Biochemistry
144 theses under this subject heading
Beslenme ve fiziksel aktivitenin COVID-19 tanılı hastalarda hastane yatış süresi ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisi
Bu çalışmada; yetişkin bireylerde beslenme ve fiziksel aktivitenin Covid-19 tanılı hastalarda hastane yatış süresi ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Bursa Şehir Hastanesi Enfeksiyon Kliniği'nde yatan 18 yaş üzerinde olan ve çalışmaya katılmayı kabul eden gönüllüler dâhil edilmiştir. Çalışmada bireylere sosyodemografik özelliklerini, besin tüketim sıklıklarını, fiziksel aktivite durumlarını ve biyokimyasal parametrelerini içeren bir anket formu uygulanmıştır. Çalışmada 65 kadın, 82 erkek hasta olmak üzere toplam 147 hasta değerlendirilmiştir. Günlük alınan enerji ve makro besin ögelerinden protein, bitkisel protein, tekli doymamış yağ, diyet posası ve çözünmez diyet posasından gelen yüzdeler ile hastanede kalış süresi arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Çalışmaya katılan kişilerin BKİ sınıflamasına göre yoğun bakımda kalma ihtiyacının istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisi olmadığı tespit edilmiştir. Biyokimyasal parametrelerden sedimantasyon ve prokalsitonin parametrelerinin hastanede kalış süreleri ile aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Bu araştırmanın sonucunda; bireylerin enerji ve bazı makro besin ögeleri alımlarının hastane yatış süresini olumlu yönde etkilediği düşünülmektedir. BKİ ve fiziksel aktivitenin ise hastane yatış süresi ile arasında bir ilişki bulunamamıştır.
18-65 yaş arası yetişkin bireylerde ultra işlenmiş gıda tüketiminin astım ile ilişkisinin biyokimyasal parametreler ile araştırılması
NOVA, gıdaları besin maddeleri yerine gıda işlemenin kapsamı ve amacına göre sınıflandıran bir gıda sınıflandırmasıdır. Astım, hırıltılı solunum, nefes darlığı, göğüste sıkışma ve / veya öksürük gibi değişken semptomlar ve değişken ekspiratuar hava akımı sınırlaması ile karakterizedir. NOVA gıda sınıflandırma sistemine göre ultra işlenmiş gıdaların tüketimi astım semptomlarını etkileyecek düzeydedir. Bu çalışmada 18-65 yaş arası yetişkinlerde ultra işlenmiş gıda tüketiminin astım ile ilişkisi biyokimyasal parametreler ile araştırılmıştır. Çalışmaya Ocak 2015 – Eylül 2021 tarihleri arasında astım tanısı almış, buna bağlı ilaç tedavisi gören, kan tahlilleri ve tanı sonrası solunum fonksiyon testleri bulunan 18-65 yaş aralığında 251 (%74,0) kadın ve 88 erkek (%26,0) olmak üzere toplam 339 birey dahil edilmiştir. Katılımcıların demografik bilgileri katılımcı bilgi formu ve ultra işlenmiş gıda tüketimleri besin tüketim sıklık anketi kullanılarak belirlenmiştir. Katılımcıların biyokimyasal parametrelerine ilişkin veriler çalışma yapılan kurumun veri tabanından elde edilmiştir. Çalışma bulgularında CRP, eozinofil ve total IgE değerleri ile ultra işlenmiş gıda tüketimleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). % FEV1 beklenen değeri ve ultra işlenmiş gıda tüketimleri arasında anlamlı bir ilişki olmamasına (p>0,05) rağmen %FVC beklenen ve %FEV1/FVC değerlerinin ultra işlenmiş gıda tüketiminin artmasıyla azaldığı sonucuna ulaşılmıştır (p<0,05). Bu çalışmada ultra işlenmiş gıdaların tüketimi hızla artmakta olup bu gıdaların tüketim sıklıkları astım prognozuna olumsuz yönde etki ettiği sonucuna varılmıştır.
Melittin, a major component of bee venom: Determination by capillary electrophoretic methods
In recent times, bee venom from honey bees (Apis Mellifera) have become subject of excessive pharmacological and biological investigation because of its form of alternative and preventive medication for treatment of variety of ailments. Numerous studies have been showed its capability in treating arthritis, rheumatism, pain, angiocardiopathy, cancerous tumors, sclerosis and skin disease. Bee venom has been used since pheristoric times and in the ancient civilization of China, India, Egypt, Babylon, and Greece for apitherapy, but its composition was established few years ago. Bee venom is natural toxin that produced by the venom gland located in the abdominal cavity of a bee and contains considerable biologically active peptides, including melittin, apamin, adolapin, mast cell degranulation peptide, and enzymes such as phospholipase A2 and hyaluronidase, and also nonpeptides components such as histamine, dopamine and epinephrine. Melittin is the main component and the major pain producing substance of bee venom. It was first identified as a haemolytic factor by Habermann in 1954. Melittin comprises approximately 50% of dry weight of bee venom. It is a small linear peptide composed of 26 amino acids residues. The first twenty amino acids of this peptide are mostly apolar whereas the C-terminal hexapeptide is polar and highly basic. Capillary electrophoresis (CE) is a modern analytical method that offers advantages of short analysis time and minimum consumption of both reagents and samples. It is well suited for the separation of aminoacids, peptides, proteins and has been used for this purpose. In CE, peptides function differently in terms of separation efficiency than small molecules. They differ in electric charge, relative molecular mass, conformation, hydrophobicity, and specific binding. Attributed to these properties, electrophoretic separation can be achived by differences in electrophoretic mobility, size, charge, hydrophobicity, specific interactions with other biomolecules. The aim of this study is determination of mellitin content in bee venom via CE. It was observed that separation of basic peptide melittin has loss of efficiency because of adsorption on the internall surface on the capillary wall. The adsorption occurred due to the electrostatic interactions between positively charged residues of the basic peptide and negatively charged fused silica surface. Two strategies have been tried to prevent wall adsorption. The first is to supresss the negative surface charge of the silica capillary by lowering the pH of the separation buffer, and the other is coating the inner wall of capillary with a positively charged polymer to eliminate the wall negative charge. This study deals with the determination of predominant melittin component using bare fused silica capillary and polymeric coated capillary electrophoresis, and critically compares these two approaches.
Bariatrik cerrahi sonrası 6. ayını dolduran bireylerin protein tüketimi ve biyokimyasal değerler ile ilişkilendirilmesi
Obezite, vücut yağ kitlesinin normalin üstüne çıkması şeklinde tanımlanan beraberinde metabolik bozukluklar ile yüksek morbidite ve mortaliteye neden olan bir sağlık sorunudur. Bariatrik cerrahi obezitenin tedavi edilmesi ve obeziteyle ilişkili birçok metabolik problemin iyileştirilmesinde son basamak etkili bir tedavi yöntemidir. Bu çalışma, bariatrik cerrahi ameliyatı geçirmiş hastaların ameliyattan sonra 6. Ayda protein tüketimleri ve protein alım durumlarının kan bulgularını nasıl etkilediği konusunda bilgi sahibi olmak amacıyla yapılmıştır. Çalışma İstanbul ilinde özel bir obezite danışmanlık merkezine başvurmuş ve Laparoskopik sleeve gastrektomi (LSG) işlemi uygulanan 60 hastada (42 kadın, 18 erkek) yürütülmüştür. Araştırmaya katılan bireylerin demografik özelliklerini, protein kaynakları bilgi düzeylerini, protein kaynakları tüketme sıklıklarını kapsayan yüz yüze bir anket formu, 3 günlük besin tüketim kaydı ve kişiye ait laboratuvar sonuçları belirlenmiştir. Bireylerin %25'i 26-35 ve %51,7'si 36 yaş ve üzeri grubundadır. Bireylerin BKİ değerleri LSG öncesi ve sonrası erkeklerde 42,76±2,94 kg/m² ve 26,86±2,67 kg/m² (p<0,05), kadınlarda 42,33±4,91 ve 26,48±4,31 kg/m² (p<0,05) bulunmuştur. Bireylerin büyük çoğunluğu proteinden zengin besin kaynaklarını doğru olarak bildirmiştir. Biyokimyasal ölçümlerde ise; operasyon sonrası 6. ayda glukoz, kreatinin, HbA1c değerlerinin düştüğü; HDL, Ca, B12, D vitamini ve demir değerlerinin arttığı gözlemlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak LSG uzun dönemde yeterli ve dengeli beslenme ile vücut ağırlığında önemli kayba, komorbiditelerde iyileşmeye ve laboratuar sonuçlarında anlamlı olarak düzelmeyi sağlar. Anahtar Kelimeler: Ağırlık Kaybı, Bariatrik Cerrahi, Biyokimyasal Parametreler, Laparoskopik Sleeve Gastrektomi, Protein Kaynakları
Klinik biyokimyada varyasyon: Biyolojik varyasyon
Total test sürecinde son teknoloji ile analitik hata ve varyasyon kaynakları giderek azalmakta pre-analitik hata ve varyasyon kaynakları da sistemli kalite yönetimi ve eğitimi ile azaltılabilmektedir. Bireysel test sonucu değerlendirilmesinde analiz öncesi süreçten kaynaklanan olası varyasyon kaynakları minimize edilmeye çalışıldığından ve pratikte ihmal edildiğinden, sonuç değerlendirilmesinde doğal rastgele varyasyon-birey içi biyolojik varyasyon ve analitik varyasyon verileri kullanılmaktadır. Bu nedenle laboratuvar analitlerinin biyolojik varyasyon çalışmaları artan bir ilgi görmektedir. Bu yönelimin sebebi, bu bilginin tüm laboratuvar süreçlerindeki potansiyel pratik uygulamaları ile ilişkili olmasıdır. Biyolojik varyasyon verileri, test yorumları için popülasyona dayalı referans aralıklarının kullanımının değerlendirilmesi için bireysellik indeksi, referans aralığı içinde yer alan test sonuçlarının tekrarlarında meydana gelen önemli değişikliğin tahmini gibi laboratuvar testlerinin yorumlanması ve kullanılması için önemli verilerin türetilmesine izin verir. Bu çalışmamızda sonuçları popülasyona dayalı referans aralıkları ile karşılaştırma kullanılarak değerlendirilen demir, transferrin ferritin folat vitamin B12 ve 25-OH vitamin D testlerinin birey içi ve bireyler arası BV verilerini elde etmeyi ve bu değerleri kullanarak bireysellik indeksi ve referans değişim değeri verilerini türeterek ilgili testler için popülasyona dayalı referans aralıklarının kullanımını değerlendirmeyi amaçladık. Materyal-Metod: Çalışmamızda Demir, Transferrin, Ferritin, Vitamin B12, Folat ve 25-OH vitamin D testleri için birey içi biyolojik varyasyon bileşenlerinin ve referans değişim değerlerinin belirlenmesi amacıyla 22-50 yaş aralığındaki 21 (11 kadın, 10 erkek) sağlıklı gönüllüden bir ay içerisinde 0.1.7.14.ve 28. günlerde toplam 5 adet venöz kan örneği alındı. Tüm testler otoanalizörde çalışılmış olup her iki cinsiyet ve tüm grup için CVI, CVG, II, RCV değerleri hesaplandı. Bulgular: Tüm parametreler ve tüm gruplar için BV verileri sırasıyla; CVA (%) / CVI (%) / CVG (%) Demir, 0.67/27.3/32.3 Transferrin, 0.62/3.60/10.24 Ferritin, 2.27/6.21/105.6 Folat, 4.71/10.3/28.56 Vitamin B12, 6.16/5.77/34.6 ve 25-OH Vitamin D, 3.44/8.21/54.9 RCV için 2 yönlü olasılık 95% - 99% sırasıyla 74,9/98,7 10,1/13,3 18,3/24,1 31,4/41,3 23,4/30,8 24,7/32,5 ve bireysellik indeksleri sırasıyla 0.8 0,4 0,1 0,4 0.17 0,1 olarak bulundu. Sonuç: Demir, Transferrin, Folat, Vitamin B12, 25-OH Vitamin D için CVI ve CVG değerleri literatür ile uyumlu olup Ferritin için çalışmamızda bulduğumuz CVI ve CVG değerleri veri tabanında yer alan değerlerden farklı hesaplandı. Bu farklılığın çalışma için seçilen bireylerin özelliklerinden kaynaklandığını düşünmekteyiz. II için bulunan değerler ile yapılan RA kullanımının uygunluk ve faydasını değerlendirmede; Demir için II < 0.6 ve II > 1.4 olarak alındığında RA kullanımı uygun olup, Transferrin, Folat, Vitamin B12, 25-OH Vitamin D için ise RA yerine RCV kullanımının daha uygun olduğu değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Pre analitik varyasyon, Analitik varyasyon, Birey içi ve bireyler arası biyolojik varyasyon, Referans değişim değeri, Bireysellik indeksi.
Yüksek yağlı diyetle beslenen ratlarda goji berry ekstraktının biyokimyasal parametreler üzerine etkisi
Yıldız S, Yüksek Yağlı Diyetle Beslenen Ratlarda Goji Berry Eksraktının Biyokimyasal Parametreler Üzerine Etkisi. Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Biyokimya Anabilim Dalı, Veteriner Programı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2018: Lycium barbarum meyvesi olan goji berry bir çok biyoaktif metabolitler içerir ve fonksiyonel gıda ve doğal ilaç olarak yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Obezite tedavisinde etkili olabileceği belirtilmektedir. Bu amaçla bu çalışmada yüksek yağlı diyetle beslenen ratlarda goji berry meyve ekstraktının serum lipidleri, alanin aminotransferaz (AST), aspartat aminotransferaz (ALT), glukoz ve insülin düzeyleri üzerine etkisi araştırıldı.40 adet erkek Wistar Albino rat her grupta 10 adet rat olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Birinci grup Kontrol grubu (KG) standart pelet yem ile beslendi, İkinci grup, yüksek yağlı diyet grubu (YYD), 100 gr pelet yem ile 45 gr tereyağı karıştırılarak hazırlanan yemler ile beslendi, üçüncü grup, yüksek yağlı diyet ile beslenip goji berry ekstraktı (100 mg/kg) verilen grup, dördüncü grup ise goji berry ekstraktı (100 mg/kg) ile beslenen grup. Sekiz haftalık deneyin sonunda ratlar sakrifiye edilerek kanları alındı. Alınan kanlar satrifüj edilerek serumları ayrıldı ve çalışma gününe kadar -20 °C'de saklandı. Çalışma gününde serumlardan AST, ALT, trigliserid, total kolesterol, HDL-kolesterol, LDL kolesterol, insülin ve glukoz düzeyleri çalışıldı. Yüksek yağlı diyetle beslenen ratlarda trigliserid, kolesterol ve LDL kolesterol düzeyi kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Yüksek yağlı diyetle beslenen gruba goji berry uygulanması trigliserid, kolesterol ve LDL kolesterol seviyelerini anlamlı olarak düşürerek kontrol grubuna yaklaştırmıştır. Aynı zamanda yüksek yağlı diyet ile beslenme kilo artışı sağlarken, goji berry uygulaması kilo alımını anlamlı olarak azalttığı saptandı.Sonuç olarak goji berryekstraktının uygulanmasının serum lipidlerini azaltarak ve kilo alımını engelleyerek obezite tedavisinde etkili olabileceği sonucuna varıldı.
İkinci ve üçüncü derece termal yanıklarda AOPP düzeyleri ile bazı biyokimyasal ve hematolojik parametrelerin incelenmesi
Açıkkol S. İkinci ve üçüncü derece termal yanıklarda AOPP düzeyleri ile bazı biyokimyasal ve hematolojik parametrelerin incelenmesi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Biyokimya Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Van, 2018. Yanık, etyolojisi ve ciddiyetine göre organizmanın tamamını etkileyen sistemik bir yaralanmadır ve en sık rastlanan travmalardan biridir. Bu çalışmanın amacı ikinci ve üçüncü derece termal yanık hastalarında tedavi öncesi ve sonrası plazma AOPP düzeyleri ile bazı biyokimyasal ve hematolojik parametreleri incelemek, bu parametrelerdeki değişimleri saptamaktır. Cinsiyet farkı gözetmeksizin yaşları 1-18 arası, yanık alanı % 10'dan fazla olan ikinci ve üçüncü derece termal yanık şikayetiyle SBÜ Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yanık Ünitesi'ne başvuran çocuk hastalar çalışma materyalini oluşturdu. Hastalardan tedavi öncesi ve tedavi sonrası olmak üzere iki kez kan örnekleri alındı. Kan plazmasında AOPP düzeyine ELISA'da bakıldı. Biyokimyasal (serum kreatinin, üre, glukoz, albumin, Na, K, CRP, AST, CK) ve hematolojik parametreler (WBC, RBC, HGB, HCT, PLT) otoanalizörde incelendi. İkinci derece termal yanık hastalarında tedavi öncesi saptanan AOPP, üre, glukoz, K, CK, WBC, RBC, HCB, HCT; üçüncü derece termal yanık hastalarında ise AOPP, glukoz, K, CRP, CK, PLT düzeylerinin tedavi sonrasında önemle değiştiği (p<0.05) görüldü. İki grup arasında tedavi öncesinde tespit edilen kreatinin, glukoz, albumin, K, PLT düzeylerinde istatistiksel olarak p<0.05 düzeyinde önem saptanırken, tedavi sonrası dönemde ise Na, HCT, PLT düzeyleri yönünden iki grup arasında önem bulundu (p<0.05). Bu çalışma, yanık olgularında AOPP düzeyi ilk defa çalışılmış olması nedeniyle öncül bir çalışma niteliğindedir. Her iki grupta da tedavi öncesi oksidatif strese ve inflamasyona bağlı olarak yükselen AOPP düzeyinin tedavi sonrasında düştüğü görülmektedir. Sonuç olarak, tedavi öncesi ve tedavi sonrası incelenen biyokimyasal ve hematolojik parametrelerdeki değişimler nedeniyle, yanık tedavisi süresince biyokimyasal ve hematolojik parametrelerin sürekli takip edilmesinin, prognoz açısından önemli olduğu söylenebilir. Anahtar kelimeler: İkinci derece yanık, üçüncü derece yanık, AOPP, biyokimyasal parametreler, hematolojik parametreler
Ratlarda yüksek yağlı diyet ile indüklenen obezite oluşumu üzerine çörek otu (nigella sativa) ekstraktının engelleyici etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırılması
Bu çalışmada, yüksek yağlı diyetle beslenerek kilo artışı sağlanan ratlarda, Nigella sativa'nın (NS) obezite üzerine etkisi histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırıldı. Bu amaçla 32 rat, her bir grupta sekiz rat olacak şekilde; Kontrol (n:8), Obezite (n:8), Obezite+NS (n:8) ve NS (n:8) olmak üzere rastgele 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubu, standart rat pelet yemiyle beslendi. Obezite grubu, enerji değeri yüksek yağ diyetli pelet yem ile beslendi. Obezite+NS grubu, enerji değeri yüksek diyetli pelet yem ile beslenmeye ilaveten NS ekstresi ratlara 3mg/kg/rat dozda günlük olarak orogastrik gavaj ile verildi. NS gurubu ise; standart pelet yem ile beslenmeye ilaveten NS ekstresi ratlara 3mg/kg/rat dozda günlük olarak orogastrik gavaj ile verildi. Çalışma boyunca sıçanların kilo alımı takip edildi. Deneme sonucunda nekropsi yapılan ratlardan biyokimyasal ve histopatolojik incelemeler için kan ve doku örnekleri alındı. Histopatolojik olarak obezite grubunda; karaciğerde sentrilobuler hepatositlerde farklı büyüklüklerde keskin sınırlı yağ vakuolleri ve bu hepatositlerde koagulasyon nekrozu gözlenirken, Obezite+NS ekstresi grubunda kontrol grubunda olduğu gibi karaciğerin normal histolojik görünümü izlendi. Kan serumu örneklerinde; alanin transaminaz (ALT), aspartik transaminaz (AST), alkalen fosfataz (ALP), laktat dehidrogenaz (LDH), gama glutamil transferaz (GGT), kolesterol, trigliserit, HDL kolesterol, LDL kolesterol ve açlık kan şekeri (AKŞ) aktiviteleri belirlendi. Obezite grubunda trigliserid düzeyi; kontrol, NS+obezite ve NS grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. NS+obezite grubunda serum ALT düzeyi; kontrol ve obezite grubundan anlamlı olarak daha yüksekti. ALP, LDH, trigliserit ve AKŞ aktiviteleri kontrol grubuna göre önemli ölçüde arttığı, obezite+NS ekstresi grubunda ise kontrol grubuna oldukça yakın olduğu tespit edildi. Sonuç olarak, enerji değeri yüksek diyetli pelet yem ile beslenmeye ilaveten NS ekstresi verilen ratlarda karaciğerde yağ dejenerasyonun büyük oranda önlendiği belirlendi.
Ratlarda yüksek yağlı diyet ile beslemenin obezite oluşumunu önlemesi üzerine ısırgan otu tohumu (urtica dioica seed) ekstraktı etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırılması
Sunulan bu çalışmada, yüksek yağlı diyet (YYD) ile beslenen ratlarda ısırgan otu tohumu (Urtica Dioica; UD) ekstraktının obezite oluşumu üzerine etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırılması amaçlandı. Bu amaçla 32 adet erkek Wistar albio rat her grupta 8 adet olmak üzere dört gruba ayrıldı. Kontrol grubu; standart rat pelet yem ile beslendi. YYD grubu; 300g/kg oranında tereyağı katılarak hazırlanan yüksek yağlı pelet yem ile beslendi. YYD + UD grubu; 300g/kg oranında tereyağı katılarak hazırlanan yüksek yağ diyetli pelet yem ile beslemeye ilaveten UD ekstresi (300 mg/kg, oral) ile beslendi. UD grubu; Standart pelet yem ile beslemeye ilaveten UD ekstresi (300 mg/kg, oral) ile beslendi. 75 günlük deneme süresi sonunda sıçanların nekropsileri yapılarak doku ve kan örnekleri alındı. Alınan doku örnekleri Hematoksilen&Eozinle(H & E) ile boyanarak histopatolojik inceleme yapıldı. Alınan kan örneklerinden AST, ALT, LDH, ALP, trigliserid, total kolesterol, HDL-kolesterol, LDL-kolesterol ve açlık kan şekeri düzeyleri çalışıldı. Histopatolojik olarak YYD grubu ratların karaciğer dokularında hepatositlerde dejenerasyon ve nekroz ve remark kordon yaplarında bozulma görüldü. YYD + UD grubu ratlarda bu bulguların kısmen azaldığı belirlendi. YYD grubunda ALT, ALP, trigliserid ve LDL düzeyleri kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulundu. YYD grubu ile karşılaştırıldığında, YYD + UD grubunda bu düzeylerin anlamlı olarak düştüğü belirlendi. YYD grubunda kontrole göre azalan HDL düzeyinin, YYD + UD grubunda YYD grubuna göre arttığı görüldü. YYD grubu ratlarda kolesterol düzeyinin kontrole göre arttığı belirlenirken, YYD + UD gurubunda kolesterol düzeyinin YYD grubuna göre daha yüksek olduğu tespit edildi. YYD ile beslenme kilo artşı sağlarken, UD eksratının uygulanması ile kilo alımında kısmen azalma meydana geldi. Sonuç olarak, UD eksraktı uygulamasının karaciğerde meydana gelen tahribatı azalttığı, serum lipit düzeylerinde azalmaya neden olduğu ve kilo alımını kısmen engellediği, ancak kolesterol düzeyinde yükselmeye sebep olduğu belirlendiğinden, UD ekstresinin YYD ile beslenmenin olumsuz etkilerine karşı tam bir koruma sağladığı sonucuna kesin olarak varılamadı.
Diyabetik ratlarda ardıç (juniperus communis Lh) yağının antidiyabetik etkisinin histopatolojik immunohistokimyasal ve biyokimyasal olarak araştırılması
Sunulan bu çalışmada, streptozotosin (STZ) ile oluşturulan diyabetik rat modelinde ardıç (Juniper berry; JB) yağının antidiyabetik etkisi histopatolojik, immunohistokimyasal ve biyokimyasal olarak araştırıldı. Bu amaçla, 40 adet erkek Wistar albino rat rastgele seçilerek; kontrol, diyabetes mellitus (DM), DM + akarboz, DM + ardıç yağı ve ardıç yağı olmak üzere beş gruba ayrıldı. Deneysel diyabet, tek dozluk (55 mg/kg, periton içi [i.p]) STZ enjeksiyonu ile oluşturuldu. DM + ardıç ve ardıç grubu ratların yemlerine 50 ml/kg ardıç yağı katılarak verildi. 28 günlük deneme süresi sonunda ratlar sakrifiye edilerek kan ve doku örnekleri alındı. Alınan doku örnekleri Hematoksilen & Eozinle (H & E) ile boyanarak histopatolojik inceleme yapıldı. İmmunohistokimyasal olarak pankreas dokusunda insülin immun-ekspresyonu çalışıldı. Serumda ise ALT, AST, ALP, LDH, total kolesterol, trigliserit, kreatinin ve üre düzeyleri araştırıldı. Histopatolojik olarak DM grubu ratların karaciğer dokusunda hepatositlerde dejenerasyon, böbreklerde tubulus hücrelerinde dejenerasyon ve nekroz, glomerular yapıda bozulma ve pankreas dokusunda langerhans adacıklarının belirgin hücre kaybı sonucu normal görünümlerinin bozulduğu gözlendi. Bu histopatolojik değişikliklerin DM + ardıç grubunda önemli derecede azaldığı tespit edildi. İmmunohistokimyasal olarak Beta (β) hücrelerde STZ'nin neden olduğu dejeneratif değişiklikler sonucu DM grubunda insülin immünoreaktif hücre sayısında azalma tespit edildi. Ardıç yağı ile tedavi sonucu immünoreaktif β hücrelerin sayısında önemli ölçüde artış belirlendi. Biyokimyasal sonuçlar, ardıç yağı tedavisi sonucu ALT, AST, üre ve kreatinin değerlerinde önemli iyileşme sağlandığını gösterirken, kan glikoz düzeyinde önemli düşüş belirlendi. Bu sonuçlar, ardıç yağının ratlarda STZ ile oluşturulan diyabete karşı koruyucu etkiye sahip olduğunu ortaya koydu.
Streptozotosin ile diyabet oluşturulan ratlarda hanzabel (Achillea arabica) bitki ekstraktının antidiyabetik ve antioksidan etkilerinin araştırılması
Achillea arabica, halk hekimliğinde yaygın olarak kullanılan çok yıllık aromatik bir bitkidir. Bu çalışmada, streptozotosin (STZ) 50 mg/kg ile diyabet oluşturulan sıçanlarda A. arabica çiçek etanolik liyofilize ekstresinin antidiyabetik, antihiperlipidemik ve antioksidan etkileri değerlendirildi. Toksisite testinden sonra otuz beş dişi rat beş gruba ayrıldı. Kontrol, Diabetes mellitus (DM), A. arabica (400 mg/kg ekstre), DM+A. arabica (400 mg/kg ekstre) ve DM+Glibenklamid (2 mg/kg). 21 günlük tedavinin sonunda, hem A. arabica ekstresi hemde glibenklamid diyabetik gruplarda glukoz ve glikolize hemoglobin (HbA1c) seviyelerinde DM grubuna göre önemli düşüş gösterdi. A. arabica ekstresi ile tedavi edilen diyabetik grupta, malondialdehit içeriği, serum aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, laktat dehidrojenaz, alkalan fosfataz, kreatinin, üre, trigliserit, kolesterol, düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol düzeylerindeki azalma ve redükte glutatyon (GSH) artışı anlamlı bulundu. Ayrıca, karaciğer ve böbrek dokularının antioksidan enzim aktiviteleri genellikle değişmezken, böbrek dokusunun glutatyon S-transferaz aktivitesi DM grubu ile karşılaştırıldığında tedavi gruplarında anlamlı bir düşüş gösterdi. Bu bulgular A. arabica ekstresinin karaciğer ve böbrek fonksiyon bozukluğu ve diyabetin neden olduğu oksidatif stres üzerinde, muhtemelen antioksidan ve antidiyabetik etkilerinden dolayı terapötik bir etkiye sahip olduğunu göstermiştir. A. arabica çiçek ekstresi, diyabet ve hiperlipidemi ilaçları geliştirmek amacıyla doğal bir kaynak olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Achillea arabica, Antioksidan, Diabetes mellitus, Lipit peroksidasyonu, Liyofilize ekstre, Rat.
Kronik arter hastalıklarında kalp tipi yağ asidi bağlayıcı protein (H-FABP) ve bazı biyokimyasal parametrelerin değişimi
Koroner arter hastalığı (KAH), tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ölüm ve morbidite sebeplerinin başında gelmektedir. KAH büyük bir oranda ateroskleroz zemininde gelişir. Çalışmada Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Acil Servisi ve Kardiyoloji Polikliniklerine Ocak 2019 -Haziran 2019 tarihleri arasında akut iskemik göğüs ağrısı ile başvuran hastalardan alınmış olan kanların sonuçları değerlendirildi. Bu kişilere hiç bir ilaç veya başka madde verilmedi veya uygulama yapılmadı. Kardiyoloji kliniğine gelen hastalardan akut iskemik göğüs ağrısına sahip olan ve kronik arteritis hastalığı tanısı konan 24 hasta, diabetes mellitus(DM) hastalığı tanısı ile kardiyolojik problemleri olan 12, hipertansiyon(HT) problemine sahip ve yine kliniğe kalp şikayeti ile gelen 12 hasta ve diabet, hipertansiyon ve KAH tanısı konulmamış sağlıklı 12 kişi araştırma materyali olarak kullanıldı. Alınan kan örneklerinde biyokimyasal olarak Troponin, CK, CK-MB, AST, ALT, LDL-Kolesterol, HDL-Kolesterol, LDH, Glukoz, Kreatinin gibi değerleri otoanalizörle(Abbott ci16200),H-FABP değerleri ELİSA kullanarak saptandı. LDL –kolesterol düzeyi en yüksek olarak KAH grubunda, HDL-Kolesterol ve LDH düzeyleri KAH+HT grubunda yüksek olarak bulunurken CK, CK-MB, cTnI, AST, Glukoz, kreatinin ve H-FABP düzeyleri DM+KAH grubunda yüksek bulunmuştur. cTnI değerlerinde KAH'a ilaveten HT veya DM bulunan kişilerde artış gözlenirken istatistiksel önem bulunmamıştır. LDL-kolesterol değişimleri de gruplar arasında önemli plarak değişmemiştir. İncelenen diğer parametrelerde gruplar arası değişimler CK ve Glukoz da p≤ 0.001, AST p≤ 0.002, LDH p≤ 0.003, CK-MB p≤ 0.004, HDL-Kolesterol p≤ 0.049, Kreatinin p≤ 0.011, HFABP p≤ 0.050 düzeyinde önem göstermiştir. Kardiak markerlardan CK, CK-MB, cTn I, LDH gibi markerların değişimi literatür desteğiyle tartışıldı. Ancak H-FABP son yıllarda KAH ve MI teşhisinde artan bir öneme sahip olarak kardiyoloji alanında yerini almıştır. Sunulan bu çalışmada elde edilen bulgularla incelenen tüm hastalarda H-FABP düzeyi yükselmiş ve kritik ve faydalı bir parametre olarak kulanılması kardiyoloji alanına tavsiye edilmiştir.
Uşak deri fabrikaları kaynaklı atıksuların biyokimyasal açıdan incelenmesi
Türkiye'de ekonomik açıdan büyük önem taşıyan deri endüstrisi, çevre açısından önemli miktarlarda kirlilik yaratan bir endüstri dalıdır. Deri endüstrisinde, ham deri işlenirken birçok aşamadan geçmekte ve bu sırada çok fazla miktarda su, kireç, sodyum sülfür, amonyum sülfat, sodyum klorür, krom tuzları gibi kimyasal maddeler kullanılmaktadır. Sonuçta çevre açısından tehdit unsuru oluşturacak boyutlarda sıvı ve katı atıklar ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada Uşak ilinde bulunan deri fabrikaları atıksularının incelenmesi amaçlanmaktadır. Uşak Deri Organize Sanayi atıksuları üzerinde yoğunluğun az olduğu yaz aylarında ve yoğunluğun çok olduğu kurban bayramı sonrasında analizler yapılmıştır. Tesise giriş, kimyasal arıtma sonrası, biyolojik arıtma sonrası ve tesisten çıkış suyunda askıda katı madde, kimyasal oksijen ihtiyacı, renk, toplam azot, fosfat fosforu, toplam krom, pH, bulanıklık ve yağ gres içeriği parametreleri incelenmiştir. Arıtma tesisine giriş ve tesisten çıkış atıksularını, su kirliliği kontrolü yönetmeliğindeki deşarj standartlarıyla karşılaştırdığımızda arıtma tesisi sayesinde sonuçların düşük çıktığı, ayrıca kimyasal ve biyolojik arıtma sonrası değerlerin tesise giriş değerlerine göre azaldığı bulunmuştur. Sonuç olarak çevreyi, doğal su kaynaklarını ve canlı sağlığını etkileyen deri endüstrisinin negatif etkilerini azaltmak için arıtma tesislerine ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır.
İzmir'den temin edilen çörekotu ballarının antioksidan aktivitesinin spektrofotometrik ve elektrokimyasal yöntemlerle araştırılması
Modern dünyada günlük beslenmede doğal gıdaların kullanımı önemli ölçüde artmıştır. Bu gıdalar, insan sağlığı üzerinde faydalı etkileri olan flavonoidler ve fenolik asitler de dahil olmak üzere çeşitli antioksidan bileşikler içerir. Tamamen doğal bir gıda olan bal, son derece lezzetli bir formda besinsel antioksidanlar sağladığı için bu kapsamda değerlendirilen gıdaların başında gelmektedir. Kestane, kekik, funda, karaçalı, ormangülü, ıhlamur, yonca, astragalus, ayçiçeği, naringin ve pamuk balları, en yoğun şekilde araştırılan tek çiçekli çiçek balları arasındadır. Çam, meşe ve sedir ise en çok incelenen salgı ballarıdır. Çörek otu (Nigella sativa L.) balı değerli bir monofloral bal olmasına rağmen literatürde hem kimyasal hem de biyokimyasal açıdan daha az çalışmaya konu olmuştur. Bu tez çalışması kapsamında İzmir'in Buca ilçesinden temin edilen beş farklı çörekotu balının toplam fenolik ve flavonoid içerikleri, DPPH radikal süpürme, Fe2+ ile şelat oluşturma ve katalaz enzim aktivitesi gösterme potansiyellerine dayanan spektroskopik antioksidan aktiviteleri ile elektrokimyasal olarak gallik asit ve askorbik asitle karşılaştırılan antioksidan aktiviteleri araştırıldı. Bal numunelerinin kolinesteraz enzimlerini inhibe edebilme oranları ortaya konularak çörekotu ballarının nörolojik hastalıklar üzerindeki potansiyel iyileştirici etkisi de araştırıldı. Ayrıca plazmid DNA üzerinde oluşturulan radikalik bir hasarı önleme potansiyelleri de agaroz jel elektroforezi ile görüntülenerek ortaya konuldu. İncelenen 5 örneğin toplam fenolik içerikleri ve DPPH radikal süpürme ve katalaz aktiviteleri hemen hemen aynı iken, toplam flavonoid içerik açısından IV numaralı bal daha zengindir. Aynı balın diğerlerine nazaran asetilkolin esteraz enzimini de daha yüksek derecede inhibe ettiği bulundu. Elektrokimyasal antioksidan aktivite incelemelerinde I numaralı balın daha yüksek sonuçlar verdiği sonucuna erişildi. Bu numunenin 1 gram bal başına 0.787 mg GAE olmak üzere en yüksek fenolik içerik ve 9.84 mg/mL'lik IC50 değeriyle en etkin radikal süpürücü aktivite gösterdiği bulgusu spektroskopik ve elektrokimyasal antioksidan araştırma bulgularının birbirini desteklediğini göstermektedir. Ayrıca Fenton reaksiyonu ile oluşturulan hidroksil iyonu radikallerinin plazmid DNA üzerinde oluşturduğu hasarında yine tüm bal örnekleri tarafından eşit derecede giderildiği agaroz jel elektroforezi üzerinde kırık DNA'nın süpersarmal forma dönüşümü oranıyla ortaya konuldu. Sağlık açısından birçok faydası olduğu bilinen çörekotu bitkisi kaynaklı bal örneklerinin de aynı derecede yararlı olabileceği düşüncesiyle planlanan ve yürütülen bu tez çalışması neticesinde bir ön çalışma niteliğinde olan çalışma sonuçlarının, diğer bal türlerine göre literatürde nadir incelelen çörekotu ballarına ilgi oluşturacağı ve ileri düzeyde planlanacak çalışmalarla doğal ilaç arayışları için önemli bir aday potansiyeli olduğu sonucuna varıldı.
Hacettepe Üniversitesi merkez laboratuvarı biyokimya analizlerinde onay destek sistemi geliştirilmesi ve validasyonu
Tıbbi laboratuvarlarda onay destek sistemi (ODS), önceden tanımlanmış kurallar çerçevesinde laboratuvar çalışanları tarafından manuel müdahaleye ihtiyaç duyulmadan, bilgisayar tabanlı algoritmaların laboratuvar test sonuçları üzerinde otomatik olarak eylemler gerçekleştirdiği bir süreç ya da daha gelişmiş algoritmalar ile sonuçların değerlendirilmesini sağlayan sistemdir. Uzun süredir üzerinde tartışılan bir konu olmasına rağmen, ODS standardizasyonunda eksiklikler bulunmaktadır. Literatürde de ODS'ler ile ilgili kuralların ve algoritmaların nasıl uygulanacağını detaylandıran çalışma sayısı çok azdır. Bu nedenlerle bu tez çalışmasında, laboratuvarımızda bir ODS kurulması, geliştirilmesi ve validasyonu süreciyle ilgili verilerin ortaya konması hedeflendi. Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Merkez ve Acil Laboratuvarlarında Laboratuvar Bilgi Yönetim Sistemi içinde tasarlanan, laboratuvar modülü ile entegre çalışan Laboratuvar Sonuç Validasyon Modülü içinde ODS yazılımı geliştirildi. Toplam 29 biyokimya testi için tanımlanan kurallar, simülasyon ve gerçek hasta sonuçları ile değerlendirilerek geliştirilen ODS'nin validasyonu yapıldı. Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Laboratuvarlarında 1 Mayıs 2020 – 1 Temmuz 2020 tarihleri arasında çalışılan 24 115 hastaya ait sonuçlar ODS tarafından değerlendirildi. Toplam 793 300 test sonucundan 676 083 (% 85.22) sonuç ODS tarafından onaylanırken 117 217 (% 14.78) test sonucu onaylanmadı. ODS kuralları içinde 59 413 test sonucu ile (%7.49) "Beklenmeyen sonuç" kriterinin en yüksek onaylanmama oranı olduğu saptandı. Toplam 138 029 adet ODS kaldı uyarısının içinde, ayaktan başvurularda beklenmeyen sonuç (%24.89) ile delta kontrol (%14.08) ve yatan hastalarda beklenmeyen sonuç (%18,15) ile serum indeks değerlendirmesi (%18.15) sonuçlarının en yüksek oranda olduğu belirlendi. Uzman ve ODS onaylarının karşılaştırılması için 4 710 test sonucu 2 kullanıcı ve ODS tarafından değerlendirildi. ODS onay sürecinin standardizasyonunun sağlanması ve sonuçların güvenilirliğinin artırılması için önemli bir araçtır. Çalışma kapsamında belirlenen kurallarla başlangıç için iyi düzeyde onay oranları elde edilmiştir. ODS'nin geniş test panellerinde verimli olarak kullanılması, detaylı kuralların ve algoritmalarının geliştirilmesi ve yaygın olarak kullanılması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Samandağ (Hatay) bı̇berı̇nden afı̇nı̇te kromatografı̇sı̇ ı̇le kapsaı̇sı̇n saflaştırılması
Bu tez çalışması kapsamında özellikle sağlık sektöründe önemli bir yere sahip kapsaisinin yerel bir ürün olan Samandağ (Hatay) biberinden saflaştırılarak elde edilmesi amaçlanmıştır. Endemik bir tür olan Samandağ biberinin kapsaisin içeriği kuru ve yaş halde incelendikten sonra yeşil, dolma ve kapya biber içerikleri ile karşılaştırılmıştır. Kapsaisin tayini Soxhlet ekstraksiyonu ile başlatılmış ve bu amaçla metanol, etanol ve asetonitril olmak üzere üç farklı çözücü seçilmiştir. Ekstraksiyonun optimize hale getirilebilmesi için seçilen her bir çözücüde üç farklı sıcaklık ve üç farklı zaman parametresi çalışılmıştır. Soxhlet ekstraksiyonu sonucu kapsaisin veriminin 1780.9 µg/g ile 80oC'de ve 3 saat metanol çözücüsü kullanılarak elde edildiği tespit edilmiştir. Ekstraksiyon sonucu elde edilen ekstraklar, kapsaisin içeriklerinin tayini ve saflaştırılması amacıyla önce tek boyutlu HPLC ile analiz edilmiş ve kapsaisinoidlerden yalnızca kapsaisin ve dihidrokapsaisinin tespit edilebildiği görülmüştür. Kurutulmuş kırmızı biberin analizi sonucunda 1780.9 µg/g kapsaisin ve 897.8 µg/g dihidrokapsaisin elde edilebildiği, toplam kapsaisinoid miktarı dikkate alındığında ise acılık değerinin 40185.5 S.Ü. (Scoville Ünitesi) olduğu hesaplanmıştır. Yaş kırmızı biberde ise 105.4 µg/g kapsaisin ile 66.48 µg/g dihidrokapsaisin elde edilebilmiştir. Tek boyutlu HPLC analizi sonucunda dolma ve kapya biberlerde kapsaisinoid tespit edilememiştir. Kapsaisinoidlerin daha yüksek bir verimle eldesi ve saflaştırılması amacıyla iki boyutlu HPLC analizi yapılmış analiz sırasında sentezlenen ve karakterizasyonu yapılan p(HEMA-MATrp) monolitik kolonu ilk kolon olarak kullanılmıştır. Böylelikle hem ön deriştirme yapılmış hem de kolonda tutunan kapsaisinoid miktarı arttırılmıştır. İkinci kolon olarak ticari C-18 kolonu kullanılmış ve analiz sonucunda kapsaisin, dihidrokapsaisin, nordihidrokapsaisin ve homokapsaisin olmak üzere dört farklı kapsaisinoidin tespit edilebildiği gözlenmiştir. İki boyutlu HPLC analizi sonucunda toplam kapsaisinoid miktarının 3853.7 µg/g'a yükseldiği ortaya konulmuştur. Tez çalışması sonucunda önemli bir biyoaktif molekül olan kapsaisin yerel bir ürün olan Samandağ biberinden saf halde elde edilebildiği kanıtlanmıştır.
Meme kanseri hastalarının kemoterapi sürecinde beslenme durumu, bazı biyokimyasal parametreler ve yaşam kalitesnin değerlendirilmesi
Meme kanseri hastalarının kemoterapi tedavisinin farklı aşamalarında beslenme durumunun, biyokimyasal parametrelerinin ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi ve bunların olası ilişkilerini saptamak amacıyla yapılan bu araştırmaya, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi, Tıbbi Onkoloji bölümüne başvuran, 30-65 yaş arası meme kanseri tanısı almış 50 kadın hasta dahil edilmiştir.Kemoterapinin başlangıcında, ortasında ve sonunda; bireylere genel özelliklerini ve sağlık durumlarını, besin tüketim sıklıklarını, yaşam kalitesini değerlendirmeye yönelik anket formu uygulanmış, bireylerin boy uzunluğu, vücut ağırlığı, bel ve kalça çevresi ölçümleri alınarak ve beden kütle indeksleri (BKİ) hesaplanarak kaydedilmiştir. Bireylerden kan örnekleri alınmış ve bu kan örneklerinde ELISA yöntemi ile bazı oksidatif stres parametrelerin (total antioksidan durum-TAS, total oksidan durum-TOS, nitrik oksit-NO, süperoksid dismutaz-SOD, glutatyon peroksidaz-GPx, 8-hidroksi-2'-deoksiguanozin-8-OHdG) analizi yapılmıştır. Katalaz ve malondialdehid (MDA) manuel yöntemle analiz edilmiştir. Bireylerin kemoterapi aşamalarında; vücut ağırlığı, BKİ, bel çevresi ölçümleri, kalça çevresi ölçümleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Bu ölçümler kemoterapinin başlangıcına göre ortasında azalmış, sonunda ise artarak başlangıçtaki ölçümlerine yaklaşmıştır. Kürler arası çoklu karşılaştırmalar sonucunda tedavinin başlangıcı ile ortası arasındaki ve tedavinin ortası ile sonu arasındaki bu fark anlamlıdır (p<0,001). Enerji ve makro besin ögeleri alım düzeyleri açısından tedavinin ortasındaki alım düzeylerindeki azalma anlamlıdır (p<0,001). Enerji, karbonhidrat, protein, yağ ve posa alım düzeyleri tedavinin ortasına göre sonunda anlamlı olarak artmıştır (p<0,001). Mikro besin ögelerinden; retinol, E vitamini, B grubu vitaminler, folat, sodyum, potasyum, kalsiyum, magnezyum, fosfor, demir, çinko, manganez ve bakır alım düzeyleri tedavinin ortasında azalmış ve sonunda yeniden artmıştır. Kemoterapi aşamalarına göre çoklu karşılaştırmalarda tedavinin başlangıcına göre ortasındaki, ortasına göre sonundaki bu değişim anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Yaşam kalitesi değerlendirmesinde fonksiyonel skor ve genel sağlık skor sonuçlarındaki tedavinin ortasındaki azalma ve tedavi sonundaki artma anlamlıdır (p<0,001). Semptom skoru ise, tedavinin ortasında artmış ve sonunda anlamlı olarak azalmıştır (p<0,001). TOS ve GPx değerleri tedavinin ortasında azalmış, sonunda da azalmaya devam etmiştir (sırasıyla p=0,02 ve p=0,007). Diğer oksidatif parametrelerdeki değişimler anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Kemoterapi başlangıcında vücut ağırlığı ile TAS ve TOS arasında anlamlı ve ters yönlü korelasyon saptanmıştır (sırasıyla r=-0,384 p=0,006 ve r=-0,373 p=0,008).Kemoterapi başlangıcında makro ve mikro besin ögeleri alım düzeyleri ile oksidatif parametreler arasında anlamlı herhangi bir korelasyon bulunmamıştır (p>0,05).Kemoterapinin ortasında tekli doymamış yağ asidi alım düzeyi ile MDA arasında anlamlı ve ters yönlü korelasyon bulunmuştur (r=-0,359 ve p=0,010).Kemoterapi başlangıcında semptom skoru ile C vitamini alım düzeyinde ters yönlü, tedavi ortasında fonksiyonel skor ve genel sağlık skoru ile E vitamini alım düzeyinde aynı yönlü korelasyon bulunmuştur (sırasıyla r=0,345, p=0,014 ve r=0,469, p<0,001). Bu çalışmanın sonuçlarına göre kemoterapi boyunca bireylerin beslenme durumuna bağlı olarak antropometrik ölçümleri, oksidatif parametreleri ve yaşam kaliteleri değişmektedir. Bu nedenle yeterli ve dengeli beslenme örüntüsünün oluşturulması konusunda bireyler tanı anından itibaren takip edilmeli ve tedavi süresince beslenme durumunun değerlendirilmesine devam edilmelidir. Ayrıca meme kanserinin tedavisi sırasındaki ve sonrasındaki süreçte yeterli ve dengeli beslenme konusunda daha fazla araştırma ve uygulamaya ihtiyaç vardır.
Lenfomalarda biyokimyasal belirteçlerin sistemik kemoterapiye tümör yanıtının değerlendirilmesinde kullanımı
Lenfomalar, Hodgkin lenfoma ve Hodgkin dışı lenfomalar olmak üzere iki ana grupta incelenen lenfoid malignitelerdir. Farklı patolojik alt gruplarda değerlendirilmesine ve tedavi edilmesine karşın, tedaviye yanıt değerlendirmeleri ve takipleri benzer şekilde yapılmaktadır. Tedaviye yanıt değerlendirme için radyolojik yöntemler ve nükleer tıp tetkikleri kullanılmaktadır. Maliyet ve radyasyon ilişkili morbiditeler düşünüldüğünde, daha maliyet etkin olan ve daha az morbiditeye neden olacak yanıt değerlendirme yöntemleri ile ilgili araştırmalar gerekmektedir. Çalışmamızda lenfoma tanısı ile takip edilen hastaların takiplerinde kullanılan biyokimyasal parametrelerin tedavi yanıtı değerlendirmesinde kullanılabilirliği araştırılmıştır. 01.01.2015-31.12.2017 Tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Hastanesi Medikal Onkoloji Ünitesine lenfoma tanısı başvuran ve tedavi alan 108 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması (±SD) 48,99 (±17,05) olup hastaların %52,8'i erkektir. Hastaların %25'i Hodgkin lenfoma, %65,7'si B hücreli lenfoma, %8,3'ü T hücreli lenfoma ve %1,0'i diğer Hodgkin dışı lenfoma tanısı ile ve olguların %20,4'ü evre I, %22,2'si evre II, %8,3'ü evre III ve %49,1'i evre IV hastalık ile takip edilmektedir. Tedavi öncesi ve sonrası biyokimyasal parametrelerdeki değişim değerlendirildiğinde, sodyum, total protein, beta-2 mikroglobulin, laktat dehidrogenaz, hemoglobin ve C-reaktif protein düzeyinde; nötrofil, lenfosit ve trombosit sayısında; eritrosit sedimentasyon hızında değişim izlenmiştir (p ≤ 0,050). Tedavi yanıtına göre değerlendirme yapıldığında, iyi yanıt izlenen hastalarda total protein, beta-2 mikroglobulin, laktat dehidrogenaz ve C-reaktif protein düzeyinde ve eritrosit sedimentasyon hızında düşme izlenmiş olup, kötü yanıt izlenen hastalarda biyokimyasal parametrelerde anlamlı değişim izlenmemiştir. Tedavi yanıtını öngörebilmek için, biyokimyasal parametrelerde dönüşüm yapılan, 4 puanlı skorlama sistemi önerilmiştir. Sonuç olarak biyokimyasal parametrelerdeki değişimin, lenfomalarda tedavi yanıtının değerlendirilmesinde kullanımı uygun görünmektedir.
Fe3O4@TiO2 nanoparçacıkların sentezi ve Tc-99m ileişaretlenmesi
Bu çalışmada, fotodinamik terapi ve MRI (Manyetik Rezonans (MR) görüntüleme) kontrast ile görüntüleme özelliklerini bir arada taşıyan Fe3O4@TiO2 nanoparçacıkların sentezlenmesi ve teknesyum-99m (99mTc) ile işaretlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla öncelikle, çok fonksiyonlu Fe3O4@TiO2 nanoparçacıklar sentezlenmiştir. Setezlenen yapının yüzey modifikasyonu, tetraetil ortosilikat ve 3-aminopropil trietoksi silan ile kaplanarak gerçekleştirilmiştir. Fonksiyonlanmış Fe3O4@TiO2 nanoparçacıklar antikanser potansiyeli arttırmak için lupulon türevleri (heksahidrolupulon ve asetolupufenon) ile konjuge edilerek Fe3O4@TiO2-Si, Fe3O4@TiO2-Si-HLP, Fe3O4@TiO2-Si-ALP şeklinde adlandırılmıştır. Fe3O4@TiO2 nanoparçacıklar ve fonksiyonlanmış Fe3O4@TiO2 nanoparçacıkların yapısal karakterizasyonları fourier dönüşümlü kızılötesi spektroskopisi ile belirlenmiştir. Nanoparçacıkların boyut dağılımı için dinamik ışık saçılımı, optik özellikleri ve floresans şiddetleri için floresans spektroskopisi ve yüzey özellikleri ve boyut analizleri için taramalı elektron mikroskobu (SEM) kullanılmıştır. Sentezlenen Fe3O4@TiO2 nanoparçacıkların yaklaşık 40 nm çapında olduğu gözlenmiştir. 99mTc ile işaretlenen örneklerin kalite kontrolü, HPLRC (Yüksek Performanslı Sıvı Radyo Kromatografi) ve TLRC (İnce Tabaka Radyo Kromatografi) yöntemleri ile yapılmıştır. Fe3O4@TiO2-Si-HLP nanoparçacıkların biyolojik davranışlarının in vitro yöntemle belirlenmesi amacıyla sağlıklı (RWPE-1 normal insan prostat epitel hücre hattı) ve kanser prostat hücre hatları (PC-3 insan prostat kanser hücre hattı) üzerinde çalışmalar gerçekleştirilmiştir. İnkorporasyon çalışmaları sonucunda, Fe3O4@TiO2-Si-HLP örneğinin prostat hücrelerine bağlanma veriminin zamana göre değişimi incelenmiştir. Sonuç olarak, Fe3O4@TiO2-Si-HLP örneğinin zamanla bağlanma yüzdesi artmış ve 2 saatte yaklaşık olarak % 11‟e ulaşarak deneyin sürdüğü 4 saat boyunca hücreden ayrılma olmamıştır.
PKOS modeli geliştirilmiş sıçanlarda anjiotensin resetör II blokeri losartanın tedavisinin etkilerinin histolojik ve biyokimyasal parametrelerle gösterilmesi
Ortalama 8-12 haftalık Sprague-Dawley türü dişi sıçanlar (n=21); standart koşullarda (21-22 C, %55-65 nemli ortamda, 12 st aydınlık-12 st karanlıkta) hazır pellet sıçan yemi ile beslendi ve su içimi serbest bırakıldı (ad libitum). Aynı beslenme koşullarını paylaşan olgular çalışmaya dâhil edildi. 14 sıçana PCOS modeli oluşturuldu, 7 sıçan normal kontrol olarak çalışmaya alındı ve herhangi bir işlem uygulanmadı. Daha sonra tüm sıçanlardan anestezi altında serumda çalışılacak parametreler için kan örneği alındı ve tüm sıçanlara bilateral ooferektomi uygulandı. Sonrasında sıçanlar servikal dislokasyon ile sakrifiye edildi. Ooferektomi materyallerinde histolojik kesitlerinde foliküler yapı (antral folikül sayısı) değişiklikleri incelendi. Kan örneklerinde ELISA tekniği ile AMH (anti mullerian hormon), IGF-1 (Insulin benzeri büyüme faktörü) ve lipid peroksidayon göstergesi olan malondialdehit düzeylerine bakıldı. Histolojik olarak,PKOS modeli geliştirilen ve plasebo salin (%0.9 NaCl) alan sıçanlarda, normal gruba göre over dokusunda primer ve sekonder folikül sayısı azalmış, tersiyer folikül sayısı artmıştır. Losartan tedavisi PCOS lu alan sıçanlarda, salin grubuna göre over dokusundaki primer ve sekonder folikül sayısı artmış, tersiyer folikül sayısı anlamlı azalmıştır. PCOS modeli geliştirilen ve plasebo salin (%0.9 NaCl) alan sıçanlarda, normal gruba göre AMH anlamlı olarak artmıştır. PCOS modeli geliştirilen ve plasebo salin (%0.9 NaCl) alan sıçanlarda, normal gruba göre AMH anlamlı olarak artmıştır. Losartan tedavisi PCOS lu alan sıçanlarda(p=6.62 ± 1.53), plasebo salin grubuna göre AMH seviyesi anlamlı azalmıştır (p=11.08 ± 0.56 )(Tablo 2). PCOS modeli geliştirilen ve plasebo salin (%0.9 NaCl) alan sıçanlarda, normal gruba göre IGF anlamlı olarak artmıştır(p=4.63 ± 0.44). Losartan verilen PCOS grubunda(p=4.97 ± 0.66), plasebo salin alan grup arasında anlamlı fark bulunamamıştır (Tablo 2). PCOS modeli geliştirilen ve plasebo salin (%0.9 NaCl)( 0.19 ± 0.045)alan sıçanlarda, normal gruba(0.17 ± 0.022) göre plazmada oksidan stres belirteci malondialdehit (MDA) değişmemiştir. Losartan verilen PCOS grununda(p=0.18 ± 0.045), plasebo salin alan grup(p=0.19 ± 0.045) arasında plazma MDA miktarında anlamlı fark bulunamamıştır.
Oksitosinin polikistik over sendromu modeli geliştirilen sıçanlarda olası tedavi edici etkisinin biyokimyasal ve histolojik olarak gösterilmesi
BV2 mikroglial hücrelerinde LPS ile indüklenen inflamasyonda oluşan sitokin değişimlerinin tespit edilip, CRP ve Kininogen-1'in deiminasyonunun western blot ile araştırılması
Nörodejenerasyon; prevalansı hızla artan ve tedavide güçlükler yaşanan birçok nörodejeneratif hastalığın ortak özelliğidir. Posttranslasyonel modifikasyonlardan biri olan deiminasyon (sitrülinasyon) inflamasyona bağlı olarak meydana gelebilir ve bu modifikasyondan Peptidil arjinin deiminaz (PAD) enzimleri sorumludur. Bu çalışmada BV2 mikroglial hücre hattına nöroinflamasyon oluşturmak için LPS uygulaması yapıldı ve sitokinlerden IL-1β'da anlamlı artış gözlemlendi. PAD2, hedeflediğimiz proteinler olan CRP ve Kininojen'deki değişimi belirlemek için RT-PCR yapıldı. PAD2 ekspresyon seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş gözlendi. Fakat Kininojen ve CRP ekpresyonunda anlamlı bir değişiklik olmadı. Deimine proteinlerin tanımlanabilmesi için F95 antikoru ile Western blotlama yapıldı. CRP için beklediğimiz bölgede bant saptandı ve CRP'nin deiminasyon adaylarından biri olabileceği görüldü. PAD ekspresyon seviyesindeki düşüşe rağmen çeşitli protein gruplarında deiminasyon tanımlandı. Bu durum daha çok enzimin aktivitesi ile bağlantılı olarak görülmektedir.
Synergistic effects of bone surface mimic topography and chemistry on osteogenic stem cell differentiation and osteoimmunomodulation
The term "osteoimmunomodulation" refers to regulating immune responses to enhance bone healing. Osteoimmunology highlights the significant role of immune cells in bone repair. Conventional bone repair approaches often neglect the immune response, causing discrepancies between in vitro and in vivo environments. A suitable osteo-immune environment is crucial for successful bone regeneration. Surface and bulk properties like surface charge, porosity, pore size, wettability, bioactive ion release, and surface topography significantly affect cell behavior on biomaterials. These features influence cell adhesion, proliferation, stem cell differentiation, and immune cell behavior, including macrophage polarization. This thesis explored how the topographical and chemical characteristics of bone surfaces affect cellular behavior, specifically promoting osteogenic differentiation and enhancing osteoimmunomodulation. Model Poly-L-Lactic Acid (PLA) membranes were produced to mimic natural bone surface properties through soft lithography technique. To enhance biomimicry, BSM PLA membranes were modified with collagen type I (Col-I) and hydroxyapatite (HA). The effect of these membranes on the osteogenic differentiation of adipose-derived mesenchymal stem cells (ADMSC) and on osteoimmunomodulation using RAW 264.7 macrophage cells was examined. HA-deposited BSM PLA membranes promoted osteogenic differentiation in ADMSC and stimulated sequential M1 and M2 macrophage polarizations in RAW264.7 macrophage cells. These results lay the groundwork for future biomaterials research by demonstrating the capability of HA-deposited BSM PLA membranes to promote osteogenic differentiation and stimulate the osteoimmune response.
Akut koroner sendrom ve kronik koroner arter hastalarında endotelyal nitrik oksid sentaz (enos) t-786c polimorfizminin klinik ve biyokimyasal etkilerinin araştırılması
Nitrik oksid (NO), nitrik oksid sentaz (NOS) enzimi tarafından L-Argininden sentezlenir. NOS enziminin nNOS (nöronal), iNOS (indüklenebilir) ve eNOS (endotelyal) olmak üzere üç izoformu vardır. eNOS geni T-786C polimorfizmi kalp yetersizliği (2, 3), koroner spazm (9, 10, 11, 12), miyokard infarktüsü (Mİ) (10, 13), ateroskleroz (14, 15, 16) gibi bir çok kalp-damar hastalığı ile ilişkilendirilmiştir.Bu çalışmada amacımız, akut koroner sendrom (AKS) ve kronik koroner arter hastalığı (KKAH) tanısı konmuş hastalarda eNOS geni T-786C polimorfizminin hastalık oluşumu üzerindeki ve biyokimyasal parametrelere olan etkileri araştırmaktır. Bu amaçla, 10 adet AKS ve 20 adet KKAH tanısı konmuş hasta ve rutin sağlık kontrolleri için müracaat edip koroner anjiografiyle koronerlerinin normal olduğu tespit edilen 31 sağlıklı kişi incelendi. eNOS T-786C genotipleri, polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ve restriksiyon uzunluk parça polimorfizmi (RFLP) yöntemlerinin uygulanması ile saptandı.Endotelyal nitrik oksid sentaz genine ait T-786C genotip sıklıkları; AKS' lu grupta %10 TT, %40 CT, %50 CC; KKAH grupta %75 TT, %20 CT, %5 CC ve kontrol grupta %67.7 TT, %25.8 CT, %6.5 CC olarak bulundu. AKS grubunda C/C genotipinin sıklığını kontrol grubuna kıyasla yüksek bulmamız, C/C genotipinin AKS oluşumunda rol alabileceğini düşündürmektedir. KKAH ve kontrol grupları arasında T-786C genotip sıklıkları açısından anlamlı bir fark olmayışı T-786C polimorfizminin KKAH ile ilişkili olmadığını göstermektedir. Ayrıca T-786C genotiplerinin sol ventrikül hipertrofisi ve serum lipidleri üzerinde herhangi bir etkisine rastlanmadı.