Neutrophil/lymphocyte ratio
98 theses under this subject heading
Meme kanseri nedeniyle opere edilen hastalarda postoperatif analjezi amacıyla yapılan erektör spina plan bloğunun nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı üzerine etkisinin karşılaştırılması
Kadın meme kanseri tüm dünyada en sık tanı konulan kanserdir. Meme kanseri cerrahisi sonrası görülen nüks ve metastazın, konağın immün yanıtıyla ilişkili olduğu gösterilmiştir. Anestezik ajanlar, cerrahi stres yanıtı modüle ederek veya doğrudan immün sistem hücrelerinin fonksiyonlarını bozar. Çalışmamızda Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı 'nda meme kanseri cerrahisi geçiren hastalarda postoperatif analjezi için kullandığımız yöntemlerden nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar ve erektör spina plan bloğunun, stres yanıt biyobelirteçleri olan nötrofil/lenfosit oranı ile platelet/lenfosit oranı üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmamıza 18-75 yaş arası, tek taraflı meme kanseri cerrahisi planlanan, kadın cinsiyette ve çalışmaya katılmayı kabul eden 100 olgu dahil edildi. Bu olgular analjezi yöntemine göre, erektör spina plan bloğu yapılanlar (Grup E) ve nonsteroid antiinflamatuar ilaç uygulananlar (Grup N) şeklinde 50 'şer kişilik 2 gruba ayrıldı. Hastaların operasyon öncesi ve postoperatif 2. saatte alınan hemogram örneklerinde beyaz küre, lökosit, lenfosit, trombosit, hemoglobin, hematokrit, ortalama gövde hacmi ve ortalama trombosit hacmi değerleri kaydedildi. Çıkan sonuçlara göre preoperatif ve postoperatif nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı değerleri hesaplanarak kaydedildi. Hastaların postoperatif 0., 2., 4. ve 6. saat vizüel analog skala puanları kaydedildi. Her iki grupta beyaz küre, lökosit, nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı postoperatif dönemde istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunurken, lenfosit, trombosit, hemoglobin ve hematokrit değerleri anlamlı düşük bulundu. Gruplar arası laboratuvar parametrelerinin preoperatif ve postoperatif ölçüm değişimleri kıyaslandığında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Postoperatif 0., 2., 4. ve 6. saat VAS skorları Grup E 'de istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. Postoperatif 0. saate göre 4. ve 6. saat VAS skoru değişimi, Grup N 'de istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Sonuçta meme kanseri cerrahisinde postoperatif analjezi yönetiminde erektör spina plan bloğu ve nonsteroid antiinflamatuar ilaç kullanımı kıyaslandığında, nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı üzerine etkilerinin birbirlerine üstünlük sağlamadığı, ancak etkin ağrı kontrolü için erektör spina plan bloğunun üstün olduğu kanısına vardık.
Yoğun bakımdaki onkoloji hastalarında NLR, MPV ve PLR değerlerinin sepsisin erken tanınması, mortaliteyi öngörmedeki değeri ve diğer sepsis belirteçleri ile karşılaştırılması
Sepsis, konağın enfeksiyona karşı disregüle yanıtı sonucu oluşan yüksek mortaliteye sahip, hayatı tehdit eden multiorgan disfonksiyonudur. Kanser hastaları daha önceki birçok çalışmada gösterildiği gibi sepsis için yüksek riskli grupta yer almaktadır. Bu nedenle kanser hastalarında sepsisin tanınması ve yönetimi önemlidir. Maligniteye bağlı kronik inflamasyon nedeniyle klinik uygulamada sık kullanılan biyobelirteçler kanser hastalarında enfeksiyonu teşhis etmede yetersiz kalabilir. Bu nedenle sepsis tanı ve takibinde kullanılabilecek ucuz, kolay ulaşılabilir, duyarlılığı ve özgüllüğü yüksek, inflamatuar belirteçler belirlenmesi önem kazanmıştır. Retrospektif ve tek merkezli olarak yürüttüğümüz bu çalışmada The Third International Consensus Definitions for Sepsis and Septic Shock (Sepsis-3) kriterleri göz önünde bulundurularak sepsis tanısı almış çalışmaya dahil edilme kriterlerini taşıyan 120 hasta ve sepsis dışı sebeplerle takip edilen 120 kontrol bireyi "metastazı olan" ve metastazı olmayan" şeklinde iki ayrı alt gruba ayrıldı. Sepsis belirteci olarak NLR, MPV, PLR değerlerinin kanser hastalarında sepsisi predikte eden cut off değerleri , CRP, prokalsitonin ve SOFA skoru gibi diğer sepsis belirteçleri ile kıyaslanarak aralarında ilişki olup olmadığı araştırıldı. Çalışmamızda CRP, NLR VE PLR değerinin sepsis ve metastatik grupta istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı. Sepsis grubunda laboratuvar parametrelerinden CRP, PCT, NLR, MPV, PLR, PLT, Bilirübin ve kreatininin zamana göre değişimi ise istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır. Sepsis süresince NLR bazal değerlerindeki değişimlerin mortaliteye yatkınlığı arttırdığı saptanmıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda çalışmamız bu parametrelerin malignite hastalarında sepsisi belirlemede ve prognoz takibinde kullanılabilicek parametreler olduğunu desteklemektedir. Ayrıca kanser tanılı hastalarda cut-off değerlerinin normal popülasyondan yüksek olduğunun bilinmesi önemlidir. Enfeksiyona ait klinik bulguları olmayan solid organ kanserli hastalarda sadece inflamatuar belirteçlerin yüksekliği nedeniyle gereksiz antibiyoterapi tedavi planı yapılmamalıdır.
Yetişkin hematolojik maligniteli hastalarda kemoterapi öncesi diyet inflamatuvar indeksinin bazı biyokimyasal bulgularla ilişkisinin incelenmesi
Hematolojik maligniteler kan, kemik iliği ve lenf sisteminde bulunan hücrelerin klonal proliferasyonu ile karakterize çeşitli hastalık alt gruplarını içeren bir malignite türüdür. İnflamasyon hematolojik malignitelerin etiyolojisinde genetik anomaliye neden olabilen bir risk etmenidir. Diyet inflamatuvar indeksi (Dİİ), çeşitli besin ve besin bileşenleri aracılığıyla diyetin inflamasyon potansiyelini değerlendirmek için oluşturulan literatür tabanlı bir indekstir. Hemogram parametreleri ve bağışıklık sistemi hücrelerinden elde edilen inflamatuvar belirteçler kronik hastalıkların prognostik bir göstergesi olarak görev yapmaktadır. Bu araştırma hematolojik malignite tanısı almış hasta bireylerin kemoterapi öncesi, besin tüketim kayıtlarından elde edilerek hesaplanan Dİİ ile biyokimyasal parametrelerden elde edilen nötrofil lenfosit oranı (NLO), platelet lenfosit oranı (PLO), sistemik inflamasyon yanıt indeksi (SIRI) ve sistemik immün inflamasyon indeksi (SII) seviyeleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve sağlıklı bireyler ile karşılaştırmak amacıyla planlanıp yürütülmüştür. Çalışmaya 18-65 yaş arası tanı alan ancak tedaviye başlamamış hematolojik maligniteli 32 hasta birey ile 30 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Bireylerin Dİİ puanının hesaplanması amacıyla birbirini izleyen 2 gün hafta içi, 1 gün hafta sonu olmak üzere üç günlük besin tüketim kaydı ve hemogram parametreleri alınmıştır. Hasta bireylerin Dİİ puanı ortalaması 2,27 ± 1,18 ve -0,55 ile 3,78 aralığında değişirken; sağlıklı bireylerin Dİİ puanı ortalaması 2,15 ± 1,30 olup -1,69 ile 3,74 aralığında değişmektedir. Hasta ve sağlıklı bireylerin Dİİ puanları karşılaştırılmış ancak istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Hasta bireylerin enerji, karbonhidrat, protein, yağ, doymuş yağ asitleri, çoklu doymamış yağ asitleri, omega-6 ve posa A vitamini, E vitamini, tiamin, riboflavin, niasin, B6 vitamini, folat, demir, magnezyum, çinko, potasyum, fosfor, kalsiyum alımı 1. çeyreklikte en yüksek miktarda iken 4. çeyreklikte anlamlı derecede en düşük miktarda gözlemlenmiştir (p<0,05). Hasta bireylerin inflamatuvar belirteçleri Dİİ çeyrekliklerine göre incelendiğinde sadece lenfosit seviyeleri arasında anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,05). Sağlıklı bireylerin biyokimyasal parametreleri ile Dİİ çeyreklikleri karşılaştırıldığında hemoglobin ve platelet değerleri arasında anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Toplam Dİİ puanı ile SII, SIRI, NLO, PLO arasında istatistiksel olarak anlamlı olmayan zayıf kuvvette bir ilişki tespit edilmiştir (p>0,05). Hematolojik maligniteli hasta bireylerde daha az inflamatuvar yüke sahip bir diyetin hastalığın seyrini olumlu yönde etkileyebileceği, tedavi öncesi ve sırasında oluşabilecek yan etkileri en aza indirebileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Hematolojik malignite; Diyet inflamatuvar indeks; İnflamatuvar belirteçler; Nötrofil lenfosit oranı; Platelet lenfosit oranı
Üreterorenoskopi sonrası üreter darlığı gelişim riskini öngörmede nötrofil/lenfosit oranı (NLR)'nın etkisi
Amaç: Endoskopik üst üriner sistem cerrahisi öyküsü olan hastalarda üreteral enflamasyon ve fibrozise bağlı üreter darlığı ve zor üreter gelişim riskini öngörmede Nötrofil/Lenfosit oranı (NLR) ve Platelet/Lenfosit oranı (PLR)'nın prediktif bir değer olarak kullanılabilirliğini tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Nisan 2022 ile Nisan 2023 tarihleri arası, özgeçmişinde endoskopik üst üriner sistem cerrahisi ve üreteral enstrümantasyon öyküsü olan toplamda 130 hasta alınmıştır. Çalışma grubu, endoskopik üst üriner sistem cerrahisi sonrası üreter darlığı veya zor üreter gelişen (Grup 1) ve gelişmeyen (Grup 2) hastalar şeklinde 65'er hasta olarak iki gruba ayrılmıştır. Cerrahi işlemler deneyimli ürologlar tarafından gerçekleştirilmiş olup üreter darlığı ve zor üreter tespiti endoskop ile direk vizüalizasyon şeklinde veya peroperatif RGP uygulaması ile tanımlanmıştır. Her iki gruptaki hastaların preoperatif alınan özgeçmiş öyküleri ve rutin kan tetkikleri değerlendirilip geçmiş endoskopik üst üriner sistem cerrahi öyküsüne ait özellikler ile NLR ve PLR değerleri karşılaştırması yapılmıştır. Bulgular: Grup 1'deki hastalarda hidronefroz oranı %67,7 iken grup 2'deki hastalarda %50,8 idi. Hidronefroz varlığının gruplar arası karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p: 0,050). Grup 1'deki hastalarda taş düşürme öyküsü oranı % 52,3 iken grup 2'deki hastalarda bu oran %20 idi. Taş düşürme öyküsü varlığının gruplar arası karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p< 0,001). Grup 1'deki hastaların NLR değeri 2,62 iken grup 2'deki hastaların NLR değeri 2,29 saptanmıştır. NLR'nin gruplar arası karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır (p: 0,139). Grup 1'deki hastaların PLR değeri 136,57 iken grup 2'deki hastaların PLR değeri 118,66 saptanmıştır. PLR'nin gruplar arası karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır (p: 0,076). Sonuç: Literatürde inflamasyon ve fibrozis ile ilişkili olduğu kabul edilen NLR ve PLR, üreter darlığı ve zor üreter olan grupta daha yüksek tespit edilmesine rağmen gruplar arasında istatiksel anlamlı fark saptayamadık. Bu ilişkinin ortaya koyulabilmesi için daha fazla hasta sayısını içeren çalışmalara ihtiyaç mevcuttur. Anahtar Kelimeler: üreter darlığı, zor üreter, nötrofil/lenfosit oranı
Ürolojik endoskopik girişimlerde genel ve rejyonel anestezinin nötrofil-lenfosit oranı, trombosit-lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacmi üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Nötrofil Lenfosit Oranı (NLO), Trombosit Lenfosit Oranı (PLO) ve Ortalam Trombosit Hacmi (MPV) subklinik inflamasyonun bir göstergesi olarak kullanılan popüler bir hematolojik parametrelerdir. Bu oranlar sadece cerrahi travmadan değil aynı zamanda anestezik yöntemden de etkilenir. Farklı anestezi tekniklerinin neden olduğu nöroendokrin değişikliklerinin etkileri NLO, PLO ve MPV'yi etkileyebilir. Biz bu çalışmada ürolojik endoskopik girişimlerde uygulanan anestezi tekniklerinin NLO, PLO ve MPV üzerine olan etkilerini karşılaştırdık. Metod: Bu çalışma Şanlıurfa Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurul onayı (07.01.2022 tarih ve 96469 nolu karar) alındıktan sonra Ocak 2022-Eylül 2022 tarihleri arasında Şanlıurfa Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı'nda prospektif bir şekilde gerçekleştirildi. Araştırmamızda, Fakültemizin Üroloji Bölümünde ürolityazis retrograd intrarenal cerrahi (RIRC) ve ureterorenoskopi (URS) operasyonu yapılacak, bilgilendirilmiş gönüllü onam formunu okuyup imzalayan, Amerikan Anestezistler Cemiyeti (ASA) fiziksel sınıflamasına göre ASA I-II-III grubu, 18 yaş üstü, elektif ameliyat planlanan 90 gönüllü hasta çalışmaya dahil edildi. Ameliyattan öncesi hastalar, genel, spinal ve epidural anestezi uygulaması hakkında bilgilendirildi. Daha sonra hastalar Genel Anestezi Grubu (Grup G, n=30), Spinal Anestezi Grubu (Grup S, n=30) ve Epidural Anestezi Grubu (Grup G, n=30) olarak 30'ar kişilik 3 gruba ayrıldı. Grup G deki hastalara propofol 2 mg/ kg, fentanil 2 mcg/kg ve entübe edilecekse 0,6 mg/kg rokuronyum kullanılarak anestezi indüksiyonu yapıldı. Ardından hastaya yaş ve kilosuna uygun LMA veya endotrakeal tüp takılarak ventilatöre bağlandı. Grup S'deki hastalara oturur pozisyonda 0.5%'lik hiperbarik bupivakain solüsyonundan 2,5-3 cc ile spinal blok yapıldı. Grup E'deki hastalara median yaklaşımla ve direnç kaybı yöntemi kullanılarak epidural blok uygulandı. Aspirasyon ve test dozu sonrasında epidural aralıkta olduğumuzun netleştirilmesinin ardından ilaç uygulandı. İlaç olarak 13 cc 65 mg marcain, 5 cc 100 mg aritmal ve 2 cc 10 mcg fentanyl toplam 20 cc'lik ilaç karışımı hazırlandı. Operasyon süresince hemodinamik parametreler noninvaziv yöntemlerle 5 dakikada bir kayıt edildi. Stres ve inflamatuar yanıtın değerlendirilmesi amacıyla bütün hastalardan venöz kan numuneleri preoperatif, intraoperatif 15.dk, postoperatif 1.saat ve postoperatif 12.saatlerde alındı. Kanlar alındıktan sonra Klinik Biyokimya laboratuarına gönderildi. Kan örneklerinden hemogram parametreleri çalışıldı. Bulgular: Hastaların demografik verilerinden yaş ve ameliyat süreleri Grup E'de Grup S'ye kıyasla anlamlı olarak yüksek görüldü. Grup içi ve gruplar arası NLO, PLO ve MPV değerlerinin karşılaştırılmasında postoperatif zaman dilimlerinde anlamlı değişiklikler izlendi. Spinal anestezi grubunda NLO ve PLO değerleri diğer gruplara göre postoperatif dönemlerde anlamlı olarak düşük görüldü. MPV değerlerinin ise postoperatif farklı zaman dilimlerinde düştüğü görüldü. Sonuç: Bu çalışmanın sonucunda URS ve RIRC ameliyatlarında uygulanan anestezi yöntemlerinden spinal anestezide, baktığımız inflamatuvar parametrelerin postoperatif dönemde daha az yükseldiği görüldü. Bunun da postoperatif mortalite ve yara yeri enfeksiyonu gelişimi açısından olumlu olduğu, özellikle kardiyovasküler hastalığı olanlarda diğer anestezi yöntemlerine kıyasla spinal anestezinin tercih edilebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: NLO, PLO, MPV, İnflamasyon, Genel Anestezi, Spinal Anestezi, Epidural Anestezi, URS, RIRC
Ankilozan spondilit hastalarında nötrofil/lenfosit oranıplatelet/lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacmi ile hastalık aktivitesi arasındaki ilişki
AMAÇ: Son yıllarda çeşitli romatizmal hastalıklar, maligniteler ve inflamasyonla seyreden hastalıkların aktivite ve prognoz tayininde tam kan sayımından elde edilen parametreler kullanılmaya başlanmıştır. Biz bu çalışmamızda AS hastalarında MPV, NLR ve PLR gibi değerlerin hastalık aktivitesiyle ilişkisini incelemeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışmaya 60 AS hastası ve 19 sağlıklı gönüllü alındı. Çalışmaya alınan tüm katılımcılardan hemogram örnekleri alınarak NLR, PLR ve MPV değerleri hesaplandı. AS hastalarında ESH ve CRP düzeyleri bakıldı. AS hastalarında hastalık aktivite skorlaması olarak Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAI) kullanıldı. Elde edilen verilerle, AS hastalarıyla kontrol grubu MPV, NLR ve PLR değerleri açısından karşılaştırıldı; AS hastalarında BASDAI ile MPV, NLR, PLR, ESH ve CRP değerleri arasındaki korelasyon incelendi. BULGULAR: AS hastalarının ortalama yaşı 37.9±9.6, kontrol grubunun ortalama yaşı 40.3±9.4 olup her iki grupta hastaların yaşları istatistiksel anlamlı farklılık göstermemiştir (p=0.367). AS hasta grubunda 28 (%46.7) kadın ve 32 (%53.3) erkek bulunmakta, kontrol grubunda 9 (%47.4) kadın ve 10 (%52.6) erkek bulunmakta olup; her iki grup arasında cinsiyet dağılımı açısından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır (p=0.957). AS hastalarında MPV değeri ortalaması 8.6±0.9, kontrol grubunda ise 8.9±1.0 olup, her iki grupta MPV değeri açısından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır (p=0.176). AS hastalarında NLR değeri ortalaması 1.7±0.9, kontrol grubunda ise 1.6±0.7 olup, her iki grupta NLR değeri açısından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır (p=0.886). AS hastalarında PLR değeri ortalaması 111.4±66.3, kontrol grubunda ise 108.1±30.3 olup, her iki grupta PLR değeri açısından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır (p=0.289). BASDAI skoru ile ESH, CRP, MPV, NLR, PLR değeri arasında istatistiksel anlamlı (p ˃ 0.05) korelasyon gözlenmemiştir. SONUÇ: AS hastalarıyla kontrol grubu arasında MPV, NLR ve PLR değerleri açısından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır. AS hastalarında BASDAI skorları ile MPV, NLR, PLR, ESH ve CRP değerleri arasında istatistiksel anlamlı bir korelasyon gözlenmemiştir.
Triple negatif ve HER2 pozitif adjuvan veya neoadjuvan kemoterapi alan meme kanseri hastalarının klinikopatolojik özelliklerindeğerlendirilmesi
Amaç:Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserdir.Hastaların klinik ve patolojik özellikleri hem hastalık seyri üzerine hem de sağkalım üzerine etkilidir.Özellikle son yıllarda triple negatif ve Her2 pozitif meme kanserinde neoadjuvan tedavi kullanımı artmaktadır.Bu çalışmada Her2 pozitif ve triple negatif meme kanseri hastalarının klinikopatolojik özelliklerini değerlendirmek ve bu parametrelerin sağkalım ile ilişkisini incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 2000-2020 yılı tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Medikal Onkoloji Bilim Dalı'nda meme kanseri tanısı almış ve tedavi edilen 364 hasta dahil edilmiştir(203 Triple negatif-161 Her2 pozitif//250 adjuvan -114 neoadjuvan). Hastaların demografik özellikleri (yaş, tanı yaşı,menapozal durum), kemoterapi protokolleri, patolojik verileri (Patolojik yanıt durumu,ER/PR durumu, HER2 durumu),hematolojik – biyokimyasal verileri retrospektif olarak tıbbi kayıtlardan derlenmiştir. Hayatta kalma analizleri Kaplan-Meier analizleri kullanılarak yapıldı ve sağkalım sürelerinin karşılaştırmaları prognostik alt gruplar arasında log-rank testi kullanılarak yapıldı. Bulgular:Hastalar adjuvan ve neoadjuvan kemoterapi grubu ve moleküler alt tiplere ayrılmıştır.Her2 pozitif adjuvan tedavi alan grupta genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım triple negatif gruba göre daha iyiydi(p=0,027).Patolojik tam yanıt (p CR) alınan hastalarda hastalıksız sağkalım daha uzundu(0,025).NLR (nötrofil/lenfosit oranı)–PLR(platelet /lenfosit oranı)- AGR(albumin/globulin oranı) paramtelerinin prognostik açıdan önemi ,sağkalım ilişkisini inceledik.3 parametre için de sağkalımla anlamlı ilişki saptamadık. Yüksek LDH değeri olan hastalarda genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım daha kötüydü. Sonuç: NLR –PLR –AGR –LDH gibi birtakım inflamatuar parametrelerinin neoadjuvan kemoterapi yanıtındaki rolü ve sağkalım için prognostik önemi olduğu çalışmalarda görülmüştür. Bizim çalışmamızda sadece LDH ile anlamlı ilişki saptanmıştır. Meme 2 kanserinde tedavi yanıtını predikte edebilecek ve sağkalımı etkileyebilecek bu ve benzeri parametrelerle ilişkili daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.
Art alan HIV pozitif bireylerde inflamatuvar parametrelerin değerlendirilmesi
Antiretroviral tedavilerin (ART) kullanıma girmesi ile HIV ile yaşayan bireylerde (PLWH) HIV viral yükü her ne kadar önemli ölçüde baskılansa da kronik immün aktivasyona neden olan enflamatuvar süreçler devam etmektedir. Farklı antiretroviral ajanlarla tedavi edilen PLWH'de tedavi başlangıcı ve tedavinin birinci yılındaki inflamatuvar parametrelerdeki değişimi analiz etmeyi amaçladık. Çalışmaya Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Polikliniğinde takipli, 2013 - 2022 yılları arasında yeni tanı alan 18 yaşından büyük 149 PLWH dahil edildi. Tedavi başlangıcında inflamatuvar ve metabolik belirteçlerden Nötrofil-Lenfosit Oranı(NLR), Trombosit-Lenfosit Oranı(PLR), Sistemik İnflamatuvar İndeks (SII), Sistemik İmmun Yanıt İndeks (SIRI), Ortalama Trombosit Hacmi (MPV), Platekrit (PCT), C-Reaktif Protein (CRP), Eritrosit Sedimantasyon Hızı (ESH), Düşük Yoğunluklu Lipoprotein / Yüksek Yoğunluklu Protein (LDL/HDL), CD4/CD8 ve hemogram hastane veri tabanından retrospektif taranarak elde edildi. ART kullanımından 1 yıl sonra belirteçlerdeki değişim hesaplandı ve aynı zamanda farklı ART rejimleri arasında mukayese edildi. 1 yıllık tedavi sonrası virolojik başarı oranı %98,7 idi. ART rejimi altında baskılanmış viremisi olan PLWH'lerde PLR ve ESH istatiksel olarak anlamlı azalırken (p=0,003, p=0,006; sırasıyla), MPV, PCT ve CD4/CD8'de istatiksel olarak anlamlı bir artış saptandı (p=0,039, p<0,001), p<0,001; sırasıyla). Tedavi gruplarından ABC+3TC+DTG, TAF+FTC+BIC ve TDF+FTC+DTG kullanılan rejimlerde PLR anlamlı olarak azaldı (p=0,033, p=0,036, p=0,046; sırasıyla). LDL/HDL oranı yalnızca TAF+FTC+c+EVG alan grupta anlamlı olarak arttı (p=0,002). Sonuç olarak PLWH'lerde kronik inflamasyonun derecesini tahmin etmek için CD4/CD8 ve HIV RNA gibi maliyetli tetkikler olsa dahi kaynakları kısıtlı olan yerlerde klinisyenlere rehberlik edebilecek PLR gibi hesaplanması kolay, ucuz biyobelirteçler tanı ve takipte uygun inflamatuvar marker olabilir.
İskemik inme hastalarında nötrofil lenfosit oranı, platelet lenfosit oranı ve platelet mass indeksinin önemi
AMAÇ: Çalışmamızda akut iskemik inme tanısı alan hastalarda nötrofil-lenfosit oranı (NLO), platelet-lenfosit oranı (PLO), platelet mass indeksinin (PMI) klinik önemi ve prognoza katkısını saptamak amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: 01.01.2021-30.06.2022 tarihleri arasında akut iskemik inme tanısı alan dahil edilme ve dışlama kriterlerine uyan 321 hastanın verileri çalışmaya alındı. Parametreler; iskemik lezyon yeri, hastane içi Modifiye Rankin Skoru (MRS 1), 3 ay sonraki MRS (MRS 2), acil sonlanım ve hastane sonlanımına göre değerlendirildi. BULGULAR: MRS1 ve MRS2 de iyi klinik seyir gözlenen olgularda ortalama PLO değerlerinin kötü klinik seyir gözlenen olgulara göre daha düşük olduğu gözlendi (p değerleri sırasıyla p=0,034, p=0,02). NLO ortalama değerlerinin, MRS 1 ve MRS 2 de iyi klinik seyir gözlenen olgularda daha düşük olduğu tespit edildi (p değerleri sırasıyla p=0,010, p= 0,014). MRS 1 ve MRS 2' ye göre PMI değerleri arasında herhangi bir farklılık gözlenmedi (sırasıyla p değerleri p=0,588, p=0,887). PLO> 123.3129 değerlerde (AUC=0,571, p=0,0255), NLO> 3.0703 üstündeki değerlerde hastane içi MRS açısından kötü seyirli olabileceği (AUC=0,614, p=0,0003) tespit edildi. PLO>123.3129 üstündeki değerlerde (AUC=0,571 p=0,0266), NLO>3.0703 üstündeki değerlerde üç ay sonraki MRS skorunun kötü seyirli olabileceği (AUC=0,605, p=0,0008) tespit edildi. PLO düzeyi 155.102 üzerindeki değerlerde (AUC=0,591, p=0,0365), NLO için 2,5377 üzerindeki değerlerde ölüm olabileceği (AUC=0,631, p=0,0024) tespit edildi. SONUÇ: Sonuç olarak NLO ve PLO yüksekliğinin kötü prognozla ilişkili olduğu tespit edildi. PMI ile kötü sonlanım ve prognoz arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Anahtar kelimeler: Akut iskemik inme, nötrofil lenfosit oranı, platelet lenfosit oranı, platelet mass indeks
Sars-cov-2 enfekte çocuklarda inflamatuar belirteçlerin hastalığın ağırlığını öngörmede değeri
Aralık 2019'da Çin'in Wuhan şehrinde pnömoni vakaları tespit edilmesi ile yeni bir koronavirüs türü ortaya çıkmış olup, COVID-19 olarak adlandırılan bu salgın kısa sürede Çin'den sonra birçok ülkeye yayılması ile 11 Mart 2020'de Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından pandemi olarak ilan edilmiştir. COVID19'lu pediatrik hastaların epidemiyolojik ve klinik özellikleri hakkında hala çok az şey bilinmektedir. Tam kan sayımı parametreleri, inflamatuar sürecin göstergesi olarak birçok hastalıkta araştırılmıştır. Laboratuvarda düşük maliyetli ve rutin çalışılan tam kan sayımı parametrelerinin, CRP'nin ve bu parametrelerin oranlarının [nötrofil/lenfosit oranı (NLR), trombosit/lenfosit oranı (TLR), ortalama trombosit hacmi/lenfosit oranı (MPR), türetilmiş-NLR oranı (d-NLR) ve sistemik immün inflamasyon indeksi (SII)] hastalığın prognozunun değerlendirilmesinde yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Biz de bu çalışmamızda hastanemize başvuran COVID-19 PCR pozitif çocukların hematolojik parametrelerinin hastalığın klinik şiddetini öngörmedeki önemini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya 01 Nisan 2020 – 01 Nisan 2022 tarihleri arasında hastanemize başvuran PCR testi pozitif sonuçlanan 1 ay-18 yaş arası tüm çocuklar (n=6893) çalışmaya alındı. Hasta verileri geriye dönük hasta dosyalarından elde edildi. Hastaların demografik özellikleri, klinik bulguları, başvuru anındaki yaşamsal bulguları ve laboratuvar test sonuçları kaydedildi. Tüm hastalar klinik şiddetlerine göre; asemptomatik, hafif, orta, ağır ve kritik olmak üzere sınıflandırıldı. Kan tahlili olan 903 hastanın hastalık şiddeti ile hemogram parametreleri (lenfosit, nötrofil, eozinofil, monosit, ortalama trombosit hacmi, immatür granülosit, RDW vb.), CRP değerleri ve bu değerlerin oranları NLR, TLR, d-NLR, MPR, SII değerlendirildi. Çalışmamız süresince COVID-PCR pozitif gelen tüm hastaların, %50'si (n=3433) kadın, %50'si (n=3430) ise erkektir. Yaşları 1 ile 216 ay (18 yaş) arasında değişmekte olup, ortalama 139,09±58,90 aydır (11,5 ± 4,9 yaş). COVIDPCR pozitif gelen çocuklarda en sık görülen semptomlar %36,6 ateş, %28,4 öksürük, %21 boğaz ağrısı, %13,4 baş ağrısıdır. Hastaların %31,2'si asemptomatik, %66,5'i hafif, üst solunum yolu enfeksiyonu, %1,9' u orta, alt solunum yolu enfeksiyonu, %0,2'si ciddi, ağır pnomoni, %0,1'i kritik, yoğun bakım hastası, şiddetli pnömonisi olduğu görüldü. Asemptomatik, hafif şiddette ve orta 6 şiddette hasta grubu değerlendirildiğinde nötrofil, lenfosit, eozinofil, trombosit, ortalama trombosit hacmi, immatür granülosit, CRP, NLR, TLR, MPR, d-NLR, SII değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi. [(p=0,001; p<0,01), (p=0,001; p<0,01), (p=0,001; p<0,01), (p=0,001; p<0,01), (p=0,036; p<0,05), (p=0,002; p<0,01), (p=0,001; p<0,01), (p=0,001; p<0,01), (p=0,001; p<0,01), (p=0,001; p<0,01), (p=0,001; p<0,01), (p=0,001; p<0,01)].. Ağır ve kritik hastalar değerlendirildiğinde RDW ve NLR ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark izlendiği görüldü [(p=0,021; p<0,05),(p=0,026; p<0,05)]. NLR için en uygun pozitiflik sınır değeri (cut off) ≥9,19. Duyarlılık = 0.801, özgüllük=0.877 ve (1-özg.) =0.123 olarak hesaplandı. RDW(fL) için en uygun pozitiflik sınır değeri (cut off) ≥43,90'dır. Duyarlılık = 0.800, özgüllük=0.875 ve (1-özg.) =0.125 olarak hesaplandı. Bu da çalışmamızın sonuçları ile değerlendirildiğinde NLR ≥9,19, RDW (fL) ≥43,90 olan hastalarda yoğun bakım ihtiyacının gelişebileceği kanısına varıldı. Çalışmamızda NLR COVID-19 hastalığının klinik şiddetiyle ilişkili bulundu. Bu parametrenin COVID-19 hastalığının şiddettini öngörmede iyi bir belirteç olarak kullanılabileceği düşünülmektedir
İzole mitral kapak replasmanı yapılan ve iskemik olmayan mitral yetmezlik hastalarında sistemik immün-inflamasyon indeksinin prognoza etkisi
Amaç: Mitral yetmezlik, en sık görülen kalp kapak hastalıklarından biridir. Şiddetli mitral yetmezliğin ilerleyici sol ventrikül disfonksiyonu ve konjestif kalp yetmezliği ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu nedenle medikal tedavinin yetersiz olduğu durumlarda sol ventrikül disfonksiyonu gelişmeden cerrahi tedavi yapılması gerekmektedir. Mitral kapak replasmanı, kapak onarımının uygun olmadığı hastalarda günümüzde halen önemini korumaktadır. Mitral yetmezliğe bağlı kapak replasmanı yapılacak hastaların postoperatif prognozları hakkında fikir yürütebilmek için literatürde basit ve net verilere ihtiyaç vardır. Son zamanlarda kötü prognoz ve mortalite ile ilişkili olduğu yönünde çalışmalar olan Sistemik İmmün İnflamasyon İndeksi (Sİİ) değerinin bu anlamda prediktif bir belirteç olabileceği öngörülmüştür. Çalışmamızda primer şiddetli mitral yetmezlik nedeniyle izole mitral kapak replasmanı yapılan hastalarda Sİİ'nin erken dönem prognoza etkilerini incelemeyi amaçladık. Materyal-Metod: Ocak 2015, Aralık 2021 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniğinde izole mitral kapak replasmanı yapılan 176 hasta retrospektif olarak çalışmaya dahil edildi. 18 yaş altı hastalar, gebe/emziren kadınlar, sekonder veya akut mitral yetmezliği olan hastalar,mini torakotomi ile opere edilenler, geçirilmiş kardiyak cerrahi öyküsü olanlar, kombine kardiyak cerrahi uygulananlar, aktif enfeksiyon ve malignitesi olanlar, kronik inflamatuar ve otoimmün hastalığı olanlar çalışma dışı bırakıldı. Hastalar yaş gruplarına göre 18-49, 50-65, >65 yaş olarak 3 sınıfta; kullanılan kapak çeşidine göre mekanik ve biyoprotez olarak 2 ana grupta, bunlar da üç ayrı kapak markası çeşidine göre alt gruplarda incelendi. Hastaların preoperatif, postoperatif 1. ve 4. gün çalışılan hemogram testlerinden trombosit, lenfosit ve nötrofil sayıları ile Sİİ, Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLR), Trombosit/Lenfosit Oranı (PLR) değerleri hesaplandı. Sonuçlarla hastaların postoperatif 30 günlük erken dönem prognoz ve mortalitesi arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: 176 hastalık örneklem grubu 123 kişi kadın (%69,9), 53 kişi (%30,1) erkeklerden oluşmakta olup, tüm hastaların %,9,1 (n=16)'i exitus olarak kaydedilmiştir. Kullanılan kapak gruplarının %85,8'ini (n=151) mekanik, %14,2'sini (n=25) biyoprotez kapak grubu oluşturmaktadır. Yaş (p<0,001), preoperatif Sİİ (p=0,049), NLR (p=0,003) ve postoperatif 4. gün Sİİ (p=0,04), NLR (<0,001) değerleri ile 30 günlük mortalite arasında anlamlı pozitif ilişki görülmüştür. Yaş + preoperatif Sİİ (p<0,001), yaş+preoperatif NLR (p<0,001) ve yaş+postoperatif 4. gün NLR (p=0,001) kombinasyonlarının 30 günlük mortalite tespiti üzerinde anlamlı prediktif değerlerinin olduğu görülmüştür. Sonuç: İzole mitral kapak replasmanı yapılan hastalarda preoperatif bakılan ve basit parametreler olan Sİİ ve NLR değerleri ile 30 günlük erken dönem prognoz hakkında fikir yürütülebilir. Postoperatif 4. gün değerleri de bu sonucu destekler nitelikte olup daha geniş hasta popülasyonuyla prospektif ve randomize çalışmalar yapılmasına ihtiyaç vardır.
Nötrofil lenfosit oranının, sepsisin şiddetinin belirlenmesinde prokalsitonin ile karşılaştırılması
Giriş ve Amaç Sepsis önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir ve her yıl dünya çapında milyonlarca insanı etkilemektedir. Sepsisin erken tanınması ve kısa zamanda tedavisinin başlanması, morbidite ve mortalite oranını düşürmek açısından oldukça önemlidir. Çalışmamızda sepsisin şiddetinin belirlenmesinde, daha ulaşılabilir ve hızlı sonuç elde edilebilen nötrofil lenfosit oranının, prokalsitonin ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Bu çalışma retrospektif olarak 01.01.2019 ile 01.11.2022 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Acil Servis Yoğun Bakım Ünitesinde takip ve tedavisi yapılmış olan sepsis tanılı hastalar ile gerçekleştirilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, başvurudaki vital bulguları, mevcut hastalıkları, laboratuvar değerleri, yoğun bakım kalış süreleri ve hastane içi sonlanım bilgileri kaydedilerek analiz edildi. Bulgular Sepsis tanısı almış olan 763 hastadan, dahil edilme ve dışlama kriterlerini karşılayan 522 hasta çalışmaya alındı. Çalışmamızdaki yaş ortalaması 71,9 ± 14,9 (18-100 yaş aralığında) idi. Olguların %60'ı erkekti. Hastaların %87,1'inde komorbidite mevcuttu. Olguların %45,8'inde sepsis odağı saptanamamıştı. Sepsis odağı saptananlar ise sırasıyla pnömosepsis (%28,7), ürosepsis (%13,2), kolanjiyosepsis (%8,4) ve ensefalit (%3,8) şeklindeydi. Hastaların %23'ünde ilk 24 saat içerisinde inotrop ihtiyacı mevcuttu. Yoğun bakımda kalış süresi median 6 gün idi (1-90 gün). Olguların hastane sonlanımında %66,3'ünün exitus (n=346), %33,7'sininde (n=176) taburcu olduğu görüldü. Başka bir merkeze sevk edilen (n=26) ve kendi isteği ile taburcu olan (n=3) hastaların verileri çalışmaya dahil edilmedi. Hayatını kaybeden hastaların ilk 24 saat içerisinde inotrop ihtiyacının daha fazla (p<0,001), yoğun bakım kalış süresi ise daha uzundu (p<0,001). Kaybedilen hastaların laktat seviyesi anlamlı derecede daha yüksek izlenirken (p<0,001), nötrofil, lenfosit, NLO ve prokalsitonin seviyeleri açısından anlamlı farklılık izlenmedi. Septik şok olgularında olmayanlara göre NLO (p=0,030), V prokalsitonin (p<0,001) ve laktat (p<0,001) seviyelerinin daha yüksek olduğu izlendi. Mortaliteyle ilişkili faktörler ROC analizleri ile değerlendirildi. Mortalitede en belirleyici parametrelerin sırasıyla YBÜ kalış süresi (AUC=0,650, p<0,001), laktat (AUC=0,639, p<0,001), SKB (AUC=0,589, p<0,001), OAB (AUC=0,587, p<0,001) ve DKB (AUC=0,575, p=0,004) olduğu izlendi. Bununla birlikte NLO, nötrofil ve lenfosit seviyesi mortalitede belirleyici değildi. NLO'nun AUC değeri prokalsitoninden kısmen yüksek olmasına rağmen, iki parametrenin de mortalitedeki belirleyiciliği düşüktü. Sepsis hastalarında, NLO'nun 12,5'in üzerinde olması ise mortalitede %21,6 sensitivite, %53,1 spesifite göstermekteydi. Prokalsitonin seviyesinin 49 ng/mL üzerinde olması ise %7,5 sensitiviteye, %82,3 spesifiteye sahipti. Septik şoklu hastalarda, Prokalsitonin seviyesinin 4,1 ng/mL üzerinde olması ise %61,9 sensitivite, %68,8 spesifite göstermekteydi. NLO'nun 20'nin üzerinde olması ise septik şokta %48,9 sensitiviteye ve %71,1 spesifiteye sahipti. Demografik ve klinik faktörler arasındaki korelasyon analiz edildi. YBÜ kalış süresi ile prokalsitonin seviyesi negatif yönde koreleydi (p<0,001). NLO ile prokalsitonin (p<0,001) ve laktat (p<0,001) pozitif yönde koreleydi. Prokalsitonin seviyesi ile laktat seviyesi pozitif yönde (p<0,001) köreleydi. Sonuç Çalışmamızda sepsis şiddetinde NLO'nun belirleyici olduğu görüldü. Prokalsitonin sepsis şiddetinde daha iyi bir belirleyici olmasına rağmen, NLO'nun daha hızlı hesaplanması ve daha ucuz bir tetkik olması önemli avantajlarındandır. Özellikle septik şok olgularında NLO, YBÜ ortamında kullanışlı olabilir. Ayrıca NLO'nun prokalsitonin seviyeleriyle arasında güçlü korelasyon olmasa da prokalsitonine iyi bir alternatif olarak düşünülebilir. Mortalite açısından NLO'nun tanısal performansının yeterli olmadığı görüldü. Bu nedenle NLO'nun APACHE-II, SOFA gibi şiddet skorlamaları, klinik değerlendirme veya prokalsitonin gibi diğer inflamatuvar belirteçlerle birlikte kullanılması ile daha doğru sonuçlar elde edilebilir.
Kardiyak cerrahide ketaminin antiinflamatuar etkisinin araştırılması
Amaç: Ketamin antiinflamatuar etkisi bilinen bir anestezik ajandır. Çalışmamızda kardiyak cerrahi hasta popülasyonunda intraoperatif ketamin infüzyonu ile bu özelliğin rutin immün-inflamatuar laboratuvar veri analizleri ile doğrulanıp doğrulanamayacağı test edildi. İntraoperatif parametreler, postoperatif ağrı skorları, analjezi gereksinimi ve hasta sonuçları üzerine etkileri araştırıldı. Yöntem: Toplam 160 hasta kontrol grubu (n=80) ve ketamin grubu (n=80) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Ketamin grubunda indüksiyonda (1 mg/kg bolus) ve operasyon boyunca (idamede) (2,4 mg/kg/saat infüzyon) ketamin verildi. Operasyon odasına alındıktan sonra sedoanaljezi yapıldı. Standart noninvaziv (elektrokardiyogram, periferik oksijen satürasyonu) ve lokal anestezi altında invaziv arteriyel kan basınç monitörizasyonları uygulandı. Düzeltilmiş vücut ağırlığına göre intravenöz anestezik ajanlar midazolam (0,1 mg/kg), fentanil (3 µg/kg), rokuronyum (0,6 mg/kg) indüksiyon ve remifentanil (0,1-0,3 µg/kg/dk) ve sevoflurane (0,5-1 minimal alveolar konsantrasyonda) idamede kullanıldı. Hemodinamik takipler bazal değerlerin %20 altında ya da üstünde olmasına göre yapıldı. Postoperatif analjezi için operasyonun sonunda morfin (0,1 mg/kg) ve yoğun bakımda sedoanaljezi için ekstübasyona kadar remifentanil (0,05-0,1 µg/kg/dk) ve deksmedetomidin (0,5-1 µg/kg/saat) infüzyonu uygulandı. Yoğun bakımda parasetamol (3x1 g) ve kurtarma (ek) analjezisi olarak tramadol (1 mg/kg) verildi. İntraoperatif hemodinamikleri değerlendirmek için vazoaktif inotropik skor (VIS) hesaplandı. Preoperatif ve postoperatif 1. gün rutin kan tetkikleri değerlendirilerek immün-inflamatuar parametreler [lökosit, nötrofil, lenfosit ve trombosit sayıları, C reaktif protein (CRP)] ve bunlardan hesaplanan parametreler [(nötrofil/lenfosit oranı (NLR), NLR-indeksi, delta-NLR, trombosit/lenfosit oranı (PLR), PRL-indeksi, delta-PLR, SIRI (sistemik inflamasyon yanıt indeksi) ve SII (sistemik immün-inflamasyon indeksi)] kaydedildi. Postoperatif ekstübasyondan sonra ilk 24 saatte ağrı şiddeti [nümerik rating skala (NRS) ve Prince Henry Hospital Ağrı Skoru (PHHS)], analjezi gereksinimi, ekstübasyon zamanı, yoğun bakım ve hastanede kalış süreleri ve ilk 28 günlük mortalite oranları değerlendirildi. Bulgular: Preoperatif immün-inflamatuar parametreler, gruplar arasında benzerdi. Postoperatif CRP, nötrofil, NLR, NLR-indeksi, delta-NLR, PLR, delta-PLR, PLR-indeksi, SIRI ve SII ketamin grubunda anlamlı derecede daha düşüktü (p<0,05). Postoperatif lenfosit, ketamin grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,05). Bununla birlikte lökosit, trombosit, delta-CRP ve CRP-indeksi gruplar arasında benzerdi (p>0,05). Ketamin grubunda yoğun bakım ve hastane kalış süreleri anlamlı derecede daha kısa bulunmuş ve 28 günlük mortalite görülmemiştir (p<0,05). Postoperatif ağrı şiddeti ketamin grubunda daha düşük olmasına rağmen (p<0,05) ek analjezi ihtiyacı gruplar arasında benzerdi (p>0,05). Ketamin grubunda entübasyondan sonra ilk 5 dakikada ölçülen sistolik ve ortalama arter basınçları kontrol grubuna göre daha yüksekti (p>0,05). Bununla birlikte intraoperatif VIS gruplar arasında benzer bulundu (p>0,05). Sonuç: Kardiyak cerrahide ketaminin antiinflamatuar etkinliği NLR ve PLR hesaplamaları ile de gösterildi. Bu hasta hastalarda operasyon boyunca ketamin infüzyonu inflamatuar yanıtı azaltmakta etkin bulundu. Ayrıca ketamin postoperatif akut ağrı, yoğun bakım ve hastanede kalış süreleri ve mortalite üzerine olumlu etkilere sahip gibi gözükmektedir. Anahtar kelimeler: immün-inflamatuar biyobelirteçler, kardiyak cerrahi, ketamin, nötrofil lenfosit oranı, perioperatif inflamasyon, trombosit lenfosit oranı
Akut pankreatit kliniğinin şiddetini öngörmek üzere bilgisayarlı tomografide visseral ve subkutan yağ ölçümü tekniği kullanımının bir inflamatuar belirteç olarak nötrofil lenfosit oranı ile birlikte değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Akut Pankreatit pankreasın inflamasyonu ile ilişkili bir durumdur. Obezite, vücut yağ dokusunun artışı ile birlikte olan ve inflamasyonun arttığı klinik bir durumdur. Pankreatitin kötü seyri ile komplikasyonların gelişimi açısından potansiyel risk faktörüdür. Nötrofil lenfosit oranı bir inflamatuar belirteç olarak yaygın kullanılmaktadır. Çalışmamızda akut pankreatitin şiddeti ile; abdomen bilgisayarlı tomografi ile ölçülen subkutan ve visseral yağ doku oranları, nötrofil / lenfosit oranı ve diğer klinik, laboratuvar parametreler arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. Gereç Yöntem: Çalışma kapsamında 15.04.2019 ile 15.04.2022 tarihleri arasında Balıkesir Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Kliniğine akut pankreatit tanısı ile yatışı yapılan hastalar geriye dönük olarak taranmış ve yatışı müddetince abdomen bilgisayarlı tomografi tetkiki uygulanmış olan 79 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Seçilen hastaların; demografik verileri, laboratuvar bulguları, Revize Atlanta Kriterlerine göre pankreatit sınıflamaları, yandaş hastalıkları, akut pankreatit etiyolojileri, Adobe Photoshop CS5 programı kullanılarak abdominal bilgisayarlı tomografide L2-L3 vertebra düzeyinde visseral ve subkutan yağ dokusu ölçümü verileri kayıt altına alınıp SPSS 25.0 programına kaydedilmiştir. Tüm istatistiksel analizlerde p değeri 0,05'in altında anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırma grubunda 45 erkek (%57) ve 34 kadın (%43) yer almaktadır. Hastalar Revize Atlanta sınıflamasının görüntülemeye dayalı bir alt grubunu tanımlayan, ödematöz interstisyel pankreatit ve nekrotizan pankreatit grubu olmak üzere iki kısımda incelendi. Ödematöz pankreatitli hasta sayısı 59 (%74,7), nekrotizan pankreatitli hasta sayısı 20 (%25,3) olarak saptanıldı. Bilgisayarlı tomografi tetkikinde L2 - L3 vertebra düzeyinden alınan kesit üzerinden ölçülen, subkutan yağ doku alanının, toplam doku kesit alanına bölünmesi ile elde edilen değerin (sub/t), pankreatit şiddeti ile ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p═ 0,443). Aynı şekilde subkutan + visseral yağ doku alanı / toplam doku kesiti alanı arasındaki oran da pankreatit şiddeti ile anlamlı bir değişkenlik göstermemiştir (p═ 0,710). Nötrofil lenfosit oranı nekrotizan pankreatit grubunda 19,235 ± 21,58, ödematöz pankreatit grubunda 10,588 ± 12,03 olarak tespit edilmiş olup aradaki fark anlamlıdır (p═ 0,029). Sonuç: Çalışmamız neticesinde, subkutan ve visseral yağ doku oranları ile Atlanta Sınıflamasına göre elde edilen pankreatit tipleri arasında anlamlı bir ilişki saptanılmadı. Nötrofil lenfosit oranı ise nekrotizan pankreatit grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu. NLO'nun pankreatit şiddetinin değerlendirilmesinde kullanılabileceği öngörüldü. Vücut yağ oranını hesaplamaya dayalı yöntemlerin literatüre katkı sağlayacak prospektif, geniş katılımlı ve çok merkezli çalışmalarla desteklenmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
Nötrofil/lenfosit oranı ve trombosit dağılım hacminin Diyabetik Nefropati ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Diyabetik nefropati, diyabetes mellitus'un sık görülen morbidite ve mortalitesi yüksek mikrovasküler bir komplikasyonudur. Diyabetik nefropatinin erken tespiti , bu komplikasyonun gelişmesini önlemeye veya bu komplikasyonun erken tedavi edilmesine yardımcı olacaktır. Bu çalışmada diyabetes mellitus tanılı, nefropatisi olan ( albüminüri >300 mg/24 saat veya >20 µg/dk ) ve olmayan hastalar arasında trombosit dağılım genişliği ve nötrofil/lenfosit oranı karşılaştırılarak diyabetik nefropati erken tanısında tam kan sayımı parametrelerinin kullanımı amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2017- Ocak 2023 tarihleri arasında T.C. Maltepe Üniversitesi Hastanesi İç hastalıkları ve Kardiyoloji Kliniğinde ayakta veya tedavi almış olan 168 hasta ve 174 kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta grubu diyabetik nefropatisi tanısı alan hastalardan seçilmiş olup , kontrol grubu ise nefropatisi olmayan diyabetik hastalardan seçilmiştir. Çalışmadaki tüm hastalar hastane veri tabanına ait verilere bakılarak retrospektif olarak incelenmiş olup hastaların yaş, cinsiyet, kullandığı ilaçlar, komorbid hastalıkları, serum kreatinin,serum albümin, spot idrar mikroalbümin/kreatinin oranı, Hba1c, açlık serum glukoz, hemoglobin, MCV( Ortalama eritrosit hacmi) ,RDW-CV (Eritrosit dağılım genişliği) ,trombosit, MPV(Ortalama trombosit hacmi) ,PDW(Trombosit dağılım hacmi) ve NLR(Nötrofil/Lenfosit oranı) değerleri takip formlarına kayıt edilmiştir. İstatistiksel Analiz: Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 26 (IBM SPSS, Türkiye) programı kullanıldı. Anlamlılık p< 0.05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 168'i diyabetik nefropati tanılı hasta, 174'ü diyabetik nefropati olmaksızın Tip 2 DM tanılı kontrol grubu olmak üzere toplam 342 hasta dahil edilmiştir. Genel olarak çalışmaya katılan kadın hastaların oranı %45,3, erkek hastaların oranı %54,7'dir. Kadın ve erkek oranı kontrol ve vaka grubunda benzerdir. Tüm katılımcıların yaş ortalaması ise 65,3 olarak hesaplanmıştır. Vaka grubunun NLR sonucu ortalaması 2,99±2,55 olarak hesaplanmıştır. Kontrol grubunun NLR sonuç ortalaması ise 2,07±1,21 olarak hesaplanmıştır p: <0,001 olup iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. İki grup arasında MPV ve PDW değerleri karşılaştırılmış olup p değeri sırasıyla 0,878 ve 0,249 olarak hesaplanmıştır ve istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. Tartışma ve Sonuç: NLR düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Literatür de göz önüne alındığında; NLR'nin diyabetik nefropatinin erken tespitine olanak sağlayacak bir belirteç olarak kullanılabileceği gösterilmiştir. MPV ve PDW değerlerinin biyobelirteç olarak kullanılabilmesi için daha çok literatüre ihtiyaç vardır. Anahtar Kelime: Diyabetes Mellitus, Diyabetik Nefropati, Diyabetik Böbrek Hastalığı, Trombosit Dağılım Hacmi, Nötrofil/Lenfosit Oranı, Kardiyovasküler Olay, Biyobelirteç
Akut pankreatit tanısı alan hastalarda NRL, PLR, CPR/albumin oranı gibi biyokimyasal parametrelerin hastalığın şiddetini öngörmedeki yerinin retrospektif olarak incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada, Nötrofil/Lenfosit Oranı, Platelet/Lenfosit Oranı, CRP/Albumin, LDH/Albumin ve RDW gibi rutin kan tetkikinden elde edilebilecek belirteçlerin akut pankreatit geliş Ranson ve BİSAP skorları ile hastalığın şiddetini öngörmedeki yerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Pamukkale Üniversitesi Acil Servisi'ne başvuran ve akut pankreatit tanısı alan hastaların verileri Probel Hastane Bilgi Yönetim Sistemi Üzerinden 31.08.2022 tarihinden itibaren geriye doğru incelenerek %95 güç elde edecek şekilde 210 hasta çalışmaya dahil edildi. Her hasta için NLR, PLR, CRP/Albumin, LDH/Albumin ve RDW değerleri belirlendi ve geliş Ranson ve BİSAP skorları hesaplanarak hastalığın şiddeti ile korelasyonu değerlendirildi. Bulgular: Akut pankreatit tanısı alan hastaların %56,2'si kadın ve 43,8'i erkektir. Pankreatit nedeni olarak biliyer kaynaklı tanı konulan hastalar %84,8 ile çoğunluktaydı. Çalışmaya dahil edilen 18 ile 96 yaş aralığındaki hastaların ortalama yaşları 62,40'dı. Hastaların NLR değer ortalaması 13,03, PLR değer ortalaması 263,09, RDW değer ortalaması 14,21, CRP/ALB değer ortalaması 0,20, LDH/ALB değer ortalaması 9,96 olarak bulundu. Ranson skor ortalaması 1,07 ve BİSAP skoru ortalaması 1,04 olarak bulundu. Ranson skoruna göre 21 hasta şiddetli ve BİSAP skoruna göre ise 16 hasta şiddetli kabul edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların 16'sı yoğun bakım yatışı alırken mortalitesi olan 8 hasta vardı. Ranson skoru ile NLR ,PLR ve LDH/ALB arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (sırasıyla p=0,001, p=0,001, p=0,002). BİSAP skoru ile NLR, CRP/ALB ve LDH/ALB arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p=0,01). Yoğun bakım yatışı öyküsü ile NLR ve CRP/ALB arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (sırasıyla p=0,001, p<0,01). Mortalite ile CRP/ALB arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur(p<0,001). BİSAP skoru ile yoğun bakım yatışı ve mortalite arasında korelasyon mevcutken (p<0,001) Ranson skoru ile yoğun bakım yatışı ve mortalite korele bulunmadı(p>0.05). Ranson skoruna göre anlamlı bulunan verilerin ROC analizi sonuçlarına göre NLR cut-off ≥11,87 değerinde ≥ AUC:0,74, sensitivite %71,4 ve spesifite %68,8, PLR cut-off ≥240,28 değerinde ≥ AUC:0,65, sensitivite %66,7 ve spesifite %62,4, LDH/ALB cut-off ≥11,13 değerinde ≥ AUC:0,82, sensitivite %81 ve spesifite %77,2 elde edildi. BİSAP skoruna göre anlamlı bulunan verilerin ROC analizi sonuçlarına göre NLR cut-off ≥12,02 değerinde ≥ AUC:0,74, sensitivite %75 ve spesifite %69,1, CRP/ALB cut-off ≥0,34 değerinde ≥ AUC:0,71, sensitivite %68,8 ve spesifite %65,5, LDH/ALB cut-off ≥9,68 değerinde ≥ AUC:0,67, sensitivite %68,1 ve spesifite %63,9 elde edildi. Sonuç: Çalışmamıza göre NLR ve LDH/ALB her iki şiddet skoru ile anlamlı bulunmuştur. CRP/ALB ise BİSAP, yoğun bakım yatışı ve mortalite ile anlamlı bulunmuştur. Bu sebeple akut pankreatit tanısı alan hastaların başvuru anında yapılacak rutin kan tetkikleri ile elde edilecek NLR, LDH/ALB ve CRP/ALB verilerinin birlikte kullanımının hastalığın şiddetini ve prognozunu öngörmedeki yeri oldukça yüksektir. Anahtar Kelimeler: Akut Pankreatit, Ranson, BİSAP, NLR, CRP/ALB, LDH/ALB
Akut pankreatit hastalarının CRP-albumin oranı, nötrofil-lenfosit oranı ve glukoz -lenfosit oranı ile hastalığın şiddeti, hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Çalışmamızda Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesinde akut pankreatit tanısıyla hospitalize edilen hastalarda hastaneye başvuru anında bakılan CRP-Albumin oranı , Nötrofil-Lenfosit oranı ,Glukoz-Lenfosit oranının hastalığın şiddeti,hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresini öngörmede rolü araştırılmıştır. Bakılan bu parametrelerin birbirine üstünlüklerinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif olarak yürütülmüştür. Çalışmaya Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesinde 1 Ocak 2012- 1 Ocak 2022 tarihleri arasında hastaneye yatış yapılan 200 akut pankreatit hastası dahil edilmiştir. Gebe hastalar, aktif malignitesi olan hastalar ve 18 yaş altı hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Hastaların başvuru anındaki CRP-albumin oranı, Nötrofil-lenfosit oranı(NLR), Glukoz-lenfosit oranı(GLR) ile hastalığın şiddeti hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresi arasındaki ilişkinin incelenmesi planlanmıştır. Akut pankreatit şiddetini derecelendirebilmek için 2012 yılında yayınlanan revize Atlanta sınıflaması ve Abdominal bilgisayarlı tomografiye dayalı Balthazar Şiddet skoru kullanılmıştır. Hastaların ölçülmüş verileri hastane bilgi sisteminden ve hasta dosyalarından kaydedilmiştir. Verilerin analizi ve istatistiksel değerlendirme SPSS versiyon 26.0 programı ile yapılmıştır. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 80 (%40) erkek 120 (%60) kadın olmak üzere toplam 200 akut pankreatit tanılı hasta dahil edildi. Kadın hastaların yaş ortalaması 66,93±17,88 erkek hastaların yaş ortalaması 59,41±19,38 yıldı. 126 (%63) hasta 60 yaş ve üzerindeydi. Ek hastalıklar incelendiğinde 93 (%46,5) hasta sayısıyla en sık hipertansiyon(HT) görüldü. 68(%34) hastanın ek hastalığı yoktu. Etiyolojik incelemede non-biliyer akut pankreatit olan hasta sayısı 89 (%44,5), biliyer akut pankreatit olan hasta sayısı 111 (%55,5) olarak saptandı. Revize Atlanta Sınıflamasına göre 52(%26) hasta hafif, 79(%39,5) hasta orta şiddetli, 69(%34,5) hasta şiddetli; Balthazar Şiddet Skoruna göre ise 150(%75) hasta hafif, 38(%19) hasta orta şiddetli, 12(%6) hasta şiddetli akut pankreatit olarak değerlendirildi. Lokal komplikasyonu olan hasta sayısı 137(%68,5), sistemik komplikasyonu olan hasta sayısı 27(%13,5), organ yetmezliği olan hasta sayısı 42(%21) olarak saptandı. Hastaların hastanede ortalama 9,9±7,6 gün yattığı ve 16 (%8) hastanın exitus olduğu görüldü. CRP/Albumin, NLR, GLR ile Atlanta sınıflaması (p<0,001) ve Balthazar Şiddet skoru (p<0,001; p<0,001; p=0,012) arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulundu. Atlanta sınıflamasına göre şiddetli AP olanları orta ve hafif şiddetli AP olanlardan ayırt etmede CRP/Albumin (p<0,001), NLR (p<0,001), GLR (p=0,001) istatistiksel olarak anlamlı bulundu. ROC analizine göre CRP/Albumin değeri için %79,7 duyarlılık ve %83,5 özgüllük, NLR değeri için %76,8 duyarlılık ve %64,9 özgüllük, GLR değeri için %71 duyarlılık ve %51,9 özgüllük değerleri elde edildi. Balthazar şiddet skoruna göre şiddetli AP olanları orta ve hafif şiddetli AP olanlardan ayırt etmede CRP/Albumin (p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı bulunurken NLR ve GLR istatistiksel olarak anlamsızdı. ROC analizine göre CRP/Albumin değeri için %75 duyarlılık ve %85,1 özgüllük oranı elde edildi. Ölen hastaların CRP/Albumin ve NLR düzeyleri yaşayanlardan anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,001; p=0,027). GLR ile hastane içi mortalite arasında ise anlamlı ilişki saptanmadı. ROC analizine göre CRP/Albumin değeri için %68,8 duyarlılık ve %79,9 özgüllük, NLR değeri için %87,5 duyarlılık ve %57,6 özgüllük elde edildi. CRP/Albumin, NLR, GLR ile hastanede kalış süresi arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptandı (p<0,001; p=0,003; p=0,015). Hastanede yatış süresi arttıkça CRP/Albumin, NLR ve GLR değerlerinin arttığı görüldü. Sonuç: Çalışmamız sonucunda CRP/albümin değeri Atlanta Sınıflaması ve Balthazar şiddet skoruna göre şiddetli akut pankreatit hastalarını orta ve hafif şiddetli akut pankreatit hastalarından ayırmada, hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresini öngörmede istatistiksel olarak NLR ve GLR ye üstün bir biyobelirteç olarak saptanmıştır. (p<0,001). Kolay ulaşılabilen, ucuz ve basit hesaplanabilen bu parametrelerin akut pankreatit hastalarında hastalığın morbidite ve mortalitesini öngörmede kullanılabileceğini düşünüyoruz. Yapılacak daha kapsamlı, prospektif ve çok merkezli çalışmalar hastalık prognozunu öngörmede yol gösterici olacaktır. Anahtar Kelimeler: Akut Pankreatit, CRP-Albümin Oranı, Nötrofil-Lenfosit Oranı, Glukoz-lenfosit Oranı, Atlanta Sınıflaması, Balthazar Şiddet Skoru, Mortalite, Hastanede Kalış Süresi v
Larinks kanserinde nötrofil lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacminin prognostik önemi
Amaç: Çalışmamızda, larinks kanserinde tanı sırasında ölçülen Nötrofil Lenfosit Oranının prognozla ilişkisini göstermeyi amaçladık. İkincil amaçlar ise kliniğimizde takip ettiğimiz larinks kanseri hastalarının sosyo-demografik ve tümörle ilişkili durumlar açısından analizi ve ayrıca Ortalama Trombosit Hacminin prognozla ilişkisinin araştırılmasıdır. Yöntem: 2012-2019 yılları arasında HMKÜ KBB BBC kliniğinde direkt laringoskopik biyopsi işlemi yapılarak larinks kanseri tanısı alan hastalar tespit edildi. Kronik hastalık ve inflamatuar süreçlerdeki hastalar dışlandıktan sonra 182 hasta çalışmaya alındı. Çalışma retrospektif olarak yürütüldü. Tanı öncesi rutin olarak yapılan hemogram ölçümleri kullanıldı. Sosyodemografik ve hastalıkla ilgili verilere hastane arşivinden, muayene görüntüleme ve patoloji tetkiklerinden ulaşıldı. Nötrofil lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacmi' nin diğer faktörlerle ilişkisi araştırıldı. Bulgular: NLO değeri bakımından T sınıfları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar gözlenmiştir.(p= 0,009). İkili karşılaştırmalar sonucunda, T3 ve T4 sınıflarının NLO değerinin T1 ve T2 sınıflarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görülmüştür. NLO değeri bakımından lenf nodu tutulumu sınıfları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar gözlenmiştir(p=0,031). N2 sınıfının NLO değerinin N1 ve N0 sınıflarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu gözlenmiştir. Erken evre ve geç evre hastalar arasında NLO değeri açısından anlamlı düzeyde fark görülmüştür.(p=0,004) Erken ve geç evre hastaların kümülatif sağkalım analizi sonucunda NLO değerinin sağkalım ile ilişkili olabileceği düşünülmüştür.(p<0,001, p=0,002) Sonuç: Tedavi öncesi NLO değeri larinks kanserinde prognoz ve sağkalım ile ilişkili olabilir. Anahtar Kelimeler: Nötrofil lenfosit oranı, larinks kanseri, NLO,
Preeklampsı̇ olgularının hemogram sonuçlarındakı̇ ı̇nflamasyon belı̇rteçlerı̇nı̇n (nötrofı̇l/lenfosı̇t oranı, platelet/lenfosı̇t oranı, monosı̇t /lenfosı̇t oranı) karşılaştırılması ve ağır preeklampsı̇yı̇ tahmı̇n etmedekı̇ yerı̇
Amaç: Çalışmamızda gebeliğinde preeklampsi tanısı alan hastaların hemogram sonuçlarında inflamasyon markerlarından nötrofil/lenfosit oranı (NLR), platelet/lenfosit oranı (PLR) ve monosit/lenfosit oranı (MLR) nın değerlendirilmesi ve hafif-ağır preeklampsi gelişme ihtimali olan gebeleri, normal gebelerle karşılaştırarak hafif-ağır preeklampsiyi öngörebilmedeki yerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: 148 ağır preeklampsi, 160 hafif preeklampsi olmak üzere toplam 308 preeklampsi ve 308 sağlıklı normotansif gebe olgusunun demografik verileri ve laboratuar testleri retrospektif olarak incelendi. Gruplar NLR, PLR ve MLR açısından incelendi. Bulgular: Gruplar arasında yaş bakımından fark bulunmadı. Preeklampsi grubunda parite, gestasyonel yaş, doğum kilosu ve APGAR skorları kontrol grubuna kıyasla düşüktü (p<0,001). NLR preeklampsi grubunda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,001). PLR' de anlamlı derecede düşük olarak bulundu (p<0,001). MLR de gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: NLR ve PLR preeklampsi varlığının gösterilmesinde bir parametre olarak kullanılabilir. MLR için istatistiksel anlamlı sonuç saptanmadı. Anahtar Kelime: gebelik, preeklampsi, nötrofil, lenfosit, monosit, inflamasyon
Acil servise başvuran ve hastaneye yatan toplum kaynaklı pnömonili hastaların sağaltımında pnömoni şiddet skorları ve inflamasyon markırlarının rolü var mıdır?
Toplum kökenli pnömoni (TKP) tanısı almış hastalarda mortalite riskinin tahmininde, yoğun bakım takibi ihtiyacının belirlenmesinde ve hastaneye yatışın kararlaştırılmasında CURB-65, CRB-65, CURB, SOAR, SMART-COP, PSI, A-DROP gibi pnömoni şiddet skorlama sistemleri, magnezyum (Mg) gibi hücresel iyonlar ve CRP, nötrofil, lenfosit, nötrofil sayısının lenfosit sayısına oranı olan NLR, platelet sayısının lenfosit sayısına oranı olan PLR gibi inflamasyon markırları günlük pratiğimizde kullanılmaktadır. Çalışmamızı planlarken, hastaneye yatan TKP'li olgularda yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) takip ihtiyacı, 28 günlük mortalite ve hastane mortalitesi riskini belirlemek amacıyla CURB-65, CRB-65, CURB, SOAR, SMART-COP, PSI, A-DROP, CRP, NLR, PLR, Mg gibi parametrelerin bu ihtiyaç ve risklerin belirlenmesinde ve hastalarımızın sağaltımındaki sürece olan etkisini; ayrıca bunun literatür ile karşılaştırılmasını amaçladık.
Acil serviste akut apandisit tanısı alan hastaların geriye dönük analizi
ÖZET Amaç: Acil servis (AS) başvurusunda akut apandisit (AA) tanısı alan hastaların rutin parametrelerini değerlendirilerek, hastaların komplikasyon durumunu ve bu parametrelerin hastalığın ciddiyeti üzerindeki etkilerini tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, AS'de 1 Ocak 2019 ve 31 Aralık 2020 tarihleri arasında AA tanısı alan hastaların araştırıldığı retrospektif bir çalışmadır. Hastaların yaşı ve cinsiyeti gibi demografik verileri, kan tetkiklerinden elde edilen laboratuvar değerleri, AS'de hesaplanan Apandisit İnflamatuar Yanıt (AIR) ve Alvarado skorları kayıt altına alınmıştır. Elde edilen veriler sonucunda hastaları komplike apandisit (KA) ve non-komplike apandisit (NKA) vakaları olarak iki gruba ayırdık. Bulgular: Çalışmamıza dâhil edilen 223 hastanın %63,7'si erkek olup yaş ortalaması 37.5 ± 16.8 yıl olarak hesaplanmıştır. KA olgularının hematolojik parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek nötrofil / lenfosit oranı (NLR), platelet / lenfosit oranı (PLR), C-reaktif protein (CRP), sistemik immun inflamasyon indeksi (SII), beyaz kan hücresi (WBC), nötrofil düzeylerine, daha düşük lenfosit / C-reaktif protein oranı (LCRP) ve lenfosit sayısına sahip olduğu belirlenmiştir. Biyokimyasal parametreleri karşılaştırdığımızda ise KA olgularının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek üre, kreatinin, total bilirubin, indirekt bilirubin seviyelerine sahip olduğu bulunmuştur. Ayrıca KA olgularının istaistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek AIR ve Alvarado skorlarına sahip oldukları tespit edilmiştir. KA tespit etmede AIR ve Alvarado skorları, LCRP ve NLR paramatrelerinin sensivite ve spesifiteleri incelendiğinde; AIR Skoru için sırasıyla %85,9, %47,9 (kesme ≥6, %95 CI, 0.675-0.821, AUC: 0.748; p: 0,00), Alvarado skoru için sırasıyla %80,6, %44,5 (kesme ≥6, %95 Cl, 0,527-0,683, AUC 0,605; p: 0,10), LCRP oranı için sırasıyla %78,9, %89,7 (kesme ≤0.1 %95 CI, 0,711-0,847, AUC 0,782; p: 0.00), NLR oranı için sırasıyla %64,9, %77,1, (kesme ≥8.2 95% Cl, 0,585-0,743, AUC 0,664; p: 0,01) olarak bulunmuştur. Sonuç: İnflamatuvar belirteçlerin, KA / NKA apandisit ayrımında kıymetli parametreler olduğu düşünülmektedir. Bizim çalışmamızda; LCRP, SII, NLR, PLR gibi değerlerin, KA / NKA ayrımında kullanışlı parametreler olarak bulunmuştur.
Tiroid papiller karsinomunun sistemik immün inflamasyon değeri, pan immün inflamasyon değeri ve nötrofil-lenfosit oranı ile ilişkisi
Tüm malignitelerin %1' ini oluşturan tiroid kanserleri içerisinde en sık görülen tip %80 ile papiller tiroid kanseridir. Radyasyon maruziyeti ve yetersiz iyot alımı gibi nedenlere bağlı olarak son dönemlerde insidansı giderek artmaktadır. Nodüler guatr gibi benign tiroid hastalıkları da maligniteye dönüşme riskinden dolayı yakın takip edilmektedir. Bu nedenle tiroid hastalıkları pratikte poliklinik hizmetlerinde oldukça fazla bir popülasyon oluşturmaktadır. Benign tiroid hastalıklarında malignite şüphesiyle erken tanı ve tedavi, papiller tiroid kanserli hastalarda ise prognozun belirlenmesi son derece önem arz etmektedir. Son yıllarda inflamasyon ve kanser arasındaki ilişkinin önemi giderek artmakta olup birçok çalışmaya konu edinmiştir. Basit bir kan sayımı ile hesaplanan nötrofil lenfosit oranı (NLR), sistemik immün inflamasyon indeksi (SII) ve pan immün inflamasyon indeksi (PIV) sistemik inflamasyonu gösteren belirteçlerdendir. NLR, SII ve PIV birçok kanser türünde tanı, prognoz ve tedavi takibi için önemli bir yer edinmektedir. Biz de çalışmamızda papiller tiroid kanserli hastalar ile benign tiroid hastalıklarına sahip hastalar sistemik immün inflamasyon belirteçleri olan nötrofil lenfosit oranı (NLR), sistemik immün inflamasyon indeksi (SII) ve pan immün inflamasyon indeksi (PIV) açısından karşılaştırılmıştır. Ocak 2016- Kasım 2022 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği'nde total tiroidektomi nedeniyle ameliyat ettiğimiz 140 hasta incelenmiştir. Bu hastaların 70'i ameliyat sonrası kesinleşmiş patoloji raporuyla papiller tiroid kanserli hastalarken 70'i de benign tiroid hastalıklarına sahipti. Çalışmaya dâhil edilen hastaların median yaşı 48.7 idi. Papiller tiroid kanserli grupta median yaş 51.1, benign tiroid hastalıkları grubunda median yaş 46.3 olarak hesaplandı. Papiller tiroid kanserli grubun yaş ortalamasının benign tiroid hastalıklarına göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha ileri olduğu görüldü. Çalışmamız neticesinde papiller tiroid kanserli hasta grubunda benign tiroid hastalıkları grubuna göre NLR, SII ve PIV değerlerinin daha yüksek olduğu görüldü. Papiller tiroid kanserli grupta Amerikan Ortak Kanser Komitesi (American Joint Committee on Cancer) (AJCC) ile Uluslararası Kanser Savaş Komitesi (International Union Against Cancer Committee) (UICC)'a göre diferansiye tiroid kanserlerinin TNM prognostik evrelemesinde yer alan kötü prognoz göstergesi olarak kabul edilen 55 yaş üstü grup ile 55 yaş altı grup incelendiğinde ise 55 yaş üstü grupta NLR, SII ve PIV değerlerinin daha yüksek olduğu görüldü. Benign tiroid hastalıklarını nedeniyle takip edilen hastalarda görülmesi halinde malignite şüphesi uyandıran, papiller tiroid kanserli hastalarda görülmesi halinde ise ameliyat tipini değiştirebilen lenf nodu invazyonuna göre incelendiğinde ise lenf nodu invazyonu olan hasta grubunda NLR, SII ve PIV değerlerinin daha yüksek olduğu bulundu. Sonuç olarak çalışmamızla NLR, SII ve literatürde tiroid kanserinde ilk defa çalışmamız ile hesaplanan PIV değerlerinin tiroid hastalıklarında yüksek gelmesi halinde maligniteyle uyumlu olabileceği, tiroid papiller kanserli hastalarda bu değerlerin prognoz göstergesi olarak kullanılabileceği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: tiroid papiller kanseri, nötrofil lenfosit oranı, sistemik immün inflamasyon değeri, pan immün inflamasyon değeri
Polikistik böbrek hastalarında erken dönem ve renal disfonksiyon geliştikten sonraki dönemde hematolojik indeksler ve serum aterojenik indeksin karşılaştırılması
Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı (ADPKD), böbrek ve böbrek dışı sıvı dolu kist oluşumu ve sonunda son dönem böbrek hastalığına yol açan artan böbrek hacmi ile karakterize kalıtsal bir multisistem bozukluğudur. Renal disfonksiyon gelişmeden önce ve geç dönem renal disfonksiyon geliştikten sonra progresyonun öngörülmesinde,komplikasyonları yönetmede ve tedavi sürecinde hem takip hem de inflamatuar süreci baskılamaya yönelik alternatif tedavi seçenekleri sunması açısından yeni inflamatuar belirteçlerin araştırılması ihtiyacını ortaya çıkmıştır..Bu çalışmamızda kolay erişilebilir olan ve inflamasyon belirteci olarak Kabul gören hematolojik indeksler ve serum aterojenik indeksin bir inflamasyon süreci olan otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında erken dönem ve renal disfonksiyon geliştikten sonra geç dönem karşılaştırmasını yaparak yol gösterici olabileceğini amaçladık. Çalışmamıza Nefroloji polikliniğinde takipli hastaların biyokimyasal ve hemogram parametreleri poliklinik kayıtlarından retrospektif olarak incelenmiştir. Bu süre zarfında polikliniğe başvuran 68 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Analizler SPSS (Statistical Package for Social Sciences; SPSS Inc., Chicago, IL) 22 paket programında değerlendirilmiştir. Çalışmada tanımlayıcı veriler kategorik verilerde n, % değerleri, sürekli verilerde ise ortalama±standart sapma değerleri ile gösterilmiştir. Ölçümsel verilerin normallik analizi Shapiro Wilk analizi ile yapılmıştır. İki kategorili ölçümsel verilerinin karşılaştırılmasında Mann Whitney U analizi uygulanmıştır. Erken dönem ve geç dönem ölçümsel verilerin birbirleri ile karşılaştırılması için Wilcoxon analizi uygulanmıştır. Bütün parametrelerin geç dönem-erken dönem=değişim ortalamaları hesaplanmıştır. Analizlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Çalışmaya katılanların 29'u (%42,6) kadın ve 39'u (%57,4) erkekti. Çalışmaya dahil edilen hastaların erken dönem ve renal disfonksiyon geliştikten sonra geç dönem trombosit lenfosit oranı (PLO), nötrofil lenfosit oranı (NLO), ve serum atherojenik indeks (AIP) düzeyleri arasında anlamlı farklılık gözlenmezken; hastaların üre (p=0,006), kreatin (p<0,001), Potasyum (p=0,009), monosit (p=0,006), MCV (mean corpuscular volüm) (p<0,001) ve MPV (ortalama trombosit hacmi) (p=0,001) değerleri anlamlı şekilde yükselmiş iken Lenfosit(p=0,026) ve MCHC (p=0,001)değeri ise anlamlı şekilde düşmüştür. Erken dönemde NLR ile PLR, üre, kreatinin ve nötrofil arasında pozitif yönde; NLR ile kalsiyum, albumin, lenfosit ve eozinofil arasında ise negatif yönde anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. PLR ile potasyum, albumin, hemoglobin, hematokrit, WBC ve lenfosit arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki görülmüştür. PLR ile üre ve PLT arasında pozitif yönde; PLR ile kalsiyum, total kolesterol, hemoglobin, hemtaokrit, WBC, lenfosit ve eozinofil arasında ise negatif yönde anlamlı bir ilişki görülmüştür Geç dönemde AIP ile trigliserit ve MCV arasında pozitif yönde; AIP ile HDL ve bazofil arasında ise negatif yönde anlamlı bir korelasyon görülmüştür. NLR ile PLR, üre, kreatinin ve nötrofil arasında pozitif yönde; NLR ile kalsiyum, albumin, lenfosit ve eozinofil arasında ise negatif yönde anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. PLR ile PLT arasında pozitif yönde; PLR ile WBC ve lenfosit arasında ise negatif yönde anlamlı bir ilişki görülmüştür Değişim değerleri içinde AIP ile LDLve trigliserit arasında pozitif yönde; AIP ile monosit arasında ise negatif yönde anlamlı bir korelasyon görülmüştür. NLR ile nötrofil arasında pozitif yönde; NLR ile kalsiyum, albumin, lenfosit ve eozinofil arasında ise negatif yönde anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. PLR ile potasyum, albumin, hemoglobin, hematokrit, WBC ve lenfosit arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki görülmüştür Sonuç olarak kolay ulaşılabilirolan NLO, AIP, PLO, MCV ve MPV'nin ADPKD de inflamasyonu göstermede ve inflamasyon süreciyle bağlantılı komplikasyonları yönetmede, alternatif tedavi seçenekleri için yeni çalışmalara yön verebileceği, kardiyovasküler riskleri öngörmede yol gösterici olabileceğini düşünmekteyiz. Ancak daha geniş çalışmalar sonucunda bu konuya daha fazla açıklık getirileceğine inanmaktayız. Anahtarkelimeler: ADPKD, Nötrofil lenfosit oranı, Trombosit lenfosit oranı, Serum atherojenik index, MPV (ortalama trombosit volümü), MCV (mean corpuscular volum)
Anca ilişkili vaskülit tanılı hastalarda platelet lenfosit oranının inflamasyonla olan ilişkisinin değerlendirilmesi
ANCA ilişkili vaskülitler (AAV) doku hasarının başlatıcı bir inflamatuvar olayla yüksek düzeyde spesifik bir immün yanıtın etkileşiminden kaynaklanan karmaşık immün aracılı hastalıklardır. Hastalık aktivitesini değerlendirmek adına Birmingham Vasculitis Activity Score (BVAS) gibi yöntemler geliştirilmiştir. Çalışmamızda AAV tanılı hastalarda, platelet/lenfosit (PLR), nötrofil/lenfosit (NLR) oranlarını belirleyerek bu değerlerin hastalık aktivitesi ile ilişkisini retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya, 2004-2022 yılları arasında merkezimizde AAV tanısı ile takip edilen 123 hasta ve kontrol grubu olarak da nefroloji bilim dalı hipertansiyon polikliniğinde takip edilen 50 hasta dahil edildi. Olguların yaş, cinsiyet, tanı tarihi, ANCA serolojisi, başvuru kreatinin, lökosit, nötrofil, lenfosit, hemoglobin ve platelet, albümin, sedimantasyon, CRP düzeyleri, başvuru anına kadar olan hastalık ile ilişkilendirilebilen klinik bulgular; böbrek tutulumu, akciğer tutulumu, genel semptomlar, cilt tutulumu, mukozal membran tutulumu, kulak burun boğaz tutulumu, nörolojik tutulum, kardiyak tutulum, gastrointestinal sistem tutulumu olup olmadığı kaydedildi. Bu veriler doğrultusunda hastaların tanı anı BVAS, PLR, NLR oranları hesaplandı. BVAS ölçümü ile PLR düzeyi arasında aynı yönde anlamlı bir ilişki olduğu görüldü (p=0,008). BVAS düzeyinin NLR düzeyi ile arasında yine aynı yönlü anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p<0,001). PLR ve NLR düzeylerinin CRP düzeyi ile de aynı yönlü anlamlı bir ilişki içerisinde olduğu belirlendi (sırasıyla r=0,22; p=0,015 ve r=0,29; p=0,001). GPA ve MPA alt tanı grupları arasında PLR değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). AAV'li hastalarda PLR ve NLR'nin CRP ve BVAS ile korele olduğu görülmüş ve hastalık aktivitesini veya inflamasyon şiddetini göstermede bir belirteç olarak kullanılabileceği öngörülmüştür. Ancak bunun için daha fazla sayıda hasta içeren kapsamlı klinik çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: ANCA ilişkili vaskülit, platelet lenfosit oranı, nötrofil lenfosit oranı