Biyokimya
118 theses under this subject heading
Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi merkez laboratuvarında biyokimya parametrelerinde onay destek sisteminin kurulumu ve geliştirilmesi
Amaç: Onay destek sistemleri (ODS), laboratuvar test sonuçlarının belirlenen kriterler ölçüsünde değerlendirilmesi ve onaylanması için algoritmaları kullanan postanalitik bir süreç iyileştirme aracıdır. Çalışmamızda Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi, Merkez Laboratuvarında klinik biyokimya testleri için ara yazılım (LIOS) aracılığıyla ODS kurulumu, algoritmaların geliştirilmesi ve yazılımın değerlendirilerek ODS etkinliğinin arttırılması amaçlanmıştır. Yöntem: ODS algoritmaları tasarlanırken ara yazılım aracılığıyla 30 biyokimya testi için değerlendirme kriterleri tanımlanarak onay akış şeması oluşturuldu. Kuralların belirlendiği gibi çalıştığını doğrulamak amacıyla simülatör programda özel olarak üretilmiş 720 hasta sonucu ile kurallar test edilerek beklenen onay durumları elde edildi. Gerçek hasta verileri ile sistem değerlendirmesi için 01.06.2019-31.05.2020 tarihleri arasında çalışılan 194,520 rapor ve 2,025,948 test değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda test sonuçlarının %77.11-85.03'ü ODS ile onaylandı. Onaylanmayan testlerin en sık onaylanmama nedeninin %40.78 ile onay aralık kontrolü en az %0.09 anlamsız test sonucu olduğu görüldü. Manuel onay ile ODS değerlendirmeleri 7 farklı kullanıcı ve 328 rapor ile karşılaştırıldığında uyum oranları %79.27-88.11 arasında, κ katsayıları ise 0.387-0.629 arasındadır (p <0.001). Sonuç: Tasarladığımız algoritma modeli, klinik biyokimya testlerinde yüksek oranda otomatik onay yapılabileceğini göstererek manuel onaylanan test sonuçlarının sayısını önemli ölçüde azaltmıştır. Uyguladığımız ODS algoritmalarının, analitik ve preanalitik hata tespiti ile test sonuçlarının daha tutarlı bir şekilde gözden geçirilmesini sağladığı düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: onay destek sistemleri, biyokimya, klinik laboratuvar
Klinik biyokimya analitlerine ait referans aralıkların numune kabul zamanına göre indirekt yöntemle tespiti
Klinik laboratuvar testlerine ait referans aralıkların eldesi her klinik laboratuvarın tek başına üstesinden geleceği bir iş değildir. Direkt örnekleme yönteminin zorluğu, yüksek maliyeti ve bazen mümkün olamaması sebeplerinden dolayı indirekt yolla referans aralık tespiti rağbet görmektedir.Bu çalışma 01.01.2009 - 01.01.2010 tarihleri arasında laboratuvarımıza gelen hasta numunelerinin toplam 14 analitin sonuçlarından oluşan verinin laboratuar bilgi sisteminden transferi yoluyla referans aralıkların indirekt ve aposteriori şekilde tespit edildiği bir çalışmadır. Nihai manada referans aralık tespiti özel manada ise numune kabul zamanına göre referans aralık tespitinin yapıldığı çalışmamız indirekt örnekleme yoluyla referans aralıkları belirleme çalışmaları arasında numune kabul zamanını alt gruplandırma faktörü olarak kabul eden bir çalışmadır. Çalışmamıza dahil edilen toplam 14 analitin 7'si diurnal ritim göstermektedir. 14 analit içinde serum demir, TSH, total kalsiyum, inorganik fosfor, prolaktin ve total kortizol analitleri için kan alma zamanları arasında anlamlı farklılıklar tespit edildi (p<0,05). Bu analitlerden serum total kalsiyum analiti hariç diğer 5 analitin her birisi için belirli kan alma zamanlarına özel referans aralıklar tespit edildi. Her bir analit için elde ettiğimiz referans aralıkları direkt yöntem, indirekt yöntem, referans kitaplardan transfer ve kit prospektüslerden transfer yoluyla elde edilen referans aralıklarla ilgili analitin referans değişim değerlerine (RCV) göre kıyasladık. Kıyaslama sonucunda çoğu durumda indirekt yöntem referans aralıklarımız diğer yöntemlerin referans aralıklarından anlamlı olarak farklı olduğunu gördük. Ancak serum TSH, total kalsiyum, inorganik fosfor, PTH, folat, için tespit ettiğimiz referans aralıklarla diğer yöntem referans aralıkları arasında anlamlı fark görülmemiştir. Kit prospektüs ve referans kitaplardan transfer yöntemleriyle elde edilen referans aralıkların her bir analit için referans alınamayacağını ortaya koyan çalışmamız referans aralığı etkileyen preanalitik aşama faktörlerin önemini vurgulamıştır.Çalışmada uyguladığımız indirekt örnekleme yöntemi, tamamlayıcı ve doğrulayıcı bir yöntemdir. Referans aralığı verilmemişse veya verilen rakamlar yeterli bulunmazsa hastane analiz kayıtları kullanılarak normal değerler elde edilebilir. Ancak, direkt örnekleme yönteminin yerine geçecek bir yöntem değildir. Gelecekte bu yöntemin özellikle uç değer analizi ve alt gruplandırma olmak üzere tüm aşamalarıyla daha standart hale getirilmesi gerektiği şüphesiz klinik laboratuvarlar için önemlidir.
Rotterdam, AES ve National Institutes of Health kriterlerine uyan PKOS'lu hastaların biyokimyasal değerlerinin ve insülin direncinin karşılaştırılması
Polikistik over sendromu (PKOS), amenore, polikistik overler, hirsutizm ve obezitenin birlikteliği olarak tanımlanmaktadır. PKOS üreme çağındaki kadınların yaklaşık %5-%10?inde görülmektedir. Patogenezinde, hiperinsülinemiyle beraber olan insülin direnci ve overlerde luteinizan hormona (LH) bağımlı androjen yapımının artışı anahtar rol oynamaktadır. PKOS tanı kriterleri günümüze kadar; National Institutes of Health (NIH) 1990, Rotterdam Consensus 2003, Androjen Excess Society (AES) ve PKOS society 2009 göre sınıflandırılmaktadır. Çalışmamızda Nisan 2011-Ağustos 2012 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği Jinekoloji polikliniğine PKOS ön tanısıyla başvuran Androgen Excess Society (AES), Rotterdam, National Institutes of Health [NIH] kriterlerine uyan hastaların biyokimyasal değerlerini ve insülin direncini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmamız retrospektif bir çalışmadır. Çalışmaya Rotterdam tanı kriterlerine göre PKOS tanısı olan kadınların (n=200), Androgen Excess Society (AES) tanı kriterlerine göre PKOS tanısılı olan kadınların (n=182), National Institutes of Health (NIH) tanı kriterlerine göre PKOS tanısı olan kadınların (n=180); antropometri, lipid profili, glukoz, insülin, oral glukoz tolerans testi (OGTT) ve hormon düzeyleri değerlendirildi. İnsülin direnci homeostatik modeli değerlendirmesi (HOMA-IR) kullanılarak hesaplandı. Gruplar arasında bel/kalça (p= 0,0001), LH/FSH (p= 0,041), AST (p= 0,035), DHEA-S ( p= 0,010), FG skorlamsı ( p= 0,007) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. İnsülin direnci (HOMA-IR ? 3.8) sıklığı sırasıyla grup1: %35, grup2: %33,0 ve grup3; %37,2 bulundu. Gruplar arasında insülin direncinin istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Sonuç olarak; bu çalışmada Rotterdam-PKOS metabolik sendromunda, NIH-PKOS insülin direncinde ve AES-PKOS dislipidemide ön plana çıkmıştır. Anahtar Kelimeler: Polikistik over sendromu, Tanı kriterleri, İnsülin direnci, Biyokimyasal değerler, Hormon paneli, Dislipidemi, Metabolik sendrom
Siyah hardal tohumundan ( Brassica nigra) lipaz enziminin saflaştırılması ve karakterizasyonu
Lipazlar yapıları incelendiğinde yağ asitlerinden ve gliserolden oluşturulan esterlerin su ile etkileşimi sonucunda ikiye ayrılan veya lipit yapılarında bulunan ester bağlarının oluşumunda katalizör görevini üstlenen enzimler olarak bilinirler. Çalışma ile lipaz saflaştırılan bitkisel kaynaklara bir alternatif oluşturulmuş ve ilk defa hardal tohumundan lipaz enziminin eldesi gerçekleşmiştir. Hardal tohumundan lipaz eldesi konusunda hardal tohumunun yapısında bulunan proteinlerin yağsızlaştırılması ile başlanmıştır. Jel filtrasyon kromotografisi prosesleri kullanılarak hardal tohumu lipazı saflaştırılmıştır. Bütün saflaştırma yöntemlerinde Bradford metoduna göre protein tayini yapılmış ve titrasyon işlemleri ile lipaz aktivitesi tayini gerçekleştirilmiştir. Buna bağlı olarak spesifik aktivitelerin hesaplanması yapılmıştır. İşlemler sonucunda hardal tohumu lipazının 37,89 kat saflaştırıldığı tespit edilmiştir. Saflaştırılan lipaz enzimi SDS-PAGE ile karakterizasyonu yapılmıştır. Enzim en yüksek aktiviteyi pH 5,6 ve 60 derecede göstermiş, ayrıca stabil pH ve stabil sıcaklık seviyeleri de 6,8 ve 4 ˚C olarak tespit edilmiştir. Lipaz enziminin depolanma kararlılığını belirlemek amacıyla iki hafta boyunca stabil şartlarda +4 ˚C derecede aktivitesini koruduğu tespit edilmiştir. Lipaz enzimleri için önemli parametrelerden olan Km ve Vmax değerleri hesaplanmış, substrat olarak da triolein kullanılmıştır. Km değeri 0,1222 mM ve Vmax değeri ise yaklaşık 1,0195 U/dk.mg enzim olarak bulunmuştur.
Kaju fıstığından (Anacardium occidentale) lipaz enziminin saflaştırılması ve karakterizasyonu
Lipazlar, su-yağ ara yüzeyinde gerçekleşen trigliseridlerin hidroliz reaksiyonunda katalizör olarak görev alan enzimlerdir. Organik yapıların sentezi, ilaç Ar-Ge departmanlarında, deterjan üretim proseslerinde, peynir üretiminde ve süt ürünleri endüstrisi gibi geniş bir yelpazeye sahip biyoteknolojik uygulamalarda kullanılmaktadır. Bu çalışmada kaju fıstığından lipaz enziminin saf olarak eldesi ve karakterizasyon işlemleri yapılmıştır. Bu çalışmada sanayi alanlarında kullanımı oldukça yaygın olan lipaz enzimi kaynaklarına yeni bir alternatif oluşturacak, kaju fıstığından lipaz enziminin saflaştırılması amaçlanmıştır. Kaju fıstığından lipaz enzimi saflaştırması sırasında ilk basamak olarak; kaju fıstığı proteinlerinin yağsızlaştırılması ile başlanmış, yağsızlaştırma işleminden sonra amonyum sülfat çöktürmesi, enzimi saf olarak elde edebilmek adına jel filtrasyon kromotagrafisi metodları kullanılarak kaju fıstığı lipazının saf olarak eldesi gerçekleştirilmiştir. Saflaştırma basamaklarında Bradford metodu kullanılarak protein tayini yapılmış ve titrimetrik analiz yöntemi kullanılarak lipaz enziminin aktivite ölçümleri ve spesifik aktivite hesaplamaları yapılmıştır. Yapılan ölçüm ve analizler sonucunda kaju fıstığı lipazının 66,45 kat saflaştırıldığı bulunmuştur. Kaju fıstığı lipazının karakterizasyon işlemleri SDS-PAGE ile yapılmıştır. Enzimin optimum şartları belirlenmiş ve bu şartlar altında enzimin maksimum düzeyde depo kararlılığı belirlenmiştir. Saflaştırılan lipaz enziminin en yüksek aktiviteyi pH 6,8 ve 60°C derece sıcaklıkta gösterdiği tespit edilmiştir. Ayrıca enzimin stabil olarak kaldığı pH ve sıcaklık değeri ölçümlerinde stabil pH'ı 6,8 stabil sıcaklığının 40°C derece olduğu belirlenmiştir. Depo kararlılığını belirlemek amacıyla, on gün süreyle aktivite ölçümleri yapılmıştır. Enzim aktivitesinin on günün sonunda 4°C'de korunduğu gözlenmiştir. Substrat olarak triolein kullanılarak kaju fıstığı lipazının Km ve Vmax değerleri hesaplanmıştır. Yapılan hesaplamalar sonucunda Km= 0,3355 mM ve Vmax= 0,936 U/dk. mg enzim olarak hesaplanmıştır.
Benzotiyazol türevlerinin ve metal komplekslerinin insan eritrosit karbonik anhidraz enzimleri üzerine etkilerinin incelenmesi
Karbonik anhidraz (CA) (E.C. 4.2.1.1.), karbondioksitin HCO3 ve H+ iyonlarına iki basamakta dönüşümlü hidratasyonu reaksiyonunu katalizleyen, aktif bölgesinde çinko iyonu bulunduran bir metaloenzimdir. İnsan göz dokusunda CA I, CA II ve CA IV izoenzimleri bulunur. Bunlardan CA I ve CA II izoenzimleri sitozolik iken, CA IV izoenzimi membrana bağlıdır. Karbonik anhidraz inhibitörleri, aköz humorun fazla salgılanmasıyla oluşan yüksek göz içi basıncını (IOP) düşürdükleri için glokom tedavisinde kullanılırlar. Bu çalışmada glokom hastalığı tedavisinde kullanılmaya aday yeni karbonik anhidraz inhibitörlerinin bu enzim üzerindeki inhibisyon etkileri in vitro olarak araştırılmıştır. Öncelikle insan eritrositlerinden hCA I ve hCA II izoenzimleri afinite jeli (Sepharose-4B-L-tirozin-sülfanilamid) kullanılarak saflaştırıldı. hCA I 1108,21 EU/mg protein spesifik aktivite ve %16,82 verimle, hCA II 2399,80 EU/mg protein spesifik aktivite ve %23,97 verimle saflaştırılmıştır. Kalitatif ve kantitatif protein tayini yapıldı ve SDS-PAGE elektroforezi ile enzimlerin saflığı kontrol edildi. Enzim aktiviteleri kinetik çalışmalarla belirlendi. Daha sonra sentezlenen bileşiklerin insan eritrosit hCA I ve hCA II izoenzimleri üzerindeki inhibisyon etkileri incelendi. Bileşiklerin inhibisyon etkisini belirlemek için karbonik anhidraz enziminin hidrataz ve esteraz aktiviteleri ölçüldü. İnhibisyon etkisi gösteren bileşikler için %Aktivite-[I] grafikleri çizilerek IC50 değerleri belirlendi. Lineweaver-Burk grafikleri çizilerek Ki sabitleri hesaplandı. Hidrataz IC50 değerleri hCA I için 2,55-84,07 µM arasında, hCA II için 1,91-56,48 µM arasında bulundu. Esteraz IC50 değerleri hCA I için 0,15-890 µM arasında, hCA II için ise 0,09-820 µM arasında bulundu. Ki değerleri ise hCA I için 0,06-4,38 µM arasında, hCA II için ise 0,04-3,5 µM arasında bulundu.
Gaziantep bölgesinde indirekt yöntemle farklı biyokimya parametreleri için referans aralığı çalışması ve değerlerin verifikasyonu
Referans aralıkları, klinik karar verme sürecinin önemli bir parçasıdır. Laboratuvarlar tarafından rapor edilen bu aralıklar, hastaların test sonuçlarının yorumlanmasında klinisyenler tarafından esas alınır. Bu nedenle, güvenilir aralıklar oluşturulması laboratuvarlar için önemli bir görevdir. Biz de bu çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'ne 2015-2021 yılları arası ayaktan başvuran hastaların verilerini kullanarak retrospektif olarak 30 test için indirekt yöntemle referans aralığı oluşturmayı amaçladık. Ayrıca elde ettiğimiz referans aralıklarını laboratuvarımıza aktarımının uygunluğunu belirlemek için verifikasyon yapmayı planlandık. Hastanemize başvuran ayaktan hastaların belirli kriterlere göre seçilen total protein, albümin, üre, ürik asit, kreatinin, total bilirubin, direkt bilirubin, glukoz, trigliserit, HDL-K, LDL-K, total kolesterol, sodyum, potasyum, klor, kalsiyum, fosfor, magnezyum, AST, ALT, LDH, ALP, GGT, CK, amilaz, demir, insülin, TSH, fT4 ve fT3 testlerine ait veriler kullanıldı. Verifikasyon için sağlık durumu anketle belirlenen 80 gönüllü çalışmaya dahil edildi. Hasta verileri ile referans aralığı belirlemek için Bhattacharya ve Tukey yöntemi kullanıldı. Testlerin verifikasyonu için sağlıklı gönüllülerden elde edilen referans değerlerin belirlenen referans aralıklarının içerisinde kalma yüzdesi ve hasta verilerinin bu aralıklara göre işaretleme oranları belirlendi. Elde ettiğimiz referans aralıkları değerlendirildiğinde Tukey yöntemiyle oluşturulan aralıklar Bhattacharya yöntemi ile elde edilen aralıklara göre daha geniş olduğu görüldü. Çalışmamızda verifikasyon sonuçlarına göre Bhattacharya yöntemi ile daha uyumlu ve karşılaştırılabilir referans aralıkları elde edildiği doğrulandı. İndirekt yöntem gücünü doğru seçim kriterleri ve istatistik yöntemlerin doğru uygulanmasından alır. Bu şartlar sağlandığında, indirekt yöntemle güvenlir referans aralıklarının oluşturulabilir ve verifikasyonla kullanılabilirliği değerlendirilebilinir.
Tam otomatik bakır ölçüm kitinin geliştirilmesi
Klinik kimya hastalıkların tanı ve tedavisinde uygulanan tetkiklerle ilgilenir. Tıp alanında uygulanan laboratuvar testlerinin temelini otomatize analizörler oluşturmasına rağmen bir çok analitin tayini hala otomatize sistemlere uyumlu hale getirilememiştir. Bakır tayininde otomatize bir teknik olmayan atomik absorpsiyon spektrometrisi (AAS) yaygın olarak kullanılmaktadır. AAS her laboratuvarda sürekli uygulanan, kolay ulaşılabilir bir teknik değildir ve yapılacak ölçümler için örneklerin dış laboratuvarlara gönderilmesi gerekmektedir. Örneklerin dış laboratuvarlara gönderilmesiyle tetkikin sonucunun doktora ulaşması gecikmekte ve tetkik maliyetleri artmaktadır. Eser elementlerin pratik yöntemlerle ölçülebilmesi ve miktarlarında gerçekleşen değişimlerin takip edilebilmesi önemlidir. Bu elementler, çok önemli fizyolojik olaylarda görev alan enzimlerin yapı ve fonksiyonunda görevlidir. Bakır, demir metabolizması, hücresel solunum, serbest radikallerin etkisiz hale getirilmesi, bağ doku elemanlarının, nörotransmitter maddelerin sentezi ve sinir sisteminde sinyal iletimi başta olmak üzere bir çok metabolik yolakta anahtar rolü oynayan enzimlerin yapısında bulunur. Bakır metabolizmasındaki bozukluklar, eksikliğinde ve fazlalığında ciddi klinik bulguların görüldüğü bir çok hastalığa sebep olur. Bu çalışmada, AAS'ye ve piyasada kullanılan fakat verimli olmayan otomatize yöntemlere alternatif olarak doğru sonuçlar veren, raf ömrü ve cihaz üzerinde kullanım süresi uzun otomatize bir kolorimetrik bakır ölçüm kiti geliştirilmesi ve geliştirilen yöntemin klinik kullanıma uygunluğunun değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Amaca yönelik olarak manuel ve otomatize spektrofotometri teknikleri kullanılarak reaktifler geliştirilmiş ve bu reaktiflerin klinik kullanıma uygunluğunun değerlendirmesi için performans ve stabilite değerlendirmeleri gerçekleştirilmiştir Geliştirilen yöntemin %CV değeri 2'nin altında, hata değeri -1 ile 1 arasındadır. Yöntem karşılaştırma çalışmalarında AAS ile 0.96 oranında korelasyon gözlemlenmiştir. Yapılan regresyon analizi sonucu elde edilen r2 değeri 0.95'tir. LoB 0.178 μg/dl, LoD 0.607 μg/dl, LoQ 3.207 μg/dl, toplam analitik hata 1.89, sigma 3.62, ölçüm belirsizliği 2.87, genişletilmiş ölçüm belirsizliği 5.74 olarak tespit edilmiştir. Yöntem 4-1000 μg/dl aralığında doğrusaldır. Carry-over gözlemlenmemiştir. Çinko, magnezyum, kobalt ve demir iyonları ölçümlerde interferense sebep olmamaktadır. Raf ömrü en az 6 ay, cihaz üzerinde kullanım süresi en az 30 gün olarak tespit edilmiştir. Referans aralığı 91-185 μg/dl olarak belirlenmiştir. Kesinlik, doğruluk, yöntem karşılaştırması, tespit kabiliyeti, doğrusallık, carry-over, girişim, raf ömrü ve cihaz üzerinde kullanım süresi değerlendirilen yöntemin klinik kullanıma uygun olduğu, altın standart yöntemle korele sonuçlar verdiği ve benzer kitlerden daha üstün performans sergilediği gözlemlenmiştir. Ülkemiz şartlarında üretimi mümkün dünya standartlarında performans sergileyen yeni bir ölçüm yöntemi geliştirilmiştir. Anahtar kelimeler: bakır, oto-analizör, kolorimetri, performans değerlendirmeleri
Karaciğer sirozlu olgularımızda sirotik kardiyomiyopatiyle ilgili belirli biyokimyasal ve ekokardiyografik parametrelerin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Karaciğer sirozu, dünyanın pek çok bölgesinde ve ülkemizde en önemli ölüm nedenlerinden biridir. Sirotik hastalarda, kardiak fonksiyon bozukluğu olduğu, sistolik, diastolik disfonksiyon ve elektrofizyolojik anormallikler bulunduğu bilinmektedir. Çalışmamızda karaciğer sirozu olan hastalarda bazı ekokardiyografik ve biyokimyasal parametrelerin sirotik kardiyomiyopati ile ilişkisini araştırdık.Materyal metod: Ağustos 2009 ile Mayıs 2011 yılları arasında iç hastalıkları ve gastroenteroloji polikliniğinden takipli 44 karaciğer sirozlu hasta (24 erkek ve 20 kadın) ve 30 kişi kontrol grubu (16 erkek ve 14 kadın) olarak çalışmaya alındı. Çalışmada; elektrokardiografi (EKG), ekokardiografi, Pro-BNP ve diğer biyokimyasal belirteçler değerlendirildi. Sonuçlar SPSS (SP-SPSS versiyon 16) ile istatistiksel olarak analiz edildi.Bulgular: 44 karaciğer sirozlu hastanın Child-Pugh sınıflamasına göre 24'ü (%54.5) Child-Pugh C evresindeydi. Olguların 25'inde (%56.8) sirozun etyolojisi HBV idi. Pro-BNP değeri hasta grubunda 156.41±153.56 pg/ml ve kontrol grubunda 25.71±30.11 pg/ml (p< 0.001) olarak tespit edildi. EKG'de sirozlu hastalardaki QTc: 0.40 ± 0.03 sn ve kontrol grubunda QTc: 0.38 ± 0.03 sn (p: 0.016). Ekokardiografik parametrelerden sol atriyum diyastol çapı hasta grubunda 3.98±0.54 , kontrol grubunda 3.46±0.45 olarak saptandı (p<0.001). Sağ ventrikül doku doppler incelemesinde myokardial performans indeksinin hasta grubunda 0.27±0.05, kontrol grubunda 0.23±0.06 değer olduğu görüldü ( p: 0.01 ). Septumdan alınan değerlere göre hasta grubunda hesaplanan MPİ: 0.41±0.09, kontrolde 0.36±0.07 (p: 0.02) bulundu. Buna karşın konvansiyonel yöntemlerle hesaplanan sol ventrikül MPİ değeri benzerdi. E/A, EDZ değerinde anlamlılık tesbit edilmedi. E/E' değeri hastada 10±3, kontrol grubunda 8±2 (p? 0.05 ) idi.Sonuç: Ekokardiografik olarak konvansiyonel yöntemlerle ölçülen parametreler açısından karaciğer sirozlu hastalar sol atrium çapı dışında normallerden farklı değildir. Ancak doku doppler ekokardiografi parametrelerinden IVS MPI, RV MPI ve E/E' değerlerinin karaciğer sirozlu olgularda bozulmuş oldukları belirlendi. Ayrıca sirotik hastalarda normallere göre QTc uzaması mevcuttu. ProBNP değeri de sirotik hastalarda normallere göre yüksek bulundu.. Tüm bu bulguların sirotik kardiyomiyopati ile ilgili olabileceğini düşünüyoruzAnahtar kelimeler: Siroz, kardiyomiyopati, pro-BNP, ekokardiografi, doku dopplerekokardiografi
Tam otomatik izositrat dehidrogenaz enzim aktivitesi ölçüm kitinin geliştirilmesi ve izositrat dehidrogenaz enziminin rekombinant üretimi
İzositrat dehidrogenaz (IDH) enzimi izositratın oksidatif dekarboksilasyonunu gerçekleştirerek α-ketoglutarat (α-KG) ve karbondioksit (CO2) üetimini katalizleyen bir enzimdir. Metabolizmada birçok dokuda yoğun olarak bulunan bu enzimin nikotinamid adenin dinükleotit fosfat (NADPH+H) kaynağı olarak görev yapmasının yanında glukoz, yağ asidi ve glutamin metabolizmasında rolü olduğu bilinmektedir. NADPH+H molekülü hem hücresel biyosentez reaksiyonlarında hem de indirgeyici ekivalan molekül olarak kullanılması sebebiyle antioksidanlara karşı savunmada büyük role sahiptir. IDH enziminde gerçekleşen mutasyonlar enzimde neomorfik aktiviteye yol açarak normalde ürün olarak ortaya çıkan α-KG' ı substrat olarak kullanmasına ve NADPH+H üretiminin aksine tüketimine sebep olur. Bu değişim hücresel düzeyde birçok yolağı etkileyerek kanser gelişimine yol açar. Başta gliomalar olmak üzere; lösemi, lenfoma, kolanjiokarsinoma, kondrosarkoma ve pankreas tümörlerinde de IDH mutasyonu bildirilmiştir. Serumda NADP+-bağımlı IDH aktivitesi artışının, karaciğer doku hasarının belirlenmesinde rutinde kullanılan aspartat amino transferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), alkalen fosfataz (ALP), γ-glutamil transferaz (GGT) enzimlerinden daha hassas sonuçlar verdiği bilinmektedir. Klinik olarak büyük öneme sahip bu enzimin ve mutant formunun aktivitesindeki değişiklikleri tespit edebilecek basit ve ucuz bir yöntem bulunmamaktadır. Mutant enzim ile ilgili yapılan çalışmalarda kullanlan yöntemler biyopsi ile alınan doku örnekleri ile çalışılan, girişim gerektiren tekniklerdir. Bu çalışma ile NADP+-bağımlı normal ve mutant IDH enzim aktivitesinin hastalardan alınan kan örnekleri ile çalışılabilecek ve tüm rutin biyokimya laboratuvarlarında bulunan otomatik kimya analizörleri ile uyumlu olarak kullanılabilecek bir kit geliştirilmesi planlanmıştır. Enzimin kofaktör olarak kullandığı molekül olan NADPH+H molekülünün 340 nm'de verdiği absorbans değişiminden yararlanılarak spektrofotometrik yöntemle enzim aktivitesi hakkında bilgi sahibi olunması amaçlanmıştır. Geliştirilecek kit çalışmalarında kullanılmak üzere kalibratör-kontrol materyali olarak kullanılabilecek mutant ve normal form NADP+-bağımlı IDH enzimilerinin rekombinant üretimi hedeflenmiştir. Çalışmanın seyri sırasında mutant enzimin aktivitesinin ölçüme uygun olmadığı tespit edilmiştir. NADP+-bağımlı IDH aktivitesi ölçüm metodunun geliştirilmesi çalışmaları ile 2 nin altında % CV değeri, LoB 0.1744 U/L performans özelliklerine sahip 0 – 1200 U/L arasında doğrusal olan bir ölçüm kiti üretilmiştir. Hem normal form hem de R132H mutant form NADP+-bağımlı IDH enzimlerinin ökaryotik bir mikroorganizma olan Pichia Pastoris maya hücrelerinde rekombinant üretimi gerçekleştirilmiştir. Rekombinant üretilen normal NADP+-bağımlı IDH enziminin izositrat için Vmax ve KM değerleri sırasıyla 4.55 μM/dk ve 108 μM olarak bulunmuştur. Anahtar kelimeler: İzositrat dehidrogenaz, enzim aktivite ölçümü, rekombinant, Pichia Pastoris.
Silver nanoparticles (AGNPs) synthesis from clove extract and investigation of its anticancer activity
The intersection of nanotechnology and medical research has ignited a paradigm shift in the approach to cancer treatment. Nanoparticles, as versatile carriers of therapeutic agents, have garnered significant attention due to their unique physicochemical properties and their potential to revolutionize cancer therapy. Their ability to enhance drug delivery, improve targeting specificity, and modify cellular interactions has opened new avenues in the fight against cancer. Conventional cancer treatments, such as chemotherapy and radiation therapy, often suffer from limitations, including off-target effects, poor bioavailability, and drug resistance. The aim of the study is to find an alternative method to treat cancer cells using nanotechnology and study the effect of nanoparticles on the activity of cancers. This study was conducted on 15 samples of a cell line derived from human alveolar cell carcinoma in the Centre of Biotechnological Research at Al-Nahrine university. In this study, silver nanoparticles (AgNPs) were synthesized using a plant extract and characterized using UV-Vis spectrophotometry, scanning electron microscopy (SEM), atomic force microscopy (AFM), and X-ray diffraction (XRD) analysis. The AgNPs exhibited a size of approximately 73.96 nm and a face-centered cubic lattice structure. The cytotoxicity of the plant extract, AgNPs, and their combination was evaluated on human dermal fibroblast (HdFn) and A549 lung cancer cell lines. The plant extract showed a dose-dependent decrease in cell viability in both cell lines, with IC50 values of 154.0 μg/mL for HdFn and 15.39 μg/mL for A549. Similarly, the AgNPs alone exhibited a dose-dependent decrease in cell viability, with IC50 values of 333.4 μg/mL for HdFn and 80.63 μg/mL for A549. Furthermore, the combination of the plant extract and AgNPs resulted in a synergistic decrease in cell viability, with lower IC50 values of 236.0 μg/mL for HdFn and 112.9 μg/mL for A549. These findings suggest that the combination of the plant extract and AgNPs has a stronger cytotoxic effect compared to their individual components. The study also investigated the scavenging activity of the plant extract, AgNPs, and their combination on 2,2-diphenyl-1-picrylhydrazyl (DPPH) radicals. The combination exhibited the highest scavenging activity, followed by the plant extract and the AgNPs alone. This indicates that the combination has enhanced antioxidant properties, which may contribute to its cytotoxic effects. Overall, this study demonstrates the potential of AgNPs synthesized using a plant extract as a promising cytotoxic agent against HdFn and A549 cell lines. The combination of the plant extract and AgNPs showed synergistic cytotoxicity and enhanced antioxidant activity. Further research is warranted to explore the underlying mechanisms and evaluate the therapeutic potential of these nanoparticles.
Estimation of hexanoyl lysin, lactoferrin and some diagnostic markers in renal failure
The present study started out aiming to investigate the HEL and LF status in the serum of renal failure patients due to acute kidney injury (AKI) or chronic kidney disease (CKD). Hence, this study was concerned with 60 patients with renal failure and 60 healthy people as control from both genders with ages ranging from (15 - 25) years. The specimens were estimated in terms of Hexanoyl-lysin adduct (HEL) and Lactoferrin (LF) using enzyme-linked immune sorbent inspection kits (Elisa) and some biomarkers of renal failure using automated analyzer methods. The results revealed that the level of renal function, Electrolytes and sugar were significantly elevated (p-value = 0.0001) in the serum of CRF patients compared with their counterparts in the control group. Furthermore, the lipid profile parameters were non-significantly different between CRF patients and control, except for TGs and VLDL, which were significantly elevated in CRF patients. The level of Fe was significantly higher (p-value = 0.005) in the serum of CRF patients than that of the control group. In addition, the biochemical assessments indicated significant elevation (p-value = 0.0001) in HEL and LF levels in CRF patients when compared with those of the control group. Both HEL and LF are concluded to be good sensitive markers in the diagnosis of renal failure disease.
Mucor miehei ve Pseudomonas sp. lipazlarının aktifleştirilmiş florisil desteğe glutaraldehit ve polisüksinimid üzerinden ayrı ayrı immobilizasyonu ve immobilize lipazın esterleşme reaksiyonlarında kullanımı
Bu çalışmada, Pseudomonas sp. ve Mucor miehei lipazlarının aktifleştirilmiş florisile glutaraldehit ve polisüksinimid ara kolları üzerinden immobilizasyonları için en uygun immobilizasyon koşulları, serbest lipaz ve 4 farklı immobilize lipazın en yüksek aktivite gösterdikleri koşullar ve kinetik parametreleri belirlenmiştir. İmmobilize lipazların sentetik aktiviteleri L-askorbil palmitat ve enantiyosaf aminoalkollerin sentezleri ve rasemik mandelik asidin asimetrik amidasyonu reaksiyonları için araştırılmıştır. Serbest ve immobilize lipazlar arasında hidrolitik aktivite açısından en yüksek katalitik etkinliğin (kkat/Km) 6,91x105 s-1M-1 olarak florisile polisüksinimid ara kolu üzerinden immobilize edilen Pseudomonas sp. lipazı için olduğu bulunmuştur. L-askorbil palmitat sentezinde tüm immobilize lipazlar için belirlenen optimum koşullarda yaklaşık %90 ürün verimine ulaşılmıştır. İmmobilize lipazların tümünün amino alkollerin kinetik rezolusyonunu %45-50 verimle ve %99 enantiyomerik aşırılıkta gerçekleştirdiği bulunmuştur. Florisile glutaraldehit ve polisüksinimid üzerinden immobilize edilen Pseudomonas sp. lipazlarının her ikisinin (R)-Mandelamid sentezini %50 verim %99 enantiyomerik aşırılıkta gerçekleştirdikleri belirlenmiştir.
Erişkinlerde putresin ve galanin seviyelerinin obez ve diyabetik obez gruplara bağlı değişiminin saptanması
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından anormal veya aşırı yağ birikimi olarak tanımlanan obezite çeşitli sağlık risklerine sebep olan bir sağlık durumudur. Dünya genelinde obezite görülme sıklığının 1900'lü yıllardan itibaren hızla artması sonucuyla DSÖ, obeziteyi evrensel bir salgın olarak tanımıştır. Obezitenin fizyolojik ve psikolojik olarak vücutta pek çok etkisi olmaktadır. Ayrıca kardiyovasküler hastalıklar, kas-iskelet sistemi hastalıkları, kanser türleri gibi pek çok hastalıkla birlikte diyabet görülme riskini de arttırmaktadır. Diyabet de obezite gibi pek çok sağlık problemlerine yol açan, vücutta yeterince insülin üretilememesi veya üretilen insülinin etkili bir şekilde kullanılamaması sonucu ortaya çıkan bir kronik hastalıktır. Obezite ve diyabetin vücut biyokimyası üzerinde de önemli etkileri olmakta, biyokimyasal yolakların işleyişinde farklılıklara neden olabilmektedir. Vücutta sentezlenebilen biyomoleküllerden olan galanin adlı nöropeptid ve putresin adlı poliaminin, özellikle enerji metabolizması olmak üzere vücutta pek çok önemli görevi olduğu bilinmektedir. Yine bu biyomoleküllerin obezite ve diyabetle de ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar yapılmıştır. Biz de bu çalışmamızda obez, diyabetik obez ve sağlıklı gruplarda serum putresin ve galanin düzeylerini karşılaştırmayı ve rutin biyokimyasal parametrelerle arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Çalışmada 25 obez, 25 diyabet tanısı almış obez ve 25 sağlıklı kontrol grubunda serum putresin ve galanin düzeyleri ELİSA yöntemi ile ölçülmüştür. Çalışma sonucunda serum putresin düzeyleri kontrol grubuna kıyasla obez ve diyabetli obez gruplarında daha yüksek bulunmuştur. Serum galanin düzeyleri obez, diyabetli obez ve kontrol grupları için karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunmuş ancak gruplar kendi aralarında karşılaştırıldığında anlamlı bir sonuç bulunamamıştır. Sonuç olarak putresin ve galanin parametrelerinin obezite ve tip 2 diyabet gelişimiyle ilişkisi olabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Bu ilişkinin daha detaylı incelenebilmesi ve ileride obezite tanı ve tedavisine katkı sağlayabilecek bir yöntem geliştirilebilmesi için bu konuda daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.
Erişkinlerde kas kuvveti ve kemik mineral yoğunluğu ilişkisi
Bu çalışmada, erişkinlerde kas kuvveti ve bazı biyokimyasal parametreler ile kemik mineral yoğunluğu (KMY) ilişkisinin cinsiyete göre nasıl bir değişim gösterdiğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 18- 25 yaş grubu futbolcu kız ve erkekler ile aynı yaş grubundaki sedanter kız ve erkekler olmak üzere toplam 80 birey katılmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin kuvvet (el kavrama, sırt ve bacak kuvveti) ile KMY ve biyokimyasal (glukoz, insülin, kreatinin, kalsiyum, fosfor, Vitamin D, homosistein, Vitamin B12, folat) parametrelerin ölçümü yapılmıştır. Bireylerin kuvvet ve biyokimyasal parametreleri ile KMY 'na ait T ve Z skorları arasındaki ilişkilerin araştırılmasında çok boyutlu ölçeklendirme analizi tekniğinden, kuvvet ve biyokimyasal parametreler ile KMY ilişkisi bakımından grupların karşılaştırılmasında ortalamaların analizi tekniğinden (ANOM) yararlanılmıştır. Lomber vertebra (L1-L4) bölgesi ile femur boynunda KMY tüm gruplarda futbolcuların lehine anlamlı bulunmuştur. Ancak grup ve cinsiyet farkı gözetmeksizin tüm gruplarda ölçülen kuvvet parametreleri ile KMY (T ve Z skorları), çok boyut ölçeklendirme analizine göre T ve Z skorlarının daha ziyade el kavrama kuvveti ile ilişkili olduğu tespit edilmiştir. KMY ile biyokimyasal parametreler arasında bütün gruplarda T ve Z skorları vitamin B12 ve glukoz dışındaki diğer parametreler ile güçlü bir ilişki olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak, futbolcularda kuvvet ve biyokimyasal değerlerin futbolcularda daha iyi olduğu ancak lomber ve femur bölgesi KMY'na ait T ve Z skorları kuvvet ve biyokimyasal parametreler arasındaki ilişkinin cinsiyet ve gruplara göre farklılık göstermediği tespit edilmiştir.
Deneysel tek doz steroid enjeksiyonlarının kemik dokusu üzerine etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak incelenmesi
Kortikosteroidler adrenal korteks tarafından salgılanan steroid yapıdaki hormonlardır. Bu hormonların laboratuvarda sentezlenen analogları olan sentetik formları yarım yüzyıldan fazla bir süredir birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Bu ilaçların tedavi edici etkilerinin yanı sıra, birçok doku ve sistem üzerinde önemli yan etkilere neden oldukları, yüksek dozda ve uzun süreli kullanılmaları durumunda osteoporoz, kemik fraktürleri, aseptik nekroz gibi ciddi komplikasyonlara neden oldukları bilinmektedir. Kortikosteroidlerle yapılacak olan tedavilerin süresi, hastalığın seyri ve şiddetine göre değişiklikler gösterebilmektedir. Bu ilaçlar genel tababette daha ziyade yüksek dozlarda ve uzun süreli uygulanırken, diş hekimliği pratiğinde genellikle düşük dozlarda, kısa süreli ve ekseriyetle tek doz halinde uygulanmaktadır. Bununla birlikte, bu ajanların düşük ve/veya tek doz halinde uygulanması durumunda da osteonekroz gibi ciddi koplikasyonların meydana gelebileceği belirtilmektedir. Bu çalışma tek doz steroid enjeksiyonlarının kemik dokusu üzerine etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma, 48 Wistar Albino cinsi erkek sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Denekler, her bir grupta 12 deney hayvanı olacak şekilde biri kontrol üçü deney grubu olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Deney gruplarına tek doz intramusküler 2, 4 ve 20 mg/kg olacak şekilde metilprednizolon uygulandı. Gruplardaki hayvanların yarısı 1. hafta diğer yarısı ise 4. haftanın sonunda sakrifiye edilerek kan ve kemik örnekleri toplandı. Yapılan değerlendirmeler sonucunda, 2, 4 ve 20 mg/kg tek doz kortikosteroid uygulamalarının histopatolojik olarak femur ve kondil başında önemli bir değişikliğe neden olmadığı, ancak kemik metabolizmasını gösteren OPG değerlerinin deney gruplarında daha düşük, RANKL, IL-33, LDL kolesterol değerleri ve RANKL/OPG ve LDL/HDL kolesterol oranlarının ise daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, bu çalışmanın sınırları içerisinde her ne kadar histopatolojik olarak önemli bir değişik olmadığı gözlenmese de, kemik metabolizmasını gösteren biyokimyasal markerlar göz önünde bulundurulduğunda tek doz kortikosteroid uygulamalarının kemik metabolizmasında önemli değişikliklere neden olduğu ve kemiğin yapım-yıkım dengesinin yıkım yönünde değiştiği söylenilebilir.
Primula vulgaris'den sentezlenen gümüş nanoparçacıklarının antimikrobiyal ve antioksidan özelliklerinin değerlendirilmesi
Yapılan bu çalışmada, Primula, Primulaceae ailesine ait çiçekli bir tıbbi bitki olan Primula vulgaris' den sentezlenen gümüş nanoparçacıkların antimikrobiyal ve antioksidan özellikleri değerlendirilmiştir. Bitki ile yapılan çeşitli ekstrakt denemelerinin ardından nanoparçacıkların ayrıştırılması için gümüş nitrat (AgN03) çözeltisi eklenmiştir ve gümüş nanopartikül (AgNP) en iyi oluşumunun gözlendiği ekstrakt yöntemi olan etanol, metanol, aseton, saf su ve kaynatma ile ekstraksiyon yöntemleri kullanılmıştır. Primula vulgaris yaprak, çiçek ve kök ekstraklarından sentezlenen gümüş nanoparçacık ekstraktları çeşitli mikrobiyal suşlarda agar kuyucuk difüzyon yöntemi kullanılarak, antimikrobiyal etkileri belirlenmeye çalışılmıştır. Nanopartiküllerin karakterizasyonu UV-Vis spektroskopisinde ölçülmüştür. Nanopartiküllerin Gram (+) ve Gram (-) bakteriler ile maya türlerine karşı etkileri incelenmiştir. Yapılan çalışmada P. vulgaris yaprak, çiçek ve kök ekstraktları kullanılarak sentezlenen AgNP' nin antimikrobiyal özellikte olduğu görülmüştür. P. vulgaris yaprak, çiçek ve kök ekstraktlarının DMSO, kaynatma, metanol, etanol, aseton ve saf su ile hazırlanan eksraktları, AgNO3 varlığında AgNP sentezlemiştir. Oluşan ektraktların agar kuyucuk difizyon yöntemi ile yapılan antimikrobiyal aktivitesine göre yaprak ekstraktında B. subtilis, C. jejuni, E. aerogenes, K. pneumoniae, A. hydrophila, S. dysenteriae, S. epidermidis, S. typhimurium 10-18 mm çapında en geniş zonu göstermiştir. Diğer bakteriler 8 mm ve altında inhibisyon zon göstermiştir. Çiçek ekstraktın da bu bakteriler; P. aeruginosa, S. aureus, B. cereus, S. typhimurium 10-20 mm arası inhibisyon zon gösterirken diğer bakteriler 6 mm ve altında zon göstermiştir. Kök ekstraktlarında ise bu bakteriler; C. jejuni, A, hydrophila, S. epidermidis, 5-15 arası inhibisyon zon gösterirken diğer bakteriler 5 mm ve altında inhibisyon zon da antimikrobiyal etki göstermiştir. S. boulardii, C. albicans, C. glabrata, C. parapsilosis ve C. tropicalis ise 10-25 mm lik zon çap oluşturmuştur. Mayalar arasında en fazla antimikrobiyal aktivite sırasıyla C. tropicalis>C. glabrata>C. parapsilosis>C. albicans>S. boulardii de görülmüştür. P. vulgaris ekstraktlarından elde edilen AgNP bakterilere göre mayalara daha çok antimikrobiyal aktivite göstermiştir. Bitkisel fitokimyasallar önemli bileşikler olarak göze çarpmaktadır. Bunlardan saponinler antibakteriyel özellik göstermektedir. Fitokimyasallar aynı zamanda antioksidan etki mekanizmasının çalışmasına yardımcı olmaktadır. P. vulgaris antioksidan özelliğini göstermek için DPPH (2,2-difenil-1-pikrilhidrazil) yöntemi kullanılmıştır. P. vulgaris' ten elde edilen yaprak, kök ve çiçek ekstraktlarının DPPH metanollü çözeltisi ile karıştırılmıştır. Oluşan ekstraktlı DPPH çözeltilerinin 517 nm absorbansına göre DPPH radikalini ortamdan uzaklaştırarak antioksidan özellikte olduğu görülmüştür.
Tip 2 diyabetin mikrovasküler komplikasyonunda inflamatuar hasarın potansiyel biyobelirteçleri olarak inaktif K vitamini bağımlı matriks gla proteinleri ve fetuin-A
Tip 2 Diyabetes Mellitus (T2DM) hastalarında vasküler kalsifikasyon mekanizmaları ile mortalite ilişkisi tam olarak anlaşılamamıştır. Arteriyel kalsifikasyonlar ve sertlik gibi makrodolaşım özellikleri, K vitamini durumunun biyolojik belirteci olarak kabul edilen dolaşımdaki defosfo-karboksilatlanmamış Matriks Gla Proteini (dP-ucMGP) ile ilişkilendirilmiştir. Yüksek plazma dp-ucMGP konsantrasyonları, düşük K vitamini durumunu gösterir ve vasküler kalsifikasyonla ilişkilidir. Hiperglisemi, diyabetik vasküler komplikasyonların ve inflamatuar yanıtın gelişimi için itici güçtür. Fetuin-A, dolaşımdaki kalsiyum ve fosfor ile etkileşime girerek çözünürlüklerini arttırır. Sonuç olarak, arterlerdeki kalsiyum birikimi azalır. Arter kalsifikasyonu, T2DM'de vasküler hastalığın ayırt edici özelliğidir. Bu çalışmada, T2DM'nin mikrovasküler komplikasyonları olan hastalarda inaktif form dP-ucMGP'nin serum düzeylerini ve bunun K vitamini ve inflamatuar yanıt ile ilişkisini araştırmak amaçlandı. Bu çalışmaya toplam 160 T2DM hastası dahil edildi. Bu hastalar her biri 40 hastadan oluşan dört gruba ayrıldı. Bu gruplar şu şekildeydi: Mikrovasküler komplikasyonu olmayan 40 T2DM hastası (T2DM, n=40), diyabetik nefropatisi olan 40 T2DM hastası (DN, n=40), diyabetik retinopatisi olan 40 T2DM hastası (DR, n=40), ve diyabetik nöropatisi olan 40 T2DM hastası (DNR, n=40). Kontrol grubu olarak 40 sağlıklı birey kullanıldı. Tüm gruplarda dP-ucMGP, K vitamini, fetuin-A, Tümör Nekroz Faktörü Alfa (TNF-α) ve matriks metalloproteinaz (MMP-9) seviyeleri ELISA ile ölçüldü. DNR'si olan hastalarda Fetuin-A ve TNF-α düzeyleri anlamlı olarak yüksekti (P<0,05). MMP-9 seviyeleri, kontrole kıyasla T2DM'li hastalarda önemli değişiklikler gösterdi (𝑃≤ 0,05). Ayrıca sonuçlar, diğer hasta grupları ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında DNR'li hastalarda (dP-ucMGP) ve K vitamini düzeylerinde önemli bir düşüşün olduğu görüldü (P< 0,05). Bu çalışmada DNR hastalarında dp-ucMGP ve K vitamini arasında güçlü bir negatif korelasyon bulundu. Sonuç olarak, T2DM'de azalmış dp-ucMGP ve K vitamini seviyeleri, mikrovasküler komplikasyonlar ve inflamatuar yanıt ile ilişkilidir. Bu nedenle dp-ucMGP, T2DM vasküler komplikasyonlarında umut verici bir biyobelirteç veya terapötik hedef olarak görülebilir.
Al-anbar ilindeki yetişkin erkek obez hastalarda glikozile hemoglobin ile insülin direnci arasındaki korelasyon
Obez yetişkin deneklerin vücut kitle indeksi (VKİ) 30 kg/m2 veya daha fazladır. Vücutta fazla yağ biriktiğinde genel sağlığı olumsuz etkiler. İnsülin direnci (IR), vücudun insülin üretiminin bozulduğu, hassas dokuların etkilerine daha az duyarlı olduğu bir hastalıktır. Tip 2 diyabet (T2DM) ve obezite, IR ile ilişkilidir. Irak'ta IR, Iraklıların yaşam tarzlarındaki büyük değişikliklerin bir sonucu olarak son yıllarda artmıştır. Bu bölgedeki Irak nüfusu üzerine yapılan araştırmalar şu anda sınırlı görünmektedir. Bu çalışmanın amacı, Irak'ın Anbar ili bölgesindeki obez yetişkin deneklerde homeostasis model değerlendirmesi (HOMA-IR) ile ölçülen IR ve hemoglobin A1c (HbA1c) test seviyeleri arasındaki ilişkiyi bulmaktır. Bu araştırma, yaşları 18 ile 55 arasında değişen, rastgele seçilen 120 erkek obez yetişkin bireyi içermektedir. Katılımcılar, Vücut kitle indekslerine (VKİ'lerine) göre iki kategoriye ayrılmıştır [Grup 1, 60 obez yetişkin denekten oluşurken, Grup 2, obez olmayan kontroller olarak hareket eden 60 normal kilolu sağlıklı yetişkinden oluşmuştur]. Bir dizi antropometrik ölçümle beraber tüm denekler üzerinde açlık glukozu, HbA1c, lipid profili, açlık insülini, C-peptid ve tiroid uyarıcı hormon (TSH) seviyelerinin tümü ölçüldü. Kandaki glukoz seviyelerini ve lipid profilini belirlemek için enzimatik kolorimetrik yaklaşım kullanıldı ve kandaki insülin, C-peptid ve TSH seviyeleri enzim bağlantılı immünosorbent testi (ELISA) kullanılarak ölçüldü. IR'yi test etmek için HOMA-IR indeksi kullanıldı ve 2,6'lık bir kesme seviyesinin yeterli olduğuna karar verildi. HbA1c seviyesini belirlemek için bir Tosoh G8 Glikohemoglobin Analizörü kullanıldı. İstatistiksel analizin yapılması için SPSS-25 kullanıldı. Öğrenci bağımsız t-testi verilerin istatistiksel anlamlılığını incelemek için kullanılmıştır. İki çalışma grubu (obez ve sağlıklı obez olmayan denek grupları) karşılaştırıldığında, sonuçlar obez yetişkin deneklerde (44.15±8.3 yaş ve 32.67±2.5 kg/m2) obez olmayan kontrol grubuna göre (32,72±10,5 yaş ve 23,17±1,5 kg/m2; P <0,0001) anlamlı bir şekilde daha yüksek bir yaş ve VKİ ortalaması olduğunu ortaya koymuştur. Obez yetişkin denek grubunda, HbA1c (4.99±0.576%) glikoz (5.31±0.86 mmol/l), insülin (11.76±5.06 μIU/mL) ve c-peptid (2.48±1.08 ng/mL) düzeylerinin obez olmayan kontrol grubunun (sırasıyla 4.65±0.386%, 4.74±0.48 mmol/L, 6.94±3.29 μIU/mL ve 1.47±0.66 ng/mL); P <0.0001) ortalamasından anlamlı olarak daha yüksek olduğu gözlemlendi. Obez yetişkinler için toplam kolesterol (TC) (4,77±0,79 mmol/l), trigliserit (TG)( 2,24±0,64) mmol/L), düşük yoğunluklu yoğunluklu lipoprotein (LDL) (2,47±0,89 mmol/L) ve çok düşük yoğunluklu lipoprotein (VLDL) (0,49±0,13 mmol/L) düzeyinin obez olmayan kontrol grubuna (sırasıyla, 4,47±0,47 mmol/L; P = 0,056, 1,43±0,43 mmol/L; P < 0,001, 2,18±0,55 mmol/L; P =0,039 ve 0,19±0,08 mmol/L; P <0,001) göre daha yüksek olduğu tespit edildi ve HDL (1,39±0,27 mmol/L) düzeyi, obez olmayan kontrol grubunun ortalamasından (1,63±0,19 mmol/L; P=0,701) daha düşük bulundu. Obez yetişkin deneklerde ortalama TSH düzeyleri (1.834±1.01 mIU/mL), obez olmayan kontrol grubundan (1.592±0.80 mIU/mL) daha yüksek bulunmuştur (P = 0.149). Obez yetişkin denek grubunun (2.927±1.65) ortalama HOMA-IR değerleri, obez olmayan kontrol grubundan (1.497±0.82) anlamlı ölçüde yüksek olmuştur (P < 0.0001). Ortalama HOMA-IR ≥2,6 seviyeleri olan denekler, obez yetişkin deneklerde HOMA-IR <2,6 olanlardan daha yüksek HbA1c, İnsülin, c-peptid, glukoz, TSH, TC, TG, LDL, VLDL, VKİ ve daha düşük HDL değerlerine sahip olmuş ve aynı sonuçlar obez olmayan kontrol grubunda da bulunmuştur. Ortalama HbA1c değeri 5.5'in üzerinde olan obez yetişkin denekler, HbA1c değeri 5.5'in altında olanlardan (2.98±1.77; p<0.001) anlamlı düzeyde daha yüksek bir HOMA-IR seviyesine (4.23± 2.03) sahip olmuştur. IR'nin obez yetişkin deneklerde daha yaygın olduğu gösterilmiş ve bu bulgular, Iraklı obez yetişkin deneklerin obez olmayan deneklerden daha yüksek bir IR olma potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Obez yetişkin deneklerdeki yüksek HbA1c düzeylerinin yüksek HOMA-IR indeks düzeyleri ile ilişkili olması mümkündür, bu durum da bu sonuçların Irak'taki obez yetişkin popülasyonda diyabet (T2DM) eğilimi ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Obez yetişkinlerde yüksek HbA1c değerleri insülin duyarlılığını ve direncini ölçmek için kullanılabilir ve bu bir tanı testi olabilir.
Otizmde insülin degrade edici enzimin değerlendirilmesi, D vitamini ve bazı biyokimyasal parametrelerle ilişkisi
Bu çalışmanın temel amacı, Iraklı otizm hastalarında, insülin degrade edici enzim (IDE) ile D vitamini konsantrasyonu, glukoz konsantrasyonu, lipid konsantrasyonu (Kolesterol, Trigliserit, HDL, LDL ve VLDL), bazı antioksidan parametlerin konsantrasyonları (süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon (GSH) ve malondialdehit (MDA)) arasındaki ilişkiyi belirlemektir. Tikrit Eğitim Hastanesi/Otizm Merkezi'nde tanısı konulan 1-20 yaş arası 60 otistik hasta ve 30 sağlıklı birey çalışmaya dahil edilmiştir. Otizmin erken tespiti ve tedavisi için kullanılabilecek biyokimyasal göstergeleri bulmak için bu çalışmada otizm hastalarında ve kontrol grubunda IDE aktivitesi ve kan biyobelirteçleri ölçülmüştür. Otizmli hasta grubunda kontrol grubuna göre IDE aktivitesinde anlamlı düşüşler gözlenmiştir (p<0,001). Otizmli hasta grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, D vitamini, glukoz, HDL, GSH konsantrasyonları ve CAT, SOD aktiviteleri anlamlı olarak azalırken (p<0,001) MDA, kolesterol, trigliserit, LDL ve VLDL konsantrasyonları anlamlı olarak artmıştır (p<0,001). IDE ile D vitamini (r=0.984), glukoz (r=0.970), CAT (r=0.927), SOD (r=0.927), GSH (r=0.927), MDA (r=- 0.841), kolesterol (r=- 0.842), trigliserit (r=- 0.842), HDL (r=0.915), LDL (r=- 0.940) ve VLDL (r=- 0.842) arasında anlamlı düzeylerde güçlü korelasyon görülmüştür. Sonuç olarak, bu çalışmada otizmli hasta grubunda IDE ve diğer biyokimyasal parametrelerin istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyona sahip olduğu belirlenmiş olup, otizmin önlenmesi ve tedavisinde, hekimlerin otizmli hastalarda D vitamini, lipid ve antioksidan düzeylerini daha sık tarama ve tedavi etmelerinin büyük fayda sağlayacağı tavsiye edilmektedir.
Ürtikerli atlarda hematolojik ve serum biyokimyasal muayene bulguları
Bu tez çalışmasında atlarda şekillenen ürtikerin hematalojik ve serum biyokimyasal parametleriyle ilişkisinin ortaya konulması amaçlandı. Çalışmaya dahil edilen atlar sağlıklı (n=20) ve klinik olarak üritker semptomu gösteren (n=15) at olacak şekilde Aydın Adnan Menderes Üniversitesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı kliniğine getirilen ya da saha koşullarında farklı at yetiştiriciliği yapılan haralarda bulunan farklı ırk yaş ve cinsiyetten oluştu. Sağlıklı oldukları belirlenen ve klinik olarak ürtiker tanısı konmuş olan atlardan V.jugularis aracılığı ile tekniğine uygun olarak kan örnekleri alındı. Alınan kan örnekleri ilgili biyokimyasal değerlendirmeler yapılmak üzere laboratuara ivedilikle taşındı. Sağlıklı ve ürtikerli atların hematolojik değerlerinin karşılaştırılmasında NEU, MCH ve MCHC değerlerinin istatisitiksel anlamlı farklılıklar gösterdiği incelenen diğer parametlerde ise herhangi bir anlamlı farklılığın bulunmadığı görüldü. Sağlıklı atlara kıyasla ürtikerli atların NEU değerlerinin daha düşük seyir ettiği (p<0,05), buna karşın MCH ve MCHC konsantrasyonlarının ürtikerli atlarda sağlıklı atlara göre anlamlı düzeyde (p<0,05) düşük olduğu belirlendi. Sağlıklı ve ürtikerli atların biyokimyasal parametreleri incelendiğinde ALP, AST, Total Kolesterol, Kreatinin ve Trigliserid konsantrasyonlarında anlamlı düzeyde değişimler olduğu belirlendi. Söz konusu değişimlerin Total Kolesterol ve Trigliserid seviyelerinde anlamlı azalmalar şeklinde, ALP, AST ve Kreatinin seviyelerinde ise istatistiksel anlamlı (p<0,05) artışlar şeklinde olduğu belirlendi. Sonuç olarak ürtikerli atların hematolojik ve biyokimyasal parametrelerinin değerlendirilmesinde genellemelerin yapılmasından ziyade hastaların söz konusu parametreler yönünden bireysel olarak değerlendirilmesi ve ürtiker semptomunun yanında olası diğer hastalık ya da metabolik değişimler yönünden incelenemesinin daha doğru olacağı kanısına varıldı.
Majör yanıklı hastalarda erken dönem fizyoterapinin biyokimyasal parametreler üzerine etkisi
Murat A, Ç. Majör Yanıklı Hastalarda Erken Dönem Fizyoterapinin Biyokimyasal Parametreler Üzerine Etkisi. Hasan Kalyoncu Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Gaziantep, 2017. Çalışma, majör yanıklı hastalarda erken dönem fizyoterapinin biyokimyasal parametreler üzerine etkisini araştırmak amacıyla planlandı. Çalışmamıza; yaşları 21-47 arasında değişen 10 kadın (%50), 10 erkek (%50) toplam 20 hasta alındı. Çalışmamıza katılan bireyler, tedavi ve kontrol gurubu olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Tedavi grubundaki hastalar, hastaneye yattıkları ilk günden itibaren rutin tedavilerine (medikal, cerrahi vs.) ek olarak haftada 4 gün olmak üzere fizyoterapi programına alındılar. Fizyoterapi programı ; erken mobilizasyon ve ambulasyon eğitimi, pulmoner fizyoterapi, aktif ve pasif normal eklem hareketi egzersizleri gibi parametreleri içermekteydi. . Tedavi günleri salı, çarşamba, perşembe ve cuma günü olarak belirlendi. Pazartesi ameliyat günü olduğundan hastalara tedavi yapılamadı. Kontrol grubu, fizyoterapi almak istemeyen hastalardan oluşturuldu. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların hastaneye yatışlarından itibaren 6 hafta boyunca haftalık olarak değerlendirmeleri yapıldı. Değerlendirmede demografik bilgiler, yanık hasarının özellikleri, total protein, c-raktif protein, fibronektin, transferrin ve prealbumin gibi parametrelere bakıldı. Çalışmadan elde edilen sonuçlara bakıldığında; tüm biyokimyasal parametrelerde tedavi grubu lehine anlamlı fark gözlendi (p<0.05). Özellikle yanık hastalarında, hastalığın klinik seyri ve hastanın mortalitesi üzerinde direk etkili olduğu düşünülen prealbuminde tedavi grubunda 2. haftadan itibaren anlamlı bir yükselme görüldü (p<0.05). Yara iyileşmesinin tüm fazlarında yer alan akut yara iyileşmesi hakkında da bilgi veren fibronektin de tedavi grubunda 4. haftadan itibaren anlamlı bir artış gözlendi (p<0.05). Sonuç olarak, majör yanık sonrası görülen hipermetabolik cevabın etikisinin azaltılmasında, erken dönem fizyoterapinin mutlaka tedavi planı içinde yer alması gerektiği görüşündeyiz. Anahtar Kelimeler: Majör yanıklar, Prealbumin, Fibronektin, Transferrin, Erken Fizyoterapi
İnsülin direnci olan kadınlarda diyetteki iki farklı karbonhidrat oranının biyokimyasal ve antropometrik parametrelere etkisi
ÖZET Çelik, A. İnsülin direnci olan kadınlarda diyetteki iki farklı karbonhidrat oranının biyokimyasal ve antropometrik parametrelere etkisi. HKÜ Beslenme ve Diyetetik yüksek lisans tezi, Gaziantep,2018. Bu araştırmada, insülin direnci olan kadınlarda diyetteki iki farklı karbonhidrat düzeyinin antropometrik ve biyokimyasal parametreler üzerindeki etkisinin saptanması amaçlanmıştır. Araştırma Mart 2017–Mayıs 2017 tarihleri arasında Gaziantep ili Kamu Hastaneleri Kurumu Şehitkamil Devlet Hastanesi diyet polikliniğine başvuran, insülin direnci tanısı alan, 20-50 yaş arası, 25-35kg/m2 BKİ'ne sahip 30 birey üzerinde yapılmıştır. Bireyler yaş, BKİ'ne göre düşük karbonhidratlı (DKH) ve yüksek karbonhidratlı (YKH ) grup olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. DKH grubuna enerjisinin % 45-50'si; YKH grubuna enerjisinin % 55-60'ı karbonhidrattan gelen, ağırlık kaybı sağlayan tıbbi beslenme tedavisi planlanmıştır. Araştırma öncesinde bireylerin genel özellikleri, beslenme alışkanlıkları, üç günlük besin tüketimleri ve fiziksel aktivite düzeyleri araştırmacı tarafından saptanmıştır. Bireylerin antropometrik ölçümleri araştırma öncesinde (A.Ö) ve araştırma bitene kadar her ay, biyokimyasal parametreleri ise araştırma öncesi ve araştırma sonrası(A.S) alınmıştır. DKH grubunda bulunan bireylerin A. Ö'si ve A. S'sı BKİ (31,35±1,67; 29,41±2,24), bel çevresi (98,67±4,40; 89,93±6,31), vücut yağ kütlesi (30,62±40,30; 27,57±4,07), vücut yağ oranı (38,44±3,12; 36,54±3,32) ölçümlerinde azalma görülmüştür. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P<0,05). YKH grubunda bulunan bireylerin A.Ö'si ve A.S'sı BKİ (31,67±1,80; 28,90±2,23), bel çevresi (98,93 ±5,45; 89,40 ±6,39), vücut yağ kütlesi (30,13±3,11; 24,89±3,33), vücut yağ oranı (38,01±1,99; 34,95±2,90) ölçümlerinde azalma görülmüştür. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P<0,05). Araştırmanın sonucunda A.Ö'si ve A.S'sı DKH ve YKH grubu arasında BKİ, bel çevresi, vücut yağ kütlesi, vücut yağ oranı, yağsız vücut kütlesi ve vücut su miktarları, HOMA –IR, AKŞ, insülin, vitamin D, HDL kolesterol, trigliserid değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmamıştır (p>0,05). Gruplar karşılaştırıldığında sadece Total kolesterol ve LDL kolesterol değerleri arasında anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak yapılan bu araştırmada yüksek ve düşük karbonhidratlı diyetlerin ağırlık kaybı, antropometrik ölçümler ve biyokimyasal parametreler üzerinde önemli ölçüde benzer etkileri olduğu saptanmıştır. Bireye özgü, beslenme ilkelerine uygun ve dengeli bir zayıflama diyeti hastaların kilo vermesinde altın standart olarak benimsenmelidir. Anahtar Kelimeler: Obezite, insülin direnci, karbonhidratlar
Bariatrik cerrahi uygulanmış hastaların ameliyat sonrası altı ay ve üzeri sürede vücut ağırlığı kaybının, besin tüketim durumunun ve bazı biyokimyasal bulgularının belirlenmesi
Obezite ve obeziteye bağlı metabolik bozukluklar yüksek morbidite ve mortalite ile ilintilidir.Bariatrik cerrahi (BC) morbid obezlerdevücut ağırlığı kaybı ile komorbiditenin iyileştirilmesinde etkin bir yöntemdir.Bu çalışmanın amacı bariatrik cerrahi ameliyatı geçirmiş hastaların ameliyattan sonra 6 ay ve üzeri sürede vücut ağırlığı kaybı, besin tüketim durumu, beslenme alışkanlıkları ve bazı biyokimyasal bulguların değişimlerininsaptanmasıdır. Çalışma Gaziantep İlinde bir özel hastanede 30 hastada (14 erkek, 16 kadın) yürütülmüştür. Bireylerin demografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, besinlerin tüketim sıklığı ve fiziksel aktivite düzeyleri, 24-saatlik besin tüketim durumları belirlenmiştir. Laparoskopik sleeve gastrektomi (LSG) öncesi ve sonrası bazı antropometrik ölçümler, hekim kontrollü olarak rutinde yapılan biyokimyasal ve hematolojikanalizler (açlık kan şekeri, insulin düzeyi, HbA1c, total kolesterol, düşük (LDL) ve yüksek dansiteli(HDL) kolesterol, serum demiri, hemoglobin, alanin aminotransferaz (ALT), B12) değerlendirilmiştir. Bireylerin %56,7'si 30-44 ve %26,6'sı 45 ve üzeri yaş grubundadır.LSG öncesi bireylerin%52,9'unda tip 2 diyabet,%23,5'inde karaciğer yağlanması, %5,9'unda hipertansiyon belirlenmiştir.Ameliyat sonrası bireylerin %73,3'ünün hastalıklarında düzelme görülmüştür,%53,3'ü besin desteği (%82,4'i protein hidrozialtı,%17,6 multivitamin mineral) kullanmaktadır.Ortalama günlük enerji alımı erkeklerde 728,2±250,8 ve kadınlarda 828,8±257,1 kkal'dir. Enerjinin karbonhidrat, protein ve yağdan gelen oranı erkeklerde %32,9±12,6, %24,2±8,1 ve%42,9±12,2,kadınlarda%32,9±9,7, %22,4±7,2 ve %44,6±8,8'dir.Vücut ağırlığı ve BKİ değerleri LSG öncesi ve sonrası erkeklerde 139,9±29,8 ve 98,3±17,8 kg (ortalama kayıp: %29,7; p<0,05), 42,9±8,5 kg/m2 ve 30,7±5,8 kg/m2 (p<0,05), kadınlarda 109,3±15,4 ve 71,8±12,8 kg (ortalama kayıp: %34,3; p<0,05), 41,0±5,3 ve 27,0±4,9 kg/m2 (p<0,05) bulunmuştur.Tüm antropometrik ölçümlerde istatistiksel anlamlılık göstermeyen düşmeler gözlenmiştir.Erkeklerde ALT (p=0,007, p<0,05), kadınlarda insülin (p=0,005, p<0,05), total kolesterol (p=0,016, p<0,05), LDL-K (p=0,004, p<0,05), ALT (p=0,004, p<0,05) düzeylerinde anlamlı düşmeler belirlenmiştir. LSG uzun dönemde vücut ağırlığında önemli kayba ve antropometrik ölçümlerde, biyokimyasal parametrelerde ve morbiditede azalmaya neden olmaktadır.