Hypersensitivity
75 theses under this subject heading
Antihistaminik etkili oftalmik kontrollü salım gösteren farklı sistemler üzerinde çalışmalar
Alerji oküler yüzeyde en sık karşılaşılan hastalıklardan biridir. Oküler alerji tanısı konulduktan sonra genel olarak antihistaminik etkin madde ile tedavi edilmektedir. Ancak gözün doğal koruma mekanizması ve anatomisi ilaç taşıyıcı sistem için problem oluşturmaktadır. Gözyaşı ile atılım, drenaj, gözün alabildiği sıvı kapasitesinin düşüklüğü ve kornedan geçişin düşük olması gibi nedenler ilacın emilimini engellemektedir. Histamin H1 reseptörünü aktive eden olopatadin hidroklorür göz alerjisinde kullanılan ikinci nesil antihistaminik sınıfından antialerjik maddedir. Bu nesil antihistaminikler hastalarda daha az yan etkiye yol açmaktadır. Bu nedenle bu çalışmada etkin madde olarak olopatadin hidroklorür kullanılmıştır. Oftalmik formülasyonların çoğu topik uygulama için göz damlası şeklinde hazırlanmaktadır. Ancak konvensiyonel oftalmik çözelti uygulamanın ardından gözden hızla elimine olup prekorneal alanda etkin maddenin etkin konsantrasyonunu sağlayamamaktadır. Bu çalışmada, ilaç salımını uzatmak için umut vaat edici olan polimerik nanopartikül, mikroemülsiyon ve in situ jelleşen sistemler hazırlanmıştır. Hazırlanan sistemlerin farklı sıcaklık ortamlarındaki davranışları kararlılık çalışması ile incelenmiştir. Farklı formülasyon tipinin göz yüzeyinde kalma süresi koyunlarda karşılaştırılmıştır. Piyasa preparatına oranla daha uzun süre gözde kalabilen oküler sistemler başarıyla hazırlanmış ve istenilen oftalmik özelliklerin sağlandığı belirlenmiştir. Anahtar Sözcükler: Olopatadin hidroklorür, Oküler, Polimerik nanopartikül, Mikroemülsiyon, İn situ jelleşen sistem
Geçmişten günümüze astım hastalığı ve tedavi yöntemleri
Astım, çocukluk çağının en yaygın kronik hastalığı olup, 20. yüzyılın sonlarında salgın boyutlarına ulaşmıştır. Dünya Sağlık Örgütü dünyada 100-150 milyon kişinin astım hastası olduğunu, bu sayının giderek arttığını ve astım nedeniyle yılda 180 bin kişinin öldüğünü bildirmektedir. Bu veriler astımı dünyada en sık karşılaşılan kronik hastalıklardan biri yapmaktadır. Astımın artan yaygınlığı aynı zamanda diğer kronik bulaşıcı olmayan otoimmün hastalıkların gelişimi için artmış bir nüfus riski olduğunun bir göstergesi olabilir. Astımın nedeni tam olarak bilinememektedir. Günümüzde astıma neden olan karmaşık etmenlerin giderek daha iyi anlaşılması ve hastalığın temelinde yatan inflamasyonun azaltılmasını amaçlayan tedavilerin geliştirilmesine rağmen astımdan ölümlerin oranında artış olmaktadır. Astımda ölümlerin % 82'si kontrol edilebilen faktörler nedeni ile gerçekleşmektedir. Bu nedenle astım hastalarının bu faktörleri bilmeleri ve yaşam tarzlarını değiştirmeleri önemlidir. Son 2 yıl da astım gelişimi ve astım ataklarının potansiyel mekanizmalarını belirleme konusunda büyük ilerlemeler kaydetmiştir. Bu yeni anlayışlar, potansiyel terapötik müdahale için heyecan verici yeni yaklaşımların belirlenmesine ve geliştirilmesine yol açmıştır.
IGE aracılı besin alerjili çocuklarda alerjen profilinin retrospektif değerlendirilmesi
İmmün aracılı mekanizmalarla ortaya çıkan ters besin reaksiyonlarına besin alerjisi denir. Bu mekanizmalar IgE aracılı, hücre aracılı ve hem IgE aracılı hem de hücre aracılı olabilir. Bu çalışmada Uludağ Üniversitesi Çocuk Alerji Polikliniği'ne Haziran 2015 ve Haziran 2020 tarihleri arasında IgE aracılı besin alerjisi tanısı olan hastaların demografik ve klinik özellikleri, anafilaksi öyküsü, eşlik eden atopi durumu, aile öyküsü, tanıya yönelik yapılan testlerin ve uygulanan tedavilerin analiz edilerek IgE aracılı besin alerjilerinin klinik fenotiplendirilmesi ve besin alerjen profilinin belirlenmesi hedeflendi. Çalışmaya dahil edilen toplam 470 hastanın %63,6'sı erkekti. En sık başvuru yakınması %80,4 ile deri yakınmaları, %24,7 ile gastrointestinal sistem yakınmaları ve %17,9 ile solunum sistemi yakınmaları olarak saptandı. 48 hastada anafilaksi öyküsü olduğu bulundu. En sık saptanan eşlik eden alerjik hastalıklar %58,8 ile atopik dermatit, %27,8 ile alerjk rinit, ve %23,5 ile alerjik astım olarak bulundu. DPT sonuçlarına göre en sık gözlenen üç besin alerjeni sırasıyla %30,4 yumurta beyazı ve %11,1 yumurta sarısı ile yumurta, %27,7 ile inek sütü, %6,2 ile fındık olarak; serum spIgE sonuçlarına göre en sık saptanan üç besin alerjeni ise sırasıyla %53 ile inek sütü; %45,5 yumurta akı ve %2,8 yumurta sarısı ile yumurta; %4,7 ile fındık olarak saptandı. Total IgE değerlerinin ise hastaların %66,4'ünde referans aralığın üstünde olduğu görüldü. Bu ve benzer çalışmalar, IgE aracılı besin alerjilerinin klinik ve laboratuvar özelliklerinin bilinmesi; hastaların tanı, tedavi ve izlem süreçlerinin doğru yönetilmesi; mortalite ve morbiditenin azaltılmasına katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Besin alerjisi, klinik prezentasyon, IgE, besin alerjenleri
Botryotinia fuckeliana'nın potansiyel alerjen proteinlerinin ekstraksiyonu ve saflaştırılması
Alerji, bağışıklık sisteminin zararsız bir antijene iltihaplı bir yanıt verdiği bir hastalıktır. Alerjiye neden olan herhangi bir antijene, alerjen denir. Alerjenler solunabilir veya yutulabilir veya ciltle temas edebilir. Dünya Alerji Örgütü'nün (WAO) verilerine göre farklı ülkelerde alerji prevalansı % 10-40 arasında değişiyor. Polen, küf, hayvan kılı, ev tozu akarı, ilaçlar ve besinler en yaygın alerjen maddelerdir. Doğadaki yaygın mantarlar, alerjenik proteinler üretme potansiyeline sahiptir. B. fuckeliana Pers. Ilıman ve subtropikal iklimlerde 200'den fazla bitki türünü enfekte eden kozmopolit bir nekrotrofik patojendir, bazıları yüksek ekonomik öneme sahiptir (ör. üzüm, çilek, solanlı sebze). B. fuckeliana sporlarının yaygınlığı ve deri testi reaktivitesi önemli olduğundan, bu alerjenlerin daha fazla karakterizasyonu incelenmelidir. Çalışmamızda B. fuckeliana kullanılmıştır. Laboratuvarımızda üretilen Botryotinia fuckeliana toplanmış ve alerjen mantar proteini 2 farklı ekstraksiyon yöntemi ile ekstrakte edilmiştir. Hazırlanan mantar özlerinden protein örnekleri hazırlanarak, potansiyel alerjen proteinlerinin toplam konsantrasyonu BCA yöntemi ile belirlendi. Elde edilen verilere göre kloroform-metanol ile oluşturulan mantar ekstrelerinin protein konsantrasyonunun etanol ile oluşturulandan daha yüksek olduğu belirlendi.
Süt alerjisi olan çocuklarda bazofil aktivasyon testinin klinik tanı ve takibindeki önemi
Amaç: Bu çalışmada, bazofil aktivasyon testinin (BAT) süt alerjisi bulunan çocukların tanı, tedavi ve izlemindeki yeri ve rutinde kullanılan diğer tanı testleri ile kıyaslanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Çocuk Alerji İmmunoloji polikliniğine 01.02.2023-31.03.2023 tarihleri arasında başvuran, süt alerjisi tanısı alan, 0-18 yaş 26 hasta çalışmaya dahil edilmiş, araştırmaya katılmayı kabul eden ailelerin çocuklarından anamnez ve fizik muayene bulguları not edilmiştir. Hastaların hepsine deri prick testi yapılmış, sonrasında hemogram, total IgE düzeyi, süt spesifik IgE düzeyleri, B12 vitamini, D vitamini ve ferritin düzeyi ölçülmüştür. Deri prick testinde süt alerjisi olan veya spesifik IgE düzeyi pozitif saptanan hastalara bazofil aktivasyon (BAT) uygulanmıştır. Bulgular: Hastaların % 57,7'sinin ≤ 2 yaş, % 61,5'inin erkek olduğu, % 53,8'inde aile öyküsü bulunduğu belirlendi. Hastaların % 69,2'sinde deri-mukoza, % 23,0'ünde solunum sistemi, % 15,4'ünde ise abdominopelvik semptomların bulunduğu tespit edildi Kek provokasyon testi ile Peynirli poğaça provokasyon testinde reaksiyon/anaflaksi gelişen hastalarda Kazein Spesifik IgE ve Süt Spesifik IgE değerlerinin, reaksiyon gelişmeyen hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek seviyelerde olduğu saptandı (sırasıyla, p=0.004, p=0.019, p=0.002 ve p=0.019). Çoklu alerji gelişen hastalar ile kek, peynirli poğaça, yoğurt çorbası, yoğurt ve süt provokasyon testlerinde reaksiyon/anaflaksi gelişen hastalarda BAT Kazein ve BAT süt değerlerinin daha yüksek düzeylerde olduğu saptandı. Hastalarda BAT Kazein ve BAT Süt değerleri ile Kazein SP IgE, Süt SP IgE ve anaflaksi skoru değerleri arasında pozitif yönde, orta kuvvette ve anlamlı, DPT süt ortalama, DPT kazein ortalama, DPT kazein histamin ve DPT süt histamin değerleri arasında ise pozitif yönde, kuvvetli ve istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar olduğu tespit edildi. Sonuç: BAT'lar konvansiyonel testleri tamamlayarak alerjik hastalar için daha iyi ayrım yapılmasına katkı sunabilir.
Ailevi akdeniz ateşi olan hastalarda atopi prevalansı
Ailevi Akdeniz ateşi (AAA) ülkemizde sık görülen otozomal resesif geçişli kalıtsal bir hastalıktır. AAA bulunan hastalar tekrarlayan ateşle birlikte karın ve eklem ağrıları gibi klinik bulgular vermektedir. Yapılan çalışmalarda hastalığa sahip çocuklarda atopi ve alerjik hastalık sıklığının genel popülasyona göre daha az sıklıkta olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada AAA hastası ile sağlıklı kontrol grubu olgularında, değişik parametreler kullanarak atopi ve alerjik hastalık prevalansını belirlemeyi amaçladık. Çalışmada 61 AAA ve 61 kontrol grubu olgu değerlendirildi. Her iki grupta tüm olgularda atopi ve alerjik hastalık öyküsü sorgulandı. Her hastada eozinofil yüzdesi, total serum IgE düzeyleri, yumurta akı spesifik IgE, buğday unu spesifik IgE ve inek sütü spesifik IgE düzeyleri araştırıldı. AAA grubunda 10 hastada (%16,4), kontrol grubunda 5 hastada (%8,2) atopi saptandı (p=0.27). AAA grubunda 5 hastada (% 8,2), kontrol grubunda 2 hastada (%3,3) alerjik hastalık görüldü (p=0.272). Bakılan serum spesifik IgE düzeylerinden yumurta akı spesifik IgE düzeyi kontrol grubunda 11 hastada (%18), AAA grubunda ise 3 hastada (%5) pozitif saptandı (p=0.044). Buğday unu ve inek sütü serum spesifik IgE düzeyleri her iki grupta benzer bulundu. Total serum IgE düzeyi kontrol grubunda daha yüksek saptandı (p=0.009). Sonuç olarak bu çalışmada, atopi ve alerjik hastalıkların AAA hastalarında kontrol grubu ile benzer sıklıkta görüldüğü, fakat yumurta akı spesifik IgE ve total IgE düzeylerinin kontrol grubunda daha yüksek saptanması AAA hastaları arasında atopinin daha az görüldüğü kanaatini uyandırmıştır.
Çocukluk çağı besin alerjilerinde oksidatif stres parametrelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada 01.04.2015 ve 10.02.2016 tarihleri arasında çocuk alerji polikliniklerimizde besin alerjisi tanısı ile takip edilmekte olan ve öncesinde besin alerjisi olup sonraki izlemlerinde tolerans geliştirmiş olan toplam 90 hasta ve kontrol grubu olarak 25 sağlıklı çocuk çalışmaya dahil edilmiştir. Farklı gruplara ayrılan bu deneklerin hemogram, C-Reaktif Protein (CRP), total Ig E, besin spesifik Ig E ve oksidatif stres parametreleri değerlendirilmiştir. Bu yolla; farklı besin alerjisi gruplarında ve besin alerjisine tolerans geliştirmiş hastalarda oksidatif stres parametrelerinin dağılımı ve tolerans gelişimi üzerine olası etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır.
Çukurova bölgesindeki okul çağı cocuklarında allerjik hastalıkların prevalansı ve etkileyen faktörler
ÖZET FAZ I: Bu çalışma Akdeniz bölgesinde allerjik hastalıkların prevalansını saptayarak, etki eden faktörlerin belirlenmesi amacıyla Adana ili ve İskenderun demir-çelik fabrikasının çevresinde bulunan Payas kasabasında yapılmıştır. Her iki yerleşim biriminde ilk, orta ve lisede okuyan, 6-18 yaş arasındaki öğrencilerden Payas'ta 1353, Adana'da 3164 ve toplam 4517 kişi rasgele seçilerek çalışmaya alınmıştır. 2191 (%48.5)'i erkek, 2326 (%51.5)'sı kız öğrenciydi. Adana' daki öğrencilerin yaş ortalaması 11.22+3.07 yıl iken Payas'ta ise 1 1.47±3.12 idi. Astım prevalansı Adana'da %12.6, Payas'ta %14.7 bulundu. Allerjik rinit prevalansı Adana'da %13.6, Payas'ta %15.1 idi. Egzema prevalansı Adana'da %8.3 iken Payas'ta %9.3 olarak bulundu. Allerjik hastalıkların kümülatif prevalansındaki yükseklik yine Payas lehine olup, Adana'da %23.4, Payas'ta ise %29.0 olduğu görüldü (p<0.0001). Ailesel atopi hikayesinin oranı Adana'da %30.8, Payas'ta %36.1 bulundu (pO.0001). Wheezing prevalansı heriki yerleşim biriminde de benzer olup Adana'da %19.0, Payas'ta %18.6 olarak belirlendi. Adana ve Payas karşılaştırıldığında; astım, a. rinit, kümülatif allerjik hastalık prevalansı, ailesel atopi hikayesi istatistiksel olarak anlamlı iken (p<0.05), egzema ve wheezing prevalansı ise anlamlı bulunmadı (p>0.05). Öğrenciler 6-10, 1 1-14 ve 15-18 yaş gruplarına ayrılıp incelendiğinde; astım, allerjik rinit ve egzemanın 6-10 yaş grubunda enfazla olduğu görüldü (p<0.05). Astım ve allerjik rinit için 11-14 yaş grubu orta sıklıkta, 15-18 yaş grubu ise en az sıklıkta risk taşımaktaydı. Egzema için ise 15-18 yaş grubu ikinci sırada ve 1 1-14 yaş grubu ise en az risk oluşturduğu görüldü. Astım ve egzemada cinsiyetin önemli olmadığını, fakat allerjik rinit anlamlı olarak kızlarda yüksek olduğunu saptadık (p<0.05). SED'i düşük olan öğrencilerde allerjik hastalıkların fazla olduğunu belirledik (p<0.05). Anne ve baba eğitim düzeyinin düşük olmasının astım için risk oluşturduğu gördük (p<0.05). Müstakil evde yaşayan öğrencilerin, apartman dairesinde yaşayanlara göre astım ve allerjik rinitin daha fazla olduğunu saptadık (p<0.05). Evlerinde nem olan öğrencilerin astım, allerjik rinit ve egzema için risk oluşturduğunu gördük (p<0.05). Çocukların odalarının güneş görmemesi sadece astım için önemliydi (p<0.05). Yaşanılan evin vnbüyüklüğü de önemli bir faktördü. Evlerinde üç ve altında oda olan çocuklarda astımın anlamlı olarak daha fazla olduğunu bulduk (p<0.05). Ayrıca evde yaşayan kişi sayısının altı ve üzerinde olması allerjik rinit için risk oluşturduğunu saptadık (p<0.05). Üç oda ve altoda yaşayan kişi sayısı altı ve üzerinde ise astım görülme riski fazla idi (p<0.05). Evde yaşanılan süre ile allerjik hastalıkların ilişkisini saptayamadık (p>0.05). Evde sigara içilmesiyle ile bir paket ve üzerinde sigara içilmesinin de allerjik hastalıklar için risk oluşturmaktaydı (p<0.05). Evde babanın sigara içmesi ile allerjik hastalıklara etkili bulunurken (p<0.05), annenin sigara içmesiyle ilişkisini belirleyemedik (p>0.05). Ev içi ortam kirliliğine neden olan ısıtıcı (odun sobası, katalitik, talaş, gaz, kömür sobası) kullanılması astımı artırıcı bir faktördü (p<0.05). Tüylü oyuncağı olan çocuklar astım için risk taşırken, evde hayvan beslenmesi de astım ve allerjik rinit için risk taşımaktaydı (p<0.05). Sonbahar-kış mevsiminde ve son iki sonbahar-kış mevsiminin çoğu günlerinde sabahlan, gün boyu ve geceleri öksüren çocuklar astım ve allerjik rinit açısından riskliydi (p<0.05). Ayrıca astım ve allerjik rinit için; sonbahar-kış mevsiminde sabahlan öksürük semptomu olanlar, bu mevsimlerde gün boyu veya geceleri öksürüğü olan çocuklar, daha önce ve son 12 ayda düz yolda veya hafif bir meyilli tepeye yürürken nefes darlığı olanlar, anne ve baba tarafından çocuğun göğsünde wheezing duyulanların riskli olduğunu saptadık (p<0.05). Aynca atopik bünye ile ilişkili olarak wheezing semptomu olanlarda egzema da sık görülmekteydi (p<0.05). Daha önce ve son 12 ayda rinit semptomu olanlarda aynca sinüzit saptanan çocuklarda astım, allerjik rinit ve egzema daha sık görülmekteydi (p<0.05). En az bir defa bronşit geçiren öğrencilerde astım, egzema ve allerjik rinit daha sık olarak saptandı (p<0.05). Bunun yanında bronşitle birlikte wheezingi olan öğrencilerde astım ve allerjik rinit de büyük oranda bulunmaktaydı (p<0.05). Aynca boğmaca öksürüğü olan çocukların astım, allerjik rinit ve egzema için risk oluşturmaktaydı (p<0.05). Astım, allerjik rinit ve egzemalı çocuklarda anlamlı olarak çiçek tozu, çayır ile karşılaştığında astım krizi olduğu görüldü (p<0.05). Astım ve allerjik rinitlİlerin çoğunluğunda daha önce ve son 12 ayda wheezing ile birlikte nefes darlığı atağı geçirdiği görüldü (p<0.05). Aynca astım ve allerjik rinitlilerde son 12 ayda; sabahlar balgam çıkarma, astım krizi ile uyanma, egzersiz sonrası astım krizi., konuşmayı engelleyecek derecede astım krizi, sabahlan göğüs sıkışması ile uyanma, geceleri göğüs sıkışmasına vıııbağlı uyku düzensizliğinin oldukça yüksek oranda olduğu belirlendi (p<0.05). Hayvanlar, tüy, toz yakınında iken nefes darlığı geçirilmesi, astım ve allerjik rinit için önemli bir risk olduğu bulundu (p<0.05). Allerjik hastalıklardan herhangibirisinin öğrencide olması, diğer allerjik hastalıklar için risk oluşturmaktaydı (p<0.05). Bununla birlikte aile fertlerinden birinde allerjik hastalıklardan birinin olması da astım, allerjik rinit ve egzema için risk olduğunu gördük (p<0.05). Ayrıca aile bireylerinde bronşit varlığı da çocuklarda allerjik hastalıkları artırdığını saptadık (p<0.05). Kızamık geçiren çocuklarda geçirmeyenlere göre allerjik hastalıklar için herhangibir risk saptanmadı (p>0.05). FAZ II: Daha önce anket formu uyguladığımız öğrencilerden Adana' da 627, Payas'ta ise 188 kişiye süt, D Farinea, D Pteronyssinus, çayır karışımı, ağaç karışımı ve mantar karışımı ile prick deri testi yapıldı. En fazla mite antijenlerine karşı reaksiyon saptandı (Adana'da 127 (%20.3), Payas'ta 37 (%19.7) kişi). İkinci sırada ise ağaç ve/veya çayır antijen karışımına karşı reaksiyon olduğu gözlendi (Adana'daki oranı %15.2, Payas'taki oranı ise %12.2). En az bir allerjen pozitiflik oranı ise Adana'da %31.9, Payas'ta %33.0 olarak saptandı. Allerjik hastalığı olan kişilerde ise mite antijenlerine karşı reaksiyon pozitiflik oranı Adana'da %44.1 iken Payas'ta %39.4 bulundu. Ağaç ve /veya çayır polenlerine karşı Adana'da %32.6, Payas'ta %29.6 oranında idi. En az bir allerjene karşı reaksiyon gelişme oranı ise anlamlı olarak alerjik hastalığı olanlarda yüksek olup (p<0.05) Adana'da %67.4 iken Payas'ta ise %71.4 olarak bulundu. Adana'daki öğrencilerin 584'üne, Payas'ta ise 184 öğrenciye akciğer fonksiyon testi yapıldı. Adana'daki öğrencilerin ort. VC 2.28±0.96 İt, ort. FVC 2.44Ü.01 İt, ort. FEVİ 2.22±0.93 ve ort. PEF 266.3 1±1 17.67 lt/dk iken Payas'taki öğrencilerde ise ort. VC 2.32±0.85 İt, ort. FVC 2.36±0.89 İt, ort. FEVİ 2.13±0.77 ve ort. PEF 263.38±95.441t/dkidi. Bizim yaptığımız bu çalışmada akciğer fonksiyon testlerinin yaşla birlikte arttığını gördük. Ayrıca kız öğrencilerde erkeklere göre akciğer fonksiyon testlerinin ortalamalarının daha düşük olduğunu saptadık. Adana ve Payas'taki öğrencilerin akciğer fonksiyon testine baktığımız da istatistiksel olarak fark saptayamadık (p>0.05). Astındı grup ile astımlı olmayan grubun akciğer fonksiyon testini karşılaştırdığımız zaman; PEF IX(t= -3.33; 2-ts= 0.001) ve FEVı (tO -2.53;2-ts<0.05)'in anlamlı olarak astımlı grupta düşük olduğunu bulduk. Ayrıca allerjik rinitlilere baktığımız da allerjlk riniti olmayanlara göre VC (t= -2.02; 2-ts=0.044), PEF (t=-3.00;2-ts=0.003) ve FEVı (t= -2.11;2- ts=0.036) değerleri anlamlı olarak düşük saptadık. Evinde sigara içilen ve içilmeyen öğrencilerin akciğer fonksiyon testi arasında istatistiksel olarak bir fark yoktu (p>0.05). Sonuç olarak; allerjik hastalıklar tüm dünyada olduğu gibi, bizim bölgemiz için de önemli bir sağlık problemidir. Allerjik hastalıkların populasyondaki oranını, bu hastalıkların sanayileşme ile orantılı olarak değişimini görmek ve etkileyen faktörlerin saptanması açısından ve gelecek yıllar için de benzer epidemiyolojik çalışmaların yapılmasının gerekli olduğu kanısındayız.
Bronşial astmalı hastalarda FEIA-CAP ve ELISA yöntemleri total IgE, FEIA-CAP yöntemi ile allerjene spesifik IgE'nin araştırılması
ÖZ Bronsial astmalı 123 hasta ve 53 kontrolde FEIA-CAP ve ELISA yöntemi ile total IgE düzeyleri kantitatif, ayrıca FEIA-CAP sistemi ile antijene spesifik IgE, phadiatop hem hasta, hem de kontrol grubunda kalitatif ölçllldü. Total IgE dlizeyleri hasta grubunda kontrol grubuna oranla anlamlı artış gösterdi [0.001Anahtar Kelime: Astım = Asthma ; Enzime bağlı immünosorbent testi = Enzyme-linked immunosorbent assay ; Hipersensitivite = Hypersensitivity ; Radyoallergosorbent test = Radioallergosorbent test ; İmmünoglobülinler = Immunoglobulins
The immunological relationship between vitamin D3, immunoglobulin E, and interleukin-8 levels in allergic rhinitis patients
Allergic rhinitis is among the essential prevalent autoimmune disorders that affects the nasal mucosa in humans. It is characterized by a combination of symptoms that affects primarily the nasal mucosa. The most common symptoms of allergic rhinitis are stuffy nose, sneezig, stuffyor runny nose, itching around the nose, redness and frequent tears from the eyes. Most of these symptoms occur this result of an increase in inflammatory causes such as Histamine and Leukotriene. The aim of our study was to study the immunological association amid allergic rhinitis and changes in globulin B levels with changes in vitamin D and interleukin-8. The study it was divided into two groups, the first group (60) representing patients suffering from allergic rhinitis, and the second group (60) representing a healthy control group who had no history of allergic rhinitis. Our study showed the role that vitamin D plays in allergic rhinitis, as a decrease in its levels indicates a decrease in IgG B. It also found that the decrease in it indicates the effect of globulin B in the immune system, and thus the increase in the symptoms of allergic rhinitis. There was also a strong association between IgB with vitamin D and interleukin-8 (r= 0.719** at P < 0.001, r= 0.724** at P < 0.000, respectively). D lack is significantly related with symptoms of severe allergic rhinitis and an interleukin-8 measurement.
Alerjik hastalıkların sıklığı ve gelişmesinde etkili risk faktörleri,doğum kohort çalışması
Amaç: Alerjik hastalıkların görülme sıklığı son yıllarda giderek artmaktadır. Çalışmamızda Adana il merkezinde yaşayan bebekler doğumdan 1 yaşına kadar izlenerek alerjik hastalıkların sıklığı ve gelişmesinde etkili risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Olgu ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya Şubat 2010-2011 tarihleri arasında hastanemizde doğan ve Adana il merkezinde yaşayacak olan 1475 bebek alındı. Doğumda bebeklerden kord kanı örneği alındı ve total immünglobulin E düzeyi ölçüldü. Bir yaşına kadar 3 ayda bir ailelere anket uygulandı. Üç, 6 ve 12. aylarında bebekler muayene edildi, 6. ve 12. aylarında deri prik testi uygulandı, kan örneği alındı. Bebekler alerjik hastalıkların varlığı açısından (atopik dermatit, besin alerjisi) değerlendirildi. Vizing fenotipleri belirlendi.Bulgular: Çalışma süresinin sonunda 1377 bebek değerlendirmeye alındı. Çalışmamızda bir yaşına kadar en az bir kez vizing prevalansı %16 olarak saptandı. Vizing fenotiplerine göre değerlendirildiğinde ise bebeklerin %15'i viral vizing, %1'i çoklu tetiklenen vizing olarak kabul edildi. Rekürren vizing geçirme oranı ise %2,7 idi. Çalışma süresi boyunca bebeklerin %4,3'ünde atopik dermatit, %2,4'ünde besin alerjisi gelişti. İnek sütü, en sık görülen (%1,45) besin alerjeni idi. Alerjik hastalıkların gelişiminde etkili risk faktörleri multivaryans lojistik regresyon analizi ile değerlendirildi. Alt solunum yolu enfeksiyonu varlığı [16,83(7,31-38,75)] ve üst solunum yolu enfeksiyonlarının sayısı [24,91(5,89-105,24)] ile orantılı olarak vizing geçirme riskinin arttığı saptandı. Miadında doğum [0,25(0,10-0,59)], evde hayvan beslemek [0,32 (0,10-0,97)], yaz [0,51(0,32-0,81)] ve kış aylarında [0,55(0,34-0,91)] doğum öyküsünün vizingden koruyucu etkisi olduğu bulundu. Alt solunum yolu enfeksiyonu varlığı [26,26(10,44-66,02)] ve üst solunum yolu enfeksiyonu sayısı [9,91(2,90-33,85)] ile orantılı bir şekilde viral vizing geçirme riski artmakta idi. Rekürren vizing gelişiminde evde yaşayan kişi sayısının fazla olması [8,12(1,45-45,34)] risk faktörü olarak bulundu. Atopik dermatit gelişiminde en önemli risk faktörü besin alerjisi varlığı [13,7(3,07-61,0)] idi. Ailede atopi varlığı [18,90(1,59-224,05)] besin alerjisi riskini arttıran faktör olarak saptandı. Kord kanı immünglobulin E düzeyi ile alerjik hastalıkların gelişimi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı (p>0,05).Sonuç: Çalışmamız bu yaş grubunda alerjik hastalıkların sıklığı ve risk faktörlerini belirlemeye yönelik ülkemizde yapılmış en kapsamlı çalışma olup, besin alerjisi ve atopik dermatit görülme sıklığı literatür bilgileriyle uyumlu bulundu.
İnhalan allerjenlere duyarlı allerjik astımlı çocuklarda exhale nitrik oksit düzeyinin mevsimsel değişimi
Amaç: Bu çalışmada inhale izole mantar duyarlılığı olan astımlı çocuklardadokuz ay boyunca aylık intervallerle exhale nitrik oksit düzeyini ölçerek, mevsimseldeğişimini ve semptomlarla ilişkisini inceledik. Böylece hastaların semptomlarındakötüleşmeyi ve atakları önceden öngörebilmeyi hedefledik.Gereç ve yöntem: Çalışmaya izole mantar duyarlılığı olan 15 astımlı hasta ileyaş ve cinsiyet olarak birebir eşleştirilmiş 15 sağlıklı, non-atopik çocuk kontrol grubuolarak alındı. Hastalar 7-18 yaş arasında olup, ortalaması 9,4±2,7 yıl olarak hesaplandı.Hasta gruptaki çocukların %93'ü hafif şiddette astım vakasıydı. Hastalar 9 ay süre ileayda bir kez kontrole çağrıldı ve semptom skoru, semptom medikasyon skoru, solunumtestleri, exhale NO düzeyleri, sistemik muayeneleri, geçirilen ÜSYE/ ASYE sayısı, ataksayısı, acile başvuru sayısı, gece uyandıran astım nöbetleri ve okul devamsızlığıdeğerlendirildi. Çevresel faktörler olarak mantar spor sayımları ve nem oranlarıkaydedildi.Bulgular: Exhale nitrik oksit düzeyi astımlı grupta kontrol grubuna göreistatistiksel olarak yüksek bulundu(p=0.009). NO ölçümleri mevsimlere göreincelendiğinde, ilkbahar ve yaz aylarında daha yüksekti(p=0.021 , p=0.002). Hastagrubunun nitrik oksit ölçümleri ile semptom skoru, atak sayısı ve nem oranı arasındaanlamlı korelasyonlar saptandı(p<0.01, p=0.038 , p=0.046 , p=0.006). Exhale NOdüzeyi ve FEV1 ölçümleri karşılaştırıldığında anlamlı bir ilişki bulunamadı(p>0.05).ÜSYE/ASYE geçirme sıklıkları ile NO düzeyleri korele edildiğinde anlamlıbulunmadı(p>0.05). Atmosferdeki mantar spor sayımı ile NO ölçümlerikarşılaştırıldığında ise istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanamadı.(p=0.76 ,p=0.87) Çalışmamızda astımlı hastalarda acile başvuru, gece uyandıran astım nöbeti veokul devamsızlığı sayıları ile NO ölçümleri arasında bir ilişki saptanamadı.(p>0.05)Sonuç: NO, astımlı hastalarda normal populasyona göre daha yüksek olması veatak dönemlerinde artması nedeniyle bir inflamasyon parametresi olarak öneminikorumaktadır. Çalışmamızda ilkbahar ve yaz aylarında yükselen NO'in aynıdönemlerde artan mantar sporları ile ilişkisini gösteremedik. Vejetatif mantar sayısınısayabilmek için uçuşan sporları airtrap yöntemiyle ölçmek yerine agarjel besiyerindeüretmenin de bu çelişkiyi aydınlatabileceğini düşündük.
Avrupa baseline serisi ile yama testin ikinci gün, üçüncü gün, beşinci gün ve yedinci günlerdeki okuma sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Alerjik kontakt dermatit tanısında altın standart olan yama testin ikinci gün, üçüncü gün, beşinci gün ve yedinci günlerdeki okuma sonuçlarını karşılaştırarak en uygun okuma zamanı tespit edilmeye çalışıldı.Gereç ve Yöntem: Alerjik kontakt dermatit şüphesi olan 100 hastaya (39'u erkek, 61'i kadın) Avrupa Baseline Serisi ile yama testi yapıldı. Testler ikinci gün, üçüncü gün, beşinci gün ve yedinci gün okundu.Bulgular: Çalışmaya alınan hastalarda ikinci okuma gününde 38 pozitif reaksiyon, üçüncü okuma gününde 38 pozitif reaksiyon, beşinci okuma gününde 35 pozitif reaksiyon ve yedinci okuma gününde 29 pozitif reaksiyon gözlendi. İkinci okuma gününde sensitivite %84,6 ve spesifite %99,8, üçüncü okuma gününde sensitivite %97,4 ve spesifite %100, beşinci okuma gününde sensitivite %89,7 ve spesifite %100, yedinci okuma gününde sensitivite %74,4 ve spesifite %100 bulundu.Sonuç: Yama testinde en doğru sonuca ulaşmak için tek okuma yapılacaksa üçüncü gün okuma, çift okuma yapılacaksa üçüncü ve beşinci gün okuma daha tercih edilirdir.Anahtar sözcükler: Alerjik kontakt dermatit, yama testi, okuma günleri.
İnek sütü alerjisinin doğal seyri
Amaç: İnek sütü alerjisi genel popülasyonun %2-%3'ünü etkileyen ve çocuklarda görülen en yaygın besin alerjisidir. İlk üç yılda genellikle tolerans geliştiği için prognozunun iyi olduğu görülmektedir. Bizim çalışmamızda amacımız inek sütü alerjisi tanısı almış hastaların doğal gidişatını araştırmak ve inek sütü alerjisine karşı tolerans kazanımına etkili faktörleri belirlemektir.Olgu ve Yöntem: Bu çalışma besin yükleme testi ile kesin inek sütü alerjisi tanısı alan hastalarda yürütülmüş retrospektif bir çalışmadır. Çalışmada 102 hasta dosyası incelendi ve besin yükleme testi ile inek sütü alerjisi tanısı almış ve takip süreleri en az 3 yıl olan 59 hasta çalışmaya dâhil edildi. Hastaların cinsiyeti, semptomların başlama yaşı, tanı yaşı, ailede atopi öyküsü, anne sütü alma süreleri, ek gıdalara başlama yaşı sorgulandı. Total Ig E, süt spesifik Ig E, deri testi sonuçlarına bakıldı. İlk başvuru anında inek sütü alerjisinin neden olduğu klinik semptomlar ile hastalığın tolerans gelişimine etki eden faktörler incelendi.Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların %61 (36) erkek, %39 (23) kızdı. Semptomların başlama yaşı 5 ay (1-48), ortalama tanı yaşı 10 (2-108) aydı. Anne sütü alma süreleri ortalama 8 aydı ve ek gıdalara başlama yaşı ortalama 4'üncü aydı. Hastaların %61'inin (n=36) ailesinde atopi öyküsü mevcuttu. En sık görülen klinik tanı %68 (n=40) hastada atopik dermatit/ürtikerdi. Geri kalan hastaların %20'inde (n=12) bulantı kusma, ishal ile ilgili gastrointestinal semptomlar , %14'ünde (n=8) astım ve %10'unda (n=6) rinit ile ilgili semptomlar vardı. Tanı anında ölçülen süt spesifik Ig E değeri 3,26 kUA/L(0-101), total Ig E 133 IU/ml (6,78-987) idi. Hastaların %46'ında (n=27) deri testi 3*3 cm üzerinde genişliğe sahipti. En sık eşlik eden alerjen %49 (n=29) oran ile yumurta alerjisiydi. Eşlik eden diğer alerjenler 6 (%10) hastada da dana eti alerjisi, 2 (%3) hastada keçi sütü, 1 (%2) hastada soya sütü alerjisi görüldü. Astımlı hastaların %50'sinde akar, %37'sinde mantar alerjisi gelişti. Üçüncü yılın sonunda toplam 9 (%15) hastada inhaler alerji tespit edildi. Hastaların %31'inde (n=18) birinci yılın sonunda, %68'inde (n=40) ikinci yılın sonunda, %83'ünde (n=49) 3 yılın sonunda İSA'inde düzelme görüldü. Çalışma sonunda 10 hastanın 3'üncü yılın sonunda duyarlılıkları devam etmekteydi. İnek sütü alerjisinde duyarlılığın devam etmesinde aile öyküsünün pozitif olması (p=0,048), birlikte dana eti alerjisinin varlığı (p=0,011), süt spesifik Ig E değerinin yüksek olması (p=0,006) ve hastada astım kliniğinin olması etkili faktörlerdi.Sonuç: Çalışmamızda izlenen 59 hastanın 18'inde (%31) birinci yılın sonunda, 40 hastada (%68) ikinci yılın sonunda, 49 hastada (%83) 3 yılın sonunda düzelme görüldü. Çalışma sonunda 10 hastanın inek sütü alerjisi devam etmekteydi. Ailede atopi öyküsü olması ilk yılın sonunda inek sütü alerjinın düzelmemesini 3,601 kat artırıyordu. Ayrıca astım, hastaların prognoszunu daha kötü etkilediği görüldü. Süt spesifik Ig E değeri yüksek hastalarda prognoz, spesifik Ig E değeri düşük olanlara göre daha kötü ve 3 yılın sonunda düzelmeme üzerine etkisi istatistiksel olarak anlamlı idi. Beraberinde dana eti alerjisinin olması İSA'nin devam etmesinde etkili aktörlerdi. Astım hastalarında 3'üncü yılın sonunda %50'inde akar alerjisi gelişti.Anahtar Kelimeler: İnek sütü alerjisi, İnek sütü alerjisi doğal seyri,
Vitamin D wheezing, alerji ve enfeksiyon (İmmün sistem) ilişkisi
VİTAMİN D WHEEZING,ALERJİ VE ENFEKSİYON (İMMUN SİSTEM) İLİŞKİSİ Amaç: Bu çalışmada; sağlam çocuklarda vitamin D düzeyini etkileyen faktörler ve vitamin D düzeyi ile wheezing, alerji, ve enfeksiyon ilişkisi araştırıldı. Gereç ve yöntem: Bu çalışma Adana'da şubat 2010-şubat 2011 tarihleri arasında doğan 1377 çocuk ile yapılan doğum kohord çalışmasına paralel olarak planlandı. Bu polpulasyonundan Adana'da yaşayan ve alerji polikliniğinde takip edilen 1,5-2 yaş arasındaki 64 bebek çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan bebeklerin demografik ve klinik özellikleri kaydedildi. Bu bebeklerin çalışma başlangıcında alınan serumlarından vitamin D düzeyleri bakıldı. Bebeklerin yarısına düzenli olarak 400 ünite/gün dozunda D vitamin almaya devam etmesi önerildi. Bebekler 1 yıl boyunca düzenli takip edildi. Takip sırasında 3 ayda bir telefonla sorgulama ve 6. Ayda annelerle telefon görüşmesine ilaveten bir anket yapıldı. Takibten bir yıl sonra tekrar vitamin D düzeyi ve bu örneklem sırasında alerjik bulguları olan bebeklerden alerjene spesifik IgE paneli bakıldı ve deri prik testi yapıldı. Serum 25(OH)D3 düzeyi ≤20 ng/ml olması vitamin D eksikliği, 21-29 ng/ml arasında olması vitamin D yetersizliği, >30 ng/ml üzerinde olması yeterli vitamin D düzeyi olarak kabul edildi. Bulgular: Değerlendirmeye alınan bebeklerin yaş ortalaması 20,3 ay (± 1,5), en düşük yaş değeri 18 ay, en büyük yaş değeri 24 ay idi. % 46,9'u (n:30) kız, %53,1'i (n:34) erkekti. Çalışmanın başlangıcında bebeklerin %12,5'inin (n:8) serum 25(OH)D3 düzeyi eksik, %39,1'inin (n:25) yetersiz, %48,4'ünün (n:31) yeterliydi. Çalışmanın başlangıcında bebeklerin vitamin D ortalaması 29,8ng/ml (±10,8) idi. Çalışmanın sonucunda ise bebeklerin %25'inin (n:16) serum 25(OH)D3 düzeyi eksik, %45,3'ünün (n:29) yetersiz, %29,7'sinin (n:19) yeterliydi. Ailelerin çoğu vitamin D 400/ünite gün kullanma önerisine uymadı. Çalışmanın sonucunda bebeklerin vitamin D ortalaması 26,5ng/ml (±10,3) idi. Hiçbir bebekte intoksikasyon düzeyde 25(OH)D3 saptanmadı. Cinsiyet, doğum şekli, doğum kilosu, gestasyonel hafta ile vitamin D düzeyi arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Vitamin D düzeyini etkileyen faktörler araştırıldığında çalışmanın sonunda sadece vitamin D alımı ile anlamlı ilişki saptandı (p:0,02). Çalışmanın başlangıcında en az bir wheezing geçiren bebeklerin %55'5 inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. Wheezing geçirmeyenlerle karşılaştırılınca aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,04). Alerjisi olan bebeklerin %71,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi, ancak istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,08). Çalışmanın başlangıcında en az bir defa üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %52,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,43). En az bir defa alt solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %55,1'inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,43). Çalışmanın sonucunda en az bir wheezing geçiren bebeklerin % 81,1'inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,02). Alerjisi olan bebeklerin %88,2'sinin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersiz olmakla beraber bu ilişki istatistiksel olarak sınırda anlamlı bulundu (p:0,052). Çalışmanın sonucunda en az bir defa üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %70,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. Ancak istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,62). En az bir defa alt solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %76,2'sinin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersiz olmasına rağmen bu ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. (p:0,33) Vitamin D alımı ile wheezing ve enfeksiyon arasında anlamlı ilişki saptanmazken çalışmanın sonunda alerjik bulgular ile sınırda anlamlı ilişki saptandı (p:0,06) Sonuç: Bu çalışma sonucunda vitamin D düzeyi ile wheezing arasında anlamlı, alerjik hastalıklar ile sınırda anlamlı ilişki saptandı. Enfeksiyon geçirme ile anlamlı ilişki saptanmadı. Yine de vitamin D'nin alerji ve wheezing gelişimindeki etkisini ortaya koymada genetik çalışmalarla desteklenen ve daha fazla hasta sayısının irdelendiği ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Çocukluk çağı ürtikerinde etiyolojik faktörlerin araştırılması
Amaç: Ürtiker Çocuk acil servislerinde ve genel çocuk polikliniklerinde sık karşılaşılan döküntülü bir hastalıktır. Bu çalışmadabölgemizde ürtiker bulgularıyla başvuran hastalarda etiyolojik faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Acil Servisi ve Genel Çocuk Polikliniğinde2016-2017 tarihleri arasında ürtiker bulgularıyla başvuran 72 hastanın demografik özellikleri, özgeçmiş ve soy geçmiş özellikleri, başvurudan önceki tedavileri sorgulandı. Hastaların klinik bulguları, laboratuar verileri ve hastanemize başvurmadan öncealdıkları tedaviler değerlendirildi. Hastalara hemogram, AST, ALT, üre, kreatinin, CRP, sedimantasyon, boğaz kültürü, idrar kültürü ve gaitada parazit incelemesi, serum allerjen spesifik IgE, deri prik testi tetkikleri yapıldı. Bulgular: Toplam 72 hastanın 23'ü (% 31,9) kız, 49'u (% 69,1) erkekti. Hastaların % 34,4'ü ilk ürtiker atağı ile başvururken, % 65,6'sı tekrarlayan ürtiker nedeniyle başvurdu. Hastalarda en sık % 70,8 ile orta derecede ürtiker saptandı. Hafif derecede ürtiker % 22,2 iken ağır derecede ürtiker % 6,9 olarak saptandı. Hikâye ve fizik muayene sonrası ürtikerin en sık olası nedenleri sırasıyla besin % 38,8 (n=28), enfeksiyon % 25 (n=18) olarak tespit edilirken tanı testleri sonrası ürtiker nedenleri en sık sırasıyla IgE-aracılı besin allerjisi %27,7 (n=20), enfeksiyonlar % 25 (n=18) ve dermografizm % 4,1(n=3) olarak belirlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızda çocukluk çağında, en sık ürtiker nedeni olarak sırayla besin ve besin katkı maddeleri, enfeksiyonlar ve fiziksel nedenler saptanmıştır. Hastaların % 43'ünde ürtikere neden olan etiyolojik faktör tespit edilememiştir. Anahtar kelimeler: ürtiker, besin allerjisi, enfeksiyon, spesifik IgE
Çocukluk çağında alerjik bulgu gösteren hastalarda besin olarak antep fıstığı duyarlılığının araştırılması
Çocuklarda allerjiye sıkça neden olan besinlerden biri de antep fıstığıdır. Çalışmamızda amaç antep fıstığı duyarlılığının sıklığını ortaya koymak, diğer allerjik hastalıklarla ilişkisini ortaya çıkarmak ve antep fıstığı duyarlılığı durumunda anafilaksi ihtimaline karşı önlem almak. Bu çalışmada Ağustos 2017- Aralık 2017 tarihleri arasında Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesinde Çocuk allerji immünoloji polikliniğinde; atopik dermatit, ürtiker, astım bronşiale, allerjik rinit, hışıltılı çocuk ve diğer tanılarla başvuran veya takip edilen 1- 16 yaş arasındaki 312 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan çocukların antep fıstığı spesifik IgE düzeyine, serum total IgE düzeyine, eozinofil sayısına ve yüzdesine bakıldı. Standart deri prik testi, taze antep fıstığı ile prik to prik yapıldı. Standart deri prik testi pozitif olan 213 (%68,3) hasta bulunmaktaydı. antep fıstığı spesifik IgE 'si pozitif olan 51 (%16,3) çocuk varken antep fıstığı prick test pozitif olan 48 (%15,3) hasta bulunmaktaydı; antep fıstığı duyarlılığı bulunan toplam 72 (%23,1) çocuk vardı. Bu 72 çocuktan 56 (%77,8)'sı erkek, 16 (%22,2)'sı kızdı. Antep fıstığı duyarlılığı açısından erkekler ve kızlar arasında anlamlı bir fark saptandı (p=0,001). Antep fıstığı IgE düzeyi ile antep fıstığı prik to prik çapı arasında pozitif yönde zayıf bir anlamlı korelasyon saptanmıştır (r=0,383, p=0,007). Antep fıstığı duyarlılığı olan 65 (%90,3) hastada standart deri prik testi ile pozitif bulgusu var (p=0,001; ikisi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur). Standart deri prik testi pozitif olanlarda antep fıstığı allerjisi görülme riski 5,5 kat daha fazla bulunmuştur. Çalışmamıza katılan 312 hastadan 48 (%25,3) hastada deri testinde antep fıstığı duyarlılığı bulunurken, 34 (%10,2) hastada deri testinde yer fıstığı duyarlılığı tespit edilmiştir. Astım öyküsü olan 35 (% 72,9) kişi de deri testinde antep fıstığı duyarlılığı bulunurken; 23 (%67,6) kişi de deri testinde yer fıstığı duyarlılığı bulunmuştur. Bu da antep fıstığı duyarlılığının yer fıstığından fazla olduğunu göstermektedir. Allerjen duyarlılığı olan hastalarda antep fıstığı duyarlılığı da görülmektedir, üstelik bu yer fıstığı duyarlılığından daha sıktır. Bu bulgular standart deri prik testine antep fıstığının da eklenmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Sonuç olarak astım hastaları başta olmak üzere, allerjik hastalık bulgularıyla polikliniğe başvuran hastalarda besin olarak antep fıstığı duyarlılığının araştırılması gerekmektedir.
Alerjik hastalıklı çocuklarda prolidaz enzim aktivitesinin IGE ve eozinofil düzeyleriyle ilişkisi
Amaç: Alerjik rinit, astım, alerjik dermatit ve atopik egzama gibi astım hastalıkları kronik hastalıkların en yaygın nedenleri arasındadır. Bu hastalıkların prevalansları gün geçtikçe artmaktadır. Hastalıkların önlenebilmesi ve erken tanısı önemlidir. Biz bu çalışmada prolidaz aktivitesinin alerji hastalarındaki etkisini ve IgE ve eozinofil ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Materyal Metod: Çalışma grubu olarak 40 alerji hastası çocuk ve yaş ile cinsiyet uyumlu 40 sağlıklı çocuktan alınan kanlardan elde edilen serumda Chinard yöntemi ile prolidaz aktivitesi, ELISA yöntemiyle IgE ve Flow sitometri yöntemiyle eozinofil ölçüldü. Bulgular: İki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05) VKİ alerji grubunda kontrol grubuna kıyasla daha düşük bulundu (p<0,05). Prolidaz aktivitesi, IgE ve eozonofil düzeyleri alerji grubunda kontrol grubuna kıyasla daha yüksek bulundu (Sırasıyla alerji grubu için; 142,13 ± 54,39 U/L, 134,57 ± 168,13 IU/L ve 445,15 ± 450,45. Kontrol grubu için 94,30 ± 45,28 U/L, 38,54 ± 58,13 IU/L ve 180,58 ± 69,84). Alerji grubunda prolidaz ile IgE ve eozinofil arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki yokken (p>0,05), IgE ve eozinofil arasında pozitif bir ilişki bulundu (p<0,05). Sonuç: Alerji tanısında rutin olarak değerlendirilen IgE ve eozonofil düzeylerinin yanı sıra prolidaz aktivitesindeki artış giderek önem kazanmaktadır. Prolidaz aktivitesindeki artışın, astımın alerjik kökenli mi yoksa tekrarlayan bronşit sonrası gelişen bir astım tablosu mu olduğunun ayrımında ayırıcı kriter olarak kullanılabileceği kanaatindeyiz. Çünkü kronik bronşite bağlı astımda prolidaz aktivitesinde azalmaya bağlı olarak kollajen doku yapımı artarken alerjik astım olgularında prolidaz aktivitesi artmış olarak gözlenmiştir.
Kedi alerjisi olan çocuklarda bileşene dayalı tanı yönteminin hava yolu inflamasyonu ile ilişkisi
GİRİŞ: Kedi alerjisi dünyada oldukça yaygın ve sıklığı giderek artan bir alerjidir. Kedi alerjenlerine karşı oluşan duyarlılık astım ve alerjik rinit gelişiminde önemli bir faktörüdür. Moleküler kedi alerjenleri (Feld1 ila Feld8) bileşene dayalı tanı yöntemi ile ölçülebilmektedir ve majör kedi alerjeni olarak Feld1 gösterilmektedir. Özellikle astım hastalarında Feld1'e karşı oluşan antikor seviyeleri artmaktadır. Solunum yollarındaki alerjik inflamasyonun ana belirteçlerinden olan sitokinlerin en önemli olanları IL-4, IL-5 ve IL-13'tür. Yoğunlaştırılmış soluk havasında bunların ölçümü yapılabilmektedir. Biz bu çalışma ile kedi alerjisi olan çocukların moleküler kedi alerjeni ile solunum yollarındaki alerjik inflamasyonun ilişkisini incelemeyi amaçlamaktayız. GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Çocuk Alerji İmmünoloji Polikliniğine ve Çocuk Göğüs Hastalıkları Polikliniğine 2020 Haziran-2022 Haziran tarihleri arasında 4-17 yaş aralığında, deri prik testi ile sadece kedi alerjen duyarlılığı saptanmış hastalar dahil edildi. Başvuru anında veriler kaydedildi. Hastaların başvuru tanılarına göre GINA rehberinden yararlanılarak yapılan skorlamaları ve TNSS skorlamaları kaydedildi. Aynı gün içinde Feld1 antikoru, IL-4, IL-5, IL-13 düzeyleri değerlendirilmek üzere kan örneği ve EBC örneklemesi alındı. İstatistiksel veri analizi için Jamovi 2.3.21 kullanıldı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 80 hastanın 40 (%50)'ı erkek, 40 (%50)'ı kız idi. Hastaların yaş ortalaması 12.1 ± 2.78 yıl olarak, araştırmaya dahil edilme yaşı 11.2 ± 2.64 yıl olarak bulundu. Hastaların %73.8'inde Feld1' e karşı antikor pozitifliği görüldü. %52.5'i başvuru tanısında astım olması Feld1 ile astımın doğru orantılı olduğunu gösterdi. Ailede alerjik hastalık varlığı olanlarda Feld1 pozitifliği %62.7 ile daha yüksek saptandı. Ev içinde kedi olması Feld1 maruziyeti ve astım ile doğru orantılı olduğu saptandı. Ev dışı kedi temaslarının ise Feld1 pozitifliği ile doğrudan ilişkili olduğu görüldü (p<0.05). Astım şiddeti ile Feld1 pozitiflik oranı doğru orantılı olarak görüldü. (p<0.05). Solunum yollarındaki inflamasyon ile Feld1 pozitifliğinin ilişkili olmadığı görüldü. SONUÇ: Çalışmamızda kedi alerjisi olan çocuklarda Feld1 antikorunun pozitifliğinin yüksek oranda olduğu görülmüştür. Aynı zamanda Feld1 pozitifliğinin astım kliniğinin şiddetini öngörmede kullanılabileceği görülmüştür. Kedi alerjisi olan çocuklarda ailede alerjik hastalık varlığı ile Feld1 pozitifliğinin yüksek oranda olması astım kliniği için risk faktörü olarak sayılabilir. Solunum yollarındaki inflamasyonun moleküler kedi alerjenleri ile ilişkili olmadığı bulunmuştur.
Çocuk allerji polikliniğine başvuran atopik dermatitli hastaların profili
Amaç: Atopik dermatitli çocukların demografik özellikleri, laboratuvar verileri ve filagrin gen mutasyonu incelenerek hastalık şiddeti ve klinik ile ilişkisi değerlendirildi. Materyal ve Metod: Çocuk Alerji Polikliniği'ne başvuran atopik dermatitli 100 çocuk hasta çalışmaya alındı. Öykü ve fizik muayeneleriyle dosya verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Filagrin gen mutasyonu çalışıldı. Analizlerde Ki-Kare (Chi-square) testi ve Fisher Exact Ki-Kare testi kullanıldı. Niceliksel verilerin karşılaştırılmasında Mann-Whitney U-test ve Kruskal-Wallis testi kullanıldı. Bulgular: Atopik dermatit tanısı ile çalışmaya aldığımız hastaların 53'ü kız, 47'si erkekti. Başvuran hastaların % 73'ü çocuk hekimleri tarafından yönlendirilmekteydi. Yakınmalarının başlangıç yaşı 29,75±39,9 aydı. En çok görülen yakınma kaşıntı (% 95) olarak saptandı. Hastaların % 64'ünün ailesinde atopik hastalık öyküsü vardı. Hastaların 43'ünde eşlik eden hastalık olup, 26 hasta ile en sık besin alerjisi görüldü. Yakınmaları ilk 6 ayda başlayan hastaların % 40,9'unda besin alerjisi varken, 24 aydan sonra başlayanların % 7,9'unda besin alerjisi vardı. Sosyoekonomik durum iyileştikçe ek besinlere daha erken yaşta başlanmakta ve yakınmalar daha erken yaşta başlamaktaydı. Hastaların deri prick testlerinde, 47 hastada (% 51) pozitiflik saptandı. Besinlerde 11 hastayla en sık yumurta, inhalanlarda 29 hastayla en sık akar ve alternaria pozitifliği saptandı. Hastaların 33'ünde (% 39) phadiatop pozitif bulundu. İki yaş üstünde phadiatop pozitifliği daha yüksekti. Besin spesifik Ig E deri prick testi pozitif olanlarda ve 6 aydan küçük olanlarda anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Sonuç: Bu çalışmada atopik dermatitli çocuklarda etyolojik olarak en sık alerjik duyarlanma varlığı bulundu. Yakınmaları ilk 6 ayda başlayanların 24 aydan sonra başlayanlara göre daha şiddetli seyrettiği ve sigara maruziyetinin atopik dermatit insidansını önemli ölçüde arttırdığı gösterildi. Anahtar sözcükler: Atopik dermatit, besin alerjisi, deri testi, Ig E, kaşıntı
Atopik dermatitli köpeklerde derinin biyofiziksel parametrelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada atopik dermatitli köpeklerde meydana gelen deri lezyonlarının korneometri cihazı ile pH, hidrasyon, deri sıcaklığı, elastikiyet melanin profillerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Araştırmamızın hayvan materyalini Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Küçük Hayvan Kliniği'ne gelen 19'u atopik dermatitli, 10'u sağlıklı olmak üzere toplam 29 köpek oluşturdu. Deri lezyonları ile kliniğe getirilen köpeklerden Favrot Kriterlerinden 3 ya da daha fazlasına sahip olanlar atopik dermatit grubuna dahil edilerek, in-vitro alerji testi ile korneometrik analiz metodları uygulandı. Yapılan korneometrik analizlere göre atopili köpeklerde pH ölçümü (p=0,001), elastikiyet (p=0,003), deri sıcaklığı (p=0,031) ve melanin ölçümlerinin (p=0,014) sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan önemli olduğu fark edildi. Yapılan korneometrik ve in-vitro alerji testlerinin gerek tanı gerek sağaltım metodlarının seçimi konusunda ileride yapılacak çalışmalara yol gösterebileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: Atopik dermatitis, korneometrik analiz, alerji testi.
Allerjik rinitli çocuklarda çevresel sigara dumanı maruziyetinin nazal etkileri
GİRİŞ ve AMAÇ: Sigara dumanına maruz kalmak allerjen sensitizasyonunu ve allerjik hastalığın şiddetini arttırır. Miyeloperoksidaz (MPO) enzimi, nazal mukozadaki nötrofil aktivasyonunun göstergesidir. Solunum epitel hücresi proteini clara cell-16 (CC-16), epitel hücrelerinde anti-enflamatuar ve sitoprotektif aktiviteye sahiptir. Litaratürde bu iki biyobelirtecin çevresel sigara dumanı (ÇSD) maruziyeti olan AR'li bireylerdeki durumunun incelendiği çalışmalara rastlanmamıştır. Bu çalışma ile amacımız ÇSD maruziyetinin AR'nin burun mukozasında meydana getirdiği değişikliği göstermek ve AR semptomları üzerindeki etkisini ortaya koymaktır. YÖNTEM: Çalışmaya CBÜ Çocuk Alerji İmmünoloji Polikliniğine 2020 Ağustos-2021 Ağustos tarihleri arasında başvuran, 5-16 yaşları arasında allerjik rinit tanısı ile takip edilmekte olan 204 hasta dahil edildi. Başvuru anında hasta verileri kaydedildi. AR semptomları total 5 semptom skoru (T5SS) skorlama sistemine göre değerlendirildi. Aynı gün içinde CC16 ve MPO düzeyi değerlendirmek üzere nazal lavaj örneği, kotinin düzeyi değerlendirmek üzere idrar örneği toplandı. İstatistiksel veri analizi için SPSS.15 programı kullanıldı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 204 hastanın 139 (%68.1)'u erkek, 65 (%31.9)'i kız idi. Yaş ortalaması 11 ± 3.6 yıl bulundu. Hastaların %26'sında ÇSD maruziyeti saptandı. ÇSD maruziyeti saptanan olguların yaş ortalaması daha yüksek bulundu (p<0.05). ÇSD maruziyeti oranı persistan AR hastalarında intermittan AR hastalarına göre daha yüksek saptandı (p<0.05). ÇSD maruziyeti olan hasta grubunun T5SS değeri, maruziyeti olmayan gruba göre daha yüksek bulundu (p<0.05). Çoklu allerjen ve polen duyarlılığı olan hastaların T5SS ortalama değeri en yüksek, küf duyarlılığı olan hastaların T5SS ortalama değeri ise en düşük seviyede saptandı (p<0.05). AR hastalık ağırlığı, yakınma süresi, hastada ve ebeveynlerinde allerjik hastalık öyküsü ile ÇSD maruziyeti arasında ilişki bulunmadı. Yaş ve T5SS ile MPO düzeyleri arasında negatif yönde korelasyon saptandı (p<0.05). Düşük CC-16 düzeyine sahip allerjik rinitli hastaların çevresel sigara dumanına maruz kalma oranının daha fazla olduğu tespit edildi (p<0.05). ÇSD maruziyeti ile MPO düzeyleri arasında ilişki bulunmadı. SONUÇ: Çalışmamızda sigara dumanı maruziyeti olan allerjik rinitli olgularda CC-16 düzeyinin daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Bu durum sigara dumanı maruziyetinin nazal epitelde oluşturduğu hasar ile ilişkili olabilir. Bu hasarı destekleyen bir diğer bulgu ise ÇSD maruziyetinin daha sık ve ağır AR bulguları ile ilişkili olduğunun gösterilmiş olmasıdır. Nötrofilik yangı göstergelerinden olan MPO ile ÇSD maruziyeti arasında ilişki bulunmazken hastalık semptom skorunun MPO ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Bu durum, ÇSD maruziyetinin allerjik rinit ağırlığına olan etkisinde, epitel hasarı ile olan ilişkisinin nötrofilik yangıya göre daha belirgin rol oynadığını düşündürmüştür.
İlaç alerjisi vakalarında sosyodemografik, klinik özellikler ve ek atopik hastalıklar
Yapılan bu çalışmada amacımız polikliniğimize ilaç alerjisi varlığı veya şüphesi nedeni ile başvuran hastaların sosyodemografik özelliklerinin, ek hastalık varlığının, aile öyküsünün olup olmadığının, hangi ilaçlar ile reaksiyon olduğunun, ne gibi klinik bulguların olduğunun ortaya konmasıdır.Çalışmamız 2010-2012 yılları arasında Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Erişkin Alerji-İmmünoloji polikliniğine ilaç alerjisi varlığı veya ilaç alerjisi şüphesi nedeni ile ayaktan başvuran 219 olguya uygulanan `İlaç Alerjisinin Değerlendirilmesi' anketleri uygulanarak yapılmıştır. Hastalara yapılan anket ile hastaların sosyodemografik özellikleri, ek hastalık öyküsü varlığı, alerjik hastalık birlikteliği varlığı, ailede ilaç alerjisi öyküsü varlığı, reaksiyon görülen ilaçların hangileri olduğu, hangi klinik bulguların ne sıklıkla görüldüğü gibi parametreler araştırılmıştır. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007&PASS (Power Analysis and Sample Size) 2008 Statistical Software (Utah, USA) programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların (Ortalama, Standart sapma, medyan, oran) yanı sıra niteliksel verilerin karşılaştırılmasında Fisher's Exact Ki-Kare test, Yates Contiunity Correction test ve Pearson Ki-Kare test kullanıldı. Çalışmamızdaki hastaların 55'i (%25,1) erkek, 164'ü (%74,9) kadındı. Hastalarımızınn yaşları 17 ile 68 yaş arasında değişmekte olup, ortalaması 39,32±11,66 yaştır. Olgularımızın % 72,1' ini 31-60 yaş arasındaki hastalar oluşturmaktadırlar. Hastalarımızın 108'inin (%49,3) ev hanımı olduğunu saptadık. En çok başvuran diğer hastalar ise 33 kişi olarak (%15,1) serbest meslek çalışanları ve 29 kişi olarak (%13,2) memur olarak saptandı. Eğitim durumu bakımından olgularımızın 117'si (%53,4) ilköğretim, 58'i (%26,5) lise, 39'u (%17,8) üniversite mezunu olduğunu, 5 kişinin (%2,3) okuryazar olmadığını saptadık. İlaç alerjisi oluşumundan sorumlu tutulan, polikliniğimize başvuran olguların kullandıkları ilaç grupları dağılımı incelendiğinde; olguların 138'inde (%63) NSAİİ, 65'inde (%29,7) beta laktam antibiyotiklere, 9'unda (%4,1) kinolon grubu antibiyotiklere, 8'inde (%3,7) lokal anesteziklere karşı reaksiyon geliştiği saptanmıştır. Çalışmamızda olgularda gözlenen belirti ve şikayetlerin dağılımını incelersek deri belirtileri %65.2, alt ve üst solunum yollarına ait semptomlar %13.6, gastrointestinal sistem semptomları %4.2, kardiyovasküler sistem semptomları %8.4,psişik semptomlar %8.6 oranında görüldüğü saptanmıştır. Olguların 195'inde (%89) kaşıntı, 173'ünde (%79) ürtiker, 134'ünde (%61,2) anjiyoödem, 102'sinde (%46,6) nefes darlığı, 61'inde de (%27,9) maküler döküntü olduğu saptanmıştır. Hastalarımız ilaç alerjisi reaksiyon tipi açısından incelendiğinde; 213 (%97,3) olguda Tip 1, 5 (%2,3) olguda Tip 4 reaksiyon görüldüğü saptanmıştır.Ailede ilaç alerjisi öyküsü ile kişide ilaç alerjisi varlığı veya ilaç alerjisi şüphesi ilişkisi değerlendirildiğinde ise ailede ilaç alerjisinin olması istatistiksel olarak anlamlılık saptanmadı. Polikliniğe başvuru öncesinde olgularda tanı konulmuş alerjik hastalıkların var olması ile, kişide ilaç alerjisi varlığı veya ilaç alerjisi şüphesi ilişkisi değerlendirildiğinde ise kişide alerjik hastalık olması istatistiksel olarak anlamlılık saptanmadı.
Alerjik rinitli hastalarda topikal mometazonfuroat tedavisi öncesi ve sonrası makrofajların salgıladıkları sitokinlerin oranı
Bu çalışmada alerjik rinitli hastaların mometazon furoat nazal sprey (MFNS) tedavisi öncesi ve sonrası antijen sunan hücrelerden olan makrofajların salgıladıkları sitokin düzeylerinin nazal lavaj sıvılarında çalışılması planlandı. Celal Bayar Üniversitesi Alerji ve İmmunoloji polikliniğine gelen çalışmaya dahil edilme ve dışlama kriterlere uyan 21 AR tanısı alan hasta çalışmaya alındı. İlk muayenede ardışık hapşırık aksırık, burun akıntısı, burun tıkanıklığı, gözde, burunda, damakta yanma-kaşıntı olmak üzere toplam 6 semptomu derecelendirmeleri istendi. Hastalardan tedavi öncesi nazal lavaj sıvıları alındı. Tedavi için hastalara sabahları her iki burun deliğine günde bir kez MFNS tedavisi verildi. 4 hafta MFNS tedavi sonrası hastaların semptom skor ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı derece fark saptandı (p<0.01). MFNS tedavisi sonrası hastalardan tekrar nazal lavaj örneği alındı. Tedavi öncesi ve sonrası nazal lavaj örneklerindeki TNF- α, IL-1 β, IL-4, IL-6, IL-10, IL-12, IL-13, IL-23 sitokin düzeyi LUMINEX yöntemiyle, TGF- β düzeyi ise ELISA yöntemiyle çalışıldı. IL-1 β, IL4, IL-6 düzeylerinde MFNS tedavisi sonrası istatistiksel anlamda düşüş saptandı (IL-1 β : p< 0.001; IL-4: p=0,029, IL-6: p=0,005). TGF- β düzeyi ise tedavi sonrası sınırda anlamlılık göstererek düşüş saptandı(p=0,094). IL-10 düzeyi ise çalışmamızda tedavi sonrası istatistiksel olarak anlamlı artış gösteren tek sitokindir (p=0,005). MFNS tedavisi sonrası TNF- α sitokin oranı istatistiksel olarak anlamlı düşüş görüldü (p=0,002). Nazal lavajdaki IL-12 ve IL-23 düzeyleri; MFNS tedavisi öncesi de sonrası da ölçüm sınırlarının altında olduğu için ölçülemedi (IL-12:p= 0,317; IL-23:p=1). IL-13`ün nazal lavajdaki düzeyi ise MFNS tedavisi sonrası yüksek düzeyde istatistiksel anlamda düşüş saptandı (p<0,001). Sonuç olarak AR`li hastarda MFNS tedavisi sonrası anlamlı klinik düzelme görüldü. Ayrıca çalışmamızda MFNS tedavisinin nasal mukuzadaki sitokinler üzerindeki etkisi ile M1, M2a makrofaj subtiplerinin oranın azalmış ve M2c makrofaj subtipinin artmış olabileceğini gördük. Anahtar Kelimeler: Alerjik rinit, sitokin, TNF-α, TGF-β, IL-1-β, IL-4 IL-6, IL-10, IL-12, IL-13, IL-23, mometazon furoat, makrofaj)