Hemorajiler
106 theses under this subject heading
Total kalça protezi ameliyatlarında traneksamik asit uygulamasının kanama ve kan transfüzyonu üzerine etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada; total kalça protezi ameliyatı planlanan hastalarda insizyondan önce uygulanacak olan traneksamik asitin (TA) kanama, kan transfüzyonu, fibrin yıkım ürünleri ve böbrek fonksiyonları üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra, total kalça protezi ameliyatı geçirecek olan ASA I-III, 18-75 yaş arası 90 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışma randomize ve çift kör olacak şekilde yürütüldü. Operasyon öncesi hastalardan hemoglobin (Hgb), hematokrit (Hct), trombosit sayısı (Plt), INR, aktive edilmiş parsiyel tromboplastin zaman (aPTT), fibrinojen, D-dimer, kan üre azotu (BUN), kreatinin çalışıldı. Fasya iliaka kompartman bloğu (FİKB) ve spinal anestezi uygulandı. Cerrahi başlamadan önce Grup 1'e 30 mg/kg (max 2,5 g) TA verilirken Grup 2'ye 15 mg/kg (max 1,2 g) dozunda verildi. İntraoperatif ve postoperatif kanama miktarı kaydedildi. İntraoperatif ve postoperatif verilen kan ürünleri kaydedildi. Postoperatif 0., 1., 2. ve 6. saatlerde hastalardan tekrar kan örnekleri alındı. Bulgular: Demografik veriler, intraoperatif ve postoperatif kan transfüzyonu, Hgb, Hct, Plt, fibrinojen, D-dimer, kreatinin, BUN bakımından gruplar arasında fark yoktu. Grup 2'deki INR sonucu diğer gruba göre daha yüksek iken Grup 1 hastalarında aPTT 6. saatte daha yüksek bulundu. Grupiçi istatistiklere göre, her iki grupta da postoperatif 6. saatteki Hgb, Hct ve Plt değerleri preoperatif değerlere göre istatistiksel olarak daha düşük tespit edildi. Grup 1'in postoperatif 6. saateki; INR ve aPTT değerleri preoperatif değerlere göre istatiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek tespit edildi. Grup 2'nin postoperatif 6. saateki; INR değeri preoperatife göre istatiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek tespit edildi. Sonuç: Kalça protezi cerrahisinde kanama kontrolü sağlamada etkin olan TA'nın preoperatif 15 mg/kg ve 30 mg/kg dozlarında kullanımı postoperatif 0., 1., 2. ve 6. saatlerdeki takiplerde kanama ve kan transfüzyonu miktarını her iki grupta benzer şekilde azaltmıştır. Anahtar Kelimeler: Kalça protezi, traneksamik asit, kanama, kan transfüzyonu
Plasenta perkreatalı hastalarda ön uterin bölgenin segmenter rezeksiyonu öncesinde bilateral ana iliak arterlerin geçici olarakklemplenmesi
Son 50 yılı aşkın süredir sezaryen doğumlarda artış nedeniyle plasenta invazyon anomalileri hızla artmaktadır. Plasenta invazyon anomalilerinin en ileri ve ciddi formu olan plasenta perkreata, yaşamı tehdit eden önemde olup maternal morbidite-mortalite ile ilişkili bir durumdur. Amerikan Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (ACOG); hemorajik morbidite riski nedeniyle plasenta perkreata vakalarında plasenta yerinde bırakılarak sezaryen histerektomisi önermekte olup; cerrahi yönetim için her vakanın kişiselleştirilmesi gerektiğini vurgular. Doğurganlığın korunabilmesi bir endişe konusu olduğundan literatürde çeşitli konservatif yöntemler denenmiştir. Bazı toplumlarda hastanın rahminin alınması, kadınsı özelliklerinin en önemli tarafını yitirmesi gibi görülmektedir. Son zamanlarda geliştirilen konservatif yöntemler kadınların psikolojik ve sosyal durumlarını, hayat kalitesini önemli ölçüde etkileyerek bu durumun iyileştirilmesinde etkisi olabilir. Yaptığımız çalışmada plasenta perkreatalı olan hastalarda uterus ön duvarının segmenter çıkartılması öncesinde uterusu besleyen ana damarlardan ana iliak arterin klemplenmesiyle operasyon süresince kanama miktarını azaltmak, kan ürünlerine olan ihtiyacı azaltmak ve rahmini korumak isteyen veya çocuk istemi olan hastalarda rahim koruyucu cerrahi yapmaktır. Çalışmamız prospektif gözlemsel olup Mayıs 2022-Mayıs 2023 tarihleri arasında, kliniğimize başvuran plasenta perkreata tanılı en fazla eski 3 sezeryanı olanlar, ileri derece servikal invazyonu veya parametrial tutulumu olmayan hastalar dahil edildi. Hastaların hepsine sezeryan sırasında ön uterin segment rezeksiyonu yapıldı. Bu hastaların 19'una uterin segment rezeksiyonu öncesi ana iliak arterler geçici olarak klemplenirken 17 hastaya herhangi bir devaskülarizasyon olmadan sadece ön uterin bölgeye segmenter rezeksiyonu yapıldı. Acil şartlarda peripartum histerektomi uygulanan hastalar, koruyucu cerrahi planlanıp histerektomi yapılmak zorunda kalınan hastalar ve dosya verilerinde eksiklik bulunan hastalar çalışmamıza dahil edilmedi. Çalışmamızın sonucunda plasenta perkratalı gebelerin sezeryanında uterin segment rezeksiyonu sırasında rezeksiyon öncesinde bilateral ana iliak arterler geçici süre klemplenen hastalar ile sadece segmenter rezeksiyon yapılan hastalar arasında kanama miktarı karşılaştırılmış ve uterin segment rezeksiyonu öncesi ana iliak arterlerin geçici klemplenmesi yapılan hasta grubunda kanama açısından anlamlı fark olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Plasenta Akreta, Spektrum, Uterus, Koruyucu Cerrahi
Üst gastrointestinal kanaması olan hastalarda yeni kuşak oral antikoagülan kullanımının hastane içi advers olaylara etkisi
Giriş ve Amaç: Üst gastrointestinal sistem (GIS) kanaması, anatomik olarak ağızdan Treitz ligamentine kadar olan kısımda meydana gelen kanamalardır. Üst GI kanaması için yaygın risk faktörleri arasında önceki üst GI kanama hikayesi, antikoagülan kullanımı, yüksek doz nonsteroid antiinflamatuar ilaç kullanımı ve ileri yaş yer alır. Tıp alanında yaşanan gelişmelere rağmen gastrointestinal (GI) kanamalar halen ciddi bir mortalite ve morbidite nedeni olmaya devam etmektedir. Üst GI kanamaya bağlı ölüm oranları %4–%10 arasındadır. Akut üst GI kanaması için yıllık hastaneye yatış insidansı 100.000 kişide yaklaşık 100'dür [1] Günümüzde özellikle kardiyovasküler, serebrovasküler gibi hastalıkların prevalansı da artmaktadır. Yaşam süresinin uzaması ve kronik hastalıkların artışı ve daha bir çok nedenler oral antikoagülanların yaygın olarak kullanılmasına neden olmaktadır. Bu ilaçların önemli yan etkisi başta gastrointestinal sistem olmak üzere kanamadır. Bazı klinik avantajlarından ve dozları açısından yakın izlem gerektirmedikleri için yeni kuşak oral antikoagülan (YOAK) ilaçların kullanım sıklığı giderek artmaktadır [2]. Biz bu çalışmamızda kullanım sıklığı giderek artmakta olan YOAK ilaçlarını kullanan hastaların, ilaç kullanmayan hastalara ve antitrombositik, antikoagülan ve diğer kronik ilaç kullanımı olan hastalara kıyasla hastane yatış süresi, klinik progresyon, kan transfüzyonu ve mortalite gibi hastane içi advers olaylara etkisini incelemeyi amaçladık. xii Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 11.09.2018 ile 11.09.2019 tarihleri arasında acil servise başvuran ve üst Gİ kanaması olan 18 yaş üstü hastalar dahil edildi. Toplam 358 hastanın dosyası retrospektif tarand ve içlerinden 222 hasta çalışmaya uygun kabul edildi. Dosyalarında verilerine ulaşılamayan hastalar, 18 yaş altı olanlar, travma hastaları, varis kanaması olanlar, diğer hastanelere sevk edilen hastalar çalışma dışında bırakıldı. Hastalar kronik ilaç kullanımı olanlar ve kronik ilaç kullanımı olmayanlar olarak iki grup olarak incelendi. Kronik ilaç kullanımı olanlar ise kullandıkları ilaç türüne göre antikoagülan (warfarin, DMAH), antitrombositikler (asetilsalisilik asit, klopidrogel, tikagrelor), YOAK (dabigatran, rivaroksaban, apiksaban, edoksaban) olarak sınıflandırıldı. Hastaların demografik verileri ve geliş şikayetleri, kanama şekli, kullandığı ilaçlar, ek hastalıkları, rektal tuşe bulgusu, vital bulguları (kan basıncı, nabız, ateş, solunum sayısı), bilinç durumu, laboratuvar sonuçları,WBC (White Blood Cell), hemoglobin(Hgb), hematocrit (Htc), MCV (Mean Corpuscular Volume), platelet, İNR (International Normalized Ratio), BUN (Blood Urea Nitrogen), kreatin (Cre), üre, PT (Protrombin Zamanı), PTT (Parsiyel Tromboplastin Zamanı), transfüzyon ihtiyacı, hastanede kalış süresi, endoskopi sonucu ve bulguları ile hastanın ne şekilde sonlandırıldığı bilgileri hazırladığımız forma kaydedildi. Tüm istatiksel analizler için IBM SPSS (Windows için Sosyal Bilimler için İstatistik Paketi, Sürüm 21.0, Armonk, NY, IBM Corp.) paket programı kullanıldı. Bulgular: Retrospektif olarak taranan 358 hastanın 246 tanesi üst gis kanama olarak değerlendirildi. Bu hastaların 5 tanesi gebe olduğu için, 14 tanesi varis kanaması olduğu için, 1 tanesi travmaya sekonder kanama olduğu için, 4 tanesi de data eksikliğinden dolayı çalışmaya dahil edilmedi. 222 tanesi çalışmaya uygun kabul edildi. Çalışmaya katılan hastaların 135'i (%60.8) kadın 87'si (%39.2) ise erkekti. Yaş ortalaması ise 62.61 ± 18.62 olarak saptandı. Başvuran hastaların yarısından çoğunun (%54.1) yaşı 65 üzerindeydi. İlaç kullanımı 5 grupta incelendi. Çalışmaya katılanların 76'sı (%34.2) ilaç kullanmıyordu geriye kalan 146 hastanın 52 (%23.4) tanesi YOAK, 27(%12.1) tanesi düşük molekül ağırlık heparin (DMAH) veya coumadin, 17 (%7) tanesi antiagregan ve geri kalan 50 (%22.5) hasta ise bunların dışında herhangi başka bir ilaç kullanmaktaydı. İlaç kullanmayan hastalar ve her bir ilaç grubu arasında hastane içi advers olay, kan transfüzyon sayısı ve hastanede kalış süresi üzerinde anlamlı bir farklılık gözlenmedi. (p =0.387) Bunun yanında Htc/Hgb ve Bun/Cre oranlarının her ikisi de hastanede kalış süresi üzerinde anlamlı bir fark oluşturmamış olmasına rağmen hastane içi advers olayı göstermede anlamlı bir şekilde farklılık oluşturmuştur. (p =0.016, p=0.029) Sonuç: Retrospektif olarak 222 hasta ile gerçekleştirilen çalışmamızda, yeni kuşak oral antikoagülan kullanan hastaların ilaç kullanmayan veya diğer antiagregan ve antikoagülan kullanan hastalara göre; hastane içi advers olayda, hastanede kalış süresinde ve kan transfüzyonu ihtiyacında anlamlı olarak bir farklılık saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Gastointestinal kanama, yeni kuşak oral antikoagülanlar, kan trasfüzyonu, hastane içi advers olay
BT kılavuzluğunda perkütan transtorasikakciğer biyopsilerinde pnömotoraks ve pulmoner hemoraji risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Akciğer kanseri mortalitesi ve insidansı en yüksek kanser tiplerindendir. Yeni tanımlanan akciğer lezyonlarının tanısı için doku örneği alınarak histopatolojik değerlendirme gerekmektedir. BT kılavuzluğunda perkütan transtorasik biyopsi (PTB) yöntemi, doku örneği sağlamak üzere sıklıkla kullanılan bir yöntemdir. Diagnostik başarısı yüksek ve minimal invazif olmasına karşın; pnömotoraks, parankimal hemoraji gibi komplikasyonlar görülebilmektedir. PTB işlemi komplikasyonlarını, pnömotoraks risk faktörlerini ve parankimal hemoraji risk faktörlerini değerlendiren yayınlar literatürde mevcut olsa da sonuçları konusunda görüş birliği sağlanamamıştır. Ayrıca pnömotoraks ve/veya parankimal hemoraji risk faktörlerini birlikte inceleyen bir yayın bildiğimiz kadarıyla literatürde bulunmamaktadır. Çalışmamızda BT kılavuzluğunda PTB işlemine sekonder pnömotoraks, parankimal hemoraji ve pnömotoraks ve/veya parankimal hemoraji risk faktörlerini ayrı ayrı değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif tarzda olan çalışmamıza, kurumumuz Girişimsel Radyoloji Bilim Dalı'nda BT kılavuzluğunda gerçekleştirilen toplam 200 PTB işlemi dahil edilmiştir. İşlemler; yaş, cinsiyet, lezyon ile ilişkili özellikler, akciğer yapısı ile ilişkili özellikler, işlem tekniği ile ilişkili parametreler ve histopatolojik sonuçlar yönünden değerlendirilmiştir. Sonuçlar IBM SPSS 20 ve MedCalc v20 istatistik programları kullanılarak gruplar arası ilişki yönünden incelenmiş ve lojistik regresyon analizleri sonucunda bağımsız risk faktörleri tespit edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda pnömotoraks komplikasyonu için işlem süresinin (vücut-iğne süresi) >3 dk olması, multipl plevra geçişi bulunması ve fissür geçişi varlığı bağımsız risk faktörleri olarak belirlenmiştir (sırasıyla p= 0,036; p<0,001; p=0,001). İşleme sekonder parankimal hemoraji için işlem yapılan olgu yaşının >66 yaş olması, lezyon çapının ≤36 mm olması, iğne traktında lezyon-plevra arası mesafenin >1 mm olması ve işlem süresinin (vücut-iğne süresi) >2,5 dk olması bağımsız risk faktörleri olarak tespit edilmiştir (sırasıyla p<0,001; p<0,001; p<0,001; p=0,002). Pnömotoraks ve/veya parankimal hemoraji risk faktörleri incelendiğinde ise erkek cinsiyet, ≤55 mm tümör çapı, >4 mm iğne traktında lezyon-plevra arası mesafe, >2,5 dk işlem süresi (vücut-iğne süresi) ve multipl plevral geçiş bulunması bağımsız risk faktörleri olarak saptanmıştır (sırasıyla p=0,039; p<0,001; p=0,001; p=0,034; p=0,021). Sonuçlar: Çalışmamız sonuçlarına göre; yaş, cinsiyet, lezyon çapı, multipl plevra geçişi bulunması, fissür geçişi varlığı, iğne traktında lezyon-plevra arası mesafe, işlem süresi PTB işlemine sekonder komplikasyonları öngörebilmek adına kullanılabilecek risk faktörleri olarak saptandı. İleri yaş erkek olgularda ve küçük boyutlu lezyonlara yönelik yapılan işlemlerde komplikasyon riski yüksek bulundu. Bulguları değerlendirdiğimizde; yüksek risk öngörülen işlemlerde, gerekli tedavi ve takip hazırlıklarının yapılmasının önem taşıdığını düşünmekteyiz. İşlem tek plevra geçişi ile, fissür geçişi yapılmadan, iğne traktı için mümkün olan en kısa intraparankimal mesafe tercih edilerek, güvenli şekilde en kısa sürede gerçekleştirildiğinde komplikasyon riskinin büyük ölçüde azaltılabileceği görüşündeyiz. Mevcut sonuçların daha geniş örneklemli, uzun vadeli çalışmalar ile desteklenmesi ve skorlama yöntemleri geliştirilmesinin klinik kullanımda faydalı olacağı kanısındayız. Anahtar kelimeler: BT kılavuzluğunda akciğer biyopsi, perkütan transtorasik biyopsi, tru-cut biyopsi, ince iğne aspirasyon biyopsisi, komplikasyonlar, pnömotoraks, parankimal hemoraji
Çocuklarda tonsillektomilerde, peritonsiller levobupivakaine eklenen intravenöz ve peritonsiller deksametazonun etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda, çocuklarda tonsillektomilerde, peritonsiller Levobupivakaine eklenen İntravenöz (IV) ve peritonsiller Deksametazonun postoperatif ağrı, kanama, bulantı ve kusma üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Etik Kurul Onayı ve çalışma hakkında bilgilendirilen ailelerin yazılı onamı alındıktan sonra, elektif tonsillektomi veya adenotonsillektomi operasyonu yapılması planlanan 3-12 yaş arası American Society of Anesthesiologist (ASA) I- II sınıfında toplam 60 hasta dahil edildi.Operasyona alınan tüm hastalar randomize edilerek 3 gruba ayrıldı. Genel anestezi sonrası cerrahi başlamadan önce Grup ? (n=20) olgulara % 0,5'lik levobupivakain 0,4 mg/kg en fazla 4'er ml olacak şekilde her bir tonsile peritonsiller infiltrasyon yapıldı. Grup II (n=20) ve Grup III (n=20) olgulara ise levobupivakain aynı şekilde ve miktarda uygulanırken Grup II'ye IV deksametazon 0,25 mg/kg; Grup III'e ise 4mg deksametazon peritonsiller ek olarak infiltre edildi. Her üç gruba da postoperatif analjezik olarak 1mg/kg tramadol intravenöz uygulandı.Preoperatif ve ilaçların enjeksiyonunu takiben hemodinamik parametreler kaydedildi. Postoperatif dönemde, hastaların uyanma odasında 1 saat(erken dönem) ve sonraki 24 saat (geç dönem) veya taburcu olana kadar bulantı ve kusma sıklığı, analjezi düzeyleri, ilk analjeziğe ihtiyaç duyduğu zaman Vizüel Analog Skala (VAS) ve CHEOPS (Children's Hospital of Eastern Ontario Pain Scale) kullanılarak 1, 10, 20, 30 ve 45. dakikalar ile 1, 2, 4, 6 ve 24. saat (Taburcu olmadıysa) kullanılarak kaydedildi. Postoperatif erken ve geç dönem kanama olup olmadığı ziyaret edildiklerinde veya telefon ile kendilerine sorularak öğrenildi ve kaydedildi.Bulgular: Grupların demografik verileri ve hemodinamik parametrelerinin benzer olduğu ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadığı belirlendi. Grup I'de bulantı, kusma yüzdesinin Grup II ve ve Grup III'ten daha yüksek olduğu saptandı. Ek analjezik başlama süresi Grup I'de 3,15±0,88, Grup II'de 4,85±1,09 ve Grup III'de 5±1,21 olup istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Postoperatif dönemde Grup II Vizüel Analog Skala skorunun Grup I ve III'ten daha düşük olduğu tespit edildi. Hiç bir hastada kanama ve diğer yan etkilere rastlanmadı.Sonuç: Çocuklarda tonsillektomilerde, intravenöz ve peritonsiller deksametazonun postoperatif ek analjezik başlama süresini, tek başına peritonsiller levobupivakaine göre uzattığı; bulantı, kusmayı azalttığı ve deksametazonun tonsillektomi sonrası kanamaya etkisinin olmadığı kanısına varıldı.Anahtar kelimeler: Deksametazon, Levobupivakain, Peritonsiller infiltrasyon, Postoperatif analjezi, Postoperatif bulantı ve kusma, Kanama
Farklı yaş gruplarında perkütan nefrolitotomi sonuçlarının karşılaştırılması
Farklı Yaş Gruplarında Perkütan Nefrolitotomi Sonuçlarının Karşılaştırılması Amaç: Bu çalışmada kliniğimizde perkütan nefrolitotomi uygulanan ve ayrıntılı kayıtları tutulan 65 yaş ve üzerindeki 233 hastada uygulanan perkütan nefrolitotomi ameliyatının etkinliği değerlendirildi. Yöntem ve gereçler: Retrospektif dökümante edilmiş hasta verileri analiz edildi. Bulgular: Yaşlı ( ?65yaş ) böbrek taşlı hastalarda uygulanan perkütan nefrolitotomi operasyonunda; operasyon süresi, skopi süresi, nefrostomi çekilme süresi, hastanede yatış süresi, kan transfüzyon oranları değerlendirildi. Ayrıca özgeçmişinde açık cerrahi ya da shockwave lithotripsy geçirmiş olmanın tüm bu parametrelere etkisi değerlendirildi. Sonuçlar: Böbrek taşı tedavisinde altın standart olan perkütan nefrolitotomi operasyonu yaşlı hastalarda da genç hastalar kadar etkili ve güvenilirdir. Anahtar sözcükler: Perkütan nefrolitotomi, yaşlı hasta, kan transfüzyonu gerektiren kanama
Yeni nesil oral antikoagülanların diş çekimi sonrası kanama üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Antikoagülanlar; venöz tromboembolizm riski (geçirilmiş tromboembolizm hikayesi, immobilize hastalar, majör cerrahi sonrası, hamilelik vb.) veya embolik inme riski (atrial fibrilasyon hastaları, protetik kalp kapağı taşıyanlar) olan hastalarda sıklıkla kullanılan ilaçlardır. Antikoagülan terapide, en sık kullanılan ilaçlardan biri oral yolla alınan warfarindir. Ancak warfarin kullanımı, etkisinin geç başlaması, ilaç dozunun kişiye göre ayarlanma gereksinimi, bir çok ilaç ve yiyecek ile etkileşiminin olması ve düzenli monitorizasyon ve doz ayarlaması gerektirmesi gibi dezavantajlara sahiptir. Tüm bu dezavantajların ve zorlukların elimine edilmesi amacıyla dabigatran etexilate (direkt trombin inhibitörü), rivaroksaban ve apiksaban (Faktör X inhibitörü) isimli yeni nesil oral antikoagülanlar geliştirilmiştir. Diş çekimi gibi minör cerrahi girişimlerin warfarin kesilmeden yapılmasını öneren araştırmalar olsa da yeni nesil oral antikoagülanlar ile ilgili yeterli sayıda çalışma mevcut değildir. Bu çalışmanın amacı warfarin ve yeni nesil oral antikoagülan kullanan hastalarda ilaç kesilmeden yapılan diş çekimi sonrasındaki kanama miktarlarını ve çekim sonrası dönemde oluşan komplikasyonları değerlendirmek ve karşılaştırmaktır. Araştırmada 3 çalışma ve 1 kontrol grubu bulunmaktadır. Grup 1: Direkt trombin inhibitörü (Dabigatran) kullananlar. Grup 2: Faktör Xa inhibitörü (Rivaroksaban, Apiksaban) kullananlar. Grup 3: K Vitamini antagonisti (Warfarin) kullananlar. Grup 4: Sistemik hastalığı olmayan ve ilaç kullanmayan bireyler (Kontrol Grubu) Tüm gruplarda diş çekimi yapıldıktan sonraki 20 dakika boyunca meydana gelen kanama miktarı ölçüldü. Ölçüm sonrası bütün gruplarda kanama kontrolü için lokal hemostatik ajanlar kullanıldı. Diş çekimi sonrası 2. ve 7. günlerde hastalar tekrar kontrole çağırılarak kanama durumu değerlendirildi. Gruplar arasında kanama miktarları ve komplikasyonlar istatistiksel yöntemler ile karşılaştırıldı. Elde edilen bulgulara göre oral antikoagülan kullanan hastalarda ilaç kesilmeden diş çekiminin yapılması durumunda kanama ile ilgili önemli bir komplikasyon oluşmadığı belirlendi. Diğer yandan gruplar arasında diş çekimi sonrası ölçülen kanama miktarı ve kanama komplikasyonları karşılaştırıldığında yeni nesil oral antikoagülanlar (Grup 1 ve Grup 2) ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı belirlenirken warfarin kullanan hastalalarda diğer gruplara kıyasla anlamlı olarak daha fazla kanama miktarı ölçüldü. Sonuç olarak, yeni nesil oral antikoagülan kullanan hastalarda diş çekimi gibi minör kanama riski taşıyan işlemlerden önce ilaca ara verilmesine veya değiştirilmesine gerek yoktur. Warfarin kullanan hastaların diş çekimi öncesi INR değeri mutlaka değerlendirilmelidir. Anahtar Sözcükler: Diş Çekimi, Warfarin, Kanama, Yeni Nesil Oral Antikoagülanlar
Kemik iliği transplantasyonu yapılan çocuk hastalarda bk virus enfeksiyonları
BK virus (BKV) ile ilişkili hemorajik sistit, hematopoetik kök hücre transplantasyonu (HKHT) yapılan hastalarda yaygın görülen bir komplikasyondur. Bu çalışmanın amacı HKHT yapılan çocuk hastalarda BKV enfeksiyonu insidansının araştırılmasıdır. Çalışmaya Kasım 2015 ile Kasım 2016 arasında izlenen yaşları 16 ay ile 16 yaş arasında değişen toplam 51 hasta dahil edilmiştir. Hastalar BKV DNA'nın idrar ve kanda tespiti için kantitatif real-time PCR (Anaolia Geneworks, Türkiye) testiyle moniterize edilmiştir. Hastaların 46'sına allojenik ve 5'ine otolog HKHT yapılmıştır. Allojenik nakil yapılan 46 hastanın 26'sında (% 56.5) ve otolog nakil yapılan 5 hastanın 1'inde (% 20) olmak üzere toplam 27 (% 52.9) hastanın idrar ve/veya kanında BKV DNA pozitifliği saptanmıştır. Allojenik HSCT yapılan hastaların % 26'sında (12/46) preemptif tedavi için gereken idrarda BKV viral yük düzeyi >107 kopya/ml'nin üstünde tespit edilmiştir. Preemptif tedavi uygulanan 12 hastanın 9'unda (% 75) hemorajik sistit gelişmesi önlenirken 3'ünde (% 25) hemorajik sistit gelişmiş ve tedaviyle iyileşmiştir. Hemorajik sistit gelişmesinden önceki iki hafta içinde BKV viruri >109 kopya/ml üstünde bulunmuş olup hemorajik sistitin prediktif tanısı için prognostik bir gösterge olarak kabul edilmiştir. BKV viremisi ise sadece 1 hastada sistit gelişmesinden önceki iki hafta içinde >104 kopya/ml üstünde tespit edilmiştir. Sonuç olarak HKHT hastalarının BKV enfeksiyonu, özellikle BKV viruri yönünden izlenmesi yüksek risk altındaki hastalarda hemarojik sistitin prediktif tanısı için önerilir.
Gastrointestinal kanama ile başvuran hastalarda yeni oral antikoagülan kullanım sıklığı ve prognoza etkisi
Gastrointestinal Kanama İle Başvuran Hastalarda Yeni Oral Antikoagülan Kullanım Sıklığı Ve Prognoza Etkisi Giriş: Atrial fibrilasyon veya mekanik kalp kapağı hastalarında venöz tromboembolizmi önlemek ve derin ven trombozu/pulmoner emboli tedavisi için oral antikoagülanlar kullanılmaktadır. Varfarine ek olarak yeni oral antikogülan ilaçların kullanımı giderek artmaktadır. Antikoagülan ilaçlar gastrointestinal kanama için risk faktörüdür ve kanamayı artırmaktadır. Çalışmamızda gastrointestinal kanama ile başvuran hastalarda yeni oral antikoagülan kullanım sıklığını ve prognoza etkisini belirleyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesine 12/05/2016 ve 05/09/2017 tarihleri arasında gastrointestinal kanama ile başvuran ve yatışı sırasında gastrointestinal kanama gelişen hastalar prospektif olarak dahil edildi. Hastalar yeni oral antikoagülan kullananlar ve yeni oral antikoagülan kullanmayanlar olarak sınıflandırılıp; yaş, nabız sayısı, taşikardi varlığı, sistolik kan basıncı değeri, sistolik kan basıncının 100 mmHg'nın altında olması, hastanede yatış süresi (gün), yoğun bakım ihtiyacı olması, yoğun bakımda yatış süresi (gün), hemoglobin düşüşü (g/dl), yapılan eritrosit süspansiyonu transfüzyonu sayısı (ünite), 4 ünite üzerinde eritrosit süspansiyonu transfüzyonu ihtiyacı kriterleri açısından karşılaştırıldı. Yeni oral antikoagülan kullanan hastalar aynı kriterler açısından "varfarin kullananˮ ve "asetil salisilik asitˮ kullanan hastalar ile de karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 146 hasta alındı. Hastaların 8'inde (% 5,5) yeni oral antikoagülan kullanımı olup bu hastaların yaş ortalaması 82,2±7,7 yıl olarak saptandı. Yeni oral antikoagülan kullanmayan hastalar ile karşılaştırıldığında, yeni oral antikoagülan kullanan hastalar daha yaşlı idi ve istatistiksel olarak anlamlı (p<0,001) bulundu. Yeni oral antikoagülan kullanan hastalar, "varfarin kullananˮ ve "asetil salisilik asitˮ kullanan hastalar ile karşılaştırıldığında da daha yaşlı idi ve istatistiksel olarak anlamlı (p: 0,035 ve 0,006) bulundu. Yeni oral antikoagülan kullanan hastalar nabız sayısı, taşikardi varlığı, sistolik kan basıncı değeri, sistolik kan basıncının 100 mmHg'nın altında olması, hastanede yatış süresi (gün), yoğun bakım ihtiyacı olması, yoğun bakımda yatış süresi (gün), hemoglobin düşüşü (g/dl), yapılan eritrosit süspansiyonu transfüzyonu sayısı (ünite), 4 ünite üzerinde eritrosit süspansiyonu transfüzyonu ihtiyacı kriterleri açısından yeni oral antikoagülan kullanmayan, varfarin kullanan, asetil salisilik asit kullanan hastalar ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Yeni oral antikoagülan kullanan hastalarda gastrointestinal kanama sebebi ile mortalite izlenmedi. Sonuçlar: Literatürde gastrointestinal kanamalı hastalarda yeni oral antikoagülan kullanım sıklığını değerlendiren sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızda gastrointestinal kanama ile başvuran hastalarda yeni oral antikoagülan kullanım sıklığını % 5,5 olarak saptadık. Çalışmada yeni oral antikoagülan kullanımının yeni oral antikoagülan kullanmayan, varfarin kullanan, asetil salisilik asit kullanan hastalar ile ayrı ayrı karşılaştırıldığında prognozu olumsuz etkilemediğini saptadık. Yeni oral antikoagülan kullanan hasta sayısının az olması sebebi ile prognoz hakkında daha sağlıklı veriler elde edebilmek için daha fazla sayıda hasta içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Gastrointestinal kanama, yeni oral antikoagülan ilaçlar, varfarin
Hemorajik inmelerde kan parametreleriyle, tedavi şekli ve mortalite arasındaki ilişki
Amaç: Hemorajik inmeler, tüm serebrovasküler hastalıkların yaklaşık %20'sini oluştururken, yüksek morbidite ve mortaliteye sahip olmaları nedeniyle erken tanı ve müdahale büyük önem taşımaktadır. Hemorajik inmeler, intraparankimal kanamalar (İPK) ve subaraknoid kanamalar (SAK) olmak üzere iki farklı patogenezle ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada, nötrofil/lenfosit oranı (NLR), monosit/lenfosit oranı (MLR), platelet/lenfosit oranı (PLR) gibi güncel enflamatuvar parametreler ile plazma aterojenik indeks (PAİ) gibi laboratuvar parametrelerinin, SAK ve İPK arasındaki farklılıklarını belirlemeyi ve bu parametrelerin cerrahi ihtiyaç ve mortaliteyi öngörmedeki prognostik rolünü değerlendirmeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem: Bu tez çalışması Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde 01/09/2019 – 01/09/2023 tarihleri arasında hemorajik inme tanısı konulan hastalar üzerinde retrospektif kohort olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya hemorajik inme tanısı konulan ve 18 yaşından büyük olan hastalar dahil edildi. Hastaların klinik ve demografik verilerinin yanı sıra NLR, MLR, PLR gibi hematolojik parametreleri ile lipit profili çalışılan hastaların lipit değerleri kaydedildi. PAİ değeri, trigliseridin (TG) yüksek yoğunluklu lipoprotein-kolesterole (HDL-K) oranının 10 tabanında logaritmik dönüşümü olarak hesaplandı. Hastaların 48 saatlik, 1 aylık ve 3 aylık mortaliteleri incelendi. Aynı zamanda cerrahi tedavi ihtiyacı olup olmadığı incelendi. Çalışmanın primer sonlanımı mortalite ile NLR, MLR, PLR ve PAİ arasındaki ilişkinin saptanması olarak belirlendi. Sekonder sonlanımlar ise bu değerlerin cerrahi ihtiyacının saptanmasındaki değeri ve SAK/İPK arasında bu değerlerin dağılımı arasındaki farkın tespiti olarak belirlendi. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 176 hemorajik inme hastası dahil edildi. Hastaların 22'sinde (%12.5) SAK, 154'ünde (%87.5) ise İPK gözlendi. En sık görülen komorbidite %48.3 ile hipertansiyondu (HT). Otuz (%17) hastanın ilk 48 saatte, 70 (%39.8) hastanın 1 ay içinde, 75 (%42.6) hastanın ise 3 ay içinde öldüğü saptandı. SAK grubunda cerrahi tedavi ihtiyacı olan hasta saptanmadı. İPK grubunda 15 (%9.7) hastada cerrahi ihtiyacı olduğu gözlendi. HDL SAK grubunda anlamlı düzeyle yüksek saptanırken (p<0.001); PAİ (p=0.002), NLR (p=0.010), MLR (p=0.004) ve PLR (p=0.008) değerlerinin İPK grubunda anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edildi. Ancak tedavi ve mortalite grupları arasında bu parametrelerin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı gözlendi. (tümü için p>0.05). Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen verilere göre İPK grubunda SAK grubuna göre daha ileri yaş, daha sık hipertansiyon ve daha sık antihipertansif kullanımı olduğu tespit edildi. Ayrıca İPK grubunda HDL-K değeri SAK grubuna göre anlamlı düzeyde düşükken; PAİ, NLR, MLR ve PLR oranları daha yüksekti. Ancak bununla birlikte İPK ve SAK hastalarında cerrahi ve konservatif tedavi arasında anlamlı bir fark gözlenmedi. Mortalite sonlanımı açısından da gruplar arasında anlamlı bir fark gözlenmedi. SAK ve İPK farklı patogenezlere sahip klinik antitelerdir. Bu sebeple İPK açısından yüksek riskli hastaların takibinde bu parametreler önemli bir yere sahip olabilir. Seri ölçümlerin yapıldığı kohort ve vaka-kontrol çalışmalarına ihtiyaç devam etmektedir. Anahtar sözcükler: Hemorajik İnme, Nötrofil lenfosit oranı, Monosit Lenfosit Oranı, Platelet Lenfosit Oranı, Plazma Aterojenik İndeks, Acil Tıp
BCR ABL negatif kronik myeloproliferatif hastalıklarda kazanılmış von willebrand hastalığının ve kanama sıklığının taranması
Amaç: Bcr-abl negatif KMPN tanılı hastalarda kazanılmış Von Willebrand hastalığı ve kanama sıklığının belirlenmesi amaçlandı. Ayrıca kanama ve KVWH gelişimi için belirleyici risk faktörlerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi erişkin hematoloji kliniğine başvuran ve son güncellenen DSÖ 2016 tanı kriterlerine göre tanıları revize edilen 20 ET, 20 PV, 10 PMF olmak üzere toplam 50 hasta dahil edildi. Hastalara tam kan sayımı, periferik yayma, kan grubu, protrombin zamanı (PT), aktive kısmi tromboplastin zamanı (APTT), fibrinojen, Faktör VIII, VWF antijeni düzeyi (VWF:Ag), Ristosetin kofaktör aktivitesi (Rcof) ve kanama zamanı testleri yapıldı. Bulgular: ET grubunda hastaların %55' inde (n=11), PV grubunda %20' sinde (n=4) ve PMF grubunda %20' sinde (n=2) KVWH gelişti. KVWH en sık ET grubunda saptandı. KVWH olan hastaların trombosit düzeyleri KVWH olmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek saptandı. Tüm hastaların %48'inde kanama izlendi. Tanı sırasında splenomegalisi olan hastalarda hem kanama hem de tromboz gelişme oranı anlamlı şekilde daha yüksek bulundu. Sonuç: Çalışmamızda KVWH olan hastaların trombosit düzeyleri KVWH olmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek saptandı. Bcr-abl negatif kronik myeloproliferatif neoplazilerde KVWH sıklığının tespiti ve riskli grupların ortaya konması açısından daha çok hasta içeren geniş ölçekli ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Kazanılmış Von Willebrand Hastalığı (KVWH), kanama, kronik myeloproliferatif neoplaziler
Açık kalp cerrahisi geçiren hastalarda postoperatif erken dönemde aşırı kanamaya yol açan sebepler
Açık Kalp Cerrahisi Geçiren Hastalarda Postoperatif Erken Dönemde Aşırı Kanamaya Yol Açan Sebepler Giriş: Açık kalp cerrahisi sonrası hastaların yaklaşık %10 'unda aşırı kanama görülmektedir. Yeniden cerrahi gerektiren kanama oranı ise %4-6 arasındadır. Bu da cerrahi sonrası mortalite ve morbiditeyi artırmaktadır. Çalışmanın amacı, açık kalp cerrahisi sonrası erken dönemde aşırı kanama görülme sıklığı ve aşırı kanamaya yol açan nedenleri araştırmaktır. Yöntem: Ocak 2019- Ocak 2021 tarihleri arasında elektif şartlarda açık kalp cerrahisi geçiren vakaların dosya bilgileri retrospektif tarandı. Cerrahi sonrası ilk 1.,2.,3 ve 24 saat toplam kanama miktarlarına göre (ilk 3 saatte ( 1. Saat 500 ml, 2. Saat 400 ml, 3. Saat 300 ml) veya ilk 24 saatte (1500 ml)) aşırı kanama tanımlandı. Aşırı kanama görülen olgular; Grup Kanama Var (KV), görülmeyenler ise Grup Kanama yok (KY) gruplarına ayrıldı. Demografik veriler, intraoperatif EKD, KK süreleri, intraoperatif girişimler ve YB da verilen kan ve kan ürünleri replasmanı miktarları kaydedildi. İstatistiksel değerlendirme için, gruplar arasında Student's t, Mann Witney U, Pearson Ki-Kare Testleri ve korelasyon testi yapıldı. , Bulgular: Kanama görülme sıklığı %9,7 idi. Kanama görülen grupta (Grup KV), KOAH varlığı anlamlı olarak daha yüksekti (p=0.006). Grup KV' da preoperatif antiagregan ve diüretik kullanımı Grup KY'a göre anlamlı olarak daha fazla idi (sırasıyla p=0.00 ve p=0.02). İntraoperatif kan ve kan ürünleri kullanımı açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Postoperatif kan ve kan ürünleri gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Postoperatif kan ve kan ürünleri kullanımı, Grup KV'da anlamlı olarak daha fazla idi (p<0,001). Kadın cinsiyet ve yüksek EF ile kanama arasında negatif ilinti (sırasıyla p=0.032, p=0.047) saptandı. KOAH ve KBY'nin varlığı, antiagregan, diüretik, prednizolon ve ACEI kullanımı, EuroScore yüksekliği, KPB süresi ve KK süresi ile kanama arasında pozitif ilinti saptandı. Cerrahiye giren tüm olguların %41' i anemikti. Sonuç: Açık kalp cerrahisi geçiren elektif vakalarda ameliyat sonrası erken dönemde aşırı kanama sıklığı %9,7, bu olguların kanama nedeniyle cerrahi olarak yeniden açılma oranı %33'tü. Kadın cinsiyet, düşük EF ile kanama arasında negatif ilinti, KOAH ve KBY varlığı, preoperatif antiagregan, diüretik, prednizolon ve ACEI kullanımı, yüksek Euroscore, uzun KK ve KPB süreleri ile aşırı kanama arasında pozitif ilinti saptandı. Sonuç olarak, preoperatif değerlendirmede aneminin düzeltilmesi, anti-agregan ilaçların uygun sürelerde kesilmesi, yandaş hastalıkların optimum düzeyde kontrol altında tutulması, cerrahi sırasında kanamayı önleyici tedbirlerin alınması, cerrahi sonrası kanama oranının azaltılmasında etkili olacağı kanaatindeyiz.
Sezaryen doğum yapan kadınlarda abdominal korse kullanımının postpartum ağrı, kanama ve emzirme başarısı üzerine etkisi
Bu araştırma, sezaryen doğum yapan kadınlarda abdominal korse kullanımının postpartum ağrı, kanama ve emzirme başarısı üzerine etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Randomize kontrollü müdahale çalışması olarak yapılan araştırmanın evrenini, 22 Eylül 2020-19 Mart 2021 tarihleri arasında Türkiye'de bir eğitim ve araştırma hastanesinin Kadın Doğum kliniğinde sezaryen olan kadınlar oluşturmuştur. Araştırma, dahil edilme kriterlerine uyan 64 müdahale, 64 kontrol grubunda toplam 128 kadın ile tamamlanmıştır. Veriler, tanıtıcı bilgi formu, "Postpartum Ağrı, Analjezik İhtiyacı, Puerperal Kanama ve Uterus İzlem Formu" ve "Emzirme Başarısı İzlem Formu" ile toplanmıştır. Kanama miktarı dijital hassas terazi, ağrı "Visual Analog Skala (VAS)" ve emzirme başarısı "LATCH Emzirme Tanılama Aracı" ile değerlendirilmiştir. Analizlerin tamamında istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak tanımlanmıştır. Araştırmada müdahale grubundaki kadınların, 5.-48. saatler arasındaki sezaryen kesisi ağrı (VAS) puanlarının anlamlı olarak daha düşük olduğu bulunmuştur (p<0,001). Ayrıca, abdominal bölge ağrı (VAS) puanlarının 4.-48. saatler arasında anlamlı olarak daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0,001). Bununla birlikte, 24. ve 48. saatlerdeki ve toplam puerperal kanama miktarlarının anlamlı olarak daha az olduğu belirlenmiştir (p<0,001). Müdahale grubunun postpartum 6. ve 24. saatlerdeki hemoglobin ve hematoktit değerlerinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). Ayrıca, müdahale grubunun LATCH emzirme puanlarının 2.-48. saatler arasında anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0,001). Abdominal korse kullanımının sezaryen olan kadınlarda postpartum ağrı skoru, kanama miktarı ve emzirme başarısı puanı üzerinde etkili olduğu belirlenmiştir.
Gastrointestinal sistem kanamalarında transarteriyel embolizasyon tedavisinin güvenilirliği ve etkinliği
Gastrointestinal sistem (GİS) kanaması, yüksek morbidite ve mortalite ile seyredebilen önemli bir hastane başvuru nedenidir. GİS kanaması ile gelen hastaların hızlı ve doğru bir şekilde teşhisinin konulması ve zamanında tedavisine başlanılması gerekmektedir. Endoskopinin mümkün olmadığı veya başarısız endoskopik tedaviden sonra, transarteriyel embolizasyon (TAE), acil cerrahiye nispeten güvenli bir alternatif seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Girişimsel Radyoloji ünitesinde 2013 ve 2022 tarihleri arasında gastrointestinal sistem kanaması nedeniyle transarteriyel tedavi yapılan hastalara ait klinik, laboratuar, endoskopik, radyolojik (anjiografik) bulguları retrospektif olarak incelenmiş ve elde edilen bulgular literatür ile birlikte değerlendirilmiştir. Çalışmamıza dahil edilen 34 hastanın %64,7'si (n=22) erkek, %35,3'ü (n=12) kadındı. Hastaların yaş dağılımının 22-90 yıl arasında değiştiği, yaş ortalamasının ise 59,94 ± 14,87 olduğu tespit edildi. Çalışmaya dâhil edilen hastaların tanı dağılımlarına bakıldığında; %58,8'inin (n=20) malignite, %17,6'nın (n=6) ülser, %11,8'inin (n=4) post-op hemoraji, %8,8'inin (n=3) vasküler nedenler, %2,9'unun (n=1) inflamatuar bağırsak hastalığı tanılarından oluştuğu tespit edildi. Hastaların anjiografik embolizasyona ait bulgulara bakıldığında; en fazla %76,5 (n=26) oranı ile ekstravazasyon tespit edildi. TAE işleminde %55,9 (n=19) oran ile en fazla koil kullanıldığı tespit edildi. Çalışmamızda TAE uygulanan hastaların tamamında (n=34; %100,0) teknik başarının, %70,6'sında (n=24) da klinik başarının sağlandığı tespit edildi. Sonuç olarak, endoskopik olarak yönetilemeyen akut GİS kanaması olan hastalarda, morbidite ve mortaliteyi önlemek için hızlı radyolojik görüntüleme çalışmaları ve endovasküler müdahale düşünülmelidir. TAE ile etkili ve güvenli GİS stabilizasyonu sağlanabilir. Anahtar Kelimeler: Gastrointestinal Sistem Kanaması, Endovasküler Tedavi, Transarteriyel Embolizasyon, Girişimsel Radyoloji
Acil servise başvuran ve üst gastrointestinal sistem kanaması tanısı alan hastalarda farklı 3 gastrointestinal sistem kanaması skorlama sisteminin prospektif olarak karşılaştırılması
Arka plan / Hedefler: Hastaneye yatışların yaygın nedeni olan akut gastrointestinal kanamalar hayati tehlike oluşturabilen bir abdominal acildir. Üst gastrointestinal sistem (ÜGİS) kanamaları ciddi mortalite oranlarına sahiptir. ÜGİS kanamalarına bağlı mortalite gelişebilecek hastaları belirlemek amaçlı çok sayıda skor sistemi üretilmiştir. Bizim çalışmamızın amacı bu skor sistemlerinden Glasgow-Blatchford skoru (GBS), pre-endoskopik Rockall skoru (PRS) ve Rockall skorunun (RS) acil servislerde 28 günlük mortaliteyi belirlemedeki başarısını karşılaştırmaktır. Metot: GBS, PRS ve RS'nin 28 günlük mortaliteyi öngörmedeki başarısı prospektif olarak Celal Bayar Üniversitesi acil servisinde araştırıldı. Mayıs 2014-Mayıs 2015 tarihleri arasında toplamda 210 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm skorlama sistemleri için alıcı işletim karakteristiği eğrisinde eğri altındaki alan (EAA), özgüllük ve duyarlılık analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 210 hastadan 65'i (%31) kadın, 145'i (%69) erkekti. Hastaların %17.1'i 28 gün içinde hayatını kaybetti. Mortalite ile tüm skorlama (GBS, PRS ve RS) sistemleri arasında anlamlı ilişki saptandı. Mortalite için EAA GBS için 0.705, PRS için 0.768, RS için 0.814 hesaplandı (sırasıyla p <0.001, p <0.001, p <0.001). Mortalite için GBS ≥10.5 değerinde duyarlılık %78 özgüllük %53, PRS ≥3 değerinde duyarlılık %85 özgüllük %59, RS ≥6 değerinde duyarlılık %76 özgüllük %77 saptandı (sırasıyla p <0.001, p <0.001, p <0.001) Sonuç: GBS, PRS ve RS acil serviste ÜGİS kanamalarına bağlı mortaliteyi öngörmede kullanılabilir. Üç skor siteminin mortaliteyi göstermesi başarısı birbirine benzemesine karşın RS yüksek EAA değeri ve yüksek özgüllük değeri ile bir adım öne çıkmaktadır.
Üst ve alt gastrointestinal sistem endoskopisi yapılan çocuklarda gastrointestinal sistem kanamalarının retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada GİS kanaması nedeni ile endoskopik inceleme yapılan hastalarda, yaş gruplarına göre kanama etiyolojilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Yöntem: Aralık 2013-Kasım 2015 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Gastroenteroloji Bölümüne GİS kanaması nedeni ile başvuran ve endoskopik inceleme (özefagogastroduodenoskopi ve kolonoskopi) yapılan 70 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların (35 kız, 35 erkek) ortalama yaşları 11±4.8 yıl (2-17 yıl) idi. 43 hastada (%61.4) üst GİS kanaması, 27 hastada (%38.6) alt GİS kanaması bulundu. Üst GİS kanaması nedeni ile endoskopi yapılan hastalardan 16'sının (% 37.3) nonsteroid antiinflamatuar ilaç (NSAİİ) veya aspirin kullandığı ve bu hastaların 8'inin 2-5 yaş arasında olduğu saptandı. Hastaların ortalama hemoglobin değeri 11.4±2.3 (4.8-16.9) g/dL, ortalama hematokrit değeri 34.6±7.0 (15-52) idi. Üst GİS kanamalı 16 hastada (% 37.2) histopatolojik inceleme sonucunda H. pylori pozitifliği saptandı. Alt GİS kanamalı 7 hasta (% 25.9) histopatolojik inceleme sonucunda inflamatuar bağırsak hastalığı tanısı aldı. Karaciğer sirozu olan 1 hasta özefagus varis kanaması nedeniyle kaybedildi. Sonuç: Çocukluk çağında sık kullanılan NSAİİ'ler tedavi dozlarında bile üst GİS kanamalarına neden olabilir. Bu açıdan gereksiz NSAİİ kullanımından kaçınılmalıdır. Adölesan dönemdeki alt GİS kanamalarının önemli nedenlerinden birisinin inflamatuar bağırsak hastalıkları olduğu unutulmamalıdır.
Üst gastrointestinal sistem kanamalarında sıcak forseps ile hemoklip uygulamalarının retrospektif karşılaştırılması
Giriş: Üst gastrointestinal kanama (ÜGİK), doktorlar tarafından en sık karşılaşılan acil durumlardan biridir. Yıllık insidans 100.000'de 133'tür. Peptik ülser hastalığı, tüm vakaların %31 ila %67'sinden sorumludur ve ÜGİK'nin en yaygın nedenidir. Bunun yanında diğer nedenler varis kanaması, eroziv hastalıklar, Mallory-Weiss yırtığı, Dieulafoy lezyonları, vasküler ektazi ve malignite olarak sıralanabilir. Tedavi genellikle asit baskılama ve endoskopik yöntemlerin kullanımına dayanır. ÜGİK tedavisinde kullanılabilecek endoskopik teknikler; enjeksiyon tedavisi, termal pıhtılaşma tedavisi, hemostatik klipsler, fibrin örtücü, argon plazma pıhtılaştırması ve bu sayılan tekniklerin herhangi biri ile epinefrin enjeksiyonu kombinasyonu yer almaktadır. Bununla birlikte, hangi yöntemin en iyi olduğuna ve seçim yöntemini oluşturması gerektiğine dair net bir kanıt yoktur. Endoskopistin kişisel tercihi, mevcut ekipman, lezyonun yeri ve özellikleri tedavi seçiminde rol oynar. Endoskopik HC, ÜGİK tedavisinde sıklıkla kullanılan mekanik bir tekniktir. Bu mekanik aparat kanayan lezyona ve periferik dokuya tutunarak tamponad ve hemostaz sağlar. Termal tedaviler ise vasküler yapılarda koagülasyon nekrozu ile daralma yaparak hemostaz sağlar. Üç ana tip termal temas cihazı vardır; çok kutuplu sondalar, ısıtıcı sondalar ve monopolar sondalar. Düşük maliyetli olan sıcak forseps (HF), monopolar hemostatik forsepse benzer şekilde çalışır. HF özellikle polipektomide ve endoskopik submukozal diseksiyonda (ESD) hemostaz sağlanmasında faydalıdır. Çalışmamızda ÜGİK tedavisinde HC ve HF'nin etkinliği ve maliyet etkinliğinin retrospektif karşılaştırmasını yaptık. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Düzce Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji ve İç Hastalıkları Anabilim Dalı'nda; Haziran 2017-Mart 2022 tarihleri arasında Gastroenteroloji ve İç Hastalıkları polikliniklerine başvuran hastalarla gerçekleştirildi. Hastalar araştırmaya katılmaya gönüllü olanlardan seçildi ve yazılı bilgilendirilmiş onam formu alındı. Üst gastrointestinal sistem kanaması olan hastalara endoskopi sırasında gereği halinde sıcak forseps veya hemoklip uygulamaları rutin olarak yapılmaktadır. Hastalar uygulanan endoskopik hemostatik yönteme göre iki gruba ayrıldı. HF grubu, sıcak forseps koagülasyon, HC grubu ise hemoklips uygulanan kişilerden seçildi. Primer hemostaz oranları, tekrarlayan kanama, transfüzyon gereksinimleri, hastanede kalış süreleri ve maliyetler iki grup arasında karşılaştırıldı. Acil servise ve/veya polikliniğe hematokezya ve/veya melena ve/veya hematemez nedeniyle başvuran hastalara gastroenterologlar tarafından tüm endoskopik prosedürler başvurudan sonraki 48 saat içinde gerçekleştirildi. Her hastada hemostaz yönteminin seçimi, kanamalı lezyonun konumuna, antiagregan ve antikoagülan kullanımına bağlı olarak, gastroenteroloğun kararına göre seçildi. Kalp hızı, kan basıncı ve hemoglobin düzeylerinin ilk stabilizasyonunu takiben 24 saat içinde, şok veya hemoglobin konsantrasyonlarında >2 g/dl azalma, taze hematemez veya melena yeniden kanamayı işaret eder olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların demografik özellikleri açısından HC ve HF gruplarının karşılaştırma analizinde yaş ve cinsiyet homojendir. Her iki grupta işlem sonrası ilk 24 saatte hipotansiyon ve taşikardi gelişimi açısından yapılan karşılaştırma analizinde, anlamlı fark tespit edilmedi. HC ve HF tedavi gruplarında tekrarlayan kanama oranlarının arasında anlamlı fark bulunmadı. HC ve HF tedavi grupları arasında primer hemostaz oranları sırasıyla %83,33 ve %87,21 olarak saptandı (p=0,537). Her iki grupta hospitalizasyon süresi ortalama üç gün olarak tespit edildi (p=0,206). Maliyet açısından tedavi grupları karşılaştırıldığında, HC grubunda maliyet HF grubuna göre yüksek bulundu (p<0,001). Sonuç: Bu çalışma görece daha yeni olan HF tedavisinin HC kadar güvenli ve etkin olmasının yanı sıra maliyet etkinliği açısından HC'den üstün olduğunu göstermiştir. Bu bağlamda HF tedavisi uygun endikasyonda ÜGİK hastalarında kullanılabilir. Bu konuda daha geniş hasta sayısına sahip, prospektüs ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Gastrointestinal kanama, sıcak forseps, hemoklips, endoskopi
Çocukluk çağı von willebrand hastalığı ve trombosit fonksiyon bozukluğu olgularında pediatrik kanama skorunun tanısal değeri
ÖZETÇocukluk çağında hafif derecedeki kanama diyatezlerinin tanısı sağlam olguların da benzer semptomlar bildirmesiyle zor olmaktadır. Bu olgularda tanıya ulaşmada ayrıntılı ve doğru bir kanama öyküsünün elde edilmesiyle standardize pediatrik kanama skoru geliştirilmiştir. Çalışmamızda Türk çocuklarında pediatrik kanama skoru daha önceden tanı almış Von Willebrand Hastalığı (VWH) (n=46), Trombosit Fonksiyon Bozukluğu (TFB) (n=65) ve yakınması olmayan sağlam `Kontrol 1'(n=38) ve kanama yakınması olan ancak hemostatik olarak normal bulunan `Kontrol 2'(n=32) gruplarına uygulandı. Pediatrik kanama skorunun (PKS) cutt off değeri ? 3 olarak saptandı (AUC=0.785 %95 CI:0.718-0.852). Von Willebrand Hastalığı grubu ve Kontrol 1 grubunu ayırt etmede sensitivite, spesifite, Pozitif Prediktif Değer (PPD) ve Negatif Prediktif Değer (NPD) sırasıyla %93,5; %97,4; %97,7; %92,5 saptandı. Von Willebrand Hastalığı grubu ve Kontrol 2 grubunu ayırt etmede ise sensitivite, spesifite, PPD ve NPD sırasıyla %93,5; %87,5; %91,5;%90,3 saptandı. Sensitivite, spesifite, PPD ve NPD sırasıyla TFB ve Kontrol 1 grubunu ayırt etmede %89,2; %97,4; %98,3; %84,1; TFB ve Kontrol 2 grubunu ayırt etmede %89,2; %87,5; %93,5; %80 olarak saptandı. Sonuç olarak, PKS'nin kanama diyatezi ile sağlam olguları ayırt etmede iyi bir araç olduğu ancak kesin tanı için ek hemostatik laboratuar tetkiklerinin gerekli olduğu düşünüldü.
Deneysel hemorajik sistit modelinde ankaferdin etkileri
Amaç: Siklofosfamid ile indüklenen hemorajik sistit modelinde Ankaferd'in etkinliğini araştırmak.Gereç ve Yöntem: 8-12 haftalık 24 adet dişi Wistar albino rat randomize olarak sekizerli üç gruba ayrıldı. Grup 1'e (kontrol grubu) CP dozu kadar intraperitoneal (i.p) saline enjekte edildi. Grup 2'ye sadece ürotoksik doz olan 100 mg/kg i.p. CP verilirken, Grup 3'e i.p. CP yanında, CP enjeksiyonundan 60 dakika önce ve CP enjeksiyonundan sonraki 12'nci, 24'üncü, 36'ncı, 48'inci ve 60'ıncı saatlerde intravezikal olarak Ankaferd verildi. Deney sonunda hayvanlar uyutularak mesaneler çıkarıldı ve iki eşit parçaya ayrıldı. Yarısı SOD ve MPO aktivitesi ile MDA ve NO seviyelerinin saptanması için -80 0C'de muhafaza edildi. Diğer yarısı ise histolojik değerlendirme için 24 saat boyunca % 10'luk formaldehid solüsyonunda bekletildi.Bulgular: CP verilerek HS oluşturulan grupta oksidatif stresin göstergesi olan MDA seviyeleri yüksek saptanmakla beraber, Ankaferd tedavisi MDA seviyelerini azalttı ve istatistiksel olarak anlamlıydı. Antioksidan bir enzim olan SOD düzeyleri de Ankaferd tedavisi alan gruplarda anlamlı olarak artmıştı. MPO aktivitesinde Ankaferd tedavisi alan grupta CP alan gruba göre anlamlı bir azalma bulundu. Ancak her üç grup arasında da NO seviyeleri açısında anlamlı bir fark bulunamadı. Kontrol grubundaki tüm ratlarda mesane histolojileri ödem hariç normaldi. Bunun da mesanenin çıkarılması esnasında travmaya bağlı olabileceği düşünüldü. CP uygulanan grupta mikroskopik olarak ciddi mukozal hasar saptandı. Ankaferd'in ise histolojik hasara karşı koruyucu etkisi olmadı. Mesane ağırlıklarının tüm vücut ağırlığına oranı da mesane histolojisiyle uyumlu olarak CP+Ankaferd alan grupta sadece CP alan gruba göre anlamlı olarak artmıştı. CP ile CP+Ankaferd alan gruplar arasında hematüri açısından da anlamlı bir fark saptanmadı.Sonuçlar: Klinik ve histopatolojik iyileşme sağlanabilmesi için Ankaferd'in hangi dozda ve hangi sürede verileceğine yönelik yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Sözcükler: Hemorajik sistit, siklofosfamid, Ankaferd, rat, oksidatif stres.
Total diz artroplastisi (TDA) yapılan hastalarda turnike öncesi ve turnike sonrası tek doz tranekzamik asit uygulanmasının kanama kontrolü üzerine etkisinin karşılaştırılması
Total diz artoplastisi, son evre diz osteoartriti tedavisi için yararlı ve etkili bir tedavi seçeneğidir. Bunun yanında, bu cerrahi ameliyat içi ve ameliyat sonrası önemli miktarda kan kaybı ile sonuçlanmaktadır ve bu kanama sonucunda genellikle hastada kan transfüzyonu ihtiyacı oluşmaktadır. Çalışmamızın amacı tranekzamik asitin turnike öncesi ve turnike sonrası kullanımının karşılaştırılıp, meydana gelen kanama miktarı ve transfüzyon ihtiyacı üzerindeki etkisini araştırmaktır.Çalışmamıza 1 Ocak 2013 ve 1 Ağustos 2013 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim dalı polikliniğine başvuran 60-79 yaş arası, primer osteoartrit tanısı ile total diz artroplastisi yapılan 30 hasta dahil edilmiştir. Hastalar TEA uygulanmayan kontrol grubu, turnike öncesi TEA uygulanan grup ve turnike sonrası TEA uygulanan grup olarak 3'e ayrılmıştır. Hastaların 30. dakikadaki ve 24 saat sonundaki kanama miktarlarına, Hb değerlerindeki değişimlere, transfüzyon ihtiyaçlarına, PT, aPTT ve INR değerlerine bakılmıştır. TEA uygulanan hasta gruplarındaki kanama miktarı, Hb düşüşü,transfüzyon ihtiyacı, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı daha az bulunmuştur. TEA uygulanan hastalar kendi aralarında karşılaştırıldığı zaman; turnike sonrası grupta, turnike öncesi gruba göre daha az kanama miktarı bulunmuştur ancak Hb değişimlerinde anlamlı bir değişiklik görülmemiştir. TEA uygulanan hastaların aPTT, PT ve INR değerlerinde anlamlı bir değişim görülmemiştir.
Traneksamik asitin rat femoral veninde katlama yöntemi ile oluşturulan tromboz modeli üzerine etkileri
Cerrahide en sık görülen komplikasyonlardan biri de kanamadır. Ameliyat esnasında kan kaybını en aza indirmek cerrahların en büyük hedeflerinden biridir. Kan transfüzyonu ile kaybedilen kan geri yerine koyulabilse de transfüzyonun morbiditeyi ve mortaliteyi artıran birçok komplikasyonu bulunmaktadır. Bu sebeple kanamayı azaltan sistemik ilaçlar tartışma konusu olmaya başlamıştır. Traneksamik asit, kanama durdurucu sentetik bir lizin analoğudur. Bazı seçilmiş vakalar dışında sık kullanılmamaktadır. Mikrocerrahi işlemlerde kanamayı durdururken trombozu artırıp artırmadığına dair çalışmalar ise sınırlıdır. Traneksamik asit plazminojenin plazmine aktivasyonu önler. Böylece geçici olarak fibrin pıhtılarının plazmin tarafından çözünmesine engel olur. Bu mekanizmadan yola çıkarak traneksamik asidin mevcut pıhtı formasyonunu koruduğu ancak yeni pıhtı oluşumuna neden olmayacağı düşünüldü. Yapılan çalışmada mikrocerrahi altında rat femoral venlerine tromboz oluşturma amacıyla venöz katlama (tuck) prosedürü uygulandı. Ardından intravenöz verilen traneksamik asitin tromboza yatkın olan damarda trombozu artırıp artırmadığı araştırıldı. Etik kurul onayı alındıktan sonra, 60 adet wistar-albino cinsi rat çalışmaya dahil edildi. Ratlar 3 gruba ayrıldı. Grup 1 ratlara femoral venlerine tuck modeli ile tromboz modeli oluşturuldu. Ardından intravenöz 250 mg/kg traneksamik asit verildi. Grup 2 ratlara da femoral venlerine tuck modeli ile tromboz modeli oluşturuldu. Ancak postoperatif traneksamik asit verilmedi. Grup 3 ratlara ise tromboz modeli oluşturulmadan sadece intravenöz traneksamik asit verildi. Ardından postoperatif 14. gün bütün gruplar tekrar operasyona alındı ve grup 1 ve grup 2'deki grupların tromboz modeli oluşturulan femoral venlerinden ve grup 3'de rastgele bir taraf femoral venden histopatolojik çalışma yapmak üzere biyopsi alındı. Postoperatif 14. gün biyopsi alınma esnasında biyopsiden önce milking (sağma) testi yapıldı. Grup 1'de 20 venden 8'inde geçiş mevcuttu, grup 2'de 20 venden 10'unda geçiş mevcuttu, grup 3'de ise 19 venin hepsinde geçiş mevcuttu. Yine histopatolojik çalışmada grup 1'de 12 ven tromboze olmuştu, grup 2'de 10 vende tromboze görünüm mevcuttu, grup 3'de ise tromboze ven yoktu. Grup 1'de 20 venden 14'ünde eflamasyon mevcut, 12'sinde ödem mevcut iken, grup 2'de 20 venden 15'inde enflamasyon mevcut, 12'sinde ödem mevcuttu. Tuck modeli ile ratlarda femoral venlerde tromboz oluşturulmuş ancak traneksamik asitin tromboza yatkın olan damarlarda trombozu arttırmadığı görülmüştür. Ancak insanlarda kullanımı için daha ileri klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Çünkü insanlarda da güvenli şekilde kullanılabileceğine dair görüş birliği sağlandığında birçok operasyonda ve tromboz açısından risk grubundaki hastalarda kanamayı azaltmak için kullanılabilecektir. Plastik cerrahide de mikrocerrahiden mamoplastiye, rinoplastiden baş boyun cerrahisine her türlü operasyonda kullanılabilecektir.
Tonsillektomi sonrası kanamayı etkileyen olası risk faktörleri
Tonsillektomi sonrası kanama (TSK) hâlâ sık rastlanan ve yaşamı tehdit eden acil bir komplikasyondur. Kanamaya neden olan faktörlerin bilinmesi kanamayı engellemede yararlı olabilir. Bu çalışma ile kliniğimizde yapılan tonsillektomi sonrası meydana gelen kanama insidansını tespit ederek, bu komplikasyonun oluşumunda etken olan risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlandı. Ocak 2013-Aralık 2018 tarihleri arasında kliniğimizde tonsillektomi yapılıp TSK nedeniyle takip ve tedavi edilen hastaların tıbbi kayıtları geriye dönük incelendi. Hastaların tümü yaş, cinsiyet, uygulanan ameliyat yöntemi, preoperatif hemoglobin, trombosit, inr düzeyleri, kanamanın ciddiyeti, tonsil yatağında enfeksiyon varlığı açısından değerlendirildi. Toplam 776 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 11,7±12 olup bunların 624(%80,4)‟ü çocuk, 152(%19,6)‟si yetişkindi. TSK insidansı yetişkinlerde (%7,8), çocuklardan (%0,14) daha fazla görüldü . TSK olan vakaların operasyon nedeni, preoperatif hemoglobin, trombosit(plt), inr düzeyi, vakaların tonsil dereceleri (evre 0,1,2,3,4) ile anlamlı bir ilişki bulunamadı. Tonsillektomi sonrası ileri yaşta kanamanın artma ihtimali göz önünde bulundurulmalıdır.
Endoskopik submukozal adrenalin enjeksiyonunun kardiyak yan etkilerinin araştırılması
Giriş: Endoskopi, günümüzde tanıdan tedaviye çok farklı amaçlarla ve sık olarak uygulanan bir işlemdir. Adrenalinin hemostazı sağlama konusunda etkili ve kullanımı kolay olması nedeniyle, klinik pratikte gastrointestinal sistem kanamaları, polipektomiler, endoskopik mukozal rezeksiyon ve endoskopik submukozal diseksiyon sırasında farklı dozlarda ve titrelerde adrenalin submukozaya enjekte edilmektedir. Ancak bu uygulamanın kardiyak açıdan etkileri ile ilgili literatürde yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu tezin amacı gastrointestinal traktus submukozasına klinik pratikte yıllardır rutin olarak uygulanmakta olan adrenalin enjeksiyonunun kardiyak açıdan güvenilirliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda; Ağustos 2019 - Şubat 2020 tarihleri arasında endoskopi yapılan, 18 yaş üstü hastalarla prospektif olarak yapılmıştır. Çalışmaya 1:1000, 1:10.000 ve 1:20.000 titrelerinde adrenalin uygulanan gruplar ve adrenalin uygulanmayan kontrol grubu olmak üzere toplam 146 hasta dahil edilmiştir. İşlemler sırasında değişen konsantrasyonlar ile verilen adrenalinin sistemik etkilerini araştırmak için 0. 3. 6. 9. ve 12. dakikalarda nabız (atım/dakika), sistolik ve diastolik kan basıncı (mmHg) ölçülerek kayıt altına alınmıştır. Bu çalışma, Düzce Üniversitesi Etik Kurulu'ndan 05.08.2019 tarihli, 2019/162 karar numaralı izin alınarak ve Helsinki Deklarasyonu prensiplerine uygun olarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Cinsiyet, yaş, komorbid hastalık varlığı, beta bloker kullanımı, kalsiyum kanal blokeri kullanımı ve diğer anti-hipertansif ilaç kullanımı açısından gruplar homojendir. Sistolik, diyasyolik kan basıncı ve nabız verileri incelendiğinde; sistolik kan basıncı, diyastolik kan basıcı ve kalp hızı parametrelerinde, farklı titrelerde adrenalin uygulanan dört kolda, adrenaline bağlı anlamlı bir artış saptanmamıştır. Ancak her gruba kendi içinde bakıldığında, diyastolik kan basıncı ve kalp hızında zamanla anlamlı bir artış olduğu bulunmuş, sistolik kan basıncında ise artış görülmemiştir. Sonuç: Yaptığımız çalışma, günlük klinik pratikte uygulanan doz ve titrelerin üzerine çıkılmasının gerektiği durumlarda, adrenalinin kardiyovasküler açıdan güvenli olduğunu düşündürmektedir. Çalışmamızın bu konuda daha yüksek hasta sayısıyla yapılacak randomize kontrollü çalışmalara ışık tutacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Adrenalin, endoskopi, gastrointestinal kanama, kan basıncı, nabız
Acil servise başvuran iskemik ve hemorajik serebrovasküler hastalıklı hastalarda "ubikuitin C-terminal hidrolaz-LI" düzeylerinin araştırılması
Acil servis başvurularında şuur bulanıklığı şikayeti önemli bir yer tutmaktadır. Acil servise şuur bulanıklığı ile başvuran hastalarda sık görülen nedenler arasında serebrovasküler hastalıklar (SVH) ve metabolik bozukluklar önemli bir yere sahiptir. Çalışmamızda Ubikuitin C-Terminal hidrolaz – L1'in (UCH-L1) nöronlara olan özgüllüğü, yüksek düzeylerde bulunması ve nöropatolojik tablolarda artması nedeniyle, nontravmatik SVH olan hastalardaki düzeyinin sağlıklı kontrol ve metabolik nedenli şuur değişikliği olan gruplarla kıyaslanarak tanı, prognoz ve mortalite ile ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya, gönüllü olarak bu çalışmaya katılmayı kabul eden 80 iskemik SVH, 40 hemorajik SVH, 80 metabolik nedenli şuur değişikliği olan hasta ve 40 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 240 kişi dahil edildi. Çalışmamızda iskemik SVH hastalarında UCH-L1 düzeyleri metabolik şuur değişikliği olan hastalara göre daha yüksek idi (p=0,004). Ayrıca hemorajik SVH hastalarında da UCH-L1 düzeyleri metabolik şuur değişikliği olan hastalara göre daha yüksek (p=0,002) olarak tespit edildi. Sonuç olarak UCH-L1, iskemik ya da hemorajik SVH'ların metabolik şuur değişikliği olan hastalardan ayrımında bir marker olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: İskemik serebrovasküler hastalık, hemorajik serebrovasküler hastalık, Ubikuitin C-Terminal hidrolaz–L1, metabolik şuur değişikliği