Ovarian diseases
81 theses under this subject heading
Overin seröz tümörlerinde MDM2 ve p53 ekspresyonlarının immünohistokimyasal yöntemle incelenmesi
Over tümörleri epitelyal, stromal veya germ hücre kökenlidir ve epitelyal tümörlerin over yüzeyini kaplayan tek sıralı mezotelden geliştiği düşünülür. MDM2 (Murine Double Minute 2) bir protoonkogendir. MDM2 geni bir tümör baskılayıcı gen olan p53'ü negatif olarak düzenleyen bir hücre döngüsü düzenleyicisi olarak görev yapar. Normal hücrelerde p53 ve MDM2 bir denge içinde sentezlenmektedir. p53 kendi inhibitörü olan MDM2'nin ekspresyonunu artırarak hücredeki bu dengenin korunmasını sağlamaktadır. Hücrede bir hasar meydana geldiğinde ya da hücre bölünmemesi yolunda bir sinyal aldığında p53 ve MDM2'de meydana gelen bazı modifikasyonlar, bu iki protein arasındaki etkileşimi inhibe ederek, p53'ün aktif kalmasını sağlar. Bu çalışmaya over tümörleri histopatolojik olarak incelenerek "seröz tümör" tanısı alan 63 olgu dahil edilmiştir. Bu çalışma ile overin benign, borderline ve malign seröz tümör gruplarında MDM2 ve Anti-p53 ekspresyonlarının tespiti ile bu genin malign transformasyona etkisine bakılmıştır. Anti-p53 ve MDM2 için yapılan immünohistokistokimyasal boyamalar pozitif hücre dağılımı, yoğunluğu ve bileşik indeks skorlamaları değerlendirilip istatistiksel analizi yapılmıştır. Yapılan analizde benign, borderline ve malign grupların MDM2 ve p53 skorlamaları değerlendirilirken yaşa göre dağılımları da dikkate alınmıştır. Anti-p53 ekspresyonlarının en fazla malign grupta anlamlı bir artış gösterdiği, MDM2'nin ise malign grupta azaldığı görülmüştür. ICS skorlama sonuçlarına göre Anti-p53 indeks skoru malign grupta, benign (p<0,001) ve borderline (p= 0,0013) gruplarına göre anlamlı bir artış görülürken, MDM2 için malign grupta benign (p=0,0015) ve borderline (p=0,0052) gruplarına göre anlamlı bir azalış görülmektedir. Sonuç olarak MDM2 ve p53 ICS skorlama sonuçlarının malign grup için korelasyon analizinde negatif yönde orta düzeyde anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür.
Yumurtalık kanserinde sağkalım ve ilişkili faktörler
AMAÇ: Bu çalışmada over kanseri sağ kalımla prognostik faktörleri ortaya koymak amaçlanmıştır. YÖNTEM ve GEREÇ: Haziran 2018 Ağustos 2020 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde over tümörü nedeniyle opere edilen 71 hastanın klinik dosyaları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilme kriterlerine uygun olan hastaların dosyalarından uygulanan cerrahi prosedüre dair veriler, klinikopatolojik bulgular, genel ve hastalıksız dönem sağ kalım bilgileri incelendi. BULGULAR: Neoadjuvan kemoterapi alan olgularda; preoperatif assit görülme oranı, preoperatif CA 125/CA 19-9 oranı artışı ve BRCA1 pozitif olma oranı daha yüksektir(p<0,05). Lenf nodu metastazı olan olgularda; olgularda preoperatif assit görülme oranı, CA 125 düzeyi, CA 15-3 düzeyi ve ileri evre hastalık oranı daha fazladır(p<0,005). Lenfovasküler alan invazyonu olan olgularda; ileri evre olasılığı, yüksek peritoneal kanser indeksi, preoperatif CA 125 düzeyi, CA 15-3 düzeyi, preoperatif CA 125/CA 15-3 oranı, preoperatif CA 125/CA 19-9 oranı, preoperatif CA 15-3/CA 19-9 oranı daha yüksektir(p<0.05). Preoperatif assit olan olgularda WT1 pozitifliği görülme olasılığı, preoperatif yüksek CA 125, preoperatif yüksek CA 15-3, preoperatif yüksek CA 125/CA 15- 5 oranı, preoperatif CA 125/Ca 19-9 oranı, preoperatif yüksek CA 15-3/Ca 19-9 oranı saptanmıştır(p<0.05). Evre arttıkça preoperatif yüksek CA 125 düzeyi, yüksek CA 15-3, preoperatif yüksek CA 125/CA 15-3 oranı, preoperatif yüksek CA 125/CA 19-9 oranı, preoperatif yüksek CA 15-3/CA 19-9 oranı saptanmıştır(p<0.05). Mortaliteyi etkileyen faktörlerde ise; ileri evre pozitif korele görülmüş iken östrojen reseptör pozitifliği oranı negatif korele görülmüştür(p<0.05). İleri evre olgularda nüks olasılığı daha fazla idi(p<0.05). Platin duyarlı olan olgularda ortalama hastalıksız sağ kalım daha iyi iken ortalama sağ kalım değişmemiştir. Sonuç: Over kanseri sağ kalımında birçok prognostik faktör etkilidir. Özellikle preoperatif rezektabilite, assit varlığı ve neoadjuvan kemoterapi ile ilişkili faktörler bu konuda yapılacak çalışmalar açısından kayda değer niteliktedir. Anahtar Kelimeler: Over Kanseri, Sağ Kalım, Prognostik Faktörler
Polikistik over sendromlu kadınlar ile sağlıklı kontroller arasında yaşlanma ile overde gerçekleşen yapısal ve hormonal değişikliklerin karşılaştırılması: On yıldan uzun süreli prospektif takip çalışması
Çalışmamız polikistik over sendromu (PKOS) olan kadınlar ile sağlıklı kontrol grubu arasındaki overdeki hormonal ve yapısal değişikliklerin yaşlanma süreci boyunca değişimini karşılaştırarak değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Bu çalışma, Maden Tetkik Arama (MTA) kurumundaki kadın personelinin önceden belirlenmiş bir yaygınlık çalışması içinde yürütülen prospektif bir iç içe geçmiş kohort çalışması olarak tasarlanmıştır. Başlangıçta çalışma popülasyonunda Rotterdam kriterlerine göre ≥35 yaşında PKOS teşhisi konulan 68 PKOS hastasından, %60.3'ü olan 41'i katılmayı kabul ederek "çalışma grubu" oluşturmuştur. Ayrıca, başlangıçta sağlıklı kontrol grubu olarak belirlenen 183 sağlıklı kontrol grubu arasından yaş ve vücut kitle indeksi (VKİ) eşleştirilmiş toplam 43 kadın, "kontrol grubu" olmak üzere çalışmaya dahil edilmiştir. Transvajinal/pelvik ultrasonografi, Mart 2022 ile Mart 2023 tarihleri arasında antral folikül sayısı (AFS) ve over hacmi (OV) ölçmek için yapılmıştır. Hormonları değerlendirmek için sabah kan örnekleri alınmıştır [anti-Müllerian hormon (AMH), toplam testosteron (TT), cinsiyet hormon bağlayıcı globulin (SHBG), serbest androjen indeksi (FAI), dehidroepiandrosteron sülfatı (DHEAS)]. Over yapısındaki ve hormonal değişiklikler, yaklaşık 12-13 yıl süren bir dönemde hesaplanan "Delta" ile değerlendirilmiştir. Bu çalışmanın örnekleminde PKOS ve kontrol grupları arasında yaş (sırasıyla 44.1±6.5 ve 46.4±4.2 yıl) ve VKİ [24.7(IQR: 21.9-27.8) ve 25.2(IQR: 23.2-28.9) kg/m2] benzer değerlerdedir. Overlerin yapısal karşılaştırılmasında ise OV ve AFS, PKOS grubunun kontrollere göre her iki overinde de belirgin şekilde yüksek görülmüştür. Takip dönemi boyunca PKOS grubunda kontrol grubuna göre hem sağ overde [sırasıyla, Delta-AFS-sağ: -7.8(±4.7) ve -3.5(±3.2), p=0.008] hem de sol overde [sırasıyla, Delta-AFS-sol: -7.9(±6.2) ve -4.2(±3.1), p=0.022] AFS'de belirgin bir azalma olduğu tespit edilmiştir. Hormonal profil karşılaştırıldığında ise AMH, TT, FAI ve DHEAS'nin kontrol grubuna göre PKOS'ta belirgin şekilde yüksek olduğu görülmüştür. 10 yıl boyunca hormonal değişikliklerin delta değerlerini karşılaştırırken, iii serum TT [sırasıyla, Delta-TT: -11.5 (±12.8) ve -5.2 (±9) ng/dL, p=0.01] ve serum AMH [sırasıyla, Delta-AMH: -2.57 (IQR:-3.35;-1.19) ve -1.15 (IQR:-1.87;-0.69), p=0.007] PKOS grubunda belirgin şekilde daha fazla azalmış olup; delta-SHBG, delta-FAI ve delta-DHEAS arasında iki grup arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Serum AMH seviyeleri perimenopozal kadınlarda (ortalama yaş 44) PKOS teşhisi için bir belirteç olarak alıcının işletme karakteristikleri ROC eğrisi analizi ile test edildiğinde, 0.72 eğri altında kalan alan değeri ( Güven Aralığı %95, 0.60–0.83) ile 0.295 ng/mL (spesifiklik %0.81 ve duyarlılık %0.61) eşik değer olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak, yaşlanan PKOS'lu kadınlarda sağlıklı kontrollere göre AFS, OV, AMH ve TT'de belirgin şekilde daha fazla azalma olduğu gözlemlenmiştir. Bu parametrelerde görülen azalma daha fazla olmasına rağmen, yaşlanan PKOS'lu kadınlar hala daha yüksek AMH, OV, AFS ve androjen seviyelerine sahiptir. AMH, perimenopozal kadınlarda PKOS teşhisi için yaklaşık 0.70 eğri altında kalan ile orta derecede bir değere sahip olabilir. Yaşlı kadınlarda PKOS için güvenilir bir tanı belirteci belirlemek için yaşa göre stratifikasyonlu seçilmemiş popülasyonlarda daha fazla izlem çalışması gerekmektedir.
Over kanseri yönetiminde kliniko-patolojik sonuçlar: Hacettepe Üniversitesi deneyimleri
Yüksek dereceli seröz karsinomlar over kanserinin en sık görülen histopatolojik alt tipidir. Hastalar tanıda çoğunlukla ileri evre hastalığa sahip olmakta ve bu durum hastalığın yönetimini oldukça güçleştirmektedir. Hastalığın yönetimindeki temel yaklaşımı, primer cerrahi ve adjuvan kemoterapi rejimleri oluşturmaktadır. Ancak her hasta primer cerrahi için uygun bir aday olamamakta ve alternatif bir yönetim stratejisi olarak neoadjuvan kemoterapi (NACT) sonrası interval debulking cerrahisi (IDS) karşımıza çıkmaktadır. Bu stratejinin, temel yaklaşım kadar etkili olabildiğini gösteren birçok çalışma mevcuttur. Çalışmamızda, kliniğimizde de uygulanan her iki yaklaşımın etkililik açısından benzer olduğunun gösterilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza, retrospektif olarak Ocak 2014 ile Mayıs 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Jinekolojik Onkoloji Cerrahisi Kliniği'nde, FIGO 2014 evrelemesine göre ileri evre yüksek dereceli seröz karsinom tanısı ile tedavi görmüş 151 hasta dahil edilmiştir. Bu hastalar 77 hasta primer debulking cerrahisi (PDS), 74 hasta ise NACT/IDS gruplarını oluşturacak şekilde, 1:1 oranda iki gruba ayrılmıştır. Gruplar karşılaştırmalı olarak; hasta karakteristikleri, evreleme, cerrahi özellikler, kemoterapi yanıtları, rekürrens, sağkalım süreleri ve takip sonuçları açısından incelenmiştir. Çalışmanın sonunda, stratejiye uygun hasta seçiminde performans durumunun ve klinik evrenin önemi saptanmıştır. Çoklu değişken analizleri ile cerrahi sonrası gözle görünür rezidü tümör bırakılmamasının doğrudan genel sağkalımı etkilediği tespit edilmiştir. Rekürrens ve sağkalım açısından iki yönetim stratejisinin benzer etkililikte olduğu gösterilmiştir. Bunlara ek olarak COVID-19 pandemisinin strateji seçimi üzerindeki etkisi de araştırılmıştır. Sonuç olarak, doğru hasta seçimiyle birlikte cerrahi olarak tam rezeksiyon yapılabileceği öngörülüyorsa, PDS stratejisi birinci tercih olarak ele alınabilir. Anahtar kelimeler: Over kanseri, Neoadjuvan terapi, Jinekolojik cerrahi prosedürler
Poseidon grup 1 ve 2 hastalarda GNRH-antagonist, GNRH-agonist ve "progestin primed" ovaryan stimulasyon (PPOS) protokollerinin canlı doğum oranı üzerine etkilerinin retrospektif olarak karşılaştırılması
Bu tez çalışmasında POSEIDON grup-1 ve 2 hastalarda GnRH-antagonist, GnRH-agonist ve PPOS protokollerinin canlı doğum oranı üzerine etkisinin olup olmadığının belirlenmesi amaçlandı. Ocak 2014 – Temmuz 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde ilk tüp bebek siklusuna başlayan POSEIDON grup-1 (<35 yaş, anti-mullerian hormon (AMH) düzeyi 1,2 ng/ml veya antral folikül sayısı (AFS) 5 olan ancak ovaryan stimülasyon (OS) sonrası 10'dan az oosit toplanan hastalar, n =643), grup-2 (35 yaş, AMH düzeyi1,2 ng/ml veya AFS 5 olan ancak OS sonrası 10'dan az oosit toplanan hastalar, n =344) ve normal yanıt kriterlerini (OS sonrası 10 – 15 arası oosit toplanan hastalar, n =340) karşılayan 1327 ardışık çift analize dahil edildi. Birincil sonuç ölçütü ilk transfer sonrası canlı doğum oranı, ikincil sonuç ölçütü folikül oosit indeksi (FOI) olarak belirlendi. Gonadotropin başlangıç dozu kadın yaşı, VKİ ve over rezerv testleri göz önüne alınarak klinisyeni tarafından belirlendi. Hipofiz baskılanması için GnRH-antagonist, GnRH-agonist veya PPOS kullanıldı. GnRH-antagonist ve GnRH-agonist sikluslarda taze veya dondurulmuş-ısıtılmış embriyo transferi (ET) yapılırken, PPOS sikluslarda sadece dondurulmuş-ısıtılmış ET uygulandı. Klinik olarak POSEIDON grup-2 hastalarda kadın yaşı anlamlı olarak daha ileri (30 vs 37,5 vs 30; p<0,001), AFS (14 vs 10 vs 18; p<0,001) ve AMH düzeyi (2,6 vs 1,9 vs 3,8 ng/ml; p<0,001) ise daha düşük bulundu. POSEIDON grup-1&2 hastalarda kullanılan toplam gonadotropin dozu normal yanıtlı hastalara kıyasla anlamlı olarak daha yüksek bulundu (2250 vs 2700 vs 1988 IU; p<0,001). Siklus iptal oranları POSEIDON grup hastalarda normal yanıtlı hastalara kıyasla anlamlı olarak daha yüksek (%13,8 vs %20,9 vs %7,1; p<0,001), transfer başı canlı doğum oranları ise anlamlı olarak daha düşük (%31,8 vs %22,3 vs %36,2; p=0,001) bulundu. Bir hastanın POSEIDON grup-1 ve 2 gibi OS' ye öngörülemeyen zayıf yanıt veren hasta grubuna girmesinde etkili bağımsız 6 belirteçleri belirlemek için lojistik regresyon analizi yapıldığında; kadın yaşı (Olasılık Oranı (OO)=1,05, %95 Güven Aralığı (GA) 1,02 – 1,08; p=0,001), AFS (OO=1,03, %95 GA 1,02 – 1,05; p<0,001) ve VKİ arttıkça (OO=1,06, %95 GA 1,03– 1,10; p<0,001) OS' ye öngörülemeyen zayıf yanıt olasılığının bağımsız olarak artabileceği bulundu. Hipofizer supresyon protokolünün (OO= 1, %95 GA 0,5– 1,88; p=0,57) ve gonadotropin tipinin (OO= 0,65, %95 GA 0,4– 1,04; p=0,07) ise öngörülemeyen zayıf yanıt üzerine bağımsız bir etkisinin olmadığı görüldü. Ancak OS'nin verimliliğini gösteren FOI, GnRH-agonist sikluslarda, GnRH-antagonist ve PPOS sikluslara göre daha yüksek bulundu (POSEIDON grup-1 hastalar için sırayla %44,4 vs 36 vs 28,1; grup-2 hastalar için sırayla %50 vs 45,4 vs 30). Her bir hasta alt grubunda canlı doğum oranı üzerine etkili bağımsız faktörleri belirlemek için regresyon analizi yapıldı; POSEIDON grup-1 hastalarda sadece embriyo transfer günü (OO= 1,626, %95 GA 1,041– 2,534; p=0,03), POSEIDON grup-2 hastalarda ise kadın yaşı (OO=0,83 %95 GA 0,71– 0,97, p=0,02), VKİ (OO=0,8 %95 GA 0,66– 0,97; p=0,02), AFS (OO=1,05 %95 GA 1,01– 1,11; p=0,046), işlem yılı (OO= 0,8 %95 GA 0,66– 0,97; p=0,02) ve transfer edilen embriyo sayısı (OO= 2,47 %95 GA 1,09 – 5,57; p=0,03) canlı doğum oranı üzerine bağımsız belirteçler olarak bulundu. Kullanılan hipofiz supresyon protokolü OS' ye öngörülemeyen zayıf yanıtlı hastalarda, canlı doğum oranını etkileyen bağımsız bir belirteç değildi. Genel olarak POSEIDON grup-1 ve grup-2 hastalarda GnRH-antagonist, GnRH-agonist ve PPOS protokolleri benzer canlı doğum oranlarına sahiptir ve herhangi biri tedavide tercih edilebilir. Ancak POSEIDON grup-1 hastalar gibi daha genç yaştaki hasta gruplarında GnRH-agonist protokol ile elde edilen daha yüksek FOI oranı göz önüne alındığında GnRH-agonist protokolün bu hasta gruplarında kümülatif canlı doğum oranı üzerine olumlu etkisi beklenebilir. Bu nedenle daha yüksek doz gonadotropin kullanımını gerektirmesine rağmen GnRH-agonist protokol POSEIDON grup-1 hastalarda öncellikle tercih edilebilir. Konu ile ilgili kanıt düzeyi daha yüksek önerilerde bulunabilmek için randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Zayıf ovaryan yanıt, pitüiter supresyon, canlı doğum oranı, POSEIDON sınıflaması
BRCA gen mutasyonu nedeniyle profilaktik jinekolojik cerrahi uygulanan olguların değerlendirilmesi
BRCA gen mutasyonu ve farkındalığı yıllar içerisinde jinekoloji polikliniklerinde artan başvuru sebeplerinden biridir. BRCA gen mutasyonu diğer herediter kanser genlerinde olduğu gibi genel topluma göre erken yaşta başta meme ve over olmak üzere prostat, pankreas, melanom ve nadiren başka lokasyonlarda da kanser sebebi olabilmektedir. Bu retrospektif klinik çalışmada amaç, 2016-2021 yılları arasında BRCA gen mutasyonu nedeniyle jinekoloji polikliniğimize başvuran ve profilaktik jinekolojik cerrahi yapılan hastaların tanıdan tedaviye giden süreçte karar mekanizmasına etki edebilecek parametreleri belirlemek, bu parametrelerin post operatif patoloji sonuçlarını öngörebilme değerlerini karşılaştırmak ve demografik özelliklerini belirlemektir. Çalışma popülasyonu 12 BRCA1, 19 BRCA2 gen mutasyonu olan 31 hastadan oluştu. Hastaların çoğunluğunun (%80,6) meme kanseri öyküsü sonrası tarafımıza başvurduğu görüldü. Hastaların post operatif patoloji sonuçlarına bakıldığında malign öncülü lezyona rastlanmadı, 16 (%51,6) hastada benign patolojiler izlenirken 15 (%48,4) hastada herhangi bir lezyona rastlanmadı. Ortalama 35,3 ± 22,9 aylık takip süresi boyunca peritoneal kansere rastlanmadı. Meme kanseri öyküsü olan hasta grubunda östrojen reseptör durumu BRCA1 mutasyonlu olgularda BRCA2 mutasyonlulara göre ağırlıklı olarak negatif izlendi (p=0,02). Cerrahi sırasında postmenopozal hasta grubunun premenopozal hasta grubuna göre profilaktik jinekolojik cerrahiyi daha hızlı tercih ettiği izlendi (p=0,014). Soygeçmişinde, 1. veya 2. Derece yakınlarında meme ya da over kanser öyküsü bulunan hastaların daha erken yaşta meme kanserine yakalandığı (p=0,037), daha erken BRCA gen mutasyonu tanısı aldığı (p=0,021) ve de daha erken profilaktik cerrahi geçirdiği (p=0,020) izlendi. Sonuç olarak BRCA gen mutasyonlu hastalarda profilaktik jinekolojik cerrahi, kanser gelişme riskini azaltan etkin bir klinik yaklaşım olarak görülmektedir. Anahtar Kelimeler: BRCA, Herediter Meme ve Over Kanseri, Profilaktik Cerrahi
İnterval debulking cerrahisi yapılmış over kanser hastalarında ilk biyopsideki PD-L1 ekspresyonu ve TIL düzeylerinin neoadjuvan kemoterapiye yanıt ve sağkalım ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri'ne 2010-2018 yılları arasında başvuran ve neoadjuvan kemoterapi alan epitelyal over kanserli 45 hastayı retrospektif olarak inceledik. Olguların demografik ve klinik özellikleri, uygulanan tedavi ve cerrahi prosedürler ile ilgili bilgiler ve progresyonsuz sağkalım (PFS) verileri hastane otomasyon sisteminden temin edildi. Hastaların tanı konulduğu tümöre ait ilk biyopsideki PD-L1 ekspresyonu ve CD8+ tümör infiltre lenfosit (TİL) düzeyleri ölçüldü. Bu belirteçler ile neoadjuvan 3 kür kemoterapi sonrası yapılan interval debulking cerrahisindeki kemoterapi yanıt skoru (CRS) ve PFS ile olan korelasyon araştırıldı. Hastaların ortalama yaşı 61,60 ± 9,9 yıl idi. Ortanca takip süresi 19 ay idi. Ortanca progresyonsuz sağkalım 18 ay saptandı. 45 hastadan 32 (%71,1)'si evre III, 13 (%28,9) hasta ise evre IV idi. İzlemde 21 (%46,7) hastada nüks izlendi. Kemoterapi yanıt skor değerlendirilme sonucunda 5 (% 11,1) hastada CRS 1 (yanıt yok), 29 (% 64,4 ) hastada CRS 2 (parsiyel yanıt), 11 ( % 24,4) hastada CRS 3 (tam yanıt) saptandı. 25 (%55,6) hastada düşük ekspresyon intraepitelyal CD8+, 20 (% 44,4) hastada yüksek ekspresyon intraepitelyal CD8+ düzeyleri saptandı. Stromal CD8+ düzey değerlendirilmesinde 10 (% 22,2) hastada düşük ekspresyon, 35 (% 77,8) hastada yüksek ekspresyon görüldü. Yüksek ve düşük ekspresyon intraepitelyal ve stromal CD8+ düzeyleri ile PFS arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunmadı. İntraepitelyal ve stromal CD8+ ekspresyonu ile kemoterapi yanıt skorlaması arasında ilişki olmadığı gösterildi. İntraepitelyal PD-L1 ekspresyonu 20 (% 44,4) hastada ≤ %1 (düşük ekpresyon) olarak saptandı. %1-10 arası olanlar (orta ekspresyon) 15 (% 33,3) hastada, 10 (% 22,2) hastada ≥ %10 (yüksek ekspresyon) izlendi. İntraepitelyal düşük ekspresyon PD-L1 grubunda 28 ay PFS saptanırken, orta ekspresyon düzeyinde 17 ay ve yüksek ekspresyon düzeyinde 15 ay saptandı (p=0,028). İntraepitelyal düşük ekspresyon PD-L1 grubundaki 20 hastadan 8 (% 72,7) 'inde CRS 3(tam yanıt) elde edilirken yüksek eksprese eden 10 hastadan 1 (% 9,1) 'inde CRS 3 bulundu (p=0,005). Düşük stromal PD-L1 düzeyi olan 18 hastanın 10 (% 34,5) 'unda CRS 2 ve 3 (% 27,3) 'ünde CRS 3 elde edilirken orta eksprese eden 17 hastanın 10 (% 34,5) 'unda CRS 2, 7 (% 63,6) 'sinde CRS 3, yüksek ekspresyon gösteren 10 hastanın 9 (% 31,0) 'unda CRS 2 ve 1(% 9,1) 'inde CRS 3 elde edildi (0,023). PD-L1 düzeyi yükseldiğinde kemoterapi yanıtının kötüleştiği saptandı. Sonuç olarak, over kanserinde tanı amaçlı alınan biyopsideki intraepitelyal ve stromal PD-L1 ekspresyon düzeyinin interval debulking cerrahisindeki kemoterapi yanıtını predikte edebileceğini saptadık.
Over kanser hücrelerindeki çoklu ilaç direncini aşmaya yönelik 5. jenerasyon pamam dendrimer-paclitaxel kompleksinin ın vitro kullanımı
Kanser tedavisinde, kemoterapi çoklu ilaç direncinin geliştiği hücre tiplerinde çoğunlukla başarısız olmakta veya kullanılan antikanser ajanın etkinliği düşük kalmaktadır. Son yıllarda kanser hücrelerinde oluşan çoklu ilaç direncinin etkisiz hale getirilmesi için birtakım ilaç salım sistemlerine başvurulmakta ve bu alanda yapılan araştırmalar hız kazanmaktadır. İlaç salım sistemleri kullanılarak ilacın hücre içinde kalış süresi ve dolayısıyla etkinliğinin artırılması hedeflenmektedir. Son zamanlarda yapılan araştırmalar dendrimerlerin ilaç salım sistemi olarak kullanımının etkili olabileceği doğrultusunda birtakım sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Bu araştırmada over kanser hücrelerinde tedavi amaçlı sitotoksik etkinin, MDR-1 gen ekspresyonu ile açığa çıkan P-glikoproteininin yarattığı çoklu ilaç direncinin aşılarak artırılması için 5.J PAMAM-Paclitaxel kompleksi oluşturulmuştur. Araştırmada MDAH-2774 endometrioid over kanseri hücre hattı ve Paclitaxel ilacına direnç kazandırılmış MDAH-2774 endometrioid over kanseri hücreleri kullanılmıştır. Paclitaxel ilacı ve 5.J PAMAM-Paclitaxel kompleksi MDAH-2774 hücrelerine sitotoksik etki yaratmaları için uygulanmıştır. MTT testi aracılığıyla bu iki molekülün sitotoksik etkileri belirlenmiştir. 5.J PAMAM-Paclitaxel kompleksinin MDAH-2774 hücreleri üzerinde yarattığı sitotoksik etki Paclitaxel'e göre daha düşük bulunmuştur. Aradaki bu fark 5.J PAMAM-Paclitaxel kompleksinden Paclitaxel'in salım kinetiğini anlamaya yönelik daha ayrıntılı bir araştırmaya ihtiyaç duyulduğunu desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: MDR1, Paclitaxel, PAMAM Dendrimerleri, çoklu ilaç direnci, over kanseri
Çocuk ve adölesan over patolojilerinde uzun dönem cerrahi sonuçlarımızın değerlendirilmesi
Cerrahi müdahale çocukluk çağı çok çeşitli over ve adneks patolojilerinde sıklıkla gerekmektedir. Çocukluk çağının diğer cerrahi hastalıklarına göre daha nadir görülmekle birlikte over ve adneks sorunlarının büyük kısmı cerrahi müdahaleye gerek duymaktadır. Bu araştırmanın amacı, çocuk ve adölesanlarda over patolojlerinde uygulanan cerrahi tekniklerin uzun dönem sonuçlarının araştırılmasıdır. Araştırmaya Mayıs 1995-Mayıs 2015 tarihleri arasında kliniğimizde adneks patolojisi nedeniyle ameliyat edilmiş 240 hasta edilmiştir. Hastaların; şikayetleri, yaşları, cinsiyetleri, semptomları, preoperatif laboratuvar sonuçları görüntüleme tetkikleri, yapılan operasyonlar, postoperatif hastane kayıtları incelenmiştir. Çalışmamızın ikinci aşamasında ise ulaşılabilen hastalara telefon viziti yapılarak klinik şikayet, medeni durum, gebelik öyküsü, menstrüel özellikler, oral kontraseptif kullanımı, ek operasyon geçirme öyküleri sorgulanmıştır. Ek olarak son bir yıl içerisinde kan hormon tetkiki ve/veya pelvik USG yapılmış hastaların sonuçları kaydedilmiştir. Hastaların operasyon sırasındaki yaş ortalaması 13,8±3,4 olarak saptanmıştır. Olguların %58'i kliniğimize acil şikayetler nedeniyle başvurmuş, %42'si ise elektif şartlarda ameliyat olmuşlardır. Olguların %87,9'u kliniğimizde tek operasyon geçirmiş iken %10,4'ü iki, %1,6'sı ise üç operasyon geçirmiştir. Over kitlesi nedeniyle yapılan operasyon sayısı 85, over torsiyonu nedeniyle yapılan operasyon sayısı 66, over kisti nedeniyle yapılan operasyon sayısı 102 olarak saptanmıştır. Olguların %79,6'sına (n=191) ulaşıldı. 3 olgu izlem sürecinde kaybedilmiş, 3 olguya bilateral ooferektomi uygulanmıştı. Kalan 185 olgunun sorgulanma sırasındaki yaş ortalaması 21,5±5,8 [ortanca yaş: 20,9 (4,0-36,3)], ortama izlem süresi ise 7,6 ± 5,1 yıl [ortanca izlem süresi: 6,2 (2,1-22,3) yıl] olarak saptandı. 11 olgu sorgulanma sırasında premenarşiyal dönemdeydi. Premenarşiyal dönemdeki olguların sorgulanma sırasında ortanca yaşı 11 (4,0-13,4) yaş olarak saptandı. Çalışmamızdaki olguları over koruyucu cerrahi ve tek taraflı ooferektomi olanlar olarak iki gruba ayırıp değerlendirdiğimizde, menarş yaşları arasında anlamlı farklılık olmasa da, metroraji, dismenore ve oligomenore şikayetleri over koruyucu cerrahi grubunda istatistiksel olarak anlamlı fazla olduğu saptanmıştır. Over torsiyonlarının hiç birinde altta yatan malignite saptanmamıştır. En sık altta yatan neden premenarşiyal olgularda over kistleri iken (%45,4), postmenarşiyal olgularda torsiyonlar en sık altta yatan bir lezyon olmadan gerçekleşmiştir (%36,4). Over torsiyonlarında fiksasyon uygulanan ve uygulanmayan olgular arasında gebelik başarısı açısından farklılık saptanmamıştır. Over kistlerinde olguları iki grup halinde değerlendirdiğimizde serimizdeki olguların %63,2'sine unroofing uygulanmıştır. İki grup arasında, ipsilateral nüks ve asenkron kontralateral kist oranlarında, menstrüel özellikler, başarılı gebelik oranları ve kan hormon profilleri arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Over kitlelerinde olguların %72,2'sine over koruyucu cerrahi uygulanmıştı. 72 benign ovaryan kitlenin 39'unu (%54,2) matür kistik teratomlar oluşturmaktaydı. MKT'larda asenkron metakron kitle %5,1, ipsilateral nüks kitle %5,1 oranlarında saptandı. 13 müsinöz kistadenom tanılı olgunun 3'ünde (%23,1) ipsilateral nüks kitle saptanmıştır. Malign over kitlelerinin %76,9'unu malign germ hücreli over tümörleri oluşturmakta olduğu saptandı. Serimizde over kitlelerinde olguların menstrüel özelliklerine bakıldığında metroraji ve dismenore şikayetlerinin over koruyucu cerrahi grubunda anlamlı olarak yüksek olduğu saptanmıştır. Olguların gebelik öyküleri ve kan hormon değerlerinde anlamlı farklılık saptanmamıştır. Matür kistik teratom olgularında over koruyucu cerrahi ve ooferektomi arasında ipsilateral nüks ve asenkron metakron teratom oranlarında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Tüm olguları eksplorasyon şekline göre iki grup halinde değerlendirdiğimizde laparoskopi grubunda laparotomiye göre dismenore şikayeti anlamlı olarak fazla bulunmuştur. Olguların kan hormon değerleri, prematür ovaryan yetmezlik oranı ve gebelik öyküleri arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Sonuç olarak; ooferektomi uygulanan olguların ovaryan fonksiyonlarında ve fertilitelerinde etkilenme olmadığı, over torsiyonlarında, detorsiyon uygulanan olguların ovulasyon sorunlarının ooferektomi grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak fazla olduğu, detorsiyon ile fiksasyon uygulanan olgularda, fiksasyon yapılmayan gruba göre fertilitelerinde anlamlı farklılık bulunmadığı, torsiyon nedeniyle ooferektomi uygulanan olgularda kontralateral torsiyon riski oransal olarak yüksek olmasına rağmen detorsiyon grubundan istatistiksel olarak anlamlı farklı olmadığı, over torsiyonlarında altta yatan neden olarak malignite saptanma olasılığının düşük olduğu, kistlerde uygulanan cerrahi tekniğin ovulasyon sorunlarını etkilemediği, kistlerde uygulanan cerrahi tekniğin rekürrensi etkilemediği, kistlerde uygulanan cerrahi tekniğin fertiliteyi etkilemediği, ovaryan kitlelerde uygulanan ooferektomi ve over koruyucu cerrahi arasında fertilite açısından anlamlı farklılık bulunmadığı, matür kistik teratom nedeniyle ooferektomi uygulanan olgularda kontralateral benzer kitle olasılığının over koruyucu cerrahi grubuna göre daha yüksek olmadığı, laparoskopi ve laparotomi uygulanan olguların fertilitelerinde anlamlı farklılık bulunmadığı saptanmıştır.
Leptin hormonunun OVCAR-3 ve MDAH-2774 over kanseri hücre serilerinde hücre çoğalmasına etkileri ve sitokin/büyüme faktörü değişimleri
Obezite çeşitli kanser tiplerinin gelişimiyle sıkı bağlantılı bir hastalıktır. Epidemiyolojik ve deneysel çalışmalar beslenme ve kanser arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır. Obezitenin, kanser riskini hangi biyolojik mekanizmalarla ve nasıl etkilediğine dair yapılan çalışmalar; farklı kanser türleri için farklı mekanizmaların söz konusu olabileceğini göstermektedir. Obez hastalarda leptin seviyelerinin normal populasyona göre daha yüksek olduğu bilinmektedir. Overde leptin reseptörü eksprese olması ve foliküler sıvıda leptin bulunması leptinin over fonksiyonlarında rolü olduğunun göstergesidir. Bu çalışmada leptinin over kanseri hücrelerinde (OVCAR-3 ve MDAH-2774) hücre çoğalmasına ve sitokinlerin seviyeleri üzerindeki etkileri ortaya koymak amaçlanmıştır. 24 ve 48 saat serum açlığına bırakılan OVCAR-3 ve MDAH-2774 hücre hatlarında artan konsantrasyonlarda leptin uygulamasının (0.5-400 ng/ml) 24, 48 ve 72 saat sonunda hücre çoğalması üzerindeki etkilerini belirlemek amacıyla XTT testi, sitokin miktarlarındaki değişimleri belirlemek amacıyla sitokin array (Human Cytokine Array C5, RayBiotech) yöntemi kullanılmıştır. Elde edilen bulgular ANOVA ve ardından Dunnett's istatistiksel analizleriyle değerlendirilmiştir. Çalışmamızda 24 ve 48 saat serum açlığına bırakılan hücre hatlarında leptin uygulamasının hücre çoğalmasını artırdığı gözlenmiştir. 48 saat serum açlığına bırakılan OVCAR-3 hücre hattında 50 ng/ml leptin uygulaması ile 24. saatte hücrelerin kontrol hücrelerine göre %187.4 oranında çoğalması ile maksimum etki görülmüştür. 24 saat serum açlığına bırakılan MDAH-2774 hücre hattında ise 25 ng/ml leptin uygulaması ile 72. saatte hücrelerin kontrol hücrelerine göre %127.1 oranında çoğalması ile maksimum etki gözlenmiştir. Leptin uygulaması sonucu her iki hücre hattında da interlökin ailesinden IL-3 ve IL-10 seviyelerinde artış, IL-2 seviyelerinde azalma, kemokinlerden MCP-2/CCL8 ve MCP-3/CCL7 seviyelerinde azalma ve insülin benzeri çoğalma faktörü bağlanma proteinleri (IGFBP) IGFBP-1, IGFBP-2 ve IGFBP-3 miktarlarında artış görülmüştür. OVCAR-3 hücre hattında leptin uygulaması ile interlökin ailesinden IL-1 seviyesinde artış belirlenmiştir. MDAH-2774 hücre hattında ise antianjiyojenik özellikteki IFN- γ miktarında azalma, inflamatuvar bir sitokin olan TGF- β miktarında artış görülmüştür. Epidemiyolojik araştırmalar, obezitenin over kanseri insidansını arttırdığını, yaşam süresini ve nüks riskini arttırdığını göstermektedir. Bu çalışma klinik gözlemlerin altında yatan ve henüz tam olarak aydınlatılmamış olan moleküler mekanizmalar açısından bir kaynak oluşturabilir. Anahtar kelimeler: Leptin, over kanseri, obezite, sitokin, serum açlığı.
Over kanserinin sisplatine direncinde uzun kodlanmayan RNA H19'un rolü
Epitelyal over kanserinin mortalitesi jinekolojik kanserlerde en yüksek sırada yer almaktadır. Epitelyal over kanserli hastaların çoğunda yüksek dereceli seröz kanser tipi gözlenir ve hastaların %75'i ileri 3.evredir. İleri evre over kanserlerinde cerrahiye ek olarak kemoterapi uygulamak standart bir yaklaşım haline gelmiştir. Platin bazlı kemoterapi (paklitaksel veya dosetaksel ile kombinasyon halinde) birinci seçenek kemoterapi arasında yer almaktadır. Platin'in (sisplatin veya karboplatin) klinik yararlılığının ana sınırlaması, yüksek kemorezistans insidansıdır. Bu kemoterapiye direncin nedenini belirlemek için kanser hücreleri ile ilgili çalışmaların yapılması gereklidir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda kemoterapiye karşı direnç ve uzun kodlanmayan RNA'lar arasında bazı ilişkiler saptanmıştır. İnsan genomununda protein kodlama kapasitesine sahip olmayan transkriptler kodlanmayan RNA (ncRNA) olarak adlandırılmaktadır. Bu ncRNA'lar uzunluklarına göre küçük kodlanmayan RNA'lar (sncRNA) ve uzun kodlanmayan RNA'lar (lncRNA) olarak iki ana kategoriye ayrılır. LncRNA'lar birçok kanser türünde önemli rol oynar. LncRNA'lar tümör hücresinin hayatta kalması ve ölümünde önemli bir rol oynadığından, lncRNA'ların hücre büyümesini inhibe ederek ve hücre apoptozunu teşvik ederek tümör hücrelerini yok etmeyi amaçlayan kemoterapiye hücre duyarlılığını da değiştirebileceği düşünülebilir. Son yıllardaki çalışmalar, lncRNA H19'un çeşitli insan kanserlerinde tümörün başlaması, ilerlemesi ve nüksetmesinde kritik bir rol oynadığını göstermektedir. Bu çalışmada lncRNA H19'un ekspresyonu ile over kanserinin sisplatine direnci arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmaya over kanseri tanısı konulduktan sonra sisplatin ile tedavi edilmiş hastalar dahil edilmiştir. Hastalara ait formalinle sabitlenmiş, parafine gömülü over doku örnekleri kullanılmıştır. Arşiv doku örnekleri iki gruba ayırılmıştır: 1.grup sisplatine duyarlı hastalar, 2.grup ise sisplatine dirençli hastalardır. Tüm dokulardan RNA izolasyon kiti ile RNA izolasyonu yapılmış, daha sonra cDNA sentez kiti ile cDNA elde edilmiştir. Elde edilen cDNA'lar kalıp olarak kullanılıp lncRNA H19 geninin ekspresyonu Real Time PCR kullanılarak kantitiatif olarak ölçülmüştür. Çalışmamızda Dirençli ve Duyarlı gruplar karşılaştırıldığında Dirençli grupta lncRNA H19'un ekspresyon düzeyinin istatistiksel olarak anlamlı olarak arttığı gözlenmiştir.
Tip 1 kollajenin over kanseri hücre hattında hücre proliferasyonu ve hox gen ekspresyonuna etkisinin araştırılması
Over kanseri, dünya üzerindeki çoğu kadın için ölümcül jinekolojik hastalıklardan biridir. Dünya çapında kadınlar arasında en yaygın yedinci kanserdir ve iyileştirilmiş tedavi stratejilerine rağmen, over kanseri olan hastalarda genel sağkalım oranı, yaklaşık %46 ile devam etmektedir. Over kanserinin ilerlemesine sebep olan faktörler arasında; yaş, aile öyküsü, fertilizasyon sorunları, obezite, hareketsiz yaşam tarzı, hormon replasman tedavisi, tüp bebek tedavisinde kullanılan ilaçlar ve endometriozis yer almaktadır. Over kanseri riski ile infertilite ve menopoz gibi durumlar arasında güçlü bir korelasyon bulunmaktadır. HOX genleri, embriyonik gelişimi düzenleyen transkripsiyonel düzenleyicileri kodlayan evrimsel olarak korunmuş genlerdir. HOX genleri hücre farklılaşması, hayatta kalma, proliferasyon, anjiyogenez, otofaji, inflamasyon ve apoptozise müdahale edebilirler. Over kanseri hücre hattının tip I kollajen varlığında, kontrol grubuna göre proliferasyon ve HOX genlerinin ekspresyonu (ifadesi) üzerindeki etkisinin araştırıldığı bu çalışmada SKOV-3 hücreleri iki farklı deney grubunda kültüre edilmiştir. Proliferasyon testi ölçümü 24, 48 ve 72. saatlerde yapılmıştır. HOXA10 ve HOXB7 gen ifadeleri, hücrelerin %80 konfluent oldukları kültür süresinde RNA izolasyonları yapılarak RT-PCR ile analiz edilmiştir. SKOV-3 hücrelerin 72. saatte kollajen grubunun proliferasyon oranı kontrol grubuna göre anlamlı olarak artış göstermiş (p<0.0001), 24. ve 48. saatlerde gruplar arası anlamlı istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Çalışmada HOXA10 gen ifadesi her iki deney grubunda negatif bulunmuştur. Kollajenli ortamda kültüre edilmiş SKOV-3 hücrelerin HOXB7 gen ifadesi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak iki kat artış gösterdiği görülmüştür (p<0.0001). Elde ettiğimiz veriler doğrultusunda, infertil kadınların, endometriozis gibi altta yatan nedenleri göz önünde bulundurularak, tüp bebek uygulamalarında genetik olarak da araştırılmasının, gebe kalma başarısı ve kanser ile ilgili olası risklerinin takibi açısından önemli olacaktır.
Piraklostrobinin SKOV-3 over kanseri hücre hattında proliferasyona ve migrasyona etkisinin araştırılması
Over kanseri, dünyada kötü huylu tümörler arasında yedinci, kadınlarda kanserden ölüm nedenleri arasında ise sekizinci sırada yer alır. Over kanseri risk faktörleri arasında, beslenme, yaşam tarzı, genetik ve çevresel faktörler sayılabilmektedir. Stobilurin pestisitler sınıfında yer alan piraklostrobin, mantar hücrelerinin mitokondriyal solunum aktivitesine etki ederek mantarların ölümüne neden olur. Bu pestisit çeşidinin mitokondriyal solunuma etki ediyor olması, birçok omurgalı ve omurgasız su türü canlıları için zehirli olduğu bildirilmiştir. Pestisitlerin yüksek yoğunlukta bilinçsiz kullanılması tarım işçilerini ve çevresini pestisitlere maruz bırakmaktadır. Piraklostrobin maddesinin over kanseri üzerindeki etkisi hakkında ve karsinojenite sınıfının belirlenmesi hakkında henüz yeteri kadar çalışma yapılmamıştır. Bu çalışmada over kanseri hücre hattı olan SKOV-3, ardışık dozlarda piraklostrobine maruz bırakıldı ve CCK-8 temelli sitotoksisite analiz kiti kullanarak proliferasyona etkisi gözlemlendi. SKOV-3 over kanseri hücrelerinde piraklostrobin maddesinin hücre proliferasyonunu tetiklediğine dair anlamlı bir değişiklik bulunamadı. Piraklostrobin uygulanmış SKOV- 3 hücrelerinin migrasyona etkisi kontrol grupları ile benzer tespit edildi. Araştırılan dozlarda piraklostrobinin SKOV-3 hücre hattında proliferasyona ve migrasyona etkisinin olmadığı sonucuna varıldı.
Prematür overyan yetmezliği olan kadınların yaşadıkları sorunlar ve baş etme deneyimleri
Ülkemizde POY tanısı alan kadınların yaşadıkları sorunlar ve baş etme deneyimlerine yönelik kalitatif bir çalışma bulunmamaktadır. Araştırma, Prematür Overyan Yetmezliği olan kadınların yaşadıkları sorunların ve baş etme deneyimlerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Spontan Prematür Overyan Yetmezliği olan, 18- 40 yaş ve arasında olan, herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmayan ve araştırmaya katılmak için gönüllü olan 20 kadın alınmıştır. Örnekleme alınan kadınlara sosyal medya platformu olan instagram üzerinden Prematür Overyan Yetmezliği olan kadınların takip ettiği hesaplar kullanılarak ulaşılmıştır. Veriler, derinlemesine görüşme tekniği ile yarı yapılandırılmış form kullanılarak elde edilmiştir. Verilerin analiz edilmesinde içerik analiz yöntemi kullanılmıştır. Veriler 3 tema altında toplanmıştır: Fiziksel ve Psikolojik Sorunlar, Sosyal sorunlar, Baş etmedir. POY tanısı kadınlar için travmatiktir. Kadınların, sosyal yaşamlarını, ikili ilişkilerini ve yaşam kalitelerini olumsuz etkilediği görülmüştür. Yaşam şekillerini değiştirerek, olumlu bakış açısı sağlayarak, yeterli desteğin verilmesiyle yaşam kalitelerinin arttırılması sağlanabilir. Anahtar Kelimeler: Prematür Overyan Yetmezlik, Başetme, Nitel araştırma, Erken Menopoz
Prematür ovaryan yetmezlikle XPD ve XRCC1 DNA tamir gen polimorfizminin ilişkisi
Prematür ovaryan yetmezlik (POF), reprodüktif yaş grubundaki kadınların yaklaşık %1'ini etkileyen, 40 yaşın altında ovaryan fonksiyonların kesilmesine artmış gonadotropin ve düşük östrojen seviyelerinin eşlik ettiği heterojen bir tablodur. POF vakalarının %90'ında etiyolojik faktör belirlenememektedir. Kadınların tüm reprodüktif hayatları boyunca sahip oldukları yedi milyon oositten sadece 500'den azı ovule olabilmektedir. POF'un ovaryan gelişim sırasındaki folikül sayısının düşük olmasından ya da folikül kayıp hızındaki bir artıştan kaynaklanıyor olabileceği düşünülmektedir. Epidemiyolojik çalışmalarda DNA hasarlayıcı ajanlara maruziyetin fertilitede azalmaya ve folikül sayısında kayba neden olduğu gösterilmiştir. DNA tamir geni polimorfizmleri DNA tamir enzimlerinin fonksiyonlarını değiştirebilmekte ve tamir edilmeyen DNA hasarları apoptozisi tetikleyebilmektedir. Bu nedenle biz bu çalışmada, Türk toplumunda idiopatik POF ile XPD ve XRCC1 polimorfizmlerinin ilişkili olup olmadığını araştırdık. Bu amaçla POF ve kontrol grubunda XPD-Lys751Gln, XRCC1-Arg194Trp ve XRCC1-Arg399Gln polimorfizmlerinin sıklığı analiz edildi. Hasta grubu yaşları 17-39 arasında değişen 25 POF hastasından oluşturuldu. Yaşları 21-64 arasında olan, 40 yaşından sonra menapoza girmiş olan ya da halen düzenli adet gören 25 kadın kontrol grubuna dahil edildi. Standart metodlar kullanılarak periferik kandaki lökositlerden DNA analizi yapıldı. Polimorfizmlerin tespiti bir LightCycler-System ile floresan işaretli hibridizasyon probları kullanılarak erime eğrisi analizi ile yapıldı. Yaptığımız çalışmada araştırılan polimorfizmlerin genotip dağılımları ve allel frekansları açısından POF ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı. XPD-Lys751Gln polimorfizmi için Gln/Gln+Lys/Gln genotipi sıklığı POF grubunda kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde daha düşük bulundu. Bu çalışmada 751Gln allelinin POF'a karşı koruyucu bir rolü olduğu bulundu.
Endometrioma tanısı alan hastaların servikal sürüntülerinde spektroskopik değişimlerin saptanması
Amaç: Bu araştırma ile endometrioması olan kadınlarda servikal sürüntü örneklerinde Fourier dönüşümlü kızılötesi spektroskopi (Fourier transform infrared spectroscopy - FTIR) bulgularının sağlıklı kontrollere göre farklılık gösterip göstermediğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Endometrioma tanısı ile takip edilen 52 hasta ile jinekolojik yakınması veya tanısı konulmuş jinekolojik bir hastalığı olmayıp rutin servikal sürüntü taraması için polikliniğe başvuran 52 sağlıklı kadın araştırmaya dahil edilmiştir. Katılımcılardan sitobrush ile Pap smear alınmasını takiben pamuklu çubuk vasıtasıyla sürüntü örnekleri alınmıştır. Örneklerin FTIR spektrumları zayıflatılmış toplam yansıma (attenuated total reflectance - ATR) yöntemi ile 4000-600 cm-1 aralığında kaydedilmiştir. Bulgular: Analiz sonucunda elde edilen örnek spektrumları görsel olarak morfolojik yönden incelenerek dalga paternleri yönünden benzerlik gösteren spektrumlara sahip örnekler istatistik analiz için seçilmiştir. İstatistiksel analize endometrioma grubundan 24 ve kontrol grubundan 20 katılımcının örnek spektrumları dahil edilmiştir. 2350 cm-1 'de karbondioksit molekülünü yansıtan tepe ve 1050 cm-1 'de oligosakkarid ve polisakkarid içeriğini yansıtan tepe altında kalan alanların ortalama değerlerinin endometriozis grubunda, sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha fazla olduğu bulunmuştur (sırasıyla U= 151,0, P < 0,05 ve U= 154,0, P < 0,05). Lipid, yağ asidi, protein, nükleik asit, fosforile protein ve fosfolipid bileşenlerini yansıtan dalga numaralarında tepe altında kalan alanlarda gruplar arası anlamlı fark bulunamamıştır. Sonuç: Servikal sürüntü örneklerinin FTIR spektroskopisinin, endometriomanın neden olduğu moleküler değişiklikler hakkında bilgi verme potansiyeline sahip olduğu düşünülebilir. FTIR spektroskopinin tanıda kullanımı için daha fazla bilimsel veriye ve daha büyük bir örneklemde, cerrahi yolla tanı konulmuş endometrioma vakalarının dahil edildiği, ileri kemometrik analizlerin sürece eklendiği araştırmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
Over kanseri hastalarında leptin G-2548A ve leptinr-Q223R gen varyantlarının, serum leptin ve leptin reseptörü seviyeleri ile ilişkisinin araştırılması
Leptin ağırlıklı olarak adipoz dokudaki adipositler tarafından sentezlenek kana salınan, dolayısıyla kişinin yağ dokusu ile orantılı olarak serum düzeyleri yükselen bir hormondur. Leptinin iştah ve enerji homeostazı üzerindeki etkilerinin uzun yıllardır bilinmesine rağmen, son yıllarda yapılan çalışmalar leptinin kanser gelişiminde önemli rol oynayan migrasyon, büyüme, invazyon ve anjiyogenez gibi mekanizmalar ile de ilişkili olduğunu ileri sürmektedir. Bunun yanında, over kanseri tüm dünyada kadınlar arasında önde gelen mortalite nedenlerinden biridir ve obezitenin bu kanser türü için bir risk faktörü olabileceği düşünülmektedir. Leptin geninin promotor bölgesindeki Leptin G-2548A polimorfizmi adipoz dokuda artan leptin ekspresyonu ve salınımı ile doğrudan ilişkilidir. Leptin reseptör geninin ekstrasellüler domainini kodlayan bölgedeki LeptinR-Q223R polimorfizmi ise reseptörün fonksiyonunu etkileyerek, leptinin reseptörüne bağlanma yeteneğinde bozukluklar oluşturmakta ve bunun da sirkülasyonda artan leptin seviyesi ile ilişkili olduğu ileri sürülmektedir. Son zamanlar da yapılan epidemiyolojik ve moleküler düzeydeki araştırmalar bu polimorfizmlerin prostat, meme, kolorektal kanserler gibi kanserlere yatkınlık oluşturabileceğini iddia etmektedir. Biz de çalışmamızda bu bilgilerden yola çıkarak; over kanserli hastalarda Leptin G-2548A ve LeptinR-Q223R polimorfizmlerinin sıklığını ve leptin ile çözülebilir leptin reseptörü serum düzeylerini sağlıklı kontroller ile karşılaştırarak over kanseri ile olası ilişkisini değerlendirmeyi hedefledik. Çalışmamızda gruplarımız 61 over kanserli hasta ile 51 sağlıklı kadından oluşmaktadır. Leptin G-2548A ve LeptinR-Q223R genlerinin polimorfizmlerinin tayininde Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PZR), Restriksiyon Fragment Uzunluk Polimorfizmi (RFLP) ve Agoroz Jel Elektroforezi yöntemleri kullanılmıştır. Serum leptin ve çözülebilir leptin reseptör düzeyleri ise ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Çalışmamızda her iki polimorfizm, hasta ve kontrol grubu arasında genotip ve allel dağılımları açısından incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Ayrıca, genotip dağılımına göre leptin ve çözülebilir leptin reseptör düzeyleri arasında da anlamlı bir fark bulunamamıştır. Serum leptin düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde yüksek bulunmasına rağmen, bu yüksekliğin hastaların vücut kitle indeksinin kontrollere göre yüksek olmasından kaynaklanabileceği düşünülmektedir. Leptin G-2548A ve LeptinR-Q223R gen varyasyonlarının, leptin ve çözülebilir leptin reseptör serum düzeylerinin over kanseri ile ilişkili olup olmadığını belirlemek için büyük gruplar kullanılarak yapılacak geniş kapsamlı araştırmaların daha güvenilir sonuçlar doğuracağı kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Over kanseri, Leptin, Leptin reseptör
Arı sütünün ovaryum kanser hücrelerinin proliferasyonu ve apoptozisi üzerine etkisi
Arı sütü, antitümörik, antibakterial, antiallerjik, antikanserojenik ve immünomodülatör gibi pek çok biyolojik aktiviteye sahip doğal bir birleşiktir. Ovaryum kanseri, en sık görülen kanser türleri arasında dördüncü sırada yer almakta ve özellikle epitelyal over kanseri, tüm ovaryum malign hastalıkların yaklaşık % 90'ını oluşturmaktadır. Sunulan çalışmanın amacı, arı sütünün farklı doz ve sürelerinin, epitelyal ovaryum kanserleri içinde görülme sıklığı en fazla olan seröz tipte epitelyal over kanseri üzerine proliferatif veya apoptotik etkilerinin araştırılmasıdır. Bu amaçla, Skov-3 insan over adenokarsinoma hücre soyundaki hücreler, McCoy besiyerinde çoğaltıldı ve 6'lı well platelere ekildi. Arı sütünün stok solüsyonu hazırlandı (1000mg arı sütü 10ml distile suda çözdürülerek) ve hazırlanan stok çözeltiden 1mg/ml, 5mg/ml, 10mg/ml, 20mg/ml ve 50mg/ml arı sütü dozları medyum içine eklenerek 24, 48 ve 72 saat boyunca inkübe edildi. Arı sütü uygulaması sonrasında, yapılan hücre canlılık testini (Tripan Blue) takiben, arı sütünün proliferatif etkisini belirlemek amacıyla Ki-67, apoptotik etkisini belirlemek amacıyla aktif caspase-3 ve aktif PARP-1R ifadeleri immunositokimyal ve immunfloresan yöntemle incelendi. Ayrıca apoptozisin belirlenmesi için kullanılan TUNEL yöntemi ile immunositokimyasal ve immunfloresan bulgular desteklendi. Deneylerin sonucunda, arı sütünün 1mg/ml ve 24 saat uygulamasının hücre proliferasyonu ve apoptozis üzerine etkili olmadığı, ancak genel olarak 50 mg/ml'lik 72 saat arı sütünün kanser hücrelerinde proliferasyonu inhibe ettiği, apoptozisi ise indüklediği belirlendi. Sonuç olarak, ovaryum kanseri üzerine alternatif bir tedavi olarak arı sütünün, gerek monoterapik gerekse kombine kullanımının yeni deneysel protokollere temel oluşturabileceği düşünülmektedir.
Endometrioma varlığında düşük over rezervinin pten-AKT-FOXO3 gen ekspresyonu ile olan ilişkisi
Giriş ve Amaç: Endometriozis, patogenezi tam olarak aydınlatılamamış reprodüktif dönemdeki kadınların %5-15'ini etkileyen kronik bir hastalıktır. Endometriozis gelişiminde PTEN geninde meydana gelen mutasyonların ve gen ekspresyonundaki azalmanın etkisi olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı endometriozis ve endometrioma etyolojisinde PTEN, AKT ve FOXO3 sinyal yolağında bulunan gen ekspresyonlarının rolü ve düşük over rezervinde bu gen ekspresyonlarının etkisinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif araştırma Mayıs 2019/Nisan 2020 tarihlerinde, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Üreme Endokrinolojisi ve İnfertilite Bilim Dalı ve Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı ile birlikte yürütüldü. Çalışmaya, ovaryan patoloji ön tanısı ile polikliniğe başvuran 18-40 yaş aralığında, endometrioma ve diğer benign over kistleri saptanarak cerrahi uygulanılan, endometrioma tanılı 20 hasta (Endo Grup), diğer kist grubuna dahil edilen 20 hasta (Non-Endo Grup) olmak üzere 40 hasta dahil edildi. Cerrahi sırasında kist duvarlarından toplanan doku örneklerinde PTEN, AKT ve FOXO3 gen ekspresyonları real-time PCR analizi ile değerlendirildi. Her iki grubun gen ekspresyonları karşılaştırıldı. Bulgular: Endo grup ve Non-Endo grup arasında yaş açısından anlamlı fark saptanmadı. (Sırasıyla, 31.1 (5,8) – 31.2 (6,0) p=0,937) Endo grubunun AFC ortalaması Non-Endo grubunun ortalamasından düşüktü ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı. (p=0,028) PTEN ekspresyon seviyeleri arasında Endo grubunda istatiksel olarak anlamlı olmasa da 1,64 katlık düşüş söz konu idi. AKT ekspresyon seviyesinde Endo grubunda 5,99 kat artış mevcuttu bu artış istatiksel olarak anlamlı idi. (p=0,046) DOR saptanan hastaların oranları, Endo ve Non-Endo grup için sırasıyla %50 ve %40'tı. DOR olanların PTEN ekspresyonu, NOR olanlardan 4,92 kat azdı bu fark istatiksel olarak anlamlı saptandı. (p=0,004) Serum AMH ile PTEN ekspresyonu arasında pozitif yönlü anlamlı korelasyon saptandı. (p=0,002) iii Sonuç: Çalışmamızda Endo grubunda AKT ekspresyonu daha yüksek saptanmıştır. Aynı zamanda DOR olanlarda PTEN ekspresyonu daha düşük saptanmıştır. Endometriozis etyolojisinde ve endometriomaya bağlı düşük over rezervinde PTEN, AKT ve FOXO3 sinyal yolağındaki değişimlerin etkisi olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: PTEN, AKT, FOXO3, AMH, Endometrioma, Endometriozis, Düşük Over Rezervi
Over kanserinde klinik ve laboratuvar parametrelerin sağkalım ileilişkisi
Giriş ve amaç: Over kanseri, jinekolojik kanserler arasında en sık görülen ikinci kanserdir ve ayrıca en sık ölüm sebebidir. Over kanserinin prognozu hastalığın evresiyle yakın ilişkilidir. Literatürde over kanseri ile ilgili olarak klinik ve laboratuar parametreleri ile sağkalım arasındaki ilişkiyi gösteren yeterli çalışma mevcut değildir. Bu nedenle çalışmamızda, over kanserli hastaların tanı anındaki evreleri, metastaz yerleri, parite ve gravite sayıları, menopoz yaşları, uygulanan tedaviler, laboratuar parametreleri (CA-125, CEA, CRP, albumin, kreatinin) ile genel sağ kalım (GS) ve progresyonsuz sağ kalım (PFS) arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Materyal-Metod: Bu çalışmada, 11.04.2012 ile 18.12.2020 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalına başvurmuş ve over kanseri nedeniyle tedavi edilen 83 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların GS, PFS ve demogratif verileri ile , laboratuar parametrelerini, tanı anındaki evrelerini, metastaz yerlerini karşılaştırdık. Bulgular: Hastaların tanı anında ortanca yaşı 57 (min-max:18-85) idi. Menapoz döneminde olan 70 hastanın ortanca menapoz yaşı 48 (min-max:18-57) idi. Tanı anında 63 hastada asit mevcuttu. Hastalarda en sık saptanan histopatolojik alt tip HGSC (High grade serous carcinoma) (65 hasta) iken en az saptanan alt tip ise brenner tümörü idi. Tüm hastaların %41'i (34 hasta) tanı anında Evre IIIC hastalığa sahipti. Hastaların %72.3'ünde (60 hasta) tanı anında metastatik lezyonlar mevcuttu. En sık metastaz yeri %37.3 (31 hasta) ile kolon ve ince bağırsak idi. Hastaların %26.5'inde (22 hasta) WT1 ile boyanma mevcuttu. Östrojen ile boyanma oranı %34.9 (29 hasta) ve progesteron ile boyanma oranı ise %30.1 (25 hasta) idi. Hastaların ortalama GS 36.85±24.18 ay ve ortanca GS 31.5 (1.4-91.8) ay olarak hesaplandı. Elde ettiğimiz verilere göre ortanca sağkalım oranı 12 ay için %93, 24 ay için %81.6, 36 ay için %69.9 ve 60 ay için ise %43.9 idi. Çalışmamızda hastaların tanı anındaki CA-125 ve WT1 boyanma özelliği ile GS arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. Hastaların GS süresi tanı anındaki CA125 değeri düşük olanlarda yüksek saptandı (p=0.011). Aynı şekilde tümörü WT1 ile boyanma özelliği göstermeyen hastaların GS süresi anlamlı derecede yüksek saptandı (p=0.036). Hastaların ortalama PFS süresi 19.12 ± 16.33 ay, ortanca PFS süresi ise 13 (12 -91.8) ay olarak saptandı. Çalışmamızda WT1 boyanma özelliği ile PFS arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.040). Tümörü WT1 ile boyanma özelliği gösteren hastaların PFS anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızdaki sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda over kanserinde postmenopozal dönemde batında asitin çok sık bir bulgu olduğu görülmektedir. Özellikle erken postmenapozal kadınlarda yeni gelişen asitte over kanseri ayırıcı tanı olarak mutlaka akılda bulundurulmalıdır. Ayrıca çalışmamızın sonuçlarına göre over kanserli hastalarda metastaz açısından ilk değerlendirilmesi gereken sisteminin gastrointestinal sistem olduğu görülmektedir. Genel sağkalımı göstermede WT1 ve tanı anındaki CA125 düzeyinin önemli birer belirteç olduğu düşünülmektedir. Tek başına bir parametrenin PFS'i tahmin etmede yeterli olmayacağı görülmektedir. Birden çok parametreyi bir arada kullanarak geliştirilecek modeller ile PFS tahmin çalışmalarının daha doğru sonuçlar verebileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Genel sağkalım; Progresyonsuz sağkalım; WT-1; Östrojen; Progresteron; Over kanseri
Gaziantep ilinde meme ve/veya over kanseri tanısı almış olgularda BRCA1/BRCA2 gen mutasyonlarının retrospektif olarak klinik ve demografik özelliklerinin araştırılması
Patojenik BRCA1/BRCA2 gen mutasyonu taşıyan bir kadının hayatı boyunca meme ve/veya over kanserine yakalanma ihtimali yüksek olasılıklıdır. Meme kanseri ve/veya over kanseri olgularında BRCA1/BRCA2 gen mutasyonlarının türleri klinik ve demografik özelliklerini belirlemektir. Bu çalışmada Gaziantep ilinde iki merkezli meme ve/veya over kanseri tanısı almış olgularda BRCA1/BRCA2 gen analizi kriterlerini karşılayan 104 olgunun dosyaları seçilmiştir. Hastaların; yaş, cinsiyet, komorbidite, BRCA1/BRCA2 mutasyonu, saptanan mutasyonun lokasyonu, değişen proteinin ismi, cDNA change kısmı, tanı tarihi, menopoz durumu, ailede kanser öyküsü, histopatolojik alt tipi, immunhistokimya alt tipleri, hormon reseptör pozitif hastada östrojen reseptör progesteron reseptör düzeyi, Kİ67 indexi, tanı anında evresi, profilaktik mastektomi, profilaktik ooforektomi, exitus tarihi, genetik test sonuçları değerlendirilmiştir. BRCA1 ve BRCA2 mutasyonu tespit edilen hastaların gen lokasyonlarına bakıldığında en sık genetik mutasyonların ekzon 11'de; n=35 (%31.82) meydana geldiği, ikinci sıklıkla ise ekzon 10'da; n=25 (%22.73) meydana geldiği tespit edilmiştir. Hasta olan veya olmayan genetik mutasyon saptanan hastalarda en fazla tespit edilen protein değişimi c.3318C>G n=6 (%5.8) iken; ikinci sıklıkla görülen protein değişimi c.9317G>A n=4 (%3.8) olarak tespit edilmiştir. BRCA1 ve BRCA2 genetik mutasyon tespit edilen hastaların tanı anında menopoz durumu açısından postmenopozal grupta yükseklik açısından anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p=0.024*).Kanser tespit edilen 84 BRCA1 ve BRCA2 mutant hastaları histolojik grade açısından değerlendirdiğimizde yüksek grade açısından anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0.040*). Yine kanser tespit edilen BRCA1 ve BRCA2 mutasyonu olan 84 hasta tümör bölgesine göre (bilateral, sağ, sol) sol lokalizasyonu daha fazla saptanmıştır (p=0.001*). Meme kanseri olan hastaların genel sağkalım süresi 153 ay, over kanseri olan hastanın genel sağkalım süresi 43 ay bulunmuştur. Mutasyon pozitif olguların hormon reseptörleriyle ilişkileri, yaşı, evresi, aldığı tedavileri, geçirdiği operasyonlar ve yakınlarındaki pozitiflik yakalandığı zaman mutasyon saptanan kişilerin ileriki yaşlarında hastalığa yakalanma insidansları, profilaktik tedaviler (mastaktomi,ooferektomi gibi), morbidite ve mortaliteyi azaltma, takip süreçleri açısından bizlere yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: BRCA1 geni, BRCA2 geni, meme kanseri, over kanseri
Polikistik over sendrom tanılı hastaların kan serum değerlerinde DNA hasarı ve oksidatif stresin değerlendirilmesi
Amaç: Polikistik over sendrom (PKOS) tanılı kadınlarda biyokimyasal androjen yüksekliği olan ve olmayan kadınların kan serumlarında oksidatif stres ve DNA hasarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma Nisan 2022 ve Kasım 2022 tarihleri arasında prospektif kohort olarak yürütüldü. Rotterdam kriterlerine göre PKOS tanısı konulan 16-40 yaş arası kadınlar ve sağlıklı kontrol hastaları dahil edildi. Çalışmaya toplam 178 hasta dahil edildi ve hastalar 3 gruba ayırıldı. 1. grup androjen yüksekliği olmayan PKOS'lu kadınlar, 2.Grup androjen yüksekliği olan PKOS'lu kadınlar ve 3.Grup sağlıklı kontrol hastalarından oluşmaktadır. Hastaların tümünden adetlerinin 2-5. gün arasında kan tahlilleri istenmiştir. Alınan bu örneklerden hormonal, metabolik ve lipid parametreleri bakılmış ve ayrıca kan serumlarından oksidatif stres ile DNA hasarı varlığı değerlendirilmiştir. Çalışma sonunda biyokimyasal androjen yüksekliğinin PKOS'lu kadınlarda oksidatif stres ve DNA hasarı üzerine etkisi ile metabolik parametreler ile ilişkisi incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplamda 178 hasta dahil edilmiştir. Rotterdam kriterlerine göre 112 PKOS hastası ve 66 kontrol hastası alınmıştır. PKOS hasta grubu androjen yüksekliği olan ve olmayan iki gruba ayrılmıştır. Gruplar arasında demografik özelliklerden VKİ en yüksek hiperandrojenemik PKOS grubunda bulunmuştur. Çalışma sonucunda hiperandrojenemik PKOS'lu grupta oksidatif stres hasarı, inflamatuvar marker ve DNA hasar değerleri artmış olarak bulunmuştur (p<0,05). Çalışmamızda androjen yüksekliği ile metabolik parametreler arasında ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda biyokimyasal hiperandrojenemik PKOS'lu hastalarda artmış oksidatif stres hasarı, kronik inflamasyon ve DNA hasarı tespit ettik. Nonadrojenik PKOS'lu kadınlar da sağlıklı grup ile karşılaşılaştırıldığında oksidatif stres, kronik inflamasyon ve DNA hasarının artmış olduğunu bulduk. Fakat androjen yüksekliği ile metabolik parametreler arasında anlamlı bir ilişki tespit edemedik. PKOS ile metabolik sendrom ve lipid profili arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir. Anahtar kelimeler: PKOS, hiperandrojenemi, DNA hasarı, oksidatif hasar, kronik inflamasyon
Over torsiyonu modeli oluşturulan sıçanlarda high sensitive C-reactive protein seviyelerinin tanısal değeri
Amaç: Deneysel olarak over torsiyonu modeli oluşturduğumuz sıçanlarda yüksek duyarlıklı C-reactive protein (hs-CRP) seviyelerinin erken tanıda yeri ve önemi araştırılmıştır. Over dokusunda iskemiye bağlı meydana gelecek hasarın boyutlarını hs-CRP düzeyinde değişiklikler ortaya koyup koymadığı incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Bu randomize kontrollü deneysel çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Etik Kurulu izni ile, olarak Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı tarafından yürütüldü. Sprague-Dawley cinsi toplam 18 adet dişi sıçan çalışmaya dahil edilerek üç gruba ayrıldı. Grup 1 (Sham grubu): Sadece laparotomi uygulanan kontrol grubu (n=6), Grup 2: iki saat süreyle iskemi oluşturulan torsiyon modeli grubu (n=6), Grup 3: dört saat süreyle iskemi oluşturulan torsiyon modeli grubu (n=6). Her üç gruptan işlem öncesi ve sonrası kan örneği alındı. Bu örneklerde hs-CRP düzeyi ölçüldü. Sıçanların over materyalleri ışık mikroskobunda histolojik olarak skorlandı. Histopatolojik bulgular ve hs-CRP sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Yapılan biyokimyasal değerlendirmede her üç grupta hs-CRP seviyelerinin işlem öncesi değerler anlamlı fark saptanmadı (p=0,37). Her üç grupta işlem sonrası değerler anlamlı fark saptanmadı (iki saat iskemi için p = 0,2; dört saat iskemi için p = 1). Hs-CRP seviyesindeki artış gruplar arasında kıyaslandığında Grup 2'deki artışta Grup 1'e göre (p < 0,001), Grup 3'deki artışta Grup 2 ve Grup 1'e göre anlamlı fark saptandı (sırasıyla, p < 0,001, p < 0,001). Histolojik değerlendirmede; Grup 2'de Grup 1'e göre interstisyel ödem (p = 0,3), hemoraji (p = 1), foliküler hücre dejenerasyonu (p = 0,56) ve iltihabi hücre infiltrasyonu (p = 1) arasında anlamlı fark gözlenmezken konjesyon bulguları arasında anlamlı fark izlendi (p = 0,01). Grup 3 ile Grup 2 kıyaslandığında interstisyel ödem (p = 1), konjesyon (p = 1), foliküler hücre dejenerasyonu (p = 0,241) ve iltihabi hücre infiltrasyonu (p = 1) arasında istatistiksel fark gözlenmezken hemoraji bulguları arasında anlamlı fark izlendi (p = 0,019). Grup 3 ile Grup 1 kıyaslandığında göre interstisyel ödem (p = 31), ve iltihabi hücre infiltrasyonu (p = 1) arasında anlamlı fark gözlenmezken konjesyon (p = 0,001), hemoraji (p = 0,019) ve foliküler hücre dejenerasyonu (p = 0,005) bulguları arasında anlamlı fark izlendi; Grup 3'deki değişikliklerin Grup 2 ye göre daha belirgin olduğu gözlemdi. Sonuçlar: Hs-CRP düzeyi, tek başına torsiyonun erken tanısını koymada yeterli olmazken seri takipleri torsiyon tanısını destekler.
Deneysel prematür ovaryen yetmezliği modelinde kullanılan antioksidanların mitofaji proteinleri ve bunlarla ilişkili microRNA'lar üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmada parkin bağımlı ve bağımsız mekanizmaların kuersetin ve kurkumin ile ortaya çıkan değişiklikleri; follikül sayımı, immunohistokimyasal proteinler, mRNA'lar ve bunlarla ilişkili microRNA'lar aracılığıyla incelenerek, kuersetin ve kurkuminin prematür ovarten yetmezlikte koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda sıçanlar üzerinde siklofosfamid aracılığı ile deneysel prematür ovaryen yetmezlik modeli oluşturuldu. Ardından dokular histopatolojik yöntemlerle ve histokimyasal boyamalarla incelendi. Ovaryum örnekleri üzerinden RNA izolasyonu yapıldı ve cDNA Sentezi ve qPCR işlemleri gerçekleştirildi. Elde edilen bulgular ile gruplar arasındaki farklılık istatistiksel olarak değerlendirildi. Siklofosfamidin ovaryen doku üzerinde doğurganlık için temel havuz olan primordial follikülleri tüketti ve atreziyi indükledi. Kurkumin ve kuersetin parkin bağımlı yolaklar üzerinden etki göstererek ovaryen follikül havuzunda belirgin iyileşme sağladı. Kurkumin ve kuersetin verilen gruplarda izlenen primordial follikül havuzdaki belirgin artış ve atrezik follikül oranlarındaki azalma, over üzerinde parkin aracılı yolda belirgin olarak mitofajiyi regüle ederek kurkumin ve kuersetinin POY patogenezinde koruyucu ve tedavi edici rolleri olduğunu ortaya koymaktadır.