Hemorrhage

125 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anormal uterin kanamalı hastalarda transvajinal ultrason ve histeroskopi bulgularının karşılaştırılması

Anormal uterin kanama tüm jinoloji nedenli hastane başvuruları arasında önemli bir yer tutmaktadır. Endometrial polipler ve submuköz leiomyomalar etiyolojide başlıca etkenlerden ikisidir. Tanıda kullanılan transvajinal ultrasonografi, ofis histeroskopi ve endometriyal örneklemenin etkinliklerinin karşılaştırılması, hasta değerlendirme stratejilerinin belirlenmesinde teorik alt yapı oluşturmaktadır. Çalışmamıza Eylül 2018 – Nisan 2022 Tarihleri arasında Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine farklı sebeplerden dolayı başvuru yapan 666 hasta içinden anormal uterin kanama nedeniyle başvuran 367 sayısı kadarı dahil edildi. Bu hastalarda öncelikle transvajinal ultrasonografi ve takiben ofis histereskopi yapılması koşulu arandı. Bu hastalardan mevcut olanların endometriyal örnekleme sonuçları da toplandı. Patoloji sonuçları altın standart kabul edilerek, transvajinal ultrasonografi ve ofis histeroskopi yöntemlerinin sonuçlarıyla karşılaştırıldı. Ofis bulguları ile patoloji sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir uyum görülmemektedir (p=0,001; p<0,05).Ofis bulgularına göre olguların %9,0'unda (n=20) myom, %36,3'ünde (n=81) polip ve %54,7'sinde (n=122) istmosel/doğal saptanırken, patoloji sonucunda göre olguların %4,9'unda (n=11) myom, %86,13'inde (n=192) polip ve %9,0'unda (n=20) istmosel/doğal saptanmıştır.Ofis bulgularına göre myom saptanan 20 olgunun, patolojide sadece 6'sında myom saptanırken, 12'sinde polip ve 2'sinde istmosel/doğal saptanmıştır. Ofis bulgularına göre polip saptanan 81 olgunun, patolojide sadece 73'ünde polip saptanırken, 2'sinde myom ve 6'sında istmosel/doğal saptanmıştır. Ofis bulgularına göre istmosel/doğal saptanan 122 olgunun, patolojide sadece 12'sinde istmosel/doğal saptanırken, 3'ünde myom ve 107'sinde polip saptanmıştır. Ofis bulguları sonucu ile patoloji sonucu myom görülme oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir uyum görülmektedir (p=0,064; p>0,05); iki sonuç arasındaki uyum düzeyi 0,345 olarak saptanmıştır (Kappa uyum katsayısı: 0,345; p=0,001; p<0,05). Ofis bulgularına göre olguların %9,0'unda (n=20) myom saptanırken, patoloji sonucunda göre olguların %4,9'unda (n=11) myom saptanmıştır. Ofis bulgularına göre myom saptanan 20 olgunun, patoloji sonucuna göre sadece 6'sında myom saptanırken, 14'ünde myom saptanmamıştır. Ofis bulgularına göre myom saptanmayan 203 olgunun, patoloji sonucuna göre sadece 198'inde myom saptanmazken, 5'inde myom saptanmıştır. Buna göre testin duyarlılığı %30,00; özgüllüğü %97,54; pozitif kestirim değeri %54,55; negatif kestirim değeri %93,40 ve doğruluğu 91,48 olarak saptanmıştır. Ofis bulguları sonucu ile patoloji sonucu polip görülme oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir uyum görülmemektedir (p=0,001; p<0,05); iki sonuç arasındaki uyum düzeyi 0,049 olarak saptanmıştır (Kappa uyum katsayısı: 0,049; p=0,224; p>0,05). Ofis bulgularına göre olguların %36,3'ünde (n=81) polip saptanırken, patoloji sonucunda göre olguların %86,1'inde (n=192) polip saptanmıştır. Ofis bulgularına göre polip saptanan 81 olgunun, patoloji sonucuna göre sadece 73'ünde polip saptanırken, 8'inde polip saptanmamıştır. Ofis bulgularına göre polip saptanmayan 142 olgunun, patoloji sonucuna göre sadece 23'ünde polip saptanmazken, 119'unda polip saptanmıştır. Buna göre testin duyarlılığı %90,12; özgüllüğü %16,20; pozitif kestirim değeri %38,02; negatif kestirim değeri %74,19 ve doğruluğu 43,05 olarak saptanmıştır. Sonuçlar değerlendirildiğinde yöntemlerin patoloji ile uyumlulukları literatürdeki örneklere göre daha düşük çıkmıştır. Bunda kullanılan yöntemlerin pek çok farklı kişi ve cihaz ile uygulanması, ultrasonografi cihazlarının kalitesi, bazı yassı poliplerin atlanması, 3D, doppler veya salin infüzyon sonografi yöntemlerinin uygulanmamış olması gösterilebilir. Çalışmamız sonrasında benzer koşullara sahip eğitim öğretim kliniklerinde anormal uterin kanamanın değerlendirilmesinde yöntemlere bütüncül olarak yaklaşılması gerekliliği çıkarımında bulunmaktayız. Anahtar Kelimeler: Anormal Uterin Kanama, Histeroskopi, Transvajinal Ultrasonografi

HemorajilerHisteroskopiUltrasonografi+1
Mehmet Veysel Arın
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alerjik proktokolitli hastalarda ilk 6 ay sadece anne sütü ile beslenmenin değerlendirilmesi

Bebeklerde rektal kanamanın en sık nedenlerinden biri olarak görülen alerjik proktokolit genellikle hayatın ilk aylarında bulgu verir. Kanlı gaitaya beslenme problemleri, kusma, kolik, mukuslu gaita gibi şikayetler eşlik etmekle birlikte hastaların genel durumları ve gelişimleri normaldir. Alerjik proktokolitin genellikle uzun dönem prognozu çok iyidir. İlk 6 ay sadece anne sütü verilmesi ve bebeğin emzirilmesi bebek ve annenin sağlığı açısından en doğru yöntemdir. Anne sütü içeriği bebeğin büyümesi ve gelişmesini destekleyen yüksek besleyici faktörler içermesinin yanı sıra anne çocuk bağının kurulmasına katkıda bulunur. Alerjik proktokolitte anne ve bebeğin diyetinden ilgili gıdanın çıkarılması ile semptomların gerilemesi en iyi tanı ve tedavi yöntemidir. Bu çalışmada amacımız alerjik proktokolitli hastalarda ilk 6 ay sadece anne sütü ile beslenmenin hastalık ile ilişkisini araştırmak ve anne sütü ile beslenmenin önemini vurgulamaktır. Olguların demografik özellikleri, beslenme durumları, alerjik proktokolit tanısı düşündüren bulguları, ek hastalıkları, aile öyküleri sorgulanmıştır. İnfantil dönemde alerjik proktokolit tanısı ile izlenen olgular çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamız 1 Kasım-1 Aralık 2022 tarihleri arasında hastanemiz Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran alerjik proktokolit ile takip edilme öyküsü bulunan 6 ay- 18 yaş arası %46'sı (n=23) kız ve %54'ü (n=27) erkek olmak üzere toplam 50 olguyla yapılmıştır. Olguların %74'ünün (n=37) ilk 6 ay sadece anne sütü aldığı görülmüştür. Olgularımızın %48'lik (n=24) büyük bölümü 3-6 ay arasında alerjik proktokolit tanısı alırken %64'ünün (n=32) mukuslu ve kanlı kaka şikayeti ile sağlık kuruluşuna başvurduğu saptanmıştır. Olgularımızın %66'sında (n=33) alerjik proktokolite diğer alerjik hastalıkların eşlik ettiği ve hastalarımızın 28 tanesinin (%56) ailesinde alerjik hastalık görülmüştür. Bebeklerin %80'lik büyük çoğunluğu inek sütünden kısıtlı diyet uygularken çoklu diyet yapanların oranı %58 (n=29) saptanmıştır. Sadece anne sütü alan hastalar ile formül mama desteği alanlar karşılaştırıldığında başka alerjik hastalığa sahip olma durumları, diğer ek hastalıkları ve yaptıkları eliminasyon diyetleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktur (p>0,05). Alerjik proktokolitli bebekler erken tanı ve etkin tedavi ile sağlıklı çocuklar gibi büyüme ve gelişme gösterirler. Bu hastalarda annenin uygun diyetle sütünü bebeğe vermesi konusunda desteklenmeli şikayetler yapılan diyetlere rağmen gerilemiyorsa aminoasit bazlı mamalara başvurulabilir. Alerjik proktokolit ile anne sütü ilişkisi açısından daha ayrıntılı ve daha büyük katılımcı gruplar içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Alerjik Proktokolit, Sadece Anne Sütü, Kanlı Gaita

Alerji ve immünolojiAnne sütüBebek beslenmesi+4
Fulya Kahraman Dinç
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üst gastrointestinal sistem kanamasında warfarin ve yeni nesil oral antikoagulanların etkisinin karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada üst gastrointestinal sistem kanaması ile hastanemize başvuran hastalarda yeni nesil oral antikoagülan veya warfarin kullanım sıklığının karşılaştırılması ve tekrarlayan üst gastrointestinal sistem kanaması oranlarının ortaya koyulması amaçlandı. Gereç-Yöntem: Çalışmamızda 01.01.2021–31.12.2021 tarihleri arasında Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi başvuran hastalardan üst gastrointestinal sistem kanaması tanısı ile İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji klinikleri tarafından yatış verilen veya ayaktan endoskopisi yapılan 346 hastalanın verisi hasta dosyalarından ve hastane otomasyon sisteminden retrospektif olarak incelendi. Tekrar üst GİS kanama geçiren hastalar hastane yazılım sistemi üzerinden kontrol edilerek ve her hastaya yeniden ulaşılarak saptandı. Tekrar kanaması olan hastalarda yeni nesil oral antikoagulan kullanım sıklığı belirlenerek bu grup ilacı kullanmayan ve kullanan grupların tekrar kanama oranı, yatış süresi, transfüzyon ihtiyacı, mortalite gibi verileri analiz edildi. Yeni nesil oral antikoagulan kullanan hastalar ayrıca asetilsalisik asit kullanan ve warfarin kullanan hasta gruplarıyla da karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 346 hasta dahil edildi. Bu hastaların 151'i ( % 43,6) kadın, 195'i (% 56,4) erkek ve ortalama yaş 68,8 ± 15,8 idi. Kanama riski yaratacak ilaç kullanım sıklıkları incelendiğinde, 102'sinin (% 29,5) asetil salisilik asit , 58'inin (% 16,8) klopidogrel, 19'unun (% 5,5) warfarin ve 65'inin (% 18,8) yeni nesil oral antikoagülan, 107'sinin (% 30,9) nonsteroid antiinflamatuar ilaç kullandığı saptandı. Kanama riski yaratan ilaç kullanım sıklıkları tekrarlayan kanama durumuna göre karşılaştırıldığında, iki grup arasında ilaç kullanım sıklıklarının istatistiksel açıdan benzer olduğu saptandı. Mortalite durumuna göre karşılaştırıldığında da, iki grup arasında ilaç kullanım sıklıklarının istatistiksel açıdan benzer olduğu saptandı. Sonuç: Warfarin ve yeni nesil oral antikoagulan kullanan hastalar arasında üst gastrointestinal kanama tekrarlama sıklığı açısından fark saptanmamıştır. Tekrarlayan gastrointestinal sistem kanaması görülme durumuna göre hastalar iki gruba ayrılıp yaş, cinsiyet, kanamaya sebep olabilecek komorbid durumlar, ilaç kullanımı, mortalite açısından karşılaştırıldığında iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark yoktur. Bu konuda daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Gastrointestinal sistem, oral antikoagülan, tekrarlayan kanama

AntikoagülanlarGastrointestinal hastalıklarGastrointestinal hemoraji+3
Buğra Özel
Samsun Üniversity
2023
00
Master'sOpen AccessTR

İntrakraniyal kanama nedeniyle ameliyat olan hastaların fonksiyonel bağımsızlık düzeyleri ve depresif belirtilerinin yaşam kalitesi ile ilişkisi

Bu araştırma, intrakraniyal kanama nedeniyle ameliyat olan hastaların fonksiyonel bağımsızlık düzeyleri ve depresif belirtilerinin yaşam kalitesi ile ilişkisini belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve ilişkisel tipte yapılmıştır. Araştırma Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahi Kliniği'nde Mayıs 2021- Aralık 2022 tarihleri arasında yürütülmüştür. Çalışmanın örneklemini Beyin ve Sinir Cerrahi Kliniklerinde takip edilen 91 hasta oluşturmuştur. Araştırma verilerinin toplanmasında "Tanıtıcı Bilgiler Formu", "Nottingham Sağlık Profili", "Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği" ve "Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği" kullanılmıştır. Hastalara klinik yatışının ilk günü "Tanıtıcı Bilgiler Formu" uygulanmış, taburcu olduktan bir ay sonra diğer üç ölçek uygulanmıştır. Hastaların, Nottingham Sağlık Profili birinci bölüm için ortalama puanı 294,76±147,21; Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği ortalama puanı 83,95±33,98; Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği depresyon boyutundan aldıkları ortalama puan 9,76±4,65 olarak bulunmuştur. Hastaların fonksiyonel bağımsızlık düzeylerinin artması ile yaşam kalitesi düzeyinin arttığı, depresyon düzeylerinin artması ile yaşam kalitesi düzeyinin azaldığı saptanmıştır. Araştırma sonuçları, yaşam kalitesi ile fonksiyonel bağımsızlık ve depresyon düzeylerinin ilişkili olduğunu gösterirken; cinsiyet, yaş ve kanamanın olduğu bölge ile yaşam kalitesinin ilişkili olmadığını göstermiştir. Araştırma sonuçları doğrultusunda, intrakraniyal kanama nedeniyle ameliyat olan hastalarda yaşam kalitesi düzeyini etkileyen fonksiyonel bağımsızlık düzeyi ve depresif belirtilerin değerlendirmesinin uzun vadede multidisipliner bir ekip tarafından yapılması önerilmektedir.

Belirti ve semptomlarDepresyonFonksiyonel yetkinlik+3
Melike Karatağ Sevim
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk hematoloji polikliniğimizde takip edilen glanzman trombastenisi tanılı hastalarda, mutasyon analizi ve klinik değerlendirme

Giriş ve Amaç: Glanzman trombastenisi (GT), anormal platelet agregasyonu ile karakterize, nadir görülen kalıtsal trombosit fonksiyon bozukluğudur. GT, otozomal resesif geçişli olup esas sorun trombositlerin yüzeyinde bulunan GPIIb/IIIa reseptörünün yokluğu veya disfonksiyonudur. Bu çalışmasının amacı, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk hematoloji bölümünde GT tanısıyla takipli olguların klinik ve laboratuar bulgularının değerlendirilmesi, genetik mutasyon tipinin araştırılması ve mutasyon tipi ile klinik bulgular arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Gereç ve yöntem: Van Yüzüncüyıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'nda Ocak 2008-Nisan 2018 tarihleri arasında takip ve tedavi edilen 17 GT hastasının dosya kayıtları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların genetik mutasyonları, yaş, cinsiyet, tanı yaşı, başvuru semptomları, klinik bulguları, trombosit sayısı ve hacmi gibi özellikleri dosya kayıtlarından bakıldı. Hastaların kanama bulguları, güncel bir kanama skorlaması kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Hastalarımızda en sık görülen kanama şekilleri, epistaksis, kutanöz kanama ve minör yaradan kanama idi. Genetik mutasyon tespit edilen 12 hastanın altısında aynı mutasyon tespit edildi. Çalışmamızda daha önce literatürde tanımlanmamış olan, dört yeni mutasyon tespit edildi.. Bunların üçü ITGA2B bölgesinde iken, biri ITGB3 bölgesindeydi. Çalışmamızda genetik bulgular ile klinik bulgular arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: Hastalarımızın hastaneye en sık başvuru şekilleri mukokutanöz kanamalar idi. Olgularımızın dördünde yeni mutasyon saptandı. Hastaların genetik mutasyonları ile kanama skorları ve kanama fenotipleri arasında ilişki saptanmadı. Genotip ve klinik bulgular arasındaki ilişkiyi açıklayabilmek için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

GenotipHematolojiHemorajiler+6
Eyyüp Yürektürk
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Arteria iliaca interna'nın dallanma paterni ve varyasyonları ile klinik etkileri arasındaki ilişkiler

Arteria (a.) iliaca interna pelvis, kalça arka bölgesi (gluteal bölge) ve perineum'un beslenmesini sağlayan ana arterdir. Arteria iliaca interna sıklıkla arka ve ön kök halinde iki temel dala ayrılmış olup bu kök dallarından birçok arter çıkmaktadır. Arteria iliolumbalis, arteriae sacrales laterales, a. glutea superior, a. glutea inferior, a. pudenda interna, a. obturatoria, a. rectalis media, a. vesicalis superior, a. uterina, a. vaginalis, a. vesicalis inferior, a. prostatica ve a. umbilicalis a. iliaca interna ile ilişkili dallanan arterler olup bu arter yapıları belirli bir dallanma paterni izleyebileceği gibi a. iliaca interna'nın farklı alanlarından çıkarak birbirleri ile ortak kök ya da varyasyonlar oluşturabilir. Şu ana kadar birçok çalışma kadavra üzerinde yapılan diseksiyonlar ile a. iliaca interna ve dallarını değerlendirmiştir, ancak kapsamlı radyolojik çalışmalara ihtiyaç devam etmektedir. Günümüzde kullanılan modern ve ileri düzey görüntüleme yöntemleri ise a. iliaca interna ve dal yapıları ile ilgili detaylı bilgiler sunabilecektir. Bu çalışmanın amacı, ileri düzey görüntüleme yöntemi olan bilgisayarlı tomografi anjiografi kullanarak arteria iliaca interna'nın dallanma paterni ve varyasyonları ile klinik etkileri arasındaki ilişkileri incelemektir. Bu çalışmada, 01 Ocak 2019-31 Aralık 2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda çeşitli nedenlerle bilgisayarlı tomografi anjiografi çekilmiş, a. iliaca interna ve dalları ile ilişkili damarsal patolojisi veya girişimsel işlem hikayesi olmayan, yaşları 20 ile 60 arasında değişen, 50 kadın ve 50 erkek hastanın radyolojik görüntüleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamında; a. iliaca communis uzunluğu, bifurcatio iliaca ile a. iliaca interna arka kök dallanma noktası arası uzunluk, bifurcatio iliaca'dan a. iliaca interna ön kök ilk damar çıkışına kadar olan mesafe, a. iliaca interna'dan birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci ve altıncı sırada çıkan dalların hangi damar yapısına ait olduğu, bu damarların birbirleri ile olası ortak çıkışları ve hangi yönden çıktığı (medial, lateral, anterior, posterior) ve a. iliaca interna dallanma paterninin Adachi sınıflandırmasına göre analizi değerlendirilmiştir. Sonuç olarak; bifurcatio iliaca'dan sonra 5cm içerisinde (standart sapma ile birlikte) a. iliaca interna arka kök damarları dallanmıştır ve a. iliaca interna arka kök dallanma noktası ile a. iliaca interna ön kök ilk dalı arası mesafe yaklaşık 1cm olarak tespit edilmiştir. Arteria iliaca interna arka kök damarlarının a. iliaca interna'dan sıklıkla direkt olarak çıktığı ve en distal damarı en sık olarak a. glutea superior'un oluşturduğu görülmüştür. Arteria iliaca interna ön kök damarlarının sıklıkla birbirleri ile ortak kök halinde dallandığı, kadınlarda özellikle a. uterina ve erkeklerde a. pudenda interna ile a. prostatica'nın diğer damarlar ile ortak kök halinde olduğu tespit edilmiştir. Arteria iliaca interna arka kök damarları sıklıkla posterior yönde çıkarken ön kök damarları anterior ve medial yönde dallanmaktadır. Arteria obturatoria, a. iliaca externa'dan direkt olarak veya a. epigastrica inferior ile ortak kök şeklinde dallanabilmektedir. Arteria glutea superior, a. glutea inferior ve a. pudenda interna'nın a. iliaca interna'dan ayrı ayrı dallandığı Adachi Tip 3 dallanma paterni tüm çalışma grubunda en sık tespit edilen dallanma sınıfı olmuştur. Bu sonuçlar, pelvik cerrahide ve a. iliaca interna ve dallarına yönelik girişimsel radyoloji işlemlerinde olası komplikasyonların önlenebilmesi açısından önemli olacaktır.

AnjiyografiHemorajilerPelvis+7
İlker Selçuk
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farede filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modelinde ketaminin kortikal yayılan depolarizasyona etkisi

Yaşamı tehdit eden intrakranial anevrizma kanamasına bağlı gelişen subaraknoid kanamalar tüm inmelerin %5'lik kısmını oluştururlar. Subaraknoid kanamalar diğer inme tiplerinden daha genç yaşta görülmesi ve ölüm oranının yüksek olması nedeniyle yüksek sosyoekonomik yüke sebep olmaktadır. Anevrizmal subaraknoid kanama geçiren hastaların yaklaşık %15'i daha hastaneye ulaşmadan kaybedilmektedir. Hastanede ölümlerin %25'i ilk 24 saatte gerçekleşmektedir. Hastaların geri kalan %60'ı kanamaya neden olan anevrizma başarılı bir şekilde kapatılsa bile ilk kanamanın beyinde yol açtığı hasarlar ve devam eden patofizyolojik süreçler nedeniyle ciddi mortalite ve morbidite riski altındadır. Bu hastalarda mortalite nedeninin yaygın serebral enfarktlar olduğu uzun yıllar önce ortaya konulmuştur ve neden olarak kanama sonrası 3-15 günde ortaya çıkan büyük arter spazmları olduğu düşünülmüştür. Son yıllarda subaraknoid kanama sonrası gelişen mortalite ve morbiditeden sorumlu etkenin tek başına büyük damarlarda gelişen vazospazm olmadığı düşünülmüştür. İlk defa 2004 yılında, subaraknoid kanama (SAK) geçiren hastalarda henüz vazospazm gelişmeden, ilk 72 saatte oluşan akut patofizyolojik olayları açıklamaya yönelik "erken beyin hasarı" (early brain injury) kavramı ortaya atılmıştır. SAK geliştikten kısa süre sonra (yaklaşık 15 dakika içinde) intrakranial basınç, kanama sonrası meydana gelen intrakranial hematom boyutuna bağlı olarak değişmekle beraber kanama öncesine ya da kanama öncesine yakın değerlere geri döner. Erken beyin hasarında serebral iskemiye neden olan mikrodolaşım bozuklukları, kan beyin bariyeri harabiyeti, kortikal yayılan depolarizasyon, glutamat gibi eksitatör nörotransmitterlerin sorumlu olmasına ilişkin birçok çalışma yapılmıştır. Kortikal yayılan depolarizasyonlar, dakikada 2-6 mm hızında ilerleyen kortikal depolarizasyon dalgalarıdır. Kortikal yayılan depolarizasyonu normal nöronlarda repolarizasyon izler ve sonrasında bölgesel kan akımının artması eşlik eder. Kanama iii olan beyinde depolarizasyona kortikal yayılan iskemi eşlik eder. Kortikal yayılan depolarizasyonun erken beyin hasarındaki rolü ve kötü prognoz ile ilişkisi yapılan klinik çalışmalar ve hayvan deneyleriyle desteklenmiştir. Kortikal yayılan depolarizasyon modellerinde ilaç etkisinin araştırılmasının yeni medikal tedavilerin geliştirilmesinde önemli yeri vardır. Merkezi sinir sistemine etki edecek terapötik maddelerin hızla metabolize edilmesi ve kandan temizlenmesi, bunun yanısıra terapötik maddelerin kan-beyin bariyerinden kolay geçememeleri merkezi sinir sistemi için ilaç geliştirilmesinin önündeki önemli engellerdendir. Bu çalışmada farede filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modelinde ketamin anestezisinin serebral kan akımı üzerindeki etkisi incelenecektir. Deneylerde 3 grup Swiss albino fare kullanıldı. Farelerde filaman perforasyon yöntemi kullanılarak subaraknoid kanama modeli oluşturuldu. Her üç grupta işlem öncesi, sonrası ve işlemden 24 saat sonra farelerde laser speckle altında kortikal yayılan depolarizasyon sayısı incelendi ve fareler sakrifiye edildi. İzofluran grubunda olan farelerde izofluran anestezisi altında, ketamin grubunda ketamin anestezisi altında fare filaman perforasyon yöntemi ile subaraknoid kanama modeli oluşturuldu. Sham grubunda iki farede izofluran, diğer iki farede ketamin altında filaman ECA'dan ileri doğru ilerletildi ancak perforasyon yapılmadı. İzofluran grubunda 8, ketamin grubunda 8 ve sham grubunda 4 adet fare kullanıldı. Ketamin anestezisi altında fare filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modellerinde serebral kan akımı değerlerinin izofluran anestezisi altında fare filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modellerine göre arttığı görüldü. Anahtar kelimeler: Subaraknoid kanama, serebral kan akımı, laser speckle görüntüleme, ketamin, izofluran

HemorajilerKan akış hızıKetamin+3
Aysel Shıkhalıyeva
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laparotomik miyomektomi yapılan hastalarda perioperatif ve postoperatif dönemde traneksamik asit kullanımının kanama miktarı üzerine etkisi

Uterin fibroidler (leiomiyomlar ya da miyomlar) kadınlarda en sık görülen pelvik tümörlerdir. Açık abdominal (laparotomic) miyomektomi miyomların tedavisinde uygulanan cerrahi yöntemlerden biridir. Son yıllarda yapılan birçok çalışma, traneksamik asit kullanımının çeşitli endikasyonlardaki etkinliğini araştırmıştır. Miyomektominin en sık komplikasyonlarından biri olan hemorajinin önlenmesi ve tedavisinde sentetik bir antifibrinolitik olan traneksamik asit; uygulanması ve ulaşılması kolay seçeneklerden biridir. Çalışmamız laparotomik miyomektomi yapılan hastalarda perioperatif ve postoperatif dönemde intravenöz traneksamik asit kullanımının kanama miktarına üzerine etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Retrospektif olarak yapılan çalışmamıza, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda Temmuz 2018 – Haziran 2022 arası dönemde laparotomik miyomektomi yapılan 108 hasta dahil edildi. Bu hastalardan 36'sına enstitümüzün belirlediği şemaya uygun olarak traneksamik asit intravenöz yolla verildi. Kontrol grubundaki 72 hastaya perioperatif dönemde antifibrinolitik tedavi uygulanmadı. Yaş ve toplam miyom hacmi açısından benzer özellikler taşıyan iki grup arasında hemoglobin, hematokrit ve trombosit değerlerindeki perioperatif düşüş açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Bu veriler ışığında laparotomik miyomektomi yapılan hastalarda intra- ve postoperatif intavenöz traneksamik asit kullanımının kanama miktarının azaltılmasında anlamlı etkisi saptanmadı. Miyomektomide kanamanın azaltılmasında traneksamik asit kullanımına dair ileri kanıtlar için daha geniş örneklem büyüklüğüne sahip ve farklı infüzyon protokollerini araştıran randomize kontrollü çalışmalar gereklidir. Anahtar kelimeler: traneksamik asit, miyomektomi, kanama, hemoglobin, hematokrit

HematokritHemoglobinlerHemorajiler+3
Ayşe Sena Küçükkayıkcı
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kanamalı hastalarda klinik özelliklerin trombosit fonksiyon testleriyle klinikopatolojik korelasyonu

Trombositler hemostazın sağlanmasında önemlidir. Trombosit fonksiyon bozuklukları (TFB), asemptomatik, hafif, şiddetli arasında değişen geniş ve heterojen bir kanama bozuklukları grubunu içerir. TFB'nun değerlendirildiği bir yöntem de ışık transmisyon agregometridir(LTA). LTA; bir ışık kaynağı, örneğin karışmasını sağlayan karıştırıcı bir mekanizma, spektrofotometre, kaydedici ve veri analizini sağlayan bilgisayardan oluşan bir sistemdir. Bu yöntemle platelet fonksiyonu ve biyokimyası hakkında bir çok bilgi elde edilebilir. LTA klinik rutinde dünya çapında sıklıkla kullanılmakta olup hala altın standart olarak kabul edilmektedir. ISTH/SCC BAT, çeşitli kanama semptomlarının şiddetini özetleyici bir kanama skoruna (KS) dönüştürebilen standartlaştırılmış, kantitatif bir Kanama Değerlendirme aracıdır. Çalışmamızda KS bu yöntemle hesaplanmıştır. 01.08.2017-01.08.2019 tarihleri arasında HÜTF'de LTA'sı çalışılmış olan 18 yaş ve üzeri hastalarla (%18 erkek) çalışma gerçekleştirildi. Tüm hastalarda önceden belirlenmiş klinik ve laboratuvar verileri kaydedilmiştir. Retrospektif olarak toplanan veriler uygun istatistik yöntemlerle değerlendirildi. TFT bozukluğu 52(%46) hastada mevcuttu. Anlamlı kanama skoru olan hastaların %68.4'ünde TFT bozukluğu mevcuttu. Çalışmamızda; Kollagen ile azalmış agregasyonun tek başına kanama kliniği ve kanama yerini etkilediği görüldü. 1. Kanama yerinin ADP(2 uM) ve kollagen ile anlamlı ilişkisinin olduğu görüldü. ADP-2 ile agregasyon yanıtının bozuk olduğu hastalarda burun kanamasının anlamlı olarak yüksek olduğu ve menorajili hastaların büyük bir bölümünde de ADP-2 ile azalmış agregasyonu olduğu gösterildi. Tekrarlayan burun kanaması olan, bu nedenle elektrokoterizasyon gibi ileri tedavi seçenekleri uygulanmak durumunda kalınan hastalarda ADP (2 uM) ile LTA çalışılmasının gerektiği gösterildi.

HemorajilerKan trombosit bozukluklarıTrombosit fonksiyon testleri+1
Özlem Beydaş
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polisitemia vera ve esansiyel trombositemi hastalarında tromboembolik komplikasyonlar, akut lösemi ve myelofibrozise dönüşümün retrospektif olarak değerlendirilmesi

Polisitemia vera (PV) ve Esansiyel trombositemi (ET), tromboz, kanama, lösemi/myelofibrozis transformasyonu gibi hayatı tehdit eden komplikasyonlara yol açabilen myeloproliferatif neoplazilerdendir. Çalışmamızda PV ve ET hasta grubunda morbidite ve mortalitenin önemli nedenlerini oluşturan bu komplikasyonların retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmaya 2000-2020 tarihleri arasında takip edilen 61 hasta PV grubu, 35 hasta ise ET grubu olarak dahil edilmiştir. PV grubunda ortalama yaş 63,84 (± 15,22) olup %48,4'ü erkek; ET grubunda 63,84 (± 15,22) olup %40'ı erkektir. Tüm hasta grubunda tanı anında 2 hastada ( %2,1) ve izlemde 9 hastada (%9,4) olmak üzere toplam 11 hastada (%11,5) kanama epizodu görüldü. Tanı anında 21 hastada (%21,9) ve izlemde 6 hastada (%6,3) olmak üzere toplam 27 hastada (%28,1) tromboz gelişimi saptandı. Toplam 2 hastada (%2,08) sekonder MDS/ akut lösemiye dönüşüm ve 12 hastada (%12,5) sekonder myelofibrozise dönüşüm saptandı. Tüm hasta grubunda mortalite oranı %11,5 olarak görüldü. Ortalama takip süresi 98,43 (61,24- 144,87) ay idi. 1 yıllık ortalama sağkalım %98,9 ve 5yıllık ortalama sağkalım %95,8 olarak saptandı. İki grup karşılaştırıldığında kanama ve tromboz , lösemi ve myelofibrozise transformasyon, mortalite oranları açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. PV hastalarında kadın cinsiyet ile tromboz arasında ilişki saptandı ( p:0,045). ET hastalarında ise Hb düzeyi ile tromboz arasında anlamlıya yakın ilişki saptandı (p: 0,052). Tüm hasta grubunda çok değişkenli analizde sekonder myelofibrozis ile ilişkili faktör gösterilemedi. Tüm hasta grubunda sekonder MDS/ lösemi gelişimi (p:0,029) ve dalak boyutu (p:0,025) mortalite ile ilişkili saptandı.

Birincil miyelofibrozEmboli ve trombozHemorajiler+5
Rahime Duran
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farede filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modelinde donepezilin beyin hasarına etkisi

Giriş ve amaç: Spontan subaraknoid kanama, yüksek mortalite ve morbiditeye neden olan ve en sık nedeni anevrizmalar olan bir patolojidir. Hastalar kanama anını atlatsalar dahi, hastanedeki izlemlerinde mortalite ve ağır morbiditeler gelişebilir. Hiperakut dönemdeki beyin hasarı ve buna bağlı mortaliteden artmış intrakranial basınç sorumlu iken, sonrasında hastaların önemli bir kısmında beyin hasarında artış görülmekte ve ek nörolojik defisitler ve ölümler görülmektedir. Eksitatör bir nörotransmitter olan glutamatın aşırı artışının, N-metil-D-aspartat (NMDA) reseptörlerini uyararak hücre içine kalsiyum akışını artırdığı ve apoptoza neden olduğu düşünülmektedir. Aşırı artmış glutamatın neden olduğu nörotoksisite (eksitotoksisite) birçok patolojide (Travma, iskemi, nörodejeneratif hastalıklar vb.) etkin olduğu gösterilen ve beyin hasarına neden olan bir mekanizmadır. Subaraknoid kanamalı hastaların beyin omurilik sıvılarında yapılan ölçümlerde glutamat miktarının artmış olduğu gösterilmiş olup, bu hastalarda da eksitotoksisitenin nöron hasarında önemli bir paya sahip olduğu düşünülmektedir. Çeşitli patolojilerdeki glutamat eksitotoksisitesini engelleyerek nöron hasarını durdurmak için, NMDA antagonistleri ve glutamat salınım blokörleri gibi ajanlar denenmiş, ancak klinik çalışmalardaki yetersiz sonuçları ve yan etkileri nedeniyle kullanıma sokulamamıştır. Donepezil ise, doğrudan bir glutamat antagonisti olmayıp, bir asetilkolinesteraz blokörüdür ve net etkisi asetilkolin miktarını artırmaktır. Artan asetilkolin, α7 nikotinik asetilkolin reseptörlerini (α7-nAchR) uyarır ve bu reseptörün uyarılması hücre yüzeyindeki glutamat reseptörlerini internalize ederek glutamat eksitotoksisitesini azaltır. Ancak sinapslardaki glutamat nörotransmisyonunu bozmaz, bu nedenle glutamat antagonizması için kullanılan ajanların olumsuz etkisine sahip olmadığı düşünülebilir. Alzheimer tedavisi için geliştirilen bir ajan olan donepezilin insandaki yan etki profili de iyi bilinmektedir. Donepezil, Alzheimer'in yanında, travma ve iskemi için hayvan modellerinde denenmiştir, ancak subaraknoid kanamada etkinliğini gösteren çalışma yoktur. Çalışmamızda, Donepezilin subaraknoid kanamadaki nöroprotektif etkileri araştırıldı. Gereç ve yöntem: Deneylerde 5 grup Swiss albino fare kullanıldı. Sham, kontrol, düşük doz donepezil ile tedavi ve yüksek doz donepezil ile tedavi grupları için 7'şer, TUNEL/MAP-2 boyamasının standardizasyonu için oluşturulan naive grubu için 4 fare ile toplamda 32 denek kullanıldı. Farelerde subaraknoid kanama oluşturmak için, filaman perforasyon modeli kullanıldı. Subaraknoid kanamadan 2 saat ve 24 saat sonra tedavi gruplarına 1,8 mg/kg ve 5,6 mg/kg dozlarında donepezil intraperitoneal yolla verildi, kontrol ve sham gruplarına ise kg başına aynı hacimde %0,9 serum fizyolojik solüsyonu verildi. 2. saat, 24. saat ve 48. saatte tüm deneklerin nörolojik değerlendirmeleri yapıldı ve 48. saatteki muayeneden sonra fareler feda edilerek %4 formaldehit solüsyonu ile perfüze edildi, sonrasında beyinleri formaldehit solüsyonuna koyuldu. Beyinlerden elde edilen preparatlar, immünohistokimyasal yöntemler(TUNEL/MAP2, iNOS ve Hematoksilen Eozin) ile boyandı, muayene ve preparatların değerlendirilmesi ile elde edilen veriler gruplar arasında karşılaştırıldı. Sonuç: Farede filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modelinde, düşük doz donepezil(1,8 mg/kg/gün) subaraknoid kanama sonrasında gelişen apoptozu azaltmıştır ve koruyucu etki göstermiştir. Yüksek doz donepezil (5,6 mg/kg) uygulaması ile bu etki gözlenmemiştir.

ApoptozisAsetilkolinBeyin+7
Süleyman Çağrı Akpınar
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klonal aplastik anemi hastalarında klinik tablo ve yönetimi

Aplastik anemi, kemik iliğinin anormal infiltrasyon veya fibrozisi olmadan; hiposelüler kemik iliğinin görüldüğü pansitopeni ile seyreden enfeksiyon, kanama gibi hayatı tehdit edici komplikasyonlara yol açabilen bir hastalıktır. Çalışmamızda aplastik anemi hastalarında hemoglobin, beyaz küre ve trombosit değerleri için eşik değerler belirlenerek hastalarda var olan sitopeni seviyeleri ile kanama ve enfeksiyon arasındaki paralelliğin ve aplastik anemi hastalarında hastalığın yönetiminin retrospektif olarak analiz edilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmaya 2002-2019 tarihleri arasında takip edilen 87 aplastik anemi hastası dahil edilmiştir. Çalışmamıza dahil edilen aplastik anemi hastalarında tanı anında ortalama yaş 42(17-93) olup hastaların %49.4'ü erkek, %50,6'sı kadındır. Tüm hasta grubunda izlemde 48 hastada (%55.2) kanama epizodu, 68 hastada (%77.8) bakteriyel enfeksiyon, 31 hastada (%35.6) viral enfeksiyon, 35 hastada (%40.2) fungal enfeksiyon, 6 hastada (%6.9) pcp enfeksiyonu saptandı. Tüm hasta grubunda tanı anında 13 hastada (%52) kemik iliği displazisi, 6 hastada (%18.8) kemik iliği blast oranı >%5 olarak görüldü. Tüm hasta grubunda izlemde 80 hastaya (%92) trombosit transfüzyonu, 78 hastaya (%89.6) eritrosit transfüzyonu, 38 hastaya (%43.7) g-csf desteği verildi. Tüm hasta grubunda immunsupresif tedavi olarak siklosporin ve ATG kombine kullanımı ile, siklosporin veya ATG nin tek başına kullanılması arasında mortalite oranları açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptandı(p<0.05). Allojenik kemik iliği transplantasyonunun, tek başına immunsupresif tedavi ile karşılaştırılmasında mortalite oranları açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptandı(p<0.05). Allojenik Kemik İliği Transplan- tasyonu yapılan hastaların %96'sı sağ remisyonda olarak saptandı. Çalışmamızda 8 hastada (%9.2) eltrombopag tedavisi kullanılmış olup tanı anında ortalama yaş 46(19-61) idi. Eltrombopag tedavisi ile izlemde kanama (p>0.05), bakteriyel enfeksiyon (p=0.726), viral enfeksiyon (p>0.05 ), fungal enfeksiyon (p=0.056), pcp enfeksiyonu (p>0.05) ve mortalite (p>0.05) ile arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Anahtar Sözcükler: Kanama, enfeksiyon, immunsupresif tedavi, allojenik kemik iliği transplantasyonu, eltrombopag, mortalite

AnemiAnemi-aplastikEltrombopag+7
Mücahit Saltan
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sirotik hastalarda varis gelişimini ve varis kanamasını öngörmede klinik değerlendirme ve fibrozis belirteçlerinin etkinliği

Siroz hastalarında portal hipertansiyon ilişkili varis gelişimi ve buna bağlı gelişen varis kanama sık görülen ve en ölümcül komplikasyonlardan biridir. Bu çalışmada; sirotik hastaların laboratuvar, görüntüleme, non-invaziv fibrozis belirteçleri ve mortalite ilişkili çeşitli skorlarla varis, yüksek risk varisleri ve varis kanamasını öngörmedeki etkinliği araştırılmıştır. Çalışmaya dahil edilen 139 sirotik hastanın 108'inde (%77.6) varis ve 49'unda (%35.2) yüksek risk varis; varisi olanların 33'ünde (%30.5) varis kanama geçirdiği ve 12'sinin (%11.1) 1 yıllık izlemde varis kanaması geçirdiği gözlendi. Çalışmamızda elde edilen skorlamaların, [(elde edilen parametreler), eşik değer, AUC, sensitivite, spesifite, p değeri] değerlerine göre; varis skoru [(charlson komorbidite indeksi, hepatik ensefalopati varlığı, PC/SD), 10.6127, AUC 0.776 (0.678-0.874), %75.9, %71.0, p<0.001]; varis kanama skoru [(assit varlığı, yaş, dalak boyutu (mm), yüksek risk varis varlığı), -9.85, AUC 0.832 (0.750-0.919), %81.8, %69.3, p<0.001]; yüksek risk varis skoru [(assit varlığı, PC/SD), -7.9491, AUC 0.727 (0.642-0.812), %75.5, %64.4, p<0.001] olarak saptandı. Varis varlığını öngörmede MELD (AUC 0.677), child-pugh (AUC 0.662), charlson komorbidite indeksleriyle (AUC 0.662); varis ve varis kanamasını öngörmede Lok indeks (AUC 0.656; 0.633) ve Fibro-Q (AUC 0.655; 0.622) skorlarıyla anlamlı sonuçlar gözlendi. Çalışmamızda serum LOXL-2 ve ELF skoruyla varis, varis kanama açısından anlamlı ilişki saptanmadı. Serum LOXL-2 düzeyiyle total bilirubin (r - .181, p=0.033), İNR (r -.247, p=0.003), MELD-Na (r -.270, p=0.001), child-pugh (r -.275, p=0.001) negatif; albuminle (r .333, p <0.001) pozitif korelasyon saptandı. ELF skoruyla AST (r .429, p <0.001), ALT (r .207, p=0.015), GGT (r .200, p=0.018), total bilirubin (r .313, p <0.001), İNR (r .350, p <0.001), MELD-Na (r .382, p <0.001), child-pugh (r .417, p <0.001) pozitif; albumin (r -.487, p <0.001), trombosit (r -.179, p=0.035) negatif yönde korelasyon gösterdi. Bu çalışmada; klinik pratikte kullanılabilecek skorlamalar elde edilmiş, serum LOXL-2 ve ELF skorunun sirotik hastalarda prognostik serum belirteci olarak kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.

FibrozHemorajilerHipertansiyon-portal+4
Hakan Oral
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trombositopenik hastalarda platelet yüzey antijenlerinin akım sitometri ile incelenmesi ve kanama diyatezi ile ilişkisinin araştırılması

Kanama bulgusu olan hastalarda, platelet fonksiyonlarını değerlendirmek için kullanılan yöntemler yüksek hacimde kan örneği ve yüksek trombosit sayısı (>150.000/µl) gerektirmektedir. Akım sitometri ise, trombositlerin 100.000/µl'den düşük olduğu durumlarda kullanılabilmektedir. Bu çalışmada, trombositopenik hastalarda kanamaya yatkınlığı ön görmede belirli agonistlere platelet reseptör cevaplarının akım sitometri ile incelenmesi amaçlandı. AML, MDS ve MM tanılı, platelet sayısı 100.000/µl'den düşük hastalar çalışmaya dahil edildi (n=40). Kontrol örnekleri sağlıklı kişilerden alındı (n=20). Tam kan sayımı Unicell DXH 800 (Beckman Coulter), akım sitometrik analiz Accuri C6 (BD) cihazında yapıldı. Plateletlerin ayırımında platelete spesifik belirteçler olan CD41a ve CD42b kullanıldı. ADP ve TRAP uyarımı sonrası; CD63, CD62P, PAC-1 aktivasyon reseptörlerinin düzeyleri belirlendi. Dinlenme halindeki plateletlerde CD63 ve CD62P, hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,001, p=0,004). ADP ile aktivasyon sonrası hasta grubunda CD63, CD62P ve PAC-1 değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,006, p=0,024, p<0,001). TRAP aktivasyonu sonrası benzer şekilde hasta grubunda CD63, CD62P ve PAC-1 düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,001). Kanaması olmayan ve kanaması olanlar arasında bu parametreler açısından anlamlı bir fark saptanmadı. CD63 düzeyi aktivasyon öncesi kanamalı hastalarda kontrol grubuna göre yüksek bulundu (p=0,009). Hem ADP, hem TRAP uyarımı sonrası CD63, CD62P, PAC-1 düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p<0,001). Kanaması olan ve olmayan hastaların trombosit sayıları arasında anlamlı bir farka rastlanmadı. Hastalarda kontrol grubuna göre PCT ve MPV düzeyleri anlamlı olarak düşük, PDW düzeyleri ise yüksek saptandı (p<0,001). Bu çalışmanın sonuçlarına göre, platelet yüzey belirteçlerinin akım sitometri ile analizi, trombositopenik hastalarda kanama eğilimini ön görmede yardımcı olabilir.

Akım sitometrisiHemorajilerKan trombositleri+2
Emine Nilay Bakır
Hacettepe University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Hemostatik ajan özellikteki biyopolimerlerin kanama durdurucu granül olarak geliştirilmesi

Dünya genelinde; travmaya bağlı ölüm sebeplerinin büyük kısmını, kontrolsüz kanama oluşturmaktadır. Acil müdahaleye geçilmeden kan kaybına bağlı ölümler ise büyük orandadır. Bu amaçla hayati tehlike içeren yaralanmalar ve derin yaralanmalar için hemostatik ajan geliştirmek üzere çalışma gerçekleştirilimiştir. Yaralanmadan dolayı oluşan kan kaybını cerrahi operasyona kadar durdurmak, kan pıhtılışmasını hızlandırmak temel amaçtır. Travmatik yaralanmalar da gerçekleşen kan kaybı, zaman ilerledikçe önem teşkil etmektedir. Bundan dolayı kan durdurucu granülün hızlı etki göstermesi ve yaralı bireyin kendi başına uygulayabilmesi açısından önemlidir. Geliştirilen biyopolimer ürün granüle formda olmasından dolayı stabil ve kullanımı kolay ve taşınabilir olarak düşünülmüştür. Bu kapsamda ağır kanamalar da gerekli yüksek absorbans yeteneği olan, aynı zaman da pıhtılaşma mekanizmasını destekleyici ve hızlandıran bir ürün olrak tasarlanmıştır. Çarpraz bağlayıcı ajan kullanılarak ters yaş granülasyon yöntemiyle geliştirilen kan durdurucu granül ile yapılan in vitro testler ve in vivo testler sonucunda sıçanlar da hemostatik ajan olarak biyopolimer ürünün etkinliği kanıtlanmıştır.

BiyopolimerlerHemorajilerHemostatikler+1
Leyla Özpolat
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üst gastrointestinal kanama nedeniyle acil servise başvuran hastalarda AİMS65, glascow blatchford ve erken rockall skorlamalarının taburculuk ve mortalite üzerine etkisinin ileriye yönelik araştırılması

Giriş: Üst gastrointestinal sistem kanamaları yaklaşık %10 mortalite değerine sahip, uzun yatış süresi ve, bakım maliyetleri olan sık görülen acil bir durumdur. Mortalitesi bu kadar yüksek olan medikal bir acil duruma erken endoskopi yapmak, erken cerrahi/girişimsel radyolojik işlem yapmak, yoğun bakım gibi bakım ve tedavi seviyesini erken belirlemek önemlidir. Bu çalışmada amacımız literatürde acil serviste az yapılmış olan acil servis izlemindeki hastada Glaskow Blatchford (GBS), Erken Rockall ile hatırlanması ve hesaplanması daha kolay olan AİMS65 skorlama sistemlerinin taburculuk/yatış, eritrosit transfüzyon gereksinimi, tekrar kanama ve mortaliteyi öngörmedeki başarılarını kıyaslamaktır. Yöntem: Çalışmamız prospektif gözlemsel tanısal değerlilik olarak tasarlanandı. Ege Üniversitesi Tıp Fakiltesi Hastanesi Acil Servis'İne Ağustos/2016 –Ocak/2017 tarihleri arasında başvuran, çalışmaya alınma kriterlerini karşılayan 181 olgu değerlendirildi. Tüm skorlar her hasta için ayrı ayrı hesaplandı. Risk skorlarının karşılaştırılırken karar vericinin etkinlik eğrisi (ROC) her skor için düzenlenerek primer ve sekonder sonlanım ilişkileri değerlendirildi. Mortalite, yeniden kanama, eritrosit transfüzyon ihtiyacı ve hastaneye yatış gibi sonlanımlar için her skor sisteminin maksimum sensitivite ve spesifiteye göre cut-off değeri belirlendi. Veriler gruplandırıldı ve kategorik değişkenlerin karşılaştırılması pearson's ki-kare testi ile yapıldı. Sonuç: Çalışmamızda 40 hastanın yatırılarak tedavi edildiği, 97 hastaya eritrosit transfüzyonu yapıldığı belirlendi. Hastalarımızın 30'unda bir ay içerinde mortalite görüldü. Tekrar kanayan hasta sayısı ise 29 hastada 1 ay içinde görüldü. Yüksek riskli hastayı belirlemede GBS skor sisteminin (AUC:0,824) ERS(AUC: 0,691 ) ve AİMS65'den(AUC:0,612) üstün olduğu saptandı (p<0.05). Mortaliteyi öngörmede ERS'nin(0,725±0,46) AUC değeriyle daha başarılı olduğu görüldü. Cut-off değerinin 2 olması ERS için %83,3 sensitif ve %48,3 spesifiklik sağladığı görüldü. AIMS65 skoru için ise 1 cut-off değeri %60 sensitif, %74,8 spesifikti AUC: (0,687±0,58). GBS skorunun mortaliteyi öngörmede en az başarılı olduğu görüldü.(AUC: 0,628±0,52) . GBS, 11 cut-off değeri ile %86,7 sensitivite, %40,4 spesifite değeri hesaplandı. Tekrar kanamayı öngörmede tüm sonuçlar istatistiksel olarak anlamlıydı. (p<0,05) fakat AUC değeri birbirine çok yakın olmakla beraber en başarılı skor AUC: 0,699±0,48 ile ERS' idi. ERS için 3 cut-off değerinin sensitivitesi %72.4, spesifitesi 64,5 olarak bulundu. AİMS65 skoru için ise cut-off değeri 1 alındığında %58,6 sensitivite, %74,6 spesifite dğeri hesaplandı. GBS skorunda 11 cut-off değerinde sensitivite %89.7, spesifite %22.4'idi.Eritrosit transfüzyonu ihtiyacını öngörmede GBS(AUC: 0,833±0,30) en başarılı skor sistemiydi. AİMS65 (0,618±0,41) için 0 cutoff değerinin sensitivitesi %74.2, spesivitesi %42.9' du (p<0.05). ERS (AUC: 0,652±0,40) için 0 cut off değeri ise %97.9 sensitifti fakat spesifitesi düşüktü(%13.1)(p<0.05). GBS'de 11 cutoff değeri %87.6 sensitif, %63.1 spesifikti (p<0.05). Tartışma: Çalışmamızda yüksek riskli hastaları ( hastaneye yatanlar, eritrosit transfüzyon ihtiyacı olanlar, 30 gün içinde tekrar kanayan, 30 gün içinde mortalite görülen hastalar) ve ayrı ayrı değerlendirildiğinde eritrosit transfüzyonu ihtiyacını ve hastaneye yatış gereksinimini öngörmede GBS skoru en başarılıydı. Hastaların30 gün içerisindeki tekrar kanamasını öngörmede ise skorların hepsi başarılıydı ama aralarında anlamlı fark yoktu. Literatürden farklı olarak mortaliteyi en iyi ERS öngördü fakat AİMS65 skorlamasına göre ciddi üstünlüğü yoktu. GBS skor sistemi mortalite öngörüsünde başarılı değildi. Risk skorlarının genel olarak iyi cutoff değerleri yoktu. Sonlanımlara göre cutoff değerlerinde yüksek sensitivite , düşük spesifite ve yüksek negatif prediktif değerler görüldü. Bu cutoff değerlerinin risk değerlendirilmesinden daha çok mortalite değerlendirilmesi için kullanılması daha yararlı olacaktır.

Acil servisEritrosit transfüzyonuGastrointestinal hemoraji+4
Nihat Bulandere
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal stabilizasyon uygulanan hastalarda intraabdominal basıncın intraoperatif kanama miktarı, ventilasyon parametreleri, hemodinamik parametreler ve postoperatif akut böbrek hasarı gelişimi üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Spinal stabilizasyon operasyonları prone pozisyonda gerçekleştirilen operasyonlar olup pozisyona ve cerrahiye bağlı artan intraabdominal basınç solunum sistemi, dolaşım sistemi, intraabdominal organ perfüzyonları ve kanama miktarı üzerine olumsuz etkilere sahiptir. Bu amaçla hastanemizde 2022-2023 tarihleri arasında Beyin Cerrahi Anabilim dalı tarafından prone pozisyonda opere edilen lomber ve torakal spinal stabilizasyon operasyonu olan hastaların kanama miktarları, solunumsal parametrelerin değişimi, hemodinamik parametrelerin değişimi ve postoperatif akut böbrek hasarı gelişimlerini incelemeyi amaçladık. Araştırmamıza prone pozisyonda lomber veya torakal spinal stabilizasyon uygulanacak 18 yaş üzeri bilinen kanama pıhtılaşma problemi olmayan antikoagülan ve antiplatelet ilaç kullanmayan daha önce spinal veya intraabdominal cerrahi geçirmemiş 62 hasta dahil edildi. Hastaların intraoperatif supin pozisyonda ve prone pozisyonda her saat başı intraabdominal basınç ölçümleri, hemodinamik ve solunumsal parametreleri, kanama miktarları, kan gazı analizleri kaydedilmiştir. Ayrıca preoperatif ve postoperatif böbrek fonksiyon testleri, karaciğer fonksiyon testleri incelenmiştir. Çalışmamızda obez hastalardaki kanama miktarı normal hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla olmuştur. Obez hastaların prone pozisyona bağlı hemodinamik açıdan daha fazla baskılanmaya maruz kaldığı, akciğer basınçlarının daha fazla arttığı tespit edilmiştir. Hastaların hiçbirinde KDIGO kriterlerine göre akut böbrek hasrı gözlemlenmemiştir. Sonuç olarak prone pozisyon İAB artışı ve buna sekonder intraoperatif kanama ile ilişkili bulunmuştur. Hastalara pozisyon verilirken batının serbestleştirilmesi önem arz etmektedir. Hastaların intraoperatif kanama miktarı yakından takip edilerek yeterli miktarda sıvı ve gerekiyorsa eritrosit replasmanında geç kalınmamalıdır. Hastaların alveoler barotravma riskini azaltmak için inspiratuar tepe basıncı başta olmak üzere ventilatör parametrelerinin yakın takibi gereklidir. Hastalar postoperatif AKİ açısından mutlaka değerlendirildikten sonra taburculuk düşünülmelidir.

Akut böbrek hasarıHemodinamiklerHemorajiler+5
Mustafa Ali Karataş
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nutrisyonel anemisi olan kız adolesanlarda anormal uterin kanama ve von willebrand hastalığı sıklığının araştırılması

Anemi, tüm dünyada sağlık sisteminin önde gelen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Adolesan dönemde hızlı büyüme ile birlikte artmış metabolizma hızı, uygun olmayan beslenme alışkanlıkları ve anormal uterin kanama öyküsü anemi sıklığını arttırmıştır. Çalışmamızda adolesan kızlarda demir eksikliğine ve B12 eksikliğine bağlı aneminin sıklığını, nedenlerini ve Von Willebrand Hastalığı'nın bu dönemde gelişen anemi etiyolojisindeki rolünü araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza 01.02.2020 ve 01.02.2023 tarihleri arasında hastanemiz Çocuk Hematoloji Polikliniği'ne ayaktan başvuran ve anemi tanısı ile izlenen 317 adolesan kız hasta dahil edildi. Hasta verileri geriye dönük dosya taraması yapılarak elde edildi. Hastaların demografik özellikleri, başvuru semptomları, fizik muayene bulguları, laboratuvar parametreleri ve almış oldukları tedaviler ayrıntılı şekilde incelendi. Aneminin sebebine yönelik olarak gönderilen hemogram, ferritin, vitamin B12, folik asit, hemoglobin elektroforezi, koagülasyon parametreleri, Von Willebrand faktör, ristosetin kofaktör ve Faktör VIII sonuçları kayıt altına alındı. Çalışmamızda hastaların yaşları 10-18 arasında değişmekte olup ortalama yaşı (14,5±2,1) yıldır. Hastaların %41,6'sında (n=132) sadece demir eksikliği, %21,1'inde (n=67) sadece vitamin B12 eksikliği, %35,9'unda (n=114) kombine nutrisyonel anemi, %1,2'sinde (n=4) ise sadece folik asit eksikliği olduğu saptandı. Anormal uterin kanama öyküsü, hastaların %23,6'sında (n=75) tespit edildi. Jinekolojik muayenesi yapılan 61 hastanın %78,6'sında (n=48) herhangi patoloji saptanmadı. Von Willebrand faktör, ristosetin, Faktör VIII düzeyi ve klinik bulgular ışığında hastaların %21,3'üne (n=16) Von Willebrand hastalığı tip 1 tanısı konduğu tespit edildi. Sonuç olarak; adolesan yaş grubunda nutrisyonel anemi sıklıkla görülse de özellikle anormal uterin kanaması olan hastaların risk değerlendirmesi yapılmalıdır. Bu hastalarda altta yatan kanama bozukluğunun erken dönemde saptanması için tarama programlarının ve prevelans çalışmalarının arttırılması gerektiği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Adolesan kız, anemi, anormal uterin kanama, Von Willebrand hastalığı

AnemiAnemi-demir eksikliğiErgenler+4
Seyhan Sürmeli
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postpartum kanama riski yüksek gebelerin sezaryen ameliyatında transamin'in etkisi

Postpartum kanama sezaryen ameliyatlarında yaşamı tehdit eden bir komplikasyon olmaya devam etmektedir. Traneksamik asit kullanımı postpartum kanama tedavisinde rutin olarak önerilmekle birlikte profilaktik kullanımına dair net bir kanıt yoktur. Bu çalışmada postpartum kanama açısından riskli olan hastalarda transaminin tahmini kan kaybı, postpartum kanama insidansı ve transfüzyon ihtiyacına olan etkisini gözlemlemeyi hedefledik. Etik Kurul onayı ve hasta onamı alındıktan sonra elektif sezaryen planlanmış olan 20-41 yaş arasında ve ASA II fiziksel durumundaki postpartum kanama riski yüksek (çoğul gebelik, geçirilmiş sezaryen öyküsü, gebeliğe bağlı hipertansiyon, makrozomi, PPK öyküsü, doğum sırasında sezaryen, anemi, plasenta previa, plasenta invazyon anomalileri) 83 hasta dahil edildi. Hem genel anestezi hem de spinal anestezideki traneksamik asit etkisini incelemek için kontrollerle birlikte dört grup oluşturuldu. Çalışma gruplarına kord klemplendikten sonra intravenöz 1 gram traneksamik asit uygulandı ve tahmini kan kaybı bir formül ile hesaplandı. Ayrıca hastanın transfüzyon ihtiyacı, postpartum kanama insidansı, hemoglobin ve hemotokrit değişiklikleri, traneksamik asit yan etkileri ve uterotonik kullanımı kaydedildi. Çalışmamızda tahmini kan kaybı traneksamik asit gruplarından Grup 1'de 511 ml, Grup 3'te 579 ml; kontrol gruplarından Grup 2'de 590 ml, Grup 4'te 617 ml olarak hesaplandı. Tahmini kan kaybı, kan transfüzyon ihtiyacı ve postpartum kanama insidansı bakımından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). İkincil sonuçlar incelendiğinde; postoperatif hemoglobin-hematokrit değişiklikleri, yan etkiler ve uterotonik kullanımı açısından gruplar arasında fark saptanmadı (p>0,05). Traneksamik asit uygulanan hastaların hiçbirinde tromboembolik olay izlenmedi. Sonuç olarak; profilaktik traneksamik asit kullanımının hem genel anestezi hem de spinal altındaki sezaryen operasyonlarında kan kaybı ve kan tranfüzyonunda etkili olmadığı sonucuna varıldı.

GebelikGebelik-yüksek riskliHemorajiler+5
Burçin Öztürk
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakraniyal multipl anevrizmalarda endovasükler ve açık cerrahi yönteminin klinik sonuçlarının karşılaştırılması

Multipl anevrizmalarda açık cerrahi tercih etmek için endovasküler tedaviye uygun olmaması öncelikli kuralımız olarak belirledik. Endovasküler tedavi uymayan, tek seansta kliplenecek anevrizmaları klipleyerek tedavi ettik. Koil-Stent uygun olan anevrizmalarda muhakkak koil/stent denendi. Eğer bir anevrizma uyuyor diğeri uymuyorsa öncelikli olarak endovasküler olan yapıldı.Endovasküler ile nadir de olsa aksilik çıkabildiği için açık cerrahi sonrası, bir diğer anevrizmayı endovasküler ile kapatmaya girdiğimizde problem yaşarsak tekrardan açık cerrahiye dönmek zorunda kalmayalım diye, önceliği endovasküler ile kapatılacak olan anevrizmaya verdik. Dom/boyun oranı 1.5-2'nin üstündeyse ve 2 mm'den büyükse ve içinden bir dal çıkmıyorsa koil sarma işlemi uygulandı. MCA anevrizmalarına stent uygulanmasını tıkanma ve emboli riski nedeniyle yanlış bulmaktayız. MCA anevrizmaları bifurkasyonda sık görüldüğü için genellikle koil sarmaya uygun olmamaktadır. Açık sonuçları da iyi olan anevrizmalardır.Bu yüzden koil sarmaya uygun değil ise açık cerrahi en uygun yöntemdir. ICA anevrizmaları genellikle stent ve koil ile tedaviye uygundur. Genel şartları sağlıyorsa endovasküler ile tedavi edilmesi iyi bir sonuç verecektir.Cerrahi olarak ulaşılması zor noktalarda olan ICA anevrizmalarında koil sarılamıyorsa, stent destekli koil en uygun yöntem olacaktır. ACom anevrizmaları posteriora bakıyorsa koil veya stent destekli koil için şartlar muhakkak zorlanmalıdır. Ancak anterior projeksiyonda ise yine dom/boyun oranı ve içinden dal çıkıp çıkmama kurallarına bağlı kalınarak endovasküler tedavi düşünülmelidir gerekirse açık cerrahi sonuçları da iyidir. Posterior sirkülasyon anevrizmalarında endovasküler yöntem yine zorlanmalıdır. Endovasküler yöntemle kapatılamayan anevrizmalar için açık cerrahiye gidilmeldir. Bu çıkarılan sonuçlarla beraber multipl anevrizmalarda hangi çeşit anevrizma beraber ise sonuçlar kombine edilmeli ve uygulanmalıdır. Günümüzde halen tedavisi kolay olmayan intrakraniyal anevrizmaların multipl olanları için uygulananlarla beraber bir bakış açısı geliştirilmeye çalışılmıştır. Teknolojinin gelişmesi ile daha iyi sonuçlar aldığımız bir gerçektir.Bu çalışma daha büyük hasta grupları ve olabilecek yeni tekniler ile karşılaştıralarak ileride yapılacak sonuçlara ışık tutacaktır.

AnevrizmaAnjiyografi-dijital subtraksiyonCerrahi+7
Kaan Özalpay
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Total kalça protezi ameliyatlarında traneksamik asit uygulamasının kanama ve kan transfüzyonu üzerine etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada; total kalça protezi ameliyatı planlanan hastalarda insizyondan önce uygulanacak olan traneksamik asitin (TA) kanama, kan transfüzyonu, fibrin yıkım ürünleri ve böbrek fonksiyonları üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra, total kalça protezi ameliyatı geçirecek olan ASA I-III, 18-75 yaş arası 90 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışma randomize ve çift kör olacak şekilde yürütüldü. Operasyon öncesi hastalardan hemoglobin (Hgb), hematokrit (Hct), trombosit sayısı (Plt), INR, aktive edilmiş parsiyel tromboplastin zaman (aPTT), fibrinojen, D-dimer, kan üre azotu (BUN), kreatinin çalışıldı. Fasya iliaka kompartman bloğu (FİKB) ve spinal anestezi uygulandı. Cerrahi başlamadan önce Grup 1'e 30 mg/kg (max 2,5 g) TA verilirken Grup 2'ye 15 mg/kg (max 1,2 g) dozunda verildi. İntraoperatif ve postoperatif kanama miktarı kaydedildi. İntraoperatif ve postoperatif verilen kan ürünleri kaydedildi. Postoperatif 0., 1., 2. ve 6. saatlerde hastalardan tekrar kan örnekleri alındı. Bulgular: Demografik veriler, intraoperatif ve postoperatif kan transfüzyonu, Hgb, Hct, Plt, fibrinojen, D-dimer, kreatinin, BUN bakımından gruplar arasında fark yoktu. Grup 2'deki INR sonucu diğer gruba göre daha yüksek iken Grup 1 hastalarında aPTT 6. saatte daha yüksek bulundu. Grupiçi istatistiklere göre, her iki grupta da postoperatif 6. saatteki Hgb, Hct ve Plt değerleri preoperatif değerlere göre istatistiksel olarak daha düşük tespit edildi. Grup 1'in postoperatif 6. saateki; INR ve aPTT değerleri preoperatif değerlere göre istatiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek tespit edildi. Grup 2'nin postoperatif 6. saateki; INR değeri preoperatife göre istatiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek tespit edildi. Sonuç: Kalça protezi cerrahisinde kanama kontrolü sağlamada etkin olan TA'nın preoperatif 15 mg/kg ve 30 mg/kg dozlarında kullanımı postoperatif 0., 1., 2. ve 6. saatlerdeki takiplerde kanama ve kan transfüzyonu miktarını her iki grupta benzer şekilde azaltmıştır. Anahtar Kelimeler: Kalça protezi, traneksamik asit, kanama, kan transfüzyonu

HemorajilerKalçaKalça eklemi+4
Filiz Şaşmaz
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin ve pediatrik yaş grupları arasında çoklu yaralanmaların koagülasyon parametreleri üzerindeki etkisi

Erişkin ve Pediatrik Yaş Grupları Arasında Çoklu Yaralanmaların Koagülasyon Parametreleri Üzerindeki Etkisi

HemorajilerKan pıhtılaşma faktörleriKoagülasyon+1
Yusuf Kenan Tekin
İnönü University
2011
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Abdominal aort basısının pelvik ve alt ekstremite kanamalarının kontrolündeki etkinlik ve güvenilirliğinin araştırılması

Giriş: Penetran gövde-ekstremite bileşke travmaları savaş alanlarında önlenebilir ölümlerin en başında gelen nedenlerdendir. Benzer şekilde günlük hayatta da hayatı tehdit eden abdominal, pelvik ve inguinal bölge kanamaları görülebilir. Kanama yönetiminde olay yerinde veya sağlık birimine ulaşana kadar abdominal aort basısının hayat kurtarıcı olduğu yapılan çalışmalarda vurgulanmıştır. Amaç: Eksternal abdominal aort basısının abdominal kan akımını azaltmadaki etkinliği ve güvenilirliğinin değerlendirilmesi. Gereç ve Yöntemler: Çalışma için 245-300 gr ağırlığında, ikisi pilot çalışmada olmak üzere toplam 18 adet Sprague-Dawley tipi erişkin dişi sıçan kullanıldı. Randomize olarak dörder sıçandan oluşan dört çalışma grubu oluşturuldu. Kontrol grubuna (0.dakika grubu) hiç bası işlemi uygulanmadan, femoral bölgeden lazer doppler kan akımı ölçüldü. 15.dakika grubuna abdominal aortanın umbilikus seviyesinde 15 dakika bası uygulaması esnasında lazer doppler ile kan akımı ölçümü yapıldı. 30. dakika ve 45. dakika gruplarında da 30'ar dakika ve 45'er dakika bası süresince kan akımı ölçümü yapıldı. Abdominal aort basısının neden olabileceği iskemik değişiklikleri saptamak amacıyla bası bölgesinin altında kalan damarlarla beslenen böbrek, ince bağırsak ve mezenterden doku örnekleri alındı. Bu dokularda iskemi ve nekroz açısından histopatolojik inceleme yapıldı ve skorlandı. Ayrıca oluşan biyokimyasal değişiklikleri saptamak için, alınan kan örneklerinde sodyum, potasyum, ALT, AST, BUN, kreatinin ve laktik asit düzeyleri karşılaştırılmalı olarak bakıldı. Bulgular: Çalışmadaki tüm sıçanlarda kompresyon sonrası abdominal aort akımında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma saptandı. Serum potasyum ve laktat seviyelerinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir artış izlenmiştir. Bununla beraber alınan ince bağırsak, mezenter ve böbrek örneklerinin patolojik incelemesinde bası süresi ile doğru orantılı olarak iskemi belirtilerinin arttığı gözlenmiştir. Sonuç: Bu çalışma sonucunda, abdominal aorta piston uygulamasının, kan akışını durdurma açısından etkin olduğu saptanmıştır. Yapılan basıya bağlı serum Na, K, ALT, AST, BUN, kreatinin ve laktik asit seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişim izlenmemiştir. Yapılan basının doku düzeyinde iskemik değişikliklere neden olduğu ve bası süresi uzadıkça bu değişikliklerin seviyesinin arttığı görülmüştür. Geri dönüşsüz iskemik değişiklikler açısından abdominal aort basısı için güvenli süre limitinin ileri çalışmalar ile belirlenmesi gerekmektedir. Abdominal aort basısı özellikle pelvik ve inguinal bölge gibi gövde-bileşke alanlarının hemorajisinde etkili bir yöntem olmakla beraber güvenilirliği açısından gerçek hasta gruplarının dahil edildiği ileri çalışmalar gerekmektedir.

AortAort-abdominalBacak+3
İsmail Toklu
Yeditepe University
2016
11
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nedeni bilinmeyen gastrointestinal sistem kanamalarında çift balon enteroskopinin yeri

Nedeni bilinmeyen kanama, gizli (gözle görülemeyen) veya aşikâr kanama (melena veya hematoşezi şeklinde gözle görülür) olmak üzere 2 şekilde karşımıza gelebilir. Neden %3-5'inde ince bağırsaktadır. Son yıllarda endoskopik yöntemlerdeki gelişmeler ile çift balon enteroskopi (ÇBE) yöntemi günlük klinik pratiğe girdi. ÇBE'de tedavi edici ve histolojik incelemeye imkan vermesi açısından çok önemli bir gelişmedir. Bu çalışmadaki amacımız kliniğimize nedeni bilinmeyen kanama ve demir eksikliği ile başvuran hastalarda ÇBE'nin klinik yararlanımını belirlemektir.Çalışmaya toplam 75 vaka dahil edilmiştir. Vakaların yaş ortalaması 50.8±16.2 yıl (16-80) ve %57.3 (n=43) erkekti. Vakaların 45 tanesi nedeni bilinmeyen kanama (%32 aşikar kanama; %28 gizli kanama) ve 30 tanesi (%40) nedeni belirlenemeyen demir eksikliği anemisi idi.İşlem için giriş yönü 60 vakada (%80) oral, 5 vakada (%6.7) anal ve 10 vakada (%13.3) oral+anal idi. Tüm ince barsağı görme oranı %16 idi. Vakaların %75'ine tanı konulmuştur. Tanı oranı aşikar kanamalı hastalarda anlamlı olarak artmaktadır (%91.7, p=0.029). Lezyon bulunan 56 vakada ÇBE'de saptanan lezyonlar sıklık sırasıyla; vasküler malformasyon %35.7 (n=20), ülser %30.7 (n=17), kütle %21.4 (n=12), polip %7.1 (n=4), nodüler görünüm %3.6 (n=2), Meckel divertikülü %1.8 (n=1) idi. Tüm vakalar değerlendirildiğinde en sık saptanan malign lezyonlar %9.3 adenokarsinom ve %8 GİST'di. Lezyon saptanan vakaların %26.7'sine (n=20) APC, %2.7'sine (n=2) polipektomi yapıldı, %29.3'ü (n=22) cerrahiye verildi ve %40'ı da medikal takip edildi.Sonuç olarak nedeni bilinmeyen kanamada özellikle aşikar kanamalı hastalarda çift balon enteroskopi etkin ve güvenilir bir metotdur. Tedavi edici girişimlerin aynı seansda uygulanabilir olması, ÇBE'yi diğer ince bağırsak görüntülemelerinden üstün kılan en önemli özelliğidir.

Endoskopi-gastrointestinalEndoskopi-sindirim sistemiGastrointestinal hemoraji+2
Ümit Akyüz
Yeditepe University
2010
00

Related subjects