Nötrofil/lenfosit oranı
82 theses under this subject heading
Larinks kanserinde nötrofil lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacminin prognostik önemi
Amaç: Çalışmamızda, larinks kanserinde tanı sırasında ölçülen Nötrofil Lenfosit Oranının prognozla ilişkisini göstermeyi amaçladık. İkincil amaçlar ise kliniğimizde takip ettiğimiz larinks kanseri hastalarının sosyo-demografik ve tümörle ilişkili durumlar açısından analizi ve ayrıca Ortalama Trombosit Hacminin prognozla ilişkisinin araştırılmasıdır. Yöntem: 2012-2019 yılları arasında HMKÜ KBB BBC kliniğinde direkt laringoskopik biyopsi işlemi yapılarak larinks kanseri tanısı alan hastalar tespit edildi. Kronik hastalık ve inflamatuar süreçlerdeki hastalar dışlandıktan sonra 182 hasta çalışmaya alındı. Çalışma retrospektif olarak yürütüldü. Tanı öncesi rutin olarak yapılan hemogram ölçümleri kullanıldı. Sosyodemografik ve hastalıkla ilgili verilere hastane arşivinden, muayene görüntüleme ve patoloji tetkiklerinden ulaşıldı. Nötrofil lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacmi' nin diğer faktörlerle ilişkisi araştırıldı. Bulgular: NLO değeri bakımından T sınıfları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar gözlenmiştir.(p= 0,009). İkili karşılaştırmalar sonucunda, T3 ve T4 sınıflarının NLO değerinin T1 ve T2 sınıflarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görülmüştür. NLO değeri bakımından lenf nodu tutulumu sınıfları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar gözlenmiştir(p=0,031). N2 sınıfının NLO değerinin N1 ve N0 sınıflarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu gözlenmiştir. Erken evre ve geç evre hastalar arasında NLO değeri açısından anlamlı düzeyde fark görülmüştür.(p=0,004) Erken ve geç evre hastaların kümülatif sağkalım analizi sonucunda NLO değerinin sağkalım ile ilişkili olabileceği düşünülmüştür.(p<0,001, p=0,002) Sonuç: Tedavi öncesi NLO değeri larinks kanserinde prognoz ve sağkalım ile ilişkili olabilir. Anahtar Kelimeler: Nötrofil lenfosit oranı, larinks kanseri, NLO,
Preeklampsı̇ olgularının hemogram sonuçlarındakı̇ ı̇nflamasyon belı̇rteçlerı̇nı̇n (nötrofı̇l/lenfosı̇t oranı, platelet/lenfosı̇t oranı, monosı̇t /lenfosı̇t oranı) karşılaştırılması ve ağır preeklampsı̇yı̇ tahmı̇n etmedekı̇ yerı̇
Amaç: Çalışmamızda gebeliğinde preeklampsi tanısı alan hastaların hemogram sonuçlarında inflamasyon markerlarından nötrofil/lenfosit oranı (NLR), platelet/lenfosit oranı (PLR) ve monosit/lenfosit oranı (MLR) nın değerlendirilmesi ve hafif-ağır preeklampsi gelişme ihtimali olan gebeleri, normal gebelerle karşılaştırarak hafif-ağır preeklampsiyi öngörebilmedeki yerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: 148 ağır preeklampsi, 160 hafif preeklampsi olmak üzere toplam 308 preeklampsi ve 308 sağlıklı normotansif gebe olgusunun demografik verileri ve laboratuar testleri retrospektif olarak incelendi. Gruplar NLR, PLR ve MLR açısından incelendi. Bulgular: Gruplar arasında yaş bakımından fark bulunmadı. Preeklampsi grubunda parite, gestasyonel yaş, doğum kilosu ve APGAR skorları kontrol grubuna kıyasla düşüktü (p<0,001). NLR preeklampsi grubunda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,001). PLR' de anlamlı derecede düşük olarak bulundu (p<0,001). MLR de gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: NLR ve PLR preeklampsi varlığının gösterilmesinde bir parametre olarak kullanılabilir. MLR için istatistiksel anlamlı sonuç saptanmadı. Anahtar Kelime: gebelik, preeklampsi, nötrofil, lenfosit, monosit, inflamasyon
Anca ilişkili vaskülit tanılı hastalarda platelet lenfosit oranının inflamasyonla olan ilişkisinin değerlendirilmesi
ANCA ilişkili vaskülitler (AAV) doku hasarının başlatıcı bir inflamatuvar olayla yüksek düzeyde spesifik bir immün yanıtın etkileşiminden kaynaklanan karmaşık immün aracılı hastalıklardır. Hastalık aktivitesini değerlendirmek adına Birmingham Vasculitis Activity Score (BVAS) gibi yöntemler geliştirilmiştir. Çalışmamızda AAV tanılı hastalarda, platelet/lenfosit (PLR), nötrofil/lenfosit (NLR) oranlarını belirleyerek bu değerlerin hastalık aktivitesi ile ilişkisini retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya, 2004-2022 yılları arasında merkezimizde AAV tanısı ile takip edilen 123 hasta ve kontrol grubu olarak da nefroloji bilim dalı hipertansiyon polikliniğinde takip edilen 50 hasta dahil edildi. Olguların yaş, cinsiyet, tanı tarihi, ANCA serolojisi, başvuru kreatinin, lökosit, nötrofil, lenfosit, hemoglobin ve platelet, albümin, sedimantasyon, CRP düzeyleri, başvuru anına kadar olan hastalık ile ilişkilendirilebilen klinik bulgular; böbrek tutulumu, akciğer tutulumu, genel semptomlar, cilt tutulumu, mukozal membran tutulumu, kulak burun boğaz tutulumu, nörolojik tutulum, kardiyak tutulum, gastrointestinal sistem tutulumu olup olmadığı kaydedildi. Bu veriler doğrultusunda hastaların tanı anı BVAS, PLR, NLR oranları hesaplandı. BVAS ölçümü ile PLR düzeyi arasında aynı yönde anlamlı bir ilişki olduğu görüldü (p=0,008). BVAS düzeyinin NLR düzeyi ile arasında yine aynı yönlü anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p<0,001). PLR ve NLR düzeylerinin CRP düzeyi ile de aynı yönlü anlamlı bir ilişki içerisinde olduğu belirlendi (sırasıyla r=0,22; p=0,015 ve r=0,29; p=0,001). GPA ve MPA alt tanı grupları arasında PLR değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). AAV'li hastalarda PLR ve NLR'nin CRP ve BVAS ile korele olduğu görülmüş ve hastalık aktivitesini veya inflamasyon şiddetini göstermede bir belirteç olarak kullanılabileceği öngörülmüştür. Ancak bunun için daha fazla sayıda hasta içeren kapsamlı klinik çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: ANCA ilişkili vaskülit, platelet lenfosit oranı, nötrofil lenfosit oranı
Şizofreni tanılı hastalarda klozapin kullanımı öncesinde ve sonrasında monosit lenfosit oranı, nötrofil lenfosit oranı, trombosit lenfosit oranı, sistemik immün inflamasyon indeksi ve sistemik immün yanıt indeksi karşılaştırılması
Şizofreni, patogenezi halen aydınlatılamamış olan kompleks bir hastalıktır. Önemli ölçüde yeti yitimine sebep olabilen bir hastalık olması nedeniyle erken tanı ve tedavi büyük önem taşımaktadır. Henüz tanı koydurucu bir biyobelirteç bulunmamaktadır. Hastalık tanısı koyma ve seyrini ön gördürme için en önemli araştırmalar immün parametreler üzerinde yoğunlaşmıştır. Şizofreni ve immün sistem ilişkisi ile ilgili giderek artan sayıda veri elde edilmesi ruh sağlığı çalışanlarının dikkatini çekmiştir. Biyobelirteç bulma, potansiyel tedavi seçeneği elde etme ve kullanılan tedavi seçeneklerinin immünite üzerine etkileri araştırılmaktadır. Bu çalışmada Bursa Uludağ Üniversitesi Ruh Sağlığı Hastalıkları Kliniği'nde 2012-2022 yılları arasında yatarak ve ayaktan tedavi gören ve klozapin başlanan hastalar dahil edilmiştir. Bu hastalardan klozapin başlanmadan önce ve başlandıktan 1 hafta, 1-3-6 ay sonra elde edilen hemogram sonuçlarından nötrofil/lenfosit oranı (NLO), trombosit/lenfosit oranı (TLO), monosit/lenfosit oranı (MLO), sistemik immün inflamasyon indeksi (PlateletxNötrofil/Lenfosit) (SII) ve sistemik immun yanıt indeksi (Nötrofil x Monosit/Lenfosit) (SIYI) inflamasyon göstergeleri olarak hesaplanmıştır. Bu değerlerin klozapin başlandıktan sonraki süreçte farklılık gösterip göstermediği incelenmiştir. Çalışma sonucunda hastalarda 1.hafta, 1-3-6. ay TLO, MLO ve SIYI ölçümlerinin anlamlı farklılık göstermediği saptandı. SII ve NLO değerlerinin ise 1. Haftada istatistiki olarak anlamlı düzeyde düştüğü, diğer ölçüm zamanları arasında anlamlı farklılık göstermediği bulunmuştur. Klozapin gibi henüz güçlü etkinliğinin mekanizmaları aydınlatılamamış psikotropların immün sistem ile ilişkisini inceleyecek çok sayıda çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: şizofreni, nöroinflamasyon, klozapin, sistemik immün inflamasyon indeksi, sistemik immün yanıt indeksi
Femur başı avasküler nekrozunda nötrofil/lenfosit, monosit/lenfosit, platelet/lenfosit oranı prognoza ve evreye etki ediyor mu?
Femur başının avasküler nekrozu (FBAN) femurun proksimaline kan akışının bozulmasına neden olan travmatik veya travmatik olmayan nedenlerle gelişen iskemi ile osteositlerin ölümü nedeniyle gerçekleşen bir osteonekroz türüdür. FBAN'ın kesin patomekanizması henüz belirsizdir. FBAN'a neden olan altta yatan koşullar; vasküleriteyi etkileyen, osteosit mekanizmasını değişmesine sebep olan çevresel ya da genetik faktörleri içerir. En yaygın etyolojik faktörler olarak kortikosteroid tedavisi, alkol, kırıklar ve eklem çıkıkları olarak bilinmektedir. Tedavi edilmeyen FBAN kalça artroplastisi gerektiren sekonder kalça artritine yol açar. Bu nedenle erken evrelerde tanı ve teşhisi konservatif ya da cerrahi tedavi uygulanabilirliği açısından önemlidir. Klinikte tam kan sayımı (CBC) daha ekonomik ve ulaşılabilirliği daha pratiktir. Tam kan sayımı ile bakılan nötrofil, lenfosit, monosit, platelet miktarları ve bunlar arasındaki oranlar son zamanlarda çeşitli enfeksiyöz ve enfeksiyöz olmayan uyaranlara karşı kolay erişilebilir ve güvenilir immün yanıt belirteci olarak hemen hemen tüm tıbbi disiplinlerde kullanılmaktadır. Nötrofil/Lenfosit (NL), Monosit/Lenfosit (ML), Platelet/Lenfosit (PL)oranları genellikle malignite, romatolojik hastalıklar, KOAH ve diğer birçok otoimmün hastalıkta etkilenimleri araştırılmış olmasına rağmen literatürde femur başı avasküler nekrozu ile ilgili bir çalışma bulunmamaktadır. Bu tez kapsamında amacımız, femur avasküler başı tanılı olgularda NL, ML, PL oranlarının prognoza ve evreye göre etkisini incelemektedir. Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Uygulama ve Araştırma Hastanesine 2012-2022 yılları arasında başvuran ve çalışma dahil edilme kriterlerine uyan 106 ( 30 kadın; 76 erkek) hasta dahil edildi. Çalışma grubu ile demografik özelliklerce eş bir sağlıklı konrol grubu oluşturuldu.Hastane Bilgi sistemi üzerinden hemogram değerleri, Pelvis X-ray ve MR görüntüleri alındı. Çalışma grubuna dahil olan bireyler Ficat-Arlet sınıflandırılmasına göre Evre I,II ve III olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Çalışma grubu ile kontrol grubu nötrofil, lenfosit, monosit, platelet miktarları ve NL, ML, PL oranları açısından kıyaslandı. Gruplar arası karşılaştırılan Lenfosit, monosit, platelet ortalama değerleri arasında anlamlı fark bulunamadı (p>0.05). Çalışma ve kontrol grubunun Nötrofil değerleri incelendiğinde ise çalışma grubunda nötrofil değeri 4,94 ± 1,89; kontrol grubunun ise 4,21 ± 1,17 olarak ölçüldü, ölçümler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı ( p<0.05). Nötrofil/Lenfosit Oranına bakıldığında ise gruplar arasında anlamlı bir farkın oluştuğu görülmüştür. Nötrofil Lenfosit oranı çalışma grubunda (2,11 ± 0,85), kontrol grubuna (1,75 ± 0,44) göre daha yüksek bulunmuştur. NL oranı ROC analizine göre kesim değeri 2,13 olarak belirlendi (sensivite %47,17 (%95 CI (37,4- 57,1)); Spesifisite=84,91 %95 GA (76,6-91,1)). Cut-off değerinin sensivitesi ve spesifisitesi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Ficat-Arlet'e göre oluşturulan gruplar arasında hemogram parametreleri açısından fark yoktu. NL oranı FBAN hakkında bilgi verebilir ancak diğer parametreler yeterli immun yanıt oluşturulmanın yetersizliğinden dolayı, FBAN'da bağımsız bir belirleyici oluşturmada yetersiz olabileceği düşünülmektedir. Standart ve çok boyutlu analize izin veren yöntemlerle daha geniş örneklemli ileri çalışmalar planlanmalıdır.
Kawasaki hastalığı tanısı ile izlenen hastalarda klinik ve laboratuvar bulgularının ve hematolojik parametrelerinin klinik tabloya etkisinin retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Kawasaki hastalığı çocuklarda akut ateş ile giden bir vaskülittir. Hastalık özellikle koroner arterler üzerindeki etkileri nedeniyle önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Klinik bulgularla tanı konulduğundan ve tanısal gecikme, mortalite ve morbiditeyi arttırdığından hastalığı ve seyrini gösterebilecek klinik ve laboratuvar parametrelerin varlığına ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışmamızda klinik, laboratuvar ve ekokardiyografi bulguların birbiri ile ilişkisini değerlendirerek hastalığı erken dönemde tanımaya yönelik ipucu bulunması, prognozu gösteren değişkenlerin saptanması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmamıza, Ocak 2011 - Ocak 2021 tarihleri arasında, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı'nda Kawasaki Hastalığı tanısı ile takip edilen, başka ek hastalığı olmayan 72 hasta ve kronik hastalığı bulunmayan ve son 15 gün içinde ateşli hastalığı olmayan 72 sağlıklı çocuk dahil edildi. Hastaların elektronik dosya kayıtlarından demografik, klinik, laboratuvar, ekokardiyografi, batın USG bulguları ve hastalığın komplikasyonları incelendi. Komplet-inkomplet Kawasaki hastalığı, kardiyak tutulum olan-olmayan, koroner arter tutulumu olan-olmayan, IVIG direnci olan-olmayan hasta grupları laboratuvar, görülme sıklığı, yaş, cinsiyet, klinik bulgular açısından karşılaştırıldı. Bu gruplar arasında laboratuvar tetkiklerinden elde edilen NLR, PLR, LMR, MPV/L, MPV/PDW, MPV/PC, Hb/RDW, AST/ALT, Fibrinojen/Albümin, CRP/Albümin oranları karşılaştırıldı. Tüm hastalar ile kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet ve hemogram parametreleri ve NLR, PLR, LMR, MPV/L, MPV/PDW, MPV/PC, Hb/RDW oranları karşılaştırıldı. İstatistik analizlerin tamamı R yazılımı (versiyon 4.2.0) ile gerçekleştirildi. İstatistik analizlerde rstatix v0.7.0 ve gtsummary v1.6.0 paketleri kullanıldı. Değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro Wilk testi ile Q-Q plot ve histogram grafikleri ile denetlendi. Sürekli veriler bağımsız gruplar için Mann Whitney U ve Student t-testi ile analiz edilirken bağımlı gruplar için Wilcoxon testi ve bağımlı gruplarda t testi ile analiz edildi. Kategorik veriler için gözlem sayısının yeterli olduğu durumlarda Pearson Ki-kare testi, gözlem sayılarının yetersiz olduğu durumlarda Fisher'in kesin testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza katılan hastalarda erkek /kız oranı 1:1idi. Hastaların yaşları 1,5 ay ile 142 ay arasında değişmekteydi. Hastaların yaş ortalaması 39,6±30,9 ayken ortancası 30 (19-56.2) aydı. Çalışmamızda hastaların %16,7'si 1 yaş altında %78'i ise 5 yaş altındaydı. Kawasaki hastalığı tanı kriteri olan klinik özellikleri dağılımları değerlendirildiğinde, orofaringeal değişiklikler en sık, el ayaklarda eritem ve ödem en az görülen bulguydu. Hasta grubu ile kontrol grubu laboratuvar parametreleri açısından karşılaştırıldığında hasta grubunda WBC, nötrofil sayısı, monosit sayısı, RDW, PLT, MPV, Plateletkrit, NLR, PLR, MPV/L, MPV/PDW oranı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Lenfosit sayısı, Hemoglobin, Hematokrit, PDW, LMR, Hb/RDW oranı hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük bulundu (p<0,01). Kawasaki hastalarının tanı günü (0. gün) laboratuvar parametreleri ile tanıdan sonra 10. günden sonraki laboratuvar parametreleri karşılaştırıldığında hastaların 0. gün laboratuvar parametrelerinden WBC (p<0,01), nötrofil (p<0,01), monosit (p=0,09), MPV (p<0,01), PDW (p<0,01), CRP (p<0,01), ESR (p<0,01), NLR (p<0,01), PLR (p=0,021), MPV/L (p<0,01), MPV/PC (p<0,01) ve hemoglobin/RDW oranı (p=0,02) 10. günden sonra olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek, Lenfosit (p<0,01), RDW(p<0,01), Platelet (p<0,01), Plateletkrit (p<0,01), LMR(p<0,01) ise 10. günden sonra olanlara göre daha düşüktü. Hastaların %38.9'i inkomplet Kawasaki hastasıydı. Komplet ve inkomplet Kawasaki hastalığı olgularının laboratuvar özellikleri karşılaştırıldığında ESR inkomplet Kawasaki hastalığı olgu grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p=0.048). Nötrofil/lenfosit oranı ise inkomplet Kawasaki hastalığı olgularında istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü (p=0.040). Komplet ve inkomplet Kawasaki hastalığı olgularının tanıdan 10 gün veya daha sonrasında alınan kan tetkikleri karşılaştırıldı. İnkomplet Kawasaki hastalığı olgu grubunda RDW, MPV ve MPV/PDW oranı istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p<0,05). Komplet ve inkomplet Kawasaki hastalığı olgularının tanı günü laboratuvar parametreleri ile 10. günden sonraki laboratuvar parametreleri farkları (10. günden sonraki değer- 0. günkü değer) karşılaştırıldığında fark PDW değeri istatistiksel olarak anlamlı derecede inkomplet Kawasaki grubunda daha yüksek, fark NLR, PLR ve MPV/PDW oranı ise inkomplet Kawasaki grubunda komplet Kawasaki grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü (p<0,05). Olguların %20,8'inde IVIG direnci vardı. IVIG direnci olanların 5 (%33)'i 1 yaş altındaydı. IVIG direnci olmayan grupta 5 (%12) hasta 1 yaş altındaydı. Hastaların IVIG direncine göre klinik özellikleri değerlendirildiğinde ateş-IVIG süresi, hastane yatış süresi, çocuk yoğun bakıma yatış oranı ve hepatomegali IVIG direnci olan grupta olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Tanı anında alınan laboratuvar sonuçları değerlendirildiğinde PDW, IVIG direnci olan grupta olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu. IVIG direncine göre olguların tanıdan 10 günden sonrasında bakılan laboratuvar parametreleri ve oranları karşılaştırıldığında IVIG direnci olan grupta monosit sayısı, CRP, ESR, MPV/PDW oranı IVIG direnci olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu. PDW değeri, IVIG direnci olan grupta olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü. Hastaların ekokardiyografi bulguları incelendiğinde 24 (%33,3)'ünün kardiyak tutulumu olduğu saptandı. Kardiyak tutulumu olan 8 (%33,3) hastada koroner arterde ekojenite artışı, 9 (%37,5) hastada koroner arter dilatasyonu, 5 (%21) hastada mitral yetmezlik, 2 (%8,3) hastada koroner arter anevrizması görüldü. Tüm hastaların %15,3'ünde koroner arter tutulumu görüldü. Tüm hastaların %12,5 'unda koroner arter dilatasyonu, %2,8 inde koroner arter anevrizması görüldü. Kardiyak tutulumu olan ve olmayan gruplar laboratuvar özellikleri açısından değerlendirildiğinde RDW değeri kardiyak tutulumu olan grupta olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek (p=0.043), Hb/RDW (p=0,038) ve kreatinin kinaz (p=0,035) ise daha düşük bulundu. Koroner arter tutulumu olan hastaların ateş-tanı şüphe süresi ortancası 10 (6-12,5) koroner arter tutulumu olmayan hastaların 6 (5-8) gündü. Çalışmamızda koroner tutulumu olanlarda olmayanlara göre istatistiksel olarak tanıdan daha geç şüphelenildiği görülmüştür. Koroner arter tutulumu olanlarda nötrofil, hemoglobin, hematokrit, Hb/RDW ve platelet değeri koroner arter tutulumu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunurken RDW ortancası, MPV/PC oranı yüksek bulundu. Hastalardan viral seroloji verisine ulaşılabilen hastaların 32 hastanın 8 (%25)'i pozitiftir. Pozitiflerden 3 (pozitiflerin %37,5)'ü parvovirus, 2 (%25)'i CMV, 1 (%12,5)'i EBV, 1 (%12,5)'i İnfluenza A, 1 (%12,5)'i mumps virüs pozitiftir. Sonuç: Olgularımızın klinik bulguları literatür ile uyumludur ve koroner arter tulumu sık olduğundan bu komplikasyonu öngörmek önemlidir. Çalışmamızda, Kawasaki olgularımız hasta-kontrol grubu, koroner tutulumu olan-olmayan, IVIG direnci olan-olmayan, komplet-inkomplet olarak kendi içlerinde karşılaştırıldığında; bu hasta gruplarında bazıları daha önce hiç çalışılmayan NLR, PLR, LMR, MPV/L, MPV/PDW, MPV/PC, Hb/RDW gibi bazı hematolojik parametrelerin hastalığı, klinik seyri ve prognozu öngörmede katkısı olabileceği sonucuna vardık. Anahtar Sözcükler: Kawasaki hastalığı, kardiovasküler komplikasyonlar, nötrofil/ lenfosit oranı, platelet/ lenfosit oranı, Hb/RDW oranı
Tip 2 diyabetes mellituslu hastalarda mikroalbuminüri ile nötrofil/lenfosit oranı arasındaki ilişki
Amaç: Diyabetes mellitus(DM), relatif ya da mutlak insülin eksikliği veya periferik dokularda insülin etkisine karşı gelişmiş olan 'insülin direnci' sebebiyle ortaya çıkan, pek çok organı etkileyerek multisistemik tutuluma sebep olan hiperglisemi ile karakterize kronik ve geniş spektrumlu bir metabolizma bozukluğudur. Diyabetik nefropati glomerüler ve tübüler yapısal ve fonksiyonel değişiklerle seyreden glukoz homeostasis bozukluğu sebepli ilerleyici bir böbrek hastalığıdır. Kronik inflamasyon, tip 2 diyabet oluşum ve gelişim aşamasında önemli bir role sahiptir. İdrar albümin seviyeleri (albümin/kreatinin oranı,24 saatlik idrarda mikroalbumin miktarı) klasik olarak diyabetik nefropati ciddiyetini belirlemekte kullanılır . Nötrofil lenfosit oranı da subklinik inflamasyonun ucuz ve kolay bir göstergesidir. Bu çalışmada Tip2 DM'li hastalarda mikroalbuminüri düzeyi ile Nötrofil/Lenfosit arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metot: Bu çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne Kasım 2011-Kasım 2020 tarihleri arasında başvuran 29-79 yaş arasında, 57 erkek 70 kadın olmak üzere herhangi bir böbrek hastalığı olmayan Tip2 DM'li hastaların geriye dönük olarak değerlendirilmesi ile oluşturulmuştur. Muayene sırasında bakılmış olan 24 saatlik idrarda mikroalbumin miktarı ile NLO(nötrofil lenfosit oranı),A1c,LDL,TG,kreatinin,sedim,crp,ferritin değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmadaki gruplar arasında yaş ortalaması, cinsiyet,kreatinin, TG, LDL, AST, ALT, CRP arasında anlamlı fark yoktu. Normoalbuminürik grubun nötrofil lenfosit oranı 1.68 (0.7-10.2), ve mikroalbuminürik grubun nötrofil lenfosit oranı 2.15 (0.98-18.14) bulundu. Gruplar arasındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p<0,001). Sonuç: Mikroalbuminürik hastalar ve normoalbuminürik hastalarla nötrofil lenfosit oranı arasında anlamlı fark saptandı. İdrarda toplam albümin miktarı ile nötrofil lenfosit oranı arasında anlamlı korelasyon saptanamadı. Nötrofil lenfosit oranı diyabetik nefropatinin erken evrelerinin bir belirteci olabilir. Anahtar Kelimeler: Nötrofil Lenfosit Oranı, 24 saatlik İdrarda Mikroalbumin
Çocukluk çağı idrar yolu enfeksiyonlarının klinik ve laboratuvar özelliklerinin hematolojik parametreler ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş: İdrar yolu enfeksiyonları (İYE) çocukluk çağında sık görülen enfeksiyonlardandır. Zamanında ve düzgün şekilde tedavi edilmediğinde renal skar, renal parenkimal hastalık, hipertansiyon ve son dönem böbrek yetmezliği gibi ciddi komplikasyonlara sebep olabilen İYE'de tanının hızlı bir şekilde konulması ve tedavinin uygun şekilde başlanması morbiditenin azaltılmasında çok önemlidir. Biz de çalışmamızda; ucuz, kolay ulaşılabilen ve sık kullanılan tetkikler olan tam kan sayımı parametreleri, albumin ve CRP gibi biyokimyasal ve serolojik tetkikler üzerinden elde edilen bazı oranlar ve inflamasyon belirteçleri ile İYE tanısı ve alt/üst üriner sistem enfeksiyonu ayrımında kullanımlarını incelemeyi hedefledik. Materyal ve Metot: Çalışmamız Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde tek merkezli ve retrospektif olarak planlandı. Ocak 2021 – Aralık 2022 tarihleri arasında hastanemiz Çocuk Acil Polikliniği, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Poliklinikleri'ne ayaktan başvuran ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği'nde yatarak tedavi gören hastalardan İYE tanısı alan hastalar saptanarak çalışmamıza dahil edildi. Kontrol grubu ise hastanemiz Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Poliklinikleri'ne sağlam çocuk izlemi için başvuran, herhangi bir şikayeti olmayan sağlıklı çocuklardan oluşturuldu. Hasta grubunun; yaşı, cinsiyeti, idrar kültüründe üreyen mikroorganizma, idrar kültürünün alındığı tarih; başvuru esnasında ateş, bulantı, kusma, huzursuzluk, idrarda kötü koku, dizüri, karın ağrısı, yan ağrısı, iştahsızlık, enürezis, hematüri, pollaküri şikayetleri olup olmadığı; takipte görüntüleme olarak üriner sistem ultrasonografisi, voiding sistoüretrogram, dimerkaptosüksinik asit sintigrafisi yapılıp yapılmadığı ve eğer yapıldıysa sonucunda saptanan bulgular; Tam İdrar Tetkiki (TİT) sonucunda direkt bakıda görülen lökosit sayısı, lökosit esteraz (LE) ve nitrit testlerinin sonuçları kaydedildi. Hem hasta grubundaki hem de kontrol grubundaki olguların tam kan sayımı sonuçlarından WBC, nötrofil, lenfosit, monosit ve trombosit sayıları, MPV, PDW, PCT, hemoglobin, RDW değerleri; seroloji ve biyokimya tetkiklerinden serum C-reaktif protein (CRP) ve albumin düzeyleri ve bu değerlerden elde edilen NLR, LMR, PLR, MPVLR, MPV/PC, Hb/RDW, CAR oranları ve SII değeri hesaplanarak kaydedildi. Ayrıca hasta grubu, başvuru esnasında ateş semptomu olup olmamasına göre kendi içinde sistit ve akut piyelonefrit grupları olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hasta-kontrol ve sistit-piyelonefrit grupları arasında tüm parametreler karşılaştırıldı. Veriler IBM SPSS 22.0 paket programıyla analiz edildi. Sürekli değişkenlerin ortalama farklarının hasta ve kontrol grupları arasında kıyaslanmasında normal dağılan değişkenler için Student's T Testi; normal dağılmayanlar için Mann Whitney U Testi, kategorik değişkenlerin gruplar arasındaki dağılımları için Ki-Kare Testi kullanıldı. Sürekli değişkenlerin birbiriyle ilişkisine Spearman korelasyon katsayısı ile bakıldı. Tanımlayıcı istatistik olarak ortalama, standart sapma, medyan, Q1 (1.Çeyreklik), Q3 (3.çeyreklik), korelasyon katsayısı (rs), frekans ve yüzde değerleri verildi, p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza 1 ay – 16 yaş arasındaki 341 çocuk dahil edildi. Bunlardan 207'si hasta grubunda, 134'ü kontrol grubundaydı. Hasta grubunda kız erkek oranı 4:1'di. Hasta grubunun yaş ortalaması 67.4 ay, kontrol grubununki ise 64.9 ay idi. Hasta grubunda en sık başvuru semptomu 146 hastada görülen ateşti. Ateş sonrasında en sık görülen şikayetler dizüri ve karın ağrısıydı. Hastaların TİT bulgularına bakıldığında %87.8'inde LE pozitif, %51.5'inde nitrit pozitif saptandı. İdrar kültüründe en sık üreyen mikroorganizma E. coli'ydi. Hastaların 123'üne USG yapılmış, bunların 81'inin USG sonucu normal, 42'sinde ise patolojik bulgu mevcuttu. VCUG yapılan hasta sayısı 26 iken, 14 hastada VUR saptanmıştı. 25 hastaya DMSA görüntülemesi yapılmış ve 14'ünde renal skar gelişimi saptanmıştı. Hasta ve kontrol grubunun laboratuvar parametreleri karşılaştırıldığında hasta grubunda WBC (p<0.001), nötrofil (p<0.001), monosit (p<0.001), PDW (p<0.001), NLR (p<0.001), PLR (p=0.002), CRP (p<0.001), CAR (p<0.001), SII'nın (p<0.001) kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu; lenfosit (p<0.001), RDW (p<0.001), MPV (p<0.001), PCT (p<0.001), LMR (p<0.001), albumin (p<0.001) ve MPV/PC'nin (p=0.045) ise kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük olduğu saptandı. Sistit ve piyelonefritli olguların laboratuvar parametreleri açısından kıyaslama yapıldığında ise sistit grubunda nötrofil (p=0.021), NLR (p=0.034) ve albuminin (p<0.001); piyelonefrit grubunda ise CRP (p<0.001) ve CAR'nin (p<0.001) anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda hasta ve kontrol grupları arasında karşılaştırılan laboratuvar parametrelerinin inflamasyonu ve İYE'yi öngörmede katkısı olabileceği düşünüldü. Çalıştığımız parametrelerden CRP, albumin, CAR, nötrofil ve NLR dışındakilerle sistit ve piyelonefrit ayrımında net sonuçlara varılamadığı, sistit/piyelonefrit ayrımına yönelik olarak daha büyük hasta gruplarıyla prospektif nitelikte yapılacak çalışmalara ihtiyaç olduğu sonucuna ulaşıldı. Anahtar Sözcükler: İdrar yolu enfeksiyonu, sistit, akut piyelonefrit, hematolojik parametreler, nötrofil lenfosit oranı, platelet lenfosit oranı, sistemik immün-inflamasyon indeksi, CRP albumin oranı
Hashimato tiroiditi olan hastalarda nötrofil/lenfosit oranının değerlendirilmesi
Amaç: Hashimato tiroiditi (HT), otoimmün etyolojiye sahip en sık görülen tiroidit formudur. Edinsel hipotiroidizmin de en sık görülen nedeni olup histopatolojik olarak tiroid parankiminde diffüz mononükleer hücre infiltrasyonu, parankimal atrofi, fibrozis ve oksifilik hücre metaplazisi ile kendini gösterir. Nötrofil/Lenfosit oranı(NLO) subklinik inflamasyonun ucuz ve kolay bir göstergesidir. Bu çalışmada HT tanısı olan hastalarla, sağlıklı kişilerin Nötrofil/Lenfosit oranları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve Metot: Bu çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne 01/06/2020-01/06/2022 tarihleri aralığında başvuran 18-70 yaş aralığında, Hashimato Tiroiditi tanısı almış hastalar ve kontrol grubu olarakta ek herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı kişilerden oluşturuldu. 50 Vaka ve 50 Kontrol grubu olmak üzere 100 kişi alınmıştır. Hastanesin Nücleus sistemi retrospektif olarak taranmış ve belirtilen tarihler aralığında başvuruda Hemogram, CRP, TSH, T4, T3, Anti-TPO, Anti-Tiroglobulin ve Tiroid USG bakılmış hastalar; Hashimato Tiroiditi tanısı alan hastalar (vaka grubu) ve sağlıklı kişiler (kontrol grubu) olarak ikiye ayrılmıştır. Vaka ve Kontrol grubu arasındaki Nötrofil/Lenfosit oranı(NLO) arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmadaki gruplar arasında yaş ortalaması, cinsiyet, Lenfosit, Hemoglobin, Hematokrit, CRP, T3, T4 arasında anlamlı fark yoktu. HT hasta grubunda Lökosit, Nötrofil, TSH ortalama değerleri sağlıklı gruba göre yüksek bulunmuştur ve istatistiksel olarak anlamlıdır(sırayla p:0.026, p<0.001, p:0.002). HT grubunun Nötrofil/Lenfosit oranı 2.14(1-3,76) ve sağlıklı hasta grubunun Nötrofil/Lenfosit oranı(NLO) 1.48(0.81-3.5) bulundu. Gruplar arasında fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0,001). Hasta grubunda HT tanısında da kullanılan anti-TPO ve anti-Tiroglobulin değerleri kontrol grubuna göre yüksek bulunmuştur. Sonuç: HT grubunun NLO'su (2.14 [1-3.76]), kontrol grubuna göre (1.48 [0.81-3.5]) anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.001). NLO subklinik inflamasyonun ucuz ve kolay bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. HT tiroid bezinin lenfositik enflamasyonu ile giden, belirgin bir inflamatuar yük ile karakterize hastalıktır. Bu çalışmada kontrollere kıyasla HT hastalarında görülen artmış NLO değeri kronik inflamasyonun bir sonucu olması muhtemeldir. Anahtar Kelimeler: Hashimato Tiroiditi, Nötrofil/Lenfosit oranı
Acil serviste rutin çalışılan biyokimyasal belirteçlerin bir veya birden fazla damar ile ilişkili akut miyokard enfarktüsü vakalarında karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Akut miyokard enfarktüsü (AMI) dünyada önde gelen ölüm nedenlerinden biridir. Göğüs ağrısı şikayeti ile acil servise başvuran hastaların hızlı tanı almaları ve tedaviye başlanması önem arz etmektedir. Acil miyokard infarktüsü ile etkilenen damar sayısı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek, hastalığın yaygınlığını ve tedavi stratejilerini anlamak için önemlidir. Çalışmalar, tek damar koroner arter hastalığına sahip hastaların, özellikle anterior olmayan miyokard enfarktüsü olanların, daha yüksek bir prevalansa ve daha düşük troponin değerlerine sahip olduğunu göstermiştir. Bu nedenle, akut miyokard infarktüsü vakalarında biyokimyasal belirteçlerin performansını karşılaştırmak, klinik sonuçları değerlendirmek için büyük bir değere sahiptir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi acil servisine Ocak 2022 – Aralık 2022 tarihleri arasında başvurup akut miyokard enfarktüsü tanısı alan daha sonra aynı merkezde koroner anjiyografi uygulanıp bir veya birden fazla damarda %50 üzerinde darlık saptanan 18 yaş üzeri hastalar dahil edildi. Retrospektif olarak taranan veriler ile 171 hastanın verileri acil servisteki süreçte doldurulan formlardan elde edilen demografik verileri ve elektronik bilgi yönetim sisteminden elde edilen tetkik sonuçları kayıt altına alındı. Hastalar bir veya birden çok damar ile ilişkili akut miyokard infarktüsü olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Elde edilen veriler bu 2 grup arasında karşılaştırıldı. Bütün verilerin istatistiksel analizi için SPSS (Statistical Package for the Social Sciences, Chicago, IL, USA) programının 21.0 versiyonu kullanıldı ve istatistiksel anlamlılık sınırı p < 0.05 olarak belirlendi. Bulgular: Acil servise başvurduktan sonra AMI tanısı alıp hastanemizde koroner anjiografi uygulanan ve bir veya birden fazla koroner damarda %50 üzeri darlık saptanan 171 hasta çalışmaya uygun kabul edildi. Hastaların yaş ortalamalası 60,4±12 olarak hesaplandı. Hastaların 125'i (%73,1) erkek, 46'sı (%26,9) kadındı. Hastaların 50(%29,2)'sinin hiçbir kronik hastalık tanısı olmadığı, 11(%6,4)'ünün DM, 37(%21,6)'sinin HT ve 67(%39,2)'sinin birden çok kronik hastalık tanısı olduğu saptandı. İncelenen koroner anjiografi sonuçlarına göre katılımcıların 31 (%18,1)'inde RCA, 40 (%23,4)'ında LAD, 22 (%12,9)'sinde CX, 2 (%1,2)'sinde LMCA, 16 (%9,4)'sında RCA ve LAD, 12(%7)'sinde RCA ve CX, 1(%0,6)'inde RCA ve LMCA, 16(%9,4)'sında LAD ve CX, 30(%17,5)'unda RCA, LAD ve CX ve 1(%0,6)'inde RCA, LAD, CX ve LMCA damarlarının tıkalı olduğu saptanmıştır. Katılımcılardan tek damarı tıkalı olanların sayısının 95 (%55,6), birden çok damarı tıkalı olanların sayısının ise 76 (%44,4) olduğu hesaplanmıştır. Katılımcılar tıkalı damar sayısına göre değerlendirildiğinde LDL/HDL değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu tespit edilmiştir (p=0,025). Katılımcılar tıkalı damar sayısına göre değerlendirildiğinde yaş, cinsiyet, kronik hastalık, sigara, tanı, hemoglobin, nötrofil/lenfosit, AST, troponin, CK-MB, trigliserid, kreatinin, HDL ve LDL değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir. Sonuç: Acil serviste rutin çalışılan biyokimyasal belirteçlerin bir veya birden fazla damar ile ilişkili miyokard enfarktüsü hastalarında ilişkilerini incelediğimiz çalışmamızda LDL/HDL oran yüksekliği birden fazla damar ile ilişkili AMI ile ilişkili olduğu sonucuna vardık. İncelenen diğer biyokimyasal belirteçler katılımcı grupları arasında karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı başka bir sonuca ulaşılmamıştır.
Theoretical investigation of the spectroscopic, electronic and drug-free properties of 4-((6,7- dihidroksi-2-okso-2H-kromen-4-IL) metilamino)-N (3.4-dimetiloksiazol-5- IL) benzenesulfonamide compound
Sulfonamides or "sulfa drugs" are a group of drugs used to treat bacterial infections. They may be prescribed to treat urinary tract infections, bronchitis, eye infections, bacterial meningitis, pneumonia, ear infections, severe burns, traveler's diarrhea, and other conditions. In this thesis, it was first determined that 4- ((6,7-dihydroxy-2-oxo-2H-chromen-4-yl) methylamino) -N-(3,4-dimethyloxoazol-5-yl) benzenesulfonamide compound synthesized by Şeref Karadeniz. Stable structure was obtained by performing geometry optimization calculation and bond lengths, bond angles and torsion angles were determined. These structural parameters were compared with similar molecules found in the literature. Then, its spectroscopic properties such as FT-IR, 1H-NMR and 13C-NMR were calculated theoretically. The vibrational frequencies of the compound were assigned. The calculated theoretical results were compared with the experimental data. Finally, the electronic energies, dipole moments, highest occupied molecular orbital (HOMO), lowest unoccupied molecular orbital (LUMO) energies, polarizability and hyperpolarizability values, molecular potential energy surface (MEP) of the studied compound were calculated and it was determined whether it exhibits drug properties in ADME work was carried out. Keywords: FT-IR, NMR, NLO, DFT, HOMO-LOMO, ADME
Geriatrik hastalarda frail kırılganlık indeksi, ASA skorlaması, nötrofil-lenfosit oranı ve eritrosit dağılım genişliği ile mortalite ve morbidite arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Geriatrik Hastalarda Frail Kırılganlık İndeksi, Asa Skorlaması, Nötrofil-Lenfosit Oranı Ve Eritrosit Dağılım Genişliği İle Mortalite Ve Morbidite Arasındaki İlişkinin Belirlenmesi Amaç ve Hipotez: Dünyada geriatrik popülasyonun artması, geriatrik ameliyat sayılarında da artışa yol açamaktadır. Yaşla birlikte meydana gelen bir takım fizyolojik değişiklikler nedeni ile yaşlı hasta grubunun takibinde klinisyenlerin daha dikkatli olması gerekmektedir. Bu çalışmada amacımız, preoperatif dönemde hastaya uygulanacak Frail indeksinin, ASA skorlamasının ve hemogram bulgularının birlikte postoperatif mortalite ve morbiditeyi tahmin etme gücünü belirlemektir. Yöntem: Bu prospektif çalışma 01.05.2020 ile 31.12.2021 tarihleri arasında, Bozok Üniversitesi Araştıma ve Uygulama Hastanesi'nde elektif cerrahi planlanan geriatrik hastalar ile gerçekleştirildi. Hastaların preoperatif dönemde Frail kırılganlık indeksi uygulandı ve ASA skorları belirlendi. Preoperatif ve postoperatif (ilk 24 saat içinde alınan) hemogram verileri kayıt altına alındı. Bulgular: Toplam 167 hastanın dahil edildiği çalışmada hastaların 56'sı (%33,5) kadın, 111'ü (%66,5) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 74,6±8,01 (yaş dağılımı 65-102) idi. Frail kırılganlık indeksine göre sınıflandırdığımızda 66 hasta (%39,5) normal, 63 hasta (%37,7) prefrail ve 38 hasta (%22,8) frail olarak değerlendirildi. ASA skorlarına göre sınıflandırdığımızda ASA I grubunda hastamız yokken, 50 hasta (%29,9) ASA II; 84 hasta (%50,3) ASA III; ASA IV grubunda 33 hasta (%19,8) olarak bulundu. Tüm gruplar postoperatif üç aylık mortalite ve morbidite açısından değerlendirildiğinde Frail indeksi, ASA, preoperatif NLO, postoperatif NLO preoperatif RDW-SD ve postoperatif RDW-SD mortalite ve morbiditeyi tahminde en etkili parametreler olduğu görüldü (sırasıyla p<0,0001, p<0,0001, p<0,0001, p=0,002, p<0,0001). Sonuç: Çalışmamız geriatrik hastalarda preoperatif dönemde ASA skorlaması, Frail kırılganlık indeksi, NLO ve RDW'nin birlikte değerlendirilmesinin, postopertif üç aylık takipte mortalite ve morbiditeyi tahmin etme öngörüsünün daha yüksek olacağını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: preoperatif; ASA; frail; RDW; NLO; geriatrik hasta
Travma ile başvuran covid-19 hastalarının nötrofil/lenfosit ve platelet/lenfosit oranlarının değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda; travma geçiren hastaların kanında bakılan biyobelirteçlerin Covid-19'a bağlı değişiklikleri incelenerek, inflamasyon ve bağışıklığın Covid-19 ile birlikte travmaya etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız için travma ile başvuran 200 hastadan alınan kan örneklerindeki biyobelirteçlere bakılmıştır. Çalışmamıza 100 Covid-19 pozitif hasta ve 100 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 200 hasta dahil edilmiştir. Acil Tıp Kliniği'ne başvuran, Covid-19 tanısı konan, çalışmaya dahil edilen travma geçirmiş 100 hastada ve kontrol grubu olarak Covid-19 pandemisi öncesi travma geçirmiş 100 olguda yaş, cinsiyet, nötrofil, lenfosit, trombosit, nötrofil/lenfosit oranı (NLO), platelet/lenfosit oranı (PLO) biyobelirteçleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Yaş ortalaması hasta grubunda 48,38, kontrol grubunda 52,57 idi. Cinsiyet dağılımı hasta grubunda %73 ve kontrol grubunda %52 erkek olarak daha baskındı. Hasta ve kontrol grubu arasında NLO ve PLO değerleri arasında anlamlı bir fark yoktu. Hasta grubunda lenfosit değeri artmış olup istatistiksel olarak anlamlıydı. Trombosit değerleri kontrol grubuna göre daha düşük ortalamaya sahipti. Sonuç: Travma ile gelen Covid-19'lu hastalarda prognozun belirlenmesinde NLO kullanılması klinisyeni yanlış yönlendirebilir. Travma patofizyolojisi nedeniyle kanda bakılan biyobelirteçleer farklılık gösterebilir. Bunun için daha fazla çalışma yapılması ve farklı biyobelirteçlerin araştırılması gerekmektedir.
Hemorajik inmelerde kan parametreleriyle, tedavi şekli ve mortalite arasındaki ilişki
Amaç: Hemorajik inmeler, tüm serebrovasküler hastalıkların yaklaşık %20'sini oluştururken, yüksek morbidite ve mortaliteye sahip olmaları nedeniyle erken tanı ve müdahale büyük önem taşımaktadır. Hemorajik inmeler, intraparankimal kanamalar (İPK) ve subaraknoid kanamalar (SAK) olmak üzere iki farklı patogenezle ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada, nötrofil/lenfosit oranı (NLR), monosit/lenfosit oranı (MLR), platelet/lenfosit oranı (PLR) gibi güncel enflamatuvar parametreler ile plazma aterojenik indeks (PAİ) gibi laboratuvar parametrelerinin, SAK ve İPK arasındaki farklılıklarını belirlemeyi ve bu parametrelerin cerrahi ihtiyaç ve mortaliteyi öngörmedeki prognostik rolünü değerlendirmeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem: Bu tez çalışması Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde 01/09/2019 – 01/09/2023 tarihleri arasında hemorajik inme tanısı konulan hastalar üzerinde retrospektif kohort olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya hemorajik inme tanısı konulan ve 18 yaşından büyük olan hastalar dahil edildi. Hastaların klinik ve demografik verilerinin yanı sıra NLR, MLR, PLR gibi hematolojik parametreleri ile lipit profili çalışılan hastaların lipit değerleri kaydedildi. PAİ değeri, trigliseridin (TG) yüksek yoğunluklu lipoprotein-kolesterole (HDL-K) oranının 10 tabanında logaritmik dönüşümü olarak hesaplandı. Hastaların 48 saatlik, 1 aylık ve 3 aylık mortaliteleri incelendi. Aynı zamanda cerrahi tedavi ihtiyacı olup olmadığı incelendi. Çalışmanın primer sonlanımı mortalite ile NLR, MLR, PLR ve PAİ arasındaki ilişkinin saptanması olarak belirlendi. Sekonder sonlanımlar ise bu değerlerin cerrahi ihtiyacının saptanmasındaki değeri ve SAK/İPK arasında bu değerlerin dağılımı arasındaki farkın tespiti olarak belirlendi. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 176 hemorajik inme hastası dahil edildi. Hastaların 22'sinde (%12.5) SAK, 154'ünde (%87.5) ise İPK gözlendi. En sık görülen komorbidite %48.3 ile hipertansiyondu (HT). Otuz (%17) hastanın ilk 48 saatte, 70 (%39.8) hastanın 1 ay içinde, 75 (%42.6) hastanın ise 3 ay içinde öldüğü saptandı. SAK grubunda cerrahi tedavi ihtiyacı olan hasta saptanmadı. İPK grubunda 15 (%9.7) hastada cerrahi ihtiyacı olduğu gözlendi. HDL SAK grubunda anlamlı düzeyle yüksek saptanırken (p<0.001); PAİ (p=0.002), NLR (p=0.010), MLR (p=0.004) ve PLR (p=0.008) değerlerinin İPK grubunda anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edildi. Ancak tedavi ve mortalite grupları arasında bu parametrelerin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı gözlendi. (tümü için p>0.05). Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen verilere göre İPK grubunda SAK grubuna göre daha ileri yaş, daha sık hipertansiyon ve daha sık antihipertansif kullanımı olduğu tespit edildi. Ayrıca İPK grubunda HDL-K değeri SAK grubuna göre anlamlı düzeyde düşükken; PAİ, NLR, MLR ve PLR oranları daha yüksekti. Ancak bununla birlikte İPK ve SAK hastalarında cerrahi ve konservatif tedavi arasında anlamlı bir fark gözlenmedi. Mortalite sonlanımı açısından da gruplar arasında anlamlı bir fark gözlenmedi. SAK ve İPK farklı patogenezlere sahip klinik antitelerdir. Bu sebeple İPK açısından yüksek riskli hastaların takibinde bu parametreler önemli bir yere sahip olabilir. Seri ölçümlerin yapıldığı kohort ve vaka-kontrol çalışmalarına ihtiyaç devam etmektedir. Anahtar sözcükler: Hemorajik İnme, Nötrofil lenfosit oranı, Monosit Lenfosit Oranı, Platelet Lenfosit Oranı, Plazma Aterojenik İndeks, Acil Tıp
ST elevasyonlu ve non-ST miyokard enfarktüslerinde plazma aterojenik indeksi (PAI) ve CHA2DS-VASc skorlarının ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada acil servise başvuran ve myokard enfarktüsütanısı alan hastaların CHA₂DS₂-VASc skoru ile Plazma aterojenik indeks (PAİ), monosit HDL oranı (MHR), platelet lenfosit oranı (PLR) ve Nötrofil lenfosit oranları arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Ayrıca ST elevasyonlu (STEMI) ve Non-ST Miyokard Enfarktüsleri (NSTEMI) ile korelasyonlarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışma 2020-2023 tarihleri arasında Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil servisinde myokard enfarktüsü tanısı konulan hastalar üzerinde yapılmış olup retrospektif tanımlayıcı bir uzmanlık tezi araştırmasıdır. Çalışmaya 200 STEMI, 200 NSTEMI hastası ve 200 kontrol grubu sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların ve kontrol grubunun tamamının yaş ortalaması 60,70±12,33'tür. Gruplara göre skorlar ve kan değerleri karşılaştırıldığında CAD VASC, PAİ, PLR, NLR ve MHR skor değerlerinde önemli farklılık olduğu bulunmuştur. CAD VASC skoru NSTEMİ grubunda STEMİ ve kontrol grubuna göre daha yüksektir. PAİ skoru hem NSTEMİ hemde STEMİ gruplarında kontrol grubuna göre daha yüksektir. MHR STEMİ grubunda kontrol gurubuna göre daha yüksektir. NLR hem NSTEMİ hem STEMİ gruplarında kontrol grubuna göre daha yüksektir. CAD VASC skoru ile NLR ve PLR arasında pozitif yönde zayıf korelasyon olduğu bulunmuştur. PAİ ile MHR arasında pozitif yönde zayıf, PLR ile negatif yönde zayıf korelasyon olduğu tesbit edilmiştir. CADVASC skorundaki bir birimlik artış MI riskini 1.60 kat, PAİ skorundaki bir birimlik artış 3.24 kat, NLR'deki bir birimlik artış 2.59 kat artırırken, PLR'deki bir birimlik artış MI riskini 1.013 kat azaltmaktadır. Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen verilere göre myokardiyal infarktüs geçiren hastalarda ateroskleroz göstergesi olan bütün inflamasyon parametrelerinin yükseldiği tesbit edilmiştir. CHA₂DS₂-VASc ile PAI arasında önemli bir korelasyon bulunamamıştır, ancak CHA₂DS₂-VASc skorunun özellikle NSTEMI'de PAİ'nin ise her iki MI gurubunda bariz yüksek olduğu tesbit edilmiştir. Bu itibarla CHA₂DS₂-VASc skoru kliniklerde ve acil servislerde özellikle NSTEMI'yi öngördürücü etkisi yüksek iken; PAİ'nin belirli bir miyokard enfarktüsü alt grubunu öngördürücü etkisi belirgin değildir. Bu iki parametrenin miyokard enfarktüsü risk skorlamalarında kullanılabilirliğinin daha net değerlendirilmesi için daha kapsamlı ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: myokard infarktüsü, stemi, nstemı, cha₂ds₂-vasc, paı, nlr
Kronik spontan ürtikerli hastalarda ikinci kuşak antihistaminler ve omalizumab tedavisinin nötrofil/lenfosit oranı, trombosit/lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacmi üzerine etkilerinin birbirleriyle ve kontrol grubu ile karşılaştırılması
Amaç: Kronik spontan ürtiker 6 haftadan uzun süren, çoğunlukla etiyolojik neden tespit edilemeyen, tekrarlayıcı sistemik inflamatuar bir hastalıktır. İnflamasyonun parçası olan nötrofil, lenfosit ve trombositlerin KSÜ patogenezinde rolü net değildir. Yapılan çalışmalarda nötrofil / lenfosit oranı (NLO), trombosit / lenfosit oranı ve MPV'nin KSÜ'de inflamasyon belirteci ve tedaviye yanıtı değerlendirmede kullanılabileceği gösterilmiştir. Çalışmamızda KSÜ hasta grubunda ve kontrol grubunda NLO, TLO ve MPV değerlerine bakarak, bu değerleri kontrol grubu ve tedavi öncesi hasta gruplarında karşılaştırmayı, antihistamin tedavisi ve omalizumab tedavisi ile bu değerlerde meydana gelen değişimlerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran kronik spontan ürtiker tanılı, 18 yaşından büyük, malignitesi olmayan, infeksiyöz hastalığı olmayan, immünsüpresif ilaç kullanımı olmayan, antihistamin veya omalizumab tedavisi almış olan 146 hasta dâhil edildi. Antihistamin grubunun tedavi öncesi ve tedavinin 4.haftasındaki, omalizumab grubunun ise tedavi öncesi ve tedavinin 3.ayındaki hemogram parametreleri retrospektif olarak incelendi. Retrospektif olarak seçilen 150 kişilik kontrol grubu polikliniğimize başvuran, ürtiker tanılı olmayan, araştırmanının dışlanma kriterlerinin uygulandığı, sistemik inflamatuar, enfeksiyöz ve malignite grubunda yer almayan hastalar dahil edildi ve hemogram parametreleri incelendi. Bulgular: KSÜ tanılı antihistamin ve omalizumab tedavi grubunun tedavi öncesi nötrofil ve NLO değerleri kontrol grubuna kıyasla anlamlı yüksek bulunmuş ancak birbirleriyle aralarında anlamlı fark bulunmamıştır (Nötrofil sayısı antihistamin-kontrol grubu p=0,018 ve omalizumab-kontrol grubu p<0,001; NLO: antihistamin-kontrol grubu p=0,017 ve omalizumab-kontrol grubu p=0,024). Trombosit sayısı, omalizumab grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,027). MPV değeri omalizumab grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p<0,001). Lenfosit sayıları ve TLO değeri açısından, tedavi öncesi hasta grupları ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Antihistamin grubunda tedavinin 4.haftasında, tedavi öncesine göre hematolojik parametrelerde anlamlı bir değişiklik saptanmadı. Omalizumab grubunda, tedavinin üçüncü ayındaki tetkiklerinde tedavi öncesine göre nötrofil sayısı (p=0,004) ve trombosit sayısında (p=0,019) anlamlı düşüş olduğu saptanmıştır. Her iki grupta tedavi sonrası, tedavi öncesine göre NLO değerinde azalma ve MPV değerinde artış görülmüş ancak bu değişikliklerin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde olmadığı görülmüştür. Sonuç: KSÜ hastalarında hastalık aktivitesini ve tedaviye yanıtı değerlendirecek objektif testlere ihtiyaç vardır. Çalışmamızda, KSÜ hastalarında nötrofil sayısı, trombosit sayısı, NLO değerleri kontrol grubuna göre yüksek ve MPV değeri ise düşük bulundu. Bu değerler hastalık aktivitesini gösterebilecek belirteçler olabilir. Tedavi sonrası omalizumab grubunda nötrofil sayısı ve trombosit sayısında anlamlı düzeyde azalma tespit edildi. Omalizumab, anti-IgE etkisinin yanı sıra sahip olduğu antiinflamatuar etki ile nötrofil sayısı ve trombosit sayısında normal referans aralığında olacak şekilde azalmaya yol açmış olabilir. Anahtar Kelimeler: Kronik spontan ürtiker, antihistamin, omalizumab, nötrofil, lenfosit, trombosit, NLO, TLO, MPV
Esansiyel hipertansif hastalarda; nötrofil – lenfosit oranının yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Hipertansiyon, toplumda yaygın olarak görülen ciddi komplikasyonlara neden olan sistemik bir hastalıktır. Çalışmamızda Esansiyel hipertansiyon (HT) hastalarında nötrofil – lenfosit oranı (NLO) ile yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon arasında ilişki olup olmadığı araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi hastanesi Nefroloji polikliniğine başvuran esansiyel hipertansif 200 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara kontrolleri sırasında Kısa Form-36 (SF-36) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) uygulandı. Eş zamanlı hastaların tam kan sayımı kaydedildi. NLO, mutlak nötrofil değerinin mutlak lenfosit değerine bölümü ile hesaplandı. NLO ile yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon ölçekleri arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular: 200 esansiyel hipertansif hastanın HAD'a göre %40'ı depresif, %18.5'u ise anksiyetik saptandı. NLO, anksiyete (p=0.00) ve/veya depresyonu (p=0.00) olan esansiyel HT hastalarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı. NLO ile, fiziksel fonksiyon dışında, diğer tüm yaşam kalitesi alt alanlarında yani rol güçlüğü (fiziksel) (|r|= -0.228), ağrı (|r|= -0.202), genel sağlık (|r|= -0.254), vitalite (enerji) (|r|= -0.222), sosyal fonksiyon (|r|= -0.235), rol güçlüğü (emosyonel) (|r|= -0.231), mental sağlık (|r|= -0.267) arasında istatistiksel olarak negatif yönde ilişki saptandı. Esansiyel HT hastalarda diyabet komorbiditesi olan ve olmayanlar karşılaştırıldı. Diyabeti olan ve olmayanlar arasında NLO'da istatistiksel olarak farklılık izlenmedi (p=0.58). Diyabet komorbiditesi olanlarda yaşam kalitesi alt alan puanları açısından genel sağlık açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık (p=0.01), sosyal fonksiyon (p=0.08) açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılığa yakın durum izlendi. Diyabeti olan esansiyel HT hastalarının, daha depresif (p=0.018) ve daha anksiyetik (p=0.003) olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamızda esansiyel HT hastalarında düşük dereceli inflamasyonun belirteci olan NLO arttıkça, yaşam kalitesi azalmakta ve anksiyete - depresyon ise artmaktadır. Ek olarak, esansiyel HT ve diyabet birlikteliği gösterdiği hastalarda daha yüksek NLO izlendi. Yaşam kalitesi değerlendirme puanlarında anlamlı düşüklük hem de anksiyete – depresyon puanlarında ise anlamlı yükseklik saptandı. Anahtar Kelimeler: Esansiyel Hipertansiyon, Nötrofil Lenfosit Oranı, SF-36, HAD
Platelet/lenfosit oranı ve nötrofil/lenfosit oranı akut batında belirleyici mi?
Arka Plan-Hedef: Akut karın; ani gelişen, cerrahi girişim gerektirebilecek non-travmatik bir durumdur. Akut karın ağrısına sebep olan hastalıkların morbidite ve mortalitesi yüksek olduğundan hastaların erken tanı koyularak tedavisinin mümkün olan en kısa sürede başlanması önemlidir. Çalışmamızda kolay erişilebilir bir laboratuvar tetkiki olan tam kan sayımı parametrelerinden nötrofil/lenfosit (NLO) ve platelet/lenfosit (PLO) oranları değerlendirilmiştir. NLO ve PLO değerlerinin akut karın ağrısı şikayeti ile başvuran hastalardaki taburculuk servis ve yoğun bakım yatışlarını belirlemedeki gücü, hastaların ciddiyetini belirlemede etkili bir biyobelirteç olup olmadığı ve bu biyobelirteçlerin radyolojik olarak kesinleşmiş akut karın hastalıklarının tanılarında ki ortalama değerleri araştırılmıştır. Gereç-Yöntem: Çalışma 15.01.2020-15.01.2021 tarih aralığında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Acil Servisine karın ağrısı şikayetiyle başvuran ve radyolojik tanı "akut batın" olarak nitelendirilmiş olan 200 hasta ve kontrol grubu olarak belirlenen sağlıklı 100 kişide prospektif olarak yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların demografik özelliklerine bakıldığında; hasta grubunu 113 erkek (%56.5), 87 kadın (%43.5) oluşturmaktaydı. Kontrol grubunu ise 51 erkek %(51), 49 kadın (%49) oluşturmaktaydı. Hasta grubunun yaş ortalaması 51.06, kontrol grubunun ise 47.47'idi. Hastaların LDH, NLO ve PLO değerlerinin kontrol grubundan daha yüksek olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır. LDH değeri için; ROC analizinin istatistiksel olarak anlamlı sonuç verdiği ve eğri altında kalan alanın 0.616 olduğu saptanmıştır. Kestirim değeri >210 olarak kabul edildiğinde, duyarlılık düzeyinin %56.5, özgüllük düzeyinin %56, pozitif kestirim düzeyinin (PKD) %72, negatif kestirim düzeyinin (NKD) düzeyinin %39.2, doğruluk düzeyinin ise %56.3 olduğu saptanmıştır. NLO değeri için; ROC analizinin istatistiksel olarak anlamlı sonuç verdiği ve eğri altında kalan alanın 0.904 olduğu saptanmıştır. Kestirim değeri >2.877 olarak kabul edildiğinde, duyarlılık düzeyinin %85, özgüllük düzeyinin %83, PKD düzeyinin %90.9, NKD düzeyinin %73.5, doğruluk düzeyinin ise %84.3 olduğu saptanmıştır. PLO değeri için; ROC analizinin istatistiksel olarak anlamlı sonuç verdiği ve eğri altında kalan alanın 0.742 olduğu saptanmıştır. Kestirim değeri >129.787 olarak kabul edildiğinde, duyarlılık düzeyinin %69, özgüllük düzeyinin %68, PKD düzeyinin %81.2, NKD düzeyinin %52.3, doğruluk düzeyinin ise %68.7 olduğu saptanmıştır. Sonlanım tanısına göre NLO değeri bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmazken, PLO değeri bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu saptanmıştır. Olguların LDH, PLO ve NLO değerleri ile WBC değerleri arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Olguların LDH, PLO ve NLO değerleri ile ateş yanıtları arasında ise istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda acil servise karın ağrısıyla başvuran hastalarda acil servislerde kalış süresini kısaltmada, mortalite ve morbitide oranlarının azaltılmasında ve karın ağrısı şikayetlerinin ciddiyetini belirleyebilmede laboratuvar tetkiklerinin rolü araştırılmış ve PLO, NLO değerlerinin karın ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda klinisyene akut karını göstermede anlamlı bulgular verdiği saptanmıştır. NLO ve PLO değerinin karın ağrısı ile acil servise başvuran hastalarda karın ağrısı ciddiyetini belirlemede anlamlı olduğu bulunmuştur. Karın ağrısı ile acil servise başvuran hastalarda NLO ve PLO ölçüm değerinin; kritik hastaları tanımlama, ileri görüntüleme sayısının azaltılmasını sağlama ve primer sonlanımı öngörmede yararlı ve klinisyene yol gösterici bir yöntem olabileceğini düşünmekteyiz.
Kronik böbrek yetmezliği tanılı hastalarda nötrofil lenfosit oranı ile yaşam kalitesi, anksiyete depresyon ilişkisi
Giriş ve Amaç: Çalışmamızda kronik böbrek hastalığı (KBH) hastalarında nötrofil – lenfosit oranı (NLO), platelet – lenfosit oranı (PLO) ile KBH evreleri, yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon arasındaki ilişki araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi hastanesi Nefroloji polikliniğine başvuran KBH tanılı 125 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara kontrolleri sırasında Kısa Form–36 (SF–36) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) uygulandı. Eş zamanlı hastaların tam kan sayımı kaydedildi. NLO, mutlak nötrofil değerinin mutlak lenfosit değerine bölümü ile hesaplandı. NLO ile Kronik Böbrek Hastalığının farklı evreleri, yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon ölçekleri arasındaki ilişki karşılaştırıldı. Bulgular: HAD Ölçeği'ne göre hastaların %39,2'sinde depresyon, %17,6'sında ise anksiyete saptandı. NLO, anksiyete (r=+0,374, p<0,001) ve/veya depresyonu (r=+0,566, p<0,001) olan hastalarda yüksek saptandı. PLO, anksiyete (r=+0,273, p=0,002) ve/veya depresyonu (r=+0,400, p<0,001) olan hastalarda yüksek saptandı. NLO ile yaşam kalitesi arasında istatistiksel olarak negatif yönde ilişki saptandı. (p<0,001) PLO ile yaşam kalitesi arasında istatistiksel olarak negatif yönde ilişki saptandı. (p<0,001) NLO farklı KBH evrelerinde yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyonu öngörmede PLO'ya göre istatistiksel olarak daha anlamlıydı. GFR ile (Glomerüler Filtrasyon Hızı) depresyon sıklığı (r=-0,561, p<0,001) anksiyete sıklığı (r=-0,443, p<0,001), NLO ( r=-0,693,p<0,001) ve PLO (r=-0,504, p<0,001) arasında istatistiksel olarak negatif yönde ilişki saptandı. GFR ile yaşam kalitesi arasında istatistiksel olarak pozitif yönde ilişki saptandı. (p<0,001). Hastaların anksiyete puanı ile depresyon puanı arasında istatistiksel olarak pozitif yönde ilişki saptandı. (r=+0,657, p<0.001). Anksiyete ve/veya depresyon puanı artışı ile yaşam kalitesinin düştüğü görüldü (p<0,001). Diyalize giren/girmeyen iki grup karşılaştırıldı; diyalize giren grupta depresyon sıklığı (r=+0,219,p=0,014), NLO (r=+0,370,p<0,001) ve PLO'nun (r = +0,240, p=0,007) daha yüksek olduğu görüldü. Eğitim seviyesi ile GFR arasında istatistiksel olarak pozitif yönde ilişki saptandı (r=+0,308, p<0,001). Eğitim seviyesi ile NLO (r=-0,247, p=0,005) ve depresyon sıklığı (r=-0,244, p=0,006) arasında istatistiksel olarak negatif yönde ilişki saptandı. Eğitim seviyesi yüksek hastalarda yaşam kalitesinin arttığı görüldü (p=0,001). HT (Hipertansiyon) olanlarda yaşam kalitesinin düştüğü görüldü. HT olanlarda NLO (r=+0,297, p=0,001), PLO(r=+0,245, p=0,006), depresyon sıklığı (r=+0,246, p=0,006) ve anksiyete sıklığının (r=+0,265, p=0,003) arttığı görüldü. Sonuç: Çalışmamızda KBH hastalarında, düşük dereceli inflamasyonun belirteci olan NLO arttıkça, yaşam kalitesi ve GFR azalmakta, anksiyete ve depresyon ise artmaktadır. NLO; yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyonu öngörmede PLO'ya göre istatistiksel olarak daha anlamlıydı. Literatürü taradığımızda; KBH, NLO, PLO yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon arasındaki ilişkiyi gösteren benzer bir çalışmaya rastlanamamıştır. Çalışmamızın bu alanda ilk olma özelliği taşıdığı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler : Kronik böbrek hastalığı (KBH), Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLO), Platelet /Lenfosit Oranı (PLO), Yaşam Kalitesi, Anksiyete, Depresyon, HAD, SF–36
Metastatik kolorektal kanserli hastalarda glasgow prognostik skoru, sistemik immun-inflamatuar indeks ve CRP/albumin oranının prognostik değeri
Amaç: Bu çalışmada tanı anında metastatik olan veya takipleri sırasında metastaz gelişen kolorektal kanserli hastalarda inflamatuar kökenli biyobelirteçlerden Glasgow Prognostik Skoru (GPS), Sistemik İmmün İnflamatuvar İndeksi (SII), CRP/Albumin Oranı (CAR); diğer inflamasyon temelli belirteçler ile birlikte değerlendirilerek [Hemoglobin, Albumin, Lenfosit, Platelet Skoru (HALP), Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLR)] prognostik değerlerinin ortaya konması hedeflenmiştir. Materyal ve Metod: Bu araştırma tek merkezli, retrospektif bir çalışmadır. 2010- 2022 yılları arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı polikliniklerine başvurmuş, tanı anında metastatik veya takiplerinde metastaz gelişen kolon ve rektum kanseri 120 hastanın verisi geriye dönük olarak taranmıştır. İnflamatuar biyobelirteçlerden GPS, Yüksek C-reaktif Protein (CRP) konsantrasyonu (>10 mg/L) ve hipoalbüminemi (<3.5 g/dL) kombinasyonu kullanılarak belirlenmiştir. Bu prognostik skorlama (0, 1, 2) şu şekilde tanımlanmaktadır; yüksek CRP (>10 mg/L) ve hipoalbuminemisi (<3.5 g/dL) olan hastalara 2 puan almaktadır. Bu biyokimyasal anormalliklerden yalnızca birinin mevcut olduğu hastaların puanı 1'dir. Bu anormalliklerden hiçbirinin olmadığı hastalara 0 puan verilmektedir. CAR ve NLR hastaların dosyalarındaki laboratuvar verileri kullanılarak hesaplanmıştır. SII = P*N/L olarak hesaplanmaktadır. Burada P, N ve L periferik trombosit, nötrofil ve lenfosit sayıları anlamını taşımaktadır. HALP skoru ise, hemoglobin (g/L) × albümin (g/L) seviyeleri × lenfosit sayısı (/L)/trombosit sayısı (/L) olarak hesaplanmaktadır. Çalışmamızda bu inflamatuar biyobelirteçler genel sağkalıma dayalı olarak prognozu tahmin etme yetenekleri açısından değerlendirilmiştir. Bulgular: HALP (AUC=0.347, p=0.010) ve NLR (AUC=0.627, p=0.033) mortalite tahmininde kullanılabilmektedir. HALP'ın 0.3604 değeri (%23.2 sensitif, %51.2 spesifik). NLR'deki 3.2159 değeri (%58.9 sensitif, %63.4 spesifik). SII, CAR ve BKİ/CRP oranının exitus olma durumunu ayırt ettiremediği sonucu çıkmıştır (p>0.05). GPS 2 olanların 0 olanlara göre ölüm riski 3.6 kat artmıştır (HR=3.687, p<0.001). HALP puanındaki 1 birimlik artış ölüm riskini %75 azaltmaktadır (HR=0.256, p=0.031). Sonuç: mKRK'li hastalarda GPS, HALP skoru ve NLR genel sağkalım açısından prognostik değere sahip iken CAR ve SII'nin ortalama sağkalımı ön gördürecek prognostik değeri olmadığı görülmüştür.
Nöroblastomlu hastalarda nötrofil lenfosit oranının prognoz üzerine etkisi
Amaç: Son yıllarda yapılan araştırmalar nötrofil lenfosit oranının (NLO) bir çok solid tümörün prognozunu belirleme, kemoterapi yanıtı, kemoterapi sonrası sağkalım ve nüks oranı üzerine etkili olan yeni bir inflamatuar belirteç olduğunu göstermiştir. Çocuklarda böyle bir çalışmanın olmaması, nöroblastomun da çoçukluk çağında görülen santral sinir sistemi hariç en sık solid tümör olması nedeniyle bu hastalarda retrospektif bir çalışma yaparak nötrofil lenfosit ve trombosit lenfosit oranının (TLO) risk faktörleri ve prognoz üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Onkolojisi bölümünde 2000- 2021 yılları arasında tanı alarak takip ve tedavi edilen 246 nöroblastomlu çocuk hasta dahil edildi. Çalışmaya alınan hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Hastaların gerekli bilgileri arşiv dosyalarından, Mergentech hastane programından ve E-nabız hasta veri tabanından elde edildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan 246 hastanın 134'ü (% 54,5) erkek, 112'si (% 45,5) kız çoçuktu. Hastaların tanı anındaki yaş aralığı 0 ile 180 ay arasında olup, ortalama tanı yaşı 27 (0-180) aydır. Çalışmamıza alınan hastaların NLO için medyan değeri 1,06 olarak, TLO için ise 92 olarak bulundu. NLO değerlerinin yaş (p<0,001), evre (p<0,001), risk grubu (p<0,001), Shimada (p<0,001), VMA (p=0,006), ile ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. TLO değerlerinin ise yaş (p<0,001), evre (p = 0,022), Shimada (p = 0,004), N – Myc amlifikasyonu (p = 0,039) ile ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sağkalım analizlerinde NLO ve TLO düzeyine göre hasta gruplarının sağkalımları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sağkalım oranları NLO'nun düşük ve yüksek değerlerinde istatiksel anlamlılığa ulaşmasa da yüksek NLO'su olanların sağkalım oranları daha düşük olarak hesaplandı (sırasıyla 10 yıllık genel sağkalım % 49 ve % 55, 10 yıllık olaysız sağkalım % 43 ve % 54). Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre NLO ve TLO değerlerinin nöroblastomlu hastalarda tedavi öncesi değerlendirilmesinin prognoz ve risk grubu açısından yönlendirici olabileceği ortaya çıkmıştır. Anahtar Kelimeler: Nöroblastom, nötrofil lenfosit oranı, trombosit lenfosit oranı
Periton diyalizi hastalarında klinik gidiş ve sonlanım
Amaç: Periton diyalizi açılan ve takip edilen hastaların beslenme ile ilişkili CONUT ve GNRI skorları ile anemi, fosfor düzeyi, albümin gibi inflamatuvar belirteçlerle beraber mortalite ve morbidite üzerindeki etkileri ve güncel literatür verileri ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda veriler Dahiliye Nefroloji Bilim Dalında periton diyalizi ünitesinde 2011-2021 yılları arasında takip edilen hastalardan önceden başka bir RRT almamış ve transplant olmamış 97'sinin takip ve tedavi özellikleri hastanemizde kullanılan bilgisayar otomasyon sistemi ve hastalara ait dosyaların taranmasıyla elde edilmiştir. Hastaların laboratuvar değerleri ile CONUT ve GNRI skorları hesaplanarak sonlanım açısından ilişkisi incelenmiştir. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 60.7±13.1 yıl olup exitus olan hastalarda ortalaması daha yüksek ve sonlanım açısından bakıldığında istatiksel olarak anlamlı bulundu. Exitus olan hastalarda DM, KKY ve PHT, HD'e devam eden hastalarda ise HT daha yüksek yüzdede saptanmış olup istatiksel olarak anlamlı bulundu. GNRI skoru sonlanım açısından istatiksel anlamlı çıkmıştır. CONUT skoru ise ortalama değer olarak yüksek saptanmasına karşın istatiksel anlamlı çıkmamıştır. CONUT ise peritoniti olan hastalarda ortalama olarak yüksek ve istatiksel anlamlı çıkmıştır. Sonuç: PD yapan hastalarda beslenme yeterliliği önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Hastaların morbidite ve mortalitelerinin tahmin edilmesi ve beslenmelerinin değerlendirilmesinde birtakım skorlar kullanılmaktadır. Literatürde de gösterildiği gibi CONUT ve GNRI skoru daha geniş hasta gruplarında çalışılarak bu konuda bize yol gösterici olabilir.
Obstrüktif uyku apne'li hastalarda inflamatuar belirteçlerle (nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı) apne-hipopne ındeksi (AHİ) arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Obstrüktif Uyku Apne sendromu (OUAS) uyku sırasında tekrarlayan tam (apne) veya parsiyel (hipopne) üst solunum yolu obstrüksiyonu epizodları ve sıklıkla kan oksijen satürasyonunda azalma ile karakterize bir hastalıktır. Yapılan bazı çalışmalarda, Nötrofil lenfosit oranı (NLO) ve platelet lenfosit oranı (PLO) değerleri ile hastalıkların şiddeti arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Çalışmamızın amacı hastalığının şiddetini öngörmede tam kan sayımı gibi basit bir kan testinden elde edilen nötrofil lenfosit oranı ve platelet lenfosit oranının hastalığın şiddetiyle ilişkisini belirlemektir. Yöntem: 16 Ocak 2021-31 Aralık 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uyku Laboratuvarı'nda Obstrüktif Uyku Apne tanısı konan 191 hastanın yaşı, cinsiyeti, sigara öyküleri, boy, kilo, boyun çevresi ,hemogram, tiroid fonksiyon testi, solunum fonksiyon testi, kolesterol düzeyleri , posterior anterior akciğer filmleri, Apne-hipopne indeksleri, tanılı ek hastalıkları, aldıkları tedaviler retrospektif yöntemle hastane otomasyon sisteminden ve dosyalarından incelenerek kaydedilmiştir. Bulgular: Hastaların yaş ortalamaları 50,1±11,5 yıl iken; 142 (%74,3)'si erkekti. Sigara kullanımı hastalardan 95 (%49,7)'inde gözlenirken, ortalama sigara kullanımı 20,4±10,5 paket/yıl idi. Ek hastalık oranı kadın hastalarda, erkek hastalara göre daha yüksek bulundu (p=0,015). Hastaların BMI değerleri ile AHI grupları arasında da anlamlı bir farklılık olduğu gözlenirken (p=0,021), bu farklılığın AHI grubu Ağır olan hastaların, AHI grubunda orta olan hastalara göre daha yüksek BMI değerine sahip olmasından kaynaklandığı saptandı. Hastaların AHI değeri ile lenfosit değerinin negatif, TG değerleri ile AHI arasında pozitif yönlü zayıf bir ilişki olduğu gözlendi (sırasıyla r=0,248; r=0,153). Ayrıca NLO ve Platelet/Lenfosit değerleri arasında ise pozitif yönlü zayıf bir ilişki olduğu tespit edildi (sırasıyla r=0,162; r=0,175). Çalışmada AHI hafif+orta ve ağır grupları ile değerlendirilen NLO ve Platelet/Lenfosit değerlerinin tanısal test performansları göre; NLO değerinin duyarlılığının %47,4; Platelet/Lenfosit oranının duyarlılığının ise %62,26 olduğu gözlenirken; en iyi tanısal test performansının Platelet/Lenfosit oranı olduğu tespit edildi. Tartışma ve Sonuç: OSAS' da artan NLO, bu hastalarda apne ve hipopnenin yapmış olduğu inflamasyona sekonder, komorbid hastalıklara bağlı ve üst hava yollarındaki gelişen nötrofil hakimiyetine bağlı gelişiyor olabilir. Tam kan ölçümüyle kolayca elde edilebilen, ucuz ve pratik bir yaklaşımla OSAS hastalarında hastalığın şiddetini öngörmede ve göstermede NLO ve PLO' nun kullanışlı olabileceği düşünmekteyiz ancak OSAS' da AHI ile NLO ve PLO ilişkisini daha net anlayabilmek için hala daha kapsamlı ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Uyku apnesi, nötrofil/lenfosit oranı, platelet/lenfosit oranı, AHI
Periferik arter hastalığı olan hastalarda sistemik immün-inflamasyon index'in öngörücülüğünün araştırılması
Periferik arter hastalıkları; tüm Dünya'da kardiyovasküler hastalıklardan dolayı oluşan hastalık ve ölüm oranlarının artmasına neden olan önemli faktörler arasında yer almaktadır. Periferik arter hastalığının, altında yatan temel patolojik nedenin ateroskleroz olması nedeniyle, iskemik kalp hastalıkları ve serebrovasküler hastalıklar ile birlikteliği sıktır. Pek çok araştırma; sistemik immun-inflamasyon indeksinin aterosklerozun başlamasında, ilerlemesinde ve izleminde önemli bir yere sahip olduğunu ortaya koymuştur. Nötrofiller, lenfositler ve plateletlerin ateroskleroz oluşumundan sorumlu tutulan sistemik immun-inflamasyonda önemli rollere sahip olan hücreler oldukları defalarca kez gösterilmiştir. Bu çalışmada amacımız tam kan parametreleri ile kolaylıkla hesaplanabilen sistemik immun-inflamasyon indeksinin periferik arter hastalığını öngörmede kullanılabilecek bir biyobelirteç olup olmadığını saptamaktır. Çalışmaya Ocak 2022 ve Nisan 2022 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi kardiyoloji polikliniğine kladikasyo ile başvuran ve yapılan anjiografik görüntüleme sonrası periferik arter hastalığı tanısı alan 170 hasta dahil edildi. Hastalar anjiografi skorlarına göre ateroskleroz yaygınlığı düşük (n=90) ve ateroskleroz yaygınlığı yüksek (n=80) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Benzer demografik özelliklere sahip aktif yakınması olmayan kontrol amaçlı polikliniğe başvurmuş 100 sağlıklı gönüllü kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Hastaların laboratuar sonuçları retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, sigara içiciliği, hipertansiyon, diyabet, kronik böbrek hastalığı, hiperlipidemi) sorgulandı ve her üç grupta da rapor edildi. Gruplar arasında düşük yoğunluklu lipoprotein düzeyleri, yüksek duyarlıklı C Reaktif Protein düzeyleri, nötrofil / lenfosit oranı ve sistemik immun inflamasyon indeks açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Sistemik immun inflamasyon indeks ile periferik arter hastalarındaki anjiografi skoru arasında pozitif korelasyon olduğu gösterildi. Tek değişkenli regresyon analizi ve çoklu lineer regresyon analizi sonrası periferik arter hastalarında yaygın ateroskleroz varlığını; nötrofil / lenfosit oranı ve sistemik immun inflamasyon indeks parametrelerinin öngördüğü gözlemlendi. Alıcı işletim karakteristik eğrisi analizi sonrasında araştırma popülasyonuna dahil edilen tüm deneklerde yüksek anjiyografik puanı tahmin etmek için başvuru sırasındaki sistemik immun inflamasyon indeks eşik değeri, %72 duyarlılık ve %64 özgüllük ile 1098 olarak belirlendi (eğrinin altında kalan alan 0.790;%95GA:0.720-0.860;p<0.001). Tam kan sayımından elde edilen verilerle basitçe hesaplanabilen ve ek maliyet gerektirmeyen nötrofil / lenfosit oranı ve sistemik immun inflamasyon indeks parametrelerinin periferik arter hastalığının tanısına ve ateroskleroz yaygınlığı açısından ciddiyetinin öngörülmesine katkı sağlayabileceği ortaya konulmuştur. Fakat bu alanda gelecekte daha geniş popülasyonlu ve ileriye dönük araştırmalar ile bu ilişkinin doğrulanması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Sistemik İmmun-inflamasyon İndeksi, Nötrofil / lenfosit oranı, Periferik arter hastalığı, Öngörücülük.