Hidrokortizon
Bu konu başlığı altında 79 tez
Farklı dozlarda ve sükrozla birlikte uygulanan Kakao'nun (theobroma cacao) sıçanlar üzerindeki anksiyolitik etkisinin incelenmesi
Anksiyete bozukluğu sık görülen bir rahatsızlıktır. Mevcut farmakolojik tedavilerin etkinliği geç başlamakta ve yan etkileri hastaları olumsuz etkilemektedir. Bu yüzden hastalar, anksiyete durumunu azaltan farklı ürünlere yönelmektedirler. Kakao çeşitli biyoaktif maddeler içerir ve sık tüketilir. Bu çalışmada kakaonun farklı dozlarda alınmasının veya kakaonun şekerli ya da şekersiz tüketilmesinin akut anksiyolitik etkisi araştırılmıştır. Kakaonun oral yolla verildikten sonra muhtemel anksiyolitik etkisinin ne zaman ortaya çıkacağı bilinmediği için öncelikle süre tespit edilmeye çalışılmıştır. Süre tayininden sonra ana çalışmaya geçilmiştir. Ana çalışma için 64 Wistar albino erkek sıçan kullanılmıştır ve her grup 8 adet sıçandan oluşturulmuştur. İki farklı dozda kakao (500 mg/kg ve 1000 mg/kg), sükroz (1000 mg/kg), her iki dozdaki kakao+sükroz, diapezam ve tween 80 oral gavajla sıçanlara tek doz uygulanmıştır. Açık alan testi ve yükseltilmiş artı labirent testleriyle anksiyeteyle ilişkili davranışlar değerlendirilmiştir. Rotarod testiyle lokomotor aktivite ölçülmüştür. Hipokampüs ve kan dokusunda çeşitli biyokimyasal parametrelere bakılarak anksiyolitik etkiye yönelik herhangi bir değişim olup olmadığı araştırılmıştır. Ayrıca kanda ALT, AST, BUN, kreatinin, total kolesterol, trigliserid ve glikoz seviyeleri incelenmiştir. Çalışmanın sonucunda kakaonun akut uygulanması genel olarak anksiyeteyle ilişkili davranışları azaltırken sükrozla birlikte verildiğinde bu etki kaybolmuştur. GABA miktarları üzerinde etkisi olmamakla birlikte, sükrozla birlikte kullanıldığında GABA seviyesi artmıştır. Serotonin ve noradrenalin miktarını değiştirmediği görülmüştür. Kortizol miktarı üzerinde etki oluşturmazken sükrozla birlikte kullanıldığında kortizol miktarı azalmıştır. İncelenen diğer kan parametrelerinde herhangi bir değişim gözlenmemiştir.
Salvia heldreichiana'nın (Ayaklı şalba ada çayı) tek ve tekrarlayan dozda sıçanlar üzerindeki anksiyolitik etkisi
Anksiyete bozukluklarının akut tedavisinde kullanılabilecek etki başlangıcı hızlı, yan etkisi az tedavi seçeneklerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ihtiyaca cevap verebilmek adına, çalışmamızda Türkiye'de endemik olan Salvia heldreichiana'nın anksiyolitik benzeri etkisi araştırılmıştır. Bitkinin uçucu yağının, kısa uygulama sürelerinde, sıçanlardaki anksiyete benzeri davranışlar üzerindeki etkisi incelenmiştir. Uçucu yağ, anksiyolitik etkisi bilinen diazepamla karşılaştırılmıştır. Toplamda 48 adet Wistar albino erkek sıçan kullanılmıştır. Deney 1'de Salvia heldreichiana uçucu yağı 200 mg/kg/gün dozda, oral gavajla bir kez uygulanmıştır (tek doz). Deney 2'de ise aynı doz, ardışık 5 gün uygulanmıştır (tekrarlayan doz). Sonrasında hayvanların anksiyete benzeri davranışları açık alan testi ve yükseltilmiş artı labirent testi ile değerlendirilmiştir. Rotarod testi ile uçucu yağın olası sedatif etkisi ve motor aktivite üzerindeki etkisi incelenmiştir. Hipokampal noradrenalin, serotonin, gama amino bütirik asit düzeyleri ile serum kortizol düzeylerine bakılarak olası anksiyolitik benzeri etkinin altta yatan mekanizması araştırılmıştır. Son olarak bazı karaciğer ve böbrek fonksiyon testi parametreleriyle uçucu yağın hepatotoksik ve nefrotoksik etkileri değerlendirilmiştir. Salvia heldreichiana uçucu yağı, açık alan testi ve yükseltilmiş artı labirent testinde anksiyete benzeri davranışları azaltmamıştır. Ancak diazepam da anksiyete benzeri davranışlarda belirgin bir etki göstermemiştir. Hem Salvia heldreichiana uçucu yağı hem de diazepam serum kortizol düzeylerini azaltmıştır. Çalışmamız, Salvia heldreichiana'nın anksiyolitik benzeri etkisini araştıran bildiğimiz kadarıyla ilk çalışmadır. Salvia heldreichiana uçucu yağının, diazepamla benzer şekilde serum kortizol düzeylerini düşürmesi anksiyolitik benzeri etkisi açısından önemli bir göstergedir. Bununla birlikte Salvia heldreichiana uçucu yağının hipokampal serotonin düzeylerini artırma eğiliminde olduğu izlenmiştir. Salvia heldreichiana uçucu yağının anksiyolitik benzeri etkisinin, farklı dozlarla ve koşullu anksiyete modelleri ile değerlendirilmesi daha net sonuçlar verebilir. 200 mg/kg/gün dozundaki Salvia heldreichiana uçucu yağı, incelenen parametrelerde nefrotoksik ve hepatotoksik etki göstermemiştir.
Altın nanopartiküller kullanılarak kortizol için plazmonik sensör sinyalinin seçici yükseltilmesi
Kortizol, psikolojik ve fizyolojik strese tepki olarak insan vücudu tarafından salınan bir steroid hormonudur. Kortizol, sinir, bağışıklık, kardiyovasküler solunum, üreme, kas-iskelet, örtü sistemleri gibi hemen hemen her organ sistemini etkileyebilir. Bunun yanında kortizol, çok sayıda hastalık için bir biyobelirteçtir ve kan basıncı, glikoz seviyeleri ve kabohidrat metabolizması gibi çeşitli fizyolojik süreçlerin düzenlenmesinde önemli bir rol oynar. Ayrıca kardiyovasküler, immün, renal, iskelet ve endokrin sistemin homeostazında önemli bir rol oynar. Kortizolün sağlığa etkileri, hormonun vücutta ne sıklıkta dolaştığına bağlıdır. Kortizolün fazla veya az üretimi vücutta çeşitli hastalıklara neden olabilir. Bu yüzden kortizol tespitine yönelik etkin, duyarlı ve seçici bir yöntemin geliştirilmesi oldukça önemlidir. Bu çalışmada plazmonik sensör ile moleküler baskılama yöntemi ve altın nanopartiküller bir arada kullanılarak, yapay plazma, yapay idrar ve sulu çözeltilerden, kortizolü yüksek hassasiyet ve seçicilik ile tayin edebilen plazmonik bir sensör tasarlanmıştır. Bu amaç ile kortizol baskılanmış N-metakroil-(L)-histidin metil ester-altın nanopartiküller (MIP-AuNP), aynı reçeteyle hazırlanan kortizol baskılanmamış (AuNP-NIP) ve aynı reçeteyle hazırlanan altın nanopartikül eklenmeden kortizol baskılanmış (MIP) olmak üzere 3 adet plazmonik sensör hazırlanmıştır. Altın nanopartiküllerin boyut analizi yapıldıktan sonra hazırlanan her plazmonik sensör AFM, temas açısı ve FTIR-ATR spektrometre analizleri ile karakterize edilmiştir. Plazmonik sensör yanıtını yükseltmek amacı ile yapıya eklenen AuNP'lerin etki mekanizmasını incelemek için altın nanopartikül eklenmeden hazırlanan MIP plazmonik sensör ile AuNP-MIP plazmonik sensör arasında derişim analizleri gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler ışığında plazmonik sensörün verdiği sinyal yanıtları karşılaştırılmıştır. AuNP-MIP plazmonik sensör 0.01-100 ppb kortizol derişimleri arasında 0.9744 korelasyon katsayısı ile gerçek zamanlı analiz yaparken MIP plazmonik sensör 1-100 ppb kortizol derişimleri arasında 0.9862 korelasyon katsayısı ile gerçek zamanlı analiz edebildiği gözlenmiştir. AuNP-MIP plazmonik sensörün LOD ve LOQ değerleri 0.0082 ve 0.027 olarak hesaplanmış ve AuNP-MIP plazmonik sensörün Langmuir adsorpsiyon izoterm modeline uyduğu görülmüştür. Bunu yanı sıra AuNP-MIP, MIP ve AuNP-NIP plazmonik sensörleri ile klobetazol ve flutikazon yarışmacı ajanları ile seçicilik deneyleri yapılmış ve AuNP-MIP plazmonik sensörün klobetazole ve flutikazona göre sırasıyla 6.26 ve 6.11 kat daha seçici olduğu görülmüştür. Ayrıca baskılama etkinliğini belirlemek için ise AuNP-MIP ve AuNP-NIP plazmonik sensörleri ile aynı yarışmacı ajanlar kullanılmış ve AuNP-MIP plazmonik sensörün kortizol molekülüne AuNP-NIP plazmonik sensöre göre 4.96 ve 4.71 kat daha seçici olduğu görülmüştür. AuNP-MIP plazmonik sensörün beş defa peşpeşe yapılan tekrar kullanılabilirlik analizinde herhangi bir performans kaybı olmadan kortizol tayin edebildiği sonucuna varılmıştır. Buna ek olarak AuNP-MIP plazmonik sensörün sadece sulu ortamda değil yapay plazma ve yapay idrar gibi karmaşık bir ortamda da kortizol tayin edebildiği görülmüştür. Validasyon çalışmaları yüksek performanslı sıvı kromatografi (HPLC) cihazı ile yapılmıştır.
Majör depresyonda intihar davranışının tepkisel saldırganlıkla ilişkisi: Testosteron ve kortizol değişiminin rolü
Majör Depresyonda İntihar Davranışının Tepkisel Saldırganlıkla İlişkisi: Testosteron ve Kortizol Değişiminin Rolü Amaç: İntihar davranışının tepkisel saldırganlıkla ilişkili olduğu yönünde bulgular olmakla birlikte yetişkinlerde saldırganlığın davranışsal görev ile değerlendirildiği çalışma bulunmamaktadır. Bu araştırmanın amacı majör depresyonda intihar girişimi ve intihar düşüncesinin varlığının davranışsal olarak değerlendirilen tepkisel saldırganlık, öfke düzeyi, dürtüsellik, başkalarına yük olduğu algısı gibi özelliklerle; testosteron ve kortizolün düzey ve davranışsal göreve yanıtlarıyla ilişkisini araştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 ölçütlerine göre majör depresyon tanısı konulan, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği puanı 14 ve üzerinde olan 101 hasta dâhil edilmiştir. Hastalar Columbia-İntihar Şiddetini Derecelendirme Ölçeği ile araştırma gruplarına ayrılmıştır. Son bir ayda intihar girişiminde bulunduğu saptananlar "İntihar Girişimi" (İG, n=22), son bir ay içinde intihar düşüncesi olan, içinde bulunduğu depresyon dönemi boyunca intihar girişiminde bulunmamış hastalar "İntihar Düşüncesi" (İD, n=31), mevcut depresyon döneminde intihar düşüncesi olmayan, yaşamı boyunca intihar girişiminde bulunmamış hastalar "Majör Depresyon" (MD, n=42) gruplarını oluşturmuştur. Tepkisel saldırganlığın davranışsal ölçümü için Puan Eksiltme Saldırganlık Paradigması (PSAP) uygulanmıştır. Öfke artışının değerlendirilmesi amacıyla PSAP öncesinde ve sonrasında Durumluk Öfke Ölçeği uygulanmıştır. Ayrıca Sürekli Öfke ve Öfke İfade Tarzı Ölçeği, Buss-Perry Saldırganlık Ölçeği, Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 uygulanmıştır. Son bir ayda öfke nöbeti varlığı Öfke Nöbeti Anketi ile değerlendirilmiştir. İntiharın Kişilerarası Kuramının bileşenleri başkalarına yük olduğu algısı ve engellenmiş ait olma duygusu Kişilerarası İhtiyaçlar Anketi; intihar yeterliliği Edinilmiş İntihar Yeteneği-Ölüm Korkusuzluğu Ölçeği kullanılarak değerlendirilmiştir. Davranışsal görev öncesinde ve görevden 15 dakika sonra toplanan tükürük öneklerinden ELISA ile testosteron ve kortizol analizi yapılmıştır. Bulgular: Tepkisel saldırganlık düzeyi İG grubunda İD ve MD grubundan daha yüksek bulunmuştur. Tepkisel saldırganlık dürtüsellik, düşmanlık, başkalarına yük olduğu algısı ve öfke nöbeti varlığıyla ile ilişkili bulunmuştur. Gruplar arasında bazal hormon düzeyleri ve düzey değişim yüzdeleri açısından fark bulunmamıştır. Çok değişkenli analizde tepkisel saldırganlık, depresyon belirti düzeyi, motor dürtüsellik, öfke kontrol güçlüğü, başkalarına yük olduğu algısında yükseklik, düşük bazal testosteron düzeyi İG grubunda olmayı anlamlı olarak yordamıştır. Başkalarına yük olduğu algısı, diğer değişkenler kontrol edildiğinde İD grubunda olmayla ilişkili anlamlı etkisi olan tek değişken olmuştur. Sonuç: Majör depresyon hastalarında davranışsal görev ile değerlendirilen tepkisel saldırganlık dürtüsellik, depresyon şiddeti, testosteron düzeyi gibi diğer ilişkili bulunan değişkenler kontrol edildiğinde dahi intihar girişimi ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca intiharın kişilerarası kuramı büyük ölçüde desteklenmiş, başkalarına yük olduğu algısının tepkisel saldırganlıkla ilişkisi gösterilmiştir. Öfke nöbeti gibi tepkisel saldırganlıkla ilişkili özelliklerin belirlenmesi klinikte intihar riski değerlendirmesinde faydalı olacaktır.
Çocukluk çağında farmakolojik dozda glukokortikoid kullanımına bağlı adrenal baskılanma ve buna etkiyen unsurların incelenmesi
Glukokortikoidler (GK), adrenal bezin korteksinde zona fasiculata bölgesinde üretilen steroid yapıdaki hormonlardır ve anti inflamatuvar özelliklerininkeşfedilmesiyle birlikte birçok hastalığın tedavisinde faydalı olduğu saptanarak klinik kullanımı yaygınlaşmıştır. GK tedavisinin en önemli ve hayatı tehdit edici yan etkilerinden birisi adrenal yetmezliktir. Egzojen GK'ler, hipotalamo-hipofiz-adrenal (HHA) eksen üzerine negatif geri beslemeyle baskılanma oluşturarak endojen GK yapımına engel olur. Bu çalışmada farklı nedenlerle sistemik yolla uygulanan GK tedavileri ve hastaların özellikleri karşılaştırılarak, HHA ekseninin iyileşme süresine etkiyen unsurları belirlemeyi amaçladık. Çalışmamızda farklı nedenlerle farmakolojik dozda GK tedavisi almış ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Çocuk Endokrinoloji Bilim Dalı'na Ocak 2017 ile Aralık 2020 tarihleri arasında glukokortikoid ilişkili adrenal yetmezlik açısından yönlendirilen hastalar geriye dönük incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların tanıları, tedavi başlangıç yaşı, tedavi başlangıcındaki antropometrik ölçümleri, GK tedavi türü, tedavi süresi, kümülatif ve ortalama günlük dozu, fizik muayenede Cushingoid bulguların varlığı incelendi. Çalışmaya dahil edilen 186 hastadan 99'u (%55,5) erkek, 87'si (%45,5) kızdı. Hastaların 19'unun iki (17'si ALL, birisi hematolojik hastalık, birisi solunum yetmezliği tanısıyla), birisinin (nörolojik hastalık tanısıyla) üç farklı zamanda GK tedavisi aldığı toplamda 207 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların yaşlarının ortancası 6,8 yıl idi. Çalışmaya dahil edilen 207 olgunun 168 (%81)'ine MPZ/PDZ, 39 (%19)'una DXM tedavisi uygulanmıştı. Olguların GK tedavi süresi ortanca 52 gündü, günlük GK dozu ortanca 94 mg/m2 HC eş değeri idi, HHA ekseni baskılı olduğu süre ortanca 95 gündü. Çalışmamızda tedavi süresi uzun olan olgularda HHA ekseninin iyileşmesi daha uzun sürmüştü, ancak bu ilişki küçüktü (p=0,051; r=0,194). Bununla birlikte HHA ekseni daha erken iyileşen ve daha geç iyileşen olguların kümülatif GK tedavi dozu ortanca değerleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık (sırasıyla 5420, 6800 mg/m2; p=0,112) saptanmadı. Kümülatif doz, tedavi süresiyle doğrudan ilişkili bir parametre olsa da bulgularımız HHA ekseninin iyileşme süresine farmakolojik GK uygulama süresi kadar etkimediğini düşündürmekte idi. Çalışmamızda GK türlerinin HHA ekseni baskılanması üzerine etkisini değerlendirmek amacıyla iki aydan kısa süreyle MPZ/PDZ ve DXM tedavisi kullanan olgular karşılaştırıldı. Tedavi süreleri benzer bu iki gruptan DXM kullananlarda bazal kortizol düzeyleri düşük olmasına karşın HHA ekseninin iyileşme süresi arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,483). ALL hastası 25 bireyde BFM protokolü gereği önce protokol 1'de PDZ ve daha sonra protokol 2'de DXM kullanan olgular karşılaştırıldı. DXM protokolünde tedavi süresi PDZ protokolüne kıyasla daha kısa olmasına karşın (sırasıyla ortanca 31 ve 37 gün; p<0,001), DXM'den sonra HHA ekseninin iyileşme süresi daha uzundu (p=0,005). ALL BFM Protokol 1'de PDZ tedavisi kullanırken veya PDZ'den sonra idame HC tedavisi sırasında 6-15 gün arasında değişen sürelerle 5 mg/kg/gün flukonazol kullanan yedi olguyla, aynı protokolü alan ve flukonazol kullanmamış 22 olgu karşılaştırıldığında, flukonazol kullanan olguların HHA ekseninde iyileşme süresinin, kullanmayanlara kıyasla (istatistiksel anlamlılığa yakın) daha uzun sürdüğü saptandı (log rank, p=0,068). Çalışmamızda Cushingoid görünümlü olgularda, başka bir deyişle sistemik GK kullanımına ilişkin yan etkilerin daha fazla olduğu olgularda, HHA ekseninin iyileşmesinin daha uzun sürede iyileştiği saptandı ve bu farklılığın etki gücü orta düzeydeydi (p<0,001; r=0,235). Bazal kortizol düzeyiyle HHA ekseni iyileşme süresi arasında orta-büyük düzeyde, negatif bir korelasyon saptandı (p<0,001; r=-0,410). Elde ettiğimiz sonuçlar GK tedavisi kullanan olgularda ilk bazal kortizol düzeyinin, birinci basamak değerlendirmede HHA ekseninin iyileşme süresini ön görücü parametrelerden birisi olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmamızda sabah saatlerinde uygulanan düşük doz ACTH testinde bazal ve doruk kortizol düzeyleri arasında orta düzeyde pozitif bir korelasyon saptandı (p<0,001; r=0,36). Çalışmamız, çocukluk çağında GK tedavisinden sonra HHA ekseninin iyileşme süresini inceleyen sayılı çalışmadan birisi olarak literatüre katkı sağlamaktadır. Çocukluk çağında glukokortikoide ikincil adrenal yetmezlik gelişimi, HHA ekseninin iyileşmesine etkiyen unsurların belirlenmesi ve bu klinik tablonun doğasının daha iyi anlaşılabilmesi için randomize, kontrollü, ileriye dönük çalışmalara gereksinim vardır.
Atlamalar branşı milli sporcularda vücut kompozisyonu, kas gücü, plazma D vitamini ve bazı hormon düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Yaşamsal bir besin ögesi olan D Vitamini kemik mineralizasyonu, kas işlevi, hücresel gelişim, immün yanıt ve glukoz metabolizması üzerinde önemli fizyolojik etkiler gösterir. Son zamanlarda, D vitamini yetersizliği ve / veya eksikliği salgın durumuna ulaşmış olup erişkinlerde düşük kemik mineral yoğunluğu, kas zayıflığı, kanser ve obezite gibi çeşitli sağlık sorunlarıyla ilişkilendirilmiştir. Kortizol, TSH, T4 ve testosteron gibi bazı hormonların da atletik performans ve vücut kompozisyonu üzerinde önemli etkileri olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, genç milli atletlerde plazma 25-hidroksivitamin D [25(OH)D3] ile hormon düzeyleri, kas kuvveti, antropometrik parametreler ve beslenme profili arasındaki ilişkiyi incelemekti. Çalışmaya Türkiye atletizm milli takımında olan, atlama branşı ile ilgilenen 20 erkek ve 6 kadın sporcu (15-25 yaş) dahil edildi. Katılımcıların atletik performansları, drop sıçrama, dikey sıçrama, squat sıçrama, durarak uzun atlama ve serbest kol sıçrama gibi çeşitli atlama testleri kullanılarak değerlendirildi. Anaerobik güç (watt) her katılımcı için Lewis nomogramı kullanılarak hesaplandı. Her katılımcının vücut kompozisyonu, skinfold kaliper kullanılarak deri kıvrım kalınlıkları ile hesaplandı. Deri kıvrım kalınlığı ölçümü standart protokollere göre yedi bölgeden (göğüs, karın, triseps, suprailiak, midaksiller, subskapula ve uyluk) yapıldı. Vücut yağ yüzdesi Jackson / Pollock 7 yöntemine göre hesaplandı. Plazma 25(OH)D3 ve diğer hormon seviyeleri, kit protokolu talimatlarına göre ELISA kitleri kullanılarak tespit edildi. Ayrıca sporcular yaşam tarzları, beslenme profilleri ve güneşe maruz kalma süreleri ile ilgili ayrıntılı bir anket doldurdu. İstatistiksel analizler SPSS 18.0 kullanılarak yapıldı. Bağımlı ve bağımsız değişkenler arasındaki ilişkiyi analiz etmek için Spearman'ın korelasyon testi kullanıldı ve p değeri ≤ 0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmada elde ettiğimiz sonuçlara göre, D vitamini yetersizliği ve / veya eksikliği oranı kadınlarda %66, erkeklerde %44 idi. Plazma 25(OH)D3 seviyeleri ile performans ölçümleri arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Bununla birlikte, plazma 25(OH)D3 seviyeleri ile antropometrik parametreler (göğüs, karın, triceps ve suprailiak deri kıvrım kalınlığı) ve kadınlarda vücut yağ yüzdesi (p <0.005) arasında anlamlı bir korelasyon vardı. Ayrıca hem kadın hem de erkek atletlerde atletik ve antropometrik parametrelerle hormon seviyeleri arasında anlamlı korelasyonlar bulundu. Sonuç olarak, çalışmamızın bulguları elit sporcularda da yüksek oranda D vitamini yetersizliği ve / veya eksikliğinin bulunduğunu ortaya koymuştur. Plazma D vitamini düzeyi ile vücut yağ oranı arasında bulunan negatif korelasyon vücutta yağ depolanmasındaki artışın D vitamini yetersizliği açısından bir risk faktörü olabileceği görüşünü desteklemektedir. Sonuçlarımız, D vitaminine ek olarak kortizol, testosteron ve tiroid hormonlarının da atletik performans ve vücut kompozisyonu üzerinde anlamlı etkilerinin olduğunu göstermiştir.
Miyofasiyal ağrı sendromu olan bireylerde tetik nokta enjeksiyonu sırasında uygulanan inhaler aromaterapinin ağrı, anksiyete, konfor ve kortizol düzeyine etkisi
Araştırma; miyofasiyal ağrı sendromu (MAS) olan bireylerde tetik nokta enjeksiyonu sırasında uygulanan inhaler aromaterapinin ağrı, anksiyete, konfor ve kortizol düzeyine etkisini incelemek amacıyla plasebo-randomize kontrollü olarak yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini; Eylül 2017-Mart 2018 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Algoloji Polikliniği'ne başvuran MAS tanısı almış, ilk kez tetik nokta enjeksiyonu yapılacak ve örnekleme alınma kriterlerine uyan 22 aromaterapi, 22 plasebo ve 22 kontrol olmak üzere 66 hasta oluşturmuştur. Miyofasiyal ağrı sendromu olan bireylere tetik nokta enjeksiyonu sırasında; aromaterapi grubuna difüzör ile lavanta yağı, plasebo grubuna kokusuz bebe yağı inhalasyonu uygulanmıştır. Kontrol grubuna rutin tedavi dışında herhangi bir uygulama yapılmamıştır. Araştırma verileri; Birey Tanılama Formu, Görsel Analog Ölçek (Visuel Analog Scale-VAS), Durumluk Kaygı Envanteri, Distress Termometresi, Genel Konfor Ölçeği, Hasta ve Hekim Memnuniyet Skalası ve kortizol için tükürük örneği alınarak yüz yüze görüşme tekniği ile toplanmıştır. Verilerin analizi; bilgisayar ortamında Statistical Package for Social Science (SPSS) paket programı, kortizol değerlerinin analizi ise; Graphpad Prism v7 programı kullanılarak elde edilmiştir. Verilerin değerlendirmesinde numerik verilerin normal dağılıma uygunluğu shapiro-wilk testi ile değerlendirilmiş, tanımlayıcı istatistikler sayı ve yüzde, ölçüm verileri ortalama ve standart sapma değerleri ile gösterilmiştir. Bağımsız örneklerde t testi, tek yönlü varyans analizi, Pearson korelasyon analizi, ki-kare, Kruskal Wallis, Wilcoxon, Friedman ve Mann Whitney U testleri kullanılmıştır. Sonuçlar %95'lik güven aralığında, p<0.05 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. Çalışma sonunda; örneklemi oluşturan hastaların yaş ortalaması 48.8±11.35 olup, %78.8'i kadındır. Hastaların ağrı puan ortalamaları incelendiğinde; aromaterapi grubunda plasebo ve kontrol grubuna göre işlem ortası ve işlem sonrası anlamlı şekilde azalmakta iken plasebo ve kontrol grubunda artmaktadır (p<0.05). Hastaların anksiyete düzeyleri incelendiğinde, aromaterapi grubundaki hastaların işlem sonrası ölçüm medyanının, işlem öncesi ölçüm medyanından anlamlı olarak düşük olduğu (p<0.05), ancak plasebo grubunda ve kontrol grubunda bireylerin işlem öncesi ve sonrası ölçüm durumluk kaygı medyan ölçümleri arasında anlamlı fark bulunmadığı saptanmıştır (p>0.05). Ayrıca aromaterapi grubundaki bireylerin distress termometresi işlem sonrası ölçüm medyan değeri anlamlı olarak düşerken, plasebo ve kontrol grunundaki bireylerin anlamlı olarak artmaktadır. Aromaterapi, plasebo ve kontrol gruplarında genel konfor ölçeği işlem öncesi ve sonrası ölçüm ortalamaları karşılaştırıldığında aromaterapi grubunda işlem sonrası toplam ortalaması anlamlı olarak yüksek iken plasebo ve kontrol gruplarında anlamlı derece düşüktür (p<0.05). Hasta (8.3±1.46) ve hekimin (9.0±0.00) aromaterapi uygulamasından memnuniyet düzeyi yüksek bulunmuştur. Hastaların yaşam bulgularında ise; her üç grubun işlem öncesi ve sonrası vücut sıcaklığı ve satürasyon düzeylerinde anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0.05). Aromaterapi grubunda kontrol grubuna göre, işlem sonrası solunum sayısı, kalp hızı ve diyastolik kan basıncı işlem öncesine göre anlamlı olarak düşükken (p<0.05), sistolik kan basıncında bir anlamlılık saptanmamıştır (p>0.05). Ancak plasebo ve kontrol grubunun işlem sonrası sistolik kan basıncı değerleri anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). Aromaterapi, plasebo ve kontrol grupları arasında ve grup içinde işlem öncesi ve işlem sonrası tükürük kortizol sonuçlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamaktadır (p>0.05). Bu çalışmanın sonucu olarak; miyofasiyal ağrı sendromu olan bireylerde tetik nokta enjeksiyonu sırasında uygulanan aromaterapinin ağrı şiddetini, anksyete ve stres düzeyini azaltabildiği, konfor düzeyini ve hasta memnuniyetini arttırdığı görülmektedir. Bu olumlu etkiler göz önüne alındığında bağımsız bir hemşirelik müdahalesi olarak kullanılabileceği düşünümektedir. Anahtar kelimeler: Miyofasiyal ağrı sendromu; Aromaterapi; Hemşirelik; Ağrı; Anksiyete; Konfor; Kortizol
Ürodinami işleminde hastalara uygulanan aromaterapinin anksiyete ve serum kortizol düzeyine etkisi
Bu araştırma, ürodinami işleminde hastalara uygulanan aromaterapinin, hastaların anksiyete ve serum kortizol düzeyine etkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Tek merkezli, prospektif, iki kollu (1:1), randomize kontrollü klinik araştırmanın örneklemini Ocak-Temmuz 2022 tarihleri arasında bir üniversite hastanesinin üroloji polikliniğine başvuran ve ürodinami uygulanan 98 hasta oluşturdu. Hastalar randomizasyonla çalışma ve kontrol grubuna ayrıldı. Araştırmada, çalışma grubuna (n=49) ürodinami işlemi sırasında lavanta aromaterapisi, kontrol grubuna (n=49) rutin işlem uygulandı. Ürodinami işlemi öncesi ve sonrası hastaların anksiyete düzeyi Durumluk Anksiyete Ölçeği (DAÖ) ile değerlendirildi. Anksiyeteye fizyolojik yanıt ise sistolik kan basıncı (SKB), diyastolik kan basıncı (DKB), kalp atım hızı (KAH), solunum hızı (SH), periferik oksijen saturasyonu (SpO2) değeri ve serum kortizol düzeyi değerlendirildi. Tüm ölçümler ürodinami öncesi ve sonrası yapıldı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra Pearson ki-kare, bağımlı ve bağımsız gruplarda t-testi kullanıldı. Araştırmada, çalışma ve kontrol grubundaki hastaların ürodinami öncesine göre işlem sonrasında DAÖ puan ortalamalarının düştüğü saptandı (p<0,05). Ürodinami sonrası çalışma grubunun DAÖ puan ortalamasının kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşük olduğu bulundu (p<0,05). Çalışma grubunda işlem öncesine göre ürodinami sonrasında fizyolojik yanıtlardan sadece KAH'ın anlamlı olarak düştüğü saptanırken; kontrol grubunda SKB ve SH'nin anlamlı olarak yükseldiği, KAH'ın ise düştüğü saptandı (p<0,05). Çalışma ve kontrol grupları arasında ürodinami öncesi ve sonrası SKB, DKB, KAH, SH ortalamaları açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05). Sadece işlem sonrasında çalışma grubundaki hastaların SpO2 ortalamalarının kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Çalışma grubundaki hastaların ürodinami öncesine göre işlem sonrasında serum kortizol düzeyinin anlamlı olarak düştüğü (p<0,05) ancak işlem öncesi ve sonrası kontrol grubu ile karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı farkın olmadığı belirlendi (p>0,05). Araştırma, ürodinami uygulanan hastalarda aromaterapinin anksiyeteyi azalttığı ve SpO2 değerini yükselttiğini ortaya koydu. Aynı zamanda aromaterapinin hastaların serum kortizol düzeyini düşürdüğü ve diğer fizyolojik yanıtları (SKB, DKB, KAH, SH) olumlu yönde etkilediği ancak bu etkinin anlamlı olmadığı görüldü. Bu sonuçlar ürodinamide hastaların anksiyetelerinin azaltılmasında hemşirelerin aromaterapiyi kullanılabileceğini göstermekte olup konu ile ilgili çok merkezli yeni araştırmaların yapılması önerilebilir.
Cerrahi uygulanan hastalarda ameliyat günü ameliyathaneye alınmayı bekleme süresinin stres yanıta etkisi
Bu çalışma cerrahi tedavi uygulanan hastaların cerrahi günü ameliyathaneye alınmayı bekleme süresinin stres yanıta etkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Çalışma, N=80 hasta ile gerçekleştirildi. Cerrahisi sabah 8-12 saatleri arasına alınan hastalar Grup A (N=41), cerrahisi 13-16 saatleri arasında başlayan hastalar Grup B (N=39) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastalar T0, T1, T2 olmak üzere toplam üç kez değerlendirildi. Her bir değerlendirmede hastaların serum kortizol seviyesi (µ/dl), serum glikoz seviyesi (mg/dl), durumluk kaygı (GKÖ), açlık seviyesi (GKÖ), susuzluk seviyesi (GKÖ), sistolik kan basıncı (mmHg), diyastolik kan basıncı (mmHg), nabız (vuru/dk), vücut sıcaklığı (°C), oksijen satürasyonu (%), solunum sayısı (dk) ölçüldü. Hastaların cerrahi öncesi aç kalma, susuz kalma ve uykusuz kalma süreleri Grup A'ya göre Grup B'de anlamlı ölçüde yüksekti (sırasıyla p=0.014, p=0.022, p=0.001). Grup A'ya göre Grup B'deki hastaların T2 değerlendirmesinde durumluk kaygı (GKÖ), açlık seviyesi (GKÖ), susuzluk seviyesi (GKÖ), sistolik arteriyel basınçlarının (mmHg) daha yüksek olduğu; karşılaştırıldığında ise aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (sırasıyla p=0.001, p=0.009, p=0.001, p=0.008). Grup A'ya göre Grup B'deki hastaların serum kortizol seviyesi (µ/dl), serum glikoz seviyesi (mg/dl) daha yüksek olmasına rağmen aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Öğleden önce ameliyata alınan hastalara göre öğleden sonra ameliyata alınan hastaların durumluk kaygı, açlık seviyesi, susuzluk seviyesi ve sistolik arteriyel basınçları daha yüksektir. Ameliyata alınmayı bekleme süresinin serum kortizol seviyesi ve serum glikoz seviyesine etkisi daha geniş örneklemli çalışmalar ile tekrar test edilmelidir.
Resveratrol'ün peripubertal sıçan epifiz plağında hidrokortizon ile oluşturulan büyüme inhibisyonu üzerine koruyucu etkilerinin araştırılması
Glukokortikoidler güçlü anti-inflamatuar özellikleri sayesinde pek çok inflamatuar hastalığın tedavisinde sıkça kullanılmaktadır. Fizyolojik ve farmakolojik etkilerini diğer steroid maddeler gibi hücre içinde yer alan nükleer reseptörü glukokortikoid reseptörüne (GR) bağlanarak göstermektedir. Bu reseptör insan vücudundaki hücrelerin neredeyse tamamında bulunduğundan terapötik dozlarda bile advers etkiler izlenebilmektedir. Kemik mineralizasyonunda bozulma ve boy uzamasının baskılanması çocukluk döneminde kronik steroid kullanımı ile görülebilen önemli advers etkilerdir. Glukokortikoidler kronik olarak kullanıldığında adrenokortikotropik horman (ACTH), büyüme hormonu (GH), tiroid stimülan hormon (TSH) ve lüteinizan hormonun (LH) hipofiz salınımını baskılamaktadır. Epifizyel kıkırdakta enkondral ossifikasyonu kontrol eden insülin benzeri büyüme faktörü-1'in (IGF-1) sentez ve salınımını azaltarak biyolojik aktivitesini azaltmaktadır. Sonuçta uzun dönem kullanımda osteoporotik değişikliklere ve boy uzamasında inhibisyona yol açmaktadır. Resveratrol ise fitoöstrojenik özelliğe sahip önemli bir antioksidan maddedir. Kardiyovasküler hastalık insidansını azaltıcı etkisiyle gündeme gelmiş ve sonrasında klinik ve preklinik çalışmalarla osteoporoz benzeri kemik patolojilerinde kemik sağlığı üzerine olumlu etkileri bildirilmiştir. Postmenopozal kadınlarda kemik mineral dansitesini arttırabildiği gösterilmiştir. Deneysel hayvan osteoporoz modellerinde osteoblastik kemik formasyonunu arttırıp osteoklastik rezorpsiyonu azaltabildiği, tavşan çalışmalarında epifiz kapanmasını geciktirerek tibia uzunluğunu arttırdığı gösterilmiştir. Çalışmamızda resveratrol'ün hidrokortizon ile epifiz plağında oluşturulan büyüme inhibisyonu üzerine koruyucu etkilerinin araştırılması için peripubertal dönem Wistar Albino sıçanlar biri kontrol grubunu oluşturmak üzere 6 gruba randomize edildi. Çalışma öncesi standart AP tibia radyografisi çekildikten sonra 10 gün boyunca sırasıyla 10 mg/kg/gün subkutan hidrokortizon, 10 mg/kg/gün subkutan hidrokortizon + 50 mg/kg/gün orogastrik gavaj ile resveratrol ve resveratrol tek başına 10-50-100 mg/kg/gün dozlarında uygulanmıştır. Onuncu gün kontrol radyografisi çekildikten sonra sıçanlar sakrifiye edilerek kan örneklenmiş ve tibia kemikleri uygun koşullarda disseke edilerek histopatolojik değerlendirme için saklanmıştır. Toplanan kan örneklerinden kemik biyobelirteçleri sclerostin ve osteopontin "Enzyme-Linked Immuno Sorbent Assay" (ELISA) yöntemiyle ölçülmüştür. Patolojik örneklerde epifiz plağının kıkırdak zonları (resting, proliferatif, hipertrofik ve total zon) histomorfometrik olarak ölçülmüştür. İmmünohistokimyasal boyama yöntemiyle osteojenik zonda apoptoz belirteci kaspaz-3 ve bir transkripsiyon faktörü olan NF-κB p65 semikantitatif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz bulgulara göre 10 mg/kg/gün dozunda subkutan 10 gün uygulanan hidrokortizon radyografik olarak değerlendirilen tibia uzamasını kontrole göre anlamlı ölçüde azaltmıştır (%23.4 vs %15,1, p<0,001). Resveratrolün gavaj ile 50 mg/kg/gün dozunda 10 mg/kg/gün sc hidrokortizon ile birlikte verildiği grupta ise tibia uzama inhibisyonu ortadan kalkmıştır. Yapılan histomorfometrik ölçümlerde kontrol grubu referans alınarak yapılan karşılaştırmalarda hidrokortizon ve resveratrol 50 mg/kg (RSV50) gruplarında total zon kalınlığı belirgin olarak azalmış olarak belirlendi (554,95±17,14 μm, vs 483,74±14,66 μm, 384,91±20,52 μm, p<0,05, p<0,001). Resveratrol 50 mg/kg ve hidrokortizon 10 mg/kg birlikte uygulandığı grubun total zon ölçümü kontrol grubuna benzerdi. Resveratrol'ün tek başına uygulandığı gruplarda resting zon kontrolden belirgin olarak daha ince olarak belirlendi (p<0,05). Epifiz kıkırdağının distalinde kalan osteojenik zon kaspaz-3 ve NF-κB p65 ifadesi açısından değerlendirilmek üzere immünhistokimyasal olarak boyandı ve semikantitatif olarak değerlendirildi. Hidrokortizon 10 mg/kg ve resveratrol 100 mg/kg uygulanan gruplarda osteojenik alandaki apoptoz oranı kontrol grubundan daha yüksek bulundu. (p<0,05). NF-κB p65 ifadesi ise tüm gruplarda benzer olarak belirlendi. Kemik formasyonu inhibitörü sclerostinin kan düzeyi kontrol grubu ile kıyaslandığında yüksek doz resveratrol grubunda (100 mg/kg/gün) önemli ölçüde azalmış olarak saptandı (1.342 pg/ml (897-1.617), p<0,05)). Kemik mineralizasyon göstergesi olarak kabul edilen osteopontin kan düzeyi ise yüksek doz resveratrol grubunda kontrole kıyasla anlamlı derecede artmış olarak belirlendi (24.491 pg/ml (16.345-72.408), p<0,05). Sonuç olarak çalışmamızda subkutan 10 mg/kg/gün hidrokortizon ile tibia kemik uzamasında ve büyüme plağı total zon kalınlığında izlenen inhibisyon 50 mg/kg/gün oral resveratrol uygulanması ile geri döndürülmüştür. Resveratrolün 10-50-100 mg/kg/gün dozları tek başına radyografik tibia lineer uzamasını etkilemezken 50 mg/kg/gün dozunda büyüme plağı kalınlığında azalma oluşturmuştur. Hidrokortizonun gonadotropin sekresyonu inhibisyonu ve hücresel yaşlanmayı yavaşlatıcı etkisine karşı resveratrolün fitoöstrojenik özelliği ve kondrositlerdeki yaşlanmayı hızlandırıcı etkisinin bu durumu açıklayabileceği düşünülmüştür.
Beyinde zaman algısı ağları ile sosyal stresin ilişkisi
Zaman algısını etkilediği bilinen en temel parametrelerden biri duygularımızdır. Duygudurumumuzdaki değişiklikler, zamanın algılanmasını değiştirmektedir. Olumsuz uyaranların gerçekte sunulduğundan daha uzun süreli algılama eğilimi gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, sosyal stresin zaman algısı üzerine etkisinin işlevsel beyin görüntüleme ile değerlendirilmesi ve dopamin ile ilişkili genlerin metilasyon düzeyleriyle bu aktivasyonların ilişkisinin incelenmesidir. Bu amaçla, iMRG çekiminde katılımcılara zamanı yeniden üretme görevi verilmiştir. Çekimler sırasında oturumların yarısında katılımcılara kötü performans gösterdiklerine ilişkin sahte geribildirimler verilerek psikososyal stres uygulanmıştır. iMRG çekimi boyunca 5 farklı zamanda kortizol örnekleri alınmıştır. Görevde kontrol koşulu olarak uzaysal yeniden üretme görevi kullanılmıştır. Zaman görevi, 2 ile 3.5 saniye arasında değişen toplam 5 hedef süre boyunca ekranda kalan bir dairenin ekranda kalma süresini tekrar etmeyi, uzaysal görev ise 100 ile 175 piksel yarıçap arasında değişen boylardaki dairelerin boyutunu tekrar üretmeyi gerektirmektedir. Çalışmaya 18-35 yaş arası toplam 48 sağlıklı yetişkin katılmış, 45 katılımcının verisi analiz edilmiştir (22 kadın 23 erkek, yaş = 23,73 ± 3,85). Görüntüler, MATLAB SPM12 programında görev (zaman ve uzay) ve stres (stresli ve stressiz) durumlarını içeren tekrarlı ölçümler için ANOVA ile analiz edilmiştir. Davranış verileri arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Aktivasyonlarda, zaman ana etkisinde supplementer motor alan (SMA) başta olmak üzere yaygın frontopariyetal aktivasyonlar meydana gelmiştir. Stres ana etkisi, sol hipokampus (HPC) ve sol ventral posterior singulat korteks (vPCC) gibi stresin regülasyonunuda ön plana çıkan alanlarda aktivasyonlara yol açmıştır. İnferior frontal gyrus ve intraparietal sulcus'ta stres ve zaman etkileşimi görülmüştür. Bu aktivasyonlar, stresli durumlarda ve sadece zaman algısı görevi sırasında bozulmuş, uzay algısına özgü aktivasyonlar stresten etkilenmemiştir. Dolayısıyla sonuçlar, zaman algısı ile ilgili üst düzey bilişsel işlemlerin, stresör varlığında bozulduğuna işaret etmektedir. Aktive olan alanlar ROI olarak belirlenerek dopamin ile ilişkili COMT, TH, DRD2, SLC6A3 genleri ve glukokortikoid reseptör geni (NRC3C1) metilasyon düzeyleri ile ilişkisi incelenmiştir. HPC ve vPCC bölgelerindeki aktivasyonlar ile incelenen dopamin sistem ilişkili genlerin metilasyonları arasında anlamlı ilişkiler gözlenmiştir. Hızlı kortizol artışı ise daha düşük vPCC aktivitesi ile ilişkili bulunmuştur. SMA aktivasyonu ile SLC6A3 geni metilasyon düzeyi arasında negatif korelasyon görülmüştür. Bu ilişki, sinaptik boşlukta daha fazla dopamin oldukça zaman görevinde SMA aktivasyonunun azaldığına işaret ederek zaman algısında dopaminin rolüne ilişkin çalışmalara katkı sağlamaktadır. Sonuç olarak çalışmamız stresin beyinde zaman algısına özgü etkileri ve epigenetik mekanizmalar ile ilişkileri üzerine literatürdeki ilk bulguları ortaya koymuştur.
The relationship between environmental chaos and diurnal cortisol levels of preschoolers
Cortisol is a widely used biomarker of the hypothalamic-pituitary-adrenal (HPA) axis of stress system. The aim of the present study was to investigate the main, additive and interactive role of chaotic home and daycare environment on preschoolers' diurnal cortisol levels, above and beyond socioeconomic status (SES). Participants were 75 preschoolers (47-to-83-months old), their mothers and teachers. Chaos was measured by CHAOS and LECP scales for home and daycare, respectively. SES was calculated as the standardized average of income and parental education. HPA-axis activity was measured as diurnal salivary cortisol. Samples were collected in the morning and afternoon, for two days at home and daycare. Diurnal slopes were calculated by subtracting afternoon values from morning values. Replicating previous research, diurnal slopes were higher at home compared to daycare, indicating a steeper decrease from morning to afternoon. Hierarchical linear regression analyses were conducted to test the main hypotheses. No main contributions of home or daycare chaos on relevant cortisol measures were observed. Contrary to expectations, daycare chaos was positively associated with home diurnal slope, whereas home chaos was uniquely and positively associated with daycare diurnal slope, over and above SES. An interaction was observed on individual daycare cortisol levels, suggesting a dual risk. Findings were discussed in terms of the possible adaptive role of mild stressors across different microsystems for low-risk samples and other factors in light of previous research.
The relationships between pregnancy-related worries, childhood maltreatment history and HPA-axis activity in pregnant women
Childhood maltreatment (CM) influences prenatal stress reactivity, such as the Hypothalamic-Pituitary-Adrenal (HPA)-axis, and maternal mood with other prenatal factors. Specifically, pregnancy-related worries (PRW) alter maternal mood and suggested be better predictors of maternal distress than general state anxiety (GSA). Present study investigates how CM is related to prenatal HPA-axis activity and whether this relationship is influenced by PRW. It is hypothesized that CM would predict prenatal HPA-axis activity through mediation by PRW, where CM increases PRW which alters HPA-axis; if not, PRW would moderate that relationship where CM predicts HPA-axis in relation to PRW. Participants were 77 pregnant women in their second-trimester (M = 31.80, (SD = 3.72) participating in the BABIP birth cohort from Istanbul, Turkey. CM, PRW, and GSA were assessed by Childhood Trauma Questionnaire, Cambridge Worry Scale, and State Anxiety Inventory-State Form, respectively. HPA-axis activity was measured from saliva as awakening cortisol, cortisol awakening response (CAR), and diurnal slope of cortisol (DS) across two days. Results showed that PRW did not mediate, but moderated the relationship between CM and HPA-axis. CM was associated with lower awakening cortisol, heightened CAR, and blunted DS in women with high PRW compared to women with low PRW. Unlike PRW, GSA did not moderate this relationship. These findings suggest PRW may have a more prominent role than GSA in exacerbating the impact of CM on prenatal HPA-axis. Future studies may focus on developing prevention and intervention programs towards PRW, particularly in at-risk groups like women with CM history to support maternal and infant health.
Sezaryen uygulanan gebelerde preoperatif klasik müzik dinletisinin tükürük kortizol düzeyi ve anksiyete üzerine etkisi
Amaç: Müzik, rejyonal anestezi uygulanmış hastalarda anksiyeteyi azaltmak için non-farmakolojik bir yöntem olarak çeşitli çalışmalarda kullanılmıştır. Literatürde müziğin anksiyete üzerindeki etkisini inceleyen çalışmalar genellikle sadece anksiyete anketleri kullanılarak yapılmıştır. Bu nedenle, bu çalışmada rejyonal anestezi altında sezaryen ameliyatı olan hastalarda müziğin perioperatif anksiyeteye etkisini; nesnel bir belirteç olan tükürük kortizol düzeylerine de bakarak değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza spinal anestezi altında sezaryen cerrahisi uygulanan, yaş aralığı 20-42 (ortalama 30±6) yıl olan 60 tane kadın hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen gebeler ameliyat günü sabah serviste ziyaret edilerek hastaların yaşı, boyu, kilosu, vücut kitle indeksi, gebelik haftası, eğitim durumu, ek hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, sigara kullanımı, önceki anestezi deneyimleri kaydedildi. Gebelerden STAI-S ve BAI ölçeğini doldurmaları istendi (STAI-S 1, BAI 1 ). Hastaların anksiyete düzeylerini değerlendirebilmek için kortizol seviyesini ölçmek amacıyla tükürük örneği alındı (kortizol 1). Hastalar ameliyathaneye geldiğinde kapalı zarf yöntemi ile iki gruba ayrıldı. Grup M' ye bekleme odasında 30 dakika (dk) boyunca kulaklık ile 432 Hz klasik müzik dinletildi. Grup K'ye herhangi bir müdahalede bulunulmadı. Her iki grubun 15'er dk arayla kan basıncı, kalp hızı, SpO2 kaydedildi. 30 dk sonunda her iki gruptaki hastalardan tekrar STAI-S ve BAI ölçeğini doldurmaları istendi (STAI-S 2 ve BAI 2) ve tükürük örneği alındı ( kortizol 2). Operasyon odasında grup M' deki hastalar müzik dinlemeye devam etti. Her iki grubun 15'er dk arayla kan basıncı, kalp hızı, SpO2 kaydedildi. Postoperatif derlenme odasında çıkarılan hastalar burada 30 dk bekletildi bu sürede kan basıncı, kalp hızı, sP02 değerleri kaydedildi; bu sürenin sonunda hastalardan tekrar anksiyete ölçeklerini doldurmaları istendi (STAI-S 3, BAI 3) ve tükürük örneği alındı (kortizol 3). Bulgular: Çalışmamızda demografik veriler, gebelik haftası, sigara kullanımı, eğitim durumu, kronik hastalık, intraoperatif komplikasyon, birinci dakika ve beşinci dakikada değerlendirilen bebek APGAR skorları gruplar arasında benzerdi. STAI-S 1 ve BAI 1 skorları gruplar arasında istatistiksel olarak benzerdi (p>0,005). STAI-S 2, STAI-S 3 skorları arasında gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu (p<0,001). BAI 2 ve BAI 3 skorlarında da istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu (p=<0,001 ve p=,006). Gruplar arası kortizol 1 düzeyleri istatistiksel olarak benzerdi (p= 0,509). Kortizol 2 düzeyleri arasında gruplar arası anlamlı fark mevcuttu (p= 0,033). Gruplar arası postoperatif kortizol düzeyleri arasında istatistiksel olarak fark yoktu (p= 0,736). Gruplar arası kan basıncı ve kalp hızı değerleri preoperatif bekleme odasında grup M'de düşmüş olup bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p=0,001) STAI-S 1-2-3 ile BAI 1-2-3 arasında istatiksel olarak pozitif yönde korelasyon olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda müzik dinletilen grupta anksiyete skorlarının ve tükürük kortizol düzeylerinin daha düşük olduğu saptadık. Tükürük kortizol düzeylerinin de azalmış olması müziğin anksiyete üzerindeki olumlu etkisini nesnel bir belirteç olarak desteklemektir. Müzik; uygulaması basit, ucuz, non invaziv ve yan etkisi olmayan bir yöntemdir. Müziğin anksiyeteye olan etkisini araştırmaya yönelik farklı hasta popülasyonlarında, daha fazla hasta ile daha geniş kapsamlı klinik çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Sezaryen, Müzik, Tükürük Kortizolü, Anksiyete
Prepubertal dönemde hyrax ve hafızalı genişletme apareyleri uygulanan hastalarda gelişen stres ve ağrının karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı prepubertal dönemde üst çene darlığına sahip hastalarda hafızalı genişletme apareyi ve hyrax apareyi uygulamasında gelişen stres ve ağrının fizyolojik ve psikometrik yöntemler ile değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya yaşları 6 ile 11 yıl arasında değişen, üst çenede transveral yönde darlık tespit edilen 19 kız 20 erkek toplam 39 hasta dahil edilmiştir. Bu koşulları sağlayan hastalardan kapalı zarf yöntemi ile seçilen 19 hastaya hafızalı genişletme apareyi, 20 hastaya hyrax apareyi uygulanmıştır. Hyrax apareyinin vidası yeterli genişletme ve aşırı düzeltme elde edilene kadar eşit gün aralıklarında haftada 2 kez aktive edilmiştir. Hafızalı genişletme apareyi ise tedavi başlangıcında aktive edilip genişletme ve aşırı düzeltme elde edilene kadar aktif kalıp tedavi sonucunda aktivasyon durdurulmuştur. Her iki grupta tedavi gören hastalardan 8 farklı zaman diliminde alınan tükütük örneklerinde kortizol ve substans P düzeyi değerlendirilmiş ve psikometrik testler ile ağrı ve kaygı düzeyi incelenmiştir. Bulgular: VAS ağrı skorları, kortizol, substans P ve anlık-sürekli kaygı değerlerinin gruplar arasında ve her bir grubun zaman içindeki değişimi incelenmiştir. İkili grup karşılaştırmaları sonucunda T4, T5, T6 ve T7 noktalarında kortizol düzeyi hyrax grubunda hafızalı genişletme grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Substans p düzeyi tüm zaman noktalarında hyrax grubunda hafızalı genişletme grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). VAS ağrı skorları, anlık ve sürekli kaygı değerleri tüm zaman noktalarında gruplar arası karşılaştırmada benzer bulunmuştur (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızın sonıuçlarına göre hafızalı genişletme apareyi ve hyrax apareyinin hastalarda kortizol, substans p, anlık-sürekli kaygı ve ağrı skorlarında değişime yol açtığı tespit edilmiştir. Hafızalı genişletme apareyi uygulanan hastalarda hyrax apareyi ile tedavi edilen hastalara göre ağrı ve kaygı bulgularında farklılık olduğu gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: Ağrı, Kortizol, Hafızalı üst çene genişletmesi, Anlık-sürekli kaygı
Pubertal dönemde hyrax ve hafızalı genişletme apareyleri uygulanan hastalarda gelişen stres ve ağrının değerlendirmesi
ÖZET PUBERTAL DÖNEMDE HYRAX VE HAFIZALI GENİŞLETME APAREYLERİ UYGULANAN HASTALARDA GELİŞEN STRES VE AĞRININ DEĞERLENDİRMESİ Güran O. Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Ortodonti Doktora Programı, Doktora Tezi, Aydın, 2024. Amaç: Bu tez çalışmasının amacı, pubertal dönemde hafızalı genişletme apareyi ve hyrax apareyi ile tedavi edilen hastalarda genişletme sırasında gelişen stres ve ağrının incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda yaşları 10-14 yıl arasında, üst çenede transveral yönde darlığı bulunan 18 kız 18 erkek toplam 36 hasta yer almıştır. Kapalı zarf yöntemi ile seçilen 18 hastaya hafızalı genişletme apareyi, 18 hastaya hyrax apareyi uygulanmıştır. Hyrax apareyinin vidası yeterli genişletme elde edilene kadar günde 1 kez aktive edilmiştir. Hafızalı genişletme apareyi ise tedavi başlangıcında aktive edilip yeterli genişletme elde edilene kadar aktif kalmıştır. Hastalardan 8 farklı zaman diliminde alınan tükürük örneklerinde kortizol ve substans P düzeyi değerlendirilmiş, aynı zamanda psikometrik testler ile ağrı ve kaygı düzeyi incelenmiştir. Bulgular: VAS ağrı skorları, kortizol, substans P ve anlık-sürekli kaygı değerlerinin gruplar arasında ve her bir grubun zaman içindeki değişimi incelenmiştir. Kortizol düzeylerinin değerlendirilmesi için gerçekleştirilen varyans analizinde zaman ana etkisinin (p<0,001) anlamlı, grup ana etkisinin (p=0,756) ve zaman-grup etkileşimlerinin (p=0,162) istatistiksel olarak anlamsız olduğu tespit edilmiştir. Substans P değerleri için zaman ana etkisinin (p<0,001) ve zaman-grup etkileşiminin (p=0,030) istatistiksel olarak anlamlı, grup ana etkisinin (p=0,700) anlamsız olduğu görülmüştür. Anlık ve sürekli kaygı değerleri tüm zaman noktalarında gruplar arası karşılaştırmada istatistiksel olarak benzer bulunmuştur (p>0,05). VAS ağrı düzeyinin değerlendirilmesi için gerçekleştirilen tekrarlı ölçümlerde varyans analizi sonucunda zaman ana etkisinin (p<0,001) ve zaman-grup etkileşiminin (p=0,004) istatistiksel olarak anlamlı, grup ana etkisinin (p=0,100) istatistiksel olarak anlamsız olduğu bulunmuştur. Sonuç: Ağrının algılanması bireysel farklılıklar gösterebilir. Uygulanan farklı ortodontik apareylerin ağrı ve yaşam kalitesi üzerindeki etkilerinin anlaşılması tedavi sürecinin başarısı ve devamlılığı için önemlidir. Farklı mekanizmaya sahip genişletme apareylerinin etkilerini karşılaştırdığımız bu çalışmada hafızalı genişletme apareylerinin tedavi sürecini daha konforlu hale getirdiği söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Ağrı, Anksiyete, Maksiller Ekspansiyon, Kortizol.
İşitsel, koku uyaranlarının ve insan temasının barınak köpeklerinin stres seviyeleri üzerine etkilerinin araştırılması
Barınaklar; köpekler için sosyal izolasyon ve çevre değişikliği nedeni ile oldukça stresli ortamlardır. Hayvanlar, çeşitli nedenlerle uzun ya da kısa süreli strese maruz kalmaktadır. Stres, sağlık ve yaşam sürelerine etki etmektedir. Stresi değerlendirmek için endokrinolojik stres belirteçleri faydalıdır. Bu belirteçlerin salyadan incelenmesi, invaziv olmaması açısından kullanışlıdır. Stres, köpeklerde salya kortizol düzeyine bakılarak saptanabilir. Stresin azaltılması için barınaklarda çevresel zenginleştirme yöntemleri kullanılmaktadır. İşitsel uyaranların stres üzerine etkili olduğu hakkında bilgiler bulunmakla birlikte, koku uyaranı ve insan teması ile karşılaştırılması hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Çalışmanın amacı, barınağa yeni kabul edilen köpeklerde stres düzeylerini belirlemek için salyadan kortizol düzeylerini tespit etmek ve bu köpeklerde işitsel, koku uyaranları ve insan temasının strese olan etkilerini araştırmaktır. Bu amaçla, Bursa Osmangazi Belediyesi Sahipsiz Hayvanlar Doğal Yaşam ve Tedavi Merkezi'ne yeni kabul edilen 1 yaşından büyük, farklı ırk ve cinsiyetten 40 köpek çalışmaya alınmıştır. Köpekler, günde 1 saat gözlemlenmiş ve davranış analizleri yapılmıştır. İşitsel, koku uyaranı, insan teması ve kontrol grubu olmak üzere 4 gruba ayrılmış ve köpeklerin salyalarından 0., 2., 4. ve 9. günlerde kortizol düzeyleri tespit edilmiştir. Çalışma sonunda, tüm gruplarda 0. ve 9. günler arasında (işitsel hariç) kortizol düzeyinde belirgin azalma saptanmasına rağmen, gruplar arasında bir farklılığa rastlanmamıştır. Sonuç olarak, stresin ölçülmesinde kortizolün geçerli bir parametre olduğu bulunmuştur. Stresi azaltmak için kullanılan koku, işitsel uyaranın ve insan temasının etkili olduğu, ancak benzer etkinin kontrol grubunda da görüldüğü saptanmıştır. Kullanılan yöntemlerin stresi 2. günden itibaren azaltmaya başladığı saptanmıştır. Grupların arasında bir fark bulunmaması göz önüne alındığında işitsel, koku uyaranlarının ve temasın birbirine üstünlüğü tespit edilememiştir.
Tıp fakültesi son sınıf öğrencilerinde intihar risk faktörleri ve kişilik tipleri ile stres hormonları düzeyleri arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı; tıp fakültesi son sınıf öğrencilerinde intiharla ilişkili risk faktörlerinin belirlenmesi ve intihar riski ile kişilik tipleri ve stresle ilişkili hormonlardan olan ACTH, kortizol, büyüme hormonu, prolaktin, atriyal natriüretik faktör, kolesistokinin düzeyleri arasındaki ilişkinin saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma; Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde, 1 Ekim 2022-30 Haziran 2023 tarihleri arasında yürütülen, kesitsel nitelikte bir çalışmadır. Çalışmaya 80 intörn doktor dahil edildi. Katılımcılardan anket formunu doldurmaları istendi ve eş zamanlı olarak venöz kan örneği alındı. Anket formu; kişisel bilgileri sorgulayan sorular, İntihar Olasılığı Ölçeği ve Eysenck Kişilik Anketi-Gözden Geçirilmiş Kısa Formu olmak üzere 3 bölümden oluşmaktaydı. Kan örneklerinden ACTH, kortizol, büyüme hormonu, prolaktin, atriyal natriüretik faktör, kolesistokinin düzeyleri ELİSA yöntemiyle çalışıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı kullanıldı. P<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya 36'sı (%45,0) deprem öncesi dönemden, 44'ü (%55,0) deprem sonrası dönemden olmak üzere 80 intörn doktor dahil edildi (6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremleri). Öğrencilerin 64'ü (%80,0) intihar düşüncesi bulunmadığını, 16'sı (%20,0) bulunduğunu belirtti. Deprem öncesi ve sonrası grupların intihar düşüncesi varlığı oranları ve genel intihar olasılığı puanları benzer olarak bulundu. Deprem sonrası grubun ACTH düzeyi daha düşük olarak tespit edildi. Öğrencilerde psikiyatrik hastalık varlığı, intihar düşüncesi varlığı ve ailede intihar girişim öyküsü bulunması ile genel intihar olasılığı puanı arasında pozitif yönde, anlamlı bir ilişki saptandı. Nörotisizm puanı ile genel intihar olasılığı puanı arasında pozitif yönde, orta şiddette bir ilişki bulundu. Yalan puanı ile genel intihar olasılığı puanı arasında negatif yönde, zayıf şiddette bir ilişki saptandı. ACTH düzeyi ile genel intihar olasılığı puanı arasında pozitif yönde, zayıf şiddette ilişki saptandı. Sonuç: Çalışmamızda; psikiyatrik hastalık bulunması, intihar düşüncesi varlığı, ailede intihar girişim öyküsü bulunması, yüksek nörotisizm puanı, yüksek ACTH düzeyi artmış intihar riskiyle ilişkili bulundu. Anahtar Kelimeler: İntihar, Kişilik, Stres, Tıp öğrencisi, İntihar Olasılığı Ölçeği, Eysenck, ACTH, Kortizol, ANP, GH, Prolaktin, CCK Bu çalışma, Gaziantep Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Yönetim Birimi tarafından desteklendi (Proje Numarası: TF.UT.22.71).
Yorgunluk (fatique) semptomlu multipl skleroz hastalarında sitokinlerin hipotalomo-pituiter-adrenal aks, kortizol, acth ve diğer melanokortinlerle ilişkisinin değerlendirilmesi
Multipl Skleroz (MS), genellikle genç erişkin (20-40) yaş grubunu etkileyen merkezi sinir sisteminin (MSS) beyaz cevherinin ilerleyici kronik inflamatuar demiyelinizan bir hastalığıdır. Yorgunluk, hastaların büyük bir kısmını etkileyen bir belirtidir. MS'teki yorgunluğun nedeni tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada Fatigue Severity Scale (FSS) ve Neurological Fatigue Index-Multiple Sclerosis (NFI-MS) ölçeklerini kullanarak MS hastalarında yorgunluk durumunu belirlemeyi, FSS ölçeğine göre yorgunluk olan ve yorgunluk olmayan olarak sınıflandırdığımız MS hastalarında serum sitokinlerinin hipotalamo-pituiter-adrenal (HPA) aks, kortizol, ACTH ve diğer melanokortinlerle ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Bilim Dalı'nda RRMS tanısıyla takip edilen 54 (29 kadın, 25 erkek) relapsing remiting, 26 (13 kadın,13 erkek) sağlıklı kontrol dahil edildi. Hastaların 26'sında yorgunluk semptomu var iken (%48,1), 28'sında yorgunluk tespit edilmedi (%51,9). Çalışmamızdan elde edilen sonuçlara göre FSS skoru ile NFI-MS Özet, NFI-MS 1, NFI-MS 2, NFI-MS 3 ve NFI-MS 4 skorları arasında pozitif korelasyon bulundu (her biri için p<0,01). Proinflamatuar sitokinlerden IL-1β ve TNF-α düzeyleri hasta ve kontrol grubunda farklı bulunmadı (p=0,09, p=0,70). Anti inflamatuvar bir sitokin olan IL-35 düzeyi MS hastalarında anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,01). IL-35 açısından yorgunluk olan ve yorgunluk olmayanlar arasında fark yoktu (p=0,46). ACTH, kortizol, α-MSH ise MS grubunda anlamlı dercede (sırasıyla p=0,02, p<0,01, p<0,01) yüksekti ancak yorgunluk ile ilişkili bulunmadı. Corticotropin-like intermediate lobe peptide (CLIP) düzeyi, MS'de ilk kez bizim çalışmamızda değerlendirilmiştir ve hastalarda kontrole göre anlamlı derecede düşük saptandı (p<0,01). Hastalarda HPA aks hormonları ve sitokin düzeylerininin ilişkisini incelediğimizde; sadece TNF-α ile γ-MSH arasında (p<0,01) ve IL-1β ile β-MSH arasında pozitif korelasyon vardı. Sonuç olarak, MS'de yorgunluğu değerlendirmede NFI-MS Özet ölçek de en az FSS skorlaması kadar duyarlıdır. HPA aksı MS hastalarında hiperaktiftir ancak yorgunlukla ve sitokin düzeyleri ile ilişkili bulunmamıştır. IL-35'in MS hastalarındaki yüksekliği hastalık patofizyolojisinde rolü açısından önemli bir role sahip olabileceğini ve yeni tedaviler açısından göz önüne alınabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Multipl Skleroz, yorgunluk, Hipotalamo-Pituiter-Adrenal Aks
Genel anestezi altında tedavi edilen çocuklarda serum ve tükürük örnekleri ile dental anksiyete parametrelerinin kantitatif olarak değerlendirilmesi
Araştırmamızda dental tedavi ihtiyacı ile dental anksiyete arasında doğru orantı olduğunu gösteren çalışmalara dayanarak, anksiyete seviyesi yüksek olan çocuklarda genel anestezi altında tamamlanan dental tedavi ihtiyacının ardından anksiyete düzeyinin psikometrik analizler ve fizyolojik parametreler ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca tükürük akış hızı, pH, total tükürük protein konsantrasyonu gibi tükürüğün fizikokimyasal özelliklerini yansıtan değerlerin ölçümü, çürük insidansı, yaş, cinsiyet ve oksidatif stres parametreleri arasındaki ilişki de tedavi öncesi ve tedavi sonrası alınan örnekler ile değerlendirilmiştir. Araştırmaya 2-7 yaş aralığında bulunan, dental tedavilerinin genel anestezi altında yapılmasına karar verilmiş, 38 çocuk dahil edilmiştir. Tedaviden önce ve tedaviden sonra olmak üzere; çocuklar Frankl Davranış Skalası (FDS), Çocuklar için Diş Hekimi Korku Tarama Ölçeği (CFSS-DS), Facial Image Scale (FIS) ve Ünite Oturma Biçimi açısından değerlendirilmiştir. Tedavi öncesi ve sonrası toplanan tükürük ve serum örneklerinde kortizol, α-Amilaz, CgA, Total Antioksidan Seviye (TAS), Total Oksidan Seviye (TOS), Nitrik Oksit (NO), Glutatyon Peroksidaz (GPx), Katalaz (CAT) parametreleri incelenmiştir. Araştırma bulgularımıza göre tedavi sonrası hem anksiyete belirleme skalalarına hem de fizyolojik parametrelere göre (kortizol, α-Amilaz, CgA) tedaviden sonra dental anksiyete düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı derecede azalma meydana gelmiştir. Tedavi sonrası serum ve tükürük TAS, GPx, TAH düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış olurken, TOS, NO, CAT, OSİ, TTPK düzeylerinde de istatistiksel olarak anlamlı bir düşme meydana gelmiştir. Araştırma sonuçlarımız değerlendirildiğinde; tedavi sonrası dental anksiyete düzeylerinde azalma meydana gelmiştir. Çürük diş sayısı fazla olan ve yüksek anksiyeteye sahip çocuklarda, tedavilerin genel anestezi altında yapılmasının anksiyete düzeylerindeki azalmaya katkısı olduğunu görmekteyiz. Tedavi sonrası diş çürükleri sıfıra düştüğünde; serum/tükürük TAS değerinde artış, serum/tükürük TOS ve serum OSİ değerlerinde de bir azalma gözlenmektedir. Bu durum diş çürükleri ile oksidatif stres parametreleri arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. İncelenen parametrelerin serum ve tükürük örneklerinden elde edilen değerleri arasında gözlenen pozitif korelasyonlar da tükürüğün seruma alternatif olarak kullanılabilecek diagnostik bir sıvı olabileceğini destekler niteliktedir. Anahtar kelimeler: Dental anksiyete, kortizol, α-Amilaz, kromogranin A, oksidatif stres
Kalıcı tünelli port kateteri takılan hastalarda sedatif ajanların stres hormonları ve yüksek duyarlı troponin üzerine etkisi
AMAÇ: Bu çalışmada acil serviste santral venöz kateter takılan hastalarda uygulanan sedasyon ve analjezi kombinasyonlarının; ağrı skalaları, anksiyete, ACTH, Kortizol ve Yüksek Duyarlı Troponin (High Sensitive Troponin I (hsTnI)) üzerine olan etkilerini araştırdık. MATERYAL VE METOD: Bu çalışma prospektif olarak, 01 Mart 2015-01 Eylül 2015 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na Hematoloji ve Onkoloji tarafından port kateteri takılma endikasyonu konulan 90 hasta üzerinde yapıldı. Hastalar; Midazolam-Ketamine kombinasyonu, Midazolam-Fentanil kombinasyonu ve Propofol uygulanan 30'ar kişilik 3 gruba ayrıldı. Hastaların kan basıncı, nabız değerleri ve solunum sayıları değerlendirildi. Visuel Analog Skala (VAS) kullanılarak ölçeklendirilen ağrı düzeyleri, Beck Anksiyete Ölçeği kullanılarak anksiyete düzeyi ile kan numunesi alınarak ACTH, Kortizol ve Yüksek Duyarlı Troponin değerleri port takılma işlemi öncesi (0.dakika) ve sonrası (30.dakika) olmak üzere kaydedildi. Bu değerler kıyaslandı. İstatistiksel değerlendirme için, Windows için SPSS 18.0 (SPSS Inc, Chicago, Illinois, ABD) paket programı kullanıldı ve tüm karşılaştırmalarda p<0.05 istatistiksel anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Gruplar arasında cinsiyet ve yaş açısından anlamlı istatistiksel bir fark yoktu (p=0,836 ve p=0,182). Her üç sedasyon grubundaki hastalarda anlamlı anksiyete azalması oldu. Midazolam-Fentanil ile Propofol yapılan hastalarda ağrı düzeyindeki azalma anlamlı bulundu. Midazolam-Fentanil ile Propofol grubunda sistolik ve diastolik kan basıncında anlamlı bir düşüş oldu. Her üç sedasyon grubundaki hastalarda anlamlı solunum sayısı artışı olmadı. Midazolam-Ketamin grubu ile Midazolam-Fentanil grubundaki hastaların nabız sayılarındaki anlamlı artış oldu. Midazolam-Ketamin ile Propofol grubundaki hastalarında kan ACTH düzeylerindeki anlamlı artış bulundu. Her üç sedasyon grubundaki hastalarda anlamlı Kortizol değişikliği bulunmadı. Her üç sedasyon grubundaki hastalarda anlamlı hsTnI artışı bulundu. Hastalarda hsTnI değerleri açısından gruplar arası anlamlı fark yoktu. TARTIŞMA VE SONUÇLAR: Santral Venöz Kateter (SVK) gibi minör cerrahi girişimlerde sedatif ajanlar acil servisteki etkin, güvenli ve kolay uygulanabilirler. Acil servislerde invaziv işlem uygulanacak hastalara anksiyolitik ve sedatif ilaçlara ek olarak analjezik ilaçların da eklenmesini önermekteyiz. ANAHTAR KELİMELER: Port kateter, Sedasyon, Anksiyete, Troponin
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olgularında kan kortizol düzeyleri ve metilfenidat uygulamasının kortizol düzeylerine etkisi
Amaç: Metilfenidat ile tedavi edilen DEHB'li çocuklarda ve kontrollerde kortizol seviyelerindeki değişimi karşılaştırarak, tedaviye yanıtın ve direncin öngörülmesinde kortizol ölçümünün değerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Psikiyatrik tanılar yapılandırılmış bir klinik görüşme formu olan; Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam boyu Şekli Türkçe uyarlaması kullanılarak belirlendi. Çalışmaya 86 DEHB tanısı alan ve 58 sağlıklı çocuk olgu alındı. Tüm olgulardan çalışmanın başında ve ilaç tedavisinin 1. , 3. , 6. aylarında kortizol ölçümü için sabah kan örnekleri alındı. Psikometrik testlerden; Conners Ana-Baba/Öğretmen Dereceleme Ölçeklerinin-Yenilenmiş/Uzun formu, Stroop-TBAG formu ve Klinik Global İzlenim-Şiddet ölçeği her vizite uygulandı. İstatistiksel analizleri SPSS 16.00 sürümüyle yapıldı. Bulgular: DEHB-Dikkatsizlik tipine kıyasla, DEHB-bileşik alt tipinde ilk değerlendirmede kortizol düzeyi düşük olan olgular daha sıktı. Başlangıç düzeyleriyle kıyaslandığında, tedavinin 6. ayında kortizol düzeyleri DEHB'lilerde istatistiksel anlamlılığı yetersiz olmakla birlikte belirgin şekilde artarken, kontrol grubunda benzer bulgulara rastlanmadı. Kortizol düzeylerindeki bu artış DEHB'li erkeklerde ve DEHB-Bileşik tip olguları arasında anlamlıyken, DEHB'li kızların, kız veya erkek kontrol olgularının ve dikkatsizlik alt tipi olanların kortizol düzeylerinde anlamlı bir değişiklik görülmedi. Başlangıç belirtileri orta düzeyde olan hastaların 3. ve 6. aylardaki kortizol düzeylerinde anlamlı artış saptanırken, hafif veya ağır düzeyde DEHB belirtileri olanlarda saptanmadı. Sonuç: Kortizol ölçümleri, orta düzeyde belirtileri olan, bileşik tipte, erkek olgularda metilfenidat yanıtının önceden öngörmek açısından yararlı olabilir. Farklı ilaç etkilerini ve kortizol dışında stres ve üreme hormonlarını birlikte alan çalışmaların yapılması gerekmektedir. Bu çalışmaların sonuçları DEHB etyolojisi ve tedavi yanıtlarını öngörmek için yararlı bilgiler sunabilir.
Hipotroidi, subklinik hipotroidi hastaları ve ötroid bireylerde dehidroepiandrosteon sülfat, dheas/kortizol oranı, depresyon, ankisiyete ve benlik saygısı değerlerinin karşılaştırılması
Tiroid hastalıkları bazı psikiyatrik hastalıkların gelişiminde katkı sağlayabilir. Hipotiroidi ve subklinik hipotiroidi hastaları değerlendirildiğinde birçok psikiyatrik hastalık ile birlikte görüldüğü tespit edilmiştir. DHEAS ve kortizol böbrek üstü bezinden salgılanan hormonlardır. Hipotiroidi ve subklinik hipotiroidi hastalarında normal hastalara göre DHEAS düzeyi farklı seyredebilmektedir. Ayrıca tiroid hormon anormallikleri çeşitli psikiyatrik hastalıklar ile ilişkili olabilir. Bununla birlikte tiroid hormon anormalliklerinin, DHEAS düzeyinin farklılaşmasına neden olduğunu ortaya koyan çeşitli çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada, DHEAS, DHEAS/kortizol oranı sonuçları ile hipotirodi ve subklinik hipotiroidisi olan hastalardaki psikiyatrik hastalıkların düzeyini belirlemek ve sağlıklı bireyler ile hasta bireyler arasındaki farkları ortaya koymak amaçlanmaktadır. Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran50 hipotiroidi, 50 subklinik hipotriodisi olan hasta ve 50 sağlıklı birey olmak üzere toplam 1500 olgunun dahil edildiği çalışmada; Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri ve Beck Anksiyete Ölçeği kullanılmıştır. Bununla birlikte hastaların boy, kilo, bel çevresi, distolik ve diyatolik basınçları da kaydedilmiştir. Araştırma bulgularına göre, hipotiroidi grubunun BMİ'si ötiroidi grubundan anlamlı derecede yüksektir. Ötiroid grubunun DHEAS,DHEAS/kortizol, T3 ve T4 düzeyleri diğer gruplarınkinden anlamlı derecede yüksek iken; yine aynı grubun kortizol düzeyi diğer gruplarınkinden anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Hipotiroidi grubunun TSH düzeyi diğer gruplarınkinden anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Hipotiroidi grubunun depresyon ve anksiyete puanları subklinik hipotiroidi ve ötirod grubundan; subklinik hipotiroidi grubunun depresyon ve anksiyete puanları ötiroid grubundan anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Bununla birlikte, hipotiroidi grubunun benlik saygısı puanı subklinik hipotiroidi ve ötirod grubundan; subklinik hipotiroidi grubunun depresyon puanı ise ötiroid grubundan anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Tiroid hastalıkları tanısında TSH ölçümü baz alındığından; her üç grup TSH değerleri göz önüne alındığında; TSH seviyelerindeki artış depresyon ve anksiete puan ortalamaları ile pozitif yönde ilişki gösterir iken benlik saygısı puan ortalamaları ile negatif yönde ilişkili bulunmuştur.
KoAH tanılı ve steroid kullanan hastaların enfeksiyon kaynaklı acil servis başvurularının prospektif değerlendirilmesi
KOAH Tanılı ve Steroid Kullanan Hastaların Enfeksiyon Kaynaklı Acil Servis Başvurularının Prospektif Değerlendirilmesi Giriş ve amaç: Steroidler KOAH hastalarında atak sıklığı, hastanede yatış süresi ve mortaliteyi azalttığı bilinen ve kılavuzlarda kullanımı açıklanmış ilaçlardır. Klinik gözlemimiz ülkemizde KOAH hastalarının steroid kullanımlarının kılavuz önerisinin çok üstünde olduğu şeklindedir. Çalışma amacımız steroid kullanımının yaygın olduğu KOAH tanılı hastalarda steroide bağlı sürrenal baskılanma var mı ve steroid kullanımı ile sık acil servis başvuru arasında ilişki var mı sorularına yanıt aramaktır. Hastaların enfeksiyon ile sepsis sıklığında artış olup olmadığını ve mortalitelerine etkilerini de araştırmayı amaçladık. Metod: Prospektif kesitsel klinik araştırma olan çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde (ÇÜTF) tek merkezli olarak Etik Kurulu onayı ve Bilimsel Araştırmalar Proje biriminin desteği ile yapıldı. Çalışmaya 1 Mayıs 2018-1 Ekim 2019 tarihleri arasında nefes darlığı şikayeti ile ÇÜTF Acil Tıp Anabilim Dalı Erişkin Acil Servisine başvuran 18 yaş üstü çalışmaya dahil edilme kriterlerine sahip KOAH hastaları dahil edildi. Hastalara ait demografik, klinik ve rutin laboratuvar verileri ile laktat klirensi, CRP, prokalsitonin, ACTH, kortizol seviyeleri, acil servise başvuru sayıları, yatış durumları ve süreleri, 1 aylık mortaliteleri incelendi. Hastalar son 3 ayda steroid kullanıp kullanmama ve indeks acil servis başvurularında steroid alıp almama durumlarına göre değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilip verileri tam olan 50 hastanın 41'i (% 82,0) erkekti. Hastaların yaş ortalamaları 66,72 yıl (49-85 yaş aralığı) idi. Hastaların şikayet, fizik muayene bulguları, ek hastalıkları, yatış ve mortalite verileri, ACTH, prokalsitonin, laktat ortalamaları acil serviste steroid alan ve almayan hastaları içeren gruplar arasında benzerdi. Hastalardan acil serviste steroid tedavisi alanların balgam şikayeti (p=0,005), KY ek hastalığı oranı (p=0,007), analjezik kullanmama durumu (p=0,033), solunum sayıları (p=0,049), ral (p=0,049), ronküs (p=0,00), nötrofil yüzdesi (p=0,028), Hb (p=0,011) ve HCT (p=0,018) ortalamaları, almayanların oranından istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek bulundu. İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almamış hastalardan, son 3 ayda steroid kullananların lenfosit yüzdelerinin ortalaması istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,041). İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almış hastaların hemoglobin ve hematokrit değer ortalamaları incelendiğinde, son 3 ayda steroid kullanmayanlara göre, kullananlarda istatistiksel olarak daha yüksek olduğu görüldü (Hb için p=0,010 ve HCT için p=0,004). İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almış hastaların, son üç ayda steroid kullanmayanların kortizol seviyelerinin kullananlardan istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde düşük olduğu bulundu (p=0,013). Ancak indeks başvuruda steroid alan hastaların ortalama kortizol değerleri almayanlardan ve son 3 ayda steroid kullananlarda da düşük bulundu (p>0,05). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda indeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi alanlarda balgam şikayeti, KY varlığı, solunum sayısı, ral ve ronküs sıklığı, nötrofil yüzdeleri, hemoglobin ve hematokrit değerleri steroid almayan hastalara kıyasla istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Kortizol ve ACTH değerleri steroid kullananlarda düşüktü ancak istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmasa da KOAH hastalarında steroid kullanımına bağlı sürrenal baskılanma gelişebileceğini ve hastaların bu açıdan takip edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Ancak daha fazla sayıda hasta ve kortizol ve ACTH için mükerrer örnekleme yapılabilen ileri çalışmaların bu durumun daha net ortaya koyabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: KOAH, steroid, sürrenal baskılanma, ACTH, kortizol