Free radicals
94 theses under this subject heading
APS ile opere edilen tavşanların kan ve karaciğer dokularındaki serbest oksijen radikalleri ve antioksidan enzim düzeylerinin tayini
Bu çalışma ortalama 1750 - 2500 gr. ağırlığında erkek tavşanlar (Oryctolagus cuniculus) kullanılarak; Argon Plazma Scalpel (APS) tekniğinin koter ve bisturi tekniklerine göre operasyon (0. gün), postoperasyon (3. gün) ve reoperasyon (7. gün) sırasında oluşan serbest radikal düzeylerini karşılaştırmak amacıyla gerçekleştirildi. SOD ve GSH-Px analizleri kinetik metotla, hemoglobin değeri oksihemoglobin metoduyla, protein analizi Lowry metoduyla, MDA düzeyleri ise TBA tekniği ile kan ve doku örneklerinde tayin edildi. Bulgularımızda üçlü kıyaslama (Kruskal - Wallis testi) sonucunda plazma MDA reoperasyon; doku MDA reoperasyon; eritrosit SOD postoperasyon düzeyleri arasında istatistiki açıdan anlamlı fark bulundu (p < 0,05). İkili kıyaslamada (Mann - Whitney U testi) plazma MDA reoperasyon koter-APS grupları arasında; doku MDA reoperasyon kontrol-APS ve koter- APS grupları arasında ve doku SOD reoperasyon koter-APS grupları arasında istatistiki açıdan anlamlı fark bulundu (p < 0,05). Ancak eritrosit ve dokuda yapılan GSH-Px ölçümlerinde üçlü ve ikili kıyaslamalar sonucunda istatistiki açıdan anlamlı fark bulunmadı (p > 0,05). Sonuç olarak, APS ile yapılan operasyonlarda koter ve kontrol grubuna göre membran hasarının bir göstergesi olan lipit peroksidasyonunun son ürünlerinden biri olan MDA düzeyinin daha az olması sebebiyle ve SOD enzim aktivitesi düzeylerini göz önünde bulundurarak APS'nin koter'e göre daha az serbest radikal oluşturduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: APS, GSH-Px, SOD, MDA, Serbest Radikaller
Akut miyokard infarktüsünde iskemi modifiye albumin, oksidatif stres ve antioksidan enzim düzeylerinin araştırılması
İskemi, arterlerin kasılması veya tıkanması sonucu arterin beslediği bölgeye oksijen sağlanamaması durumudur. En yaygın görülen ve hayatı tehdit eden iskemiler kardiyak ve serebral iskemilerdir. Akut miyokardiyal iskemi (AMİ) halen tüm dünyada en sık görülen ölüm sebeplerinden biridir. Akut kardiyak iskemiye bağlı gelişen semptom ve bulguların hepsi akut koroner sendrom (AKS) olarak bilinmektedir. Miyokardiyal iskemide tanıda EKG bulgularıyla beraber, CK-MB, Troponin düzeylerinin belirlendiği biyokimyasal testler kullanılmaktadır. Ancak bu testler bazı vakalarda tanıda yetersiz kalmaktadır. Son yıllarda bu yöntemlere göre daha avantajlı olduğu düşünülen iskemi modifiye albumin (İMA) adlı yeni bir parametre üzerinde çalışılmaktadır. Yapılan araştırmalarda, İMA?nın iskemi doku oluşumundan itibaren artmaya başladığı ve 48 saat içinde normal seviyelere döndüğü bulunmuştur. İMA?nın en önemli oluşum nedeninin iskemik dokuda üretilen serbest radikallerin olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada klinik, EKG ve biyokimyasal parametrelerle AMİ tanısı konulan hasta grubu ile kontrol grubu arasında, miyokardiyal iskemi ile bağlantılı olduğu düşünülen parametrelerin sistematik olarak incelenmesi yapılmıştır. Bu amaçla AMİ hasta grubu ve sağlıklı kontrol gruplarında, İMA seviyeleriyle beraber glutatyon peroksidaz (GPx), süperoksit dismutaz SOD ve katalaz KAT enzimlerinin aktivitesi araştırılmış, ve oksidatif stresin en önemli belirteçleri olan GSH ve MDA seviyeleri her iki grupta karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak, AMİ tanısı konulan hastalarda İMA seviyeleri kontrol grubuna göre yüksek bulunmuştur. Hasta grubunda MDA seviyesinin yükseldiği, GSH seviyesinin ise düştüğü gözlenmiştir. Kardiyovasküler hastalıkların oluşumunda büyük etkisi olduğu düşünülen oksidatif stresin sonucu olarak hasta grubunda (SOD), (GPx) ve (KAT) enzimlerinin aktivitelerinin kontrol grubuna göre azaldığı bulunmuştur. Miyokard infarktüsü ile bağlantılı olan bu parametrelerin sistematik olarak incelenmesi yapılmıştır ve bu parametrelerin hastalığın erken teşhisinde, hastalıktan korunmada ve hastalığın gelişim mekanizmasının anlaşılmasına önemli katkılar yapacağı düşünülmektedir.
Çocuklarda Tc-99m DMSA ile yapılan statik böbrek sintigrafisinin oksidatif stres ve mononükleer lökosit DNA hasarı üzerine etkilerinin araştırılması
Nükleer tıp tanısal yöntemlerinden Tc-99m DMSA sintigrafisi pediatrik yaş grubunda oldukça sık kullanılan bir görüntüleme yöntemidir. Bu yöntemde iyonizan etkileri olan radyofarmasötikler kullanılmaktadır. İyonize radyasyonun kullanıldığı bazı tetkiklerin etkileri üzerine yapılan çalışmalar bulunmakla birlikte, özellikle statik böbrek sintigrafisi ile çocuklarda yapılan görüntülemelerin böbrek dokusu ve DNA üzerinde yapabileceği etkiler ile ilgili çalışmalar bulunmamaktadır. Bu çalışmada; Tc-99m DMSA sintigrafisinin renal oksidatif stres ile mononükleer lökosit DNA hasarı üzerine etkilerinin incelenmesini amaçladık. Çalışmada Tc-99m DMSA sintigrafisi çekilen 27 olgu değerlendirildi. Her hastadan sintigrafi öncesi bir kez, sintigrafi çekiminden hemen sonra bir kez ve sintigrafi çekiminden 1 hafta sonra bir kez olmak üzere üç defa 3'er ml heparinize venöz kan örneği alındı. Bu kan örneklerinden mononükleer lökosit DNA hasarı, total antioksidan seviye (TAS) ve total oksidan seviye (TOS) analizleri yapıldı. Oksidatif stres indeksi (OSİ) hesaplandı. Ayrıca, her hastadan sintigrafi çekiminden önce bir kez ve sintigrafi çekiminden sonra 3 gün içinde bir kez daha olmak üzere toplamda iki kez anlık idrar alındı. Bu idrar örneklerinden de TAS/Kr (TAS/kreatinin), TOS/Kr (TOS/kreatinin) ve NAG/Kr (N-acetyl-glucosaminidase/ kreatinin) düzeyleri çalışıldı ve OSİ hesaplandı. Serum örneklerinde çalışılan TAS, TOS ve OSİ değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). DMSA çekimi öncesinde ve sonrasında alınan idrar örneklerinde çalışılan TAS/Kr, TOS/Kr ve NAG/Kr düzeylerinde de anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). DMSA çekimi öncesine göre, çekimden hemen sonra serumda ölçülen DNA hasarının arttığı ancak 1 hafta sonraki kontrolde bu hasarın gerileyerek sintigrafi çekimi öncesindeki düzeylere indiği saptandı. Bu çalışma bize Tc-99m DMSA sintigrafisinin etkisinin oksidatif hasar oluşturmak için yetersiz olduğunu ancak iyonize radyasyonun direkt etkisiyle kısa sürede tekrar onarılabilen bir DNA hasarı oluşturduğunu göstermektedir.
Ötiroid ve subklinik hipotiroidili Hashimoto hastalığında oksidatif stresin değerlendirilmesi
Amaç: Ötiroid Hashimoto (EH) ve subklinik hipotiroid Hashimoto(SHH) hastalığında oksidatif stres hakkında yeterli bilgi yoktur. EH ve SHH hastalarında oksidatif stresi şimdiye kadar bu tür çalışmalarda kullanılmamış oksidatif stres testleri ile araştırdık. Ayrıca Hashimoto hastalığı ile PON1 fenotipi arasında ilişki olup olmadığını değerlendirdik.Materyal ve Metot: 35 EH (34 kadın,1erkek), 33 SHH hastası (29 kadın,4 erkek) ve 38 kontrol (34 kadın,4 erkek) çalışmaya alındı. Kapsamlı biyokimya, rutin kan analizleri ve total antioksidan status (TAS), total oksidan status (TOS), oksidatif stres indeksi (OSI), arilesteraz(ARE), paraoksonaz (PON) , lipit hidroperoksit (LOOHs) ölçümleri yapıldı. Ayrıca PON1 fenotiplemesi yapıldı.Bulgular: TOS ve OSİ, EH ve SHH hastalarında kontrol grubundan anlamlı olarak olarak daha yüksekti (TOS için p=0.005, p=0.004; OSI için p=<0.001, p=<0.001 ).ARE, EH hastalarında anlamlılığa çok yakın olarak, SHH hastalarında anlamlı olarak kontrol grubundan yüksekti (p=0.059,p=0.024). PON, TAS ve LOOHs kontrol grubuna benzerdi. EH ve SHH hastaları tüm oksidatif stres parametreleri bakımından birbirine benzerdi. Ayrıca Hashimoto hastalarındaki PON1 fenotip dağılımını kontrol grubuna benzer bulduk (p:0.303).Sonuç: Hashimoto hastalarında TOS, OSİ ve ARE kontrol grubuna göre artmış bulundu; TAS, Paraoksonaz, ve LOOHs kontrollere benzer bulundu.Hashimoto hastalarında artmış OSİ, artmış TOS'a bağlıdır.Çünkü TAS kontrollere benzer bulunmuştur. EH ve SHH hastalarında PON1 enziminin molekül konsantrasyonunu gösteren ARE aktivitesi artmış, fakat paraoksonaz aktivitesi, artmış TOS sebebiyle LOOHs'u azaltmaya çalışırken tüketildiği için kontrol grubuna benzer bulunmuştur. Sonuçta lipid peroksidasyonu kontrollere benzer düzeyde bulunmuştur. EH ve SHH hastalarında oksidatif stres ve biyokimya parametreleri birbirine benzerdir. Yaptığımız PON 1 fenotiplendirmesinde, Hashimoto hastalığına predispozisyon oluşturan PON1 fenotipi tesbit etmedik.
Resveratrolün sıçan random deri fleplerinin yaşayabilirliği üzerine etkisi: Deneysel çalışma
Random paternli cilt flepleri doku defektlerinin kapatılması amacıyla plastik cerrahide sık kullanılır. Flep boyu uzadıkça, flep vaskülaritesini etkileyecek bir travma varlığında ve/veya flep planlamasının hatalı yapıldığı durumlarda flebin kan akımı kritik düzeylere düşebilir. Flep yaşayabilirliğini arttırmak için sempatolitik, direkt vazodilatatör, antitrombotik ve antikoagülan ajan kullanımı, kanın reolojik özelliklerini değiştirme, antioksidan ilaçlar kullanılması gibi yaklaşımlar mevcuttur. İskemiye maruz kalan bölgede serbest oksijen radikalleri ve nötrofil birikimi doku hasarına neden olur. Oluşan toksisiteyi önlemek için bir çok çalışma yapılmıştır. Resveratrol, bitkiler tarafından travmatik zedelenme veya fungal saldırılara karşı sentezlenir. Yapılan çalışmalarda resveratrolün anti-agregan, anti-oksidan, anti-enflammatuar ve vazodilatasyon etkileri olduğu bildirilmiştir. Bu etkileri göz önüne alınarak resveratrolün flep yaşayabilirliğini arttıracağı düşünülerek çalışma planlandı. Resveratrolün flep yaşayabilirliğini olumlu yönde etkilediğinin gösterilmesi ile ilacın insana uygulanması mümkün olacaktır.Bu çalışma İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü'nde yapıldı. Deney hayvanı olarak 24 adet Sprague-Dawley cinsi erişkin dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar 8'er adetten oluşan üç gruba ayrıldı. Sıçanlara flep kaldırma işlemi uygulandı. İlk dozu cerrahi işlemden 1 saat önce olmak üzere toplam 7 gün boyunca intraperitoneal yoldan günde 1 kez verilmek üzere 1.gruba izotonik NaCl, 2.gruba Dimetilsülfoksit(DMSO), 3.gruba DMSO'da çözdürülmüş 1 mg/kg resveratrol enjekte edildi. Postoperatif 7. günde sıçanların sırt bölgesindeki flepler dijital fotoğraf makinesi ile fotoğraflandı. Nekroz alanının flep boyutuna oranı Adobe Photoshop CS2 programı ile hesaplandı. Postoperatif 7. günde doku örnekleri alındı ve bütün hayvanlara ötenazi uygulandı. Histopatolojik incelemede birim alandaki kapiller ve enflamatuar hücre sayımı yapıldı. Sonuçlar Mann Whitney U testi ve ANOVA Varyans analizi ile değerlendirildi.Bütün sıçanlar deney sonuna kadar canlı kaldı. Operasyon sonrası 7. günde bütün fleplerde nekroz hattı belirgin şekilde oluştu. Flep canlı alanı pembe-beyaz renkte ve normal tonusta iken nekroz bölgesi siyah renkte ve sert idi. Postoperatif 7. gün yapılan yaşayabilirlik değerlendirmesinde resveratrol grubunun yaşayan flep oranının kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Histopatolojik olarak da resveratrol grubunda kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede birim alanda daha fazla kapiller, daha az enflammatuar hücre olduğu bulundu.Çalışmamızda preoperatif başlanan ve postoperatif 7 gün boyunca devam edilen 1 mg/kg sistemik resveratrol uygulamasının flep yaşayabilirliğini arttırdığı gösterilmiştir. Flep cerrahisi planlanan hastalara operasyon öncesi ve sonrası sistemik resveratrol uygulaması ile komplikasyonların, hastanede yatış süresinin, ek cerrahi girişimlerin azalacağı düşünülmektedir.
Total kafa ışınlaması yapılan sıçanların dil dokusunda oksidan/antioksidan sistem üzerine propolis ve kafeik asit fenetil esterinin etkisinin araştırılması
Bu çalışmada, iyonize radyasyon sonucu oluşan serbest radikallerin zararlı etkilerini önlemede propolis ve kafeik asit fenetil esterinin (KAFE) koruyucu etkilerinin olup olmadığını araştırmaya amaçladık. Çalışmada 54 adet Wistar-Albino cinsi erkek sıçan kullanıldı. Çalışma grupları 3 tane kontrol, radyoterapi (R), propolis + R ve KAFE+R olmak üzere 6 alt gruptan oluştu. Kontrol grupları dışındaki grupların hepsine ilk gün 5 Gy'lik tek doz radyoterapi uygulandı. Propolis ve KAFE'nin koruyucu etkilerinin olup olmadığını tespit etmek için dil dokusunda biyokimyasal parametreler spektrofotometre yöntemiyle ölçüldü. Propolis + R grubundaki total SH değerleri diğer tüm gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu tespit edildi. R grubunda PON değerleri anlamlı şekilde diğer tüm gruplardan daha düşük olduğu bulundu. Propolis + R grubundaki TAS değerleri normal kontrol grubu hariç diğer tüm gruplarla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek idi. Oksidan paremetreler açısından yapılan analizler neticesinde R grubunda LOOH, TOS, XO ve OSİ değerleri diğer gruplardan ististiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu tespit edildi. Ayrıca KAFE+R'nın kontrol grubundaki OSİ değerleri, propolis+R'nın kontrol grubu hariç diğer tüm gruplarla karşılaştırıldığında aynı zamanda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu. Bu sonuçlar propolis ve KAFE iyonize radyasyonun oluşturduğu hasarına karşı antioksidan etki gösterdikleri ve iyonize radyasyonun zararlı etkilerine karşı bu maddelerin kullanılmasının yararlı sonuçlar sağlayacağı söylenebilir. Anahtar sözcükler: Radyasyon, Kafeik asit fenetil esteri, Propolis, Total antioksidan status, Total oksidan status
Okratoksin A toksikasyonunda folik asit ve ellajik asidin etkilerinin araştırılması
Okratoksin A (OTA) hayvanlarda ve insanlarda akut, subakut ve kronik zehirlenmelere sebep olan; kuvvetli nefrotoksik, hepatotoksik, teratojenik, karsinojenik vb. etkileri bulunan bir mikotoksindir. Çalışmamızda OTA toksikasyonunda folik asit ve ellajik asidin etkileri Wistar albino sıçanlarda 28 gün gavaj yoluyla uygulanarak araştırıldı. Kontrol, OTA (210 μg/kg/gün), folik asit (20 mg/kg/gün), ellajik asit (10 mg/kg/gün), OTA + folik asit ve OTA + ellajik asit gruplarında; canlı ağırlık değişimleri, karaciğer ve böbrek dokusu nispi ağırlıkları, karaciğer ve böbrek dokusuna ait bazı serum biyokimyasal parametreleri analiz edildi. Karaciğer ve böbrek dokuları ile kanda, süperoksid dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) aktivitesi, glutatyon (GSH) ve malondialdehit (MDA) seviyeleri, lenfositlerde DNA hasarı (comet) ve serum OTA seviyesi değerlendirildi. Tüm deneysel gruplarda zamana bağlı olarak canlı ağırlıkların anlamlı arttığı belirlendi. Kontrol grubuna kıyasla karaciğer nispi ağırlıklarının OTA + folik asit ve OTA + ellajik asit gruplarında ve böbrek nispi ağırlıklarının ise OTA + ellajik asit grubunda anlamlı azaldığı belirlendi (P˂0,001). Alanin aminotransferaz ve aspartat aminotransferaz değerlerinin kontrole göre OTA ve OTA + ellajik asit gruplarında anlamlı düştüğü (sırasıyla P˂0,001, P˂0,01) ve OTA + folik asit grubunda kontrole yaklaştığı bulundu. Üre düzeyinin kontrol ve OTA grubu ile karşılaştırıldığında OTA + folik asit ve OTA + ellajik asit gruplarında anlamlı (P˂0,01) olarak azaldığı görüldü. Karaciğerde MDA düzeyinin OTA'ya göre OTA + folik asit ve OTA + ellajik asit gruplarında anlamlı (P˂0,01) olarak azaldığı görüldü. Böbreklerde SOD ve CAT aktivitesinin ve GSH düzeyinin OTA'ya kıyasla OTA + folik asit ve OTA + ellajik asit gruplarında anlamlı arttığı tespit edildi (sırasıyla P˂0,01, P˂0,05, P˂0,001). Böbreklerde MDA düzeyinin OTA'ya kıyasla OTA + ellajik asit grubunda anlamlı azaldığı görüldü (P˂0,001). Comet analizi sonucunda DNA hasarının kuyruk momenti ve kuyruk yoğunluğu açısından anlamlı olarak en yüksek OTA ile OTA + folik asit gruplarında olduğu belirlendi (P˂0,001). Çalışma bulguları değerlendirildiğinde folik asit ve ellajik asitin OTA'nın olumsuz etkilerine karşı koryucu olabileceği belirlendi.
Deneysel omurilik yaralanmasında alfa-lipoik asitin doza bağımlı etkinliğinin araştırılması
Omurilik yaralanması yüzyıllardır bilinen, farklı klinik özellikler gösteren, mortalite ve morbidite açısından bireysel, sosyal, psikolojik ve ekonomik yasamı olumsuz etkileyen patolojik bir durumdur. Omurilik travma fizyopatolojisi daha iyi anlaşıldıkça tedavi seçenekleri de daha iyi planlanabilmekte ve birçok araştırmanın konusu olmaktadır. Akut travmada omurilikte oluşan yıkım ve birincil hasarlanmayla mücadele etmek adına hala fazla bir tedavi seçeneği yoktur. Bu amaçla kalsiyum kanal blokerleri, opiad antagonistleri, sistemik glukokortikoidler, sistemik kan basıncının arttırılması, antioksidanlar, naloxane gibi birçok yol denenmiş olmakla birlikte erken hasarlanma mekanizmalarına karşı yüksek doz metilprednizolon ve immobilizasyondan başka etkin, rutin uygulamada kendine yer edinmiş bir tedavi seçeneği oluşturulamamıştır. Bizde mevcut bilgiler ışığında antioksidan, serbest radikal süpürücü ve lipid peroksidasyonu önleyici özelliği bilinen ?-lipoik asidin, ratlarda gerçekleştireceğimiz deneysel omurilik yaralanmasında ikincil hasarı önlemesindeki etkinliğini araştırmaya karar verdik. Hasarı değerlendirmek için, omurilik oksidatif stresinin ve lipid peroksidasyonun bir göstergesi olan MDA(malonildialdehit) doku düzeyleri biyokimyasal olarak ölçülüp, histopatolojik inceleme ve nörolojik muayenelerle de sonuçlar mukayese edilmeye çalışıldı.Çalışmada toplam 56 adet ortalama ağırlıkları 210-300 g. arası değişen Spraque-Dawley türü erişkin erkek rat kullanıldı. Denekler her biri 8 rat içeren 7 gruba rastgele ayrıldı. Grup 1: Kontrol grubu, Grup 2: Travma grubu,Grup 3: Travma ve Metilprednisolon 30 mg/kg tedavi grubuGrup 4: Travma ve Alfa-Lipoik asit 50 mg/kg tedavi grubu, Grup 5: Travma ve Alfa-Lipoik asit 100 mg/kg tedavi grubu, Grup 6: Travma ve Alfa-Lipoik asit 150 mg/kg tedavi grubu, Grup 7:Travma ve Alfa-Lipoik asit 200 mg/kg tedavi grubu olarak ayrıldı.İntraperitoneal yolla verilen 70 mg/kg Ketamin ile anestezi sağlanarak supin pozisyonda tespit edilen ratlara Rivlin Tator modeline uygun olarak travma oluşturulduktan sonra grubuna uygun tedaviler uygulandı. 24. saatin sonunda tüm deneklerin fonksiyonel iyileşmeleri değerlendirildikten sonra yüksek doz anestezi altında dekapite edildiler. Çıkarılan omurilik örneğinin merkezindeki 0,5 cm'lik alan histopatolojik bakıya, kalanı MDA ölçümü için kullanıldı..SonuçBulgularımız, deneysel omurilik yaralanması sonrası ?-Lipoik Asit uygulamasının lipid peroksidasyonu ve nöronal korunma üzerine olumlu etkili olabileceğini göstermiştir. Literatür taramamıza göre, deneysel omurilik yaralanması sonrası ?-Lipoik asitin nöroprotektif etkisini gösteren literatürdeki ilk çalışmadır. Bu olumlu sonuçlarla, ileri araştırmalara yeni ufuklar açılmıştır.
Akut solunum yetmezliği olan yoğun bakım hastalarında dinamik tiyol disülfit homeostazının araştırılması
Tiyoller, sülfür ve karbon atomundan oluşan, sülfhidril grubu (-SH) içeren merkaptan grubundan antioksidan ajanlardır. Oksidatif stresin arttığı durumlarda reaktif oksijen moleküllerinin nötralizasyonunda kullanıldıklarından tiyol seviyeleri düşmektedir. Bu çalışmada, başta pnömoni olmak üzere solunum yetmezliğine neden olabilen enfeksiyon ya da inflamatuar nedenli hastalıkların patogenezinde rolü bulunan total oksidan durumunun bir belirteci olarak tiyol ve disülfit kan seviyelerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya yoğun bakım ünitesinde yatmakta olan parsiyel arteriyel oksijen basıncı (PaO2)<60 mmHg veya parsiyel arteriyel karbondioksit basıncı (PaCO2)>45 mmHg olan 98 hasta (58 erkek, 40 kadın) ve 98 sağlıklı (59 erkek, 39 kadın) gönüllü dahil edilmiştir. Total tiyol, doğal tiyol ve disülfit seviyeleri spektrofotometrik yöntem ile ölçülmüştür. Hasta grubunun total tiyol (270±99.81) doğal tiyol (203.90±103.41) ve disülfit (33.10±12.42) seviyeleri, kontrol grubunun total tiyol (423.62±70.3), doğal tiyol (307.13±57.73) ve disülfit (58.24±27.21) seviyelerinden anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.001). Doğal tiyol/total tiyol, disülfit /total tiyol ve disülfit/doğal tiyol oranlarında hasta grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Çalışma ile akut solunum yetmezliği hastalarında otomatik, hızlı ve ucuz bir yöntemle tiyol ve disülfit kan seviyelerinin ya da tiyol/disülfit oranlarının ölçülmesinin prognostik bir test olarak kullanılarak yoğun bakım ünitelerinde solunum yetmezliği hastalarının tanı ve takibinde yol gösterici olabileceği gösterilmiştir.
Yılan ısırmaları ve akrep sokmalarında klinik değerlendirme ile beraber tedavi öncesi ve sonrası total antioksidan status, total oksidan status ve oksidatif stres indeksinin karşılaştırılması
Mayıs 2009, Ekim 2010 tarihleri arasında servisimize başvuran, kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, diabetes mellitus, malignensi ve ilaç kullanma hikâyesi olmayan 44 akrep sokması, 47 yılan ısırması ve 20 kişilik sağlıklı kontrol grubu prospektif olarak incelemeye alındı. Başvuruda ve bir ay sonraki kontrollerde klinik takip bilgileri ve kan örnekleri sonuçları; sağlıklı kontrol grubunda ise kan örnekleri ve EKG değerlendirmeleri kayıt altına alındı. Analizde SPSS 13,0 programı kullanıldı. P<0,05 değerleri anlamlı kabul edildi.Hem akrep sokmalarında, hem de yılan ısırıklarında geliş TAS, TOS, OSİ değerleri; bir ay sonraki kontrol değerlerinden; TOS ve OSİ değerleri ise sağlıklı kontrol grubu değerlerinden anlamlı derecede yüksekti (p<0,05). Birden fazla sayıda akrep sokmasıyla gelenlerde TOS, OSİ geliş değerleri daha yüksek tespit edildi (p<0,05). Ancak bu fark yılan ısırıklarında gözlenmedi. Kan alma zamanı akrep sokması ve yılan ısırıklarının geliş değerlerini istatistiksel olarak etkilememişti (p<0,05). Hem akrep sokmalarında, hem de yılan ısırıklarında EKG değişikliği ile geliş değerleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p<0,05). Akrep sokmalarında TOS ve OSİ değerleri ile EKG'lerdeki değişiklikler arsında anlamlı bir korelasyon saptanmazken; yılan ısırıklarında anlamlı bir korelasyon tespit edildi (p<0,05). Yılan serumu ve plazmaferez yapılanlarda TAS, TOS, OSİ geliş değerleri kıyaslandığında anlamlı sonuç bulunamadı (p>0,05). Akrep sokmaları ve yılan ısırmalarında hesaplanan PR, UQTc, QTd, QpTc değerleri sağlıklı kontrol grubu değerlerinden yüksek ve istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05).Anahtar Kelimeler: TAS, TOS, OSİ, Yılan ısırıkları, Akrep sokmaları,
Borun, endotoksin aracılı inflamasyonda lökosit fonksiyonlarına ve oluşan serbest radikal durumuna etkisinin araştırılması
İnflamasyon, mikroorganizmalar ile fiziksel, kimyasal ve diğer etmenlerin neden olduğu doku hasarına karşı hücresel ve hümoral düzeyde oluşan güçlü fizyolojik bir cevaptır. Yerel meydana gelen bir olay olup, ısı artışı, kızarıklık, şişlik, hareket kısıtlılığı ve ağrıyla karakterizedir. İnflamasyonla hasarlayıcı etken o bölgede sınırlı tutulup, ortadan kaldırılması kolaylaştırılır. İnflamasyonun başlangıcı, devamı ve dokunun onarımına kadar geçen sürede başta lökositler olmak üzere birçok hücre ve bu hücrelerden salınan maddeler rol alır. Bu maddeler polipeptid yapıda olup genel anlamıyla sitokinler olarak adlandırılırlar. İnflamasyonda en önemlileri interlökinler (IL) ve tümör nekroz faktör alfa (TNF-alfa)dır. İnflamasyona neden olan patojenlerin ortadan kaldırılması fagositozla olur. Fagositik hücrelerin hasarlayıcı etkeni ortadan kaldırmak için oksijen bağımlı ve oksijenden bağımsız mekanizmaları vardır. Oksijen bağımlı mekanizmalar myeloperoksidaz (MPO) sistemini içerir. Bor, ülkemizde rezerv bakımından büyük öneme sahip bir elementtir. Kullanım alanları oldukça geniş olduğundan bora maruziyet her yönden fazladır. Borun canlı organizmalar üzerine birçok etkisinin olduğu düşünülmektedir. Bu bilgilerin ışığında bu çalışmada borun, endotoksin aracılı inflamasyonda lökosit fonksiyonlarına ve oluşan serbest radikal durumuna etkisinin araştırılması amaçlanmaktadır. Bu doğrultuda, her grupta 6 adet erkek rat olacak şekilde 3 ayrı deney grubu oluşturuldu; kontrol, bor+endotoksin ve endotoksin grubu. Bor+endotoksin grubuna 28 gün boyunca 100 mg/kg borikasit gavaj yolu ile verildi. Endotoksin grubu ve bor+endotoksin grubuna 28. gün sonunda intraperitonal (ip) olarak 4 mg/kg lipopolisakkarit (endotoksin/LPS) uygulandı. Ratların serumlarında TNF-alfa, IL-6 ELISA ile; SOD, MPO spektrofotometrik olarak ölçülmüştür. TNF-alfa konsantrasyonu, bor+endotoksin ve endotoksin grubunda, kontrol grubuna kıyasla düşüş gösterirken, IL-6 konsantrasyonu gruplar arasında değişiklik göstermemiştir. Bor+endotoksin grubunda SOD konsantrasyonu endotoksin grubuna kıyasla artmıştır. Endotoksin grubunda ölçülen SOD değeri kontrol grubuna göre düşüktür. Bor+endotoksin grubu MPO konsantrasyonu, endotoksin ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında yüksektir. Sonuç olarak, bor takviyesinin TNF-alfa ve IL-6 düzeylerine bir etkisinin olmadığı düşünülmektedir. Bor elementinin SOD düzeyini arttırması, serbest radikal üretimine olumlu bir etki yaratarak regülatör olarak görev yapmasıyla ilişkilendirilebilir. MPO seviyesindeki artış, fagositozla alınan enfekte ajanın yok edilmesinde bor elementinin yararlı, adaptif bir rol oynadığını düşündürmektedir.
Lipopolisakkarit ile sepsis oluşturulan ratların böbrek dokularında serbest radikal metabolizmasının incelenmesi; Vitamin D'nin etkisi
Çoklu organ yetmezliğine neden olan sepsis, yoğun bakımlarda mortalitenin ve morbiditenin en sık nedenidir. Sepsiste LPS?nin neden olduğu aşırı immün cevap hipovolemi, şok ve çoklu organ yetmezliğine neden olur. Aşırı immün yanıt oksidatif stres oluşturarak organ yetmezliğine neden olmaktadır. Son yıllarda vitamin D?nin immün regulatuar ve antioksidan etkileriyle ilgili yapılan araştırmalarda vitamin D?nin koruyucu rolünün olduğu gösterilmiştir. Biz de çalışmamızda sepsiste serbest radikal metabolizmasını incelemeyi ve bu metabolizma üzerine vitamin D?nin etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmada ağırlıkları yaklaşık 250-350 gr olan 24 adet dişi wistar albino rat kullanıldı. Ratlar kontrol grubu, sepsis grubu, vitamin D grubu, sepsis + vitamin D grubu olmak üzere 4 gruba bölündü. Sepsis 16 mg/kg dozunda LPS E.coli (O111.b4) intraperitoneal yolla uygulanarak oluşturuldu. D vitamini 3 gün boyunca 2 mg/kg 25(OH)Vitamin D3 (ayçiçek yağında çözülerek) gavaj yolula verildi. Ratların vücut sıcaklıkları rektal yoldan ölçüldü. Rat böbrek dokularında serbest radikal enzimleri kinetik olarak, böbrek fonksiyonlarını gösteren belirteçler Roche Cobas Integra 800 cihazında ölçüldü. Dokuların histopatolojik incelemesi yapıldı. SOD ve GSH-Px aktivitelerinde gruplar arasında fark görülmedi. CAT aktivitelerinde en fazla sepsis+vitamin D grubunda olmak üzere tüm gruplarda kontrol grubuna göre baskılanma görüldü. GST aktivitelerinin sepsis ve sepsis+vitamin D gruplarında baskılandığı görüldü. BUN ve kreatinin düzeylerinde sepsis ve sepsis+vitamin D gruplarında artış olduğu gözlendi. Kontrol ve vitamin D grupları normal histolojik yapı gösterirken, sepsis ve sepsis+vitamin D gruplarında bowman kapsülünde genişleme ve inflamasyon görüldü. Sonuç olarak sepsiste D vitamini kullanılmasının renal hücreleri toksik etkiden koruyucu bir etkisinin olmadığını, buna karşılık özellikle sepsis durumunda kullanıldığında H2O2 ve GSH metabolizmasını kullanan anti oksidan enzimler üzerine baskılayıcı etkisinin olduğunu gördük. Konunun özellikle glutatyon ve glutatyon kullanan enzimler açısından daha detaylı değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: renal toksisite , sepsis , D vitamini , antioksidan enzimler
Ratlarda asetaminofenle indüklenen hepatotoksite modelinde propolisin oksidatif stres üzerine etkisinin araştırılması
Asetaminofen, ağrı kesici ve ateş düşürücü etkisinden dolayı aneljezik ve antipiretik bir ilaç olarak kullanılmaktır. Yüksek doz asetaminofen alımı hepatotoksisiteye neden olabilmektedir. Bu çalışma, bal arısı ürünlerinden biri olan propolisin asetaminofen kaynaklı karaciğer fonksiyon bozukluğu ve oksidatif strese karşı iyileştirici etkisini değerlendirmek için yapılmıştır. Çalışmada 41 adet erkek Wistar-Albino 2.5 aylık ratlar 5 gruba ayrılmıştır. 1. grup; kontrol grubu, 2. grup; propolis, 3. grup; asetaminofen, 4. grup; propolis+asetaminofen, 5. grup; asetaminofen+propolis uygulanan gruplar şeklinde oluşturulmuştur. Propolis grubuna 7 gün boyunda 200 mg/kg/gün propolis etanolde çözdürülerek gavaj yoluyla uygulanmıştır. Asetaminofen grubuna 2 gr/kg gavaj yoluyla asetaminofen tek doz olarak uygulanmıştır. Propolis+asetaminofen uygulamasına asetaminofen uygulamasından 7 gün önce başlanmış ve 7 gün uygulamaya devam edilmiştir. Asetaminofen+propolis uygulamasına asetaminofen uygulamasından hemen sonra başlanmış ve 7 gün boyunca devam edilmiştir. Uygulamalar sonunda kan ve karaciğer doku örneklerinde malondialdehit (MDA), redükte glutatyon (GSH) düzeyleri, katalaz (KAT), glutatyon-S-trasferaz (GST), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) aktiviteleri ölçülmüştür. Asetaminofen uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında kan ve karaciğer MDA düzeylerinde önemli artış, GSH düzeylerinde, KAT, GST (p<0.001) ve GSH-Px (p<0.05, p<0.001) aktivitelerinde ise önemli bir azalış gözlenmiştir. Asetaminofen+propolis ve propolis+asetaminofen uygulanan gruplar asetaminofen uygulanan grup ile karşılaştırıldığında MDA düzeyinde önemli azalış, GSH düzeyinde KAT, GST ve GSH-Px aktivitelerinde ise istatistiksel olarak artış saptanmış ve kontrol grubuna yaklaşmıştır. (p<0.001). Propolis+asetaminofen uygulanan gruptaki iyileşmenin daha belirgin olduğu saptanmıştır. Kanda GST aktivitesi okunamayacak düzeyde olduğu için ölçülememiştir. Sonuç olarak; asetaminofen kaynaklı karaciğer ve oksidatif hasara karşı propolisin koruyucu ve tedavi edici etkileri olduğu elde edilen biyokimyasal verilere dayandırılarak söylenebilir.
Quercetin uygulamasının egzersiz, serbest radikal ve antioksidan enzim düzeyleri üzerine etkisi
Bu çalışma, Quercetin uygulamasının egzersiz, serbest radikal ve antioksidan enzim düzeylerine etkisini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Araştırma, 12 adet 300-350 gr. ağırlığında erkek Wistar rat üzerinde gerçekleştirilmiştir. Ratlar kontrol grubu (n=6) ve deney grubu (n=6) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır.Hayvanlar 10 gün karantina altına alındıktan sonra, deneyin 1. günü her bir ratın kalplerinden kan alınmış, deneyin 2. günü ratlara egersiz uygulaması yaptırarak yine kan alınmıştır. Deneyin 3-12. günleri arasında (10 gün boyunca) deney grubundaki her bir rata günde 1 kez 20 ml/kg quercetin maddesi, kontrol grubundaki her bir rata ise 1ml/kg %0.05 Dimetil Sülfoksit (DMSO) gavaj yoluyla verilmiştir. Deneyin 13. günü her bir rata egzersiz uygulaması yaptırılarak kalplerinden kanları alınmıştır. Deneyin 14. günü hayvanlar istirahata bırakılarak 15. gün anestezi altında kalplerinden kanları alınmıştır. Deneklerin dinlenik ve egzersiz sırasındaki kan laktat düzeylerinin ölçümü kalpten alınan kan ile YSI 1500 Sport Laktat Analizörü kullanılarak analiz edilmiştir. Elde edilen tüm verilerin analizinde iki bağımsız örnek t testi kullanılmıştır. P<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir.Ratların quercetin maddesi verilmeden ve verildikten sonraki değişiklikleri incelenmiş, egzersizdeki laktat düzeyleri, antioksidan enzim düzeyleri (SOD,CAT,GPx,GST) ile lipit peroksidasyonunun son ürünü olan malondialdehit (MDA) düzeyleri kontrol grubu ile deney grubu arasında karşılaştırmalı olarak araştırılmıştır. Deneyin 1. günü istirahattte ve deneyin 2. günü egzersiz uygulamasında kontrol ve deney grupları arasında fazla bir fark gözlenmemiştir. Deneyin 3-12. günleri arasında 10 gün boyunca quercetin maddesi verildikten sonra egzersiz uygulanan ratların sonuçlarına göre anlamlı değişikliklerin meydana geldiği gözlenmiştir. MDA ve laktat miktarlarında anlamlı bir azalma söz konusudur. Antioksidan enzim düzeylerinde (SOD,CAT,GPx,GST) ise anlamlı bir artışın olduğu tespit edilmiştir. Deneyin 14. günü hayvanlar istirahata bırakılıp, bir gün sonra alınan kan sonuçlarına göre MDA ve laktat düzeyleri incelendiğinde anlamlı bir fark bulunmamıştır. Antioksidan enzim düzeyleri (SOD,CAT,GPx,GST) incelendiğinde ise yine anlamlı bir artışın olduğu tespit edilmiştir.Sonuç olarak; Quercetin alımının, egzersizde laktat düzeyini frenleyerek performansı artırıcı etkisinin olduğu, Lipid peraksidasyonun son ürünü olan MDA miktarını azaltarak serbest radikallere karşı koruyucu etkisinin olduğu ve antioksidan enzim düzeylerinin (SOD,CAT,GPx,GST) artışına neden olarak hücrenin antioksidan savunma sistemlerini güçlendirdiği tespit edilmiştir.Anahtar Kelimeler: Flavonoidler, Quercetin, Egzersiz, Serbest Radikaller, Antioksidan Enzimler.
Overektomize sıçanlarda resveratrol uygulaması ve yüzme egzersizinin kalsiyum ve kemik metabolizması üzerine etkisi
1. ÖZET Overektomize Sıçanlarda Resveratrol Uygulaması ve Yüzme Egzersizinin Kalsiyum ve Kemik Metabolizması Üzerine Etkisi Bu çalışmanın amacı; Overektomize Sıçanlarda Resveratrol Uygulaması ve Yüzme Egzersizinin Kalsiyum ve Kemik Metabolizmasını nasıl etkilediğinin araştırılmasıdır. Çalışma F.Ü. Deneysel Tıp Araştırma ve Uygulama Merkezinden temin edilen Spraque–Dawley cinsi 56 adet erişkin dişi sıçan üzerinde aynı merkezde gerçekleştirildi. Çalışmada kullanılan deney hayvanları 8 gruba ayrıldı. Dört hafta devam eden çalışmadan sonra hayvanların hepsinden sabah 09:00-10:00 saatleri arasında dekapitasyonla gerekli analizlerde kullanılmak üzere kan örnekleri alınarak analiz zamanına kadar kan örnekleri -80 oC'de muhafaza edilmiştir. Alınan kan örneklerinde kalsiyum, magnezyum, mangan, demir, bakır, çinko, fosfor ve selenyum düzeyleri atomik emisyon cihazında tayin edilmiştir. Kemik yapımıyla ilişkili olarak Alkalen Fosfataz, Osteokalsin düzeyleri, Kemik yıkımıyla ilişkili olarak da Hidroksi pirolin ve pridinolin düzeyleri tayin edilmiştir. Serum MDA düzeyinin belirlenmesi Uchiyama ve Mihara yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Sonuç mg/g olarak tanımlanmıştır. Örneklerin GSH miktarları Ellman's metoduyla ölçülmüştür. Gerçekleştirilen çalışmada grupların serum MDA düzeyleri karşılaştırıldığında, grup 2, grup 5 ve grup 6'nın diğer gruplara göre önemli düzeyde yüksek MDA düzeylerine sahip olduğu görüldü (P<0,05). Grup 1, grup 3, grup 4, grup 7 ve grup 8'in MDA düzeyleri ise birbirine benzemekle (P>0,05) birlikte diğer gruplardan önemli düzeyde düşük olarak belirlendi (P<0,05). Çalışmada grupların serum GSH düzeyleri incelendiğinde, grup 4, grup 7 ve grup 8'in diğer gruplara göre önemli düzeyde yüksek GSH düzeylerine sahip olduğu tespit edildi (P<0,05). Grup 2, grup 5 ve grup 6 serum GSH düzeylerinin ise önemli düzeyde düşük olduğu görüldü (P<0,05). Grup 1 ve grup 3 GSH düzeylerinin de grup 2, grup 5 ve grup 6'dan önemli şekilde yüksek olduğu belirlendi (P<0,05). Gerçekleştirilen çalışmada, tüm grupların serum demir ve magnezyum düzeyleri arasında önemli bir fark tespit edilmedi (P>0,05). Çalışmada grupların serum bakır düzeyleri karşılaştırıldığında, en yüksek bakır düzeyi grup 6'da elde edildi (p<0,05). En düşük serum bakır düzeyleri ise grup 2, 3 ve 4' te tespit edildi. Çalışmada grup 1, 5, 7 ve 8'in serum düzeyleri ise birbirine benzerdi (P<0,05). Gerçekleştirilen çalışmada, tüm grupların serum selenyum düzeyleri arasında önemli bir fark tespit edilmedi (P>0,05). Gerçekleştirilen çalışmada, en yüksek serum çinko, kalsiyum ve fosfor düzeyleri, grup 5 ve 6' da elde edildi (P<0,05). En düşük serum çinko, kalsiyum ve fosfor düzeyleri ise grup 1, 3,7 ve 8'de tespit edildi (P<0,05). Grup 2 ve 4'ün serum çinko, kalsiyum ve fosfor düzeyleri ise birbirine benzerdi (P>0,05). Gerçekleştirilen çalışmada, grup 5 ve grup 6'nın serum alkaline phosphatese ve osteocalcine düzeyleri önemli şekilde diğer gruplardan düşüktü (P<0,05). En yüksek alkaline phosphatese ve osteocalcine düzeyleri ise grup 7 ve 8' de elde edildi (P<0,05). Diğer grupların serum alkaline phosphatese ve osteocalcine düzeyleri ise birbirine benzerdi (P>0,05). Çalışmada en yüksek serum hidroxyproline ve pyridinoline düzeyi grup 5 ve 6'da elde edildi (P<0,05). En düşük alkaline phosphatese ve osteocalcine düzeyleri ise grup 7 ve 8' de elde edildi (P<0,05). Diğer tüm grupların serum Osteocalcine düzeyleri ise farklı değildi (P>0,05). Sonuç olarak; Overektomize, egzersiz yaptırılan overektomize ve sadece egzersiz yaptırılan sıçanlarda artan serbest radikal üretimi ve dolayısıyla doku hasarı resveratrol desteğiyle önlenebileceği sonucuna varılmıştır Yine çalışmamızda overektomize, egzersiz yaptırılan overektomize sıçanlarda kemik yıkımına bağlı olarak arttığı düşünülen çinko, kalsiyum ve fosfor düzeyleri resveratrol desteğiyle kontrol değerlerine yaklaştığı görülmüştür. Çalışma sonuçlarına göre; overektomize, egzersiz yaptırılan overektomize sıçanlarda artan kemik yıkımını gösteren belirteçlerin resveratrol desteğiyle baskılanması resveratrolun kemik kayıplarını önlediğini göstermektedir. Çalışmamızın vurgulanması gereken en önemli sonucu; resveratrol desteğinin ovaryumları alınmış sıçanlarda kemik dokudaki kayıpları önlediğinin sonucuna varılmasıdır. Anahtar Kelimeler: Egzersiz, Kemik, Element Metabolizması, Overektomi, Resveratrol, Serbest Radikaller
Rat ince bağırsağında oluşturulan deneysel iskemik reperfüzyon hasarlanma modelinde gelişen organ hasarlanması üzerine vasküler endoteliyal büyüme faktörünün (VEGF) etkisi
Rat İnce Bağırsağında Oluşturulan Deneysel İskemik Reperfüzyon Hasarlanma Modelinde Gelişen Organ Hasarlanması Üzerine Vasküler Endoteliyal Büyüme Faktörünün (VEGF) EtkisiHücresel fonksiyonlar için kan akımının yeterli olmadığı durumlarda iskemi ortaya çıkmaktadır. Bağırsak dokusunun iskemi-reperfüzyon hasarı yüksek mortalite ve morbiditeye neden olan önemli bir faktördür. Paradoksal olarak, iskemik dokunun kan akımının restorasyonu ek olarak reperfüzyon hasarı olarak bilinen hücre hasarlanmasına neden olmaktadır.Anjiyogenik faktör olan vasküler endoteliyal büyüme faktörü (VEGF) embriyo ve yetişkinde birçok neovaskülerizasyon prosesinde yer almaktadır. Ayrıca VEGF yeni damar oluşumu, devamlılığı ve vasküler yatakların fonksiyonlarında gereklidirler.Yapmış olduğumuz bu çalışmada 30 adet Wistar Albino erkek ratlar kullanılmıştır. 30 adet rat her bir grupta n sayısı 6 olacak şekilde 5 gruba ayrılmıştır. Bu gruplar: 1-Kontrol, 2-VEGF, 3-İskemi-Reperfüzyon, 4-İskemi-Reperfüzyon-VEGF, 5-VEGF-İskemi-Reperfüzyon grupları şeklinde belirlenmiştir. Kontrol grubunda sadece cerrahi prosedür uygulanmıştır. VEGF grubunda cerrahi prosedürü takiben tek doz intravenöz VEGF (0,8 ?g/kg) enjeksiyonu uygulanmıştır. İskemi-reperfüzyon ve tedavi gruplarında, cerrahi prosedür ve mesenterik arterin 90 dakika süresince klipajı uygulanmıştır. İskemi-reperfüzyon/VEGF grubunda reperfüzyon süreci öncesinde tek doz intravenöz VEGF (0,8 ?g/kg) enjeksiyonu yapılmıştır. VEGF/İskemi-reperfüzyon grubunda ise tek doz intravenöz VEGF (0,8 ?g/kg) enjeksiyonu 90 dakikalık iskemi periyodu öncesinde uygulanmıştır. İskemi periyodundan 4 saat sonra hayvanlar feda edilerek kan ve doku numuneleri alınmıştır. Bütün prosedürler anestezi altında gerçekleştirilmiştir.Dokularda biyokimyasal ve immünohistokimyasal analizler yapılmıştır. Yine kan örnekleri biyokimyasal analizler için alınmıştır.Çalışmada elde ettiğimiz biyokimyasal analiz sonuçları ve histolojik incelemeler korele bulunmuştur. İstatistiksel açıdan gruplar arası anlamlı farklılıkların olup olmadığı Mann-Whitney U testi kullanılarak belirlenmiştir.Sonuç olarak, elde ettiğimiz bulgular, özelikle iskemi öncesi verilen VEGF'nün intestinal iskemi-reperfüzyon hasarı üzerine koruyucu etkilerinin olduğunu göstermektedir.Anahtar Kelimeler: İskemi-Reperfüzyon, İntestinal İskemi-Reperfüzyon Hasarı, Oksidatif Stres, Serbest Radikaller, Antioksidanlar.
Catechin uygulamasının egzersizdeki serbest radikal ve antioksidan enzim düzeyleri üzerine etkisi
ÖZETBu çalışma; ratlara uygulanan catechin maddesinin öncesi ve sonrasında, istirahat ve egzersiz koşullarında, serbest radikal ve antioksidan enzim düzeyleri üzerine etkilerini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Araştırma, 12 adet, 260?320 gr. (ort: 290.5 gr) ağırlığında Wistar Albino erkek rat üzerinde gerçekleştirilmiştir. Ratlar rastgele kontrol grubu (n=6) ve deney grubu (n=6) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır.İstatistiksel testleri yapmadan önce grupların normal dağılıp dağılmadığına bakmak gerekmektedir. Bu amaçla kıyaslanan her bir gruba ayrı ayrı normallik testi uygulanmıştır. Elde edilen sonuçlara göre parametrik ya da parametrik olmayan testler uygulanmıştır. Parametrik testlerden bağımlı ve bağımsız gruplar için ayrı ayrı t testi yapılmış, parametrik olmayan testlerden ise bağımsız gruplar için Mann-Whithney testi uygulanmıştır. Yapılan testlerde anlamlılık düzeyi ?=0,01 ve ?=0,05 olarak alınmıştır. Yapılan bu tez araştırmasında söz konusu testleri uygulamak için SPSS 15.0 for Windows programı kullanılmıştır. Hayvanlar 10 gün karantina altına alındıktan sonra, deneyin 1.günü her bir ratın kalplerinden kan alınmış, deneyin 2. Günü ratlara yorucu yüzme egzersizi yaptırılarak yine kalp kanı alınmıştır. Deneyin 3-12. günleri arasında (10 gün boyunca) deney grubundaki her bir rata günde 1 kez 20 ml/kg catechin maddesi, kontrol grubundaki her bir rata ise 1 ml/kg %0,05 DMSO gavaj yoluyla verilmiştir. Deneyin 13. günü her bir rata egzersiz uygulaması yaptırılarak kalplerinden kan alınmıştır. Deneyin 14. günü hayvanlar istirahata bırakılarak 15. Gün anestezi altında kalplerinden kanları alınmıştır. Deneklerin istirahat ve egzersizi takiben kan laktat düzeylerinin ölçümü kalpten alınan kan ile YSI Sport 1500 Laktat Analizörü (Yellow Spring Instrument, US) kullanılarak analiz edilmiştir.Ratlara catechin maddesi verilmeden ve verildikten sonraki değişiklikleri incelenmiş, istirahat ve egzersizdeki laktat düzeyleri, antioksidan enzim düzeyleri (SOD, CAT, GPx, GST) ile lipid peroksidasyonunun son ürünü olan MDA düzeyleri kontrol ve deney grubu arasında karşılaştırmalı olarak araştırılmıştır. Deneyin 1. günü istirahatta ve deneyin 2. günü yorucu yüzme egzersizi sonrasında kontrol ve deney grupları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,01 ve p>0,05). Deneyin 3-12. günleri arasında 10 gün boyunca catechin maddesi verildikten sonra 13. gün yorucu yüzme egzersizi uygulanan ratların laktat, MDA, SOD, CAT, GPx ve GST değerlerinde anlamlı (p<0,01 ve p<0,05) değişikliklerin meydana geldiği gözlenmiştir. MDA ve laktat değerlerinde anlamlı bir azalma söz konusudur (p<0,01 ve p<0,05). Antioksidan enzim düzeylerinde (SOD, CAT, GPx, GST) ise anlamlı bir artışın olduğu tespit edilmiştir (p<0,01 ve p<0,05). Deneyin 14. günü hayvanlar istirahata bırakılıp, bir gün sonra anestezi altında alınan kan sonuçlarına göre MDA ve laktat sonuçları incelendiğinde anlamlı bir fark bulunamamıştır. Antioksidan enzim düzeylerinde (SOD, CAT, GPx, GST) ise anlamlı bir artışın olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca deneyin 2. Günü yorucu yüzme egzersizi sonrası alınan kan örnekleri ile deneyin 13. Günü yorucu yüzme egzersizi sonrası alınan kan örneklerinin istatistiksel olarak karşılaştırması yapıldığında MDA ve laktat değerlerinde azalma, antioksidan enzim düzeylerinde (SOD, CAT, GPx, GST) ise anlamlı bir artışın olduğu bulunmuştur.Sonuç olarak; catechin uygulamasının, egzersizde laktat düzeyini baskılayarak yorgunluğu geciktirmesi, lipid peroksidasyonunun son ürünü olan MDA miktarını azaltarak serbest radikallere karşı koruyucu etkisinin olduğu ve antioksidan enzim (SOD, CAT, GPx, GST) düzeylerinin artışına sebep olarak hücrenin antioksidan savunma sistemlerini güçlendirdiğinin tespit edilmesiyle beraber egzersiz performansına da pozitif etki yapacağı düşünülebilir.Anahtar Kelimeler: Flavanoidler, Catechin, Egzersiz, Serbest Radikaller, Antioksidan Enzimler
Sıçanlarda enerji içeceği uygulaması ile treadmill egzersizinin angptl8, elabela, serbest radikaller, antioksidanlar ve lipit metabolizması üzerine etkisi
Çalışmamızda; sıçanlarda enerji içeceği takviyesi ile treadmill egzersizinin, serbest radikaller, antioksidanlar, Angtpl8, Elabela ve lipit metabolizması üzerine olan etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla; dört haftalık ortalama 101,96±9,75 gram ağırlığında Wistar-Albino cinsi, toplam 28 adet erkek sıçan çalışmaya dâhil edilmiştir. Çalışma öncesinde sıçanlar; hiçbir uygulamanın yapılmadığı kontrol grubu (n=7); dört hafta boyunca beş gün koşu bandında 30 dakika 45 cm/sn ile treadmill egzersizi yaptırılan egzersiz grubu (n=7); dört hafta boyunca günde tek doz gavaj yöntemiyle (3,57 ml/kg/gün) enerji içeceği verilen takviye grubu (n=7); dört hafta boyunca gavaj yolu ile tek doz (3,57 ml/kg/gün) enerji içeceği verilen ve dört hafta süresince 30 dk/gün treadmill egzersizi yaptırılan takviye+egzersiz grubu (n=7) olarak rastgele dört gruba ayrılmıştır. Çalışmanın sonunda sıçanlar dekapite edilerek kan örnekleri alındı. Alınan kan örneklerinde Angptl8, Ghrelin, Leptin, İrisin, Sod, Cat, Tbars, Tos, Taos analizleri ELISA yöntemi ile çalışılmıştır. Kan lipitlerinden Trigliserit, Kolesterol, HDL ve LDL seviyeleri ise otoanalizörde spektrofotometrik yöntemle çalışılmıştır. Araştırmada elde edilen verilerin analizinde SPSS 22.0 paket programı kullanılmıştır. Veriler normal dağılım göstermedikleri için Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. İstatistiksel analizler sonucunda; Tbars (pg/mL), LDL (mg/dL), İrisin (pg/ml), Angptl8 (pg/ml) ve Elabela (ng/L) değerlerinde egzersiz grubu lehine; SOD (ng/L) ve HDL (mg/dL), değerlerinde takviye+egzersiz grubu lehine; Kolesterol (mg/dL) seviyelerinde ise takviye grubu lehine istatsitiksel açıdan anlamlılık bulunmuştur (p<0,05). Leptin, Ghrelin ve Cat seviyelerinde gruplar arasında değişimler olmasına rağmen istatistiksel açıdan anlamlılık (p>0,05) tespit edilmemiştir. Sonuç olarak uygulanan treadmill egzersizinin, lipit metabolizmasında ve düzenlenmesinde, peptit hormon ve reseptörlerinin uyarılmasında önemli olduğu; enerji içeceklerinin tek başına egzersiz veya fiziksel aktivite olmadan kullanılmasının yağ depolarını artırdığı, önemli organ ve dokularda ki yağlanmanın artarak vücutta tehdit oluşturduğu söylenebilir.
N-nitrozodietilamin'in (NDEA)) rat karaciğer dokularında DNA Turn-Over'ında görev alan enzim aktiviteleri üzerine etkisinin araştırılması: Ellajik asidin etkisi
NDEA (N-nitrozodietilamin); serbest oksijen radikalleri oluşumu ile karaciğer kanseri indüksiyonunda anahtar rol oynadığı düşünülen bir nitrozamindir. (82,83) EA (Ellajik Asit) antioksidan, antiinflamatuvar, antikarsinojenik, antiviral, antibakteriyel, antiproliferatif özelliklere sahip fenolik lakton bileşiğidir. (102) Kanserli hücrelerde pürin metabolizma yolunda görev alan enzimlerin aktivitelerindeki değişmeler kanser hücresinin enzimatik profilini yansıtması açısından önemlidir. (112,113) Bu çalışmada NDEA ve EA'nın rat karaciğer dokularında DNA turn-over'ında görev alan enzimler (ADA, GUA, 5'NT, XO) ile serumda karaciğer fonksiyonlarını gösteren parametreler (AST, ALT, GGT, Albumin) üzerine etkilerini ve histopatolojik etkilerini inceledik.Çalışmada ağırlıkları yaklaşık 220-250 gr olan 30 adet dişi wistar albino rat kullanıldı. Ratlar Kontrol grubu (K), NDEA grubu (NDEA), Ellajik Asit grubu (EA),Eş zamanlı NDEA+EA grubu (EZ) ve Profilaksi EA+NDEA grubu (P) olmak üzere 5 gruba bölündü. NDEA uygulaması 200mg/kg tek doz şeklinde intraperitoneal yoldan yapıldı. EA, oral yoldan gavaj yolu ile 25 mg/kg dozunda verildi. Rat karaciğer dokularında DNA turn-over enzimleri spektrofotometrik olarak, karaciğer fonksiyonlarını gösteren belirteçler Architect Ci 16200 cihazında ölçüldü. Dokuların histopatolojik incelemesi yapıldı.Sonuç olarak AST, ALT, GGT ve Albumin seviyelerinde gruplar arasında değişiklikler gözlenmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. ADA aktivitesinde kontrol grubuna göre NDEA, EZ ve profilaksi gruplarında anlamlı derecede artış görüldü. (p<0.05, p<0.006 ve p<0.004 sırası ile) Tüm grupların GUA ve 5'NT aktiviteleri incelendiğinde, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. NDEA grubunda diğer gruplar ile karşılaştırıldığında XO aktivitesinin anlamlı olarak yükseldiği görüldü. (p< 0.05) Histopatolojik incelemede, NDEA grubunda santral ven çevresinde kanaliküler ya da intrasitoplazmik safra pigment artışı ve yer yer sinusoidlerde dilatasyon görülürken diğer gruplarda spesifik bulguya rastlanmadı. Ellajik Asit'in antioksidan yönünün bilinmesine rağmen NDEA'nın etkisini azaltmada da etkin olup olmadığını göstermek için birlikte ve daha uzun sürelerde kullanmak ve kinetik çalışmalarla desteklemenin daha faydalı olacağı kanaatindeyiz.
Ratlarda kalp üzerine kafeinin antioksidan etkilerinin incelenmesi
Metilksantin (1,3,7 trimetilksantin) olarak bilinen, insanlar tarafından geniş çapta çeşitli yiyecek ve içeceklerin (kahve, çay, çikolata gibi) bileşiminde tüketilen kafeinin, lokomotor aktiviteyi ve kalp hızını artırıcı (pozitif inotropik) etkisi ve hafif diüretik etkisi en önde gelen özellikleridir. Bu gibi etkilerinden dolayı günümüzde medikal tedavilerde ilaç olarak yerini almıştır. Oral yolla alınımından sonra kafein, hızla ve hemen hemen tamamen (%99) gastrointestinal sistem tarafından emilir ve kafeinin hidrofobik özelliği, onun bütün biyolojik zarlardan hücrelere geçmesine imkan verir.Biz çalışmamızın temel hedefi olarak, kısa süreli oral kafein alımının rat kalbinde olası antioksidan etkilerini iki farklı dozda araştırmaya çalıştık. Kafein verilen ratların kalp dokularında lipit peroksidasyon ürünü olan malondialdehit (MDA) düzeylerini ölçtük. Bunun yanında kafeinin antioksidan özelliğini incelemek için, enzimatik ve non enzimatik antioksidan sistem üzerinde araştırmalar yaptık. Kalp dokularında süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx), glutatyon S transferaz (GST), katalaz aktivitelerini ve glutatyon (GSH) düzeylerini ölçtük.Çalışmamızda 30 adet (ortalama 250 gr ağırlığında) Wistar cinsi dişi rat kullanıldı. Ratlar üç eşit gruba ayrıldı. GrupI: Kontrol grubuydu. GrupII `ye 30mg/kg, grupIII 'e 100mg/kg (nontoksik yüksek doz) kafein 14 gün boyunca (kısa süreli) oral yolla verildi. Çalışmamızın sonuçları, 14 gün düşük doz (30mg/kg) ve toksik olmayan yüksek doz (100mg/kg) kafein uygulamasının, kalpta lipid peroksidasyonununu azalttığını göstermektedir. Kafein alımıyla rat kalp dokusunda katalaz ve GPx gibi antioksidan enzim aktivitelerinde ise istatistiksel olarak anlamlı artış saptanmıştır. Kalp dokusu GST aktivitesi karşılaştırıldığında kontrol grubuna göre ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Kalp dokusu glutatyon düzeylerinde hafif düşüş, SOD aktivitesi ise hafif artış tespit edilmiş, ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır.Sonuç olarak çalışmamızda Spearman korelasyon analizi sonuçlarına göre doku MDA düzeyi azalırken, GPx, katalaz aktivitesi artmış ve güçlü negatif korelasyon görülmüştür. Doku GPx aktivitesi ile doku katalaz aktivitesi arasında güçlü pozitif korelasyon bulunmuştur. Ayrıca doku GST aktivitesi ile doku katalaz arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Kafeinin bu dozlarda; lipid peroksidasyonunu azaltması, antioksidan enzim aktivitelerini artırması ile oksidatif stresi iyileştirmesi, yapılan araştırmalarında ışığında antioksidan olabileceği görüşünü desteklemektedir. Kafeinin antioksidan olarak uygun dozunun belirlenmesinde, etki mekanizmalarının açığa kavuşturulmasında ileri hayvan ve insan çalışmalarının gerekli olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Kafein, MDA, antioksidan
Ratlarda aflatoksin B1'in hepatotoksisitesi üzerine likopenin etkisi
Çalışmanın amacı; Aflatoksin (AF) uygulanan ratlarda oksidatif stres üzerine likopenin etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmada, 3 aylık toplam 34 adet erkek Wistar Albino ırkı rat kullanılmıştır. Hayvanlar 4 gruba ayrılmıştır. Gruplar; 1. grup: Kontrol grubu (ratlara tedavi verilmemiştir), 2. grup: Likopen uygulanan grup (5 mg/kg/gün, oral), 3. grup: AFB1 uygulanan grup (0,5 mg/kg/gün, oral 7 gün) ve 4. grup: AFB1+Likopen uygulanan grup şeklinde oluşturulmuştur. Toplam 15 gün süren uygulama sonunda kan ve karaciğer doku örneklerinde malondialdehid (MDA), redükte glutatyon (GSH) düzeyleri, katalaz (CAT), glutatyon-S-trasferaz (GST), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) aktiviteleri ölçülmüştür. AFB1 uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında kan ve karaciğer MDA düzeyinde önemli artış, GSH düzeyinde, CAT, GST ve GSH-Px aktivitelerinde ise önemli bir azalış gözlenmiştir (p<0.05). Likopen ve AFB1+Likopen uygulana gruplar kontrol grubu ile ayrı ayrı karşılaştırıldığında MDA ve GSH düzeylerinde, CAT, GST ve GSH-Px aktivitelerinde istatistiksel olarak önemli bir fark saptanmamıştır. AFB1+Likopen uygulanan grup AFB1 uygulanan grup ile karşılaştırıldığında MDA düzeyinde istatistiksel olarak önemli azalış, GSH düzeyinde CAT, GST ve GSH-Px aktivitelerinde ise artış saptanmıştır (p<0.05). Kanda GST aktivitesi okunamayacak düzeyde olduğu için ölçülememiştir. Plazma aspartat transaminaz (AST), alanin transaminaz (ALT) ve laktat dehidrogenaz (LDH) düzeylerinde AFB1 uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında önemli derecede artış, plazma protein düzeyinde ise düşüş saptanmıştır (p<0.05). Likopen ve AFB1+Likopen uygulanan gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında AST, ALT ve LDH düzeylerinde önemli fark gözlenmemiştir. AFB1 uygulanan gruba göre AFB1+Likopen uygulanan grupta plazma AST, ALT ve LDH düzeylerinde düşüş, plazma protein düzeyinde ise artış gözlenmiş ve istatistiksel olarak bu fark anlamlı bulunmuştur (p<0.05). AFB1 uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma glukoz düzeyinde azalma saptanmış olup, bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p<0.05). Çalışmamızda AFB1 nedenli hepatotoksisiteden antioksidan özelliği olan likopen ile korunulabileceği gösterilmiştir.
Gonadotoksisitede Asetil L- Carnitin'in testisteki koruyucu etkisi
Oldukça geniş kullanım alanına sahip olan Cisplatin; ürogenital sistem kanserleri, santral sinir sistemi tümörleri, ilerlemiş yumurtalık kanserleri, nonseminomatöz testis tümörleri, mesane, prostat, serviks, özafagus, meme ve baş-boyun kanserleri gibi erişkin çağda görülen bir çok kanser türünün yanı sıra, nöroblastom, Wilms tümörü, hepatoblastoma, beyin tümörleri, germ hücreli tümör, osteosarkom gibi pek çok çocukluk çağı tümörünün de tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır.Cisplatin'in güçlü antitümöral aktivitesine rağmen, gonadotoksisite, nefrotoksisite ve nörotoksisite gibi sık görülen ve istenmeyen, doz sınırlayıcı yan etkileri belirtilmiştir. Cisplatin hücre içerisine girdikten sonra birçok sinyal ileti yolağını aktive ederek hücrede apopitoz, nekroz, oksidatif stres, fibrogenez, inflamasyon, hipoksi ve mitokondriyal hasara yol açarak ROS üretimini arttırır.Bu çalışmada cisplatin uygulanan sıçanların testis dokusunda oluşabilecek yapısal değişikliklere karşın, antioksidan özelliği olduğu bilinen L-carnitin'in koruyucu etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Organların değerlendirilmesi ereğiyle dokulara histokimyasal olarak morfometri ve histomorfoloji analizleri için hematoksilen-eosin (H&E) boyama, immünohistokimyasal olarak caspaz 3, 8, 9 ve TUNEL yöntemi uygulandı. Ayrıca TESE yöntemi ile sperm morfolojileride incelendi.Yapılan değerlendirmelerde Cisplatin uygulanan grupta istatistiksel olarak anlamlı kilo kaybı olduğu, testislerde merkezi intersitisyel ödemin olduğu, germ hücre serilerinin tübül duvarından ayrılarak lümende serbest hale geldiği, bazı tübüllerin lümeninde hücresel desquamasyonun ve seminifer tübül duvarında incelme sonucu lümen genişlemesinin olduğu gözlendi. Sperm morfolojilerin ise anormal olduğu dikkati çekti.L-carnitin+cisplatin grubunda ise bu bulgularda anlamlı derecede azalma olduğu tespit edildi.Sonuç olarak cisplatinin rat testis dokusunda oluşturduğu gonadotoksik etkiler gerek histomorfolojik ve morfometrik, gerekse apoptotik olarak antioksidan etkileri bilinen L-carnitin'in profilaktik olarak uygulanmasıyla önlendiği kanısına varıldı.Günümüzde kemoterapi alan kanser hastalarında testiküler kök hücrelerin kemoterapinin etkilerinden korunabilmesi ile ilgili çalışmalar devam etmektedir.Bu çalışma sonucunda, profilaktik olarak uygulanan L- carnitin'in, Cisplatin'in gonadotoksik etkisiyle oluşan apopitozu engelleyici etkisi olduğu ve bu konuda yapılacak olan araştırmalara katkı sağlayabileceği düşüncesine ulaşılmıştır.
Parasetamol kullanımının rat karaciğer serbest radikal metabolizması ile ilişkisi: n-asetilsistein'in etkisi
Bu çalışmada parasetamolün rat karaciğer serbest radikal metabolizmasıyla ilişkisi ve N-asetilsisteinin etkisini belirlemek amaçlandı. GÜDAM'dan temin edilen ağırlıkları 250-300 g olan 36 rat 6 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna yalnızca serum fizyolojik verildi. İkinci gruba 1000 mg/kg APAP, 3. gruba yalnızca 400 mg/kg NAS, 4.gruba 1000 mg/kg APAP verildikten 30 dakika sonra 400 mg/kg NAS, 5.gruba 1000 mg/kg APAP verildikten 30 dakika ve 12 saat sonra 400 mg/kg NAS ve 6.gruba 400 mg/kg NAS verildikten 30 dakika sonra 1000 mg/kg APAP uygulandı. Grupların SOD, GSH-Px, CAT ,GST aktiviteleri ve AST , ALT ve MDA düzeyleri ölçüldü.Sonuçta kontrol grubuna kıyasla 3., 5. ve 6. grupların SOD aktivitelerinde artış görüldü. 5. ve 6.gruplarda CAT aktiviteleri bakımından artış tespit edildi. ALT değerleri 5 ve 6. gruplarda azalırken MDA düzeyleri ve GST aktiviteleri açısından gruplar arasında fark görülmedi. Histopatolojik değerlendirmede yalnızca parasetamol ya da yalnızca N-asetilsistein verilen gruplarda hepatik hasar görülmezken NAS ve APAP'ın birlikte verildiği gruplarda hasar tespit edildi.
Türk propolisinin sulu ekstraktının insan laringeal epidermoid karsinoma (HEP-2) hücre serilerinde mitokondriyal membran potansiyeline etkisi
Propolis, çeşitli bitkisel kaynaklardan bal arıları tarafından toplanan reçinemsi bir maddedir ve propolis arılar tarafından peteklerde bulunan çatlakları pürüzsüz hale getirip davetsiz misafirlere karşı kovanın girişini korumak için kullanılır. Yapılan çalışmalarda propolis ekstraktlarının değişik kanser hücrelerinde, mitokondriyal membran potansiyelinde bir azalma meydana getirerek apoptotik hücre ölümünü indüklediği ortaya konmuştur. Bu çalışmada, Türk propolisinin antikanser özelliği dikkate alınarak, insan laringeal epidermoid karsinoma (HEp-2) hücrelerinde mitokondriyal membran potansiyelinde ne tür değişime sebep olduğunun araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışmada Türk propolisinin sulu (WEP 1-3 mg/mL) ve etanollü (EEP 0.075-3 mg/mL) ekstraktlarının, HEp-2 hücrelerinin mitokondriyal membran potansiyeli üzerine etkisi florumetrik yöntemle incelendi. WEP ve EEP' nin konsantrasyon ve zamana bağlı olarak mitokondriyal membran potansiyellerinin HEp-2 hücre serilerinde kontrole (0 konsantrasyon) göre anlamlı azalttığı bulundu.