Erythrocytes
79 theses under this subject heading
Eritrosit transfüzyonu alan hastaların yaşam kalitesinin değerlendirilmesi ve disiplinler arası kan transfüzyon pratiği farklılıklarının araştırılması
Çalışmamızda disiplinler arası kan transfüzyonu pratiği farklılıklarının ortaya konması, transfüzyon öncesi yaşam kalitesinin disiplinler arasındaki farklılığının gösterilmesi, transfüzyonun yorgunluk üzerine etkisinin her disiplin için ayrı ayrı ortaya konması ve eritrosit süspansiyonu transfüzyonu (EST)'nun etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma, Mayıs 2018-Mart 2019 tarihleri arasında Tekirdağ ilinde bulunan üniversite hastanesinde EST alan 60 hasta ile yürütülmüştür. Veriler Genel Bilgi Formu, Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Form-36 (Short Form-36:SF-36), Yorgunluk Şiddet Ölçeği (The Fatigue Severity Scale:FSS:YŞÖ), hasta dosyası ve araştırmacının kendi gözlemleriyle elde edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel metodların (frekans, yüzde, ortalama, standart sapma) yanında, t testi, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis, One Way ANOVA ve korelasyon analizleri kullanılmıştır. İstatistiksel değerlendirmeler yapılırken p<0,05 değeri anlamlı kabul edilmiştir. Bütün hastalar ele alındığında eritrosit süspansiyonu transfüzyonu öncesi hemoglobin (hgb)değeri 7,98±1,25 g/dL olarak bulunmuş olsa da disiplinler arasında farklı idi. (p<0,05). Eritrosit transfüzyonu alacak olan hastaların tamamında transfüzyon öncesi yaşam kalitesi tüm alt boyutlarda düşük bulunmuştur. Eritrosit transfüzyonu alan hastaların transfüzyon öncesi ve sonrasında yorgunluklarını değerlendirdiğimizde; transfüzyon öncesi en fazla 6,31±0,80 puan ortalaması ile onkoloji hastalarının yorgun olduğu görülmüştür. Disiplinler arası transfüzyon pratiği farklılıklarına bakıldığında; transfüzyonların %90'ı periferik yoldan uygulanmıştır. Hastaların %35'inden kan transfüzyon onam formu alınmasına rağmen yalnızca %13,3'ü alına onamın farkındadır. Transfüzyon başladıktan sonra ilk 15 dk boyunca hastaların %48,3'ünde hayati bulgular takibi yapılmamıştır. Çalışmaya katılan hastaların %8,4'ünde kan transfüzyon reaksiyonu gelişmiştir. Transfüzyon formlarının %43,3'ü eksik doldurulmuştur. Anahtar Kelimeler: Eritrosit Transfüzyonu, Anemi, Yaşam Kalitesi, Yorgunluk
Ortalama trombosit hacmi (MPV), kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW), trombosit -lenfosit ve nötrofil-lenfosit oranlarının tularemi ile ilişkisi ve tularemili hastalarda işitme düzeylerinin değerlendirilmesi
Tularemi hastaları Kulak Burun Boğaz Polikliniğine genellikle boyunda apse veya lenfadenit ile başvurmakta ve çoğu zaman nonspesifik tedaviler verilmektedir. Buda hem tanı hem de tedavi sürelerini uzatmaktadır. Erken tanı konması tedavi ve prognozu olumlu etkilemekte, ayrıca morbidite ve mortaliteyi azaltmaktadır. Bizim bu çalışmada ki amacımız tularemi tanısında ve inflamasyon şiddetini belirlemede güncel, kolay, ucuz ve hızlı aktivite belirteçleri olan ortalama trombosit hacmi (MPV), kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW), trombosit/lenfosit oranı (TLR) ve nötrofil/lenfosit oranı (NLR) kullanıp kullanılamayacağını araştırmaktır. Bu amaçla orofarengeal, glandüler ve ülseroglandüler tip tularemi tanısı alan hastaların MPV, RDW, NLR, TLR değerleri incelenerek gerekli istatistiksel analizler yapıldı ve sağlıklı gruptaki değerlerle karşılaştırıldı. Ayrıca tularemili hastaların tedavilerinde ototoksik ajanlar kullanıldığı için; takiplerde hastalığa bağlı işitme kaybı varlığını araştırmak için tedavi öncesi hastaların odyogramları incelendi, gerekli istatistiksel analizle yapıldı ve sağlıklı grup ile karşılaştırıldı. Çalışmada MPV, RDW ve NLR düzeylerinin tularemili hastalarda sağlıklı gruba göre istatistiksel olarak anlamlı seviyede düşük olduğu, TLR düzeylerinin ise sağlıklı gruba göre anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı. Odyolojik değerlendirmede ise tularemi tanısı almış hastalarda sağlıklı gruba göre anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç olarak çalışma bakılması kolay ve ucuz olan hemogram parametrelerinin tanıda yardımcı olabileceğini düşündürmekle beraber geniş kapsamlı hasta gruplarında prospektif randomize kontrollü uzun süreli takiplerin yapıldığı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Ayrıca yapılan odyolojik incelemeler tulareminin işitme üzerine etkisinin olmadığını göstermektedir.
Anemik prematürelerde eritrosit transfüzyonu öncesi ve sonrasında natural killer ve lenfosit alt gruplarının değerlendirilmesi
Bu çalışmada anemik prematüre olan 40 (kırk) bebekte lenfosit alt grupları CD4–CD8, B Lenfosit CD19, T Lenfosit belirteci CD3, Doğal öldürücü Naturel Killer CD16+CD56 Monoklonal antikorlarının flow sitometri cihazında ışınlanmamış eritrosit transfüzyonu öncesinde ve sonrasında ölçümleri yapıldı sonuçları değerlendirildi. Her iki kategorinin sonuç değerlendirmesine ve karşılaştırma farklılıklarına bakıldı. Çalışmada anemik prematüre anemisi tanısı ile takip edilen postkonsepsiyonel 36. hafta ve altındaki prematüre 40 (kırk) bebekten K2 Edtalı kan tüplerine alınan kanları kullanıldı. Testlerde üç gurup oluşturuldu; Grup I (Kontrol): 37 ve 40 haftalık anemik olmayan prematüre 22 (yirmiki) bebekten alınan kanlar. Grup II: Eritrosit transfüzyonu öncesinde 40 (kırk) postkonsepsiyonel 36. hafta ve altındaki prematüre bebekten alınan kanlar. Grup III: Grup II deki bebeklere eritrosit transfüzyonu uygulandıktan sonra aynı 40 (kırk) bebekten alınan kanlarının oda ısısında en fazla 12 saat içerisinde BD Facs Canto II flow sitometri cihazında test analizleri yapıldı. Bu çalışmamızda anemik olmayan 37. ve 40. haftalarda doğmuş prematüre bebeklerden oluşturulan kontrol grubu ile çalışma gruplarındaki bazı parametreler arasındaki farklılıkların yapılan çalışmaların ortalamalarına bakıldığında anlamlı olmadığı görüldü. Çalışma gruplarını oluşturan postkonsepsiyonel 36. hafta ve altındaki prematüre bebeklerin lenfosit alt grupları ve naturel killer sonuç ortalamalarının daha önce yapılan benzer çalışmaların 6-12 ay, 1-2 yaş ve 2- 6 yaş ortalamalarıyla uyumlu olduğu gözlemlendi. Çalışmamız ES transfüzyonlarının prematüre immünitesinde özellikle lenfosit alt gruplarına ve dağılımlarına olumsuz etkisinin olmadığını göstermektedir. Bu nedenle organizmaya bu açıdan olumsuz olmayan, güvenilir bir tedavi yöntemi olarak kabul edilebileceğini düşünmekteyiz. Sonuçlar literatür ışığında tartışılmıştır.
Kedi ve köpeklerde anemi bulguları gösteren enfeksiyöz ve nonenfeksiyöz hastalıklarda eritrosit morfolojilerine sitopatolojik yaklaşım
Amaç: Kliniklere gelen ve hemogram sonuçlarına göre anemik olan kedi ve köpeklerin kan yayması hazırlanarak hızlı ve ucuz bir yöntemle, rejeneratif ve nonrejeneratif sınıflandırmasının yapılması ve klinik gidişatın tespiti hedeflenmiş olup bu yöntemin teşhis ve tedavide önemli bir yol gösterici olması açısından fayda sağlayacağı düşünüldü. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Patoloji Anabilim Dalı‟na gönderilen farklı ırk, yaş ve her iki cinsiyetten toplam 59 anemili 10 klinik olarak sağlıklı kedi ve köpekten alınıp gönderilmiş kanların rutin sitopatolojik muayenesi yapılmış olup, aynı örneklerin hemogram değerleri için hizmet alımı yapıldı. Kan yaymalarının incelemesi Wright's eosin metilen mavisi ve May-Grünwald Giemsa boyaları ile yapıldı. Hazırlanan preparatlar ışık mikroskobunda incelendi. Mikroskobik görüntülerin dijital fotoğrafları çekilerek bilgisayar ortamına aktarıldı. Tam kan analizleri kan sayım cihazı ile sayıldı. Bulgular: Bu çalışmada eritrosit morfolojileri kromozi derecelerine göre sınıflandırıldı. Kan yaymalarında, anemik kedi vakalarında 10 kedide makrositik, 5 kedide mikrositik bir anemi görülürken köpek vakalarında 16 makrositik, 3 mikrositik vaka görüldü. 12 kedi kan yayması hipokromik görülürken, 8 köpek vakasında hipokromik olduğu bildirildi. Sonuç: Anemik olan kedi ve köpeklerin kan yaymalarının hızlı ve ekonomik olarak hazırlanabildiği, aneminin sınıflandırmasının yapılabildiği, eritrosit morfolojilerinde değişiklerin incelenmesi ile bazı spesifik hastalıkların kesin teşhisine yaradığı, kan yaymalarında görülen kan parazitlerinin teşhisinde ucuz, güvenli ve hızlı tanıya ulaştırdığı, klinik gidişatın tespitinin sağlanabildiği ve hastalıkların tedavilerinin ne derece olumlu yanıt alındığın gözlemlenmesini sağladı. Hedeflenmiş olan bu yöntemin teşhis ve tedavide önemli bir yol gösterici olması açısından fayda sağladığı görüldü. Anahtar kelimeler: anemi, kedi, klinik patoloji, köpek, periferik yayma.
Sigara tiryakilerinde eritrosit içi süperoksid dismutaz, katalaz ve glutatyon peroksidaz aktivite düzeyleri
ÖZET Serbest oksijen radikalleri, oksijeni metabolize eden bütün hücrelerde üretilmektedirler. Canlı sistemlerde üretilmeleri normal biyolojik fonksiyonlar sonucu olmaktadır. Serbest oksijen radikalleri hücrelerde DNA hasarına, lipid peroksidasyonuna, enzim inaktivasyonuna ve aktivasyonuna neden olabilir. Sonuçta bu yüksek şekilde reaktif bileşikler hücrelerde oksidatif hasara neden olabilirler. Bu oksidatif hasarların artmasından dolayı, organizmalar süperoksid dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz gibi bir çok antioksidan defans mekanizmaları kullanırlar. Defans mekanizmaları kirli hava, sigara, radyasyon vb. nedenlerle iç ve dış etkenler yüzünden yetersiz kalabilirler. Bu nedenlerle kanser, diabet, fibrozis, atherosklerozis, akciğer hastalıkları, kas ve göz bozuklukları gibi bazı çeşitli rahatsızlıklar oluşabilir. Sigara içimi çeşitli hastalıklar için başlıca risk faktörüdür. Sigara içimi iskemik kalp rahatsızlıklarının patogenezinde işe karışır ve koroner arter aterosklerozis oluşumu sigara içimiyle bağlantılıdır. Bu çalışmada SOD, CAT ve GSH-Px enzim aktiviteleri sağlıklı sigara içenlerin eritrositlerinde ölçüldü. Sonuçlar sağlıklı sigara içmeyenlerin eritrositlerindeki SOD, CAT ve GSH-Px enzim aktiviteleriyle karşılaştırıldı. Sonuçlar gösterdiki; CAT aktivitesi sigara içenlerin eritrositlerinde, sigara içmeyenlere göre daha yüksektir (p<0.05). Sigara içen ve içmeyenler arasında SOD ve GSH-Px enzim aktivitelerinde anlamlı bir fark bulunamadı (p>0.05). Sonuçlar daha önceki çalışmalarla karşılaştırıldı.
Yeni karbonik anhidraz inhibitörlerinin insan eritrosit karbonik anhidraz enzimleri üzerine etkilerinin incelenmesi
Çeşitli reaksiyonları katalizleyen ve geniş bir dağılım sergileyen karbonik anhidrazlar (CA, E.C. 4.2.1.1); α, β, γ, δ, ζ, η, θ ve t-CA sınıfı ile bilinen sekiz adet gen ailesi tarafından kodlanan metaloenzimlerdir. Katalizlediği başlıca reaksiyon, canlılık için son derece önemli olan CO2'in HCO3 ve H+ a dönüşümüdür. Memelilerde bulunan α-CA'lar aktif bölgesinde Zn+2 iyonu taşıyan ve 260 amino asit kalıntısından oluşan küresel proteinlerdir. CA inhibitörleri, glokom, tümör, epilepsi, tansiyon, obezite, Alzheimer gibi çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılırlar. Bu çalışmada, CA yolağı hastalıklarının tedavisine katkı sağlamak amacıyla, yeni CA inhibitörlerinin inhibisyon etkilerinin in vitro olarak araştırılması ve geliştirilecek yeni ilaç etken maddelerine fikir vermesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda insan eritrositlerinde bulunan hCA I ve hCA II izoenzimleri, afinite kromatografisi tekniği ile saflaştırıldı. Ardından kalitatif ve kantitatif protein tayini yapıldı ve CA izoenzimlerinin saflığı, SDS-PAGE elektroforezi ile kontrol edildi. Kinetik çalışmalarla enzim aktiviteleri belirlendi. Sentezleri yapılan bileşik 1-9'un hCA I ve hCA II izoenzimlerinin üzerindeki etkileri incelendi. Bu bileşiklerin inhibisyon etkileri esteraz aktivitesi çalışması ile ölçüldü. İnhibisyon davranışı sergileyen bileşiklerin IC50 değerleri ve Ki değerleri belirlendi. İnhibisyon etkisi gösteren bileşiklerin Ki değerleri, hCA I için 0,117 – 27,641 µM aralığında, hCA II için ise 0,006 – 25,195 µM aralığındadır.
Gastrointestinal sistem kanamalarının demografik incelenmesi
Amaç: Gastrointestinal Sistem (GİS) kanamaları gastroentrolojik aciller arasında yer almaktadır. Acil servislere yapılan başvuru nedenleri arasında mortalite ve morbiditesinin yüksekliği nedeniyle halen en önemli gastroenterolojik aciller arasındadır. Çalışmamızda Acil Servise başvuran GİS kanaması şikayeti ile gelen olgularının retrospektif olarak incelenmesi yapılımıştır. Böylece en uygun tedavi yöntemlerin neler olabileceğinin ortaya konması amaçlandı. Gereç ve yöntemler: Retrospektif 6 aylık çalışmamızda, dosyalardan hastaların yaşları, cinsiyetleri, Bu verilerle hastaların demografik özellikleri, alışkanlıklarının varlığı, hastanede yatış süreleri, mortalite oranı, ilaç kullanım oranı ve kullanılan ilaçlar, endoskopisi yapılan hastalardaki endoskopik bulguların dağılımı, uygulanılan tedavi yöntemleri, kan örnekleri Tam Kan (Hemogram), Biyokimya ve koagülasyon değerlerine göre aralarındaki ilişki, yaş ile mortalite ve endoskopik bulgular arasındaki ilişki, cinsiyeti ile; geliş şikayeti, endoskopi bulguları, endoskopik bulgularla; yatış süresi, kan transfüzyon ihtiyacı, mortalite, ek hastalık varlığının yatış süresi ve mortaliteye etkisi arasındaki ilişki araştırıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 18.0 (SPSS Inc, Chicago, IL, USA) paket programı kullanıldı. Bulgular: 6 ay süresince 164 olgu GİS kanama şikayeti ile başvurdu. Olguların 65'u (%39,6) kadın, 99'ü (%60,4) ise erkek idi. Yaş aralığı 21 ila 97 arasında olduğu belirlenmiştir. Hastaneye gelen GİS kanamalı olguların % 48,8'i Melena şikayeti ile % 24,4'ü Melena ve Hematemez ile, % 15,8'i Hematemez ile, % 6,1'i Hematokezya ile % 4,9'u Senkop şikayeti ile hastanemize başvuruda bulunmuşlardır. Olguların ortalama yatış süresi 4,65±4,14 gündür. Olguların % 37'sinin yatış süresi 1-4 gün arasında değişmekte iken, % 37'i 5-10 gün, % 8'i 11-15 gün, % 9'ü 16- 20 gün ve % 9'ü 20 günden daha uzun süre hastanede kalmıştır. Bu olgulardan 143 taburcu (%87,2), 21 ex (%12,8) olmuştur. Olguların % 98,2'sine endoskopi yapıldı, durumu stabil olamayan hastaların % 1,8'ine endoskopi yapılamamıştır. Hastanemize gelen hastaların ihtiyaçlarına göre çeşitli tedavi uygulanmıştır. GİS kanamalı hastaların tedavisinde kullanılmakta olan ilaçlardan en fazla % 56 oranında ppi kulanımı, en az % 0,6 oranında ppi+mai+tdp karışımı ve ppi+es+tdp karışımlarıdır. Endoskopi yapılan ve yapılmayan hastalarda hastanede/yoğun bakımda/serviste yatış süreleri arasında istatitiksel olarak karşılaştırılmış ve aralarında anlamlı fark olduğu saptanmıştır. Sonuç: GİS kanamalı hastaların tanı ve tedavilerinin yönlendirilmesinde hızlı karar verilmesi gerekmektedir. Erkek hastalarda kadın hastalara oranla daha fazla görülmektedir. Erken dönemde endoskopik girişim planlanan hastalarda yoğun bakım yatış sürelerinde azalma görülmüştür. Mortalitenin azaltılması için, kanama kontrolünün sağlanmasının yanında, eşlik eden diğer hastalıkların da dikkatle tedavi edilmesi gerekmektedir. Özellikle yaşlı ve ek hastalığı olan olguların, mortaliteleri yüksek olduğundan, yoğun bakım koşullarında izlenmeleri gerekmektedir. Anahtar kelimeler: GİS kanaması, ppi, es, tdp, Endoskopi,
İkinci trimesterdeki hemogram parametrelerinin doğum ağırlığıyla ilişkisi
Demir eksikliği anemisi dünyada en sık görülen anemidir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünya nüfusunun %30'unu etkileyen demir eksikliği anemisi okul öncesi çocukların %43'ünü ve gebe kadınların %51'ini etkilemektedir. Özellikle gebelikte çok daha sık görülen demir eksikliği anemisi, tedavisi basit bir hastalık olmasına karşın, kontrol altına alınmadığında anne ve bebek sağlığı açısından birçok ciddi soruna yol açabilir. Dünya Sağlık Örgütü gebelikte 1. ve 3. trimesterde hemoglobin konsantrasyonunun 11 g/dl, 2. trimesterde 10,5 g/dl ve altında olmasını anemi olarak tanımlamaktadır. Bu çalışmanın amacı, Adnan Menderes Üniversitesi obstetri polikliniğine Ocak 2012 ile Haziran 2016 yılları arasında başvuran gebelerin anemi prevalansınıretrospektif olarak değerlendirip bebeğin doğum kilosuna etkisini tespit etmektir. Bu çalışmada; 37 Hafta ve üstünde sezeryan doğum veya normal vajinal doğum yapmış, demir eksikliği anemisi dışında başka bir nedenle anemisi olmayan, çoğul gebelik, preeklampsi, plesenta dekolmanı, kanamalı plasenta previa, intrauterin gelişme geriliği, geçirilmiş splenektomi öyküsü, maternal sistemik hastalığı ve gebeliği sırasında gastrointestinal sistem ve üriner sistem kanaması olmayan gebelerin dosyaları incelenerek, ikinci trimester (14-28 gebelik haftası) hemogram parametrelerinin ( Hb, Hct, MCV, MCHC, RBC, RDW) doğum kilosuna etkisi değerlendirilmiştir.Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken değişkenlerin analizinde SPSS 22.0 (IBM Corparation, Armonk, New York, United States) programı kullanıldı. Çalışmamız yaşları 15 ile 47 arasında değişmekte olan toplam 1051 gebe olgu üzerinde yapılmıştır. Olguların ortalama yaşları 29.96±5.74'tür. Olguların 237'sinin hemoglobin değeri 10.5gr/dl'nin altında idi.Yani %22.5'i anemik idi.Yine 1051 olgunun 54'ünün yenidoğan doğum kilosu 2500'ün altında idi.Yani olguların % 5.1 düşük doğum ağırlıklı yenidoğana sahipti.Olguların 247'si (%23.5) normal vajinal yolla 804'ü (%76.49) sezeryanla doğum yapmıştı. Çalışmamızdadüşük doğum ağırlığıyla annenin 2.trimester hemoglobin, hematokrit, MCV, MCHC, RBC, RDW parametreleri arasında bir ilişki saptanmamıştır.Çalışmamızda SAT,anne yaşı,gravide, parite,yaşayan çocuk sayısı ile bebeklerin doğum kiloları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir kolerasyon tespit ettik.Ayrıca abort sayısı ile bebeklerin doğum kiloları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit etmedik. Düşük doğum ağırlığının multifaktöryel nedenlerden kaynaklandığını; demir eksikliği anemisinin sadece bu nedenlerden biri olabileceğini ve düşük doğum ağırlıklı bebeklerde gelişenkomplikasyonlar düşünüldüğünde bütün gebelere demir desteğinin yapılması ve mümkün olduğunca preterm doğumdan kaçınılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Hb, Hct, MCV, MCHC, RBC, RDW,Demir Eksikliği Anemisi, Düşük Doğum Ağırlığı
Kütahya ili hava kirliliğinin koyunların bazı kan parametreleri üzerine etkisi
IV KÜTAHYA'DA HAVA KİRLİLİĞİNİN KOYUNLARIN BAZI KAN PARAMETRELERİ ÜZERİNE ETKİLERİ İlker Özcan Ertürk Biyoloji Bölümü, Yüksek Lisans Tezi, 2002 Tez Danışmanı : Doç. Dr. Hayri DAYIOĞLU ÖZET Bu çalışmada iki farklı bölgede bulunan yaş, ırk ve yetiştirme Özellikleri benzer olan dağlıç ırkı koyunların kan özellikleri karşılaştırılmıştır. Yoğun kirlilik bölgesinde yetiştirilen koyunların lökosit, lenfosit değerleri çok önemli ölçüde yüksek bulunurken (P < 0.01) eritrosit ve hemoglobin miktar ve indekslerinde istatistik önem sınırına ulaşmayan fakat % 8 ile % 79' lara varan düşük değerler tespit edilmiştir. Çevre kirliliğinin koyunların kan kimyasında önemli ve olumsuz değişimlere sebep olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Eritrosit İndeksleri, Hava Kirliliği, Hemoglobin, Koyunlar, Lenfosit Lökosit.
Eritrosit süspansiyonlarının depolanma sürecinde eksozom/mikropartikül profilindeki değişikliklerin incelenmesi
Eksozomlar, çeşitli hücre tipleri tarafından salınan hücre dışı veziküllerdir. Bu veziküller membran hücreleri ile sitozolik proteinler, lipitler ve RNA arasında transfer için araç olarak görev yaparak önemli bir hücre içi iletişim modelini temsil eder. Bu çalışmada, eksozomların eritrosit süspansiyonlarının (ES) içinde depolanma süreci boyunca gösterdikleri değişimleri belirlemek amaçlanmıştır. Sağlıklı bağışçılardan (10) alınan tam kanlar eritrosit süspansiyonuna (ES) eşit miktarda iki ayrı kan torbasına aktarıldı. Torbalardan biri lökosit filtresinden geçirilerek lökositi azaltılmış (LA-ES) ve azaltılmamış ES'ler (NL-ES) elde edildi ve eşit miktarda dört kan torbasına ayrıldı. 0, 14, 28 ve 42. günlerde incelenmek üzere 4°C de saklandı. Eksozomları önce karboksilateks boncuklar ile anti-CD9 antikorlarla kaplanır ve eksozom içeren örneklerin boncuklarla bağlanması gereken miktarı belirlemek için BCA Protein Assay yapılarak eksozom hacimleri belirlendi ve akan hücre ölçer ile araştırıldı. T ve Tc lenfosit kökenli eksozom seviyelerinde her iki grupta (lökositi azaltılmamış ve azaltılmış) azalma görülmüştür.T hücre kökenliler lökositi azaltılmış grupta 42.gün örneklerinde 0. güne göre anlamlı şekilde azalırken, T sitotoksik lenfosit kökenliler lökositi azaltılmamış grupta 14 ve 42. gün örneklerinde 0. güne göre anlamlı şekilde azalma göstermiştir (p<0,05). B lenfosit kökenli eksozom seviyelerinde de her iki grupta azalma görülmüştür. G-MDSC kökenlı eksozomlar her iki grupta 0, 14 ve 28. günlerde anlamlı şekilde azalmıstır (p<0,05). 42. gün örneklerinde bu eksozomların düzeyleri belirgin şekilde yüksek bulunmuştur. Ayrıca lökositi azaltılmış ve azaltılmamış gruplar arasında da istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0,05). Çalışmadan elde edilen sonuclar immün baskılayıcı özellikteki MDSC ve G-MDSC kökenli eksozomların immünmodülasyonda rol oynadığı düşündürmektedir. Çalışma sonuçları eksozomların lökoredüksiyondan etkilenmediklerini göstermiştir. İmmünmodülasyonun lökoredüksiyonla engellenememesinin nedenlerinden birisi de filtrelerden geçebilen eksozomlar olabilir.
İlaç materyallerinde spektrofotometrik yöntemlerle renklendiricilerin birarada tayinleri
Renk, gıda ve farmasötiklerin kolayca tanınması ve nihai kararın verilmesi için günümüz modern toplumunda vazgeçilmez bir özelliktir. Gıda boyalarının toksikolojisi, özellikle boyar maddelerin kansere sebep olabileceği konusu gündeme geldiğinden beri birçok araştırma yapılmış ve gıda boyalarının önemli bir kısmı ulusal ve uluslararası onaylanmış listelerden mutajenik ve kanserojenik aktivitelerinden dolayı çıkarılmıştır.Hazır gıda maddelerinin uzun süre tazeliğini koruması ve bozulmaması için kullanılan ve renklendirici olarak içlerine konulan katkı maddelerinin sağlık üzerindeki kötü etkilerine her geçen gün yenileri eklenmektedir. Tüketici sağlığının korunması ve gıda güvenliğinin sağlanması amacıyla, gıdalara ve farmasötiklere katılan suda çözünen sentetik boyaların belirlenmesi için hassas ve güvenilir metotlar kullanılmalıdır. Renklendiricilerin varlığı ve miktarının kontrolleri sıklıkla yapılmalıdır. Bu amaçla geliştirilecek olan türev, oran türev ve fark türev yöntemleri, sentetik örneklere uygulandıktan sonra piyasadaki ilaç preparatlarına uygulandı. Geliştirilen yöntemlerin validasyonu yapılarak birbirleriyle seçicilik, kesinlik, doğruluk ve hassasiyet yönünden kıyaslamaları yapıldı. Geliştirilen yöntemler ile piyasadaki bazı ticari ürünlerin analizi yapılarak WHO ve Türk Gıda Kodeksi tarafından müsaade edilen miktarların yasal sınırlar içerisinde olup olmadıkları saptandı.Bu çalışmada yer alan ve piyasada kullanımı fazla olan gıda boyalarından Ponso 4R, Eritrosin, Kinolin Sarısı, İndigotin ve Sunset Yellow gibi boyalar içeren ilaçnumuneleri üzerinde çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Yaptığımız araştırmalar sonucunda gıda ve ilaç katkı maddelerinin analizleri konusunda ülkemizde son yıllarda yapılan kapsamlı bir çalışmaya rastlanılmadı. Bu çalışma, diğer araştırmacıları da sağlığımız için oldukça tehlikeli olan diğer gıda katkılarının da, geliştirilecek olan yöntemler kullanılarak analizleri konusunda çalışmalar yapmaya yönlendirecektir.Bu çalışmada piyasada gıda ve farmasötik ürünlerde oldukça bol miktarda kullanılan Ponso, Kinolin Sarısı, Sunset Yellow, Eritrosin ve İndigotin boyar maddelerini içeren ilaç numunelerinde herhangi bir ayırma işlemi yapmadan bir arada kantitatif tayini için spektrofotometrik yöntemler geliştirmeyi amaçladık.Türev spektrofotometrik, fark türev spektrofotometrik, oran türev spektrofotometrik yöntemleri çok bileşenli karışımların analizi için çok büyük bir role sahiptir ve bu yöntemler ile herhangi bir ayırma işlemine gerek kalmadan üçlü boya karışımların analizi yapılabilir. Bu yöntemlerden elde edilen bulgular doğruluk ve presizyon yönünden t ve F testleri yardımıyla %95 güvenirlik düzeyinde istatiksel olarak karşılaştırıldı ve uygulanan yöntemler değerlendirildi. t ve F değeri ilgili güven düzeyi ve üç deneme için verilen tablo değerlerinden küçüktür. Yöntemler için validayon çalışmaları gerçekleştirildi. Yüzde verim çalışmalarının her bir yöntemde %100±10 aralığında sonuçlar verdiği görüldü. Her bir karışım, standart çözeltiler ve numunelerde standart sapma ve bağıl standart sapma hesaplamaları yapılarak LOD değeri için standart sapmanın üç katı, LOQ değeri için standart sapmanın on katı alındı. Her bir değerin alt sınır konsantrasyona eşit veya alt sınır konsantrasyondan küçük olduğuna dair değerler elde edildi. Her bir renklendirici LOD'de 0,3?g/ml ve 0,6?g/ml, LOQ'da 1?g/ml ve 2?g/ml sonuçlarını vermiştir.
Tiroid fonksiyon bozukluğu olan hastalarda inflamatuar belirteçlerin serum düzeyleri ve tiroid fonksiyonlarıyla ilişkisi
Tiroid fonksiyon bozuklukları olan hashimoto tiroiditi ve graves hastalığının etyopatogenezinde otoimmünitenin tetiklemiş olduğu inflamasyonun varlığı yapılan birçok çalışmada kanıtlanmıştır. Bu çalışmada hem otoimmün tiroid fonksiyon bozukluğu olan hem de otoimmün olmayan tiroid fonksiyon bozukluğu olan hastalarda serum inflamatuar belirteç düzeyleri ve bunların tiroid fonksiyon bozukluklarıyla olan ilişkisi araştırılmıştır.Çalışmaya dahil edilen olgulardan (86 hipotiroidi, 67 hipertiroidi) ve sağlıklı kontrollerden (59 kişi) usulune uygun olarak alınan serum örneklerinde eritrosit sedimentasyon hızı(ESH), C-reaktif protein(CRP), prokalsitonin(PCT), ferritin ve ortalama platelet volümü(MPV) düzeyi Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Biyokimya Ana Bilim Dalı ve Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı labaratuarlarında çalışıldı.Hipotiroidi ve hipertiroidi grubunda olan hastalarda kontrol grubuna kıyasla serum ESH, CRP ve PCT düzeyi anlamlı düzeyde yüksek saptanırken MPV düzeyi anlamlı düzeyde düşük saptandı.Otoimmün tiroid hastalığı olan grupta kontrol grubuna kıyasla serum ESH ve PCT düzeyi anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Otoimmün olmayan tiroid hastalığı olan grupta ise kontrol grubuna kıyasla serum ESH ve PCT düzeyi anlamlı olarak yüksek saptanırken, serum MPV düzeyi anlamlı olarak düşük saptandı.Tiroid fonksiyon bozukluğu olan hastalarda inflamatuar belirteçlerin anlamlı düzeyde değişiklik gösteriyor olması bizde tiroid fonksiyon bozukluklarının etyopatogenezinde inflamasyon üzerinde durulması gerektiği düşüncesini uyandırmıştır. Hem otoimmün olan hemde otoimmün olmayan tiroid fonksiyon bozukluklarında inflamatur belirteç düzeylerinin anlamlı düzeyde değişiklik göstermesi, düşük düzeydeki sistemik inflamasyonun tiroidin tüm hastalıklarının zemininde var olduğunun güçlü bir göstergesidir.Anahtar sözcükler: Tiroid fonksiyon bozukluğu, İnflamatuar belirteç, Eritrosit sedimentasyon hızı, C-reaktif protein, Prokalsitonin, Ortalama platelet hacmi
Anemisi olmayan diyabetik hastalarda RDW ile diyabetik mikrovasküler komplikasyon ilişkisi
GİRİŞ:Diyabetes mellitus (DM) böbrek, göz, periferik sinirler ve mikro-makrovasküler sistemlerde komplikasyonlara yol açan kronik hiperglisemi ile karakterize kompleks bir hastalıktır. Komplikasyonları ve tedavi süreci nedeni ile hem birey hem de toplum için büyük bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, diyabetik mikrovasküler komplikasyonlar ile ve glisemik kontrol ile RDW arasındaki ilişkiyi değerlendirmek ve ek olarak diyabetik hastalarda mikrovasküler komplikasyon riskini gösteren bir belirteç olarak kullanılabilirliğini tartışmaktır. Mikrovasküler komplikasyonlar önemli morbidite ve mortalite sebebi olduğundan çalışma sonucunda RDW yüksekliği ile arasında ilişki saptanırsa tanıda erken komplikasyon göstergesi olarak kullanılabilecektir. Mikrovasküler komplikasyonların erkenden tanınıp önlem alınması sağlanacaktır. Bu durumun hastaların yaşam süresini ve kalitesini arttırmaya katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma 200 Diyabet tanısı olan hastalarda retrospektif dosya taraması yapılmıştır. Anemisi olmayan diyabet tanısı olan hastaların dosyaları incelendi. RDW, Hgb, kreatin, mikrovasküler komplikasyon (retinopati, nefropati, nöropati sırasıyla göz muayenesi,24 saatik idrar ve EMG ile değerlendirildi) bilgileri toplandı. Diyabet tanısı olan hastalar, diyabet regülasyonu açısından HbA1c düzeylerine göre 2 gruba bölündü (HbA1c≤7, HbA1c>7). BULGULAR: Diyabetik grubunun RDW ortalaması (16,1. ± 2,07 ) RDW'nin normal aralık değerinin üzerindeydi. Diyabetik retinopatisi olanlar ve olmayanlar arasında ortalama RDW değerleri arasında anlamlı fark yoktu (16,40±2,13 vs 15,93±2,01; p>0.05). Diyabetik nefropatisi olanlar ve olmayanlar arasında ortalama RDW değerleri arasında anlamlı ilişki mevcuttu (17,30±1,54 vs 15,08±1,92; p< 0.05). Diyabetik nöroppatisi olanlar ve olmayanlar arasında ortalama RDW değerleri arasında anlamlı ilişki mevcuttu(17,26±1,144 vs 14,97±1,98 ; p< 0.05). SONUÇ: RDW yüksekliğinin mikrovasküler komplikasyonlarının var olan ve olmayan hastalarla karşılaştırıldığında nefropati ve nöropati ile anlamlı bir ilişki saptamakla beraber (p<0,005), retinopati ile anlamlı bir ilişki mevcut değildi(p<0,30).
İndirek antiglobulin testi pozitif olan gebeliklerin ve bu gebelerde tanımlanan antikorların retrospektif olarak değerlendirilmesi
AMAÇ: Bu çalışmada hastanemize başvuran gebe kadınlarda eritrosit yüzey antijenlerine karşı gelişen alloimmünizasyon sıklığını, tanımlanan antikorları ve bu antikorlar sonucunda, fetus ve yenidoğanda gelişen klinik durumları değerlendirmeyi amaçladık. MATERYAL VE METOT: Bu çalışmamızda Ocak 2011-Nisan 2014 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü'ne başvuran ve Kan Bankası'nda indirek antiglobulin testi (İAT) yapılan 550 gebeden antikor tanımlanan 45 gebe ve bu gebeliklerin sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Tanıtıcı istatistik olarak frekans, yüzde ve ortalama±std. sapma değerleri verildi. İstatistiksel analizler için SPSS for Windows version 22.0 paket programı kullanıldı ve p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: 550 gebenin 52'sinde (% 9.45) İAT testi pozitif olarak bulundu. Bu 52 gebeden 45'inde antikor tanımlanabildi, 7 vakada ise antikor tanımlanamadı. Antikor pozitifliği saptanan 45 vakanın 37'sinde anti-D tanımlandı, kalan 8 vakada ise sırasıyla anti-K, anti-Jka, anti-E/anti-K, anti-c ve anti-C/anti-D tanımlandı. 550 gebe içerisinde D antijenine karşı alloimmünizasyon sıklığı % 6.9 olarak saptanırken D antijeni dışındaki alloimmünizasyon sıklığı ise % 1.45 olarak saptandı. Antikor tanımlanan 6 gebeye, 2'sinde fetal anemi, 4'ünde ise hidrops fetalis olması nedeniyle intrauterin fetal transfüzyon yapıldı. Hidrops gelişen gebeliklerin 3'ü fetal ölüm ile sonuçlanırken, bir bebek ise postnatal 5. günde ex oldu. Yenidoğan bebeklerin 7'sine exchange transfüzyon yapılırken, sarılık gelişen 21 bebeğe ise fototerapi uygulandı. SONUÇLAR: Gebelerde Rh (anti-D) immünglobulin profilaksi imkanına rağmen en sık saptanan alloimmünizasyon tipinin anti-D bulunması profilaksi uygulamalarının yetersiz olduğu şüphesini uyandırdı. İkinci sıklıkta anti-K ve üçüncü sıklıkta anti-Jka saptandı. Bölgemizin Rh (anti-D) immünglobulin profilaksisi konusunda halen ulaşılması gereken etkinlik düzeyinde olmadığı söylenebilir. Ayrıca ülkemizin birçok yerinde anti-D dışındaki antikorları tanımlama olanakları bulunmamaktadır. Bununla beraber alloantikor tarama ve tanımlama için standartları belirlemek ve rehberler oluşturabilmek için gebeler üzerinde daha geniş çaplı ve prospektif çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Eritrosit alloimmünizasyonu, gebelik, Rh anti-D immünglobulin, kan grupları, yenidoğan hemolitik hastalığı
Kawasaki hastalığı tanısı ile izlenen hastalarda klinik ve laboratuvar bulgularının ve hematolojik parametrelerinin klinik tabloya etkisinin retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Kawasaki hastalığı çocuklarda akut ateş ile giden bir vaskülittir. Hastalık özellikle koroner arterler üzerindeki etkileri nedeniyle önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Klinik bulgularla tanı konulduğundan ve tanısal gecikme, mortalite ve morbiditeyi arttırdığından hastalığı ve seyrini gösterebilecek klinik ve laboratuvar parametrelerin varlığına ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışmamızda klinik, laboratuvar ve ekokardiyografi bulguların birbiri ile ilişkisini değerlendirerek hastalığı erken dönemde tanımaya yönelik ipucu bulunması, prognozu gösteren değişkenlerin saptanması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmamıza, Ocak 2011 - Ocak 2021 tarihleri arasında, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı'nda Kawasaki Hastalığı tanısı ile takip edilen, başka ek hastalığı olmayan 72 hasta ve kronik hastalığı bulunmayan ve son 15 gün içinde ateşli hastalığı olmayan 72 sağlıklı çocuk dahil edildi. Hastaların elektronik dosya kayıtlarından demografik, klinik, laboratuvar, ekokardiyografi, batın USG bulguları ve hastalığın komplikasyonları incelendi. Komplet-inkomplet Kawasaki hastalığı, kardiyak tutulum olan-olmayan, koroner arter tutulumu olan-olmayan, IVIG direnci olan-olmayan hasta grupları laboratuvar, görülme sıklığı, yaş, cinsiyet, klinik bulgular açısından karşılaştırıldı. Bu gruplar arasında laboratuvar tetkiklerinden elde edilen NLR, PLR, LMR, MPV/L, MPV/PDW, MPV/PC, Hb/RDW, AST/ALT, Fibrinojen/Albümin, CRP/Albümin oranları karşılaştırıldı. Tüm hastalar ile kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet ve hemogram parametreleri ve NLR, PLR, LMR, MPV/L, MPV/PDW, MPV/PC, Hb/RDW oranları karşılaştırıldı. İstatistik analizlerin tamamı R yazılımı (versiyon 4.2.0) ile gerçekleştirildi. İstatistik analizlerde rstatix v0.7.0 ve gtsummary v1.6.0 paketleri kullanıldı. Değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro Wilk testi ile Q-Q plot ve histogram grafikleri ile denetlendi. Sürekli veriler bağımsız gruplar için Mann Whitney U ve Student t-testi ile analiz edilirken bağımlı gruplar için Wilcoxon testi ve bağımlı gruplarda t testi ile analiz edildi. Kategorik veriler için gözlem sayısının yeterli olduğu durumlarda Pearson Ki-kare testi, gözlem sayılarının yetersiz olduğu durumlarda Fisher'in kesin testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza katılan hastalarda erkek /kız oranı 1:1idi. Hastaların yaşları 1,5 ay ile 142 ay arasında değişmekteydi. Hastaların yaş ortalaması 39,6±30,9 ayken ortancası 30 (19-56.2) aydı. Çalışmamızda hastaların %16,7'si 1 yaş altında %78'i ise 5 yaş altındaydı. Kawasaki hastalığı tanı kriteri olan klinik özellikleri dağılımları değerlendirildiğinde, orofaringeal değişiklikler en sık, el ayaklarda eritem ve ödem en az görülen bulguydu. Hasta grubu ile kontrol grubu laboratuvar parametreleri açısından karşılaştırıldığında hasta grubunda WBC, nötrofil sayısı, monosit sayısı, RDW, PLT, MPV, Plateletkrit, NLR, PLR, MPV/L, MPV/PDW oranı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Lenfosit sayısı, Hemoglobin, Hematokrit, PDW, LMR, Hb/RDW oranı hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük bulundu (p<0,01). Kawasaki hastalarının tanı günü (0. gün) laboratuvar parametreleri ile tanıdan sonra 10. günden sonraki laboratuvar parametreleri karşılaştırıldığında hastaların 0. gün laboratuvar parametrelerinden WBC (p<0,01), nötrofil (p<0,01), monosit (p=0,09), MPV (p<0,01), PDW (p<0,01), CRP (p<0,01), ESR (p<0,01), NLR (p<0,01), PLR (p=0,021), MPV/L (p<0,01), MPV/PC (p<0,01) ve hemoglobin/RDW oranı (p=0,02) 10. günden sonra olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek, Lenfosit (p<0,01), RDW(p<0,01), Platelet (p<0,01), Plateletkrit (p<0,01), LMR(p<0,01) ise 10. günden sonra olanlara göre daha düşüktü. Hastaların %38.9'i inkomplet Kawasaki hastasıydı. Komplet ve inkomplet Kawasaki hastalığı olgularının laboratuvar özellikleri karşılaştırıldığında ESR inkomplet Kawasaki hastalığı olgu grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p=0.048). Nötrofil/lenfosit oranı ise inkomplet Kawasaki hastalığı olgularında istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü (p=0.040). Komplet ve inkomplet Kawasaki hastalığı olgularının tanıdan 10 gün veya daha sonrasında alınan kan tetkikleri karşılaştırıldı. İnkomplet Kawasaki hastalığı olgu grubunda RDW, MPV ve MPV/PDW oranı istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p<0,05). Komplet ve inkomplet Kawasaki hastalığı olgularının tanı günü laboratuvar parametreleri ile 10. günden sonraki laboratuvar parametreleri farkları (10. günden sonraki değer- 0. günkü değer) karşılaştırıldığında fark PDW değeri istatistiksel olarak anlamlı derecede inkomplet Kawasaki grubunda daha yüksek, fark NLR, PLR ve MPV/PDW oranı ise inkomplet Kawasaki grubunda komplet Kawasaki grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü (p<0,05). Olguların %20,8'inde IVIG direnci vardı. IVIG direnci olanların 5 (%33)'i 1 yaş altındaydı. IVIG direnci olmayan grupta 5 (%12) hasta 1 yaş altındaydı. Hastaların IVIG direncine göre klinik özellikleri değerlendirildiğinde ateş-IVIG süresi, hastane yatış süresi, çocuk yoğun bakıma yatış oranı ve hepatomegali IVIG direnci olan grupta olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Tanı anında alınan laboratuvar sonuçları değerlendirildiğinde PDW, IVIG direnci olan grupta olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu. IVIG direncine göre olguların tanıdan 10 günden sonrasında bakılan laboratuvar parametreleri ve oranları karşılaştırıldığında IVIG direnci olan grupta monosit sayısı, CRP, ESR, MPV/PDW oranı IVIG direnci olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu. PDW değeri, IVIG direnci olan grupta olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü. Hastaların ekokardiyografi bulguları incelendiğinde 24 (%33,3)'ünün kardiyak tutulumu olduğu saptandı. Kardiyak tutulumu olan 8 (%33,3) hastada koroner arterde ekojenite artışı, 9 (%37,5) hastada koroner arter dilatasyonu, 5 (%21) hastada mitral yetmezlik, 2 (%8,3) hastada koroner arter anevrizması görüldü. Tüm hastaların %15,3'ünde koroner arter tutulumu görüldü. Tüm hastaların %12,5 'unda koroner arter dilatasyonu, %2,8 inde koroner arter anevrizması görüldü. Kardiyak tutulumu olan ve olmayan gruplar laboratuvar özellikleri açısından değerlendirildiğinde RDW değeri kardiyak tutulumu olan grupta olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek (p=0.043), Hb/RDW (p=0,038) ve kreatinin kinaz (p=0,035) ise daha düşük bulundu. Koroner arter tutulumu olan hastaların ateş-tanı şüphe süresi ortancası 10 (6-12,5) koroner arter tutulumu olmayan hastaların 6 (5-8) gündü. Çalışmamızda koroner tutulumu olanlarda olmayanlara göre istatistiksel olarak tanıdan daha geç şüphelenildiği görülmüştür. Koroner arter tutulumu olanlarda nötrofil, hemoglobin, hematokrit, Hb/RDW ve platelet değeri koroner arter tutulumu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunurken RDW ortancası, MPV/PC oranı yüksek bulundu. Hastalardan viral seroloji verisine ulaşılabilen hastaların 32 hastanın 8 (%25)'i pozitiftir. Pozitiflerden 3 (pozitiflerin %37,5)'ü parvovirus, 2 (%25)'i CMV, 1 (%12,5)'i EBV, 1 (%12,5)'i İnfluenza A, 1 (%12,5)'i mumps virüs pozitiftir. Sonuç: Olgularımızın klinik bulguları literatür ile uyumludur ve koroner arter tulumu sık olduğundan bu komplikasyonu öngörmek önemlidir. Çalışmamızda, Kawasaki olgularımız hasta-kontrol grubu, koroner tutulumu olan-olmayan, IVIG direnci olan-olmayan, komplet-inkomplet olarak kendi içlerinde karşılaştırıldığında; bu hasta gruplarında bazıları daha önce hiç çalışılmayan NLR, PLR, LMR, MPV/L, MPV/PDW, MPV/PC, Hb/RDW gibi bazı hematolojik parametrelerin hastalığı, klinik seyri ve prognozu öngörmede katkısı olabileceği sonucuna vardık. Anahtar Sözcükler: Kawasaki hastalığı, kardiovasküler komplikasyonlar, nötrofil/ lenfosit oranı, platelet/ lenfosit oranı, Hb/RDW oranı
Mie saçılma yöntemiyle eritrositlerin ve diğer bio-organik yapıların optik özelliklerinin incelenmesi
öz YÜKSEK LİSANS TEZİ MİE SAÇILMA YÖNTEMİYLE ERİTROSİT VE DİĞER BİD-ORGANİK YAPILARIN OPTİK ÖZELLİKLERİNİN İNCELENMESİ Mehriban YUSİFOVA ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜS FİZİK ANABİLİM DALI Danışman: Prof. Dr. Emrullah Mehmetov Yıl: 2001, Sayfa: 79 Jüri: Prof. Dr. Emrullah Mehmetov Prof. Dr. Süleyman Güngör ~" Prof. Dr. Viktor Pogrebnyak Elektromağnetik dalga saçılması, hücre ve hücre altı yapıların morfolojisi ve fiziksel özelliklerinin belirlenmesinde büyük katkısı olan bir yöntemdir. Saçılma mekanizmalarının incelenmesi hücrelerdeki şifrelenmiş bilgileri açığa çıkarıyor ve hücrelerdeki fizyolojik ve morfolojik değişimi, bu değişimlerin hangi dış etkiden kaynaklandığını veya bağlılığı gözler önüne seriyor. Elektromağnetik dalgaların hücrelerden saçılmasındaki belirli kanunlara uygunluğu incelenerek, bu nesnelerin (trombosit, eritrosit, lemfosit, vs...) yaşamsal özelliklerinin nasıl değiştiği gözlenebilir. Tüm bunlar, biyoorganik sistemlerden saçılan ışığın özelliklerinin hem fiziksel hem de tıbbi açıdan önemli oldğunu gösterir. Bilindiği gîbi bir çok hücreler öyle yapıya sahiptir ki, onlar için standart saçılma denklemleri yazılamaz ve bilenen yöntemler uygulanamaz. O zaman, standart saçılma denklemleri farklı matematiksel yöntemlerle öyle değiştirilmelidir ki, incelenecek hücre yapışma uygun denklemler bulunabilsin. Bu yöntemlerden birisi de T-matris yöntemidir. Yukarıda söylenelerin doğrultusunda Mie saçılma teorisi esas alınarak bio- organik parçacıklardan ışık saçılması teorik olarak incelenmiştir. Teorik yapılan bu çalışmada, ışığın dalgaboyuna yakın büyüklükteki küresel olmayan parçacıklardan ışık saçılmasını hesaplamak için en kesin ve etkili yöntemlerden biri olan T-matris metodu kullanılarak tasarlanmış bilgisayar programlan kullanılmıştır. Alınan ışık saçılması sonuçlan, T-matris yönteminin hücre yapısının fizyolojisi ve morfolojisi açısından önemli bir yöntem olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Işık saçılması, Mie saçılma teorisi, T-matrix metodu, Chebyshev Parçacıkları, Eritrositler
Adli amaçlarla Lewis, Kell, Kidd, Duffy ve Lutheran eritrosit antijenlerinin microtyping (mikro tiplendirme) yöntemlerle fenotiplendirilmesi
Adli Serolojide eritrosit antijenlerinden biyolojik sıvılar ile bunlara ait leke ve artıkların kimliklendirilmesinde ve paternite saptanmasında yararlanılmaktadır. Bu amaçla eritrosit antijenleri lam, tüp gibi klasik yöntemlerin yanı sıra mikroplate ve jel test yöntemleri gibi yeni yöntemlerle gösterilmektedir. Klasik yöntemlerle bazı eritrosit antijenlerinin gösterilmesi güç olmaktadır. Bu nedenle yeni yöntemlerin klasik yöntemlere göre bir takım avantajları bulunmaktadır. Bu yöntemlerin spesifik, hassas, görüntülenebilir özellikte olmalarının yanında; zayıf antijenik özellikte olan bazı eritrosit antijenlerini gösterebilmesi gibi üstünlükleri bildirilmektedir. Bu çalışmada taze kanda Lewis, Keli, Kidd, Duffy ve Lutheran eritrosit antijenleri mikroplate ve jel test yöntemleri ile fenotiplendirilerek, bu yöntemlerin Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalının kuruluş aşamasında olan Adli Seroloji Laboratuvannda çalışılabilirliği araştırılmıştır. Bu çalışmada 74 kişiden alınan taze kan örneği kullanılarak, Lewis, Keli, Kidd, Duffy ve Lutheran eritrosit antijenleri mikroplate ve jel test yöntemi ile fenotiplendirilmiştir. Yapılan tüp antiserumu sulandırması ile ilgili deney sonuçlan tartışılmıştır. Bu çalışmada ayrıca, 74 kan örneğinde elde edilen Lewis, Keli, Kidd, Duffy, Lutheran fenotiplerine rastlanma sıklığı kaynaklarda belirtilen rastlanma sıklıkları ile karşılaştırılarak tartışılmıştır. 48
Akut pestisit zehirlenmelerinde zehirlenmenin şiddeti, elektrokardiyografik değişiklikler ve eritrosit kolinesteraz düzeyi ile mortalite arasındaki ilişki
Akut Pestisit Zehirlenmelerinde Zehirlenmenin Şiddeti, Elektrokardiyografik Değişiklikler ve Eritrosit Kolinesteraz Düzeyi ile Mortalite Arasındaki İlişkiAmaç: Organofosfat zehirlenmelerinin kardiyak etkileri ile ilgili bilgiler sınırlı yayın ve vaka raporlarına dayanmaktadır. Biz, çalışmamızda organofosfat zehirlenmelerinde eritrosit kolinesteraz ile kardiyak toksisite arasında bir ilişki olup olmadığını ve bu ilişkinin mortalite üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yapılan çalışmaya iki yıl boyunca organik fosfat zehirlenmesi ile acil servise gelen 39 hasta alındı. Yaşı, cinsiyeti, hastanede kalış süresi, solunum desteği ihtiyacı, kardiyak bulguları kaydedildi ve hastaların başvuru anında alınan eritrosit kolinesteraz düzeyi ile klinik ve elektrokardiyografik ölçütler arasında istatistiksel bir bağlantı olup olmadığı değerlendirildi.Bulgular: Hastaların ortalama eritrosit kolinesteraz düzeyleri 15,37±6,97 (4,44-38,14)U/grHb idi. Kardiyak bulgulardan en sık hipertansiyon (%17,9), elektrokardiyografik bulgulardan sıklıkla sinüs taşikardisi (% 48,7), uzamış QT mesafesi (% 20,5), sağ dal bloğu (% 20,5) görüldü. Eritrosit kolinesteraz düzeyi ile elektrokardiyografik bulgular değerlendirildiğinde aralarında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Mortalite yüzdesi % 12,8 idi. Ölen hastalar ile yaşayan hastaların eritrosit kolinesteraz düzeyleri ve elektrokardiyografik bulguları karşılaştırıldığında aralarında bir ilişki saptanmadı.Sonuç: Çalışmamızda sinüs taşikardisi, uzamış QT mesafesi, sağ dal bloğu sık görülen elektorkardiyografik bulgular idi. Hastaların eritrosit kolinesteraz düzeyleri ile elektrokardiyografik bulguları değerlendirildiğinde aralarında anlamlı bir bağlantı bulunmadı. Ölen hastaların serum kolinesteraz düzeyi yaşayan hastalara göre daha düşüktü. Eritrosit kolinesteraz ve elektrokardiyografik bulgularda ölen hastalarla yaşayan hastalar arasında anlamlı bir fark yoktu. Sonuç olarak organofosfat zehirlenmelerinde kardiyak etkilenme sık görülmektedir ve daha fazla çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Elektrokardiyografik bulgular, eritrosit kolinesteraz, mortalite, organofosfat zehirlenmesi, serum kolinesteraz
Gebelik öncesi sağlık hizmetinin kalite ve etkinliğinin birinci üç ayda eritrosit içi folik asit ve serum çinko düzeyleri ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada amacımız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniklerine başvuran gebe ve üreme çağındaki gebe olmayan kadınların, açık nöral tüp defekti ile ilişkili olduğu bilinen eritrosit içi folik asit ve serum çinko düzeylerini ölçerek hastaların açık NTD açısından riskli olup olmadıklarını saptamaktır. Bunun yanında hastaların folik asitin önemi hakkında bilgi sahibi olup olmadıklarını görmek ve birinci basamak sağlık hizmetlerinin yeterliliğini değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Çalışma grubu 12 haftanın altında gebeliği olan 97 hastadan, kontrol grubu ise herhangi bir şikayet ile Jinekoloji Polikliniği'ne başvuran 98 kadından (15-45 yaş) oluşmaktadır. Tüm hastaların yaş, memeleket, meslek, obstetrik öyküleri kaydedildikten sonra gebe grubuna folik asit kullanıp kullanmadıkları, kullandılarsa dozu ve süresi, folik asitin gebelikteki rolünden haberdar olup olmadıkları sorulmuştur. Gebe olmayan gruba da folik asitin gebelikteki rolü sorulmuştur. Hastalarımızın eritrosit içi folik asit düzeyleri ve serum çinko düzeylerine bakılmıştır.Bulgular: Çalışma ve kontrol gruplarının eritrosit içi folik asit düzeyleri anlamlı olarak farklıdır (p=0,003). Gebe grubunda da folik asit kullanan ve kullanmayan hastaların eritrosit içi folik asit düzeyleri anlamlı olarak farklı bulunmuştur (p=0,037).Çalışmaya katılan hastalara folik asitin gebelikteki rolü sorulduğunda hastalarımızın % 90,8'inin folik asitten haberdar olmadığı anlaşılmıştır. Serum çinko düzeylerinin ise iki grup arasında anlamlı fark göstermediği (p=0,113) ve normal sınırlarda olduğu saptanmıştır.Sonuç: Gebelerin yeteri kadar desteklenemeyen folik asit ihtiyacı gıdalara folik asit eklenerek karşılanabilir.Anahtar kelimeler: Nöral tüp defekti, folik asit, eritrosit içi folik asit, çinko
Akut pestisit zehirlenmelerinde zehirlenmenin şiddeti, akut inflamatuar belirteçler ve eritrosit kolinesteraz düzeyi arasındaki ilişki
Amaç: Organofosfat zehirlenmelerinde akut inflamatuar yanıt ile ilgili bilgiler sınırlı yayın ve olgu raporlarına dayanmaktadır. Biz, çalışmamızda organofosfat zehirlenmelerinde eritrosit kolinesteraz ile akut inflamatuar belirteçler arasında bir ilişki olup olmadığını ve bu ilişkinin organ hasarı üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yapılan çalışmaya iki yıl boyunca organik fosfat zehirlenmesi ile acil servise gelen 39 hasta alındı. Yaşı, cinsiyeti, hastanede kalış süresi, solunum desteği ihtiyacı kaydedildi ve hastaların başvuru anında alınan eritrosit kolinesteraz düzeyi ile klinik ve akut inflamatuar ölçütler arasında istatistiksel bir bağlantı olup olmadığı değerlendirildi.Bulgular: Hastaların ortalama eritrosit kolinesteraz düzeyleri 15,37±6,97 U/grHb idi. Mortalite yüzdesi % 12,8 idi. Eritrosit kolinesteraz ve serum kolinesteraz düzeyi ile fibrinojen değerlendirildiğinde aralarında anlamlı bir ilişki bulundu. Akut inflamatuar belirteçlerden İnterlökin-1 ile serum kolinesteraz düzeyi arasında anlamlı bağlantı tespit edildi. Ölen hastalar ile yaşayan hastaların eritrosit kolinesteraz düzeyleri ve sitokin düzeyleri arasında bir ilişki saptanmadı.Sonuç: Çalışmamızda ölen hastaların serum kolinesteraz düzeyi yaşayan hastalara göre daha düşüktü. Hastaların eritrosit kolinesteraz düzeyi ile fibrinojen arasında anlamlı ilişki bulunurken, diğer sitokinler arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Ancak, bu konuda daha fazla çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Akut inflamatuar belirteçler, eritrosit kolinesteraz, organofosfat zehirlenmesi, serum kolinesteraz
Karbon monoksit zehirlenmesinde iyileştirici eritrosit aferezinin tedavide etkinliği
Amaç: Karbon monoksit zehirlenmesi önemli bir sağlık sorunudur ve tüm dünyada yaygın bir ölüm nedenidir. Çalışmamızda amaç acil servisimizde karbon monoksit tanısı alan hastaların görülme sıklığını belirlemek ve hastaları iyileştirici eritrosit aferezi ile tedavi etmektir.Yöntem: Çalışmamıza Eylül 2010-Mayıs 2012 tarihleri arasında acil servisimizde karbon monoksit zehirlenmesi tanısı konulan 11'i (% 26,2) erkek, 31'i (% 73,8) kadın toplam 42 hasta alındı. Hastaların yaş ortalaması 35,2±15,7 olarak ölçüldü. Glaskow koma skalası 13 veya altında olan ve elektrokardiyografilerinde iskemi bulguları olan 4'ü (% 9,5) erkek, 5'i (% 11,9) kadın, toplam 9 (% 21,4) hastaya iyileştirici eritrosit aferezi uygulandı. Kalan 33 (% 78,6) hastaya ise normal basınçlı oksijen tedavisi verildi.Bulgular: İyileştirici eritrosit aferezi uygulanan 9 hastanın işlem öncesi ortalama karboksihemoglobin düzeyleri 23,43±15,46 ve ortalama Glaskow koma skalası değerleri 10,7±3,0 olarak ölçüldü. Aferez işlem süresi ortalama olarak 39,22±12,54 dakika sürdü. Tedavi sonrasında hastaların ortalama karboksihemoglobin düzeyleri 4,25±2,8 ve ortalama Glaskow koma skalası değerleri 14,44±1,67 olarak ölçüldü. Hastaların tedavi öncesi ve sonrası karboksihemoglobin değerleri ve Glaskow koma skalası değerleri arasında anlamlı istatiksel iyileşme tespit edildi (p=0,008 ve p=0,007). Hiçbir hastada ölüm gerçekleşmedi. Eritrosit aferezi yapılan sadece 1 (% 11,1) hastada karbon monoksit zehirlenmesine ikincil nörolojik hasarlar gözlendi; bu hastada hipoksik iskemik ensefalopati gelişti ve kalıcı oldu. Yüksek basınçlı oksijen tedavisi endikasyonu olan 1 gebe hastaya iyileştirici eritrosit aferezi uygulandı ve bu hasta şifa ile taburcu oldu. Normal basınçlı oksijen tedavisi verilen hastaların ortalama karboksihemoglobin düzeyleri 18,42±10,26 olarak hesaplandı. Bu tedaviyi alan hiçbir hastada nörolojik hasar meydana gelmedi ve hastaların hepsi şifa ile taburcu edildi.Sonuç: Bu çalışmada iyileştirici eritrosit aferezi işleminin, ciddi karbon monoksit zehirlenmesini etkili bir şekilde tedavi edebileceği ve yüksek basınçlı oksijen tedavisine ulaşılamadığı durumlarda etkili bir tedavi için kullanılabileceği sonucuna vardık. Tedavideki etkinliğin daha iyi karşılaştırılması için rastgele kontrollü çalışmaların yapılması gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Karbon monoksit zehirlenmesi, iyileştirici eritrosit aferezi
Erişkin hematolojik hastalıklarda terapötik aferez ilişkili yan etkiler
Amaç: Aferez; hedef hücre veya kan bileşenlerinin bir hücre ayrıştırma cihazı yardımıyla kandan ayrıştırılması, kanın kalan kısmının kişiye geri verilmesi işlemidir. Aferez uygulamaları oldukça güvenli olarak kabul edilmesine rağmen, kullanılan tekniğe, yapılan işleme, endikasyona veya işlem sırasında kullanılan antikoagülan solüsyona ve vasküler giriş yoluna bağlı olarak bazı yan etkiler ortaya çıkabilmektedir. Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Hemaferez Ünitesi'nde erişkin hasta grubunda hematolojik hastalık endikasyonları ile uygulanan terapötik aferez işlemlerinde gözlenen komplikasyonların sıklığını ve şiddetini belirleyerek bu yan etkilerin detaylı irdelenmesi, bunlara karşı gerekli önlemlerin alınması ve yan etki gözlendiğinde hızlı ve etkin müdahale edilmesine yardımcı olacak bilgilerin sunulması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya 2005-2014 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Hemaferez ünitesinde erişkin hematolojik hastalık endikasyonlarıyla uygulanan 1783 terapötik aferez işlemi dahil edildi. Bu işlemlere ait veriler hasta dosyaları ve komplikasyon bildirim formlarından toplanarak retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Bu işlemler, 189'u (% 42,3) kadın, 288'i (% 56,8) erkek cinsiyette olmak üzere 447 hastaya (yaş ortalaması 42,1±17,6 yıl) uygulandı. Toplam 1239 TPD (% 69,5), 428 OED (% 24), 60 lökositaferezi (% 3,4), 56 plazma filtrasyonu (% 3,1) işlemi gerçekleştirildi. Terapötik aferez işlemlerinde görülen yan etkilerin büyük bir kısmı TPD işlemlerinde olmak üzere, toplam komplikasyon sayısı 836; en az bir komplikasyon görülen işlem sayısı 642 (% 36) olarak belirlendi. 142 (% 8) işlemde birden fazla (min: 2, maks: 7) komplikasyon gözlendi. Ayrıca, sadece hafif şiddette komplikasyon saptanan işlem sayısı 348 (% 19,5), orta şiddette yan etkilerin gözlendiği işlem sayısı 243 (% 13,6) olarak saptandı. Şiddetli yan etki nedeniyle sonlandırılan işlem sayısı 51 (% 2,9) idi. Çalışmamızda, fatal komplikasyon hiç izlenmedi. Hasta ile ilişkili komplikasyonlar 1783 terapötik aferez işleminin 490'ında (% 27,5) gözlendi. Damar yolu ile ilişkili komplikasyonlar 151 (% 8,5) işlemde izlenirken teknik nedenlerle gelişen yan etkiler 62 (% 3,5) işlemde saptandı. En sık terapötik aferez işlemi uygulanan ve komplikasyon gözlenen üç hematolojik endikasyon; TTP (% 33,8), OHA (% 33) ile monoklonal gamopati ve hiperviskozite sendromu (% 38,8) olarak bulundu. Çalışmamızda en sık gözlenen üç hasta ile ilişkili semptom ve bulgu, hipotansiyon (% 14,3), baş dönmesi (% 5,6) ve allerjik cilt reaksiyonu (% 3,3) olarak saptandı. Sonuç: Komplikasyonların önemli bir kısmının hafif ve orta şiddette olması ve mortalitenin son derece düşük oranda görülmesi nedeniyle, bu işlemler genel olarak güvenli olarak kabul edilebilir. İşlemlerin, talebi yapan klinik ile Hemaferez Ünitesi ile koordineli planlanması, hastaların işlemlerden önce kapsamlı olarak değerlendirilmesi, işlem hazırlıklarının olası yan etkiler dikkate alınarak gerçekleştirilmesi, hastaların işlem sırasında ve sonrasında yakın takibi gibi faktörler, toplam komplikasyon oranını, özellikle işlem iptaline neden olabilen şiddetli yan etkilerin sıklığını önemli ölçüde azaltabilir. Anahtar Kelimeler: Terapötik Aferez, yan etkiler, plazma değişimi, plazma filtrasyonu, lökositaferezi, otomatize eritrosit değişimi
Ciddi karbon monoksit zehirlenmesi olan hastalarda eritrosit aferezi tedavisinde glaskow koma skoru(GKS) ile değişen eritrosit hacmi arasındaki ilişki
Amaç: Karbonmonoksit zehirlenmesi ülkemizde olduğu kadar modern toplumlarda da sık görülen önemli bir sakat kalım ve ölüm nedenidir. Tüm dünyada ölümle sonuçlanan zehirlenmelerin yarıdan fazlasını oluşturmaktadır. Bu çalışmada; hastanemizde CO zehirlenmesi tanısı alan ve GKS≤13 olan hastalarda iyileştirici eritrosit aferezinin etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Metod: Bu çalışmada, Kasım 2012- Ekim 2015 tarihleri arasında acil servisimizde CO zehirlenmesi tanısı alan 59'u erkek, 65'i kadın toplam 124 hastayı ele aldık. Hastaların yaş ortalaması 43,9±19,03 olarak ölçüldü. Glaskow Koma Skalası 13 ve altında olan 14'ü erkek, 11'i kadın toplam 25 hastaya iyileştirici eritrosit aferezi uyguladık. Kalan 99 hastaya geri solumasız maske ile %100 oksijen tedavisi verdik. Bulgular: İyileştirici eritrosit aferezi ile tedavi sonrası hastaların COHb düzeyleri %(20,7±13,6)'dan (3,4±5,1)'e düştü ve GKS değerleri 9±2,7'den 14,3±1,6'a yükseldi. Bu işlem yaklaşık 33,8±8,3 dakika sürdü. Tedavi öncesi ve sonrası GKS ve COHb düzeyleri karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı düzelmeler saptandı (p<0,001). Yirmi beş hastanın 21'i şifa ile taburcu edilirken; kalp damar hastalığı ve astımı olan 3 hasta septik şok ve çoklu organ yetmezliği nedeniyle vefat etti. Normal basnçlı oksijen ile tedavi edilen kalan 99 hastanın COHb düzeyleri %(13,4±12,3)'den %(2,5±2,1)'e geriledi. Sonuç: Karbon monoksit zehirlenmesi tanısı konan ve GKS≤13 olan hastalarda iyileştirici eritrosit aferezi tedavisi etkin bir tedavi yöntemidir. Karbon monoksit zehirlenmesinde, iyileştirici eritrosit aferezi tedavisinin etkinliği netleştirmek için rastgele kontrollü çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Karbonmonoksit zehirlenmesi, İyileştirici eritrosit aferezi
Kadmiyum'un insan eritrositleri üzerine in vitro toksik etkisi ve Vitamin C ve E'nin koruyucu rolü
Bu tez çalışmasında, ağır bir metal olan kadmiyumun insan eritrositleri üzerinde oluşturduğu toksik etkiler ve vitamin C ve E'nin lipit peroksidasyonu ve antioksidan enzimler üzerine koruyucu etkileri araştırılmıştır.Bu çalışmada, in vitro şartlarda farklı dozlarda kadmiyum (1, 50, 150 ?M) ve vitamin C (VC; 10 ?M) ve vitamin E (VE; 30 ?M) kombinasyonunun insan eritrositlerindeki malondialdehit (MDA) seviyesi ile süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GPx) enzim aktiviteleri üzerine olan etkileri incelenmiştir. Eritrositler farklı uygulamalarda (sadece kadmiyum, sadece vitaminler ve kadmiyum+vitaminler) 37 °C'de 60 dk inkübe edilmiş ve MDA seviyesi ile antioksidan enzim aktiviteleri spektrofotometre (Shimadzu UV-1800 model, Japon) cihazında ölçülmüştür. MDA seviyesi Ohkawa ve ark'nın (1979), SOD aktivitesi Marklund ve Marklund'un (1974), GPx aktivitesi Paglia ve Valentine'nin (1967), CAT aktivitesi ise Aebi'nin (1984) yöntemlerine göre tespit edilmiştir.Kadmiyum tek başına uygulandığında eritrositlerde MDA seviyesini arttırdığı, SOD, CAT ve GPx aktivitelerinde ise azalma meydana getirdiği tespit edilmiştir (P<0,05). VC+VE uygulaması ile, uygulama yapılmayan kontrol hücreleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak bir farklılık gözlenmemiştir. Ancak yararlı etki sadece kadmiyum'un düşük ve orta düzeydeki uygulama dozlarında (1 ve 50 ?M) görülmüş ve plazma düzeyindeki VC+VE kombinasyonunun koruyucu etkiye sahip olduğu gözlenmiştir. Kadmiyum'un düşük dozunda CAT enzim aktivitesi VC+VE uygulamalı eritrositlerle uygulama yapılmayan kontrol hücreleri ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak bir farklılık olmadığı tespit edilmiştir. Bu dozdaki kadmiyuma karşı CAT enzim aktivitesinin korunması için plazma seviyesindeki VC+VE uygulamasına gerek kalmamıştır. Elde edilen bu sonuçlar, vitaminlerin plazmada bulunan konsantrasyonlarının, kadmiyum'un yüksek dozlarının (150 ?M) eritrositlerde oluşturduğu zararlı etkiler üzerine koruyucu olmadığını göstermiştir.