durumu ve stresle baş etme yöntemleri gibi özelliklerinin klinikte yaşadığı zorlukları etkilediği bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak, erkek öğrenci hemşirelerin çoğunlukla hasta ve hasta yakınlarıyla sorun yaşadıkları, hekimlerle ve meslektaşlarıyla daha az sorun yaşadıkları belirlenmiştir. Araştırmanın farklı bölgelerde daha geniş popülasyonda yapılması önerilir.
Dövüş sporları yapan kadın sporcuların, benlik saygısı ve toplumsal cinsiyet algı düzeylerinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı dövüş sporları yapan kadın sporcularının benlik saygısı ve toplumsal cinsiyet algı düzeylerini incelemektir. Araştırma 2020-2021 yılı Ankara ilinde dövüş sporları yapan 305 kadın sporcuya uygulanmıştır. Benlik Saygısı düzeylerinin belirlenmesi için Rosenberg'in 12 alt ölçekten oluşan ölçeğin, ilk alt ölçeği "Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği" (RBSÖ) kullanılmıştır. 4'lü likert tipi ve 10 maddeden oluşan ölçeğin Türkçe'ye uyarlaması Çuhadaroğlu (1986) tarafından yapılmıştır. Bireylerin toplumsal cinsiyete yönelik algılarının değerlendirmek amacıyla Altınova ve Duyan (2013) tarafından geliştirilen, 5'li likert tipi, 10 olumlu, 15 olumsuz madde olmak üzere toplam 25 maddeden oluşan "Toplumsal Cinsiyet Algısı Ölçeği'' ve araştırmacı tarafından oluşturulan ''Kişisel Bilgi Formu'' kullanılmıştır. Basıklık ve çarpıklık değerleri ±2 aralığında olduğu için değişkenlerin normal dağılım sergilediği görülmüş ve analizlerde parametrik testler kullanılmıştır. Bağımsız değişkenin 2 gruplu olduğu değişkenlere göre bağımlı değişkenler karşılaştırılırken, bağımsız örneklemler t-testi; bağımsız değişkenin 3 ve daha fazla gruplu olduğu değişkenlere göre bağımlı değişkenler karşılaştırılırken tek yönlü varyans analizi yapılmıştır. Tek yönlü varyans analizi sonrasında anlamlı farklılık bulunan değişkenlerde post-hoc testlerden olan Tukey çoklu karşılaştırma testi ile farklılığın kaynağı tespit edilmiştir. Bununla birlikte değişkenler arasındaki ilişkiyi incelemek için Pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Analizler SPSS 22 paket programına yapılmıştır ve anlamlılık düzeyi α=0,05 olarak belirlenmiştir. Araştırma bulgularına göre; evlilerin, haftada 3-4 gün spor yapanların, ailesinde spor yapan kişi bulunanların, milli sporcuların, judo branşındaki sporcuların, aylık ortalama 3001-5000 TL geliri olan sporcuların, eğitim seviyesi lisans ve lisansüstü olan sporcuların lehine olacak şekilde benlik saygısı düzeylerinde anlamlı farklılık bulunmuştur. Toplumsal cinsiyet düzeylerine bakıldığında ise; bekârların, ailesinde başka spor yapan kişi bulunmayanların, sadece alkol kullananların, milli sporcu olmayanların, wing chun, taekwondo ve kick boks branşlarındaki sporcuların lehine anlamlı farklılık bulunmuştur. Ayrıca sporcuların yaşları ile dövüş sporlarındaki tecrübe yılı (r=0,67, p<0,01) ve benlik saygısı (r=0,38, p<0,01) arasında yüksek düzeyde pozitif yönlü anlamlı ilişki bulunmuştur. Dövüş sporlarındaki tecrübe yılı ile benlik saygısı düzeyleri arasında pozitif yönlü anlamlı farklılık bulunmuştur (r=0,33, p<0,01). Bununla birlikte cinsiyet rolleri ile yaş (r=-0,07, p>0,05), dövüş sporlarındaki tecrübe yılı (r=-0,11, p>0,05) ve benlik saygısı (r=-0,04, p>0,05) arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır.
Cinsiyet rollerinin doğum ağrısı üzerine etkisi
Bu araştırmanın amacı normal doğum yapan kadınların cinsiyet rollerinin doğum ağrısına etkisini incelemektir. Bu araştırma tanımlayıcı, kesitsel ve ilişkisel olarak yapılmıştır. Araştırma İç Anadolu Bölgesinde yer alan bir ilin şehir hastanesinin doğumhanesine Eylül 2019- Eylül 2020 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırma örneklemini normal doğum yapmak için başvuran 231 primipar gebe oluşturmaktadır. Araştırma verileri "Kadınları Tanıtıcı Bilgi Formu", "Doğum İzlem Formu", "Visuel Analog Skala (VAS) Ağrı Formu" ve "BEM Cinsiyet Rolleri Envanteri (BCRE)" kullanılarak toplanmıştır. Cinsiyet rollerinin kadınsılık ve erkeksilik rolü alt boyutları ile doğumun evrelerine göre doğum ağrısı puan ortalamaları arasındaki ilişki pearson korelasyon analizi ile incelenmiştir. Cinsiyet rollerinin doğumun evrelerine göre doğum ağrısına etkisini belirlemek için basit doğrusal regresyon analizi yapılmıştır. Araştırmanın sonucunda doğumun geçiş fazında kadının eğitim durumuna göre doğum ağrısı puan ortalamaları arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. Regresyon analizi sonucuna göre kadınsılık cinsiyet rolü puan ortalaması yükseldikçe kadınların doğum ağrısı puan ortalamasının yükseldiği bulunmuştur. Sonuç olarak, cinsiyet rollerinin kadınların doğum ağrısı üzerinde etkili olduğu belirlenmiştir. Doğum ağrısına yönelik bakım veren hemşire ve ebelerin cinsiyet rollerini kadınların doğum ağrısını etkileyen bir faktör olarak değerlendirmelidirler.
Havayolu zorluğu olan hastalarda C-MAC videolaringoskop, MCCOY ve macıntosh laringoskop ile entübasyonun entübasyon tekniği ve cinsiyete göre postoperatif boğaz ağrısı, yutkunma güçlüğü, ses kısıklığı ve hasta memnuniyetine olan etkilerinin karşılaştırılması
Fonksiyonel solunumu sağlamada en önemli unsur havayoludur. Zor havayolu olan hastalarda entübasyonun yapılamaması anestezi pratiğinde mortalite ve morbiditenin en sık nedenidir. Son zamanlarda videolaringoskopların (VL) zor havayolunda önemi giderek artmaktadır. Çalışmamızda; havayolu zorluğu olan hastalarda C-MAC videolaringoskop, McCoy ve Macintosh laringoskop ile entübasyonun, entübasyon tekniği ve cinsiyete göre postoperatif boğaz ağrısı (BA), yutkunma güçlüğü (YG), ses kısıklığı (SK) ve hasta memnuniyetine olan etkileri karşılaştırıldı. Yaşları 18-65 arasında, ASA I-II-III, zor entübasyon, vücut kitle indeksi (VKİ) 30 kg/m²'den büyük, Mallampatisi 3 ve üstünde, Cormack Lehane Skoru 3-4 olan elektif cerrahi uygulanacak 90 hasta, prospektif randomize çalışmaya dahil edildi. Preoperatif muayenelerinde yaş, VKİ ve Mallampati skorları kaydedildi. Hastalar randomize 30'ar kişilik üç gruba ayrıldı. Grup I : Mccoy laringoskopla entübasyon yapılan hastalar Grup II : Macintosh laringoskopla entübasyon yapılan hastalar Grup III: C-MAC VL'la entübasyon yapılan hastalar Ayrıca; cinsiyet bakımından da Grup Kadın ve Grup Erkek olarak karşılaştırıldı. Hastaların preoperatif rutin monitorizasyonu yapıldı. Hastaların 5 dakika (dk) %100 O2 ile preoksijenizasyondan sonra 2-2.5 mg/kg propofol ile genel anestezi indüksiyonu sağlandı. Hastalar propofol enjeksiyonundan sonra 45 saniye maske ile ventile edildikten sonra 0.6 mg/kg rokuronyum ile kas gevşemesi sağlandı. Erkek ve bayan hastalarda sırasıyla 8.0 ve 7.5 numaralı endotrakeal tüp (ETT) kullanıldı. ETT'lerin kafı kafmetre ile 20-30 cmH2O basınçla şişirildi. Kalp atım hızı, ortalama kan basıncı (OKB) ve periferik oksijen saturasyonu (SpO2); giriş, entübasyon 1. ve 5. dk'larda kaydedildi. %40 O2, %60 hava ve %2 minimum alveoler konsantrasyon (MAC) sevoflurane inhalasyonu ve rokuronyum bromid 0.2 mg/kg kullanılarak idame sağlandı. Operasyondan hemen sonra, 6., 12., 24., 48. ve 72. saatlerde BA, YG ve SK varlığı değerlendirildi ve hastaların tekrar aynı yöntemle anestezi almak isteyip istemediği sorgulandı. Preoperatif olarak Mallampati ve Cormack Lehane sınıflaması açısından karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKİ) bakımından karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı . Hastaların operasyon öncesi, intraoperatif 1., 2., 5., 10., 15. dk'larda ve postoperatif 15. dk'da kalp atım hızı ve ortalama kan basınçları Grup I, II ve III olarak değerlendirildiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi. Postoperatif 12 ve 24. saatlerde BA, Grup II'de Grup I ve III'e göre, istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Cinsiyete göre postoperatif BA değerlendirildiğinde; 24. saatten sonra erkeklerde kadınlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha az sıklıkta BA bulunmuştur. Postoperatif YG sıklığı, operasyondan hemen sonra ve 24 saat sonra erkeklerde istatistiksel olarak anlamlı derecede daha az bulunmuştur. Postoperatif SK, 24. saatte erkek grupta, kadın gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha az bulunmuştur. Operasyon süresi, anestezi süresi, entübasyon süresi ve hasta memnuniyet skorları açısından karşılaştırıldığında; gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuç olarak; havayolu zorluğu düşünülen yetişkin hastaların entübasyonunda öncelikli olarak VL kullanımının BA, SK ve YG insidansı bakımından daha avantajlı olduğunu ve postoperatif bu yan etkilerin, kaf basıncı ve kullanılan entübasyon tekniği erkek grup ile standardize edilmesine rağmen kadınlarda erkeklere göre daha fazla görüldüğünü belirtebiliriz.
Toplumsal cinsiyet ve medya: Reklamlar üzerine bir inceleme
Antik Yunandan beri erkek genellikle kamusal alanda özgürlük, kontrol, erkeklik kavramlarıyla ilişkilendirilirken, kadın özel alanda aile ve yakın çevresiyle ilişkilendirilmektedir. Sanayi toplumundan günümüze kadar bu ayrım devam etmektedir. Kamusal ve özel alanların belirgin bir şekilde ayrılması cinsiyet eşitsizliğinin uzun yıllar boyunca devam etmesine neden olmuştur. Toplumsal cinsiyet perspektifinde reklamlarda kadının ve erkeğin sunumuna, kamusal ve özel alan ayrımının nasıl olduğu üzerine durulacaktır. Toplumsal cinsiyet bağlamında en çok tıklanma alan reklamlarda kadın ve erkeğe yüklenen roller göstergebilimsel analiz yöntemi ile incelenecektir. Bu çalışma altı bölümden oluşacaktır. İlk bölüm giriş kısmı olup, ikinci bölümde kamusal ve özel alan kavramları, üçüncü bölümde cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavram ve kuramlarına ilişkin açıklamalar yer alacaktır. Dördüncü bölümde reklam ve toplumsal cinsiyet rollerinin reklamlara nasıl yansıdığı üzerinde durulacaktır. Beşinci bölümde araştırma tasarımı ve yöntem kısmı bulunmaktadır. Bu bölümde araştırmanın amacı ve araştırmada kullanılan yöntem açıklanacaktır. Altıncı bölümde ise, araştırmanın sonuçları, bulguları ve yorumları açıklanacaktır. Bu bilgiler ışığında çalışma, kadın ve erkeğin reklam filmlerinde toplumsal cinsiyet rolleri ve kalıpları bağlamında yer alış biçimi ortaya konulmuş olup, sonrasında ulaşılan sonuçların genel olarak yorumlandığı sonuç̧ kısmıyla tamamlanacaktır.
The research of career beli̇efs, gender and academi̇c success on career value predictors of students at high school
In this research of career beliefs, gender and academic success on career value predictors of adolencents at 10th, 11th, 12th grades at secondory school were aimed. The research was carried out on 264 high scholl student at 10th, 11th, 12th grades. The grade averages and acedemic success of the students were taken into consideration. The datas related to the students career beliefs were obtained from ''Career Beliefs Inventory''(Ulu, 2007), the datas related to caeer values obtaine from ''Vocational Values Scale'' (Atlı, 2012). The datas related to personel information were obtained from ''Personal Information Form'' which was prepared by the researcher. In addition to them, the datas of the students, academis success were obtained from ''E-Okul'' System of the Ministry of National Education. At the analysis of datas, ''Pearson'' and ''Spearman'' Correlation Coefficient, ''Mann-Whitney U Test''were used. According to the findings of the research, it was seeen that there is a strict connection between the career values of students and team, physical, leardership, gain, creativity, help; this connection was also seen between the career values of students between gender academic success, career beliefs. On the other hand, it wasn't seen between career beliefs and friendship, freedom, help. It was understood that the students with low success give more importance to team work; the students who aim to be police and soldier prefer career values mostly. Besides them, these values are less important for the students that aim to be a psychologist, councelar. While the level of success are increasing, the importance of physical career value is decreasing. The Male students give more importance to physical career value and prefer to be police, soldier and sport trainers. On the other hand this value is less important for the students who aim to be psychologist, counselar. It was seen that the male students reck the leadership more than the female students and the students who want to be police, soldier, lawyer also reck the leardership. The leadership career value is less important for the students who aim to be educators and teachers. It was understood that the important career value for the students is (financial) gain. While the students who aim to attend engineering and architecture faculty give more importance to the (financial) gain. But the students who want to attend sport field give less importance to this value. The male students and the students with low success level, negative belief give more importance to creativity career value. Also the engineering and architecture students give more important to this value. On the other hand, this value is less important for the students who prefer health field. It was seen that the female students reck help career value more than the male students. This value was seen as the most important value for the students who want to study at Faculty of medicine. However, thıs value is less important for the students who want to study engineering and architecture.
Febril konvülziyonda prokalsitonin, CRP ve tam kan sayımının değerlendirilmesi
Amaç: Genel çocuk polikliniklerine, çocuk nöroloji polikliniğine ve çocuk acil servise başvuran febril konvülziyonu olan hastalarda bakteriyel enfeksiyonun göreceli iyi bir belirteci olan prokalsitonin düzeylerini ölçerek ateşi olan fakat nöbet geçirmeyen cinsiyet ve yaş uyumlu kontrol grubuyla kıyaslamayı amaçladık. Ayrıca bu hastaların CRP ve tam kan sayımı değerlerinin de iki grup arasında kıyaslanması planlandı. Bu çalışmada nöbet geçiren hastalardaki enfeksiyonun viral ve/veya bakteriyel orjinli olup olmadığının araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma betimleyici tipte prospektif olarak Aralık 2017-Mayıs 2018 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine ve Çocuk Aciline başvuran 0-6 yaş arası 88 hasta ile yürütülmüştür. Araştırmaya dahil edilen bireylerin yaşları, cinsiyetleri, nöbet şekli, son nöbet süresi, nöbet sayısı, başka nöbet geçirme öyküsü, ailede epilepsi varlığı, konvülziyonu tetikleyen ilaç kullanımı, ek hastalık varlığı sorgulandı. Yaşları 0-12 ay, 13-36 ay ve 37-72 ay olmak üzere 3 grupta değerlendirildi. Viral ve bakteriyel ayrımı açısından PCT değerleri 0,15< ve ≥0,15 olacak şekilde hastalar 2 grupta incelendi. Bulgular: Araştırmaya dahil edilen bireylerin %48,9'u(n=43) febril konvülziyon geçirmiş(çalışma grubu), %51,1'i(n=45) ise febril konvülziyon geçirmemiştir(kontrol grubu). Bireylerin %45,5'i(n=40) kız, %54,5'i(n=48) erkek cinsiyetteydi. Prokalsitonin değerlerine göre hasta grupları arasında CRP ile prokalsitonin değerleri açısından anlamlı fark tespit edildi. CRP ile prokalsitonin ilişkisini gösteren ROC eğrisinde cut-off değeri 37,76 bulundu, ateş ile nöbet geçirme ilişkisi açısından bakılan ROC eğrisinde cut-off değeri 39,15 ºC bulundu. Sonuç: Febril konvülziyon erkek çocuklarda daha sık görülmektedir. Febril konvülziyonların çoğu ateşli bir hastalığın erken dönemlerinde ortaya çıkarlar ve sıklıkla ilk bulgudurlar. Febril konvülziyonlu katılımcıların ailelerinde epilepsi öyküsü, kontrol grubundan anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Febril konvülziyonlu çocuklarda jeneralize tonik klonik nöbetin ilk sırada olduğu tespit edilmiştir. Febril konvülziyonda ateş, % 80 viral nedenlere bağlıdır ve daha çok viral hastalıklarda febril konvülziyon görülmektedir. Araştırmamızda %67,0 oranında lökosit yüksekliği saptanmış olup, febril konvülziyonlu grupta beyaz küre sayısının daha yüksek olduğu ancak bu yüksekliğin anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. Febril konvülziyonlu hastalarda viral ve bakteriyel ayrımı yapılabilmesi için prospektif ve daha geniş çaplı araştırmalar yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Ateş, Nöbet, Yaş
Patriyarkal tarihin egzotik kadınları amazonlar
Toplumu oluşturan bireyler arasındaki hiçbir ayrım, kadın ve erkek cinslerinin arasındaki fark kadar belirgin ve yaygın değildir. Cinsiyetler arası bu ayrımda toplumsal ve sosyal ilişkiler, erkeği üstün kılan, kadının ikincil pozisyonunu pekiştiren patriyarkadır. Çağdaş ve geleneksel toplumlarda toplumsal grup ve kategorilerde farklı boyutlarda gözlemlenen ve analiz edilen patriyarka, cinsiyet ilişkilerini belirleyen bir sosyal yapı sistemidir. Bu sistemde tarihsel süreç içerisinde kadın görünmez olmuştur. Birçok resmi kaynakta kadınların düşüncesi erkek merkezli bakış yüzünden önyargılı olarak atlanmış hatta ihmâl edilmiştir. Bu noktada Anadolu tarihinde MÖ 20-12. yüzyılları arasında varlık gösteren Amazonlar, kadın tarihi açısından önemlidir. Amazonların çok iyi savaşmaları ve sadece kadınlardan oluşmaları onların, erkek düşmanı, barbar ve erkek öldüren vahşi bir kabile olarak görülmesine ve anlatılmasına yol açmıştır. Oysa Amazonlara yapılan tüm bu ithamlar onların güçlü olmaları, patriyarkaya karşı direniş göstermelerinden kaynaklanır. Ayrıca sadece kadınlardan oluşması, anaerkil toplumsal yapıyla ilişkilendirilir. Bununla birlikte Amazon, kendi hukukunu oluşturan, erkeğin her türlü şiddetine karşı koyan bir simge haline dönüşür. Bu simge, modern düşüncede feminizm ve toplumsal cinsiyet bağlamında sorgulanmasına yönelik inceleme konusu olmaktadır. Amacımız feminizm ve toplumsal cinsiyet kapsamında kadının izlenebilir olduğu dönemlerden başlayarak erkek egemen topluma itirazların ne şekilde dile getirildiğini ve erkek egemen gücü görmek, Amazon kadınları üzerinden patriyarkaya itirazların ne şekilde dile getirildiğini göstermektir. Bu bağlamda niteliksel içerik analiz yönteminden yararlanılmıştır. Anahtar Kelimeler: Amazon, Cinsiyet, Feminizm, Patriyarka, Matriyarka
Kadın üniversite öğrencilerinin toplumsal cinsiyet eşitliği ile toplumsal cinsiyet rolü stresi ve olumsuz değerlendirilme korkusu arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı kadın üniversite öğrencilerinin toplumsal cinsiyet eşitliğinin, toplumsal cinsiyet rolü stresini ve olumsuz değerlendirilme korkusunu yordayıp yormadığını açıklamaktır. İlişkisel tarama modeline uygun olarak gerçekleştirilen araştırmanın evrenini İstanbul ve Adana illerinde devlet üniversitesine devam eden üniversite öğrencileri oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemini ise İstanbul'da ve Adana'da farklı üniversitelerde öğrenim gören toplam 598 kadın üniversite öğrencisi oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak kişilerin toplumsal cinsiyet eşitliği düşüncesini ölçen; Gözütok, Toraman ve Acar-Erdol (2017) tarafından geliştirilen Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ölçeği (TCEÖ), kadınların toplumsal cinsiyet rollerinden kaynaklanan stres düzeylerini ölçen; Koç, Haskan-Avcı ve Bayar (2017) tarafından geliştirilen Kadın Toplumsal Cinsiyet Rolü Stresi Ölçeği (KTCRSÖ) vebireyin başkaları tarafından olumsuz ya da düşmanca değerlendirilmeye karşı toleransını ölçen, Türkçe'ye uyarlaması Çetin, Doğan ve Sapmaz(2010) tarafından yapılmış olan Olumsuz Değerlendirilme Korkusu Ölçeği Kısa Formu (ODKÖ) ve araştırmacı tarafından literatür ışığında oluşturulan Demografik Bilgi Formu kullanılmıştır. Veri analizinde süreksiz değişkenlerin iki kategorili olduğu durumlarda Bağımsız Gruplar T-Testi, üç kategorili ve üstü olduğu durumlarda One Way ANOVA Testi yapılmıştır. Ayrıca toplumsal cinsiyet eşitliği ile toplumsal cinsiyet rolü stresi ve olumsuz değerlendirme korkusu arasındaki ilişkinin anlamlılığını test etmek için Pearson Momentler Çarpım Kolerasyonu ve doğrusal regresyon analizi yapılmıştır. Araştırma bulgularına göre, kadın üniversite öğrencilerinin toplumsal cinsiyet eşitliği, toplumsal cinsiyet rolü stresi ve olumsuz değerlendirme korkusu öğrencilerin yaş, sınıf düzeyi ve baba eğitim durumuna göre anlamlı bir farklılık göstermemektedir. Bunun yanı sıra her üç değişken de öğrencilerin anne eğitim duruma göre anlamlı bir farklılık göstermektedir. Buna göre, kadın üniversite öğrencilerinin anne eğitim durumu yükseldikçe toplumsal cinsiyet eşitliği düşüncesinin de arttığı; annesi lise mezunu kadın üniversite öğrencilerinin, ilkokul ve ortaokul mezunu olanlara göre daha fazla toplumsal cinsiyet rolü stresi yaşadığı ve annesi ilkokul mezunu olanların ortaokul mezunu olanlara göre olumsuz değerlendirilme korkusunun daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bunun yanı sıra, toplumsal cinsiyet eşitliği ile toplumsal cinsiyet rolü stresi arasında negatif yönde orta düzeyde anlamlı bir ilişki, toplumsal cinsiyet eşitliği ile olumsuz değerlendirilme korkusu arasında pozitif yönde düşük düzeyde anlamlı bir ilişki bulunmaktadır. Toplumsal cinsiyet eşitliği, toplumsal cinsiyet rol stresini önemli derecede yordamaktayken iken olumsuz değerlendirme korkusunu düşük düzeyde yordamaktadır. Bu durumda toplumsal cinsiyet eşitliği olumsuz değerlendirme korkusunu yordamakta önemli bir etkiye sahip olmadığı düşünülmektedir. Elde edilen bulgular literatür neticesinde tartışılmış ve çeşitli öneriler getirilmiştir. Anahtar kelimeler: Toplumsal Cinsiyet Rolü Stresi, Olumsuz Değerlendirilme Korkusu, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği
Üniversite öğrencilerinde sanal bağlanmanın yordanması
Her geçen gün teknolojinin yaygınlaşmasına ve sanal ortamların kullanımının artmasına paralel olarak yeni bir ilişki biçimi olarak sanal bağlanmanın ortaya çıktığı görülmektedir. Özellikle genç yetişkinler kendini daha rahat ifade edebilme, yakın ilişkiler kurma adına sanal ortam üzerinden ilişkiler yaşamaya ve bu ilişkileri yaşamının merkezine almaya başlamıştır. Öyle ki bireyler sanal ortam üzerinden ilişki kurdukları kişi veya kişilerle iletişime geçmeyi sabırsızlıkla beklemektedir. Etkileşime geçmediklerinde ise huzursuzluk, kaygı, merak gibi duygular hissetmektedirler ve bu durum genç yetişkinlerin giderek günlük yaşamlarından uzaklaşıp sanal ortamda kurdukları etkileşimlere bağlı hale gelmelerine sebep olmaktadır. Sanal bağlanma ortaya koyduğu kişisel ve toplumsal sonuçlar açısından araştırılması ve anlaşılması önemli bir durumdur. Betimsel bir nitelik taşıyan bu araştırmada sanal bağlanmanın genç yetişkinlerde cinsiyet, bağlanma stilleri, yalnızlık, utangaçlık, psikolojik doğum sırası ve ebeveyn ilişkileri açısından ne derece yordandığı sorusuna yanıt aranmıştır. Bu amaç doğrultusunda değişkenler arası ilişkileri belirlemek amacıyla regresyon analizi yapmak için 451 öğrenciden veriler toplanmıştır. Veri toplama sürecinde öncelikle etik kurul izni alınmış ve ardından Kırşehir Ahi Evran Üniversitesinde öğrenim gören ve uygun örnekleme yöntemi ile belirlenen öğrencilerden veriler Google Anketler aracılığıyla toplanmıştır. Araştırmanın temel amacı neticesinde elde edilen sonuçlara göre bağlanma stili, yalnızlık, utangaçlık, psikolojik doğum sırası ve ebeveyn ilişkileri üniversite öğrencilerinde sanal bağlanmayı anlamlı bir şekilde yordarken cinsiyetin modele anlamlı bir katkı sağlamadığı görülmüştür. Sanal bağlanma ile yalnızlık, utangaçlık, korkulu bağlanma, saplantılı bağlanma ve kayıtsız bağlanma arasında pozitif yönde ve anlamlı düzeyde bir ilişki; sanal bağlanma ile ebeveyn ilişkileri ve güvenli bağlanma arasında negatif yönde ve anlamlı düzeyde ilişki bulunmuştur. Araştırmada veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından geliştirilen Sanal Bağlanma Ölçeği, Kişisel Bilgi Formu, İlişki Ölçekleri Anketi, UCLA Yalnızlık Ölçeği Kısa Formu, Utangaçlık Ölçeği ve Ebeveyn İlişkileri hakkında yorum yapabilmek amacıyla araştırmacı tarafından hazırlanan likert tipli beş soruluk bir araç kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics v25.0 paket programı kullanılmış olup Adımsal Regresyon Analizi yapılmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgular alan yazın ışığında daha önce bu konu ile ilgili olarak yapılmış araştırmaların bulguları ile birlikte tartışılıp yorumlanmıştır. Bu bulgular doğrultusunda geleceğe yönelik olarak sanal bağlanma kavramının anlaşılması ve tartışılması doğrultusunda psikolojik danışmanlara ve ruh sağlığı alanında çalışanlara öneriler sunulmuştur.