Eritrositler

76 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

İkinci trimesterdeki hemogram parametrelerinin doğum ağırlığıyla ilişkisi

Demir eksikliği anemisi dünyada en sık görülen anemidir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünya nüfusunun %30'unu etkileyen demir eksikliği anemisi okul öncesi çocukların %43'ünü ve gebe kadınların %51'ini etkilemektedir. Özellikle gebelikte çok daha sık görülen demir eksikliği anemisi, tedavisi basit bir hastalık olmasına karşın, kontrol altına alınmadığında anne ve bebek sağlığı açısından birçok ciddi soruna yol açabilir. Dünya Sağlık Örgütü gebelikte 1. ve 3. trimesterde hemoglobin konsantrasyonunun 11 g/dl, 2. trimesterde 10,5 g/dl ve altında olmasını anemi olarak tanımlamaktadır. Bu çalışmanın amacı, Adnan Menderes Üniversitesi obstetri polikliniğine Ocak 2012 ile Haziran 2016 yılları arasında başvuran gebelerin anemi prevalansınıretrospektif olarak değerlendirip bebeğin doğum kilosuna etkisini tespit etmektir. Bu çalışmada; 37 Hafta ve üstünde sezeryan doğum veya normal vajinal doğum yapmış, demir eksikliği anemisi dışında başka bir nedenle anemisi olmayan, çoğul gebelik, preeklampsi, plesenta dekolmanı, kanamalı plasenta previa, intrauterin gelişme geriliği, geçirilmiş splenektomi öyküsü, maternal sistemik hastalığı ve gebeliği sırasında gastrointestinal sistem ve üriner sistem kanaması olmayan gebelerin dosyaları incelenerek, ikinci trimester (14-28 gebelik haftası) hemogram parametrelerinin ( Hb, Hct, MCV, MCHC, RBC, RDW) doğum kilosuna etkisi değerlendirilmiştir.Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken değişkenlerin analizinde SPSS 22.0 (IBM Corparation, Armonk, New York, United States) programı kullanıldı. Çalışmamız yaşları 15 ile 47 arasında değişmekte olan toplam 1051 gebe olgu üzerinde yapılmıştır. Olguların ortalama yaşları 29.96±5.74'tür. Olguların 237'sinin hemoglobin değeri 10.5gr/dl'nin altında idi.Yani %22.5'i anemik idi.Yine 1051 olgunun 54'ünün yenidoğan doğum kilosu 2500'ün altında idi.Yani olguların % 5.1 düşük doğum ağırlıklı yenidoğana sahipti.Olguların 247'si (%23.5) normal vajinal yolla 804'ü (%76.49) sezeryanla doğum yapmıştı. Çalışmamızdadüşük doğum ağırlığıyla annenin 2.trimester hemoglobin, hematokrit, MCV, MCHC, RBC, RDW parametreleri arasında bir ilişki saptanmamıştır.Çalışmamızda SAT,anne yaşı,gravide, parite,yaşayan çocuk sayısı ile bebeklerin doğum kiloları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir kolerasyon tespit ettik.Ayrıca abort sayısı ile bebeklerin doğum kiloları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit etmedik. Düşük doğum ağırlığının multifaktöryel nedenlerden kaynaklandığını; demir eksikliği anemisinin sadece bu nedenlerden biri olabileceğini ve düşük doğum ağırlıklı bebeklerde gelişenkomplikasyonlar düşünüldüğünde bütün gebelere demir desteğinin yapılması ve mümkün olduğunca preterm doğumdan kaçınılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Hb, Hct, MCV, MCHC, RBC, RDW,Demir Eksikliği Anemisi, Düşük Doğum Ağırlığı

Anemi-hipokromikBebek-düşük doğum ağırlığıBebekler+4
Abdulhakim Dabankara
Aydın Adnan Menderes University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Kütahya ili hava kirliliğinin koyunların bazı kan parametreleri üzerine etkisi

IV KÜTAHYA'DA HAVA KİRLİLİĞİNİN KOYUNLARIN BAZI KAN PARAMETRELERİ ÜZERİNE ETKİLERİ İlker Özcan Ertürk Biyoloji Bölümü, Yüksek Lisans Tezi, 2002 Tez Danışmanı : Doç. Dr. Hayri DAYIOĞLU ÖZET Bu çalışmada iki farklı bölgede bulunan yaş, ırk ve yetiştirme Özellikleri benzer olan dağlıç ırkı koyunların kan özellikleri karşılaştırılmıştır. Yoğun kirlilik bölgesinde yetiştirilen koyunların lökosit, lenfosit değerleri çok önemli ölçüde yüksek bulunurken (P < 0.01) eritrosit ve hemoglobin miktar ve indekslerinde istatistik önem sınırına ulaşmayan fakat % 8 ile % 79' lara varan düşük değerler tespit edilmiştir. Çevre kirliliğinin koyunların kan kimyasında önemli ve olumsuz değişimlere sebep olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Eritrosit İndeksleri, Hava Kirliliği, Hemoglobin, Koyunlar, Lenfosit Lökosit.

EritrositlerHava kirliliğiHemoglobinler+4
İlker Özcan Ertürk
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies in Science
2002
00
Master'sOpen AccessTR

İlaç materyallerinde spektrofotometrik yöntemlerle renklendiricilerin birarada tayinleri

Renk, gıda ve farmasötiklerin kolayca tanınması ve nihai kararın verilmesi için günümüz modern toplumunda vazgeçilmez bir özelliktir. Gıda boyalarının toksikolojisi, özellikle boyar maddelerin kansere sebep olabileceği konusu gündeme geldiğinden beri birçok araştırma yapılmış ve gıda boyalarının önemli bir kısmı ulusal ve uluslararası onaylanmış listelerden mutajenik ve kanserojenik aktivitelerinden dolayı çıkarılmıştır.Hazır gıda maddelerinin uzun süre tazeliğini koruması ve bozulmaması için kullanılan ve renklendirici olarak içlerine konulan katkı maddelerinin sağlık üzerindeki kötü etkilerine her geçen gün yenileri eklenmektedir. Tüketici sağlığının korunması ve gıda güvenliğinin sağlanması amacıyla, gıdalara ve farmasötiklere katılan suda çözünen sentetik boyaların belirlenmesi için hassas ve güvenilir metotlar kullanılmalıdır. Renklendiricilerin varlığı ve miktarının kontrolleri sıklıkla yapılmalıdır. Bu amaçla geliştirilecek olan türev, oran türev ve fark türev yöntemleri, sentetik örneklere uygulandıktan sonra piyasadaki ilaç preparatlarına uygulandı. Geliştirilen yöntemlerin validasyonu yapılarak birbirleriyle seçicilik, kesinlik, doğruluk ve hassasiyet yönünden kıyaslamaları yapıldı. Geliştirilen yöntemler ile piyasadaki bazı ticari ürünlerin analizi yapılarak WHO ve Türk Gıda Kodeksi tarafından müsaade edilen miktarların yasal sınırlar içerisinde olup olmadıkları saptandı.Bu çalışmada yer alan ve piyasada kullanımı fazla olan gıda boyalarından Ponso 4R, Eritrosin, Kinolin Sarısı, İndigotin ve Sunset Yellow gibi boyalar içeren ilaçnumuneleri üzerinde çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Yaptığımız araştırmalar sonucunda gıda ve ilaç katkı maddelerinin analizleri konusunda ülkemizde son yıllarda yapılan kapsamlı bir çalışmaya rastlanılmadı. Bu çalışma, diğer araştırmacıları da sağlığımız için oldukça tehlikeli olan diğer gıda katkılarının da, geliştirilecek olan yöntemler kullanılarak analizleri konusunda çalışmalar yapmaya yönlendirecektir.Bu çalışmada piyasada gıda ve farmasötik ürünlerde oldukça bol miktarda kullanılan Ponso, Kinolin Sarısı, Sunset Yellow, Eritrosin ve İndigotin boyar maddelerini içeren ilaç numunelerinde herhangi bir ayırma işlemi yapmadan bir arada kantitatif tayini için spektrofotometrik yöntemler geliştirmeyi amaçladık.Türev spektrofotometrik, fark türev spektrofotometrik, oran türev spektrofotometrik yöntemleri çok bileşenli karışımların analizi için çok büyük bir role sahiptir ve bu yöntemler ile herhangi bir ayırma işlemine gerek kalmadan üçlü boya karışımların analizi yapılabilir. Bu yöntemlerden elde edilen bulgular doğruluk ve presizyon yönünden t ve F testleri yardımıyla %95 güvenirlik düzeyinde istatiksel olarak karşılaştırıldı ve uygulanan yöntemler değerlendirildi. t ve F değeri ilgili güven düzeyi ve üç deneme için verilen tablo değerlerinden küçüktür. Yöntemler için validayon çalışmaları gerçekleştirildi. Yüzde verim çalışmalarının her bir yöntemde %100±10 aralığında sonuçlar verdiği görüldü. Her bir karışım, standart çözeltiler ve numunelerde standart sapma ve bağıl standart sapma hesaplamaları yapılarak LOD değeri için standart sapmanın üç katı, LOQ değeri için standart sapmanın on katı alındı. Her bir değerin alt sınır konsantrasyona eşit veya alt sınır konsantrasyondan küçük olduğuna dair değerler elde edildi. Her bir renklendirici LOD'de 0,3?g/ml ve 0,6?g/ml, LOQ'da 1?g/ml ve 2?g/ml sonuçlarını vermiştir.

EritrositlerFarmasötiklerKinolin+4
Merve Tarhan
Yıldız Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kawasaki hastalığı tanısı ile izlenen hastalarda klinik ve laboratuvar bulgularının ve hematolojik parametrelerinin klinik tabloya etkisinin retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Kawasaki hastalığı çocuklarda akut ateş ile giden bir vaskülittir. Hastalık özellikle koroner arterler üzerindeki etkileri nedeniyle önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Klinik bulgularla tanı konulduğundan ve tanısal gecikme, mortalite ve morbiditeyi arttırdığından hastalığı ve seyrini gösterebilecek klinik ve laboratuvar parametrelerin varlığına ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışmamızda klinik, laboratuvar ve ekokardiyografi bulguların birbiri ile ilişkisini değerlendirerek hastalığı erken dönemde tanımaya yönelik ipucu bulunması, prognozu gösteren değişkenlerin saptanması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmamıza, Ocak 2011 - Ocak 2021 tarihleri arasında, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı'nda Kawasaki Hastalığı tanısı ile takip edilen, başka ek hastalığı olmayan 72 hasta ve kronik hastalığı bulunmayan ve son 15 gün içinde ateşli hastalığı olmayan 72 sağlıklı çocuk dahil edildi. Hastaların elektronik dosya kayıtlarından demografik, klinik, laboratuvar, ekokardiyografi, batın USG bulguları ve hastalığın komplikasyonları incelendi. Komplet-inkomplet Kawasaki hastalığı, kardiyak tutulum olan-olmayan, koroner arter tutulumu olan-olmayan, IVIG direnci olan-olmayan hasta grupları laboratuvar, görülme sıklığı, yaş, cinsiyet, klinik bulgular açısından karşılaştırıldı. Bu gruplar arasında laboratuvar tetkiklerinden elde edilen NLR, PLR, LMR, MPV/L, MPV/PDW, MPV/PC, Hb/RDW, AST/ALT, Fibrinojen/Albümin, CRP/Albümin oranları karşılaştırıldı. Tüm hastalar ile kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet ve hemogram parametreleri ve NLR, PLR, LMR, MPV/L, MPV/PDW, MPV/PC, Hb/RDW oranları karşılaştırıldı. İstatistik analizlerin tamamı R yazılımı (versiyon 4.2.0) ile gerçekleştirildi. İstatistik analizlerde rstatix v0.7.0 ve gtsummary v1.6.0 paketleri kullanıldı. Değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro Wilk testi ile Q-Q plot ve histogram grafikleri ile denetlendi. Sürekli veriler bağımsız gruplar için Mann Whitney U ve Student t-testi ile analiz edilirken bağımlı gruplar için Wilcoxon testi ve bağımlı gruplarda t testi ile analiz edildi. Kategorik veriler için gözlem sayısının yeterli olduğu durumlarda Pearson Ki-kare testi, gözlem sayılarının yetersiz olduğu durumlarda Fisher'in kesin testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza katılan hastalarda erkek /kız oranı 1:1idi. Hastaların yaşları 1,5 ay ile 142 ay arasında değişmekteydi. Hastaların yaş ortalaması 39,6±30,9 ayken ortancası 30 (19-56.2) aydı. Çalışmamızda hastaların %16,7'si 1 yaş altında %78'i ise 5 yaş altındaydı. Kawasaki hastalığı tanı kriteri olan klinik özellikleri dağılımları değerlendirildiğinde, orofaringeal değişiklikler en sık, el ayaklarda eritem ve ödem en az görülen bulguydu. Hasta grubu ile kontrol grubu laboratuvar parametreleri açısından karşılaştırıldığında hasta grubunda WBC, nötrofil sayısı, monosit sayısı, RDW, PLT, MPV, Plateletkrit, NLR, PLR, MPV/L, MPV/PDW oranı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Lenfosit sayısı, Hemoglobin, Hematokrit, PDW, LMR, Hb/RDW oranı hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük bulundu (p<0,01). Kawasaki hastalarının tanı günü (0. gün) laboratuvar parametreleri ile tanıdan sonra 10. günden sonraki laboratuvar parametreleri karşılaştırıldığında hastaların 0. gün laboratuvar parametrelerinden WBC (p<0,01), nötrofil (p<0,01), monosit (p=0,09), MPV (p<0,01), PDW (p<0,01), CRP (p<0,01), ESR (p<0,01), NLR (p<0,01), PLR (p=0,021), MPV/L (p<0,01), MPV/PC (p<0,01) ve hemoglobin/RDW oranı (p=0,02) 10. günden sonra olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek, Lenfosit (p<0,01), RDW(p<0,01), Platelet (p<0,01), Plateletkrit (p<0,01), LMR(p<0,01) ise 10. günden sonra olanlara göre daha düşüktü. Hastaların %38.9'i inkomplet Kawasaki hastasıydı. Komplet ve inkomplet Kawasaki hastalığı olgularının laboratuvar özellikleri karşılaştırıldığında ESR inkomplet Kawasaki hastalığı olgu grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p=0.048). Nötrofil/lenfosit oranı ise inkomplet Kawasaki hastalığı olgularında istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü (p=0.040). Komplet ve inkomplet Kawasaki hastalığı olgularının tanıdan 10 gün veya daha sonrasında alınan kan tetkikleri karşılaştırıldı. İnkomplet Kawasaki hastalığı olgu grubunda RDW, MPV ve MPV/PDW oranı istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p<0,05). Komplet ve inkomplet Kawasaki hastalığı olgularının tanı günü laboratuvar parametreleri ile 10. günden sonraki laboratuvar parametreleri farkları (10. günden sonraki değer- 0. günkü değer) karşılaştırıldığında fark PDW değeri istatistiksel olarak anlamlı derecede inkomplet Kawasaki grubunda daha yüksek, fark NLR, PLR ve MPV/PDW oranı ise inkomplet Kawasaki grubunda komplet Kawasaki grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü (p<0,05). Olguların %20,8'inde IVIG direnci vardı. IVIG direnci olanların 5 (%33)'i 1 yaş altındaydı. IVIG direnci olmayan grupta 5 (%12) hasta 1 yaş altındaydı. Hastaların IVIG direncine göre klinik özellikleri değerlendirildiğinde ateş-IVIG süresi, hastane yatış süresi, çocuk yoğun bakıma yatış oranı ve hepatomegali IVIG direnci olan grupta olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Tanı anında alınan laboratuvar sonuçları değerlendirildiğinde PDW, IVIG direnci olan grupta olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu. IVIG direncine göre olguların tanıdan 10 günden sonrasında bakılan laboratuvar parametreleri ve oranları karşılaştırıldığında IVIG direnci olan grupta monosit sayısı, CRP, ESR, MPV/PDW oranı IVIG direnci olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu. PDW değeri, IVIG direnci olan grupta olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü. Hastaların ekokardiyografi bulguları incelendiğinde 24 (%33,3)'ünün kardiyak tutulumu olduğu saptandı. Kardiyak tutulumu olan 8 (%33,3) hastada koroner arterde ekojenite artışı, 9 (%37,5) hastada koroner arter dilatasyonu, 5 (%21) hastada mitral yetmezlik, 2 (%8,3) hastada koroner arter anevrizması görüldü. Tüm hastaların %15,3'ünde koroner arter tutulumu görüldü. Tüm hastaların %12,5 'unda koroner arter dilatasyonu, %2,8 inde koroner arter anevrizması görüldü. Kardiyak tutulumu olan ve olmayan gruplar laboratuvar özellikleri açısından değerlendirildiğinde RDW değeri kardiyak tutulumu olan grupta olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek (p=0.043), Hb/RDW (p=0,038) ve kreatinin kinaz (p=0,035) ise daha düşük bulundu. Koroner arter tutulumu olan hastaların ateş-tanı şüphe süresi ortancası 10 (6-12,5) koroner arter tutulumu olmayan hastaların 6 (5-8) gündü. Çalışmamızda koroner tutulumu olanlarda olmayanlara göre istatistiksel olarak tanıdan daha geç şüphelenildiği görülmüştür. Koroner arter tutulumu olanlarda nötrofil, hemoglobin, hematokrit, Hb/RDW ve platelet değeri koroner arter tutulumu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunurken RDW ortancası, MPV/PC oranı yüksek bulundu. Hastalardan viral seroloji verisine ulaşılabilen hastaların 32 hastanın 8 (%25)'i pozitiftir. Pozitiflerden 3 (pozitiflerin %37,5)'ü parvovirus, 2 (%25)'i CMV, 1 (%12,5)'i EBV, 1 (%12,5)'i İnfluenza A, 1 (%12,5)'i mumps virüs pozitiftir. Sonuç: Olgularımızın klinik bulguları literatür ile uyumludur ve koroner arter tulumu sık olduğundan bu komplikasyonu öngörmek önemlidir. Çalışmamızda, Kawasaki olgularımız hasta-kontrol grubu, koroner tutulumu olan-olmayan, IVIG direnci olan-olmayan, komplet-inkomplet olarak kendi içlerinde karşılaştırıldığında; bu hasta gruplarında bazıları daha önce hiç çalışılmayan NLR, PLR, LMR, MPV/L, MPV/PDW, MPV/PC, Hb/RDW gibi bazı hematolojik parametrelerin hastalığı, klinik seyri ve prognozu öngörmede katkısı olabileceği sonucuna vardık. Anahtar Sözcükler: Kawasaki hastalığı, kardiovasküler komplikasyonlar, nötrofil/ lenfosit oranı, platelet/ lenfosit oranı, Hb/RDW oranı

EritrositlerHemoglobinlerKan testleri+6
Nur Tekin
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Mie saçılma yöntemiyle eritrositlerin ve diğer bio-organik yapıların optik özelliklerinin incelenmesi

öz YÜKSEK LİSANS TEZİ MİE SAÇILMA YÖNTEMİYLE ERİTROSİT VE DİĞER BİD-ORGANİK YAPILARIN OPTİK ÖZELLİKLERİNİN İNCELENMESİ Mehriban YUSİFOVA ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜS FİZİK ANABİLİM DALI Danışman: Prof. Dr. Emrullah Mehmetov Yıl: 2001, Sayfa: 79 Jüri: Prof. Dr. Emrullah Mehmetov Prof. Dr. Süleyman Güngör ~" Prof. Dr. Viktor Pogrebnyak Elektromağnetik dalga saçılması, hücre ve hücre altı yapıların morfolojisi ve fiziksel özelliklerinin belirlenmesinde büyük katkısı olan bir yöntemdir. Saçılma mekanizmalarının incelenmesi hücrelerdeki şifrelenmiş bilgileri açığa çıkarıyor ve hücrelerdeki fizyolojik ve morfolojik değişimi, bu değişimlerin hangi dış etkiden kaynaklandığını veya bağlılığı gözler önüne seriyor. Elektromağnetik dalgaların hücrelerden saçılmasındaki belirli kanunlara uygunluğu incelenerek, bu nesnelerin (trombosit, eritrosit, lemfosit, vs...) yaşamsal özelliklerinin nasıl değiştiği gözlenebilir. Tüm bunlar, biyoorganik sistemlerden saçılan ışığın özelliklerinin hem fiziksel hem de tıbbi açıdan önemli oldğunu gösterir. Bilindiği gîbi bir çok hücreler öyle yapıya sahiptir ki, onlar için standart saçılma denklemleri yazılamaz ve bilenen yöntemler uygulanamaz. O zaman, standart saçılma denklemleri farklı matematiksel yöntemlerle öyle değiştirilmelidir ki, incelenecek hücre yapışma uygun denklemler bulunabilsin. Bu yöntemlerden birisi de T-matris yöntemidir. Yukarıda söylenelerin doğrultusunda Mie saçılma teorisi esas alınarak bio- organik parçacıklardan ışık saçılması teorik olarak incelenmiştir. Teorik yapılan bu çalışmada, ışığın dalgaboyuna yakın büyüklükteki küresel olmayan parçacıklardan ışık saçılmasını hesaplamak için en kesin ve etkili yöntemlerden biri olan T-matris metodu kullanılarak tasarlanmış bilgisayar programlan kullanılmıştır. Alınan ışık saçılması sonuçlan, T-matris yönteminin hücre yapısının fizyolojisi ve morfolojisi açısından önemli bir yöntem olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Işık saçılması, Mie saçılma teorisi, T-matrix metodu, Chebyshev Parçacıkları, Eritrositler

EritrositlerIşık saçılmasıMie saçılma teorisi+1
Mehriban Yusifova
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2001
00
Master'sOpen AccessTR

Adli amaçlarla Lewis, Kell, Kidd, Duffy ve Lutheran eritrosit antijenlerinin microtyping (mikro tiplendirme) yöntemlerle fenotiplendirilmesi

Adli Serolojide eritrosit antijenlerinden biyolojik sıvılar ile bunlara ait leke ve artıkların kimliklendirilmesinde ve paternite saptanmasında yararlanılmaktadır. Bu amaçla eritrosit antijenleri lam, tüp gibi klasik yöntemlerin yanı sıra mikroplate ve jel test yöntemleri gibi yeni yöntemlerle gösterilmektedir. Klasik yöntemlerle bazı eritrosit antijenlerinin gösterilmesi güç olmaktadır. Bu nedenle yeni yöntemlerin klasik yöntemlere göre bir takım avantajları bulunmaktadır. Bu yöntemlerin spesifik, hassas, görüntülenebilir özellikte olmalarının yanında; zayıf antijenik özellikte olan bazı eritrosit antijenlerini gösterebilmesi gibi üstünlükleri bildirilmektedir. Bu çalışmada taze kanda Lewis, Keli, Kidd, Duffy ve Lutheran eritrosit antijenleri mikroplate ve jel test yöntemleri ile fenotiplendirilerek, bu yöntemlerin Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalının kuruluş aşamasında olan Adli Seroloji Laboratuvannda çalışılabilirliği araştırılmıştır. Bu çalışmada 74 kişiden alınan taze kan örneği kullanılarak, Lewis, Keli, Kidd, Duffy ve Lutheran eritrosit antijenleri mikroplate ve jel test yöntemi ile fenotiplendirilmiştir. Yapılan tüp antiserumu sulandırması ile ilgili deney sonuçlan tartışılmıştır. Bu çalışmada ayrıca, 74 kan örneğinde elde edilen Lewis, Keli, Kidd, Duffy, Lutheran fenotiplerine rastlanma sıklığı kaynaklarda belirtilen rastlanma sıklıkları ile karşılaştırılarak tartışılmıştır. 48

AntijenlerEritrosit membranıEritrositler+1
Ayşe Altun
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1995
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut pestisit zehirlenmelerinde zehirlenmenin şiddeti, elektrokardiyografik değişiklikler ve eritrosit kolinesteraz düzeyi ile mortalite arasındaki ilişki

Akut Pestisit Zehirlenmelerinde Zehirlenmenin Şiddeti, Elektrokardiyografik Değişiklikler ve Eritrosit Kolinesteraz Düzeyi ile Mortalite Arasındaki İlişkiAmaç: Organofosfat zehirlenmelerinin kardiyak etkileri ile ilgili bilgiler sınırlı yayın ve vaka raporlarına dayanmaktadır. Biz, çalışmamızda organofosfat zehirlenmelerinde eritrosit kolinesteraz ile kardiyak toksisite arasında bir ilişki olup olmadığını ve bu ilişkinin mortalite üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yapılan çalışmaya iki yıl boyunca organik fosfat zehirlenmesi ile acil servise gelen 39 hasta alındı. Yaşı, cinsiyeti, hastanede kalış süresi, solunum desteği ihtiyacı, kardiyak bulguları kaydedildi ve hastaların başvuru anında alınan eritrosit kolinesteraz düzeyi ile klinik ve elektrokardiyografik ölçütler arasında istatistiksel bir bağlantı olup olmadığı değerlendirildi.Bulgular: Hastaların ortalama eritrosit kolinesteraz düzeyleri 15,37±6,97 (4,44-38,14)U/grHb idi. Kardiyak bulgulardan en sık hipertansiyon (%17,9), elektrokardiyografik bulgulardan sıklıkla sinüs taşikardisi (% 48,7), uzamış QT mesafesi (% 20,5), sağ dal bloğu (% 20,5) görüldü. Eritrosit kolinesteraz düzeyi ile elektrokardiyografik bulgular değerlendirildiğinde aralarında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Mortalite yüzdesi % 12,8 idi. Ölen hastalar ile yaşayan hastaların eritrosit kolinesteraz düzeyleri ve elektrokardiyografik bulguları karşılaştırıldığında aralarında bir ilişki saptanmadı.Sonuç: Çalışmamızda sinüs taşikardisi, uzamış QT mesafesi, sağ dal bloğu sık görülen elektorkardiyografik bulgular idi. Hastaların eritrosit kolinesteraz düzeyleri ile elektrokardiyografik bulguları değerlendirildiğinde aralarında anlamlı bir bağlantı bulunmadı. Ölen hastaların serum kolinesteraz düzeyi yaşayan hastalara göre daha düşüktü. Eritrosit kolinesteraz ve elektrokardiyografik bulgularda ölen hastalarla yaşayan hastalar arasında anlamlı bir fark yoktu. Sonuç olarak organofosfat zehirlenmelerinde kardiyak etkilenme sık görülmektedir ve daha fazla çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Elektrokardiyografik bulgular, eritrosit kolinesteraz, mortalite, organofosfat zehirlenmesi, serum kolinesteraz

ElektrokardiyografiEritrositlerKarbamatlar+5
Mesude Murt
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelik öncesi sağlık hizmetinin kalite ve etkinliğinin birinci üç ayda eritrosit içi folik asit ve serum çinko düzeyleri ile değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada amacımız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniklerine başvuran gebe ve üreme çağındaki gebe olmayan kadınların, açık nöral tüp defekti ile ilişkili olduğu bilinen eritrosit içi folik asit ve serum çinko düzeylerini ölçerek hastaların açık NTD açısından riskli olup olmadıklarını saptamaktır. Bunun yanında hastaların folik asitin önemi hakkında bilgi sahibi olup olmadıklarını görmek ve birinci basamak sağlık hizmetlerinin yeterliliğini değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Çalışma grubu 12 haftanın altında gebeliği olan 97 hastadan, kontrol grubu ise herhangi bir şikayet ile Jinekoloji Polikliniği'ne başvuran 98 kadından (15-45 yaş) oluşmaktadır. Tüm hastaların yaş, memeleket, meslek, obstetrik öyküleri kaydedildikten sonra gebe grubuna folik asit kullanıp kullanmadıkları, kullandılarsa dozu ve süresi, folik asitin gebelikteki rolünden haberdar olup olmadıkları sorulmuştur. Gebe olmayan gruba da folik asitin gebelikteki rolü sorulmuştur. Hastalarımızın eritrosit içi folik asit düzeyleri ve serum çinko düzeylerine bakılmıştır.Bulgular: Çalışma ve kontrol gruplarının eritrosit içi folik asit düzeyleri anlamlı olarak farklıdır (p=0,003). Gebe grubunda da folik asit kullanan ve kullanmayan hastaların eritrosit içi folik asit düzeyleri anlamlı olarak farklı bulunmuştur (p=0,037).Çalışmaya katılan hastalara folik asitin gebelikteki rolü sorulduğunda hastalarımızın % 90,8'inin folik asitten haberdar olmadığı anlaşılmıştır. Serum çinko düzeylerinin ise iki grup arasında anlamlı fark göstermediği (p=0,113) ve normal sınırlarda olduğu saptanmıştır.Sonuç: Gebelerin yeteri kadar desteklenemeyen folik asit ihtiyacı gıdalara folik asit eklenerek karşılanabilir.Anahtar kelimeler: Nöral tüp defekti, folik asit, eritrosit içi folik asit, çinko

EritrositlerFolik asitGebelik+4
Esra Eser
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut pestisit zehirlenmelerinde zehirlenmenin şiddeti, akut inflamatuar belirteçler ve eritrosit kolinesteraz düzeyi arasındaki ilişki

Amaç: Organofosfat zehirlenmelerinde akut inflamatuar yanıt ile ilgili bilgiler sınırlı yayın ve olgu raporlarına dayanmaktadır. Biz, çalışmamızda organofosfat zehirlenmelerinde eritrosit kolinesteraz ile akut inflamatuar belirteçler arasında bir ilişki olup olmadığını ve bu ilişkinin organ hasarı üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yapılan çalışmaya iki yıl boyunca organik fosfat zehirlenmesi ile acil servise gelen 39 hasta alındı. Yaşı, cinsiyeti, hastanede kalış süresi, solunum desteği ihtiyacı kaydedildi ve hastaların başvuru anında alınan eritrosit kolinesteraz düzeyi ile klinik ve akut inflamatuar ölçütler arasında istatistiksel bir bağlantı olup olmadığı değerlendirildi.Bulgular: Hastaların ortalama eritrosit kolinesteraz düzeyleri 15,37±6,97 U/grHb idi. Mortalite yüzdesi % 12,8 idi. Eritrosit kolinesteraz ve serum kolinesteraz düzeyi ile fibrinojen değerlendirildiğinde aralarında anlamlı bir ilişki bulundu. Akut inflamatuar belirteçlerden İnterlökin-1 ile serum kolinesteraz düzeyi arasında anlamlı bağlantı tespit edildi. Ölen hastalar ile yaşayan hastaların eritrosit kolinesteraz düzeyleri ve sitokin düzeyleri arasında bir ilişki saptanmadı.Sonuç: Çalışmamızda ölen hastaların serum kolinesteraz düzeyi yaşayan hastalara göre daha düşüktü. Hastaların eritrosit kolinesteraz düzeyi ile fibrinojen arasında anlamlı ilişki bulunurken, diğer sitokinler arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Ancak, bu konuda daha fazla çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Akut inflamatuar belirteçler, eritrosit kolinesteraz, organofosfat zehirlenmesi, serum kolinesteraz

EritrositlerKolinesterazlarOrganofosfor bileşikleri+4
Meryem Genç Karanlık
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karbon monoksit zehirlenmesinde iyileştirici eritrosit aferezinin tedavide etkinliği

Amaç: Karbon monoksit zehirlenmesi önemli bir sağlık sorunudur ve tüm dünyada yaygın bir ölüm nedenidir. Çalışmamızda amaç acil servisimizde karbon monoksit tanısı alan hastaların görülme sıklığını belirlemek ve hastaları iyileştirici eritrosit aferezi ile tedavi etmektir.Yöntem: Çalışmamıza Eylül 2010-Mayıs 2012 tarihleri arasında acil servisimizde karbon monoksit zehirlenmesi tanısı konulan 11'i (% 26,2) erkek, 31'i (% 73,8) kadın toplam 42 hasta alındı. Hastaların yaş ortalaması 35,2±15,7 olarak ölçüldü. Glaskow koma skalası 13 veya altında olan ve elektrokardiyografilerinde iskemi bulguları olan 4'ü (% 9,5) erkek, 5'i (% 11,9) kadın, toplam 9 (% 21,4) hastaya iyileştirici eritrosit aferezi uygulandı. Kalan 33 (% 78,6) hastaya ise normal basınçlı oksijen tedavisi verildi.Bulgular: İyileştirici eritrosit aferezi uygulanan 9 hastanın işlem öncesi ortalama karboksihemoglobin düzeyleri 23,43±15,46 ve ortalama Glaskow koma skalası değerleri 10,7±3,0 olarak ölçüldü. Aferez işlem süresi ortalama olarak 39,22±12,54 dakika sürdü. Tedavi sonrasında hastaların ortalama karboksihemoglobin düzeyleri 4,25±2,8 ve ortalama Glaskow koma skalası değerleri 14,44±1,67 olarak ölçüldü. Hastaların tedavi öncesi ve sonrası karboksihemoglobin değerleri ve Glaskow koma skalası değerleri arasında anlamlı istatiksel iyileşme tespit edildi (p=0,008 ve p=0,007). Hiçbir hastada ölüm gerçekleşmedi. Eritrosit aferezi yapılan sadece 1 (% 11,1) hastada karbon monoksit zehirlenmesine ikincil nörolojik hasarlar gözlendi; bu hastada hipoksik iskemik ensefalopati gelişti ve kalıcı oldu. Yüksek basınçlı oksijen tedavisi endikasyonu olan 1 gebe hastaya iyileştirici eritrosit aferezi uygulandı ve bu hasta şifa ile taburcu oldu. Normal basınçlı oksijen tedavisi verilen hastaların ortalama karboksihemoglobin düzeyleri 18,42±10,26 olarak hesaplandı. Bu tedaviyi alan hiçbir hastada nörolojik hasar meydana gelmedi ve hastaların hepsi şifa ile taburcu edildi.Sonuç: Bu çalışmada iyileştirici eritrosit aferezi işleminin, ciddi karbon monoksit zehirlenmesini etkili bir şekilde tedavi edebileceği ve yüksek basınçlı oksijen tedavisine ulaşılamadığı durumlarda etkili bir tedavi için kullanılabileceği sonucuna vardık. Tedavideki etkinliğin daha iyi karşılaştırılması için rastgele kontrollü çalışmaların yapılması gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Karbon monoksit zehirlenmesi, iyileştirici eritrosit aferezi

EritrositlerKan bileşenlerini ayırmaKarbonmonoksit+2
Hakkı Cuma Türkmen
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin hematolojik hastalıklarda terapötik aferez ilişkili yan etkiler

Amaç: Aferez; hedef hücre veya kan bileşenlerinin bir hücre ayrıştırma cihazı yardımıyla kandan ayrıştırılması, kanın kalan kısmının kişiye geri verilmesi işlemidir. Aferez uygulamaları oldukça güvenli olarak kabul edilmesine rağmen, kullanılan tekniğe, yapılan işleme, endikasyona veya işlem sırasında kullanılan antikoagülan solüsyona ve vasküler giriş yoluna bağlı olarak bazı yan etkiler ortaya çıkabilmektedir. Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Hemaferez Ünitesi'nde erişkin hasta grubunda hematolojik hastalık endikasyonları ile uygulanan terapötik aferez işlemlerinde gözlenen komplikasyonların sıklığını ve şiddetini belirleyerek bu yan etkilerin detaylı irdelenmesi, bunlara karşı gerekli önlemlerin alınması ve yan etki gözlendiğinde hızlı ve etkin müdahale edilmesine yardımcı olacak bilgilerin sunulması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya 2005-2014 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Hemaferez ünitesinde erişkin hematolojik hastalık endikasyonlarıyla uygulanan 1783 terapötik aferez işlemi dahil edildi. Bu işlemlere ait veriler hasta dosyaları ve komplikasyon bildirim formlarından toplanarak retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Bu işlemler, 189'u (% 42,3) kadın, 288'i (% 56,8) erkek cinsiyette olmak üzere 447 hastaya (yaş ortalaması 42,1±17,6 yıl) uygulandı. Toplam 1239 TPD (% 69,5), 428 OED (% 24), 60 lökositaferezi (% 3,4), 56 plazma filtrasyonu (% 3,1) işlemi gerçekleştirildi. Terapötik aferez işlemlerinde görülen yan etkilerin büyük bir kısmı TPD işlemlerinde olmak üzere, toplam komplikasyon sayısı 836; en az bir komplikasyon görülen işlem sayısı 642 (% 36) olarak belirlendi. 142 (% 8) işlemde birden fazla (min: 2, maks: 7) komplikasyon gözlendi. Ayrıca, sadece hafif şiddette komplikasyon saptanan işlem sayısı 348 (% 19,5), orta şiddette yan etkilerin gözlendiği işlem sayısı 243 (% 13,6) olarak saptandı. Şiddetli yan etki nedeniyle sonlandırılan işlem sayısı 51 (% 2,9) idi. Çalışmamızda, fatal komplikasyon hiç izlenmedi. Hasta ile ilişkili komplikasyonlar 1783 terapötik aferez işleminin 490'ında (% 27,5) gözlendi. Damar yolu ile ilişkili komplikasyonlar 151 (% 8,5) işlemde izlenirken teknik nedenlerle gelişen yan etkiler 62 (% 3,5) işlemde saptandı. En sık terapötik aferez işlemi uygulanan ve komplikasyon gözlenen üç hematolojik endikasyon; TTP (% 33,8), OHA (% 33) ile monoklonal gamopati ve hiperviskozite sendromu (% 38,8) olarak bulundu. Çalışmamızda en sık gözlenen üç hasta ile ilişkili semptom ve bulgu, hipotansiyon (% 14,3), baş dönmesi (% 5,6) ve allerjik cilt reaksiyonu (% 3,3) olarak saptandı. Sonuç: Komplikasyonların önemli bir kısmının hafif ve orta şiddette olması ve mortalitenin son derece düşük oranda görülmesi nedeniyle, bu işlemler genel olarak güvenli olarak kabul edilebilir. İşlemlerin, talebi yapan klinik ile Hemaferez Ünitesi ile koordineli planlanması, hastaların işlemlerden önce kapsamlı olarak değerlendirilmesi, işlem hazırlıklarının olası yan etkiler dikkate alınarak gerçekleştirilmesi, hastaların işlem sırasında ve sonrasında yakın takibi gibi faktörler, toplam komplikasyon oranını, özellikle işlem iptaline neden olabilen şiddetli yan etkilerin sıklığını önemli ölçüde azaltabilir. Anahtar Kelimeler: Terapötik Aferez, yan etkiler, plazma değişimi, plazma filtrasyonu, lökositaferezi, otomatize eritrosit değişimi

EritrositlerHematolojiKan bileşenlerini ayırma+4
Sümeyya Eken
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ciddi karbon monoksit zehirlenmesi olan hastalarda eritrosit aferezi tedavisinde glaskow koma skoru(GKS) ile değişen eritrosit hacmi arasındaki ilişki

Amaç: Karbonmonoksit zehirlenmesi ülkemizde olduğu kadar modern toplumlarda da sık görülen önemli bir sakat kalım ve ölüm nedenidir. Tüm dünyada ölümle sonuçlanan zehirlenmelerin yarıdan fazlasını oluşturmaktadır. Bu çalışmada; hastanemizde CO zehirlenmesi tanısı alan ve GKS≤13 olan hastalarda iyileştirici eritrosit aferezinin etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Metod: Bu çalışmada, Kasım 2012- Ekim 2015 tarihleri arasında acil servisimizde CO zehirlenmesi tanısı alan 59'u erkek, 65'i kadın toplam 124 hastayı ele aldık. Hastaların yaş ortalaması 43,9±19,03 olarak ölçüldü. Glaskow Koma Skalası 13 ve altında olan 14'ü erkek, 11'i kadın toplam 25 hastaya iyileştirici eritrosit aferezi uyguladık. Kalan 99 hastaya geri solumasız maske ile %100 oksijen tedavisi verdik. Bulgular: İyileştirici eritrosit aferezi ile tedavi sonrası hastaların COHb düzeyleri %(20,7±13,6)'dan (3,4±5,1)'e düştü ve GKS değerleri 9±2,7'den 14,3±1,6'a yükseldi. Bu işlem yaklaşık 33,8±8,3 dakika sürdü. Tedavi öncesi ve sonrası GKS ve COHb düzeyleri karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı düzelmeler saptandı (p<0,001). Yirmi beş hastanın 21'i şifa ile taburcu edilirken; kalp damar hastalığı ve astımı olan 3 hasta septik şok ve çoklu organ yetmezliği nedeniyle vefat etti. Normal basnçlı oksijen ile tedavi edilen kalan 99 hastanın COHb düzeyleri %(13,4±12,3)'den %(2,5±2,1)'e geriledi. Sonuç: Karbon monoksit zehirlenmesi tanısı konan ve GKS≤13 olan hastalarda iyileştirici eritrosit aferezi tedavisi etkin bir tedavi yöntemidir. Karbon monoksit zehirlenmesinde, iyileştirici eritrosit aferezi tedavisinin etkinliği netleştirmek için rastgele kontrollü çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Karbonmonoksit zehirlenmesi, İyileştirici eritrosit aferezi

Eritrosit sayısıEritrositlerGlasgow koma ölçeği+3
Ebru Çil Direk
Çukurova University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Kadmiyum'un insan eritrositleri üzerine in vitro toksik etkisi ve Vitamin C ve E'nin koruyucu rolü

Bu tez çalışmasında, ağır bir metal olan kadmiyumun insan eritrositleri üzerinde oluşturduğu toksik etkiler ve vitamin C ve E'nin lipit peroksidasyonu ve antioksidan enzimler üzerine koruyucu etkileri araştırılmıştır.Bu çalışmada, in vitro şartlarda farklı dozlarda kadmiyum (1, 50, 150 ?M) ve vitamin C (VC; 10 ?M) ve vitamin E (VE; 30 ?M) kombinasyonunun insan eritrositlerindeki malondialdehit (MDA) seviyesi ile süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GPx) enzim aktiviteleri üzerine olan etkileri incelenmiştir. Eritrositler farklı uygulamalarda (sadece kadmiyum, sadece vitaminler ve kadmiyum+vitaminler) 37 °C'de 60 dk inkübe edilmiş ve MDA seviyesi ile antioksidan enzim aktiviteleri spektrofotometre (Shimadzu UV-1800 model, Japon) cihazında ölçülmüştür. MDA seviyesi Ohkawa ve ark'nın (1979), SOD aktivitesi Marklund ve Marklund'un (1974), GPx aktivitesi Paglia ve Valentine'nin (1967), CAT aktivitesi ise Aebi'nin (1984) yöntemlerine göre tespit edilmiştir.Kadmiyum tek başına uygulandığında eritrositlerde MDA seviyesini arttırdığı, SOD, CAT ve GPx aktivitelerinde ise azalma meydana getirdiği tespit edilmiştir (P<0,05). VC+VE uygulaması ile, uygulama yapılmayan kontrol hücreleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak bir farklılık gözlenmemiştir. Ancak yararlı etki sadece kadmiyum'un düşük ve orta düzeydeki uygulama dozlarında (1 ve 50 ?M) görülmüş ve plazma düzeyindeki VC+VE kombinasyonunun koruyucu etkiye sahip olduğu gözlenmiştir. Kadmiyum'un düşük dozunda CAT enzim aktivitesi VC+VE uygulamalı eritrositlerle uygulama yapılmayan kontrol hücreleri ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak bir farklılık olmadığı tespit edilmiştir. Bu dozdaki kadmiyuma karşı CAT enzim aktivitesinin korunması için plazma seviyesindeki VC+VE uygulamasına gerek kalmamıştır. Elde edilen bu sonuçlar, vitaminlerin plazmada bulunan konsantrasyonlarının, kadmiyum'un yüksek dozlarının (150 ?M) eritrositlerde oluşturduğu zararlı etkiler üzerine koruyucu olmadığını göstermiştir.

EritrositlerKadmiyum
Özlem Tezcan
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies in Science
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Gıda katkı maddesi sodyum benzoat'ın insan eritrositleri üzerine ın vıtro toksik etkisi ve kateşin ve kuersetinin koruyucu rolü

Gıda katı maddeleri birçok besinde antimikrobial ajan olarak yaygın olarak kullanılmaktadır. Sodyum Benzoat (SB)?ın insan ve birçok hayvanda toksik olduğu birçok çalışmada rapor edilmiştir. Bu çalışmanın amacı kateşin ve kuersetinin insan eritrositlerinde SB?ın oluşturduğu oksidatif strese karşı in vitro olarak koruyucu etkisini araştırmaktır. Bu amaçla SB?nin farklı dozları (6.25, 12.5, 25, 50 ve 100 µg/ml) ile kateşin (10 µM) ve kuersetin (10 µM)?nin malondialdehit (MDA) seviyesi ile süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx) ve glutatyon-S-transferaz (GST) enzim aktiviteleri üzerine olan etkileri eritrositlerde çalışılmıştır. Kontrol grubuna hiçbir kimyasal verilmemiştir. Deney grubu ise beş gruba ayrılmıştır: kateşin, kuersetin, SB, SB + kateşin, SB + kuersetin. SB?nin her bir dozu hazırlanan eritrositlerle 37 ºC?de 60 dk inkübe edilmiştir. İnkübasyondan sonra antioksidan enzim aktiviteleri ve MDA seviyesi belirlenmiştir. SB?nin artan dozlarında MDA seviyesinin arttığı SOD, CAT, GPx ve GST aktivitelerinde ise istatistiksel olarak bir azalma meydana getirdiği tesbit edilmiştir (p<0.05). Kateşin ve kuersetin ile muamele edilen gruplarda bu iki maddenin SB?ın düşük konsantrasyonlarının meydana getirdiği oksidatif strese karşı eritrositlerde koruyucu olduğu tespit edilmiştir. Ancak bu yararlı etki sadece SB?ın düşük uygulama dozunda (12.5, 25 µg/ml) görülmüştür. 10 µM kateşin ve kuersetinin SB?nin yüksek konsantrasyonlarında (50 ve 100 µg/ml) eritrositlerde meydana getirdiği toksik etkiye karşı etkisi bulunmamıştır.

EritrositlerKateşinOksidatif stres+2
Gamze Yetük
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies in Science
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eritrosit replasmanı yapılan hastalarda etki ve yan etkilerin eritrosit tazeliğine göre karşılaştırılması

Amaç: Kan plazma ve hücrelerden oluşan canlı bir dokudur. Kan transfüzyonu ise hücrelerin, dokuların ve organların nakli ile aynı işlemdir1. Kan ve kan ürünleri transfüzyonu yerinde kullanıldığı zaman hayat kurtarıcı bir tedavidir. Güvenli ve etkili antikoagülasyon yöntemlerinin bulunması ve plastik kan torbalarının kullanılmaya başlanması ile kan ürünleri uzun süreli saklanabir hale gelmiştir2. Ek olarak çeşitli koruyucu solüsyonların kullanılması ile bu süreler daha da artırılmıştır. Örneğin SAG-M, AS-1, AS-3 ve AS-5 gibi koruyucu solüsyonlu Eritrosit süspansiyonlarının saklama süreleri 42 gün, CPDA-1' de muhafaza edilenlerin ki 35 gün, CPD' da muhafaza edilenlerin ki ise 21 gündür3,4. Eritrosit süspansiyonlarının depolanma süresi ile ilişkili olarak bazı istenmeyen etkilerin ortaya çıkabileceği gündeme gelmiştir. Ayrıca uzamış depolanma süresi eritrosit canlılığını azalttığıda bilinmektedir. Çalışmamızda, eritrosit süspansiyon transfüzyonu yapılan hastalarda etki ve yanetkilerin eritrosit tazeliğine göre karşılaştırılmasını amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları servislerinde temmuz 2016-mart 2017 yılları arasında çeşitli nedenlerle yatırılıp takiplerinde Eritrosit süspansiyon transfüzyonu yapılan hastalarda ES' nun yaşına göre transfüzyonun etkinliği ve akut yan etkileri prospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 616 EST' nun 377' si erkek (% 61,2), 239' u kadın hastalara (% 38,8) yapıldı. EST'u yapılan hastalarımızda ortalama hemoglobin değeri 7,4 g/dl, ortalama hematokrit değeri ise % 22,7 olarak bulundu. Eritrosit yaşı ortalama 4,9 gün idi. Transfüze edilen ES' larının 478' i 0-7 günlük (% 77,7), 137' si 8 gün ve üzeri günlük (% 22,3) idi. Sonuç: Her bir ünite 0-7 günlük ES' u transfüzyon sonrası hemoglobin düzeylerinde ortalama 0,9 g/dl artış sağlarken, her bir ünite 8 gün ve üzeri günlük ES' u transfüzyon sonrası hemoglobin düzeylerinde ortalama 1 g/dl artış sağladığı ve istatiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı bulunmuştur. Akut transfüzyon reaksiyonları açısından da iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır.

Eritrosit transfüzyonuEritrositlerHemoglobinler+2
Osman Özüdoğru
Çukurova University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik kan hastalıklarında görülen eritrosit osmotik frajilitesi değişiklikleri

Amaç: Eritrositlerde artan membran rijiditesi, azalan deformabilite ve hemoliz oksidatif hasarın bir sonucudur. Literatürde homozigotik beta talasemili ve demir eksikliği anemisinde oksidan/antioksidan sistem ve eritrosit osmotik frajilitesi arasındaki ilişkiyi gösteren sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızda anemi tanısı konmuş hasta grubu ile sağlıklı bireylerden oluşturulan kontrol grubunda oksidatif hasar belirteci olan Nitrik oksit (NO) plazmada, antioksidan sistemin en önemli bileşenleri olan süperoksit dismutaz (SOD) enzimi ise eritrositlerde belirlenerek, aralarındaki ilişkiyi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Hematoloji Polikliniğine anemi nedeniyle başvuran 3 ayrı grup kan örneğiyle ve kontrol grubuyla yapıldı. Kontrol grubu (n=15), Demir eksikliği anemisi grubu (n=15), B 12 Vitamini eksikliği grubu (n=15), Talasami minör grubu (n=15). Bulgular: Özellikle talasemi hasta grubunda artan osmotik frajilite ve artan NO düzeyi saptanmış olup; bu hasta grubunda ortaya çıkan oksidatif stres ve lipid peroksidasyonunun bir sonucu olarak hemolitik anemiye neden olduğu düşünülmektedir. Sonuçlar: Çalışmamızın sonuçları gereğince; oksidatif stres araştırması için anemili olgularda yapılan çalışmaların tanısı yeni konulmuş ve henüz tedaviye başlanılmamış hasta grubunda yapılmasının, hem osmotik frajilite sonuçları, hemde oksidan/antioksidan sistem parametreleri açısından daha sağlıklı sonuçlar verebileceğini düşünmekteyiz.

AnemiAntioksidanlarEritrositler+5
Derya Aşçı
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2015-2022 yılları arasında hematopoetik kök hücre nakli yapılan talasemi major tanılı hastalarda Anti-HLA pozitifliğinin engrafman, greft yetmezliği, trombosit ve eritrosit transfüzyon refrakterliği ve sağ kalıma etkisi

Giriş ve Amaç: Talasemi major tanılı hastalarda düzenli destekleyici tedavi ve demir şelasyon tedavilerindeki gelişmelerle son yıllarda beklenen yaşam süresi belirgin iyileşmiştir. HKHN riskli bir tedavi yöntemi olmakla beraber yaşam boyu tedavilerden ve demir yüklenmesine bağlı komplikasyonlarından korunmak için şu anda tek küratif tedavidir. Anti-HLA antikorları özellikle solid organ transplantasyonlarında rejeksiyon ve düşük sağkalımla ilişkili bulunmuştur ve HKHN açısından ise greft yetmezliği, düşük sağkalım ve engrafman gecikmesine neden olduğuna dair çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi (ÇÜTF) Çocuk Kemik İliği Nakil Ünitesi'nde HKHN yapılan TM tanılı hastalarda anti-HLA durumunun greft yetmezliği, greft reddi, engrafman süreleri, trombosit ve eritrosit transfüzyon refrakterliği ve sağkalıma etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi (ÇÜTF) Çocuk Kemik İliği Nakil Ünitesi'nde 1 Ocak 2015 ile 31 Aralık 2022 tarihleri arasında HKHN yapılan 80 TM tanılı hasta dahil edildi. Hastalara ait veriler hasta dosyalarından ve hastane bilgi sistemi ve ulusal hasta bilgi sisteminden geriye dönük olarak toplandı. Bulgular: Hastalarımızın 30'u (%37,5) kız, 60'ı (%62,5) erkek idi. Yaş ortancası 7,25 olup en küçük hasta 1.5 yaşında, en büyük hasta ise 17 yaşında idi. Kök hücre kaynağı olarak 55 (%68,8) hastada kemik iliği, 22 (%27,5) hastada periferik kök hücre, 3 (%3,8) hastada ise kemik iliği ve periferik kök hücre birlikte kullanılmıştı. 46 (%62,2) hastada anti-HLA pozitif; 21 (%28,4) hastada yalnız Sınıf 1 pozitif, 6 (%8,1) hastada yalnız sınıf 2 pozitif, 19 hastada (%25,7) sınıf 1 ve sınıf 2 beraber pozitifti, 28 hastada (37,8) ise anti-HLA negatif olarak saptandı. AB0 kan grubu uyumu açısından 46 (%59) hastada uyumlu, 32 (%41) hastada ise kan grubu uyumsuz bunlarında;13'ünde (%16,7) minör uyumsuzluk, 10'unda (%12,8) majör uyumsuzluk, 9'unda (%11,5) çift yönlü uyumsuzluk mevcuttu. 22 (%27,5) hastaya splenektomi yapılmıştı. Greft durumu değerlendirilebilen 77 hastanın 58'inde (%75,3) greftin sağlıklı olduğu, 12 (%15,6) hastada primer greft yetmezliği, 7 (%9,1) hastada sekonder greft yetmezliği/greft reddi geliştiği görüldü. Hasta son durumlarına bakıldığında ise, 53 (%66,3) hastanın hayatta, 27 (%33,8) hastanın ex olduğu görüldü. Hastaların cinsiyetine göre anti-HLA durumu, greft durumu ve hasta son durumu arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05). Anti-HLA pozitif grubun nakil öncesi daha fazla ES transfüzyonu aldığı (p: 0,001), engrafman süresi, nakil sonrası TS ve ES desteği greft durumu ve hasta son durumu açısından anti-HLA negatif grupla aralarında fark olmadığı görüldü (p>0,05). AB0 uyumuna göre uyumlu grupta engrafman daha erken olsa da istatistiksel anlamlılık saptanmadı (p>0,05). AB0 uyumlu hastalarda nakil sonrası ES desteği sayısının azaldığı görüldü (p:0,024). AB0 uyumlu olan grubun 100. Günde sağkalımlarının daha iyi olduğu (p: 0,021) ancak son durumda aralarında fark olmadığı görüldü (p> 0,05). Splenektomi yapılan hastalarda yapılmayanlara göre nötrofil engrafmanının daha erken olduğu (p:0,002), nakil sonrası ES desteği ihtiyacının daha az olduğu görüldü (p:0,030). Greft durumu, hasta son durumu ve sağkalıma etkisi saptanmadı (p>0,05). Üründeki CD34+ kök hücre sayısı ile engrafman süreleri arasında negatif zayıf korelasyon ilişkisi görüldü (p<0,05). Nakil sonrası ES ve TS transfüzyonu, greft durumu ve hasta son durumu açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Genel sağkalım (OS) 100.gün için %85; 2, 5 ve 8 yıllık %66,3, olaysız sağkalım (EFS) 2 yıllık, 5 ve 8 yıllık olarak %56,3 olarak görülmüştür. Sonuç: Anti-HLA durumu ile nötrofil, trombosit ve eritrosit engrafmanı arasında ilişki görülmedi. Anti-HLA pozitif olan hastaların nakil sonrası TS ve ES transfüzyon ihtiyacı daha fazla olsa da bu anlamlı değildi. Çalışmamızda anti-HLA pozitifliği ile greft durumu ve mortalite arasında ilişki görülmedi. Anti-HLA pozitif ve negatif grup arasında sağkalım açısından fark saptanmadı.

EritrositlerHLA antijenleriHematopoetik kök hücre transplantasyonu+5
Sevinç Koyuncu
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste akut iskemik inme tanısı almış hastaların klinik, radyolojik ve kan parametreleri arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaç: Nörolojik hastalıklardan en sık karşılaşılan hastalıklar serebrovasküler hastalıklardır (SVH). SVH yüksek mortalite ve morbiditeye neden olması nedeniyle büyük önem taşımaktadır. Dünyada iskemik inme ölüm nedenleri arasında 3. sırada yer almaktadır. Mortalitenin yanı sıra uzun dönem sakatlığında önemli bir nedenidir. Çalışmamız akut iskemik inme tanısı almış hastaların: klinik, radyolojik ve kan parametreleri arasındaki ilişkilerinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Yöntem: Çalışmamız retrospektif özellikte olup Ocak 2015-Ağustos 2017 tarihlerinde Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Tıp Kliniğinde 383 SVH tanısı alan hastayı kapsamaktadır. Hastalar mevcut dosyaları ve Hastane Bilgi Yönetimi Sistemi (Probel®) üzerinden taranarak; yaş, cinsiyet, anamnez bilgileri, fizik ve nörolojik muayeneleri, komorbidite ve tam kan sayımı parametrelerinden Hgb, Hct, MCV, RDW, MPV, NLR, PLR değerleri, kraniyal BT ve difüzyon MRG bulguları, ekokardiyografi, karotis-vertebral sistem doppler ultrasonografi (USG) sonuçları incelendi. Bulgular: 383 hastanın 201'i (%52,5) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 67,45±14,14 olarak hesaplandı. Araştırma grubunun hem başvuru şikayetlerine göre hemde fizik muayene bulgularına göre en sık saptanan bulgu konuşma bozukluğu iken, bunu güçsüzlük ve motor duyu kaybı izledi. Hipertansiyon (HT) hastaların özgeçmişlerinde en sık görülen ek hastalıktı. 377'ine kranyal BT çekildi. Bunların 254'ünde patoloji saptandı. Kranyal MRG ise 319 hastaya çekildi. Hastaların sadece 27'sinde patoloji saptanmazken, en çok etkilenen bölge Anterior Cerebral Arter (ACA) sulama alanıydı. Red Cell Distribution Width (RDW) ortalaması hem erkeklerde hem kadınlarda referans değer aralığının üzerindeydi. Kranyal MRG ile hematolojik parametreler karşılaştırıldığında; RDW değeri anormal MRG bulguları olan grupta normal bulguları olan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Sonuç: Gelecekte yapılacak daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olmakla birlikte; MPV, RDW, NLR gibi kolay elde edilebilen hemogram parametrelerinin inme hastalarının tanısında, öngörüsel değerler olarak acil servis pratiğinde daha fazla kullanılabileceği düşünülebilir. Anahtar kelimeler: iskemik inme, eritrosit dağılım genişliği, nötrofil/lenfosit oranı, konuşma bozukluğu

Acil servis-hastaneAcil tıpEritrositler+5
Gülden Aktaş
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ülseratif kolitli hastalarda nötrofil/lenfosit ve platelet/lenfosit oranının hastalık seyri ve prognozu ile ilişkisi

Ülseratif Kolit (ÜK) hastalarının rutin takipleri sırasında bakılan eritrosit sedimantasyon hızı (ESR), C-reaktif protein (CRP), hemoglobin (hb), beyaz küre (bk), nötrofil lenfosit oranı (NLO), platelet lenfosit oranı (NLO), düzeyleri hastaneye ilk başvuru ve tedavi sonrası 3.ay olmak üzere retrospektif olarak kaydedildi. Hastaneye başvuru anından sonra tedavi başlanması ile hastalık gidişatını ve bu gidişatın inflamatuvar belirteçler ile ilişkisini gösterebilmek amaçlandı. Hastalar kinik ve endoskopik bulgularına göre remisyondaki hastalar, stabil hastalar ve progresyondaki hastalar olarak 3 gruba ayrıldı. Toplam 199 (85 kadın) hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların aldığı tedaviler 5-ASA, immunmodülatör, anti-tümör nekrozis faktör tedavi (antiTNF), sistemik steroid kullanımı olarak kaydedildi. Cerrahi yapılmış hastalar belirtildi. Kemik dansitometri sonuçları, hastane sisteminde kayıtlı olan hastalar için işlendi. Hastalıkta remisyon izlenen 113 hastanın bulunduğu grupta başvuru değerleri ile tedavinin 3.ayındaki değerler karşılaştırıldı. Nötrofil sayısı, platelet sayısı, NLO ve PLO değerleri prognozla ilişkili bulundu(p<0.001, p=0.001,p<0.001,p<0.027). Benzer şekilde ESH ve CRP değerleri de prognozla ilişkili bulundu(p=0.015, p<0.001).Hastalıkta progresyon izlenen 22 hastanın bulunduğu grupta başvuru değerleri ile tedavinin 3.ayındaki değerler karşılaştırıldı. Nötrofil sayısı ve platelet sayısı, prognozla ilişkili bulundu(p=0.037,p=0.010). Benzer şekilde ESH'de prognozla ilişkili bulundu(p=0.036). Ülseratif kolit hastalarının tanı anı ve hastalığın erken evresindeki inflamatuar belirteçlerin düzeyi hastalığın seyrini öngörmede yardımcıdır. Ancak hasta sayısı yetersiz olması nedeniyle bir eşik değer hesaplanamamıştır, bu konuda daha kapsamlı ve ileriye dönük çalışmalara ihtiyaç vardır.

BiyobelirteçlerC reaktif proteinEritrositler+6
Sanem Gökçen Merve Kılınç
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psöriatik artritli hastalarda serum galectin-3 seviyesi ve hastalık aktivitesi ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada psöriatik artrit (PsA) hastalarında sağlıklı kontrollere kıyasla serum galektin-3 düzeyleri ile hastalarda serum galektin-3 düzeylerinin hastalık aktivitesi ve bazı klinik parametreler arasındaki ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Temmuz 2021 – Ekim 2021 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Polikliğine başvuran hastalardan CASPAR (Classification Criteria for Psoriatic Arthritis) çalışma grubunun PsA için tanımladığı sınıflandırma kriterlerini karşılayarak PsA tanısı alan 18-65 yaş arası 55 hasta ve 30 sağlıklı kontrol (yaş ve cinsiyet yönünden hasta grubu ile eşleşen) dahil edildi. Hasta ve kontrol grubunun yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKİ), eğitim durumu, meslek gibi demografik verileri kaydedildi. Hasta grubunda hastalık aktivitesinin belirlenmesi amacıyla DAPSA (Disease Activity for Psoriatic Arthritis) skoru, vizüel ağrı skala (VAS) skoru, eritrosit sedimantasyon hızı (ESR), C-reaktif protein (CRP) değerleri ölçüldü ve kaydedildi. Hasta ve kontrol grubunun serum galektin-3 düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA) yöntemi ile çalışıldı. Bulgular: PsA grubunun median serum galektin-3 düzeyi 7.4 ng/ml, kontrol grubunun median serum galektin-3 düzeyi 4.9 bulundu. PsA tanılı hastalarda ölçülen galektin-3 düzeyi, sağlıklı kontrollere göre anlamlı düzeyde daha yüksekti ve fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.001). PsA grubunun median ESR değeri 12 mm/sa, CRP değeri 0.4 mg/dl, kontrol grubunun median ESR değeri 8 mm/sa, CRP değeri 0.1'di. PsA tanılı hastalarda ölçülen CRP ve ESR değerleri, sağlıklı kontrollere göre anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0.05). Ayrıca hastalarda galektin-3 ile şiş eklem sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon görüldü (p<0.05). Ancak hastalık aktivitesiyle ilişkili parametreler olan ESR (p=0.137), CRP (p=0.698) ve DAPSA (p=0.251) skorları ile galektin-3 düzeyleri arasında istatistiksel anlamlılıkta bir korelasyon saptanamadı. Sonuç: Galektin-3 düzeylerinin, PsA hastalarında kontrol grubuna göre yüksek tespit edilmesi, galectin-3'ün PsA patogenezinde rol alabileceğini düşündürtmektedir. Ancak hastalık aktivite parametreleriyle galektin-3 düzeyleri arasında bir korelasyon olmaması nedeniyle hastalık aktivitesinin belirlenmesinde rol oynayamayacağı ve hastalık takibinde kullanılamayacağı kanısı oluşturmaktadır. Anahtar sözcükler: Psöriatik artrit, Galektin-3, Hastalık aktivitesi, CRP, ESR

Artrit-psoriatikC reaktif proteinEritrositler+3
Mehmet Naci Çakır
Düzce University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non-valvuler atrial fibrilasyona bağlı gelişen mekanik trombektomi yapılan ön sistem inmelerinde MPV, CRP, RDW değerlerinin ve nötrofil/lenfosit oranının prognozla ilişkisi

Atrial fibrilasyon ile inflamasyonun ilişkisi daha önce birçok çalışmada gösterilmiştir. MPV, CRP, RDW değerleri ve Nötrofil-lenfosit oranı (NLO) gibi inflamasyonla ilişkili laboratuar bulgularının birçok hastalıkta prognozla ilişkileri çalışılmıştır. Biz bu laboratuvar bulgularının non valvuler atrial fibrilasyona bağlı gelişen mekanik trombektomi yapılan ön sistem inmelerinde prognozla ilişkisini araştırdık. Çalışmamızda Ocak 2015- Mart 2019 arasında çalışmamızdaki kriterleri sağlayan toplam 91 iskemik inme hastası retrospektif olarak incelendi. Çalışmamızda prognostik belirteçler olan başvuru ve 24. saat NIHSS skorları, taburculuk mRS, 3. ay mRS skorları, ASPECT skorları, TICI2b-3, mTICI2c-3 başarılı rekanalizasyon oranlarının, hastaların başvuru esnasındaki MPV, CRP, RDW değerleri ve Nötrofil-lenfosit oranıyla istatiksel olarak ilişkisinin olup olmadığını araştırdık. Çalışmamızda NLO yüksekliği ; başvuru NIHSS skoru yüksekliği, 24. Saat NIHSS skoru yüksekliği, taburculuk mRS>2 gibi kötü prognostik belirteçlerle istatiksel açıdan ilişkiliydi. RDW değeri yüksekliği ; başvuru NIHSS skoru yüksekliği ve düşük ASPECT skoru ile istatiksel açıdan ilişkili saptandı. Çalışmamızda MPV ve CRP değerlerinin prognozla ilişkisi saptanmadı. Bizim çalışmamızda enflamasyonla ilişki NLO ve RDW değerlerinin NVAF li hastalarda kötü prognozla ilişkili olduğu tespit edildi. NVAF tanılı akut inme hastalarında prognozu belirlemede prediktör faktör olarak laboratuvarda çalışılması basit ve kısa sürede sonuçlanan NLO ve RDW değerlerinin kullanılması öngörülebilir. Anahtar Kelimeler: Atrial fibrilasyon, iskemik inme, trombektomi, inflamasyon, prognoz.

Atriyal fibrilasyonC reaktif proteinEritrositler+5
Ulaş Çiçek
Gaziantep University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gaziantep il merkezinde eritrosit G6PD referans sınırları ve G6PD eksikliği sıklığının araştırılması

ÖZET G6PD eksikliği, oksidan strese bağlı gelişen akut hemolitik krizlerle karakterize bir eritrosit enzim kusurudur. Genetik polimorfizm göstermekte, sıklığı coğrafi bölgeler ve etnik gruplar arasında değişebilmektedir. Çalışmamızda, Gaziantep il merkezinde yaşayan 1-80 yaşlan arasında 306 bireyin (166 K, 140 E) eritrosit G6PD aktiviteleri nicel spektrofotometrik yöntemle saptanmıştır. G6PD aktivitesinin analizinde ve tanımlanmasında doğru yaklaşımın belirlenmesi amacıyla bazı yöntemsel modifikasyonlar denenmiş, enzim aktivitesine analitik ortam bileşenlerinin etkisi (RBC, hemoglobin, lökosit, trombosit) ve eritrosit morfolojisinin (MCV, MCH) olası etkileri araştırılmıştır. G6PD aktivitesinin cinsiyetler arası farklılık (p>0.05) ve yaşa bağlı bir değişim (p>0.5) göstermediği anlaşılmış, bir yaş üzeri bireyler için tek referans aralık belirlenmesi yeterli bulunmuştur. Yüksek sapma gösteren değerlerin atılmasından sonra % 95 interpersantil aralık ile referans sınırlar 6.4 - 13.2 Ü/g Hb veya 178-354 mÜ/109 RBC, 30 °C olarak saptanmıştır. Enzim aktivitesi alt sınırdan düşük bulunan 7 olgu Gaziantep il merkezinde G6PD eksikliğinin % 2.3 ± 1 oranında görüldüğünü düşündürmektedir. Parametreleri analitik açıdan incelenen 242 olguda, enzim aktivitesinin hemoglobin konsantrasyonu ile ilintisinin olmadığı (p>0.05), belirleyici faktörün RBC sayısı olduğu (r: 0.53, pO.001) anlaşılmıştır. Hemoglobin konsantrasyonuna oranlanarak tanımlanan enzim aktivitesi analitik ortamda lökosit, trombosit varlığı ve eritrosit indisleri (pO.001) ile ilintili bulunmuştur. RBC sayışma oranlanan enzim aktivitesi ise sedece lökosit kirliliğinden (p<0.01) etkilenmektedir. G6PD eksikliği prevalansının yüksek olduğu Akdeniz bölgesine komşuluğu nedeniyle, Gaziantep'te saptadığımız Türkiye genelinden yüksek % 2.3 ± 1 oram beklentUerimizle uyumludur. Çalışmamız G6PD aktivitesinin RBC sayısına oranlanmasının eritrosit morfolojisini etkileyen koşullarda da güveniler sonuçlar verdiğini göstermektedir. Anahtar sözcükler: G6PD sıklığı, eritrosit sayısı, hemoglobin konsantrasyonu, MCV. 108

EritrositlerGlükozfosfat dehidrogenazHemoglobinler
Ayşe Binnur Erbağcı
Gaziantep University
1997
00
Master'sOpen AccessTR

Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde kan ve kan bileşenlerinin kliniklere göre kullanımlarının değerlendirilmesi

Bu çalışma, Düzce Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezinde Kan ve Kan Bileşenlerinin kliniklere göre kullanımının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Ocak 2016- Aralık 2016 yılları arasında yataklı servis hizmeti veren kliniklerde kan bileşeni alan hastaların verileri toplanmıştır. Kan ve Kan bileşenlerinin en fazla %55.8 oranıyla 65 yaş ve üzeri gruptaki hastalara kullanıldığı saptanmıştır.Klinikler tarafından en çok tercih edilen kan ürününün eritrosit süspansiyonu olduğu görülmüştür.Eritrosit Süspansiyonu, trombosit süspansiyonu ve kriyopresipitatın en çok dahili klinikler; tam kan ve taze donmuş plazmanın ise en çok cerrahi klinikler tarafından kullanıldığı tespit edilmiştir.Tam kan kullanımının ise hastanemizde son derece az olduğu saptanmıştır.(%0.55)

EritrositlerKanKan bileşenlerini ayırma+4
Pervin Küçüktaş
Düzce University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlıklı insanlarda tam kan sayım parametreleri olan ortalama trombosit hacmi (MPV), ortalama eritrosit hacmi (MCV) ve eritrosit dağılım genişliğinin (RDW) yaş, cinsiyet ve kan grubuna göre değişkenliğinin incelenmesi

Kan grupları ve tam kan sayımı parametrelerinin kliniko-patolojik olaylar ile ilişkili olduğu pek çok çalışmayla kanıtlanmıştır. Ancak yaptığımız literatür taramasında tam kan sayımı parametreleri olan ortalama eritrosit hacmi (MCV), ortalama trombosit hacmi (MPV) ve eritrosit dağılım genişliğinin (RDW) ABO kan grubu ile ilişkisini ve yaş ile cinsiyete göre değişkenliğini araştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada birincil amaç olarak ABO kan grubu ile MCV, MPV ve RDW ile arasındaki ilişki incelendi. İkincil amaç olarak ta MCV, MPV ve RDW'nin yaş ve cinsiyete göre değişkenlik gösterip göstermediği incelendi. Çalışmada 2016-2018 yılları arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Kan Merkezine başvuran 18-65 yaşları arasındaki toplam 1619 sağlıklı kan donörünün yaş, cinsiyet, tam kan sayımı parametreleri ve ABO kan grubu dağılımları retrospektif olarak incelenmiştir. Kan grubu tayini ve tam kan sayımı çalışılması otomatik cihazlar ile yapılmıştır. Tüm donörlerin kan grupları ve kan sayımları aynı tip ve marka cihazlarla çalışılmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken SPSS istatistik programı kullanılmıştır. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Ki-Kare testi kullanılmıştır ve % 95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Çalışmaya alınan 1619 hastanın yaş ortalaması 36,77 idi. En küçük yaş 20, en büyük yaş 65 idi. Hastaların 1050'si (% 64,9) 40 yaş altı, 569'u (%35,1) 40 yaş üstüydü. 1360'ı (%84) erkek, 259'u (%16) kadındı. 0 Rh (-) kan grubuna sahip 157 (% 9,7), 0 Rh (+) kan grubuna sahip 255 (%15,8), A Rh (-) kan grubuna sahip 205 (%12,7), A Rh (+) kan grubuna sahip 252 (%15,6), B Rh (-) kan grubuna sahip 193 (%11,9), B Rh (+) kan grubuna sahip 226 (%14), AB Rh (-) kan grubuna sahip 100 (%6,2), AB Rh (+) kan grubuna sahip 231 (%14,3) kişi vardı. Lökosit en düşük değeri 2500/mm3, en yükseği 20.300/mm3 ve ortanca değeri 7.600/mm3 idi. Hemoglobin en düşük değeri 5,1 gr/dl, en yükseği 19,3 gr/dl ve ortanca değeri 15,7 idi. Hematokrit en düşük değeri % 17,3, en yükseği % 61,3 ve ortanca değeri % 46,8 idi. Trombosit en düşük değeri 16.000/mm3, en yükseği 545.000/mm3 ve ortanca değeri 235.000/mm3 idi. MCV en düşük değeri 58,6 fL, en yükseği 103,2 fL ve ortanca değeri 87,3 fL idi. MPV en düşük değeri 5.9 fL, en yükseği 13,9 fL ve ortanca değeri 8,4 fL idi. RDW en düşük değeri % 10,53, en yükseği % 25,1 ve ortanca değeri % 13,2 idi. MCV, MPV ve RDW ile yaş, cinsiyet ve kan grupları arasındaki değişkenlik incelendi. MCV ve MPV ile yaş arasında anlamlı bir ilişki yoktu. RDW değeri 40 yaş üstü grupta anlamlı olarak daha yüksekti. MCV ve MPV ile cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki yoktu. RDW değeri kadınlarda anlamlı oranda daha yüksekti. MCV, MPV ve RDW ile kan grupları arasında anlamlı bir ilişki yoktu. A Rh (+) ve AB Rh (+) kan grupları erkek cinsiyette, AB Rh (-) kan grubu kadın cinsiyette anlamlı olarak daha yüksekti. Kan grupları ile yaş arasında anlamlı bir fark yoktu. Çalışmamızda temel bazı tam kan sayımı parametreleri ile yaş ve cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Fakat çalışmanın birincil amacı olan MCV, MPV ve RDW ile kan grupları arasında anlamlı bir ilişki bulanamadı. Sadece RDW değeri kadınlarda ve 40 yaş üstü grupta daha yüksek bulundu. Bunun da klinik yansımasının olup olmadığını söylemek şu aşamada mümkün değildir. Ancak kan grupları ile kan sayım parametrelerinin ilişkisi teorisini desteklemek için bu konuda daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: ABO kan grubu sistemi, MCV, MPV, RDW

ABO kan grup sistemiCinsiyetEritrosit sayısı+5
Mehmet Aslan
Fırat University
2020
00

Related subjects