Adenocarcinoma
78 theses under this subject heading
Prostat adenokarsinomlarında ERG ve CERB B2 ekspresyonlarının gleason derecelendirmesi ile ilişkisi
Giriş: Prostat kanseri, erkek genital sisteminin sık görülen malign tümörüdür. ERG, kromozom 21 üzerinde yer alan transkrisiyon faktörüdür. TMPRSS2 geninin, protoonkogen ERG'ye füzyonu prostat karsinomlu hastalarda bildirilmiştir. CerbB2 prostat kanserinde önemli rol oynayan MAPK ve PI3K moleküler sinyal yolaklarını kullanan ve kanser hücrelerinin büyümesi, farklılaşması ve motilitesinde önemli rol oynayan transmembran tirozin kinaz reseptörüdür. CerbB2 meme ve over kanserinde kötü prognozla ilişkilidir. Çalışmamızda prostat adenokarsinomlu hastalarda ERG ve cerbB2 ekspresyonunu saptayarak bu proteinlerin tümör gelişimi ve/veya temel prognostik belirteç olan gleason derecelemesi ile aralarındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Materyal&Metod: Bu çalışmaya 59 prostat asiner adenokarsinomlu hastaya ait radikal prostatektomi materyali alındı. Hastanın tümör bloklarına immünohistokimya ile ERG ve cerbB2 uygulandı. Olguların ISUP dereceleri, tümör volümleri ve yaşları ile ERG ve cerbB2 ekspresyonları ilişkisi karşılaştırıldı. Bulgular: 59 hastanın yaş ortalaması 68,6'dır. Olguların 23 tanesi ISUP derece 1(gleason 6), diğerleri gleason derece >6 olan tümörlerdir. Olguların %37,3'ü ERG ekspresyonu gösterdi. Olguların hiç birinde cerbB2 ekspresyonu izlenmedi. Düşük ve yüksek risk grubundaki hastalar arasındaki ERG boyanması karşılaştırıldığında her iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.602). Tüm ISUP grupları Kruskal-Wallis testi ile değerlendirildiğinde hiçbir grup arasında ERG ekspresyonunda anlamlı fark saptanmadı(p=0.374). Tartışma: Çalışmamız Türkiye'de prostat karsinomlu hastalardaki ERG ekspresyon oranını (%37.5) yansıtmaktadır. Bildiğimiz kadarıyla literatürde Türkiye'de prostat karsinomlu hastalarda ERG ekspresyonunu araştıran yayınlanmış ilk çalışmadır. Bulgularımız ERG overekspresyonunun PCa patogenezinde rol aldığını ancak histolojik grade ile ERG ekspresyonun ilişkisiz olduğunu desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Prostat karsinomu, Gleson skoru, ERG, CerbB2
Seröz endometrium kanserli olgularda tedavi sürecinin klinik sonuçlara etkisinin değerlendirilmesi
Endometrium kanseri tüm dünyadaki kadın kanserleri arasında en sık görülen altıncı kanserdir. Seröz endometrium kanseri sıklık açısından endometrioid histolojik alt tipten sonra ikinci olarak gelmektedir ve endometrium kanseri vakalarının %10'unu oluşturmaktadır. En önemli özelliği ise endometrium kanseri ilişkili ölümlerin %40'ından seröz alt tipin sorumlu olmasıdır. Çalışmamızda merkezimizde takip edilen seröz endometrium kanserli hastaların klinik sonuçlarındaki değişiklikleri; evrelerine, cerrahi özelliklerine, patolojik özelliklerine ve tedavi stratejilerine göre tanımlamak amaçlanmıştır. Çalışmamıza Haziran 2001 ile Kasım 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Jinekolojik Onkoloji Kliniğinde tedavi edilen 118 endometrial seröz karsinomlu hasta dahil edilip retrospektif olarak incelenmiştir. Hasta grubumuzun ortalama yaşı 66,1'dir (66,1±8,24) ve tüm hastalar cerrahi olarak yönetilmiş olup %78'i cerrahi olarak tam evrelenmiştir. Ortalama takip süremiz 30 ay (6-219) olarak saptanmıştır. 5 yıllık genel sağ kalım oranı %45,5'tir. Çalışmamızda özellikle ileri evrelerde (evre III veya IV) yapılan lenfadenektominin (p=0,04) genel sağ kalıma anlamlı katkı sağladığı, yapılan rutin omentektominin ise herhangi bir katkı sağlamadığı gösterilmiştir. Yapılan çok değişkenli Cox analizlerine göre yaş ≥60 (HR=3,52 [%95 CI: 1,17–10,57], p=0,25), yüksek serum CA 125 düzeyleri (HR=2,07 [%95 CI: 1–4,3], p=0,04) ve FIGO 2023'e göre evre III veya IV hastalığa (HR=1,18 [%95 CI: 1,06–1,31], p=0,002) sahip olmanın genel sağ kalım açısından bağımsız prognostik faktörler olduğu belirlenmiştir. Yeni FIGO 2023 evrelemesinin eskisiyle karşılaştırılması sonucunda seröz endometrium kanserli hastaların erken evrede olanlarının evrelerinin yükseldiği tespit edilmiştir. Sağ kalımı anlamlı etkileyen faktörler olarak saptanan lenfovasküler alan invazyonu ve servikal tutulumun yeni evreleme sisteminde seröz endometrial kanserli hastalar için evre belirlenmesinde kullanılmaması dikkat çekmiştir. Bununla birlikte, ROC analizinde her iki evrelemenin performansının benzer olduğunu gözlemlenmiştir. Anahtar kelimeler: Seröz endometrium kanseri, sağ kalım, cerrahi evreleme
İleri evre pankreas adenokanserli hastalarda tubulin beta III ve HENT1 ekspresyonunun prognostik ve prediktif rolünün araştırılması
Bu çalışmanın amacı ileri evre pankreas kanseri olan hastalarda sınıf III β-tubulin (TUBB3) ve human equilibrative nucleoside transporter 1 (hENT1) ekspresyonunun prognostik ve prediktif etkisini araştırmak ve bu iki belirteci birlikte kullanarak prognoza ve kemoterapi yanıtları üzerine olan etkisini değerlendirmektir. Çalışmaya, Ocak 2013 ile Mart 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Medikal Onkoloji Bölümü'ne başvuran, histolojik olarak ileri evre pankreas kanseri tanısı mevcut, patoloji preparatları Hacettepe Üniversitesi Tıbbi Patoloji arşivinde olup yeterli tümör dokusu bulunan 106 erişkin hasta dahil edildi. Hastalara ait demografik ve klinik veriler, hastaların birinci ve ikinci basamakta aldıkları kemoterapi rejimleri, tedavi yanıtları, progresyon tarihleri ve sağkalım süreleri değerlendirildi. Tümör dokularında TUBB3 ve hENT1 ekspresyonu H-skoru ortanca değerine göre düşük veya yüksek olarak ikiye ayrıldı. TUBB3 ve hENT1 beraber kullanılarak oluşturan kombine biyomarker skoruna göre TUBB3düşük ve hENT1yüksek olan grup "yüksek", TUBB3düşük ve hENT1düşük veya TUBB3yüksek ve hENT1yüksek olan grup "orta" ve TUBB3yüksek ve hENT1düşük olan grup "düşük" skor olarak tanımlandı. Birinci basamak tedavi rejimi olarak FOLFİRİNOX alan hastalarda ve tüm hasta grubunda TUBB3 ve hENT1 ekspresyonu progresyonsuz sağkalım (PFS), genel sağkalım (OS) ve hastalık kontrol oranı (DCR) ile ilişkili bulunmadı. Birinci basamak tedavi olarak gemsitabin/nab-paklitaksel alan hastalarda düşük TUBB3 ve yüksek hENT1 ekspresyonu ile PFS ve OFS arasında ilişki olduğu yönünde bir eğilim olsa da bu ilişki istatistiksel anlamlı düzeye ulaşmadı. Ancak düşük TUBB3 ve yüksek hENT1 ekspresyonunun anlamlı derecede yüksek hastalık kontrol oranı ile ilişkili olduğu görüldü. Herhangi bir basamakta gemsitabin/nab-paklitaksel rejimi alan hastalarda kombine biyomarker skorunun yüksek olması daha uzun PFS ve daha yüksek DCR ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analizde; "yüksek" kombine biyomarker skoru daha uzun PFS (HR:0,33, %95 CI 0,18-0,60, p<0,001) ve daha uzun OS süresi (HR:0,46 %95CI 0,24-0,88, p=0,020) ile ilişkili bulundu. Sonuç olarak, TUBB3 ve hENT1 ekspresyonunun birlikte değerlendirilmesi, ileri evre pankreas kanseri olan hastalarda prognostik ve kemoterapi yanıtını ön gören yeni bir belirteç olarak kullanılabilir ve birinci basamak kemoterapi rejiminin seçimine ve kişiselleştirilmiş kemoterapi tedavisine katkıda bulunabilir.
Evaluation of T cell responses in the co-cultures established with neutrophils, monocytes and lung adenocarcinoma cells
CD4+ and CD8+ T cells are critical mediators in anti-tumor immunity. Together with neutrophils, they have been shown to dominate the immune landscape of the non-small cell lung cancer (NSCLC). A number of studies have estimated the prognostic significance of neutrophil-to-lymphocyte ratio in NSCLC. However, immune regulatory role of neutrophils has not yet been fully elucidated. Hence, this study aims to evaluate T cell responses in the presence of neutrophils, monocytes and lung adenocarcinoma cell lines, in vitro. Peripheral blood neutrophils, CD14+ monocytes, and CD8+ or CD4+ T cells were purified from the healthy volunteers. In order to optimize the co-cultures, different combinations of these cell types were employed under various stimuli. Neutrophils were stimulated with different combinations of IFN-γ, G-CSF, N-acetylcysteine (NAC), and N-Formylmethionine-leucyl-phenylalanine (fMLP). At different ratios, pre-stimulated or freshly isolated neutrophils were co-cultured with NSCLC cell lines media (A549, NCI-H1299, or NCI-H441) or their conditioned with or without monocytes. Soluble anti-human CD3 mAb was added in order to test the antigen-independent influences on T cells. Proliferation, viability, activation, ROS production capacity, cytokine secretion, and expression of co-stimulatory molecules were tested on specific cell types. Based on TIM-3 expression, CD8+ T cells were recovered from the co-cultures and re-stimulated to test whether the TIM-3mod/high subpopulation is exhausted. G-CSF and NAC stimulation promoted the PMN longevity, diminished the ROS production, and enhanced the stimulatory capacity of PMNs on T cell proliferation. The presence of lung cancer cells and monocytes prolonged the survival of neutrophils. In co-cultures, neutrophils swiftly acquired an activated state with decreased CD62L. Besides, ROS production by neutrophils was decreased in the co-cultures. The presence of monocytes, neutrophils, and lung cancer cells enhanced CD8+ T proliferation and the expression of inhibitory receptors. Under certain conditions lacking monocytes as major supporters of T-cell proliferation, the presence of neutrophils together with lung adenocarcinoma cells, barely supported CD8+ T cell responses. TIM-3mod/high CD8+ T cells recovered from NSCLC co-cultures were not exhausted and displayed high proliferation and IFN-γ secretion. NAC stimulation did not modulate the CD8+ T cell proliferation or TIM-3/LAG3 expression in co-cultures. Expression of 4-1BBL, OX40L and B7-2 costimulatory genes were increased in the PMNs co-cultured with lung cancer cells, monocytes and CD8+ T cells. Consequently, in a co-culture setup employing neutrophils, monocytes, CD8+ T cells and lung cancer cells, which was established to partially model the tumor microenvironment, our findings indicate the importance of neutrophils as a critical modulator for CD8+ T cell responses.
Metabolomik ve fluksomik çalışmalar ile kolon kanserinde kemoterapötiklere karşı direncin in vitro değerlendirilmesi
Günümüzdeki yenilikçi teknolojiler sayesinde omiks (genomik, transkriptomik, proteomik, metabolomik ve fluksomik) gibi karmaşık analizler yapılabilmektedir. Omik analizlerden elde edilen detaylı bilgi; hastalıkların mekanizmasını anlamak, erken teşhisini kolaylaştırmak, bireysel tedavi stratejilerini seçmek ve bunların etkinliğini değerlendirmek için büyük bir potansiyele sahiptir. Metabolomik fenotipinin belirlenebilmesi için çok sayıdaki metabolitin eş zamanlı ve kapsamlı analizlerinin yanı sıra döngü hızlarının da belirlenmesini gerektirir. Tez çalışmaları kapsamında kolorektal kanseri in-vitro modeli olan insan kolon adenokarsinom hücre hatlarına (Caco-2) ve kontrol olan insan fötal kolon hücre hatlarının (FHC) kematöratpotiklere karşı gözlenen direnç gelişimine bağlı olarak fenotipde gözlenen değişimler metabolomik, lipidomik ve fluksomik analizler ile incelenmiştir. Fluksomik analizlerde kararlı 18O izotopu işaretleme ajanı olarak kullanılmıştır. Metabolomik, lipidomik ve fluksomik analizlerin gerçekleştirilmesinde GC-MS ve LC-qTOF-MS analitik cihazları kullanılmıştır. Bu analizler sonucunda 300'ün üzerinde metabolit/lipit ve 38 metabolitin 18O işaretlenme yüzdeleri hesaplanmıştır. Tez kapsamında ilk kez 18O kararlı izotopu ile Krebs döngüsü metabolitleri, aminoasitler, yağ asitleri ve oligofosfonükleotitlerin işaretlenme yüzdeleri belirlenmiştir. İstatiksel olarak anlamlı bulunan metabolitler ile gerçekleştirilen yolak analizlerinde malat-aspartat mekiği, aminoasit, amonyak metabolizmaları ile glikoz-alanin ve üre döngülerine ait yolakların dirence bağlı olarak değiştiği gözlemlenmiştir. Elde edilen kapsamlı omiks (metabolomiks, lipidomiks ve fluksomiks) verileri, kemoterapötiklere karşı izlenen direncin hücre dinamiklerindeki farklılıklarını göstermiştir.
İnsan mide adenokarsinoma hücrelerinde Helicobacter pylori'nin neden olduğu DNA çift sarmal kırıkları ve oksidatif strein değerlendirilmesi
Çeşitli mikroorganizmaların oluşturduğu infeksiyonların reaktif oksijen bileşikleri (ROS) ve reaktif azot bileşiklerinin (RNS) oluşumuna yol açtığı iyi bilinmektedir. Bu bileşiklerin de intrasellüler oksidan/antioksidan dengeyi değiştirip oksidatif strese neden olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Oksidatif stres, birçok farklı mekanizma ile DNA hasarı oluşturabilmektedir. DNA hasarı, basit ve onarılabilir baz lezyonlarından, en tehlikeli DNA hasarı olan DNA çift sarmal kırıklarına (DSB) dek oldukça geniş bir yelpazede görülebilir. Radyasyon ve bazı bakteri toksinleri DSB'yi indükleyerek, karsinojeneze yol açabilir. Helicobacter pylori gastrik mukozada kronik infeksiyona neden olan bir Gram negatif bakteridir. Helicobacter pylori infeksiyonu Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı tarafından "Grup I karsinojen" olarak sınıflandırılmıştır. Helicobacter pylori'nin neden olduğu toksisite altında yatan mekanizmalar ve bu bakterinin yol açtığı gastrik karsinojenezin mekanizması henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Çalışmalar Helicobacter pylori'nin hem doğrudan DNA hasarı yaparak, hem de epigenetik mekanizmalarla genetik instabiliteye neden olduğunu göstermektedir. Helicobacter pylori infeksiyonu konak DNA'sında oksidatif hasara neden olmaktadır. Literatürde, Helicobacter pylori infeksiyonunun oksidatif strese ve DSB'ye neden olduğu ve DSB onarım mekanizmalarını da etkileyebileceğini gösteren çalışmalar mevcuttur. Ancak, Helicobacter pylori infeksiyonu ile oksidatif stres arasındaki ilişkiyi inceleyen yeterli sayıda çalışma bulunmamaktadır. Bu verilerin ışığında gerçekleştirilen tez kapsamında, gastrik adenokarsinoma (AGS) hücrelerinin Helicobacter pylori'ye maruziyeti sonucu ortaya çıkabilecek olası sitotoksisite, intrasellüler ROS artışı ve oksidatif stres, DNA baz lezyonları, DNA onarım proteinlerindeki değişiklikler, apoptotik ve otofajik değişiklikler detaylı bir şekilde araştırılmıştır. Ayrıca, AGS hücrelerinin Helicobacter pylori'yle infekte olması sonucu, hücrelerde DSB'nin bir biyogöstergesi olan histon 2A ailesi üyesi X (H2AX) fosforilasyonunun (-H2AX) belirlenmiştir. Diğer taraftan, DSB onarım yolaklarıyla ile Helicobacter pylori maruziyeti sonucu ortaya çıkabilecek DSB'lerin onarılabileceği de düşünülerek çalışmaya bir DSB onarımında önemli rolü olan DNA-protein kinaz (DNA-PK) inhibitörü eklenmiş ve ilgili parametreler DNA-protein kinaz inhibitörü varlığında da ölçülmüştür. Bu şekilde, DSB onarımı bozulmuş bireylerde Helicobacter pylori infeksiyonunun neden olabileceği olası durumun öngörülmesi planlanmıştır. Elde edilen sonuçlar, Helicobacter pylori infeksiyonunun özellikle DNA-PK inhibitörü varlığında oksidatif streste önemli artışlara, DNA onarım proteinlerinde değişikliklere ve g-H2AX düzeylerinde belirgin artışlara yol açtığı ve apoptozu ve otofajiyi tetiklediği görülmüştür. Diğer taraftan, Helicobacter pylori ve DNA-PK inhibitörü birlikte maruz kalan grupta apoptoz ve otofajinin çok daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, Helicobacter pylori infeksiyonunun özellikle DSB onarımında sorun olan hücrelerde ciddi sorunlara yol açabileceği belirlenmiştir.
LNCRNA'ların pankreas kanserinin tanı ve prognozundaki önemi
Pankreas kanseri malignitelere bağlı ölümler arasında dördüncü sırada yer alan bir kanser türüdür. Pankreas kanserli hastaların serumlarında belirli antijenler tanımlanmıştır. Bu antijenlerden en önemlisi müsinle ilişkili karbonhidrat antijeni CA 19-9'dur. Son yıllarda yeni belirteçlerin saptanması amacıyla moleküler çalışmalarda siRNA, miRNA ve lncRNA (uzun kodlanmayan RNA) gibi küçük kodlanmayan RNA'lar kullanılmaya başlanmıştır. Bu kodlanmayan RNA'lardan lncRNA'lar, insan genomunun intergenik ve intronik bölgelerinden transkribe edilen ve karsinogenez sürecinde etkili oldukları bilinen grubu oluşturmaktadırlar. Bu çalışmanın birincil amacı pankreas kanserinde belirli lncRNA'ların rollerinin araştırılmasıdır. İkincil amacı pankreas kanserli hastaların demografik, laboratuar ve klinik özelliklerinin gözden geçirilerek lncRNA' larla olan ilişkilerinin belirlenmesi ve yeni bir dolaşım belirteci olarak kullanılıp kullanılamayacaklarının irdelenmesidir. Çalışmamızda kontrol grubu olarak normal pankreas (HPDE) hücre serisi ve hasta grubu olarak da pankreas duktal adeno kanser (PANC-1) hücre serisi kültür şartları ortamında çoğaltılarak WST-1 testi ile hücre proliferasyon ve sitotoksisite analizleri yapılmıştır. Bu hücre serilerine ilaveten pankreas kanseri tanısı konulan 18 yaş ve üzeri 40 olgudan alınan plazma örnekleri hasta grubu olarak, 10 sağlıklı bireyden alınan plazma örnekleri ise kontrol grubu olarak değerlendirilmiştir. Olgular çalışmaya dahil edilmeden önce çalışma hakkında bilgilendirilerek "Bilgilendirilmiş onam formu" imzalatılmıştır. Literatür incelemesi yapılarak onkogenezle ilişkili olabilecek lncRNA' lar belirlenmiştir. Kültür hücrelerinden ve hasta ve sağlıklı olgulardan toplanan plazma örneklerinden standart yöntem ve literatüre uygun kitlerle elde edilen kalıp cDNA'lar kullanılarak literatür bilgilerine dayanarak seçilen belirli lncRNA'ların ekspresyon seviyeleri "All-in-OneTM qPCR Mix" (Genecopoeia) ile qPCR Array analizleri ile belirlenmiştir. Çalışmada hedef lncRNA'lara (ANRIL, H19, HOTAIR, MALAT1, PCA3, PTCSC3) ve housekeeeping genlerine (ACTB, B2M, GAPDH) özgül olarak dizayn edilen primer / problar kullanılmıştır. Çalışmamızda öncelikle pankreas kanserli hasta kanlarından ayrıştırılan plazma örneklerinden qPCR yöntemi ile ölçülen lncRNA'ların ekspresyon değerleri, kültür ortamında çoğaltılan hücre serisi örneklerinin ekspresyon değerleri ile kıyaslanarak elde edilen bulgulara göre bunların bir tanı testi ve prognoz göstergesi olup olamayacağı irdelenmiştir. Pankreas kanser hücre hattında yapılan analizlerde sağlıklı hücre hattına göre kıyaslandığında ANRIL, H19, HOTAIR, MALAT1, PCA3 ve PTCSC3 ekspresyon seviyelerinin sırasıyla 0.58 kat, 4.60 kat, 4.19 kat, 0.66 kat, 1.25 kat ve 0.38 kat arttığı saptanmıştır. Aynı lncRNA ların hasta plazma örneklerinde sağlıklı kontrollere göre değişimi incelendiğinde sırasıyla 5.85 kat, 3.91 kat, 4.22 kat, 1.70 kat, 1.81 kat ve 3,93 kat azaldığı görülmüştür. Pankreas kanser tanılı hastaların plazma lncRNA değişimlerinin alkol ve sigara kullanımı, diyabet varlığı gibi faktörlerden etkilendiği bulunmuştur. Ayrıca hastalık evresi arttıkça plazma lncRNA değişimleri artmaktadır. Sonuç olarak in vitro analizlerde PANC1 hücre hattında H19 ve HOTAIR lncRNA ekspresyonu artmaktadır. Ancak pankreas kanseri tanısı alan hastaların plazma örneklerinde ANRIL, H19, HOTAIR ve PTCSC3 lncRNA seviyeleri azalmaktadır. Bu değişim ileri evre hastalıkta, sigara, alkol kullanımında ve diyabet varlığında daha belirgin olduğu için pankreas kanserinin erken tanısında şu an için birer tanı yöntemi olarak kullanılması mümkün gözükmemektedir.
Pankreatik kitlelerde 18F FDG PET/BT ile metabolik karekterizasyonun ve 18F FDG dağılımının klinik önemi
Amaç: Bu çalışmada pankreatik kitle nedeniyle onkolojik PET/BT tetkiki yapılan olgularda mevcut metabolik-klinik faktörlerin ve çekim parametrelerinin; tüm vücut 18F FDG dağılımına, tümör odaklarının saptanmasına olası etkisi ve 18F FDG PET/BT tetkikinin sensitivite değerine katkısı incelemek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'na Temmuz 2012- Ocak 2019 tarihleri arasında pankreatik kitle saptanarak metabolik karekterizasyon amacıyla yönlendirilen hastalar, patolojik ve radyolojik bulguları eşliğinde retrospektif olarak incelendi. Olgular lezyonlarına göre benign tanılı, pankreatik adenokarsinom tanılı ve karaciğer metastazı olanlar olarak gruplandı. Her hastadan çalışmaya yanlızca bir pankreatik lezyon ve metastazı mevcut ise bir karaciğer metastazı dahil edildi. Hastalara ait çekim parametreleri, lezyonların ve fizyolojik dağılım alanlarının SUVmax değerleri, hastalara ait laborotuvar ve görüntüleme parametreleri not edildi. Data analizi IBM SPSS Statistics 22.0 Programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Çalışmada 162 olgu mevcut olup benign tanı alanlar 17, adenokarsinom tanısı alanlar 145, karaciğer metastazı olanlar ise 47 hastadan oluşmaktaydı. Adenokarsinom tanılı hasta grubu içerisinde 9 hastanın primer pankreatik lezyonu 18F FDG tutulumu göstermemişti. Benign pankreatik lezyonların SUVmax ortanca değeri 4,2 (1-10,7), malign olanların ise 9,6 (1,5-65) idi. Karaciğer metastazı olan olgu grubu içerisinde ise 13 hastada bir santimetreden büyük boyutta 18F FDG PET/BT tetkikinde saptanamamış karaciğer metastazı ile uyumlu lezyon mevcuttu. Saptanamayan tümöral lezyon varlığı bulunan olguların kan glukoz değerlerinin yüksek, SUVmax serebrum değerlerinin düşük olduğu tespit edildi (p<0,001). SUVmax serebrum değerinin saptanamayan primer veya metastatik lezyon varlığını ön gördüğü değer tüm hasta grubu için 8,2, kan glukoz düzeyi 120 mg/dl olan olgular için 7,2 olarak belirlendi. Tetkikin pankreatik lezyonları saptamasında sensitivitesi tüm hasta grubunda %94, kan glukoz düzeyi 120 mg/dl'den yüksek hastalarda ise %90 olarak belirlendi. Kan glukoz düzeyine göre SUVmax serebrum eşik değerleri altında kalan hastalar çalışmadan dışlandığında, tetkikin panreas lezyonlarını saptamadaki sensitivite değeri sırasıyla %98-%95 olarak hesapandı. Sonuç: Benign ve malign pankreatik lezyonların SUVmax değerlerinin istatistiksel olarak birbirinden farklı olduğu gösterilmiş olmakla birlikte iki grup arasında değer aralıklarının kısmen örtüştüğü gözlendi. Çalışmamızda pankreatik adenokarsinomlarda 18F FDG tutulumunun kan glukoz düzeyinden etkilendiği olgularda SUVmax serebrum değerinin de benzer şekilde etkilendiği ve kan glukozu yükselen hastalarda SUVmax serebrum düzeyine göre yanlış negatif olguların tahmin edilebileceği gösterildi. Bu bilgiler ışığında literatürde bildirilen tetkikler arasındaki sensitivite farklılıklarının nedeninin açıklanabileceği sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Fluorodeoksiglukoz F18; Pozitron Emisyon Tomografi Bilgisayarlı Tomografi, Pancreas, Adenokarsinoma
Akciğer adenokarsinomu olgularında ezh2 ve cd10 ekspresyonunun önemi
Akciğer kanseri dünyada oldukça yaygın görülen ve en sık ölüme neden olan malign bir tümördür. Erken evrede bile metastatik lezyonların sık görülmesi ve lokal rekürrens nedeniyle mortalite yüksektir. Adenokarsinom ise, en sık görülen histolojik alt tiptir ve insidansı artmaktadır. EZH2, histon metil transferaz etkinliğine sahip olan ve translasyon sonrası histon modifikasyonları yoluyla gen susturmasına aracılık eden, polycomb repressive complex 2'nin (PRC2) anahtar bir bileşenidir. EZH2 kanser gelişiminde önemli rol oynar ve birçok malign tümörde sıklıkla aşırı eksprese edilir. Literatürde EZH2'nin meme, prostat ve over başta olmak üzere birçok tümörde aşırı ekspresyonu kötü prognoz ile ilişkilendirilmiştir. CD10 çeşitli normal dokularda ve çeşitli malignitelerin epitelyal, stromal veya her iki komponentinde geniş oranda eksprese edilen bir hücre yüzeyi çinko bağımlı metalopeptidazdır. Çelişkili raporlar yayınlanmış olmasına rağmen, tümör hücrelerinde CD10 ekspresyonunun kaybedilmesi veya azalmasının küçük hücreli ve küçük hücreli dışı akciğer karsinomları dahil olmak üzere pek çok malignitenin gelişimine veya ilerlemesine katkıda bulunduğu gösterilmiştir. Seksen olgunun 27'sinde (%33,8) EZH2 boyanması saptanmamış, sekiz olguda (%10) "1+", 18 olguda (%22,5) "2+" ve 27 olguda (%33,8) "3+" boyanma elde edilmiştir. EZH2 boyanma yoğunluğu iyi prognoz ile ilişkili bulunmuştur. Çalışmamızda seksen olgunun 39'unda CD10 boyanmazken 10 olguda "1+", 20 olguda "2+", 11 olguda "3+" boyanma elde edilmiştir. CD10 boyanması ile cinsiyet dışındaki parametrelerin ilişkisi anlamlı bulunmamıştır. Çalışmamızda 2012-2015 yılları arasında EÜTF Patoloji Anabilim Dalında "Akciğer Adenokarsinomu" tanısı almış 80 olgunun ameliyat materyalleri DSÖ 8.versiyon TNM sınıflandırmasına göre yeniden değerlendirilerek klinikopatolojik ve histopatolojik özellikleri incelenmiş, bunların EZH2 ve CD10 immünbelirteçleri ile boyanma özellikleri karşılaştırılmıştır. Yapılan bu çalışmada, CD10 immünekspresyonu ile ilgili veriler anlamlı bulunmamakla birlikte literatüre katkı sağlayabileceği düşünülmüştür. EZH2 ile ilgili umut verici birçok çalışma bulunmaktadır ve çalışmamızın da literatüre farklı bir bakış açısı sunabileceği düşünülmüştür.
Sağ ve sol kolon tümörlerinde cmtm3 ve sstr2 genlerinin ifade düzeylerinin araştırılması
Dünya genelinde ve ülkemizde en yaygın görülen kanser türlerinden olan kolorektal kanser, gastrointestinal kanserler içinde en sık görülendir. Tümör dokusunun sağ kolon ve sol kolonda olmasına göre sıklığı, klinik özellikleri, seyri ve uygulanan tedavi yöntemi değişiklik gösterebilmektedir. Bu durum sağ kolon ve sol kolonun histoloji, anatomi, morfoloji ve genetik yapısındaki farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Çalışmamızda sağ ve sol kolon yerleşimli tümöral dokularda tümör gelişimi ve ilerlemesi açısından önemli roller üstlenebileceği düşüncesiyle CMTM3 ve SSTR2 genlerinin ekspresyonlarını inceledik. Örneklemimiz; Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim dalında histopatolojik tanısı konulan 42'si sağ kolon, 47'si sol kolon olmak üzere 89 tümörlü doku örneği ve aynı bireylerin tümörlü dokuya komşu sağlıklı doku örneğinden oluşmuştur. Çalışmamız; kolorektal kanserin en yaygın türü olan adenokarsinomlu dokulardan hazırlanmış parafin bloğa gömülü arşiv materyallerinde gerçekleştirildi. Doku örneklerinden önce RNA izolasyonu arkasından cDNA sentezi gerçekleştirildi. CMTM3 ve SSTR2 genlerinin ekspresyonu Real Time PCR'de karşılaştırmalı CT (ΔΔCT) yöntemiyle analiz edildi. Bulguların istatistiksel değerlendirmesi Wilcoxon T-testi, Student T-testi ve Mann-Whitney U-testi ile yapıldı. Kolorektal kanser erkeklerde kadınlara göre daha sık görülmektedir (p<0,05). Sağ kolon tümörlü hastalarda CMTM3 ve SSTR2 genlerinin ekspresyonu daha yüksektir (p=0,047). Sol kolon tümörlü hastalarda da aynı şekilde CMTM3 ve SSTR2 genlerinin ekspresyonu daha yüksektir (p=0,026). Sağ ve sol kolon tümörlü hastalar için CMTM3 ve SSTR2 geni ekspresyonunu kıyasladığımızda; sadece sol kolon tümörlü hastalarda CMTM3 gen ekspresyonu daha yüksektir (p=0,027). Kolorektal kanserli hastalarda CMTM3 ve SSTR2 gen ekspresyonunun erkeklerde daha yüksek olması kolorektal kanserin erkeklerde daha sık görülmesini açıklamada bir belirteç olabilir. CMTM3 gen ekspresyonunun sol kolon tümörlü hastalarda daha yüksek olmasını ise kolorektal kanserin sol kolonda daha yüksek görülmesiyle ilişkilendirebiliriz. Mersin örneklemi temelinde gerçekleştirdiğimiz bu çalışma CMTM3 ve SSTR2 genlerinin kolorektal kanserli doku ve kontrol grubundaki ekspresyon değerlerine dair ülkemizdeki ilk çalışma olma özelliği taşımaktadır.
Sağ ve sol kolon tümörlerinde GALNT5 ve ZDHHC9 genlerinin ifade düzeylerinin araştırılması
Kolorektal kanserler her iki cinsiyette görülme sıklığı bakımından üçüncü sırada yer almaktadır. Kolon kanserinde ilkin tümörün sağ ya da sol kolonda bulunmasına göre klinik, patolojik ve genetik farklılıklar meydana gelmektedir. Bu durum hastalığın seyrini ve uygulanacak olan tedavi yöntemini değiştirebilmektedir. Yaptığımız çalışmada sağ ve sol kolon yerleşimli tümöral dokularda ZDHHC9 ve GALNT5 genlerinin ekspresyonlarını inceledik. Örneklemimiz; Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim dalında 42'si sağ kolon, 47'si sol kolon olmak üzere 89 tümörlü doku örneği ve aynı bireylerin tümörlü dokuya komşu sağlıklı doku örneğinden oluşmuştur. Çalışmamız; kolorektal kanserin en yaygın türü olan adenokarsinomlu dokulardan hazırlanmış parafin bloğa gömülü arşiv materyallerinde gerçekleştirildi. Doku örneklerinden önce RNA izolasyonu arkasından cDNA sentezi gerçekleştirildi. ZDHHC9 ve GALNT5 genlerinin ekspresyonu Real Time PCR'de karşılaştırmalı CT (ΔΔCT) yöntemiyle analiz edildi. Bulguların istatistiksel değerlendirmesi Wilcoxon T-testi, Student T-testi ve Mann-Whitney U-testi ile yapıldı. Kolorektal kanser erkeklerde kadınlara göre daha sık görülmektedir (p<0,05). Sağ ve sol kolon tümörleri genel olarak ve ayrı ayrı değerlendirildiğinde: ZDHHC9 ve GALNT5 genlerinin her ikisinin de ekspresyon seviyelerinde artış söz konusudur (p<0,001). Bu artış her iki cinsiyette de benzer oranlarda olup farklılık göstermemektedir. Her iki genin sağ ve sol kolon tümörlerindeki ekspresyonunu karşılaştırdığımızda ise sol kolon GALNT5 geni ekspresyonu sağ kolona göre daha yüksektir (p<0,048). ZDHHC9 ve GALNT5 genleri ekspresyonlarının hem sağ hem sol kolon tümörlerinde daha yüksek olması kolon kanserine yakalanmada biyobelirteç olabileceklerini göstermektedir. Sol kolon GALNT5 geni ekspresyonunun sağ kolona göre daha yüksek olması ise sol kolon kanserlerinin sağ kolon kanserlerinden daha sık rastlandığı gerçeğini açıklamada önemli bir belirteç olabilir. Mersin örneklemi temelinde gerçekleştirdiğimiz bu çalışma ZDHHC9 ve GALNT5 genlerinin kolorektal kanserli doku ve kontrol grubundaki ekspresyon değerlerine dair ülkemizdeki ilk çalışma olma özelliği taşımaktadır.
PSGL-1 VNTR polimorfizmi, doku faktörü ve solubl p-selektinin adenokanser hastalarında tromboza katkısı
Amaç: Kanser ve venöz tromboemboli arasında uzun zamandan beri var olduğu bilinen yakın ilişki kanser hücrelerinin, hemostatik sistemin ancak doğru yerde-doğru zamanda tetiklendiğinde koagulasyonun başlamasıyla sonuçlanan ince ayarlı mekanizmasına müdahil olduğunu ve cckanserde prokoagulan aktivitenin epifenomen olmadığını, karsinogenezle başladığını göstermektedir.Bu tezin amacı kanser hastalığında tromboemboli mekanizmalarını açıklayacak bilgi üretmektir.Gereç ve Yöntem: Ekim 2007- Mart 2012 arasında İstanbul Bilim Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Bilimdalı' nda takip edilmiş 18 yaşından büyük, histolojik olarak kanıtlanmış adenokarsinom hastaları çalışmaya alınmıştır.PSGL-1 VNTR polimorfizmi, DF ve solubl p-selektin ölçümlenerek VTE olan ve olmayan grup karşılaştırıldı. Ayrıca VTE öyküsü olmayan 203 sağlıklı birey PSGL-1 polimorfik tipi VTE olan ve olmayan adenokanser grubuyla karşılaştırıldı. VTE olan grupta PSGL-1 VNTR heterozigot polimorfik tipin fazla olduğu, DF ve solubl p-selektin seviyelerinin yüksek olduğu savı test edildi.Bulgular: Solubl p-selektin tromboz grubunda anlamlı olarak yüksekti (p=0.036). PSGL-1 polimorfizmi VTE lokalizasyonu ile ilişkiliydi. AB ve AC polimorfik tip, port trombozu ve santral/proksimal lokalizasyonunda daha sıktı (p=0.02). Polimorfik tip heterozigot/homozigot olarak ayrıldığında bu birliktelik daha sıkı olarak görülüyordu (p=0.007). Doku faktörü seviyesi tümör tipleri arasında farklılık gösteriyordu (p=0.011). Pankreas kanserinde doku faktörü seviyeleri diğer tümör tiplerinden anlamlı derecede yüksekti (p=0.047).Sonuç: PSGL-1 heterozigot formlarının, port trombozu ve santral/proksimal ven olarak sınıflanan subklavien ve juguler ven gibi büyük damar trombozuna katkı yaptığı bulgusu yapbozun yeni parçası olmaya aday gibi görünmektedir. Solubl p-selektin ve doku faktörü ile ilgili bulgular, daha önceki bulguları destekler nitelikte olup yine PSGL-1 heterozigot formlarıyla doku faktörünün ilişkisi yeni alanların kapısını aralıyor gibi görünmektedir.
Beyaz ve siyah sarımsak ekstraktlarının 5-fluorourasil (5-FU) ile kombinasyonlarının CAACO-2 kolorektal adenokarsinom hücrelerinde antiproliferatif etkilerinin araştırılması
Kolon kanseri, son yıllarda yüksek prevalansı olan bir sindirim sistemi sorunudur. Doğal diyet ürünleri, kolon kanserinin önlenmesi ve yönetilmesinde geniş çapta araştırılmıştır. Sarımsak, kolon kanseri hücrelerine karşı etkili olan birçok biyoaktif bileşen içeren iyi bilinen bir baharat türüdür. Örneğin, siyah sarımsak ekstraktlarının PI3K/Akt yolunu inhibe ederek hücre döngüsü ve apoptozisini indüklediği bulunmuştur. Bunun yanında, ham sarımsak ekstraktları, mitokondriye bağımlı kaspaz-3 aktivitesi sayesinde kanser hücrelerinin apoptozisine katkıda bulunmuştur. Çalışmada BME, SET ve 5-FU tek başına ve kombinasyonlar halinde kullanılmıştır. Çalışmada en iyi antioksidan aktivite, toplam fenolik madde miktarı ve toplam flavonoid madde miktarı SSU'da; en düşük ise SET'de gözlenmiştir. Kaspaz-3 aktivitesi, BME, BME+5-FU, SET, SET+5-FU ve 5-FU uygulamalarında kontrole göre yüksek olmasına rağmen aralarındaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). BME+5-FU kontrole göre en yüksek kaspaz 8 aktivitesi gösterirken; en düşük kaspaz-8 aktivitesi SET'de gözlenmiş olup, bu farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p˂0,05). BME, BME+5-FU, SET ve 5-FU uygulanan Caco-2 hücrelerinde NF-κB düzeylerinde kontrole göre artış; SET+5-FU uygulanan gruplarda ise NF-κB düzeylerinde kontrole kıyasla azalış gözlenmiştir (p>0,05). BME+5-FU uygulanan Caco-2 hücrelerinde COX-2 aktivitesinde kontrole göre artış; BME, SET+5-FU, SET ve 5-FU uygulanan gruplarIN COX-2 aktivitelerinde ise kontrole kıyasla azalış gözlenmiştir (p>0,05). BME, BME+5FU, SET+5FU ve 5-FU ya ait gruplarda yara açıklığında artış gözlenmiştir (p˂0,05).
Erken evre opere akciğer kanseri hastalarında adenokarsinom alt tiplerinin prognostik etkisi
Adenokarsinom, akciğer kanserlerinin en sık görülen alt tipidir. Akciğer adenokarsinomları başlıca lepidik, asiner, papiller, mikropapiller ve solid olmak üzere beş temel histolojik alt tipin görülebildiği oldukça heterojen bir gruptur. Hastaların çoğu mikst tip akciğer adenokarsinomuna sahiptir ve bu alt tiplerden yüzdesi en fazla olan baskın tipe göre sınıflandırılırlar. Baskın paterne göre sınıflandırma, genel sağkalım ve nüks açısından önemli prognostik bir faktör olmasına rağmen, yüksek dereceli alt tiplerin (solid ve mikropapiller gibi) baskın patern olmadığı ancak tümör yapısında bulunduğu durumlarda da prognoz kötü etkilenmektedir. Bu nedenle erken evrede lobektomi gibi küratif cerrahi tedaviler sonrasında bile nüks görülebilen bu hastalarda prognozu ve nüksü öngören faktörleri belirlemek büyük önem taşımaktadır. Çalışmamızda erken evrede lobektomi ile küratif cerrahi rezeksiyon yapılan adenokarsinomlu hastalarda histolojik paternlerin oranlarının ve diğer prognostik faktörlerin etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Bu amaçla, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı (AÜTF)' nda 2011 - 2019 yılları arasında Evre I akciğer adenokarsinomu tanısı ile lobektomi yapılan 141 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların klinik, laboratuvar, radyolojik ve patolojik verileri ile bu verilerin nüks ve sağkalım ile ilişkisi incelendi. Hastalara ait patoloji preparatları, baskın alt tipe dayanarak derecelendirme yapan 2021 Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) sınıflandırmasına ve 2020'de Uluslararası Akciğer Kanseri Araştırmaları Derneği (IASLC) patoloji komitesi tarafından önerilen derecelendirme sistemine göre deneyimli iki patolog tarafından yeniden gözden geçirildi. Hastaların %63'ü erkek, %37'si kadın olup yaş ortalaması 62 ± 7,8 olarak bulundu. Tüm hastalara lobektomi yapılmış olup 5 yıllık genel sağkalım oranı %82,7 iken nükssüz sağkalım oranı %77,6 olarak bulundu. Cinsiyet, örneklenen lenf nodu istasyon sayısı, pT evresi, F-18 Florodeoksiglikoz Pozitron Emisyon Tomografisi/Bilgisayarlı Tomografi (FDG PET/BT)' deki tümör SUVmax tutulumu, lenfovasküler invazyon ve visseral plevra invazyonunun genel sağkalıma etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p=0,015, p=0,047, p=0,004, p=0,013, p=0,007, p=0,041). FDG PET/BT' deki tümör SUVmax değerinin 4,8 ve üzerinde olması, STAS varlığı ve IASLC Grade 3 ve STAS birlikteliğinin nükssüz sağkalıma etkisi istatistiksel olarak anlamlı oranda kötüydü (p=0,001, p=0,038, p=0,002). Tek değişkenli Cox regresyon ile nükssüz sağkalım analizlerinde, tek başına STAS pozitifliğinde nüks için HR=3,096 iken STAS pozitif olan ve IASLC Grade 3 olan grupta nüks için HR=5,680 olarak bulundu. Sonuçlar iki değişken için de anlamlıydı (STAS için p=0,049 ve STAS + IASLC Grade için p=0,007) ancak STAS pozitif ve Grade 3 tümörler nüks açısından çok daha riskliydi. Çok değişkenli Cox regresyon ile yapılan genel sağkalım analizlerinde yaş, cinsiyet ve PET/BT SUVmax tutulumu genel sağkalımda istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p=0,019, p=0,026, p=0,045). Nükssüz sağkalımda ise yaş, PET/BT SUVmax tutulumu ve STAS + IASLC Grade kombinasyonu sınıflandırması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p=0,015, p=0,005, p=0,021). Sonuç olarak çalışmamızda IASLC Grade 3 tümörlerin ve STAS varlığının nükssüz sağkalım üzerindeki prognostik önemi, hem tek değişkenli hem de çok değişkenli analizlerle doğrulandı. Bu nedenle, IASLC Grade 3 ve STAS pozitifliği rezeke edilmiş akciğer adenokarsinomu olan hastalarda kötü prognoz ve nüks için bağımsız risk faktörleri olarak değerlendirilmelidir. Bu özelliklere sahip hastalarda cerrahi rezeksiyon sonrası nüks riski göz önünde tutularak erken evre olsa da adjuvan tedavi endikasyonunun yeniden değerlendirilmesi ve daha yakın takip protokolü uygulanması gerekebilir.
EGFR mutant akciğer adenokarsinom tanılı hastalarda EGFR tirozin kinaz inhibitörleri tedavisinin prognoz ve sağkalım üzerine etkisi
Akciğer kanseri tüm dünyada kanser ilişkili ölümlerin en sık görüldüğü kanser türü olmakla beraber yeni geliştirilen hedefe yönelik tedavilerin klinik sonuçları iyileştirdiği gösterilmiştir. EGFR mutasyonu saptanmış olan akciğer adenokarsinomu hastalarında, EGFR TKİ tedavisinin kullanımı gün geçtikçe yaygınlaşmaktadır. Sağkalımı etkileyen faktörlerin bilinmesi, önemi gittikçe artmakta olan bu tedavinin kullanımında, hastanın takip ve tedavisinde fayda sağlayabilecektir. Çalışmamızda tedavisinde EGFR TKİ kullanılan, EGFR mutant akciğer adenokarsinomu hastalarında prognoz ve sağkalımı etkileyebilecek faktörleri inceledik. Pamukkale Üniversitesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniğinde Ocak 2010 ile Aralık 2021 tarihleri arasında başvuran, tedavisi sırasında EGFR TKİ kullanılmış EGFR mutant akciğer adenokarsinomu tanılı 153 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri ve prognostik faktör olabileceği düşünülen parametreleri tarandı. Yaş, cinsiyet, tanı tarihi, sigara kullanım durumu, ailede akciğer kanseri öyküsü, performans skoru, tedavi öncesi CEA değerleri, primer kitlenin tanı anındaki büyüklüğü, primer kitlenin tanı anındaki SUVmax değeri, primer kitlenin yeri, EGFR mutasyonu durumu ve türü, tanı anında T790M mutasyonu varlığı, PDL- 1 durumu, tanı anında metastaz durumu, metastaz var ise yeri, TKİ kullanım sırası, almış olduğu TKİ tedavisi, tedavi altında progresyon durumu, son kontrol tarihi ve exitus tarihi bilgileri tarandı. Sonuç olarak tedavisinde EGFR TKİ kullanılan EGFR mutant akciğer adenokarsinomu hastalarında sağkalım için etkili olabilecek ve klinisyenler için çıkarımlar sağlayabilecek parametreler tespit edilmiştir. Çalışmamızda değerlendirilen hasta sayısı geniş bir örneklem oluşturmamaktadır. Literatürdeki farklı sonuçların nedenini ortaya koymak için daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.
Helicobacter pylori gastritli çocukların gastrik mukozalarında p21, p53 ekspresyonu ve ki-67 proliferatif aktivitelerinin değerlendirilmesi
Giriş: Genellikle çocukluk çağında edinilerek gastrik mukozayı enfekte eden Helicobacter pylori gastrik kanser patogeneziyle ilişkili birçok patobiyolojik değişiklikten sorumlu tutulmaktadır. Konuyla ilgili erişkinlerde yapılan birçok çalışma olmasına rağmen erken dönem enfeksiyonu gösterdiğinden daha önem arz eden çocuklarda kısıtlı sayıda çalışma mevcuttur.Amaç: H.pylori ve/veya gastrit varlığının gastrik mukozadaki çeşitli histopatolojik değişikliklerde ve gastrik kanserle ilişkisi bilinen p53, p21 ve hücre proliferasyonu ile ilişkili Ki-67 antijeninin ekspresyonundaki rolü araştırıldı.Materyal ve metod: Başvuru yaşları 7,5 ± 4,5 yıl olan 60 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar endoskopik olarak ve gastrik antral biopsi örneklerinin değerlendirilmesiyle gastriti olmayan, H.pylori (+) veya (-) gastriti olan üç grup halinde incelendi. Gastrik biopsi örneklerinde p53, Ki-67 ve p21 ekspresyonlarını değerlendirmek için immunohistokimyasal boyama yapıldı.Bulgular: Histopatolojik parametrelerden nötrofil aktivitesi sıklığı H.pylori gastritinde diğer iki gruba göre anlamlı oranda yüksek bulunurken lenfoid agregat varlığı da H.pylori +/- gastrit varlığında anlamlı oranda daha sık bulundu. H.pylori (+) gastriti olan grupta gastriti olmayan gruba göre p53 ekspresyonunda anlamlı yükseklik görüldü. Ki-67 ve p21 ekspresyonu açısından H.pylori (+) gastriti olan grupta gastriti olmayan ve H.pylori (-) gastriti olan gruplara göre anlamlı yükseklik saptandı. H.pylori yoğunluğuna göre yapılan değerlendirmede H.pylori dansitesi arttıkça p53, Ki-67 ve p21 ekspresyonlarının anlamlı derecede arttığını saptadık.Sonuç: Araştırdığımız prekanseröz belirteçlerin çocukluk çağında H.pylori enfeksiyonuyla anlamlı düzeyde ekspresyonu bakterinin erken dönemde tanınıp eradike edilmesinin erişkin çağda olası gastrik kanser oluşumunun önlenmesindeki önemi ortaya koymaktadır.Anahtar kelimeler: Helicobacter pylori, gastrit, p53, p21, Ki-67, intestinal metaplazi, gastrik atrofi
Kolonun prekanseröz lezyonları ve adenokarsinomlarında suprabasin ekspresyonunun araştırılması
Kolorektal kanserler, en sık görülen üçüncü kanser türü olup kansere bağlı ölümlerde ise 2. sırada yer almaktadırlar. Yaşam tarzı değişiklikleri nedeniyle insidansı artmaktadır. Yaklaşık %90'ı adenokarsinomlardan oluşmaktadır. Kolon adenokarsinomlarının çoğunluğu adenomlardan köken alırken daha küçük bir kısmı serrated yolaktan gelişmektedir. Adenomlar, en sık görülen neoplastik poliplerdir. Hiperplastik polipler ise en sık görülen serrated lezyondur. Suprabasin, epidermisin suprabazalindeki keratinositlerde ekspresyonu tanımlanan bir gen olup son yıllarda tümör invazyonu, progresyonu, metastazında işlevinin olduğu ve birçok kanserde yukarı regülasyon gösteren bir protoonkogen olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda kolon adenokarsinomları ve prekanseröz lezyonlarının Suprabasin ekspresyon düzeylerindeki farklılıkları ortaya koymayı amaçladık. Çalışmaya, hastanemiz arşivinden seçilen 45 kolon adenokarsinomu (15 iyi diferansiye, 15 orta derecede diferansiye, 15 az diferansiye), 45 adenom (15 tübüler adenom, 15 tübülovillöz adenom, 15 villöz adenom), 15 hiperplastik polip ve 15 normal kolon mukozası örneği alındı. Kesitlere immünohistokimyasal olarak Suprabasin uygulanarak gruplar arasındaki immünreaktivite farklılıkları araştırıldı. İyi diferansiye, orta derecede diferansiye ve az diferansiye adenokarsinom gruplarının immünreaktivite düzeyleri, diğer çalışma gruplarına göre istatistiksel anlamlı şekilde yüksek iken (p<0,001) bu gruplar arasında anlamlı bir fark elde edilememiştir. Tübüler adenom, tübülovillöz adenom ve villöz adenom grupları, hiperplastik polip ve kontrol ile kıyaslandığında ise immünreaktivitede hafif artış görülmekle birlikte istatistiksel anlamlı bir fark saptanamamıştır. Bu gruplar arasında da anlamlı bir farklılık elde edilememiştir. Hiperplastik polipler ile kontrol grupları arasında benzer immünreaktivite saptanmıştır. Sonuç olarak, kolon adenokarsinomlarında Suprabasin immünreaktivitesi diğer lezyonlar ve normale göre önemli şekilde artmaktadır. Tüm bu bulgularla kolon adenokarsinomlarının prekanseröz lezyonlarından ayrımında Suprabasin'in biyobelirteç olarak kullanılabileceği ve ayrıca Suprabasin'in adenokarsinom patogenezinde rolü olabileceği değerlendirilmiştir.
Klinoptilolit içeren polimer nanopartiküllerin cryptosporidium parvum üzerine in vitro etkinliğinin araştırılması
Cryptosporidium spp, insan ve birçok hayvan türünde ishale neden olan, enterik protozoon patojenlerdir. Cryptosporidium parvum enfeksiyonunun tedavisi için birçok ilaç kullanılmış; ancak tam bir parazitolojik iyileşme sağlanamamıştır. Günümüzde C. parvum için kesin bir korunma ve tedavi protokolü bulunmamaktadır. Bu kapsamda cryptosporidiosis için yeni tedavi protokolüne ihtiyaç duyulmaktadır. Klinoptilolit üzerine yapılan tıbbi çalışmalarda klinoptilolit'in antiviral, antitümöral ve antidiyarel olarak etkinliği araştırılmış ve bu alanlarda olumlu etkilerinin olduğu görülmüştür. Bu çalışmada, klinoptilolit içeren polimer nanopartikül C. parvum üzerine in vitro etkinliğinin ortaya konması amaçlandı. Bu araştırmada deneysel in vitro enfeksiyonu gerçekleştirmek için insan kolon adenocarcinoma (Caco-2) hücreleri kullanıldı. Doğal enfekte buzağı veya kuzu dışkılarından elde edilen Cryptosporidium ookistlerinin türünün ve tipinin belirlenmesi amacıyla DNA izolasyonu yapıldı. Cryptosporidium parvum'un tiplendirilmesi, nested PCR ve SspI, VspI ve MboII enzimleri kullanılarak RFLP analizi ile gerçekleştirildi. Deneysel in vitro enfeksiyon gerçekleştirmek için insan Caco-2 hücreleri kullanıldı. Enfeksiyon denemelerinde 12 well hücre kültürü plaklarının içine 18 mm steril yuvarlak lameller yerleştirilerek üzerlerine Caco-2 hücreleri ekildi. Hücreler lamellerin yüzeyini %80 kapladıktan sonra enkiste 1x106 C. parvum ookisti ile enfekte edildi. Cryptosporidium parvum ile enfekte enterositlere 4 farklı konsantrasyonda (250, 500, 750, 1000 µg/ml) klinoptilolit içeren polimer nanopartikül ve bir gruba da su ilave edilip kontrol grubu oluşturuldu. İnkubasyon sonrası fluoresans mikroskopta 400X büyütmede, aynı hat üzerinde 20 yan yana mikroskop sahasındaki hücreler ve hücrelerdeki ookistler sayılarak yüzde enfeksiyon oranı belirlendi. Verilerin istatistiksel değerlendirmesi Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) 19 paket programı kullanılarak gerçekleştirildi. Tüm istatistiksel değerlendirmelerde p<0.05 anlamlı kabul edildi. Bu kapsamda kontrol grubunda %23,46 olan enfeksiyon oluşma yüzdesi klinoptilolit içeren polimer nanopartikülün farklı konsantrasyonlarında (1000µg/ml, 750µg/ml, 500µg/ml, 250µg/ml) sırasıyla %15.6, %8.13, %10.33 ile %13.46 aralığında belirlendi. Klinopitilolit içeren nanopartikülün farklı konsantrasyonlarında (1000µg/ml, 750µg/ml, 500µg/ml, 250µg/ml) sırasıyla inhibisyon yüzdesinin %33.54, %65.56, %55.99, %42.66 olduğu ortaya kondu. Sonuç olarak C. parvum ile Caco-2 hücrelerinde oluşturulan in vitro enfeksiyonda klinoptilolit içeren polimer nanopartiküllerin antikriptosidal aktiviteye sahip oldukları belirlendi. Ancak bu etkinliğin dozla ilişkili olduğu ve inhibisyon yüzdesi (IC50) değerine sahip klinoptilolit içeren polimer nanopartikül konsantrasyonların 750µg/ml ve 500µg/ml olduğu saptandı. Anahtar kelimeler: Cryptosporidium parvum, klinoptilolit, nanopartikül.
Pankreas epitel hücrelerinin onkojenik transformasyonunda PFKFB2'nin rolü
Pankreas duktal adenokarsinomu (PDA), tedavi seçeneklerinin sınırlı kaldığı ölümcül kanser türlerinin başında gelmektedir. PDA'ların yaklaşık %90'ında KRAS onkogeninin aktive edici mutasyonları görülmektedir. Bu durum KRAS'ın PDA oluşumundaki önemini ortaya koymaktadır. Mutant K-Ras'ın fonksiyonel aracılığını yapan gen ürünlerinin ortaya koyulması hem PDA biyolojisinin daha iyi anlaşılmasını, hem de bu ölümcül kanserin tedavisine yönelik alternatif moleküler hedeflerin belirlenmesini sağlayabilir. 6-fosfofrukto-2-kinaz/fruktoz-2,6-bisfosfataz (PFKFB) ailesine ait çift fonksiyonlu enzimler dört farklı gen tarafından (PFKFB1, PFKFB2, PFKFB3 ve PFKFB4) kodlanmakta ve hücre içi fruktoz-2,6-bisfosfat (Fru-2,6-BP) molekülünün yapım ve yıkımını sağlamaktadırlar. Fru-2,6-BP, glikolitik geçitin hız sınırlayıcı enzimlerinden olan 6-fosfofrukto-1-kinaz (PFK1)'ın bilinen en kuvvetli allosterik aktivatörüdür. Birçok tümör hücresinde birlikte eksprese edilen PFKFB proteinleri (PFKFB2, PFKFB3 ve PFKFB4) arasında PFKFB2, kanser hücre biyolojisinde en az çalışılan izoformdur. Bu çalışmada ilk defa PFKFB2'nin farklı kanser hücre hatlarında ekspresyonu karşılaştırılarak hücre nükleusuna lokalizasyonu ve PFKFB2 mRNA varyantlarının farklı oranlarda nükleusa lokalize olduğu tespit edildi. Pankreatik duktal epitel hücrelerinin mutant KRAS ekspresyonu ile gerçekleşen onkojenik transformasyonunda ve mutant KRAS bulundurduğu bilinen pankreatik duktal adenokarsinoma hücrelerinde PFKFB2'nin glikolitik fenotipe ve onkojenik özellikler üzerine etkisi incelendi. Elde edilen bulgulara göre pankreas kanserlerinde PFKFB2'nin onkojenik özellikleri ve glikolizi desteklediği görüldü. Sonuç olarak, PFKFB2 pankreatik hücre adenokarsinomalarının glikolitik fenotiplerinde ve onkojenik özelliklerinde önemlidir ve PFKFB2 pankreatik adenokarsinoma tedavisinde moleküler bir ilaç hedefi olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: PFKFB2, KRAS, Pankreatik duktal adenokarsinoma, Fruktoz,2-6-bisfosfat, Onkojenik transformasyon
Kolorektal adenokarsinomlarda lizil oksidaz ve maspin ekspresyonun, tümör mikroçevresi, moleküler profili ve prognostik parametreler ile ilişkisi
Giriş: Kolorektal kanserler, dünyada ve ülkemizde sık görülen mortalite nedenlerindendir. Hastalığın yönetiminde ve prognoz tayininde mevcut prognostik parametreleri destekleyecek yeni belirteçlere ihtiyaç duyulmakta olup bu konu araştırmacıların ilgi odağını oluşturmaktadır. Son zamanlarda tümörün mikroçevresi ve moleküler profili daha yakından incelenmeye başlanmıştır. Bu bağlamda tümör progresyonunu aydınlatmaya yönelik maspin ve lizil oksidaz (LOX) gibi yeni immün belirteçler gündeme gelmektedir. Kolon karsinomları da dahil olmak üzere birçok tümörde maspin ve LOX ekspresyonunun tümör progresyonu ve hasta prognozuyla ilişkili farklı sonuçlara sahip araştırmalar mevcuttur. Amaç: Bu retrospektif çalışmada amacımız epitelyal mezenkimal transizyon (EMT) ve onkogenezde rolü olduğu bildirilen LOX ve maspin'in kolorektal karsinomlarda ekspresyonunu değerlendirerek tümör tomucuklanması, tümöre karşı gelişen immün ve desmoplastik yanıt gibi histopatolojik verilerle; mismach repair protein (MMR) ekspresyon profili ve moleküler özellikleri ile ilişkisini değerlendirmektir. LOX ve maspin arasındaki ilişkiyi inceleyerek bu antikorların immunohistokimyasal patolojik prognostik bir belirteç olarak önemini ortaya koymak ve sağkalım üzerine etkisini incelemek amaçlanmıştır. Tümör tomucuklanmasının, tümöre karşı gelişen immün yanıtın ve desmoplastik stroma paterninin prognozu yansıtmadaki rolünü değerlendirmek hedeflenmiştir. Materyal ve metod: Çalışmamıza, Ankara Şehir Hastanesi'nde Şubat 2019 tarihinden itibaren Eylül 2021 tarihine kadar laboratuvarımıza gönderilmiş kolorektal rezeksiyon materyalinde kolorektal adenokarsinom tanısı almış, MMR ekspresyonu ve KRAS, NRAS, BRAF mutasyon analizi yapılmış 101 olgu dahil edilmiştir. Tümör tomurcuklanması, desmoplastik stroma paterni, az diferansiye hücre kümeleri, tümöre karşı gelişen immün yanıt gibi özellikle mikroçevreyi yansıtan histopatolojik özellikler için patoloji arşivinden çıkarılan tümör içeren lamlar yeniden değerlendirilmiştir. Seçilen bloklardan her bir tümör örneğinden iki adet olacak şekilde tümör merkezinden ve invaziv kenarından uygun alanlar işaretlenip 3 mm çapında doku korları parafin bloklardan çıkarılıp doku mikro dizilimi bloğu oluşturulmuştur. İmmünohistokimyasal olarak maspin ve LOX antikorları uygulanıp sonuçlar değerlendirilmiştir. Elde edilen tüm sonuçlar istatiksel olarak incelenmiştir. Bulgular: LOX ekspresyonu ile ADK (az diferansiye hücre kümeleri) derecesi arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Tümörün epitelyal komponentinde LOX ekspresyonu arttıkça stromadaki LOX ekspresyonun da arttığı gözlenmiştir. Stromadaki LOX ekspresyonu ile tümör tomurcuklanması arasında anlamlı ilişki saptanmış olup yüksek LOX ekspresyonunda yüksek tomurcuklanma dereceleri tespit edilmiştir. LOX'un hem tümör epitelyal hem stromal ekspresyonu ile maspin ekspresyonu arasında anlamlı ilişki izlenmiştir. Stromada kuvvetli LOX ekspresyonu saptanan vakalarda mikst ve nükleer maspin ekspresyonunda artış dikkati çekmiştir. Evre IV hastalarda yüksek LOX ekspresyonu azalmış progresyonsuz sağkalım ile ilişkili bulunmuştur. Maspinin nükleer ekspresyonu ile tümör tomurcuklanması, mikst ekspresyonu ile lenfovasküler invazyon arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Sitoplazmik maspin ekspresyonun genel sağkalım ve hastalıksız sağkalımda azalma ile ilişkisi olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamızda yüksek tümör tomurcuklanması ile kötü diferansiyasyon, sık lenfovasküler invazyon ve korunmuş MMR ekspresyonu arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Yüksek dereceli tümör tomurcuklanmasında azalmış genel sağkalım izlenmiştir. Desmoplastik stroma paterni değerlendirildiğinde immatür stromada yüksek tümör tomurcuklanması ve sık lenfovasküler invazyon gözlenmiştir. Tümör lokalizasyonu ile moleküler özellikler, tümör subtipi, MMR ekspresyon durumu ve genel sağkalım arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Moleküler profil ile tümör subtipi ve genel sağkalım ilişkili bulunmuştur. Sonuçlar: Bulgular, kolorektal kanserlerde tümör tomurcuklanmasının evreden bağımsız prognozla ilişkili olduğunu ve stroma paterni ile ilişkisi nedeniyle EMT (Epitelyal-mezenkimal transizyon) ile yakından ilişkili olabileceğini göstermektedir. LOX ve maspin arasındaki ilişki tespit edilmiş olup tümör progresyonunda kritik öneme sahip EMT ile yakından ilişkili olduğunu destekleyen sonuçlar elde edilmiştir. Tümörün histolojik özelliklerinin ve yerleşim yerinin moleküler profilini yansıtabileceği gösterilmiş, histolojik ve moleküler özelliklerin prognoza olan etkisi belirlenmiştir.
Pankreas duktal adenokarsinomlarında kök hücre belirteci CD133 ve CXCR4/CXCL12 kompleksinin kötü prognoz ile ilişkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Ekzokrin pankreas duktal adenokarsinomu (PDAK) tüm pankreas malignitelerinin yaklaşık %90`nını oluşturmaktadır. PDAK yüksek mortalite oranına sahip olup 5 yıllık sağ kalım oranı %7`dir. 2030 yılına gelindiğinde, kansere bağlı ölümlerin ikinci nedeni haline gelmesi beklenmektedir. Bu agresif malignite için primer tedavi cerrahi rezeksiyondur. Ne yazık ki erken tanı oranının düşük olması nedeniyle hastaların sadece %10-20`si rezeke edilebilir durumdadır. Opere edilebilen olgularda bile 5 yıllık sağ kalım düşüktür. Bu kötü prognozun sebeplerinden biri de PDAK`un kemoterapiye yüksek direncidir. Kemoterapi direnci altında yatan nedenlerden biri kanser kök hücreleri (KKH) ve kemokinlerdir. KKH`leri; tümörün başlatılması, kendini yenileme kapasitesi, hızlı büyüme, tedaviye direnç, metastaz oluşumu ve adjuvan tedavinin tamamlanmasından sonra tümör nüksünden sorumlu kabul edilir. KKH, pankreas kanseri de dahil olmak üzere birçok malign tümörde bulunmuştur. Pankreas KKH`lerinde CD133 ekspresyonu tanımlanmıştır. Kemokinler çeşitli fizyolojik ve immün süreçleri düzenleyen ve aynı zamanda tümör hücrelerinin büyüme, proliferasyon ve metastazını da artıran bir grup sitokindir. Kemokinler yukarıda sözü edilen fonksiyonlarını hücre membranındaki kemokin reseptörlerine bağlanarak ve onları aktive ederek gösterirler. Kemokin reseptör tip 4 (CXCR4), kemokin ligand 12 için uygun reseptördür. CXCL12/CXCR4 kompleksi, tümör mikro çevresini oluşturan en belirgin kemokin moderatörlerinden biridir. CXCR4/CXCL12 kemokin kompleksinin, pankreas kanseri gelişiminde, invazyonunda, metastazında ve tedaviye direncinde önemli rol oynadığı belirlenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2012-Aralık 2019 tarihleri arasında Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Hastanesinde, radikal cerrahi ile tedavi edilen pankreas kanserli 80 olgu dahil edildi. Olgulara ait arşiv dosyaları incelendi. Olguların 56`sı erkek, 24`ü kadın olup yaş ortalaması 65,3 (38-84) idi. 80 olgu arasından 70 olguda tümör, pankreas başında ve geri kalan 10 olguda ise pankreasın gövde/kuyruk xii kısmında yerleşimli idi. Tüm olgular pankraes duktal adenokarsinom tanılıydı. Olgular 2017 AJCC 8. baskısına dayanarak iki gruba ayrıldı. I. grup lenf nodülü metastazı göstermeyen IA, IB ve IIA evresindeki 22 olgudan, II. grup lenf nodu metastazı mevcut olan IIB ve III evreli 58 olgudan oluşmakta idi. CXCR4, CXCL12 ve CD133 arasındaki korelasyon değerlendirilmesi için veriler İBM SPSS istatistik 22,0 paket program ile analiz edildi. Kategorik değişikliklerin dağılımına Ki-kare testi ile bakıldı. Tanımlayıcı istatistik olarak medyan (min-mak), frekans ve yüzde değerleri verildi. p <0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Olgulara ait immünhistokimya boyalı preparatlar ışık mikroskobunda incelendi. Her iki grupta CXCR4 ve CXCL12 ile tümör çevresi ve tümörden uzak pankreas stromasında; CD133 ile tümör çevresi ve tümörden uzak pankreas dokusunda boyanma saptanmadı. Tümör stromasında ve metastazlı lenf nodu stromasında CXCR4 ve CXCL12 antikoru ile sitoplazmik ve sitomembranöz boyanmaya sahip hücreler pozitif olarak tanımlandı. Tümör ve metastazlı lenf nodundaki tümör hücrelerinde CD133 ile sitomembranöz ve sitoplazmik boyanma varlığı da pozitif olarak kabul edildi. I. grupta 22 olguda tümör stromasında değerlendirilen CXCR4 ve CXCL12 %41 oranda birlikte ekspresyon gösterdi. Olguların %13,6`sında ise her üç biyobelirteç de (CXCR4, CXCL12, CD133) pozitif idi. CXCR4, CXCL12 ve CD133`ün tek başına eksprese olmadıkları gözlendi. Olguların %45,5`unda ise hiçbir boyanma izlenmedi. II. grupta 58 olguda değerlendirilen tümör stromasında ve tümörde %1,7 oranda CD133; %3,4 oranda CXCL12; %5,2 olguda CXCR4; %17 olguda CXCL12+CXCR4; %36,2 olguda CD133+CXCL12+CXCR4; %10,3 olguda CD133+CXCR4 ekspresyonu izlendi. Olguların %26,2`sinde hiçbir boyanma izlenmedi. I. ve II. grup karşılaştırıldığında CD133, CXCL12 ve CXCR4 biyobelirteçlerin tek başlarına eksprese olma durumlarında ve CD133/CXCR4 birlikte ekspresyonunda istatiksel olarak fark görülmedi. Ancak CXCL12/CXCR4 ve CD133/CXCL12/CXCR4 bir arada eksprese olmaları açısından iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. xiii II. grupta metastazlı lenf nodlarında ve metastazlı lenf nodların stromasında %12 olguda CXCL12, %1,7 olguda CXCR4, %27,6 olguda CXCL12+CXCR4, %36,2 olguda CD133+CXCL12+CXCR4, %6,9 olguda CD133+CXCR4 ekspresyonu izlendi. %15,6 olguda hiçbir boyanma izlenmedi. II. grupta tümör ile metastazlı lenf nodu karşılaştırıldığında CD133 ve CXCL12`ün tek başına ekspresyonunda istatiksel olarak fark saptanmadı. Ancak CXCR4`un yalnız ekspresyonunda, CXCL12/CXCR4; CD133/CXCR4 ve CD133/CXCL12/CXCR4 bir arada ekspresyonlarında istatiksel olarak anlamlı farklılık bulundu. Sonuç: Bu bulgular CD133, CXCL12 ve CXCR4 ekseninin bir prognostik belirteç olabileceğini ve PDAK tedavisinde kombine tedaviler için yeni hedefler sağlayabileceğini düşündürmektedir.
Mide adenokarsinomlarında tümör tomurcuklanmasının prognoz ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Mide kanseri, tanı ve tedavi olanaklarındaki gelişmelere rağmen maligniteye bağlı ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada yer almaktadır. İnvazyon ve metastaza zemin oluşturduğu düşünülen tümör tomurcuklanmasının, birçok solid malignitede olumsuz bir prognostik faktör olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda, mide kanseri hastalarında klinikopatolojik özellikler ile tümör tomurcuklanması arasındaki ilişki ve tomurcuklanma düzeyinin prognoza olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Retrospektif olarak yapılan çalışmamıza, mide adenokarsinom tanılı toplam 104 hasta dahil edildi. Tanı anında metastatik olan veya histolojik olarak diffüz tip adenokarsinom olan hastalar dışlandı. Hematoksilen&Eozin ile boyalı preparatlar, ışık mikroskopisi altında tümör tomurcuklanması açısından değerlendirildi. Hastalar tomurcuklanma derecesine göre yüksek (≥10 tomurcuk) ve düşük (<10 tomurcuk) tomurcuklanma düzeyi olarak 2 gruba ayrıldı. Hastalar sağkalım ve nüks açısından değerlendirildi ve tümör tomurcuklanma derecesiyle ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Hastaların 62'sinde düşük, 42'sinde yüksek tomurcuklanma düzeyi görüldü. İlk tanı anından son takibe kadar olan ortalama süre, düşük tomurcuklanma düzeyi olan grupta (27 ay), yüksek tomurcuklanma düzeyi olan gruptan (17 ay) anlamlı olarak daha uzundu (p ˂ 0.05). Tümörün T evresi, N evresi, grade'i ve boyutu arttıkça yüksek tomurcuklanma oranı anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p˂ 0.05). Perinöral invazyon oranı, yüksek tomurcuklanma düzeyi olan grupta düşük tomurcuklanan gruba göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p˂ 0.05). Yapılan tek değişkenli analizde yüksek tümör tomurcuklanması, 60 yaş üzeri tanı yaşı, düşük BMI, yüksek N evresi, lenfovasküler invazyon varlığı ve nüksün sağkalım süresi üzerine anlamlı etkisi gözlenmiştir (p ˂ 0.05). Çok değişkenli Cox regresyon analizinde, mortaliteyi predikte eden bağımsız risk faktörü olarak yüksek tomurcuklanma düzeyinin, 60 yaş üzeri tanı yaşının, lenfovasküler invazyon varlığının ve nüksün sağkalım süresi üzerine olumsuz etkisi gözlenmiştir (p ˂ 0.05). Sonuç: Çalışmamız mide kanserinde tomurcuklanma düzeyinin olumsuz bir prognostik faktör olduğunu destekler niteliktedir. Yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, tedavi kararı ve prognozu öngörmede yol gösterici olabilir.
Akciğer adenokarsinomlarında EML4-ALK füzyonunun araştırılması ve klinik, histopatolojik bulgularla korelasyonu
Akciğer Adenokarsinomlarında EML4-ALK Füzyonunun Araştırılması ve Klinik, Histopatolojik Bulgularla Korelasyonu Giriş-Amaç: Akciğer kanseri tüm dünyada en sık ölüme neden olan kanser türüdür. Sigara akciğer kanserine neden olan en önemli faktördür. Adenokarsinomlar akciğer kanserlerinin en sık görülen histolojik tipidir. Akciğer kanseri genelde ileri evrede tanı alır ve geleneksel kemoterapi ile 5 yıllık sağkalım ancak % 15 oranındadır. EML4-ALK füzyonu akciğer adenokarsinomlarında % 3-5 oranında saptanmaktadır. EML4-ALK pozitifliğine sahip adenokarsinomlarda tirozin kinaz inhibitörlerinin, hedefe yönelik tedavide standart kemoterapiyle karşılaştırıldığında sağkalım üzerine belirgin etkileri vardır. Bu çalışmada amaç; akciğer adenokarsinomlarında EML4-ALK füzyonunu araştırmak, klinik ve histoplatolojik bulgularla ilişkisini ortaya koymaktır. Gereç-Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı?nda 2006-2013 yılları arasında tanı almış 117 akciğer adenokarsinomu olgusu çalışmaya alındı. Olgulara ait parafin bloklardan alınan 3 ?m kalınlığındaki kesitlere FISH yöntemi uygulandı. ALK pozitifliğinin yaş, cinsiyet, tümör boyutu, evre ve sigara alışkanlığı ile ilişkisini araştırmak için Chi-Square Testi uygulandı. Bulgular: Akciğer adenokarsinomlarında EML4-ALK pozitifliği %5,1 oranında saptandı. Tüm pozitif olgular erkek olup ortalama yaş 66,3?tür. Tüm hastaların sigara kullanma alışkanlıkları vardır. Üç olgu evre III, 2 olgu evre II ve bir olgu evre I olup ortalama tümör boyutu 5,9 cm?dir. Yapılan istatistiksel analizlerde ALK pozitifliği ile yaş (p:0,595), cinsiyet (p:0,595), sigara öyküsü (p:0,587), tümör boyutu (p:1,000) ve klinik evre (p:1,000) arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Beş olgu, histopatolojik olarak solid ve asiner paternin baskın olduğu mikst tipte olup, bir olgu müsinöz adenokarsinomdur. İki olgu taşlı yüzük hücreleri, bir olguda da şeffaf hücreler içermektedir. Sonuç: Çalışmamızda sonuç olarak Akciğer adenokarsinomu olgularında ALK pozitifliğinin yaş, cinsiyet sigara alışkanlığı, evre, tümör boyutu ile anlamlı bir ilişkinin olmadığı görülmüştür. Histopatolojik olarak ALK pozitifliği, solid, asiner büyüme paterni ve taşlı yüzük hücrelerinin varlığı ile ilişkilidir. Anahtar Sözcükler: Akciğer adenokarsinomu, EML4-ALK, FISH.
Prostat adenokarsinomunda PCR ile TMPRSS2-ERG gen füzyonunun gösterilmesi
Prostat Adenokarsinomunda PCR İle TMPRSS2-ERG Gen Füzyonunun Gösterilmesi TMPRSS2 (transmembran proteaz, serin 2) promotorunun, erythroblastosis virüs E26 (Ets) gen ailesiyle füzyonu, prostat kanserinde sık olarak izlenir. TMPRSS2, androjen yanıtlı bir transmembran serin proteazıdır. Ets gen ailesi, iyi korunmuş DNA bağlanma bölgesi ve N-terminal düzenleyici bölge içeren, transkripsiyon faktörleridir. Bu genlerin füzyonu, prostat tümör hücrelerinde, androjen bağımlı Ets faktör transkripsiyonuna neden olur. En yaygın füzyon TMPRSS2- ETS-ilişkili gen ( ERG)'dir. Ayrıca ETV1, ETV4 ve ETV5 füzyonları da tanımlanmıştır. Çalışmamız yaş ortalaması 64 (46-88), PSA değerleri ortalama 10,4 (0,6- 116,4) olan 101 hastadan oluşmaktadır. 20 olgu BPH, 31 olgu gleason skor 6, 25 olgu gleason skor 7 ve 25 olgu gleason skor 8 ve üzeridir. Çalışmaya dahil edilen olgulardan Gleason skor 8 ve üzeri olan 14 olgu TUR-P'den, geri kalan 87 olgu radikal prostatektomi den oluşmaktadır. Olgularımıza ait parafin bloklardan, RT-PCR yöntemiyle TMPRSS2- ERG gen ekspresyonu çalışılmıştır. Toplam 20 BPH olgusunun 8'inde (%40) ERG ve TMPRSS2 ekspresyonu saptanmış, 12'sinde (%60) görülmemiştir. Otuz bir Gleason skor 6 (Düşük grade'li) olgu ve 25 Gleason skor 7(orta grade'li) olgunun tamamında ERG ve TMPRSS2 ekspresyonu görülmüştür. Yirmi beş Gleason skor 8 ve üzeri (yüksek grade'li) olguda ERG ve TMPRSS2 ekspresyonu izlenmemiştir (p=0,000) . Ekspresyon, sağ kalımla, Gleason skorla ile ilişkili bulunmuştur (p<0,05) ancak yaş ve PSA ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmamızda, TMPRSS2/ERG ekspresyonunun düşük gleason skorlu ve periferal zon tümörü olan olgularda pozitif olduğunu saptadık. Gleason skoru yüksek olan olgularımızda TMPRSS2/ERG ekspresyonunun olmaması, bu tümörlerin transizyonel zonda yerleşmesine bağlı olabileceğini düşündürmektedir. Periferal zondan gelişmiş ve genellikle radikal prostatektomi ile örneklenen tümörlerde ekspresyon varlığı, periferal ve transizyonel zondan gelişen tümörlerin farklı moleküler yolaklar izlediği görüşünü desteklemektedir. Bununla birlikte, tümör gelişim yolağının ilk basamaklarında, ekpresyonun daha etkin olup, ileri basamaklarda ise farklı moleküler yolakların devreye girmesi olası bir diğer mekanizmadır.