Hormonlar

106 theses under this subject heading

DoctorateOpen AccessTR

Tandem (Yamaç paraşütü) sporcularının biyomotorik özellikleri, irtifaya bağlı bazı hormonal düzeyleri ve kan parametrelerinin incelenmesi

Bu çalışmanın amacı tandem-yamaç paraşütü pilotlarının biyomotorik özellikleri, irtifaya bağlı kan parametreleri ve bazı hormon düzeylerinin akut ve kronik olarak incelenmesidir. Çalışmaya yaşları 20 ve üzeri olan, 18 profesyonel sporcu katılmıştır. İstatiksel hesaplamalar SPSS (version 22.0) programında yapılmıştır. Verilerin normal dağılım gösterip göstermediğini anlamak için Shapiro-Wilk testi kullanılmıştır. Akut olarak uçuş öncesi ve uçuş sonrası, kronik olarak ise sezon başlangıcı ve sezon sonu (4 ay) test verileri incelendiğinde bu süre içerisinde meydana gelen değişimleri belirlemek için tekrarlayan ölçümlerde normallik dağılımlarına göre Paired Sample T Testi ve Wilcoxon test yöntemleri kullanılmıştır. Dönem farklılıklarının etki derecesini karşılaştırmak için normal dağılan değişkenler bağımlı örneklemler için (paired) t-testi, normal olmayanlar için ise Wilcoxon rank testi kullanılmıştır. Yaş, tandem deneyimi (yamaç paraşütü) ve sezon boyunca gerçekleştirilen uçuş sayısı değişkenleri ile kan ve hormon değerleri arasında bir ilişki olup olmadığını belirlemek için Pearson Korelasyon anaizi yapılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Sırt kuvveti, sol el kavrama kuvveti ve bacak kuvveti değerlerinde 4 ay süren çalışmalar sonunda anlamlı düzeyde artışlar saptanmıştır. Hematolojik parametrelerin akut ve kronik incelemesinde, eritrosit, trombosit, lökosit ve bazı alt gruplara ait parametrelerde anlamlı değişimler tespit edilmiştir. İnsülin, kortizol ve TSH hormon düzeylerinde akut olarak anlamlı bir fark görülmezken, kronik etkilerin değerlendirilmesinde sezon sonu uçuş sonrası insülin düzeylerinde ve sezon sonu uçuş öncesi kortizol hormon düzeylerinde anlamlı azalmaların olduğu belirlenmiştir. Kalp atım hızı (KAH) verilerinin akut etkisi incelendiğinde sezon sonu uçuş sonrası değerler uçuş öncesi değerlere göre anlamlı düzeyde artış gösterirken, kronik süreçte sezon sonu uçuş öncesi değerlerde sezon başlangıcı uçuş öncesi değerlere göre anlamlı düzeyde azalmalar görülmüştür. Sistolik ve diastolik kan basıncı verilerinin akut değerlendirmesine göre sezon sonu uçuş sonrası değerlerinde uçuş öncesi değerlere göre anlamlı artış gözlemlenmiştir. Kronik süreçte ise, sezon sonu uçuş öncesi diastolik kan basıncı değerlerinde sezon başlangıcı uçuş öncesi değerlere göre anlamlı azalmalar bulunmuştur. Hangi dönemin etki derecesinin daha büyük olduğunu belirlemek için yapılan karşılaştırmada, kronik egzersiz sürecinde uçuş öncesi ve uçuş sonrası ölçülen değişkenlere ait değerler arasındaki farkların, akut egzersiz sürecinde ölçülen uçuş öncesi ve uçuş sonrası değişkenlere ait değerler arasındaki farklara göre daha yüksek skorlara sahip olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar ile kronik egzersiz sürecinin akut egzersiz sürecine göre etki derecesinin daha büyük olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, kronik etkiye bağlı uçuş egzersizinde biyomotorik özellikler, kortizol ve insülin düzeylerinde olumlu yönde anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir. Kan parametreleri ve kardiyovasküler parametrelerde ise hem akut hem de kronik egzersiz sürecinde anlamlı farkılıklar bulunmuştur. İncelenen parametrelerde elde edilen sonuçların gelecekte yapılacak diğer bilimsel çalışmalara kaynak teşkil edebileceği düşünülmektedir.

Beden eğitimiBiyomotorik özelliklerHormonlar+4
Tolga Altuğ
Muğla Sıtkı Kocman University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rotterdam, AES ve National Institutes of Health kriterlerine uyan PKOS'lu hastaların biyokimyasal değerlerinin ve insülin direncinin karşılaştırılması

Polikistik over sendromu (PKOS), amenore, polikistik overler, hirsutizm ve obezitenin birlikteliği olarak tanımlanmaktadır. PKOS üreme çağındaki kadınların yaklaşık %5-%10?inde görülmektedir. Patogenezinde, hiperinsülinemiyle beraber olan insülin direnci ve overlerde luteinizan hormona (LH) bağımlı androjen yapımının artışı anahtar rol oynamaktadır. PKOS tanı kriterleri günümüze kadar; National Institutes of Health (NIH) 1990, Rotterdam Consensus 2003, Androjen Excess Society (AES) ve PKOS society 2009 göre sınıflandırılmaktadır. Çalışmamızda Nisan 2011-Ağustos 2012 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği Jinekoloji polikliniğine PKOS ön tanısıyla başvuran Androgen Excess Society (AES), Rotterdam, National Institutes of Health [NIH] kriterlerine uyan hastaların biyokimyasal değerlerini ve insülin direncini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmamız retrospektif bir çalışmadır. Çalışmaya Rotterdam tanı kriterlerine göre PKOS tanısı olan kadınların (n=200), Androgen Excess Society (AES) tanı kriterlerine göre PKOS tanısılı olan kadınların (n=182), National Institutes of Health (NIH) tanı kriterlerine göre PKOS tanısı olan kadınların (n=180); antropometri, lipid profili, glukoz, insülin, oral glukoz tolerans testi (OGTT) ve hormon düzeyleri değerlendirildi. İnsülin direnci homeostatik modeli değerlendirmesi (HOMA-IR) kullanılarak hesaplandı. Gruplar arasında bel/kalça (p= 0,0001), LH/FSH (p= 0,041), AST (p= 0,035), DHEA-S ( p= 0,010), FG skorlamsı ( p= 0,007) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. İnsülin direnci (HOMA-IR ? 3.8) sıklığı sırasıyla grup1: %35, grup2: %33,0 ve grup3; %37,2 bulundu. Gruplar arasında insülin direncinin istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Sonuç olarak; bu çalışmada Rotterdam-PKOS metabolik sendromunda, NIH-PKOS insülin direncinde ve AES-PKOS dislipidemide ön plana çıkmıştır. Anahtar Kelimeler: Polikistik over sendromu, Tanı kriterleri, İnsülin direnci, Biyokimyasal değerler, Hormon paneli, Dislipidemi, Metabolik sendrom

BiyokimyaDislipidemiHormonlar+4
Pınar Kırıcı
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp fakültesi son sınıf öğrencilerinde intihar risk faktörleri ve kişilik tipleri ile stres hormonları düzeyleri arasındaki ilişkinin belirlenmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı; tıp fakültesi son sınıf öğrencilerinde intiharla ilişkili risk faktörlerinin belirlenmesi ve intihar riski ile kişilik tipleri ve stresle ilişkili hormonlardan olan ACTH, kortizol, büyüme hormonu, prolaktin, atriyal natriüretik faktör, kolesistokinin düzeyleri arasındaki ilişkinin saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma; Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde, 1 Ekim 2022-30 Haziran 2023 tarihleri arasında yürütülen, kesitsel nitelikte bir çalışmadır. Çalışmaya 80 intörn doktor dahil edildi. Katılımcılardan anket formunu doldurmaları istendi ve eş zamanlı olarak venöz kan örneği alındı. Anket formu; kişisel bilgileri sorgulayan sorular, İntihar Olasılığı Ölçeği ve Eysenck Kişilik Anketi-Gözden Geçirilmiş Kısa Formu olmak üzere 3 bölümden oluşmaktaydı. Kan örneklerinden ACTH, kortizol, büyüme hormonu, prolaktin, atriyal natriüretik faktör, kolesistokinin düzeyleri ELİSA yöntemiyle çalışıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı kullanıldı. P<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya 36'sı (%45,0) deprem öncesi dönemden, 44'ü (%55,0) deprem sonrası dönemden olmak üzere 80 intörn doktor dahil edildi (6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremleri). Öğrencilerin 64'ü (%80,0) intihar düşüncesi bulunmadığını, 16'sı (%20,0) bulunduğunu belirtti. Deprem öncesi ve sonrası grupların intihar düşüncesi varlığı oranları ve genel intihar olasılığı puanları benzer olarak bulundu. Deprem sonrası grubun ACTH düzeyi daha düşük olarak tespit edildi. Öğrencilerde psikiyatrik hastalık varlığı, intihar düşüncesi varlığı ve ailede intihar girişim öyküsü bulunması ile genel intihar olasılığı puanı arasında pozitif yönde, anlamlı bir ilişki saptandı. Nörotisizm puanı ile genel intihar olasılığı puanı arasında pozitif yönde, orta şiddette bir ilişki bulundu. Yalan puanı ile genel intihar olasılığı puanı arasında negatif yönde, zayıf şiddette bir ilişki saptandı. ACTH düzeyi ile genel intihar olasılığı puanı arasında pozitif yönde, zayıf şiddette ilişki saptandı. Sonuç: Çalışmamızda; psikiyatrik hastalık bulunması, intihar düşüncesi varlığı, ailede intihar girişim öyküsü bulunması, yüksek nörotisizm puanı, yüksek ACTH düzeyi artmış intihar riskiyle ilişkili bulundu. Anahtar Kelimeler: İntihar, Kişilik, Stres, Tıp öğrencisi, İntihar Olasılığı Ölçeği, Eysenck, ACTH, Kortizol, ANP, GH, Prolaktin, CCK Bu çalışma, Gaziantep Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Yönetim Birimi tarafından desteklendi (Proje Numarası: TF.UT.22.71).

Atriyal natriüretik faktörHidrokortizonHormonlar+7
Feyza Nur Özbahar
Gaziantep University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Rekombinant yöntemlerle sentetik parathormon üretimi

Biyoteknoloji alanında üretilen ürünler içerisinde proteinler oldukça önem taşımaktadır. Rekombinant yöntemler kullanılarak sentetik olarak üretilen proteinler terapötik, endüstriyel ve bilimsel araştırma amaçlı üretimleri gerçekleştirilmektedir. Çalışmamızdaki amaç, rekombinant teknoloji kullanılarak terapötik kullanımını amaçladığımız parathormonu üretmektir. Parathormon (PTH) polipeptid yapısında 84 aminoasitlik (aa) tek bir zincir olarak paratiroid bezlerinden salgılanır. PTH'nin başlıca sorumluluğu, kemiklerden kalsiyum (Ca+2) emilimi ile plazma Ca+2 değerlerini düzenlemektir. Böbrekler ve bağırsaktan Ca+2 emilimi ve aynı zamanda fosfat (PO4−3) atılımınını sağlayarak, Ca+2-PO4−3 metabolizmasındaki homeostaziyi sağlamakta önemli bir role sahiptir. D vitamininin aktif formunun üretimi üzerine olan etkisi ile kalsiyumun bağırsaklardan emilimini kolaylaştırır. Hormonun az ya da çok salgılanması çeşitli sağlık sorunlarına neden olabilir. PTH'nin az salgılanmasıyla görülen en önemli endokrin rahatsızlık hipoparatiroidizm olarak adlandırılır. Çalışmamızda hipoparatiroidizme alternatif tedavi yöntemi olması planlanan sentetik PTH üretimi hedeflenmiştir. Bu çalışmada, hiperplazi dokudan alınan örnekten mesajcı ribo nükleik asit (mRNA) izolasyonu ve daha sonrasında komplementer deoksiribo nükleik asit (cDNA) eldesinin spesifik primerler ile DNA fragmentleri oluşturan, DNA polimeraz enzimi kullanılarak gerçekleştirilen polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) çalışmaları sonucunda PTH geni elde edilmiştir. Rekombinant PTH (rPTH) N-Terminal (1-84) kodlayan gen, PEGFP-N1(ökaryotik plazmid vektör) klonlama vektörüne sekresyon sinyalinin ardına yerleştirilip, moleküler klonlama teknikleri kullanılarak klonlanmıştır. Konak organizma olarak One Shot® Mach1™ T1R Escherichia coli kompetent suşu kullanılmıştır. Vektör içerisine aktarılan rPTH geni, hücre kültüründe HeLa (Henrietta Lacks, serviks kanseri) ve AGS (ATCC®CRL-1739™, Gastrik Adenokarsinoma) hücre hatlarına transfeksiyon ajanı ile 24 sa., 37 santigrat (˚C) ve %5 CO2 içeren etüvde inkübasyona bırakılmıştır. 24 sa.lik kültür sıvısından aktivasyon ölçümü ile PTH seviyesi ölçülmüş ve ekspresyon düzeyi sodyumdodesilsülfat poliakrilamid jel elektroforezi (SDS-PAGE) analizi ile değerlendirilmiştir. Bu çalışmada elde edilen sonuç ile medikal alanda çalışmaları sürdürülen sentetik PTH'nin elde edilmesi ile geliştirilen N- terminal (1-84) formülasyonu hipoparatiroidi tedavisi için umut verici olabilmesi ve rekombinant ilaç üretimi alanında bilimsel çalışmalara katkı sağlaması amaçlanmıştır.

BiyoteknolojiDNA-rekombinantHipoparatiroidizm+7
Zekiye Dişçi
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıcaklık/ fotoperiyot ve hormon enjeksiyonunun yeşil kaplan karidesi (Penaeus semisulcatus)'nde gonad gelişimi ve yumurtlama üzerine etkileri

oz DOKTORA TEZİ SICAKLIK/FOTOPERYOT, VE HORMON ENJEKSİYONUNUN YEŞİL KAPLAN KARİDESİ {PENAEUS SEMİSULCATUS)'NDE GONAD GELİŞİMİ VE YUMURTLAMA ÜZERİNE ETKİLERİ MEVLUT AKTAŞ ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ SU ÜRÜNLERİ ANABİLİM DALI Danışman: Doç.Dr. Metin KUMLU Yıl 2002, Sayfa 89 Jüri: Doç.Dr. Metin KUMLU Yrd.Doc.Dr. Sedat KARAYÜCEL Yrd.Doç.Dr. Mahmut YANAR Yrd.Doç.Dr. Nuri BAŞUSTA Yrd.Doç.Dr. M. Ali GÖKÇE Bu tez çalışması üç denemeden oluşmuştur; I. Denemede; mevsim dışı yumurtlatma elde edebilmek amacıyla, sera içinde, resirküle sistemde, su sıcaklığı ve/veya fotoperyotun etkileri araştırılmış ve su sıcaklığının 20-28°C'ler arasında dalgalandırılmasının Penaeus semisulcatus'un başarılı bir şekilde olgunlaştırılması ve yumurtlatılması için yeterli olduğu, 10 saat olan doğal ışıklandırmanın 4 saat uzatılmasının ise üreme üzerine etkili olmadığı belirlenmiştir. Ayrıca, su sıcaklığının 28°C'de tutulması koşulu ile, gözsapı kesintinin mevsim dışı döl alımında halen en iyi yöntem olduğu saptanmıştır. II. Denemede ise; 1, 2 ve 3 IU/g HCG (Human Chorionic Gonadotropin) enjeksiyonunun P. semisulcatus,un gonad gelişimi ve yumurtlaması üzerine etkisi araştırılmış ve bu hormonun, özellikle 3 IU/g dozda, P. semisulcatus'ta gonad gelişimini ve yumurtlamayı teşvik ettiğine yönelik bulgular elde edilmiştir. III. Denemede ise 20, 50 ve 100 ug/g Serotonin (5-HT) ve 0.01, 0.1 ve 0.2 mg/g LHRH (Luteineising Hormone Releasing Hormone) enjeksiyonunun P. semisulcatus'un. gonad gelişimi ve yumurtlama üzerine etkisi yine gözsapı kesimi ile karşılaştırmalı olarak araştırılmıştır. Serotoninin her üç dozajda da gonad gelişimi ve yumurtlamayı teşvik ettiği, LHRH'nın ise gonad gelişiminden ziyade, yumurtaların döllülük ve açılma oranlan üzerine olumlu etkilerde bulunduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Penaeus semisulcatus, olgunlaştırma, Sıcaklık, Hormon, Yumurtlama,

HormonlarKaridesOlgunlaştırma+3
Mevlüt Aktaş
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2002
00
Master'sOpen AccessEN

Tudy the levels of serum sexual hormones and sperm parameters in iraqi adults men patients with Coronavirus (Covid-19)

The coronavirus infection 2019 (COVID-19) connected to the SARS-CoV-2 outbreak spread rapidly in December 2019 and became a global pandemic. SARS-CoV-2 is largely a respiratory virus, however, it has been found in a variety of organs. COVID-19's possible influence on male reproductive function has been identified as a source of worry. In "this investigation, the levels of sex-related hormones were measured in 60 reproductive-aged males infected with SARS-CoV-2 and 30 age-matched controls. We also collected semen specimens from the same COVID‐19 patients to see the impact of the virus on semen through semen characteristics analysis. Our finding was less fertility in terms of semen, total and active sperm counts than healthy people. Also, the COVID-19 group had higher prolactin (PRL) and lower testosterone (T) levels in their serum. The serum levels of (LH) and (FSH) were identical to those in the control groups. COVID-19 infection, in our perspective, can be a stressful condition since male sex-related hormones are influenced by a variety of factors, including environmental and psychological factors. Finally, patients recovering from SARS-CoV-2 infection, particularly reproductive-aged men, should have their gonadal function assessed more thoroughly."

COVID 19SexualityHormones+3
Obaıdat Omar Shafeeq Shafeeq
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The evaluation of the relationship between some mineral and hormone with patients breast cancer in the premenopausal and postmenopausal women

Breast cancer, which is the first symptom of a lump or area of thickened breast tissue, occurs when some breast cells begin to grow abnormally. These cells divide more rapidly and wider than normal or healthy cells and continue to accumulate, forming a lump or mass. In our study, the aim was to study the relationship between Ca 125 and insulin with some chemical tests in order to know the relationship between them and therefore the speed and accuracy in diagnosing breast cancer in women early. The relationship between Ca 125 was positive and of clinical significance for disease progression. There was also a great importance of weight in the development of breast cancer, where the ideal weight must be maintained. Insulin was not important in the development of breast cancer, according to the study we conducted, in contrast to CR-P, which developed a lot because it was a strong indicator of inflammation. As for the prognostic elements (Mg, Iron and Ca), they were of great importance in their association with the disease, and therefore it may be an important indicator in the early diagnosis of the disease. The complete blood picture was important and is pre-defined according to previous studies from diagnostic tests. Arthritis and total fat had a direct importance in influencing the progression of the disease, or it might be due to the large number of treatments.

HormonesBreast neoplasmsMinerals
Sura Alı Abıd Alrazaq Abıd Alrazaq
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The study of fertility hormones like AMH and FSH with vitamin E in the adult female diet in Baghdad, Iraq

The study aimed to investigate the relationship between fertility hormones such as AMH and FSH with vitamin E in the adult female diet in Baghdad/Iraq and the changes in AMH, FSH, vitamin E and some biochemical tests with vitamin E disorders in the adult female diet. 140 subjects were evaluated divided into 80 patients, 60 people without diet AMH, FSH and vitamin E were evaluated as control group, while the patient group included 80 subjects. AMH and FSH were measured with vitamin E and some biochemical markers in patients with AMH, FSH and vitamin E disorders in an adult female diet in Baghdad/Iraq. The results of the study were according to the following result: The study concluded that there is a statistically significant relationship in life expectancy. There was also statistical significance for weight. As for AMH, the diet of adult females significantly and significantly affected AMH levels. Vitamin E levels were affected but not significantly high because the diet did not include seizures significantly. Total cholesterol levels were also affected. We reached these results and interpretations when comparing them with females who did not follow the diet program, which was considered a control group.

Antimullerian hormoneDietFollicle stimulating hormone+6
Mustafa Jabbar Flayyıh Al-obaıdı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Pre/post menapozal erken evre adjuvan kemoterapilerini tamamlamış, endokrin tedavi almakta olan, aromataz inhibitörü kullanan meme kanserli hastalarda miyalji ve artraljinin yaptığı fonksiyon kaybı

Hormonal tedavi hem adjuvan hem de metastatik hastalıkta yeni görevler almakta ve bu alanda yeni ilaçlar ve yaklaşımlar pratiğe girmektedir. Hormonal tedavi, hormon reseptörü-pozitif meme kanserlerinde etkili bir tedavidir.Üçüncü kuşak aromataz inhibitörleri bugün, hormon reseptörü-pozitif meme kanserli menapozdaki kadınların tedavisinde kullanılabilmektedir. Hem erken hem de ileri evredeki hormon resetörü-pozitif invaziv meme kanserli post-menapozal kadınların standart tedavisinde aromataz inhibitörleri tercih edilmektedir. Menapoz öncesi kadınların hormonal tedavisinde ise, antiöstrojenler (tamoksifen) tercih edilen tedavi seçeneğidir.Postmenapozal meme kanseri hastalarda aromataz inhibitörleri ile tedavileri sırasında Aİ-ilişkili artralji sendromu görülme olasılığı oldukça yüksektir. Aİ kullanımı kemik yoğunluğunun azalması riskini arttırır. Kemik mineral yoğunluğunun azalması ise artraljide rol oynamaktadır.Tezde meme kanserli kadınlarda miyalji ve artralji nedenleri sorgulanmıştır. Bu amaçla da, Tıbbi Onkoloji Poliklinik takibinde olan aromataz inhibitörü alan meme kanserli hastalarda el dinamometresi ile hem sağ hem sol elde artralji ve miyaljinin yapmış olduğu kuvvet kaybı ölçülmüştür. Meme kanserli hastalar ile meme kanseri dışında kontrol hastalarının sağ ve sol eldeki kavrama kuvvet kaybı belirlendi. Sonuçlar SPSS istatistik paket programında yorumlandı.Meme kanseri kadınlarda özellikle üst ekstremitelerde görülen lokomotor fonksiyon kayıplarının değişik nedenleri vardır. Kol şişmesi, kullanılan ilaçlar ve uygulanan tedavi (cerrahi, RT, KT) bunların en önemli olanlarındandır.Genellikle cerrahi ve RT meme kanserli tarafla aynı tarafta motor fonksiyon kayıpları yapmakta iken Aİ ve KT her iki üst ekstremitede fonksiyon kayıpları yapmaktadır. Bu çalışmada endokrin tedavide Aİ kullanan meme kanserli kadınlarda gözlenen kavrama kuvvetinin kantitatif değerlendirmesi yapılmış ve olası nedenleri araştırılmıştır.Motor fonksiyonları Saehan hidrolik el dinamometresi ile 3'er defa 30sn süreyle sağ ve sol el değerleri ölçülmüştür ve bu değerlerin ortalaması alınmıştır. Hastaların el kavrama kuvvet değerleri el dinamometresinde kavrama gücünün normatif değerlerine göre kıyaslandığı zaman sonuç olarak:Aİ alan sağ mastektomi geçiren meme kanseri hastalarda normatif data ile karşılaştırıldığında lokal tedavi (cerrahi, RT) gören kolda el kavrama kuvvetinde güç kaybı %53,1, diğer elde ise %51.0'dır. Sol mastektomi geçiren hastalarda sol eldeki güç kaybı %48.3, diğer elde %65.5'dir. Toplamda görülen üst ekstremitede kavrama kuvvet kaybı sağ elde %57.5 (p=0.005), sol elde %79.6'dır (p=0.245).Meme kanserli Aİ kullanmayan kadınlarda sağ meme mastektomi geçirenlerde sağ eldeki ve diğer eldeki kavrama kuvvet kaybı %43.8'dir. Sol meme mastektomi geçirenlerde sol eldeki ve diğer elde kavrama kuvvet kaybı %53.8'dir. Toplamda görülen üst ekstremitede kavrama kuvvetindeki güç kaybı sağ ve sol elde %46.7'dir.Meme kanseri dışında kanser hastalarında toplamda görülen üst ekstremitede kavrama kuvvetindeki güç kaybı sağ elde %52.5 (p=0.36), sol elde 47.5'dir (p=0.85).

AromatazDinamometreEndokrinoloji+7
Sabiye Özge Özgen
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İn vitro fertilizasyon-intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu/embriyo transferi sikluslarında kadının yaşının oosit sayısı, oosit kalitesi, fertilizasyon, embriyo kalitesi ve gebelik oranları üzerine etkisi

Amaç: İn Vitro Fertilizasyon-İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu/Embriyo Transferi sikluslarında kadının yaşının oosit sayısı, oosit kalitesi, fertilizasyon, embriyo kalitesi ve gebelik oranları üzerine etkisini bulmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinin Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezinde 01.01.2009?01.01.2012 tarihleri arasında açıklanamayan infertilite gerekçesiyle Kontrollü Ovarian Stimülasyon için rekombinant Folikül Stimulan Hormon kullanılmış ve sonrasında İn Vitro Fertilizasyon-İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu/Embriyo Transferi uygulanmış 408 hastanın dosyaları retrospektif olarak tarandı. 408 hastanın verileri toplandıktan sonra hastalar 35 yaş altı ve üstü olmak üzere gruplandırıldı.İki yaş grubunda yaşın oosit sayısı, oosit kalitesi, fertilize oosit sayısı, Beta-Human Koryonik Gonadotropin pozitifliği, klinik gebelik ve canlı doğum sayılarına ait bilgiler tarandı.Bulgular: Artan yaşla beraber yardımcı üreme programlarındaki olumsuz gebelik sonuçlarını ortaya koyduğumuz çalışmamız literatürdeki diğer çalışmaların bulgularını destekler niteliktedir. 35 yaş ve üstü hastalarda 34 yaş altı hastalara göre toplanan oosit sayısında ve elde edilen oosit kalitesinde anlamlı bir azalma olduğu gözlenmiştir. (p=<0.01) 35 yaş ve üstü hastalarda 34 yaş altı hastalara göre kaliteli embriyo sayısında anlamlı bir azalma gözlenmemiştir. (p=0.07) 35 yaş ve üstü hastalarda 34 yaş altı hastalara göre fertilize oosit sayısında anlamlı bir azalma olduğu gözlenmiştir. (p=0.04) 34 yaş ve altında Beta- Human Koryonik Gonadotropin pozitifliği anlamlı şekilde daha yüksek (p=0.01), klinik gebelik anlamlı şekilde daha yüksek saptanmıştır. (p<0.01) 34 yaş ve altında canlı doğum oranı 35 yaş üstü hastalara göre anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır. (p=0.02)Sonuç: İn Vitro Fertilizasyon-İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu/Embriyo Transferi gibi pahalı tedaviler için başvuran hastalara danışmanlık sırasında yaşın gebelik sonuçları üzerine etkisi hakkında doğru bilgilendirip yardımcı üreme tekniklerini önermeden önce zayıf sonuçlar ve başarısızlık ihtimali çiftlere anlatılmalı, ebeveyn olma hayal ve umutları konusunda doğru yönlendirilmelidir.

Embriyo nakliFertilizasyon-in vitroGonadotropinler+6
Tuba Yar
Çukurova University
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Obez bireylerde elabela düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Obezite aşırı kilo artışı sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Obezite kardiyavasküler hastalık riskinde artış, diyabet oluşumunda artış gibi pek çok hastalıkla ilişkilidir. Obezite sıklığı giderek artış göstermekte ve hem ekonomik hem sosyal boyutlarda pek çok soruna neden olabilmektedir. ELABELA son zamanlarda ortaya çıkan ve apelinerjik reseptörlere bağlanarak etki gösteren yiyecek alımı üzerine etki gösterdiği bilinen bir peptit hormondur. Obezitenin etyopatogenezi hakkında pek çok çalışma yapılmasına rağmen henüz tam olarak altta yatan nedenler tespit edilememiştir. Literatüre baktığımızda ELABELA düzeylerinin değerlendirildiği obez bireylerde herhangi bir çalışma yer almamaktadır. Bu çalışmada obez ve obez olmayan bireylerde serum ELABELA düzeyleri değerlendirildi ve obeziteyle ilişkisi incelendi. Metot: Çalışmamıza; Yozgat Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları polikliniğine başvuran 18-65 yaş arası toplam 49 birey dahil edildi. BKI>30 olan 24 obez birey ve BKI<25 olan 25 non-obez sağlıklı birey dahil edilerek 2 gruba ayrıldı. Tüm katılımcıların boy, kilo, cinsiyet, yaş, bel-kalça çevresi, kan basıncı değerleri kaydedildi ve rutin kan tetkikleri, serum ELABELA düzeyleri ölçüldü. Elde edilen veriler, istatistiksel olarak gruplar arası karşılaştırmalarda kullanıldı. Bulgular: Yaş ortalamaları ve cinsiyet dağılımları açısından hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel fark olmadığı belirlendi. Hasta grubu kontrol grubuyla karşılaştırıldığında Diastolik kan basıncı (DKB), BUN, Kreatinin, Total Kolesterol, LDL-Kolesterol ve Elabela düzeylerinde her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Sistolik kan basıncı (SKB), Beden kütle indeksi (BKİ ) ve Bel/Kalça oranı, Glukoz, AST, ALT, Trigliserid, İnsulin, HOMA-IR düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. HDL–Kolesterol hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu. Sonuç: Bu çalışmada Elabela düzeyleri ile obezite arasında bir ilişkinin olmadığı bulunmuştur. Fakat katılımcı sayısı çok az olduğu için, daha kapsamlı çalışmalarla bu konunun araştırılmasına ihtiyaç bulunmaktadır.

ApelinElabelaHormonlar+2
Neslihan Yeniel
Yozgat Bozok University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akromegali hastalarında adenom volümü ile perioperatif hormon düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması

AMAÇ: Hipofiz adenomları çevre nörovasküler yapılara bası yaparak veya hormon salınımını bozarak klinik bulgu verirler. Günümüzde cerrahi yaklaşımlar hipofiz adenomlarının tedavisinde oldukça başarılı klinik sonuçlar vermektedir. Ancak hipofiz adenomlarında mevcut sınıflamalar ve cerrahi tedavinin sonuçları sadece iki boyutlu kesitlere dayalı ve hormonal ölçümler ile yapılmaktadır. Bu çalışmada akromegali hastalarında operasyon öncesi ve sonrası tümör volümleri ölçülerek hormon düzeyleri ile hacimsel tümör yükü arasındaki ilişki araştırılmıştır. YÖNTEM ve GEREÇ: Bu retrospektif klinik çalışmada 2010 -2016 yılları arasında kliniğimizde hipofiz adenomuna bağlı akromegali tanısı ile opere edilen 52 hastanın klinik, radyolojik, hormonal, volümetrik ve cerrahi sonuçları incelenmiştir. Hastaların cerrahi öncesi ve sonrası hipofiz hormon değerleri ile volümetrik verileri karşılaştırılmıştır. Bu ölçümler ImageJ yazılım paketinin 1.47 versiyonu ve measure-stack eklentisi kullanılarak elde edilmiştir. Ölçümlerde ince kesitli (1 mm) dinamik ve statik MR imajları kullanılmıştır. İstatistiki analizlerde tümör volümleriyle GH ve IGF-I düzeyleri arasındaki ilişki cerrahi ve sonrası dönemlerde araştırılmıştır. BULGULAR: Elli iki olgunun 22 si (%42,3) erkek, 30 u (%57,7) kadın ve hastaların yaş ortalaması 43,40±11,40 yıl idi. 45 olgu(% 86,53)makroadenom, 7 olgu(% 13,47)mikroadenom özelliğinde idi. Hastaların tamamı transnazal-transseptal-transsfenoidal yol ile opere edildi. Hastaların erken preoperatif ve postoperatif hormon sonuçları karşılaştırıldığında; postoperatif dönemde hem GH(%82,1), hem volüm(%67), hemde IGF-1 (%50) seviyelerinde anlamlı düşüşler gözlendi (Wilcoxon signed rank testi, p<0.05). Preoperatif GH düzeyleri ile tümör volümleri arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon bulurken (r: 0,516,p<0.05), yine postoperatif GH düzeyleri ile tümör volümleri arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon bulundu (r: 0,755, p<0.05). Preoperatif ve postoperatif dönemde IGF-I düzeyleri, volüm arasında bir korelasyon ilişkisi gözlenmedi (r: :-0,051, p>0.05) ( r:0,259, p>0.05). Postoperatif GH düzeyleri ile IGF-1 düzeyleri arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon bulundu (r: 0,303, p<0.05). Hastalarda herhangi bir cerrahi komplikasyona rastlanmadı. SONUÇ: Cerrahi tedavi öncesi ve sonrası hipofiz adenomlu hastalarda tümör hacmi arttıkça hem GH hemde IGF-I seviyeleri anlamlı oranda yükselmektedir. Akromegalili hastaların cerrahi öncesi ve sonrası sınıflandırılması, cerrahi sonrası rezidü ve/veya nüksün daha nesnel ve niceliksel olarak saptanmasında hacimsel ölçümler önemli bir yere sahip olabilecektir. Bu nedenle 3 boyutlu hacim işgal eden tümör dokularının volümetrik ölçümlerle değerlendirilmesinin daha doğru olduğuna inanmaktayız. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Hipofiz adenomu, Cerrahi tedavi, Growth Hormon, Volüm

AdenomlarAkromegaliBüyüme hormonu+3
Atilla Demir
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise yeni başlayan intörn doktorlarda beck anksiyete ölçeği ve stres hormonlarının karşılaştırılması

AMAÇ: Çalışmamızda acil servislerdeki çalışma koşullarının intörn doktorlar üzerinde oluşturduğu anksiyetik etkiyi ve bu anksiyetenin etiyolojisinde rol oynayan hormonal faktörleri araştırmayı hedefledik. MATERYAL VE METOD: Bu çalışma prospektif olarak 01 Mayıs 2017 - 31 Ekim 2017 tarihleri arasında acil servisde hekim adayı olarak çalışan 74 intörn doktor üzerinde yapıldı. İntörn doktorlar acil servisde 2 aylık periyodlar halinde çalışan 3 gruba ayrıldı. Acil servis stajına başlanan ilk gece nöbetinde ve stajı bitirme esnasındaki son gece nöbetinde sabah saat 07.00 civarında intörn doktorlardan kan örnekleri alındı. Eş zamanlı olarak intörn doktorlardan Beck anksiyete ölçeğini doldurmaları istendi. Kan örneklerinden ACTH, ANP ve CCK hormonları çalışıldı. Staj öncesi ve sonrası hormon düzeyleri ile beck skorları birbirleriyle kıyaslandı. İstatiksel değerlendirme için SPSS 22,0 (SPSS Inc, Chicago, Illınois, USA) paket programı kullanıldı ve tüm karşılaştırmalarda P<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Araştırmaya %47,3'ü (n=35) erkek, %52,7'si (n=39) kadın olmak üzere toplam 74 intörn doktor dâhil edildi. Katılımcıların yaşları 23 ile 27 arasında değişmekteydi. Tüm intörn grubunda staj sonrası beck skoru ile ANP ve CCK düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulunurken staj öncesi ve sonrası ACTH düzeylerinde anlamlı farklılık tespit edilmedi. Erkek intörn doktorlarda staj sonrası beck skoru ve ANP düzeyleri anlamlı olarak yüksek tespit edilirken, ACTH ve CCK düzeylerinde staj öncesi ve sonrası arasında anlamlı farklılık tespit edilmedi. Kadın intörn doktorlarda staj sonrası beck skoru, ACTH ve ANP düzeyleri anlamlı olarak yüksek tespit edilirken, CCK düzeylerinde anlamlı farklılık tespit edilmedi. TARTIŞMA VE SONUÇ: Acil servisler stres ve anksiyetenin yoğun olarak yaşandığı yerlerdir. Doktorlar başda olmak üzere tüm sağlık personeli bu anksiyeteye yoğun olarak maruz kalmaktadır. Psikoterapiye ilave olarak hormon düzenleyici ilaç tedavilerini içeren multidisipliner bir yaklaşım geliştirerek bu anksiyeteyle baş edebiliriz. Bu multidisipliner tedavi yaklaşımı içerisinde anksiyete etiyolojisindeki hormonları düzenleyici ilaçlar daha etkin kullanılabilir. ANAHTAR KELİMELER: İntörn Doktor, Stres, Anksiyete, Beck Anksiyete Ölçeği, Stres Hormonları

Acil servis-hastaneAnksiyeteDoktorlar+4
Süleyman Noğay
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipospadias cerrahisi öncesi uygulanan hormon stimülasyon tedavisinin etkinliği: Deneysel çalışma

Amaç: Hipospadias peniste doğuştan şekil bozukluğu olması, idrar kanalının kısa olup kanalın ağzının penis ön yüzünde herhangi bir yere açılmasıdır. Yaklaşık 100-300 erkek doğumda bir görülür. Hipospadiasın ağır formlarında penis küçük ve çevre dokular zayıf olabilir. Penis büyüklüğü ve çevre dokuların kalitesi ile hipospadias cerrahisinin başarısı arasında ilişki vardır. Penis ebatları küçüldükçe, çevre dokular yetersiz oldukça cerrahi başarı şansı düşmektedir. Penis büyüklüğünü ve doku gelişimini arttırmak için hormon tedavileri kullanılmaktadır. Ancak kullanılacak hormon preperatının seçimi, tedavinin ne kadar süreyle yapılacağı ve yapılacak cerrahi tedavinin zamanlaması konusunda bir görüş birliği yoktur. Bu çalışmanın amacı, sağlıklı (hipospadias olmayan) hayvan modelinde hormon stimülasyon tedavisi yöntemlerinin peniste meydana getirdikleri yapısal ve histopatolojik değişiklikleri gözlemlemek, bu gözlemlerin sonucunda ilaç uygulaması sonrası en ideal cerrahi tedavi zamanına karar vermektir. Gereç ve Yöntem: Wistar Albino cinsi 4-6 haftalık 50 adet sıçan kullanıldı. Sıçanlar parenteral human koryonik gonadotropini, parenteral testosteron, topikal dihidrotestosteron, parenteral ile topikal tedavinin kontrol grupları olarak 5 gruba ayrıldı. Uygulama başlangıcında, uygulama boyunca ve sonrasında penis çapı ve uzunluğu haftalık ölçüldü. Histopatolojik inceleme için 0, 1, 3, 6, 7 ve 8. haftalarda prepusyumdan biyopsiler alındı. Biyopsiler damarlanma artışı, epitel kalınlığı, inflamasyon ve fibrozis açısından değerlendirildi. Bulgular: Parenteral human koryonik gonadotropini verilen grupta penis uzunluğunda %56, penis çapında % 58 ve prepusyum biyopsilerindeki damar sayısında ise % 84 oranında artış gerçekleşmiştir. Penis uzunluğu, çapı ve damar sayısındaki artışlar parenteral kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıdır. Prepusyum biyopsilerindeki epitel kalınlığı skoru ilk ve son biyopside sırayla 2,2 ve 3,4 olup bu artış istatistiksel olarak anlamlıdır. İnflamasyon skorunun çalışmanın 3 ile 7. haftaları arasında, fibrozis skorunun 3 ile 6. haftalar arasında parenteral kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu tespit edildi. Parenteral testosteron verilen grupta penis uzunluğunda %62, penis çapında %59,8 ve prepusyum biyopsilerindeki damar sayısında ise %109 oranında artış gerçekleşmiştir. Penis uzunluğu, çapı ve damar sayısındaki artışlar parenteral kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıdır. Prepusyum biyopsilerindeki epitel kalınlığı skoru ilk ve son biyopside sırayla 2,2 ve 3,5 olup bu artış istatistiksel olarak anlamlıdır. Parenteral testosteronun inflamasyona anlamlı etkisi olmamıştır. Fibrozis skorunun çalışmanın 3 ile 7. haftaları arasında parenteral kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu tespit edildi. Topikal testosteron verilen grupta penis uzunluğunda %46, penis çapında % 59 ve prepusyum biyopsilerindeki damar sayısında ise %100 oranında artış gerçekleşmiştir. Penis uzunluğu ve damar sayısındaki artışlar topikal kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıdır. Penis çapındaki artış ise çalışmanın 3. haftasında kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde yüksektir. Prepusyum biyopsilerindeki epitel kalınlığı skoru ilk ve son biyopside sırayla 2,3 ve 3,3 olup bu artış istatistiksel olarak anlamlı değildir. Topikal testosteronun inflamasyona anlamlı etkisi olmamıştır. Fibrozis skoru çalışmanın 3.haftasında topikal kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Sonuç: Hormon stimülasyon tedavisinde kullanılan human koryonik gonadotropini, parenteral testosteron ve topikal dihidrotestosteron tedavilerinin hipospadias cerrahisi öncesi penis boyutlarını ve doku kalitesini artırmakta yararlı olduğu gösterilmiştir. Hormon stimülasyon tedavilerinin inflamasyon ve fibrozisi alevlendirmediğini, aksine dönemsel olarak baskıladığını göstermiştir. Tedavi rejimleri içinde en etkili olanın parenteral testosteron olduğu gözlenmiştir. Hormon stimülasyon tedavisi sonrası cerrahi onarım için en elverişli dönem; penis ebatlarının en büyük ve dokuların histopatolojik açıdan en iyi durumda olduğu dönem olan; ilaç uygulamasından sonra parenteral human koryonik gonadotropini grubunda 4, parenteral testosteron grubunda 7, topikal dihidrotestosteron grubunda 1 haftadan sonra olduğu düşünülmüştür. Anahtar sözcükler: Hipospadias, preoperatif hormon stimülasyonu, sıçan prepusyum, deneysel çalışma, cerrahi zamanlaması

CerrahiHipospadiasHormonlar+4
Özlem Çöloğlu
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epilepsi tanılı erkek hastalarda üreme fonksiyonları

Giriş ve Amaç: Epilepsi, sık görülen kronik nörolojik hastalıklardan biridir. Epilepsi tanısı olan bireylerde, hormonal değişiklikler ve üreme fonksiyonlarında anormallikler ortaya çıkabilmektedir. Çalışmamızda epilepsi tanılı, antiepileptik ilaç alan erkek hastalarda üreme fonksiyonları ve doğan çocuklarında anormallik araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Epilepsi polikliniğinde takip edilen 52 erkek epilepsili hasta alındı. Olguların öyküleri alınarak nörolojik muayeneleri tamamlandı. Hastalara IIEF (Uluslararası Erektil İşlev Formu) ve Beck Depresyon Ölçeği uygulandı. Serum serum testesteron, luteinize edici hormon (LH), folikül stimulan hormon (FSH), prolaktin (PRL) ve estrojen düzeyleri bakıldı. Ayrıca serum açlık kan şekeri, karaciğer fonksiyon testleri, böbrek fonksiyon testleri, sodyum düzeyleri, tiroid fonksiyon testleri ve B12 serum düzeylerine bakıldı. Son 6 ay içerisinde çekilmiş EEG (elektroensefalografi) incelemeleri ve takipleri sırasında çekilmiş serebral görüntülemeleri retrospektif olarak değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizi için SPSS programı 20.0 sürüm kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda epilepsi tanılı erkek hastalarda erektil disfonksiyon prevalansı % 63,5 bulundu. Antiepileptik ilaç tedavisi sonrası erektil disfonksiyon geliştiğini belirten hastaların oranı % 40,4 dır. Politerapi alan hastaların depresyon açısından daha yüksek risk altında olduğu saptandı. Depresif bozukluğu olan hastalarda erektil disfonksiyon belirlenirken (r:-0,568), nöbetleri kontrol altında olmayan hastaların daha depresif olduğu görüldü (p:0,044). Politerapi alan hastalarda estrojen düzeyi daha yüksek (p:0,013), luteinize edici hormon (LH) düzeyi ise daha düşük bulundu. Olguların çocuklarının 7'sinde anormallik (3 çocukta epilepsi, 1 çocukta patent foramen ovale, 1 çocukta undervirilize male, 1 çocukta guatr ve 1 çocukta da konjenital miyotoni) gözlendi. Sonuç: Epilepsi tanılı erkek hastaların çocuklarında konjenital malformasyon/anormallik gelişebileceği gözardı edilmemelidir. Dikkatli bir risk değerlendirmesi sonucunda hasta ve yakınlarına gerekli destek ve bilgi yol gösterici alacaktır. Anahtar Sözcükler: Epilepsi, hormon, malformasyon

AntikonvülsanlarEpilepsiErkekler+5
Can Çubuk
Çukurova University
2018
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Büyüme ve gelişimin farklı evrelerindeki bireylerin serum ve diş eti oluğu sıvısındaki hormonal değişimlerinin incelenmesi

Bu çalışmanın amacı; lateral sefalometrik radyografiler üzerinde belirlenen servikal vertebraların maturasyonel safhaları ile büyüme hormonu (GH), insülin benzeri büyüme faktörü-1 (IGF-1), insülin benzeri büyüme faktörü bağlayıcı protein-3 (IGFBP-3) büyüme belirteçlerinin serum ve diş eti oluğu sıvısındaki miktarları arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Çalışmamıza 7-17 yaş arası henüz ortodontik tedavisi başlamamış 45 kadın, 40 erkek toplam 85 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Tedavisine başlanacak olan hastalardan ilk materyal randevusunda rutin olarak toplanan lateral sefalometrik ve panoramik röntgenlerin alındığı gün içerisinde, kan ve diş eti oluğu sıvısı örnekleri alınmıştır. Dijital olarak elde edilen radyografilerde "Modifiye Baccetti Yöntemi" kullanılarak servikal vertebralar üzerinde hastaların kemik yaşları aynı araştırmacı tarafından belirlenmiştir. Hastalardan elde edilen kan ve Ddiş eti oluğu sıvısı numunlerinde GH, IGF-1 ve IGFBP-3 belirteçleri rutin biyokimyasal yöntemlerle ölçülmüştür. Verilerin istatistiksel analizleri Kolmogorov-Smirnov testi, Kruskall-Wallis testi ve Mann Whitney U testi kullanılarak yapılmıştır. Analizler sonucunda her iki cinsiyet için pubertenin farklı evrelerinde serum ve diş eti oluğu sıvısı GH, IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri arasında istatistiksel olarak önemli bir farklılık bulunmamıştır. Ortalama hormon seviyeleri pubertal atılım döneminde puberte öncesi ve puberte sonrası dönemlerden daha yüksek değerlere ulaşmıştır. Erkek bireylerde DOS GH değerleri serum GH değerlerini desteklemiştir. Her iki cinsiyet için elde edilen DOS IGF-1 ve IGFBP-3 değerleri serum IGF-1 ve IGFBP-3 değerlerini destekler nitelikte bulunmuştur. Serum IGF-1 ve IGFBP-3 değerleri; büyüme ve gelişimin düzeyinin, pubertal büyüme atılımının tespiti ve evrelerin değerlendirilmesinde değerli bir indikatör olarak kullanılabilir. Çalışma verilerimize göre kadın ve erkek bireylerde pubertenin farklı evrelerinde ölçülen DOS IGF-1 ve IGFBP-3 değerleri serum IGF-1 ve IGFBP-3 değerlerini desteklemektedir. Bulgularımızın bir sonucu olarak büyüme mediatörlerinin tespitinde kan almaya göre daha pratik ve non-invaziv bir yöntem olan DOS kullanımı seruma alternatif bir yöntem olarak büyüme gelişim tespiti amacıyla kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Büyüme hormonu, insülin benzeri büyüme faktörü-1, insülin benzeri büyüme faktörü bağlayıcı protein-3, puberte, servikal vertebra.

Büyüme hormonuErgenlikGingival oluk sıvı+4
Sultan Aslıhan Ulusoy
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Ten tene temas ile salgılanan hormonların plasentanın ayrılma süresine etkisi

Amaç: Bu çalışma, ten tene temasın plasentanın ayrılma süresine hormonların etkisinin incelenmesi amacıyla yürütülmüştür. Gereç ve Yöntem: Araştırma Ocak-Temmuz 2018 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına başvurmuş 40 kadın (20 vaka, 20 kontrol) ile yürütülmüştür. Rutin kontrol sırasında alınan kanlardan doğum öncesi ve doğum sonrası olarak bizim çalışmamız için de 1 cc kan alınmıştır. Kanların hepsi toplanana kadar -80 derecedeki deep frezede saklanmıştır. Daha sonra bu kanlardan beta-endorfin, katekolamin ve oksitosinin analizi yapılmıştır. Veriler sosyo-demografik veri formu kullanılarak alınmıştır. Ayrıca 20 vaka grubuna doğumda ten tene temas uygulanıp ten tene temasın plasenta üzerine etkisi gözlemsel olarak da kronometreyle ölçülmüştür. Verilerin değerlendirilmesinde Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Bulgular: Vaka grubu annelerin yaş ortalaması 28,55±5,97, kontrol grubu annelerin yaş ortalaması 26,75±6,58'dir. Kontrol doğum öncesi ve vaka doğum öncesi gruplarında oksitosin seviyeleri istatistiksel olarak düşerken, beta-endorfin seviyeleri ise istatistiksel olarak artmış olup, katekolamin seviyelerinde ise istatistiksel bir fark görülmemektedir. Kontrol doğum sonrası ve vaka doğum sonrası grupları arasında betaendorfin, oksitosin ve katekolamin seviyelerinde istatistiksel bir fark görülmemektedir (p>0,05). Ayrıca, ten tene temas yapılan vaka grubunda plasentanın ayrılma süresi kontrol grubuna göre daha kısa bulunmuştur. Aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p<0,05). Sonuçlar: Doğumda uygulanan ten tene temas plasentanın ayrılma süresini etkileyen bir faktördür. Sağlık profesyonellerinin doğum sonu erken dönemde ten tene temas konusunda bilgi ve farkındalıkları arttırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Ten tene temas, oksitosin, beta-endorfin, katekolamin, plasenta

EndorfinlerHormonlarKatekolaminler+3
Betül Püsküllüoğlu
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Genç hentbolcularda endokrin parametrelerinin kas hipertrofisine etkisi

Amaç: Adolesan dönemdeki hentbolcularda 8 haftalık kuvvet antrenmanı sonrası endokrin parametreleri ile kas hipertrofisine etkisini incelemektir. Gerekçe ve Yöntem: Araştırmaya adolesan dönemde hentbol oynayan rastgele seçilmiş 20 kişi gönüllü olarak katılmıştır. Denek grubu (n=10) ve kontrol grubu (n=10) olarak ikiye ayrılmıştır. Denek grubu hentbol antrenmanı ve 8 hafta, haftada 3 kez kuvvet antrenmanına katılırken, kontrol grubu sadece hentbol antrenmanlarını sürdürmüştür. 8 haftalık kuvvet antrenmanı öncesinde - sonrasında katılımcıların vücut komposizyon analizleri, hormon ve oksidatif stres değerleri belirlenmiştir. Ayrıca 8 hafta öncesinde-sonrasında 1 TM kuvvet değerleri belirlenmiştir. Elde edilen veriler Spss 23 programında analiz edilmiştir. Grup içi analizlerinde Wilcoxon Sıralı Testler uygulanırken, gruplar arası testlerin analizi için Man Withney U testi kullanılmıştır. Ayrıca kas kütlesi ile hormon ve oksidatif stres arasındaki ilişki için Spearman ilişki testi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışma sonucunda adolesan dönemde yapılan kuvvet antrenmanlarının serbest testosteronu arttırdığı ancak IGFBP3 ve SHBG değerlerini düşürdüğü gözlemlenmiştir. Kuvvet antrenmanının toplam oksidatif durumu olumlu yönde etkilediği görülmüştür (p<0,05). Kuvvet antrenmanlarının denek grubunun 1 TM'u ve kas kütlesin de arttış saptanmıştır. Kas kütlesi ve serum hormon miktarları ile bir ilişki olmadığı (p>0.05), ancak kas kütlesi ve TOS değerleri arasında bir ilişki görülmüştür. Sonuç: Sonuç olarak kuvvet antrenmanının adolesan dönemdeki sporcular için oksidatif stresi azaltmada faydalı olduğu ve hem kas kütlesini hem de maksilmal kuvveti arttırdığı görülmektedir. Ayrıca kas kütlesi ve TOS arasında bir ilişki olduğu görülmüştür.

Endokrin bezlerErgenlerHentbol oyuncuları+7
Ümit Hayta
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Gebelikte aile içi şiddetin kortizol hormon salınımı ve yenidoğana etkisi

Kadın sağlığını olumsuz olarak etkileyen aile içi şiddet olgusu, gebelik döneminde de devam edebilmektedir. Ülkemizde yapılan birçok çalışmada gebelerin şiddet açısından gebelik süreci boyunca sadece bir kez değerlendirildiği, özellikle tüm gebelik sürecini kapsayacak şekilde yapılan, perinatal sonuçları ve doğum sonrası süreci de değerlendiren çalışma sayısının az olduğu görülmektedir. Bu çalışmada, gebelikte aile içi şiddetin kortizol hormon salınımına, erken doğuma, düşük doğum ağırlığına ve emzirme durumuna olan etkisini belirlemek amaçlanmıştır. Araştırmanın evrenini Gaziantep Halide Alevli Aile Sağlığı Merkezi'nde takipli yaklaşık 412 gebe oluşturmuştur. Ancak kayıpların olabileceği tahmin edilerek 255 gebeye ulaşılmıştır. Veri toplama araçları araştırmacı tarafından geliştirilen soru formu, KYAİŞBÖ (Kadına Yönelik Aile İçi Şiddeti Belirleme Ölçeği) ve Emzirme Öz-Yeterlilik Ölçeği'nden oluşmaktadır. Çalışmamızda gebelere üç izlem yapılmıştır. Her izlemde ve yenidoğandan da kortizol hormon düzeyi için tükürük örneği alınmıştır. Birinci izlemde 2.trimesterdeki gebelere (14–26.hafta) soru formu, KYAİŞBÖ ve Emzirme Öz-Yeterlilik Ölçeği uygulanmıştır. İkinci izlemde 3.trimesterdeki gebelere (27–41.hafta) ve üçüncü izlemde lohusa annelere Emzirme Öz-Yeterlilik Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmaya katılan gebelerin %9.8'inin eşi tarafından şiddete maruz kaldığı belirlenmiştir. KYAİŞBÖ faktörlerinin ilki olan 'Kadının vücut bütünlüğüne zarar verici düzeyde fiziksel şiddet'in ortalama puanının diğer faktörlere göre en yüksek oranda olduğu bulunmuştur. Gebeliğinde aile içi şiddete maruz kalanların kalmayanlara göre, üçüncü izlemindeki Emzirme Öz-Yeterlilik Ölçeği puan ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Gebeliğinde aile içi şiddete maruz kalma durumuyla bebeklerin doğum haftası arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0.05). Gebeliğinde aile içi şiddete maruz kalanların kalmayanlara göre bebeklerinin kortizol hormon düzeyi sonuç ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Ülkemizde kadına yönelik aile içi şiddeti önlemeyi hedefleyen hizmetlerin sürekliliğinin sağlanması, hizmetlerdeki aksaklıkların nedenlerinin belirlenmesi ve etki analizlerinin yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Gebelik, Gebelikte şiddet, Kortizol, Yenidoğan, Emzirme.

AileAile içi iletişimAile içi şiddet+6
Sezer Avcı
Hasan Kalyoncu University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Doğumda hareket ve pozisyon özgürlüğünün pasif doğum ile karşılaştırılması ve hormonlar üzerindeki etkisinin incelenmesi

Amaç: Doğumda hareket ve pozisyon açısından serbest bırakılan gebelerle, daha çok yatağa bağımlı rutin bakımı yapılan dolayısıyla pasif konumda kalan gebelerin doğum sonuçlarını ve hormon düzeylerini incelemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Deneysel tipte planlanan araştırma, 07.08.2019 ve 01.07.2020 tarihleri arasında yapılmıştır. Veriler Uşak Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde toplanmıştır. Çalışmaya toplam 90 kadın dâhil edilmiştir. Kadınlar rastgele üç gruba ayrılmıştır: Normal doğum masası grubu, dikey doğum masası grubu ve kontrol grubu. Bulgular: Katılımcıların vital bulguları, fetal kalp hızı ve uterus kontraksiyon süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptanmıştır (p<0,05). Kontrol grubunda indüksiyon uygulanma oranı ve VAS skoru ortalaması vaka gruplarına göre yüksektir (p<0,01). Kontrol grubu kadınların doğum konfor ve memnuniyet ölçekleri puanları her iki vaka grubundaki kadınlara göre anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır (p<0,05). Dikey masa grubunda doğum sonrası oksitosin seviyesi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Kontrol grubunda prolaktin düzeylerinde azalma saptanmıştır (p<0,05). Sonuçlar: Doğum eyleminde hareket ve pozisyon özgürlüğünün (dik pozisyonların) ağrı düzeyini ve indüksiyon ihtiyacını azalttığı; doğum konforunu, doğum memnuniyetini, doğum sonu oksitosin ve prolaktin hormon düzeylerini arttırdığı bulunmuştur. Ayrıca sırtüstü litotomi pozisyonundaki kadınlarda kan basıncının daha düşük olduğu belirlenmiştir. Bu çalışmada, annelere bilgi verildiğinde ve desteklendiklerinde doğumda farklı pozisyonları kullanmaya istekli oldukları gözlemlenmiştir. Anahtar kelimeler: Doğum, hareket ve pozisyon, hormon, ebelik

DoğumHareketHormonlar+2
Dilek Hacıvelioğlu
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiopatik santral erken ergenlik, prematur telarş ve prematur adrenarş tanılı kızlarda nöropeptid Y ve ghrelin düzeyleri ile gonad hormonları ilişkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Erken ergenlik kız ve erkeklerde normal popülasyona göre 2 SD veya daha erken dönemde pubertal semptomların görülmesi durumudur. Kızlar için sınır yaş 8; erkekler için sınır yaş 9 olarak belirlenmiştir. Tanı alan olgular düzenli aralıkla izlendiğinde kimi olguların tüm semptomları göstermediği ve erken ergenlik kriterleri tam karşılamadığının görülmesi üzerine izole klinikler tanımlanmıştır. İzole meme gelişimi Prematur Telarş olarak; izole pubik ve/veya aksiller kıllanma Prematur Adrenarş olarak tanımlanmıştır. Belirgin ya da izole erken ergenlik vakaları santral ya da periferik kaynaklı etiyolojiye sahip olabilmekte ve bu kliniğe sahip olguların genetik sendromlar, gonadal tümörler gibi ciddi tanıların ekarte edilmesi ve dikkatli izlemi gerekmektedir. Bu çalışmamızda oreksijenik faktörler olan Nöropeptid-Y ve Ghrelin hormonunun erken pubertal süreçte serum düzeylerinde değişiklik olup olmayacağı ve klinik izlemde kullanılabilirlik açısından değerlendirilmesi; bunun yanı sıra pubertal bozukluğu olan olgular arasında farka sahip olması durumunda klinik takip ve tedavi kararında yol gösterici olarak kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ/YÖNTEM: Ocak 2021 ve Ocak 2022 tarihleri arasında hastanemize başvuran 2-8 yaş arası erken ergenlik semptomları gösteren kız olgular ile aynı yaş dilimine sahip, bilinen kronik hastalık, malnutrisyon tanısı olmayan aynı sayıda kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Erken meme gelişimi ile kliniğe başvuran olgularda LHRH testi ile prematur telarş ve erken ergenlik tanılarının ayrımı yapılmıştır. Prematur adrenarş tanısı düşünülen olgularda da ilk başvurularında Konjenital Adrenal Hiperplazi'nin ekarte edilmesi için 17-OH progesteron düzeylerine bakılmıştır. Erken pubertal semptomlar gösteren olgular ile kontrol grubu Nöropeptid-Y, Ghrelin düzeyleri açısından birlikte ve ikili gruplar halinde karşılaştırılmıştır. Ayrıca pubertal bozukluğu olan olgular kendi aralarında antropometrik ölçümler, serum Ghrelin seviyeleri, serum NPY seviyeleri düzeyleri ve kemik yaşı açısından karşılaştırılmıştır. Tüm istatistiksel analizler SPSS 15.0 paket programı kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Kriterleri karşılayan 120 olgu ele alınmıştır. İzlem sürecinde 3 hastanın şehir dışına taşınması ve izlemde prematur telarş olarak izlenen 3 hastanın ek semptomlar ile erken ergenlik olarak tanılarının değişmesi nedeniyle tüm hasta grubu tanı dağılımı; 30 erken ergenlik, 25 prematur telarş ve 29 prematur adrenarş olarak sonuçlanmıştır. Kontrol grubu yaş açısından anlamlı istatistiksel fark oluşturmaması için 44 ay ve altı olan olguların çıkarılması ile 24 kişi olarak belirlenmiştir. Çalışmamızda 2-8 yaş arası kız olgularda ortalama Ghrelin, NPY serum düzeyleri açısından tanılar arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmamıştır. Antropometrik ölçümler açısından hasta grubu kendi arasında kıyaslandığında vücut ağırlığı persentili,vücut ağırlığı SDS ve BMI SDS değişkenlerinde anlamlı olarak en yüksek ölçümler Prematur Adrenarş tanısında gösterilmiştir. Antropometrik ölçümler ile NPY ve Ghrelin serum düzeyleri arasında korelasyon saptanmamıştır. Aksi durum yalnızca Prematur Telarş olgularında vücut ağırlığı SDS ile Ghrelin arasında pozitif korelasyon gösterilmesi ile mevcuttur. Pubertal bozukluğa sahip olguların her tanı grubu kontrol grubu ile ayrı ayrı ele alındığında NPY,Ghrelin açısından anlamlı fark saptanmamıştır. LH ve FSH açısından değerlendirildiğinde en yüksek değerler Erken Ergenlik'te gösterilmiş olup; NPY veya Ghrelin serum düzeyleri ile aralarında pozitif ya da negatif korelasyon saptanmamıştır. SONUÇ: Çalışmamızda kontrol grubu ve çalışma grubu arasında Ghrelin ve NPY düzeyleri açısından anlamlı fark olmadığı; pubertal bozukluk tanısı olanlar içinde ise yalnızca prematur telarş olgularında santral erken ergenlik olguları ile kıyaslandığında anlamlı olarak yüksek ghrelin seviyelerine sahip oldukları gösterilmiştir. Ghrelin ile vücut ağırlığı persentili arasında sadece prematur telarş tanısında pozitif korelasyon gösterilmiştir. NPY ile antropometrik ölçümler arasında anlamlı korelasyon her üç tanı için de saptanmamıştır. Ghrelin ilişkili sonuçlar değerlendirildiğinde pubertal süreçteki etkinlik ve pubertal basamakları ve serum düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirilebilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmakla birlikte prematur telarş ve idiopatik erken ergenlik tanıları ayırımı için yol gösterici olabileceği düşünülmektedir.

AdrenarşErgenlerErgenlik+6
Zeynep İzel Bizbirlik
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Hormon içeren ve içermeyen doğum kontrol yöntemi kullanan kadınların cinsel fonksiyonlarının incelenmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, hormon içeren ve içermeyen kontraseptif yöntem kullanan kadınların cinsel fonksiyonlarının incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Analitik ve kesitsel tipte olan bu araştırma Manisa il merkezine bağlı üç Aile Sağlığı Merkezine kayıtlı araştırmaya katılmayı kabul eden 380 kadınla ev ziyareti yapılarak 01.10.2015-01.10.2016 tarihleri arasında yapılmıştır. Bu araştırmada "Kadınların Tanıtıcı Özellikleri Soru Formu", "Doğum Kontrol Yöntemleri Soru Formu" "Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ)" ve "Kadın Cinsel Fonksiyon İndeksi (KCFİ)" kullanılmıştır. Bulgular: Kadınların yarısı (%51,1) 31-40 yaş arasında, %37,4'ü ilkokul mezunu, %46,9'u hormonal olan, %53,1'i hormonal olmayan bir doğum kontrol yöntemi kullanmaktadır. En çok kullanılan hormon içeren yöntem kombine oral kontraseptif ve hormon içermeyen yöntem erkek kondomudur. Kadınların %42,1'inde cinsel disfonksiyon riski, %6,6'sında depresif belirtiler olduğu belirlenmiştir. Eğitim durumu yüksek olan, cinsel yaşamından memnun olan ve eşlerinin hormonal olmayan yöntem kullanımından memnun olduğunu ifade eden kadınlarda KCFİ toplam puanı yüksektir. Ölü doğum öyküsü olan, evliliğinde eşi ile uyumsuz olan ve cinsel yaşamından memnun olmayan kadınlarda BDÖ ortalaması yüksektir. Hormonal yöntem kullanan kadınların %35,4'ünde, hormonal olmayan yöntem kullanan kadınların ise %48,0'inde CD riski bulunmuştur. KCFİ ile BDÖ puan ortalaması arasında negatif yönlü ve zayıf düzeyde anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Sonuçlar: Hormon içeren ve içermeyen doğum kontrol yöntemi kullanan kadınların cinsel fonksiyonlarının incelenmesi risk gruplarının bilinip uygun girişimlerin planlaması açısından önemlidir.

Beck Depresyon ÖlçeğiCinsel bozukluklarCinsel işlev bozuklukları-psikolojik+6
Özge Baydar
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemi-reperfüzyon hasarına uğratılan ratlarda antimüllerian hormon ile over rezervinin değerlendirilmesi ve over hasarının azaltılmasında selenyumun etkisi

Amaç: Over torsiyonunun ve detorsiyonunun over rezervine ektisinin araştırılması, AMH'nin over rezervi ile ilişkisi ve iskemi reperfüzyon hasarının biyokimyasal ve histolojik parametreler ile tespit edilmesi ve hasarın azaltılmasında antioksidan olan selenyumun etkisnin belirlenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışma, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Etik Kurul'unun onayı alındıktan sonra yapılmıştır. Çalışmada 50 adet, 200-250 gr. ağırlığında, genç erişkin, dişi Wistar Albino sıçan (rat) kullanılmıştır. Grup1:Kontrol(Sham grubu), Grup2(3T/D), Grup3(3T/D+Se), Grup4(24T/D), Grup5(24T/D+Se) olmak üzere 5 gruptan oluşmaktadır. İntraperitoneal yol ile Selenyum, Grup3 ve 5' e detorsiyon işleminden 20 dk önce uygulanmıştır. Overler iskemi-reperfüzyon hasarsı açısından, biyokimyasal parametrelerden; MDA, SOD, GSH-Px ve immunohistokimyasal apoptozis parametrelerinden eNOS, iNOS, Caspase 3, Cytochrom c, Apaf-1, Fas-L, TUNEL ile değerlendirilmiştir. Ayrıca over rezervini değerlendirmek amacıyla follikül sayıları, histolojik grade ve AMH kullanılmıştır.Bulgular: İskemi-reperfüzyon uygulanan gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında; over hasarı biyokimyasal (MDA, SOD, GSH-Px) ve immunohistokimyasal (eNOS, iNOS, Caspase 3, Cytochrom c, Apaf-1, Fas-L, TUNEL) ile tespit edilmiş ve elde edilen veriler artan iskemi-reperfüzyon süresi ile artan over hasarını desteklemektedir (p<0,01). Over hasarının önlenmesinde Selenyum tedavisinin etkinliği ise Fas-L (3 saatlik uygulamada), SOD (3 ve 24 saatlik uygulamada) (p>0,05) verileri hariç diğer tüm veriler değerlendirildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı p<0,01 bulunmuştur. AMH' nin gruplar arasındaki değişimi over hasar derecesine ve artan iskemi-reperfüzyon sürelerine göre değerlendirildiğinde p>0,05 bulunmuştur.Sonuç: Over hasarının, artan iskemi-reperfüzyon sürelerine bağlı olarak arttığı ve Selenyum uygulamasının over hasarını önlemede etkin olduğu bulunmuştur. Ayrıca AntiMüllerian Hormonun, artan over hasarını göstermede anlamlı olmadığı tespit edilmiştir.Anahtar Kelimeler: AntiMüllerian Hormon, Over Rezervi, İskemi-Reperfüzyon

Antimüllerian hormonHormonlarOver+6
Mehmet Adıyeke
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromu tanılı hastaların korneal topografi ve dansitometri özelliklerinin incelenmesi ve sağlıklı bireylerle karşılaştırılması

Polikistik over sendromu (PKOS) yaygın bir jinekolojik endokrinopatidir. Genç yaş grubunu etkileyen ve etyopatogenezindeki inflamasyon/hiperandrojenizm özellikleriyle multisistemik seyreden bu sendromun, korneayı da etkilemesi muhtemeldir. Amacımız, PKOS'a sahip hastalarda korneal topografi ve dansitometri özelliklerini değerlendirerek sağlıklı bireylerle karşılaştırmaktır. Çalışmamıza polikistik over sendromu tanılı 53 kadın hastanın 53 gözü ve bu hastalarla yaş olarak uyumlu 53 gönüllü kadın bireyin 53 gözü dahil edilmiştir. Olgulara tam oftalmolojik ve jinekolojik muayeneye ek olarak Pentacam ile ön segment analizi yapılmıştır. Çalışmamızın sonucunda; keratometrik/topometrik verilerden Kmax-front, Kmean-front, ISV, IVA, IHA, BAD_D ve PI-Avg değerlerinde PKOS grubunda hafif yükseklik; EİKK değerinde ise hafif incelme saptanmış olmakla birlikte istatistiksel olarak iki grup arasında anlamlı fark bulunamamıştır. PKOS klinik parametreleri ile keratometrik/topometrik veriler arasındaki korelasyon incelemesinde ise sadece Kmean-back değerinin total testosteron düzeyi ile anlamlı pozitif korelasyon gösterdiği gözlenmiştir. Ek olarak, PKOS grubunda tüm aberrometrik ortalamalar normal saptanmış ve korelasyon incelemesinde de patolojik sonuç gözlenmemiştir. Tüm olguların Pentacam tomografi haritaları detaylı olarak incelendiğinde; PKOS grubundaki 5 olguda keratokonus şüphesi lehine hafif ektazik değişiklikler gözlenmiştir. Üstelik, hemen tüm dansitometri değerlerinde PKOS grubunda anlamlı kalınlık artışı saptanmıştır. Mevcut sonuçlara göre, PKOS'lu hastalarda oküler yüzeyin önemli bir elemanı olan korneada çeşitli etkilenmeler olabileceği gözlenmiştir. Her ne kadar PKOS ile keratokonus arasında direkt bir ilişki saptanamamış olsa da ektazi lehine şüpheli verilere erişilmiştir. PKOS ile keratokonus arasındaki olası ilişkinin ortaya konulabilmesi için daha geniş hasta serilerinde yapılacak prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Hormonlar, İnflamasyon, Kornea, Korneal dansitometri, Kornea topografisi, Over, Polikistik over sendromu

DansitometriGöz hastalıklarıHormonlar+4
Tuğçe Gizem Cengiz Öztürk
Düzce University
2021
00

Related subjects