Neurosurgery

66 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Normal basınçlı hidrosefalinin beyin MRG bulguları ile değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı idyopatik Normal Basınçlı Hidrosefali (iNBH) hastalarında görüntüleme bulgularının profilini ortaya çıkarmak, bu görüntüleme bulguları ile klinik bulgular arasındaki korelasyonu belirlemek ve ventrikülo-peritoneal şant cerrahisi öncesinde, görüntüleme bulgularından yola çıkarak cerrahiye yanıtı öngörebilmenin imkânlarını araştırmaktır. Aralık 2020-Aralık 2022 tarihleri arasında yürüme bozukluğu, bilişsel bozulma veya idrar inkontinansı şikayetlerinden biri veya daha fazlasıyla başvuran ve kraniyal Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG)'de ventrikülomegalisi olan hastalardan 2021 iNBH tanı kriterlerini karşılayan hastalar çalışmaya dahil edildi. Nörogörüntüleme bulguları hem kalitatif hem de volBrain yazılımı ile hacimsel hesaplamlarla kantitatif olarak yapıldı. VP şant cerrahisi sonrası hastaların klinik seyirleri prospektif olarak izlenmiştir. Çalışmaya 75 hasta (%44'ü kadın, %56'sı erkek; yaş ortalaması 71,23 yıl) dahil edildi. Hastaların tedavi öncesi kalitatif ve kantitatif MRG bulguları ile demans, yürüme bozukluğu ve idrar inkontinansı şeklindeki klasik klinik üçlüsü arasında korelasyon değerlendirmesi yapıldı. Sylvian sulkusta veya diğer sulkuslarda orantısız genişleme (DESH) bulgusu 73 hastada (%98) hastada, kallozal açıda daralma ise 71 hastada (%95) bulundu. Kalkarin sulkusta genişleme hastaların %20'sinde, parietooksipital sulkusta genişleme ise %32'sinde saptanmıştır. Basılmış mezensefalon bulgusu 26 hastada (%35) izlendi. Beyin Omurilik Sıvısı (BOS) akım hızı normal olan hastalarda demans görülme sıklığı anlamlı olarak daha fazla saptandı (p=0,033). Tedavi öncesi yürüme bozukluğu ve idrar inkontinansı ile hiçbir görüntülüme bulgusu arasında anlamlı korelasyon bulunmadı (p>0,05). Çalışmamızda aynı zamanda, değişkenlerin klinik bulgular üzerinde birlikte nasıl etkili olduklarını belirleyebilmek için 'Karar Ağacı' yöntemi kullanıldı. Her bir yakınma için ayrı modellemeler oluşturuldu. Değişkenlerin yürüme bozukluğu üzerine etkisini değerlendiren karar ağacına göre: DESH bulgusu olan hastalarda yürüme bozukluğu görüldü. DESH bulunmuyor ancak verteks düzeyinden sulkal daralma ve basılmış mezensefalon mevcutsa yürüme bozukluğu görüldü. Çalışmaya dahil edilen 75 hastanın 64'ünde tanısal amaçlı boşaltıcı lomber ponksiyon (LP), 9'unda ise eksternal lomber drenaj (ELD) yapıldı. Periventriküler T2 hiperintensiteleri olmayan hastaların LP'ye pozitif yanıtı anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Toplam 42 hastaya VP şant cerrahisi uygulandı. Tedavi sonrası demanstaki değişimin MRG bulgularıyla ilişkisine bakıldığında yalnızca interhemisferik DESH varlığında demansta düzelme anlamlı düşük olduğu bulundu (p=0,011). Tedavi sonrası yürüme bozukluğundaki değişimin MRG bulgularıyla ilişkisine bakıldığında verteks düzeyinde sulkal daralması olan hastaların tümünde yürüme bozukluğunda düzelme (p=0,004) saptandı. Ayrıca dördüncü ventrikül ortalama hacmi cerrahi müdahaleye yanıt görülmeyen hastalarda 1.55 cm3 , yanıt görülen hastalarda ise 3.28 cm3 bulundu (p=0,024). Tedavi sonrası idrar inkontinansındaki iyileşme ile hiçbir MRG bulgusu arasında anlamlı korelasyon bulunmadı (p>0,05). Elde edilen bulgular, iNBH hastalarında parietookspital ve kalkarin sulkuslarda genişleme ve basılmış mezensefalon bulgularının nadir olmayarak görülebileceğini, periventriküler beyaz cevher lezyonu olmayanlarda LP'ye yanıtın arttığını, meziyal sulkal daralması olanlarda ise VP şant yanıtının arttığını gösterdi.

BeyinHidrosefaliManyetik rezonans görüntüleme+4
Khalıd Mammadlı
Hacettepe University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kafa içi basınç artışına sendromuna yönelik hemşirelik bakım paketinin geliştirilmesi ve pilot uygulama

Kafa İçi Basınç Artışı Sendromuna Yönelik Hemşirelik Bakım Paketinin Geliştirilmesi ve Pilot Uygulaması. Bu araştırma, kafa içi basınç artışı sendromuna yönelik hemşirelik bakım paketinin geliştirilmesi ve bakım paketinin pilot uygulamasının gerçekleştirilmesi amacıyla eylem araştırması olarak gerçekleştirilmiştir. Araştırma bakım paketinin geliştirilmesi ve pilot uygulaması olmak üzere iki aşamada gerçekleştirilmiştir. Bakım paketi, Sağlık Hizmetlerinde Kalite İyileştirme Enstitüsünün önerileri doğrultusunda geliştirilmiştir. Kapsamlı bir literatür taraması ve analiziyle taslak bakım paketi oluşturulmuştur. Taslak bakım paketinin oluşturulmasında 19 makaleden elde edilen kanıtlardan yararlanılmıştır. Taslak bakım paketine ilişkin Delfi yöntemiyle uzman görüşleri alınmıştır. Kanıtlar ve uzman görüşleri doğrultusunda 5 parametreden oluşan bakım paketi oluşturulmuştur. Araştırmanın pilot uygulaması, Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Beyin ve Sinir Cerrahisi Yoğun Bakım Ünitesinde Ocak-Nisan 2022 tarihleri arasında 16 hemşire ile yürütülmüştür. Araştırma verilerinin toplanmasında, "Hemşire tanıtıcı bilgi formu", "KİBAS hemşirelik bakım paketi kontrol listesi", "KİBAS hemşirelik bakım paketi uyum değerlendirme formu", "Hemşirelerin KİBAS hemşirelik bakım paketi kullanımına yönelik düşüncelerini değerlendiren soru formu" kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre çalışmaya katılan hemşirelerin %75'i kadın cinsiyette olup, yaş ortalaması 25,18±1,55, beyin ve sinir cerrahi yoğun bakım ünitesinde çalışma süresi 1,71±0,65 yıldır. Bakım paketi kullanılarak bakım verilen hastaların yaş ortalaması 50,90±18,3, %51,4'ü kadın ve yoğun bakım ünitesinde kalış süresi 3,09±4,17 gün olarak bulunmuştur. Araştırmada, hemşirelerin bakım paketine uyum oranı %100 olarak bulunmuştur. Hemşireler, kafa içi basınç artışı sendromuna yönelik geliştirilen hemşirelik bakım paketinin kanıta dayalı, bütüncül ve sistematik bakım sağladığını ifade etmiştir. Ayrıca, hemşireler, bakım paketinin bakım uygulamalarında standardizasyon sağladığını belirtmiştir. Kafa içi basınç artışı sendromuna yönelik geliştirilen hemşirelik bakım paketinin, kafa içi basınç artışı sendromu gelişen ya da gelişme riski olan hastaların bakımında kullanımı önerilir.

Bakım paketiCerrahi hemşirelikHasta bakımı+6
Melek Sarı
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Füzyonsuz vertebral cisim gerdirme cerrahisi sonrası adölesan idiopatik skolyozlu bireyler ile sağlıklı bireylerin gövde kas enduransı, statik denge, gövde kas kuvveti, eklem hareket açıklığı ve yaşam kalitesinin karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı, Füzyonsuz(ipli) Vertebral Cisim Gerdirme(Vertebral Body Tethering)cerrahisi geçirmiş bireyler ile normal sağlıklı bireylerde cerrahi sonrası gövde kas enduransı, ayakta durma dengesi, gövde kas kuvveti, normal eklem hareket açıklığı ve yaşam kalitesi skorlarını karşılaştırmaktır. Çalışmaya 11-18 yaşları arasında cerrahiden sonra 3 ay ile 3 yıl geçmiş 20 Adölesan İdiyopatik Skolyozlu ve 20 sağlıklı birey dahil edildi. Bireylerde lumba bölge esneklik değerlendirmesi mezura kullanılarak, Lumbal bölge eklem hareket açıklığı değerlendirmesi ise gonyometre kullanılarak yapıldı. Bireylerde Kas enduransları değerlendirilirken lumbal bölge fleksörleri için kraus Weber, ekstansörler için Biering-Sorensen testi kullanıldı. Bireylerde Denge değerlendirmesi için tek ayaküstünde durma testi gözler açık ve kapalı olmak üzere iki farklı şekilde uygulandı. Bireylerde yaşam kalitesini değerlendirmek için Scoliosis Research Society-22 revised (SRS-22r) ölçeği kullanıldı. Sağlıklı bireyler ile karşılaştırmak için Kısa Form-36 (KF-36) ölçeği her iki grupta da kullanıldı. Lumbal bölge eklem hareket açıklığı, esneklik, Kas enduransı ve denge olarak anlamlı bir fark görülmedi(p>0,05).Yaşam kalitesi enerji/canlılık/vitalite ve genel sağlık algısı puanlarının hasta grubunda sağlıklı katılımcılara göre anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur(p<0,05). Yaşam kalitesinde Fiziksel fonksiyon, fiziksel rol güçlüğü, emosyonel rol güçlüğü, ruhsal sağlık, sosyal işlevsellik ve ağrı puanları hasta grubunda sağlıklı katılımcılara göre anlamlı derecede farklılık göstermemektedir (p>0,05). Lumbal kas kuvveti olarak, sırt ekstansörleri, lateral gövde fleksörleri, ateriyor gövde fleksörleri ve oblik gövde fleksörleri ölçümleri, hasta grubunda sağlıklı katılımcılara göre anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur(p<0,05). Sonuç olarak yapılan Vertebral Body Tethering cerrahisinin olumlu sonuç verdiği, cerrahi öncesi ve sonrasında esneklik, denge, ve enduransın dahil edildiği değerlendirmelere ihtiyaç vardır.

Eklem hareket açıklığıErgenlerKas kuvveti+5
Mübarek Çelik
İstanbul Arel University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mezial temporal loba transpterigoid transmaksiller yaklaşım: Trigeminal sinir dalları arasındaki cerrahi yolların değerlendirilmesi

AMAÇLAR: Transkraniyal selektif amigdalohipokampektomi (SAH) sonrası görme alanı defektleri ve kognitif defisitler görülebilir ve mezial temporal bölgeye yönelik cerrahilerde morbiditeyi en aza indirmek hala çözülememiş bir sorundur. Endoskopik endonazal transpterigoid-transmaksiller (EETpTm) yaklaşımla trigeminal sinirin dalları arasından temporal pole ulaşılarak, rinal sulkus ve unkus anterior segmenti üzerinden uygulanan SAH ile bu riskler azaltılabilir. Amacımız EETpTm yaklaşımla SAH'nin uygulanabilirliğini araştırmak ve trigeminal sinir dalları arasından kazanılan cerrahi koridorları değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: EETpTm yolla KS V'in V1-V2 ve V2-V3 dalları arasından temporal pole ulaşılarak, rinal sulkus – entorinal alan – semilunar girus yolu ile lateral ventrikül temporal boynuzuna girildi ve endoskopik SAH tamamlandı. Ayrıca bölgenin lif diseksiyonları, tarif edilen cerrahi dikkate alınarak altı hemisferde gerçekleştirildi. SAH'ın boyutu EETpTm yaklaşım öncesinde ve sonrasında BT ve MR ile değerlendirildi. BULGULAR: EETpTm yaklaşımda pterigoid plaka ve tüberkülün rezeksiyonu ardından, sfenoidin büyük kanadının alt kısmı drillenerek V2-V3 arasındaki temporal duraya ulaşıldı. İnfraorbital sinirin inferolateral transpozisyonu sonrası, sfenoid kemiğin büyük kanadının üst kısmı V1-V2 koridoru boyunca rezeke edildi. İnferior orbital fissür genişletilerek, intradural çalışma alanı için V1-V2 ve V2-V3 cerrahi koridorları açığa çıkarıldı. Dura açılışı sonrası, optik radyasyonlar da dahil olmak üzere fonksiyonel beyaz cevher yollarının bütünlüğü bozulmadan rinal sulkus – entorinal alan – semilunar girus yolu ile lateral ventrikül temporal boynuzuna ulaşılarak SAH tamamlandı. SONUÇ: EETpTm yaklaşım, SAH için trigeminal sinir dalları arasından rinal sulkusa ve amigdalanın kortikal nükleusuna doğrudan erişim sağlar. Unkusun anterior segmenti üzerinden temporal boynuz içinde mezial temporal bölgeye en kısa yoldan ulaşılır. EETpTm yaklaşım ile SAH bölgeye yönelik cerrahilerde herhangi bir fonksiyonel beyaz cevher hasarını önleyecektir.

AmigdalaEndoskopiEpilepsi+6
Alperen Kaya
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periferik sinir defekt onarımında biyolojik kondüit modeli: De-epitelize insan amniyotik membranı ve adipoz kökenli mezenkimal kök hücre tabakası içeren sinir kondüit modelinin sinir iyileşmesine etkisinin değerlendirilmesi

Periferik sinir yaralanmalarında oluşan sinir defektlerinin rekonstrüksiyonu için ilk tercih otolog sinir grefti olmasına rağmen fonksiyonel sinir sakrifikasyonu gerektirmesi, ciddi donör alan dezavantajları ve nöral rejenerasyonun suboptimal olması nedeniyle yeni arayışlar devam etmektedir. Çalışmada sinir greftine alternatif olarak, sinir rejenerasyonu için elverişli bir ortam oluşturacağı düşünülen adiposit kökenli mezenkimal kök hücre tabakası (AKMKH) ve amniyotik membrandan (AM) oluşan biyolojik bir kondüit tasarlanmıştır. Üretilen kondüitin nöral rejenerasyona etkisini değerlendirmek üzere sıçanlarda 10 mm'lik siyatik sinir defekti oluşturulmuş olup, kontrol grupları olarak; sham kontrol grubu, negatif kontrol grubu ve otolog sinir grefti grubu; deney grupları olarak, AKMKH tabakası ve AM'den oluşan kondüit, PGA tüp kondüit, sadece AM'den oluşan kondüit kullanılmıştır. Farklı sinir onarım yöntemlerinin periferik sinir ve gastrokinemius kası üzerindeki etkileri fonksiyonel, histolojik ve immünohistokimyasal testler ile değerlendirilmiştir. Analizler sonucunda; miyelinli akson sayısı, orta (rejenerasyon) bölümde AM ve AKMKH tabakası kullanılan grup PGA tüp kondüit ve sadece AM kullanılan gruplara göre, distal bölümde ise AM ve AKMKH tabakası kullanılan grup PGA tüp kondüit kullanılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Proksimal sinir bölümünde S100 pozitif alan yüzdesi, AM ve AKMKH tabakası kullanılan grup, PGA tüp kondüit ve sadece AM kullanılan gruplara göre anlamlı olarak yüksek (sırasıyla; p<0,05, p<0,001); orta bölümde ise AM ve AKMKH tabakası kullaılan grup sadece AM kullanılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Gastroknemius kollajen lif alan yüzdesi AM ve AKMKH tabakası kullanılan grupta, PGA tüp kullanılan gruba göre istatistiksel olarak düşük bulunmuştur (p<0,05). Kas lifi çapı değerlendirmesinde ise; AM ve AKMKH tabakası kullanılan grup, otolog sinir grefti kullanılan gruba göre daha düşük iken, PGA tüp kondüit ve sadece AM kullanılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,001). AM ve AKMKH tabakası kullanılan grupta kas ağırlık indeksi, PGA tüp kondüit kullanılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). AM ve AKMKH tabakası kullanılan grupta PGA tüp kondüit ve sadece AM kullanılan gruplara göre iğne batırma (pin-prick) testi ve SFİ'de daha erken iyileşme saptanarak sinir rejenerasyonunun daha hızlı olduğunu gözlenmiştir. Sonuç olarak; AM ve AKMKH tabakasından oluşturulmuş biyolojik kondüitin periferik sinir defektlerinde otolog sinir greftine alternatif yeni bir biyolojik kondüit olduğu ve klinik uygulamalarda da kullanılabileceği düşünülmektedir.

Adipoz dokuAmnionDoku mühendisliği+7
Mahmut Muhsin Yılmaz
Hacettepe University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Cerrahi hastalarının anksiyete düzeylerinin hemşirelik bakım kalitesini algılamalarına etkisinin incelenmesi

Amaç: Araştırma, cerrahi hastalarının anksiyete düzeylerinin hemşirelik bakım kalitesini algılamalarına etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Araştırma Ağustos 2018-Nisan 2019 tarihleri arasında İzmir ilinde yer alan Ege Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Nöroşirürji kliniğinde yatan 92 hasta ile gerçekleştirildi. Verilerin toplanmasında; sosyodemografik verileri içeren Hasta Tanıtım Formu, Bakım Davranışları Ölçeği-24 (BDÖ-24), Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri (STAI) kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 17.0 programı kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi 0,05 kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmamıza katılan hastaların yaş ortalaması 51,22±11,56 olup, %51,1'i kadın, %88,0'inin evli, %51,7'si ilkokul mezunu, %32,6' sı ev hanımı, %71,8'i kranial bir tanı ile yatmış, %64,1'i daha önce hastanede yatmış, %58,7' si daha önce ameliyat olmuştur. Araştırmamızın verilerine göre BDÖ-24 puan ortalamaları 5,1±0,6 iken, STAI puan ortalamaları 66,8±14,2 bulunmuştur. Kadın hastaların anksiyete düzeyi erkek hastalara göre daha yüksek bulunmuştur (p=0,0001; t=4,567). Daha önce ameliyat olan hastaların anksiyete düzeyi ameliyat olmayanlara göre daha yüksek bulunmuştur (p=0,022 ; t=2,339). Ev hanımı olan hastaların anksiyete seviyesi diğer mesleklere göre yüksek bulunmuştur (p=0,010; F=3,230). STAI ile BDÖ-24 arasında negatif yönde zayıf düzeyde istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Ayrıca, her ölçek kendi içindeki alt boyutu ile korelasyonu incelenmiş olup yüksek ve pozitif yönde bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Cerrahi hastalarının anksiyete düzeylerinin hemşirelik bakım kalitesini algılamalarına etkisi yoktur. Anahtar Kelimeler: Anksiyete; Hemşirelik bakımı; Bakım Kalitesi; Nöroşirürji; Hasta memnuniyeti

AnksiyeteCerrahiHasta bakımı+6
Özgenur Kulu
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Algoloji Kliniği'nde spinal kord stimülatörü takılan hastaların retrospektif değerlendirilmesi

Ağrı, Uluslararası Ağrı Araştırma Grubu (IASP=International Association of the Study of Pain) tarafından "gerçek veya olası doku hasarına bağlı ortaya çıkan, insanın geçmişteki deneyimleri ile ilgili, hoş olmayan duyusal ve duygusal deneyim" olarak tanımlanmaktadır. Kronik ağrı ise; yaşam kalitesini bozan, ciddi iş gücü kaybı ve ekonomik kayıplara neden olan bir toplumsal sorundur. Kronik ağrı tedavisinde, konvansiyonel tedavi yöntemlerinin yetersiz kaldığı veya başarısız olduğu durumlarda girişimsel tedavi yöntemleri kullanılmaktadır. Girişimsel yöntemler içinde nöromodülasyon teknikleri önemli bir yer tutmaktadır. Nöromodülasyon uygulamaları, ağrı yolaklarının dinamik veya fonksiyonel inhibisyonu temeline dayanır. Spinal Kord Stimülatörü (SKS), nöromodülasyon teknikleri arasında en sık uygulanan tedavi yöntemidir. Çalışmamızda, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Algoloji Bilim Dalı'nda Ocak 2007- Mayıs 2018 tarihleri arasında Spinal Kord Stimülatörü takılmış 33 hastanın dosyaları retrospektif olarak tarandı. Hastaların demografik özellikleri, primer ağrı nedeni, ağrının lokalizasyonu, süresi, şiddeti ve niteliği, işlem öncesi ve işlem sonrası opioid tüketimi, işlem öncesi ve sonrasında uygulanmış olan ağrı skalaları, bu yönteme ilişkin erken veya geç dönemde oluşan komplikasyonlar ve yan etkiler kaydedildi. Kullanılan farklı opioidler arasındaki dozaj ve formülasyon farklılıkları açısından ortak bir kanıya varabilmek için, hastaların kullandığı tüm opioidler, oral morfin eş değer dozuna çevrilip hesaplandı. Hastalara işlem öncesi ve sonrası yapılmış olan Sayısal Derecelendirme Skalası (NRS), Oswestry Engellilik Ölçütü (ODI) ve hasta memnuniyet anketi, dosyaları incelenerek kaydedildi. Çalışmadaki hastaların NRS skorlarındaki düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Ağrı bölgesi alt ekstremite ve ayak olan olguların, ODI skorlarındaki düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Çalışmaya dâhil edilen tüm hastalar, SKS implante edilmeden önce opioid kullanmakta iken, SKS implantasyonu sonrası hastaların en az yarısı opioid kullanımını bırakmıştır. SKS uygulandıktan sonra opioid kullanımına devam eden 14 hastanın, 9'u ise ilacın kullanım dozunu azaltmıştır. Opioid kullanımındaki düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Yaptığımız çalışmanın ve literatürde SKS hakkında yapılan diğer çalışmaların sonuçları doğrultusunda; SKS'nin kronik ağrı palyasyonunda oldukça etkili, güvenilir ve konvansiyonel tedavi yöntemleri ile karşılastırıldığında uzun dönemde, daha düşük maliyetli bir tedavi yöntemi olduğunu düşünmekteyiz.

AğrıAğrı yönetimiBel ağrısı+4
Selen İplikçi
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periferik sinir onarımında yeni teknik: Onarım hattında yeni nörovasküler ilişkinin kurulması (Neo-nörovaskülarizasyon) sinir iyileşmesi ve kas atrofisi üzerindeki etkisi

Periferik sinir yaralanmaları ve onarım teknikleri günümüzde en çok üzerinde durulan konulardan birisidir. Sinir kesisi için önerilen altın standart onarım şekli gerilimsiz koaptasyon olmasına rağmen, bu yöntem her zaman uygulanamayabilir. Defektli sinir yaralanmalarında önerilen altın standart yöntem ise sinir otogrefti ile onarımdır; fakat bu yöntem ile elde edilen sonuçlar optimal olmaktan uzaktır. Alternatif olarak; ven kondüiti, yapay kondüitler, mezenkimal kök hücre veya VEGF destekli kondüitler denenmiştir. Sinir grefti veya diğer kondüitlerin temel kısıtlayıcı özelliği kendi vasküler kaynağının olmamasıdır. Bunun için pediküllü, prefabrike ve serbest sinir flepleri denenmiştir. Sinir fleplerin, normal sinir greftine göre daha üstün sonuçlar göstermesine rağmen, mikrocerrahi anastomoz gerektirmesi, flep seçeneklerinin kısıtlı olması ve tromboz geliştirebilmesi gibi dezavantajları da mevcuttur. Bu çalışmada, onarılan sinirin onarım hattını yanındaki brakial artere tespit ederek nörovaskülar ilişkiyi yeniden kurmayı, siniri vaskülarize etmeyi ve bunun hem histolojik hem de fonksiyonel iyileşme üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık. 7 grup üzerinde yapılan bu çalışmada, her grupta 7 rat olacak şekilde toplam 42 tane rat üzerinde yeni tanımladığımız tekniği araştırdık. 1. grup (Sham): 2. Grubun sol median sinirlerinden oluştu ve hiçbir cerrahi hasar görmedi. 2. grup (kontrol): bu gruptaki median sinirler kesildi ve primer koaptasyon şeklinde onarıldı. 3. grup (sinir grefti): bu gruptaki median sinirlerden 7 mm'lik segment çıkarıldı ve ters çevirilerek sinirin proksimal ve distal güdüklerine koapte edildi. 4. grup (ven grefti): bu gruptaki median sinirlerden 7 mm'lik segment çıkarıldı, defekt eksternal jugular venden alınan ven greftiyle onarıldı. 5. grup (primer koaptasyon + arterializasyon): bu gruptaki median sinirler primer koapte edildikten sonra brakial artere üç noktadan tespit edildi. 6. grup (sinir grefti + arterializasyon): bu grup 3. gruptan farklı olarak sinir grefti ve onarım hattının proksimali ve distali brakial artere tespit edildi. 7. grup (ven grefti + arterializasyon): bu grup 4. gruptan farklı olarak ven grefti ve onarım hattının proksimali ve distali brakial artere tespit edildi. Çalışmaya başlamadan önce tüm hayvanların ağırlıkları kaydedildi. Cerrahi işlemlerden 2 hafta sonra ağrılı uyaran, Von Frey ve çekme gücü testlerine haftalık bakıldı. Çalışma 13. haftada sonlandırıldı. Çalışmayı sonlandırmadan önce hayvanlar tekrar tartıldı, yürüme testi ve EMG testleri uygulandı. Örnekleri alırken damarların geçişinden emin olmak ve nabız ve tansiyon değerlerine bakmak için ratların brakial arterleri kateterize edildi. Daha sonra ratların FCR kas ağırlıkları kaydedildi. Histopatolojik ve immünhistokimyasal değerlendirme için ilk 4 grubun sadece sinirleri, diğer grupların ise sinirleri arterleriyle birlikte enblok şekilde alındı. Yakalama gücü testinde grup 3-6 karşılaştırmasında 8. haftadan itibaren, grup 3-7 de ise 7. haftadan itibaren anlamlı fark saptandı (p<0.05). Grup 4-5 karşılaştırmasında 4. haftada, grup 4-6 karşılaştırmasında ise 5. haftada anlamlı fark saptandı (p<0.05). Grup 4-7 karşılaştırmasında 6. haftadan itibaren anlamlı fark saptandı (p<0.05). Diğer karşılaştırmalarda anlamlı fark saptanamadı (p>0.05). Von Frey testinde grup 2-4 ve grup 4-6 karşılaştırmalarında 5. haftadan itibaren anlamlı fark saptandı (p<0.05). Grup 3-5, grup 4-5, grup 5-7 ve grup 6-7 karşılaştırmalarda 9. haftadan itibaren anlamlı fark saptandı (p<0.05). grup 3-6, grup 3-7 ve grup 4-7 karşılaştırmalarda 8. haftadan itibaren anlamlı fark saptandı (p<0.05). Sinir grefti yapılan grupların (grup 3 ve grup 6) arasında inflamasyon, fibrozis ve askonal dejenerasyon açısından anlamlı fark saptandı (p<0.05). Grup 3 sırayla, 1.57, 2.14 ve 1 ortalama değerlerle daha çok inflamasyon, fibrozis ve aksonal dejenerasyon gösterdi. Ven grefti yapılan grupların (grup 4 ve grup 7) arasında fibrozis, aksonal dejenerasyon, lif sayısı, miyelinizasyon, dezorganizasyon ve S100 boyanma yoğunluğu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı(p<0.05). Kas ağırlığı, hayvan ağırlığı, yürüme testi ve EMG testinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanamadı (p>0.05). Sonuç olarak; onarım hattının vakülarize edilmesi, sinir grefti ve ven greftinde daha iyi fonksiyonel ve histolojik iyileşme sağladı. Literatürle uyumlu bir şekilde vaskülarize greftler, vaskülarize olmayan greftlere göre daha erken ve tam fonksiyonel iyileşme gösterdi. Duyusal iyileşme, 12. haftada hiç cerrahi yapılmayan sinirle aynıydı. Tanımladığımız teknik, literatürde yapılan vaskülarizasyon tekniklerinden farklı olarak, mikrocerrahi anastomoz gerektirmemekte, tromboz riski taşımamakta ve bu teknikle ven grefti gibi diğer sinir kondüitleri de vaskülarize edilebilmektedir. Ayrıca, bu teknikte kullanılan damarın adventisya tabakasındaki sinir ağı, arter akım yönü ve nabız dalgasının bu iyi sonuçlarda katkısının olduğunu düşünmekteyiz. Bu etkinin net bir şekilde ortaya konabilmesi için ek çalışmalara ihtiyaç vardır.

Cerrahi fleplerPeriferik sinir hasarlarıPeriferik sinirler+3
Mo'ath K. H. Zuhour
Necmettin Erbakan University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Gece uygulanan hemşirelik bakım girişimleri ve gürültünün nöroşirürji yoğun bakım hastalarının uyku kalitesine etkisi

Yoğun bakım ünitelerinde (YBÜ) tedavi ve bakım uygulanan hastalar, bilişsel işlevlerini etkileyen ve deliryum riskini artıran ciddi uyku sorunları yaşamaktadır. Nöroşirürji yoğun bakım hastalarının uyku sorunlarına odaklanan sınırlı sayıda çalışmada, gürültünün ve gece uygulanan hemşirelik bakım girişimlerinin uykuyu olumsuz etkilediği belirtilmiş ancak sadece bir çalışmada uyku kalitesi değerlendirilmiştir. Bu çalışmada, gece uygulanan hemşirelik bakım girişimlerinin ve gürültünün nöroşirürji yoğun bakım hastalarının uyku kalitesine etkisini değerlendirmek amaçlandı Tanımlayıcı ve ilişki arayıcı tipteki bu çalışma, Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahi YBÜ'nde yürütüldü. En az bir gece tedavi ve bakım uygulanan, uyku bozukluğu tanısı olmayan, sedasyon uygulanmayan ve Glasgow Koma Skala puanı 13'ün üzerinde olan 186 hasta araştırmanın örneklemini oluşturdu. Araştırma öncesi etik kurul ve kurum izinleri alındı. Veriler, Nisan 2021- Ocak 2023 tarihleri arasında veri toplama formu ve Richard- Campbell Uyku Ölçeği (RCUÖ) ile toplantı. Hastanın YBÜ'nde kaldığı ilk gece, 20:00-07:00 saatleri arasında, ortamdaki ses düzeyi desibelmetre ile saatlik ölçüldü, ses oluşturan faktörler ve hastanın uyku durumu değerlendirildi. YBÜ'nde kaldığı ilk gece hastaya uygulanan hemşirelik bakım girişimleri ve sıklığı hemşire formlarından kaydedildi. Veri analizinde, tanımlayıcı istatistikler, Bağımsız Örneklem t testi, Tek Yönlü Varyans Analizi, Pearson korelasyon testi ve çoklu lineer regresyon analizi kullanıldı. Hastaların %95,7'si yoğun bakım sürecinde gece uyku düzeninde değişim olduğunu ve en sık yaşadıkları uyku sorunlarının, uykuya dalamama (%46,2) ve uyuyamama (%45,7) olduğunu belirtti. Saat 20:00-07:00 saatleri arasında ses düzeyinin yüksek olduğu tüm saatlerde uyanık olan hastaların oranı uyuyanlardan anlamlı olarak daha yüksekti. Yoğun bakım ünitesinde 20:00-07:00 saatleri arası ortalama ses düzeyi ile RCUÖ toplam puanı arasında anlamlı ve negatif yönlü (r=-0,179; p=0,014) bir ilişki olduğu, ortam ses seviyesi yükseldikçe hastaların uyku kalitesinin düştüğü belirlendi. Araştırmanın birincil analiz sonuçları gece uyku kalitesini etkileyen bakım girişimlerinin pupil kontrol sıklığı, idrar takip sıklığı, ilaç tedavi sıklığı, pozisyon verme sıklığı ve idrar torbası boşaltım sıklığı olduğunu gösterdi. Uyku kalitesine etki eden bağımsız faktörlerin etkisi çoklu lineer regresyon analizi ile değerlendirildiğinde, idrar takip sıklığı, RCUÖ gürültü seviyesi ve hasta üzerinde bulunan tıbbi araç-gereç sayısının uyku kalitesini anlamlı olarak %43 oranında etkilediği belirlendi. Sonuç olarak araştırma bulguları, YBÜ ortamındaki gürültünün, tıbbi-araç gereç sayısının ve gece uygulanan hemşirelik girişimleri sıklığının nöroşirurji yoğun bakım hastalarının gece uykusunu ve uyku kalitesini etkilediğini gösterdi. Bu bulgular doğrultusunda, gece gürültüsünü önlemeye yönelik planlamaların yapılması, acil ve temel bakım ihtiyaçları dışındaki hemşirelik girişimlerinin gündüz saatlerinde uygulanması, girişimlerin ve girişim sıklığının hastanın uykusunu etkilemeyecek şekilde düzenlenmesi önerilir.

GürültüHasta bakımıHemşirelik bakımı+4
Ayşenur Dağlı
Necmettin Erbakan University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
11
Master'sOpen AccessTR

Nöroşirürji hastalarında cerrahi anksiyetenin gastrointestinal semptomlara etkisi

Bu araştırma tanımlayıcı ve ilişki arayıcı türde gerçekleştirilmiştir. Kasım 2022- Mart 2023 tarihleri arasında Koç Üniversitesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi kliniğinde yapıldı. Örneklemini 104 hasta oluşturdu. Veri toplama araçları Bireysel Bilgi Formu, Cerrahi Anksiyete Ölçeği, Gastrointestinal Semptom Derecelendirme Ölçeği ve Standartize Mini Mental Testi kullanılmıştır. Araştırmada SPSS Statistics for Windows 25.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda hastaların Cerrahi stres puanları cerrahi öncesi 33.92 ±13.87 ,cerrahi sonrası ise 30.29±10.06 olarak sonuçlandı. Gastrointestinal Semptom Derecelendirme ölçek puanı cerrahi öncesi 22.11±8.40 cerrahi sonrası 28.84±9.07 düşük düzeyde olduğu belirlendi. Cerrahi Anksiyete ile Gastrointestinal Semptom arasındaki etkiyi test etmek için Spearman korelasyon uygulandı. Bunun sonucunda, istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif yönlü bir ilişki olduğu görüldü (p<0.05). Cerrahi öncesi dönemde anksiyete seviyesi yüksek hastaların, anksiyete seviyesi düşük olanlara göre daha fazla Gastrointestinal sistem belirtileri yaşadığı saptandı.

AnksiyeteBelirti ve semptomlarCerrahi+3
Yasemin Tekin İlk
Bahçeşehir University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elektif supratentorial kraniotomi yapılacak hastalarda skalp sinir bloğu ve intravenöz ibuprofen uygulamalarının nosisepsiyon düzey (NOL) indeksi rehberliğinde analjezik etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: Nöroşirürji operasyonları çivili başlık uygulaması, kraniotomi ve entübasyon gibi birçok ağrılı uyaranın olduğu cerrahiler arasındadır. Sıkı hemodinamik kontrol gerektiren supratentorial kraniotomi cerrahisi için etkili analjezik yöntemlere ihtiyaç vardır. Bu çalışmada skalp sinir bloğu ve intravenöz ibuprofen uygulamalarının, nosisepsiyon düzey (NoL) indeksi monitörizasyonu ile analjezik ve hemodinamik değişiklikler üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Prospektif, randomize kontrollü, faktöryel gruplardan oluşan, çift kör bir çalışmadır. Yaşları 18-65 arasında, vücut kitle indeksi (VKİ) 30'un altında olan, ASA I-III olan 102 hasta çalışmaya dahil edildi. İntravenöz (IV) ipurofen uygulanan grup İbuprofen grubu (I grubu), skalp sinir bloğu uygulanan grup Blok grubu (B grubu), IV ibuprofen ve skalp sinir bloğu uygulanan grup İbuprofen+Blok grubu (IB grubu) olarak isimlendirildi. NoL değeri 25 üzerine çıktığında kurtarıcı analjezik olarak 0,5 mcg/kg dozundan remifentanil IV bolus uygulandı. Demografik özellikler, hemodinamik parametrelerdeki değişiklikler, tüketilen remifentanil miktarı, postoperatif ilk 3 saatteki VAS değeri, bulantı ve kusma sıklığı kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 54 (%52,9) kadın ve 48 (%47,1) erkek olmak üzere toplam 102 hasta dahil edildi. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 47,43±13,56 idi. Çivili başlık, cilt kesisi ve kraniotomi sırasında NoL değeri 25 üzerine çıkan hastalarda kurtarıcı analjezik ihtiyacı değerlendirildiğinde gruplar arasında fark vardı ve İB grubundaki hiçbir hastada kurtarıcı analjezik ihtiyacı olmadı (sırasıyla p<0.001, p=0.002, p<0.001). Remifentanil miktarı için en yüksek ortalama 2042,65±752,28 mcg ile İ grubunda bulunurken, en düşük ortalama 1250,00±418,69 mcg ile İB grubunda bulundu, B grubunda ise ortalama 1477,65±583,80 mcg idi. Entübasyon sonrası kalp hızında, sistolik kan basıncında ve diyastolik kan basıncında görülen sempatik yanıt İ grubunda ve İB grubunda, B grubuna göre anlamlı daha düşüktü (sırasıyla p=0.004, p=0.009, p<0.001). Çivili başlık sırasında kalp hızında, sistolik kan basıncında ve diyastolik kan basıncında görülen sempatik yanıt B grubunda ve İB grubunda, İ grubuna göre anlamlı daha düşüktü (sırasıyla p=0.033, p=0.012, p<0.001). 1., 2. ve 3. saatteki VAS değerleri B ve İB gruplarında İ grubuna göre anlamlı daha düşük bulundu (sırasıyla p<0,001 ve p<0,001). Sonuç: Elektif supratentorial kraniotomide preemptif uygulanacak intravenöz ibuprofen ile entübasyon aşamasında hemodinamik stabilite sağlanırken, skalp sinir bloğu ile çivili başlık uygulaması sırasında hemodinamik stabilite sağlanabilir. Skalp sinir bloğu yapılan hastalarda intraoperatif opioid tüketimi azalır ve erken postoperatif dönemde daha iyi bir ağrı kontrolü sağlanabilir.

AnesteziKraniyotomiNosiseptin+4
Ahmet Cem Ceran
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber stabilizasyon cerrahisi sırasında farklı dozlarda uygulanan lidokain infüzyonunun postoperatif ağrı ve hemodinami üzerine etkisinin karşılaştırılması

AMAÇ Lomber stabilizasyon cerrahisi, operasyon sonrası ağrı insidansı yüksek olan cerrahi girişimler arasındadır. Postoperatif ağrının kontrol altına alınması ve derlenmenin erken sağlanması, erken nörolojik değerlendirme açısından önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı lomber stabilizasyon yapılan hastalarda intraoperatif dönemde intravenöz olarak farklı dozlarda lidokain infüzyonunun, postoperatif ağrı, postoperatif opioid kullanımı, opioid ilişkili yan etkiler ve intraoperatif hemodinami üzerine etkilerini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM Lomber stabilizasyon geçirecek 80 hasta L1 grubu (39 hasta) ve L2 grubu (41 hasta) olmak üzere iki gruba ayrıldı. L1 grubuna indüksiyondan sonra 1 mg/kg/sa lidokain infüzyonu uygulandı, L2 grubuna ise 2 mg/kg/sa lidokain infüzyonu uygulandı. Her iki gruba ait demografik bilgiler, operasyon boyunca kan basıncı, kalp hızı, saturasyon değerleri ve operasyon sonrası cerrahi süre kaydedildi. Derlenme ünitesinde 15. dakikada hastalarda Modifiye Aldrete Skoru değerlendirildi. Postoperatif dönemde hastalara 30. dakika, 2., 3., 6. ve 12. saatte VAS skoru kullanılarak sübjektif ağrı değerlendirmesi yapıldı. Postoperatif dönemde hastalara fentanil kullanılarak hasta kontrollü analjezi (HKA) uygulandı, opioid tüketimi ve opioid ilişkili yan etkiler kaydedildi. BULGULAR Çalışmaya 46'sı kadın(%57,5) 34'ü erkek(%42,5) toplam 80 hasta dahil edildi. Cinsiyet, VKI, ASA ve cerrahi süre bakımından L1 ve L2 grupları arasından anlamlı bir fark bulunmadı (p >0,05). Lidokain infüzyon hızı 2 mg/kg/sa olarak uygulanan hasta grubunda, 1mg/kg/sa olarak uygulanan hasta grubuna göre sistolik kan basıncı, diyastolik kan basıncı ve ortalama kan basıncı değerleri anlamlı olarak daha düşük bulundu (p<0,05). Derlenme ünitesinde kurtarıcı analjezik kullanılan hasta sayısı oranı L1 grubunda L2 grubuna göre daha yüksek tespit edildi (p<0,001). L2 grubunda postoperatif 30. dk, 2., 3.,6. ve 12. saatteki VAS skorlarının L1 grubuna göre anlamlı olarak daha düşük olduğu gözlendi (p<0,05). Postoperatif fentanil kullanım miktarı L1 grubunda L2 grubuna göre takip edilen saatlerde daha yüksekti ve bu fark 12. saat dışındaki zamanlarda istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). Postoperatif opioid ilişkili yan etkiler 30. dakika, 2. saatte, 3. saatte, 6. saatte ve 12. saatte değerlendirildiğinde bulantı, kusma ve kaşıntı görülen hastaların sayısı bakımından ilk 3 saatte gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. 6. ve 12. saatte iki grupta da yan etki gözlenmedi. Gruplar arasında Modifiye Aldrete Skoru bakımından anlamlı fark gözlenmedi (p=0,053). SONUÇ Lomber stabilizasyon cerrahisi geçiren hastalarda intraoperatif dönemde 2 mg/kg/sa infüzyon dozunda lidokain uygulanması ile 1mg/kg/sa infüzyon dozunda uygulanması karşılaştırıldığında, 2 mg/kg/sa infüzyon dozları ile kan basıncı artışlarını önleyerek daha iyi hemodinamik stabilite elde edilmiştir. Aynı zamanda daha etkili postoperatif analjezi sağlanmış ve postoperatif opioid kullanımı azaltılmıştır. Anahtar kelimeler: lidokain, postoperatif ağrı, analjezi, mutimodal, stabilizasyon, lidokain infüzyon, intraoperatif

Analjezikler-opioidAğrıAğrı-postoperatif+5
Ozan Uyan
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakraniyal multipl anevrizmalarda endovasükler ve açık cerrahi yönteminin klinik sonuçlarının karşılaştırılması

Multipl anevrizmalarda açık cerrahi tercih etmek için endovasküler tedaviye uygun olmaması öncelikli kuralımız olarak belirledik. Endovasküler tedavi uymayan, tek seansta kliplenecek anevrizmaları klipleyerek tedavi ettik. Koil-Stent uygun olan anevrizmalarda muhakkak koil/stent denendi. Eğer bir anevrizma uyuyor diğeri uymuyorsa öncelikli olarak endovasküler olan yapıldı.Endovasküler ile nadir de olsa aksilik çıkabildiği için açık cerrahi sonrası, bir diğer anevrizmayı endovasküler ile kapatmaya girdiğimizde problem yaşarsak tekrardan açık cerrahiye dönmek zorunda kalmayalım diye, önceliği endovasküler ile kapatılacak olan anevrizmaya verdik. Dom/boyun oranı 1.5-2'nin üstündeyse ve 2 mm'den büyükse ve içinden bir dal çıkmıyorsa koil sarma işlemi uygulandı. MCA anevrizmalarına stent uygulanmasını tıkanma ve emboli riski nedeniyle yanlış bulmaktayız. MCA anevrizmaları bifurkasyonda sık görüldüğü için genellikle koil sarmaya uygun olmamaktadır. Açık sonuçları da iyi olan anevrizmalardır.Bu yüzden koil sarmaya uygun değil ise açık cerrahi en uygun yöntemdir. ICA anevrizmaları genellikle stent ve koil ile tedaviye uygundur. Genel şartları sağlıyorsa endovasküler ile tedavi edilmesi iyi bir sonuç verecektir.Cerrahi olarak ulaşılması zor noktalarda olan ICA anevrizmalarında koil sarılamıyorsa, stent destekli koil en uygun yöntem olacaktır. ACom anevrizmaları posteriora bakıyorsa koil veya stent destekli koil için şartlar muhakkak zorlanmalıdır. Ancak anterior projeksiyonda ise yine dom/boyun oranı ve içinden dal çıkıp çıkmama kurallarına bağlı kalınarak endovasküler tedavi düşünülmelidir gerekirse açık cerrahi sonuçları da iyidir. Posterior sirkülasyon anevrizmalarında endovasküler yöntem yine zorlanmalıdır. Endovasküler yöntemle kapatılamayan anevrizmalar için açık cerrahiye gidilmeldir. Bu çıkarılan sonuçlarla beraber multipl anevrizmalarda hangi çeşit anevrizma beraber ise sonuçlar kombine edilmeli ve uygulanmalıdır. Günümüzde halen tedavisi kolay olmayan intrakraniyal anevrizmaların multipl olanları için uygulananlarla beraber bir bakış açısı geliştirilmeye çalışılmıştır. Teknolojinin gelişmesi ile daha iyi sonuçlar aldığımız bir gerçektir.Bu çalışma daha büyük hasta grupları ve olabilecek yeni tekniler ile karşılaştıralarak ileride yapılacak sonuçlara ışık tutacaktır.

AnevrizmaAnjiyografi-dijital subtraksiyonCerrahi+7
Kaan Özalpay
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Spinal cerrahi geçiren hastaların taburculuktaki öğrenme gereksinimlerinin belirlenmesi

Bu araştırma spinal cerrahi geçiren hastaların taburculuktaki öğrenme gereksinimlerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini bir Eğitim ve Araştırma Hastanesinin Beyin Cerrahisi Kliniği'nde spinal cerrahi girişim geçiren 117 hasta oluşturmuştur. 1 Ekim 2019-30 Mart 2020 tarihleri arasında yürütülen çalışmada veriler Tanıtıcı Bilgiler Formu, Vizüel Analog Skala, Hasta Öğrenim Gereksinimleri Ölçeği ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, Mann Whitney U, Kruskal Wallis ve Spearman korelasyon testleri kullanılmıştır. Araştırmadaki hastaların %54.7'sinin erkek, yaş ortalamasının 54.00, %71.8'inin ilkokul mezunu, %59'unun spinal disk hernisi nedeniyle yatışı yapılıp cerrahi işlem uygulandığı saptanmıştır. Hastaların, Hasta Öğrenim Gereksinimleri Ölçeği toplam puan ortalaması 188.74 olarak bulunmuş, en yüksek puan ortalamalarının ve hastaların önemli olarak belirttiği gereksinimlerin "Yaşam Aktiviteleri", "Tedavi ve Komplikasyonlar" ile "İlaçlar" alt boyutlarında olduğu, en düşük puan ortalamasının ve hastaların en az önemlilik belirttiği gereksinimin "Duruma İlişkin Duygular" alt boyutunda olduğu belirlenmiştir. Cinsiyet ve mesleğin hasta öğrenim gereksinimleri ile ilişkili olduğu, kadın hastaların "Yaşam Aktiviteleri", ev hanımlarının da "Toplum ve İzlem" alt boyut puan ortalamasının daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Hasta Öğrenim Gereksinimleri Ölçeği toplam ve tüm alt boyut puan ortalamaları arasında pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu, ölçeğin Cronbach's alfa değerinin 0.92 olduğu tespit edilmiştir. Araştırmadan elde edilen bulgular doğrultusunda, spinal cerrahi uygulanan hastaların taburculuktaki öğrenme gereksinimlerinin yüksek olduğu, "Yaşam Aktiviteleri", "İlaçlar", "Tedavi ve Komplikasyonlar" ile ilgili bilgi gereksinimlerinin fazla olduğu, cinsiyet ve meslek etkenlerinin hastaların öğrenim gereksinimlerini etkilediği belirlenmiştir. Bu sonuca göre, taburculuk eğitiminin hastaların öğrenim gereksinimleri ve öncelikleri doğrultusunda planlanması, hastalara verilecek bu eğitimde cinsiyet ve meslek etkenlerinin de göz önünde bulundurulması önerilmektedir.

Hasta eğitimiSinir cerrahisiSpinal hastalıklar+2
Ömer Boran
Muğla Sıtkı Kocman University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber spondilolistezis gelişmiş olgularda, sistemik ve lokal biyokimyasal belirteçlerin hastalık kliniğine ve cerrahi sonrası iyileşme sürecine etkileri

Klinik pratikte en sık karşılaşılan yakınmalardan biri bel ağrısı ve beraberinde mevcut olan omurga dejeneratif hastalıklarıdır. Yapılan çalışmalarda omurga dejeneratif hastalıklarının patofizyolojisi anlaşılmaya çalışılmıştır (1,2,3,4,5). Buna göre dejeneratif omurga hastalığı olan bir kişide vertebral faset eklemlerde hipertrofi, flavum ligamanlarında hipertrofi ve kalsifikasyonlar gibi değişiklikler, omurilikte daralmaya, sinir köklerinde sıkışmaya ve hayat standardını düşüren klinik bulgulara sebep olmaktadır. Yapılan çalışmalarda özellikle flavum ligamanı, faset eklemler ve intervertebral diskteki dejeneratif değişikliklerde proinflammatuvar ve matriks metalloproteinazların (MMPs) rolleri incelenmiştir (1,3,4). Bu çalışmalarda faset eklemlerin inflamatuar süreçte dejenerasyonadan çok fazla etkilendiği, dejeneratif dar kanal hastaları ve dejeneratif disk hastalarında, bazı proinflamatuar sitokinlerin kan dolaşımında yalnızca disk hernisi olan hastalara göre daha yüksek seviyelerde olduğu gösterilmiştir (5). Dejeneratif veya fıtıklaşmış inrerverteral disklerde tümör nekroz faktörü-alfa (TNF-α), interlökin (IL) -1, IL-6, IL-17 ve interferon-gama (IFN-γ) dahil olmak üzere birçok proinflamatuar sitokin yükseldiği tespit edilmiştir (6-9). Dejeneratif ligamentum flavumda, pek çok inflamatuar süreçte rol alan kemokinlerden bazılarının düzeylerinin arttığı bildirilmiştir (4). Matris metaloproteinazlar, ekstrasellüler matriksin yıkılması veya modifikasyonundan sorumlu 20'den fazla enzimi içeren enzim ailesidir. Disk dejenerasyonu ile ilgili çalışmalarda MMP-1, MMP-3, MMP-7 ve MMP-13 gibi matris metaloproteinaz aktivite ve ekspresyonların ile ilişkili olduğu ve bunların seviyelerinin dejenerasyonun şiddetindeki artış ile ilişkili olduğu gösterilmiştir (10-13). MMP-3, eklem kıkırdak matrisinin romatoid artrit, osteoartrit ve dejenere lomber disk dokularının yıkımında rolü vardır (14). Ayrıca bu dejeneratif süreçte oksidatif stresin de önemli bir rolünü olduğu düşünülmektedir. Oksidatif stres, oksidan ve anti-oksidan sistemler arasındaki dengenin oksidan sistemler lehine bozulması sonucu, artan reaktif oksijen veya nitrojen türleri hücrelerde lipitlere, proteinlere ve DNA'ya hasar verdiği bilinmektedir. Dechsupa ve arkadaşları, lomber spinal stenozis hastalarının hipertrofik ligamentum flavumunda oksidatif DNA hasarının patolojik olmayan ligamentum flavumuna göre daha yüksek olduğunu tespit etmişlerdir (15). Yine bir başka çalışma da katalaz ekspresyonundaki azalmanın lomber spinal kanal stenozuna bağlı ligamentum flavum hipertrofisi ile ilişkili bulunmuştur (16). Çalışmamızda lomber spondilolistezis gelişmiş hastaların interspinöz ligaman dokusunda oksidatif stresi ve biyokimyasal belirteçlerin değişimi, sistemik biyokimyasal belirteçler ile karşılaştırarak bu belirteçlerin hasta kliniğine ve cerrahi sonrası iyileşme sürecine etkisi araştırılmıştır. Anahtar kelimeler: Lomber spondilolistezis, lomber spinal stenoz, interspinöz ligament, Tolal sülfidril, AOPP, SOD

BiyobelirteçlerLomber vertebraSinir cerrahisi+4
Gökmen Reyhanlı
Muğla Sıtkı Kocman University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Suboksipital retrosigmoid yaklaşımda üst klivus, subkiazmal bölge ve 3.ventrikül tabanının cerrahi anatomisi

Üst klivus, subkiyazmal bölge ve 3.ventrikül tabanında yerleşen patolojilerin cerrahisi, bölgede bulunan kritik nörovasküler yapılar sebebiyle zorluk arz eder. Bu patolojilerin cerrahi tedavisi esnasında gelişebilecek komplikasyonlara karşı bölgenin detay anotomisi iyi bilinmelidir. Bu çalışmada bölge anatomisi ve güvenli cerrahi mobilizasyon teknikleri incelendi. 20 adet erişkin kadaverik spesimen disseke edildi. Retrosigmoid yaklaşıma uygun dural disseksiyonlar yapıldı, üst klivus bölgesinde kraniyal sinirlerin anatomik ilişkileri gözlendi. Okulomotor, troklear ve abdusens sinirlerinin intradural seyirleri ortaya konuldu ve mobilize edildi. Ayrıca 8 spesimen üzerinde hipofiz sapını destekleyen yapılar ortaya çıkarıldı, hipofiz sapı ve bezinin mobilizasyonu açısından değerlendirmeler yapıldı. Bilateral abdusens sinirleri intradural disseksiyonla mobilize edildi ve ortalama 4,21±1,02 mm birbirinden uzaklaştırılabildi. Troklear sinirin intradural seyri boyunca düz bir hatta ilerlediği, dural porusa ve kavernöz sinüs lateral duvarına girdiği yerlerde yön değişikliklerine uğradığı gözlendi. Troklear sinirin petroklinoid dura içindeki intradural seyri disseksiyonla ortaya konuldu. Sinirin intradural seyri; sağda 9,07±1,83, solda 9.29±1,77 mm'idi. Okulomotor ile troklear sinir arasında kavernöz sinüs lateral duvarında belirgin bir bariyer bulunmamaktaydı. Hipofiz sapını saran araknoid zarlar diseke edilip iç araknoid zarlar incelendiğinde; hipofiz sapını ve süperior hipofizyal arterlerleri saran birbirinden farklı 2 adet kalın araknoid bant yapısı görüldü. Bu kritik bölgede yerleşik kraniyal sinir çiftleri, anatomik seyirleri dikkate alınarak intradural disseksiyon ile mobilize edilebilir. Cerrahi esnasında defisitlerden kaçınmak ve total rezeksiyonlar gerçekleştirmek adına daha geniş manipülasyon alanları sağlanabilir. Hipofiz sapını fikse eden iç araknoid bantların kafa travmalarında gelişebilecek diabetes insipidus ve hipotalamik hasar gibi nöroendokrinolojik defisitlere karşı anatomik bir koruyucu sistem oluşturduğu düşünülmekle birlikte hipofiz glandının mobilizasyonunda dikkate alınması gereken anatomik bir yapı olarak önümüze çıkmaktadır. Anahtar kelimeler: Üst klival bölge, Subkiyazmal bölge, 3.ventrikül tabanı, hipofiz sapı.

AnatomiHipofiz beziNöroanatomi+4
Oğuz Altunyuva
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

El bilek seviyesindeki median ve ulnar sinir yaralanmalarının cerrahi onarım sonrası sonuçlarının araştırılması

Çalışmamızda 2016 ile 2021 yılları arasında önkol distal 1/3 bölgesindeki median ve/veya ulnar sinir yaralanması nedeni ile kliniğimizde opere edilen hastaların uzun dönem sonuçlarını değerlendirmek hedeflenmiştir.Ön kol distal 1/3 bölgesindeki median ve/veya ulnar sinir kesileri nedeniyle mikrocerrahi onarım yapılmış araştırma kriterlerine uygun toplam 89 hastadan ulaşılabilen 34 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar retrospektif olarak hasta dosyaları üzerinden değerlendirildi. Yaralanma etiyolojisinin, eşlik eden patolojilerin, hasta yaşının, vaka zamanlamasının ve yaralanan periferik sinir tipinin uzun dönem klinik sonuçlara olan etkisi; deformite, sempatik semptomlar, trofik değişiklikler, asteriognozi, Seddon ölçütleri ve Michigan skoru ile değerlendirildi. Ulnar sinir kesisi olan hastalarda kalıcı deformite görülme oranı belirgin olarak yüksek bulundu (p < 0,001). Spiral taşı ve elektrikli testere yaralanması olan vakalarda uzun dönem sempatik semptomların varlığı cam kesilerine göre anlamlı olarak daha fazlaydı (p = 0,024). İleri yaş grubundaki yaralanmalar genellikle iş kazalarına bağlı olup nondominant ekstremiteyi içermekte iken genç yaş grubundaki yaralanmalar cam kesilerine bağlı dominant ekstremite yaralanması olarak karşımıza çıkmaktadır (p = 0,009). Üst ekstremite periferik sinir yaralanmaları tedavi ve takibinde yüksek düzeyde bilgi ve beceri gerektiren günümüzün önemli acillerinden biridir. İyi bir fizik muayene ile erken tanı konulmalı, erken dönemde mikrocerrahi prensiplere sadık kalınarak iyi bir onarım yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Ulnar, Median, Seddon, Periferik Sinir

BilekMedyan sinirPeriferik sinir hasarları+5
Bahadır Demirkan
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Beyin tümörü ameliyatı öncesi hastaların kaygı düzeyleri ve etkileyen faktörler

Giriş: Nöroşirurjik sorunların önemli bir bölümünü oluşturan beyin tümörlerinin tedavisinde, cerrahi yöntem ile tümörün rezeksiyonu yapılmaktadır. Beyin tümörünün tanı aşamasında, ameliyat öncesi, sırası ve sonrasında yaşanabilecek sorunlar, hastalarda kaygıya neden olmaktadır. Amaç: Bu araştırma, beyin tümörü ameliyatı öncesi hastaların kaygı düzeyleri ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla planlanarak, uygulanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın örneklemini İstanbul'da özel bir vakıf üniversite hastanesinde beyin tümörü ameliyatı olmak için yatan hastalardan 02.04.2016-17.06.2016 tarihleri arasında yatan 60 hasta oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında, araştırmacı tarafından hazırlanan veri toplama formu ile Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği kullanılmıştır. Veriler; SPSS 21.0 programında, tanımlayıcı istatistiksel analizler (sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, minimum-maksimum değer), Pearson Korelasyon Analizi, Kruskal Wallis Varyans Analizi ve Mann-Whitney U testi kullanılarak, %95'lik güven aralığında ve p<0,05 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. Bulgular: Araştırmada hastaların yaş ortalamasının 40.75±13.54 olduğu; kadınların (%55), evli olanların (%66.7) ve lise mezunu olanların (%46.7) daha fazla orana sahip olduğu; sürekli kaygılarının düşük düzeyde (36.46±10.52), durumluk kaygılarının ise (45.25±10.88) orta düzeyde olduğu, aralarında olumlu yönde anlamlı, ancak zayıf ilişki olduğu saptanmıştır (r=0.388; p=0.002). Hastaların çalışmama nedenlerine göre sürekli kaygı; beyin tümörü tipi, epileptik nöbet geçirme durumuna göre durumluk ve sürekli kaygı; uyku durumuna göre sürekli kaygı; daha önce beyin ameliyatı olma durumu ve önceki ameliyatında kaygı yaşama durumu ile durumluk ve sürekli kaygı; şimdiki ameliyata ilişkin eğitim alma zamanı ile durumluk kaygı ölçeği puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0.05) (p<0.05). Hastaların %50'si ameliyata ilişkin eğitimi hekimden ve hemşireden almakla birlikte broşür de verilmesini istediğini; %95'i şimdiki ameliyata dair kaygı yaşadığını ve bu kaygıların nedenlerini sırasıyla; ameliyat sonrası fonksiyon kaybı (%92.9), ağrı (%73.6), ölüm (%43.8), uyanamama (%40.3) ve uzun süre yoğun bakım ünitesinde kalma (%36.8) olarak bildirmiştir. Sonuç ve Öneriler: Malign beyin tümörü tanısı, epileptik nöbet geçirme, düzensiz uyku durumu, beyin tümörü ameliyatı geçirmiş ve kaygı yaşamış olma, şimdiki ameliyata ilişkin eğitim alma zamanının kaygı düzeyini etkilediği saptandığından, bu özelliklere sahip hastaların ameliyat öncesi kaygı düzeylerinin değerlendirilmesi, kaygı nedenlerini de içeren eğitim verilmesi ve psikolojik destek sağlanması önerilmektedir.

AnksiyeteBeyinBeyin neoplazmları+3
Nuray Koç
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni tanı almış glioblastomlu hastalarda cerrahi rezeksiyon miktarının sağkalım üzerine etkisi

Giriş: Glioblastom, santral sinir sisteminde en sık görülen glial tümörüdür. Sağkalım süresi en kısa olan tümörlerden biridir. Bu çalışmanın amacı, Glioblastom nedeni ileopere edilmiş olan hastalara uygulanan radikal cerrahi rezeksiyonun hastaların sağkalım sürelerine etkisini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalında Glioblastom nedeni ile cerrahi rezeksiyon uygulanan ve daha önce bu nedenle ameliyat geçirmemiş 79 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların yaş, cinsiyet, başlangıç şikayeti ve şikayet süresi, tümör lokalizasyonu, ameliyat tarihi, postoperatif takip, rekürrens ve sağkalım süreleri (operasyondan son kontrole dek geçen süre),preoperatif ve postoperatif 0. ve 2. aylarda Karnofsky Performans Skorları (KPS), postoperatif uygulanan kemoterapi (KT) ve radyoterapi (RT) süreleri ile kaybedilmiş olanhastaların exitus nedenleri kaydedildi. Hastaların ortalama sağkalım süreleri belirlendi. Manyetik Rezonans (MR) görüntülerine dayalı olarak ?Osirix Dicom Viewer? kullanılarak ameliyat öncesi ve sonrası hacim analizleri yapılarak, cerrahi rezeksiyonun miktarı hesaplandı. Cerrahi rezeksiyonun miktarına göre hastalar 3 gruba ayrıldı (%98 den fazla; %90-98 arası; %90 dan az). Gruplarda postoperatif ortalama sağkalım sürelerive yıllara göre sağkalım oranları belirlendi. Cerrahi rezeksiyon miktarı, yaş (?65 veya altı), cinsiyet ve preoperatif KPS (?70 ya da <70) değerlerinin postoperatif sağkalım sürelerine etkisi araştırıldı. Tüm veriler istatistiksel olarak analiz edildi.Bulgular: Tüm hastalar için ortalama sağkalım süresi 22.8 ay (95% CI 18.9 ? 26.6 ay) olarak değerlendirildi. Altmış beş yaş üstü hastalar ve altı hastalar karşılaştırıldığında sağkalım süreleri açısından, Kaplan-Meier eğrilerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p= 0.276). Ortalama sağkalım süreleri açısından, KPS değerleri 70 ve üzerinde olan hastalarla, 70'in altında olan hastalar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.202). %98 ve üzeri cerrahi rezeksiyon yapılan hastaların ortalama sağkalım süreleri, %90-98 ve %90'dan az rezeksiyon yapılan gruplardan istatistiksel anlamlı olarak daha uzundu (p: 0.045).Sonuç: Glioblastomlu hastalarda, radikal cerrahi rezeksiyonun sağkalım süresini uzattığı ve hayat kalitesini arttırdırdığı saptanmıştır.

Beyin neoplazmlarıCerrahiGlioblastoma+4
Cumhur Kaan Yaltırık
Yeditepe University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kraniyosinostoz hastalarında kubbe cerrahisinin, cerrahi öncesi ve sonrası parankimal perfüzyon üzerine etkisinin incelenmesi

Amaç: Kraniyosinostoz, kafatasının gelişimi sırasında kraniyal sütürlerin erken kapanması ile oluşan, yarık damaktan sonra en sık karşılaşılan kraniyofasyal gelişim bozukluğudur. Kraniyal sütürlerdeki erken kapanma ile kraniyumda büyüme ve gelişmenin bozulması sonucunda kafa şeklinde değişiklik olurken nörolojik fonksiyonların da etkilediği düşünülmektedir. Hastalara uygulanan cerrahi tedavi ile kafatasında oluşturulan hacimsel genişleme ve serebral kan akımında iyileşme ile beyin dokusunun fizyolojik büyüme ve gelişmesine devam etmesi hedeflenmektedir. Çalışmamızda kliniğimizde tedavi edilen non-sendromik kraniyosinostoz olgularında cerrahi öncesi ve cerrahiden 12 hafta sonra çekilen ASL sekans perfüzyon MRG ile cerrahinin beyin perfüzyonu üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 28.12.2021-16.09.2022 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahi kliniğinde cerrahi tedavileri, preoperatif ve postoperatif tetkikleri gerçekleştirilen 10 hasta ile yapıldı. Hastalara cerrahi tedavi önerilmesini takiben preoperatif anestezi hazırlıkları ve perfüzyon MRG çekimleri yapıldı. Cerrahi tedavi ve taburculuğu takiben postoperatif 12. haftada Perfüzyon MRG çekimleri yapıldı. Preoperatif ve postoperatif elde edilen görüntüler çalışma istasyonunda karşılaştırmalı değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analiz IBM SPSS Statistics v23 yazılımı kullanılarak yapıldı. İstatistiksel anlamlılık değeri p≤0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışma kriterlerini karşılamayan hastaların çalışma dışında bırakılmasını takiben 9 hastanın sonuçları incelendi. Beş hastaya açık cerrahi rekonstrüksiyon dört hastaya endoskopik cerrahi uygulandı. Preoperatif ve postoperatif ortalama 87 gün sonra MRG çekimleri yapıldı. Cerrahi sonrası 7 hastada perfüzyon artışı ve 2 hastada perfüzyonda azalma oldu. Ortalama perfüzyon hızlarına bakıldığında artış saptanan yedi hastanın dördünde sonuçlar istatistiksel olarak anlamlıyken (p≤0,05 ) azalma görülen hastaların birinde sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulundu. (p≤0,05 ) Sonuç: Non-sendromik kraniyosinostoz hastalarında cerrahi tedavi beyin perfüzyonu üzerinde etkilidir. Perfüzyon değişikliği cerrahi teknik, cerrahi sırasında hasta yaşı ve kraniyosinostoz çeşidine göre farklı olabilir. Cerrahi tedavi kozmetik düzelmenin yanında nörolojik fonksiyonların değişikliğinde de etkili olabilir. Kontrast gerektirmeyen ve non-invaziv olan ASL sekans perfüzyon MRG kraniyosinostoz hastalarında cerrahinin kantatif etkinliğini göstermede başarılı bir yöntemdir. Anahtar kelimeler: Kraniyosinostoz, Non-sendromik, Preoperatif, Postoperatif, ASL, MRG, Perfüzyon, Serebral Kan Akımı

Cerrahi tedaviKraniyosinostozlarPerfüzyon+3
Süleyman Taha Aslan
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Miyelomeningosel tanılı hastalarda kraniyoservikal bileşkenin morfometrik analizi: Chiari malformasyonları ve hidrosefali ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Spina bifida santral sinir sisteminin yaşamla bağdaşan en sık konjenital anomalisidir. En sık ve en ağır formu miyelomeningoseldir (MMC). MMC, gestasyonun 3. haftasında meydana gelen nöral tüpün kaudal kısmındaki kapanma defektine bağlı açık disrafizmdir. Diğer spinal disrafizmlerden farklı olarak birçok intrakraniyal malformasyonla (%80 hidrosefali, %86 Chiari Tip II) birliktelik gösterir. MMC'ye eşlik eden bu patolojilerin görülme oranlarının bu derece fazla olması konjenital, kronik süreçli bu anomalilerin patogenezinin açıklanmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Kraniyospinal hidrodinamideki bozulmalar hidrosefali, kraniyovertebral bileşke anomalileri, chiari malformasyonları, kraniyosinoztoz gibi durumlar ile ilişkilendirilmiştir. Kraniyoservikal bileşke morfometrisi incelenerek MMC ve ilişkili anomalilerin patofizyolojisinin anlaşılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2019-2023 yılları arasında Ankara Şehir Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniği tarafından tedavi ve takip edilen 77 MMC tanılı hasta retrospektif olarak, preoperatif MR görüntüleri ile birlikte değerlendirildi, kraniyoservikal bileşke ölçümleri ile karşılaştırmalar yapıldı. Verilerin istatistiksel analizi IBM SPSS Statistics v26 yazılımı kullanılarak yapıldı. İstatistiksel anlamlılık değeri p≤0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Hidrosefali gelişimine etkili risk faktörleri olarak tonsiller herniasyon, supraoksiput uzunluğu ve Boogard açısı anlamlı bulunmuştur. Tonsiller herniasyon ölçümündeki kendi birimi cinsinden (mm) bir birimlik artış hidrosefali gelişme riskini 1,075 kat artırmaktadır ve bu durum istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,009). Hidrosefali olan hastalarda, olmayan hastalara göre; supraoksiput uzunluğu ve Wackenheim Açısı artmış, Boogard açısı ve pB-C2 mesafesi azalmıştır. Tonsiller herniasyon düzeyinin artışında ise basion-dens interval uzunluğunun azaldığı ve supraoksiput uzunluğunun arttığı bulunmuştur. Sonuç: MMC hastalarının kraniyoservikal bileşke ölçümlerinde hidrosefali ve Chiari malformasyonları ile anlamlı ilişkiler saptanmıştır. MMC hastalarında daha önce kapsamlı kraniyoservikal bileşke morfometrik analizinin yapılmamış olması, bu çalışma ile başlayan sürecin, ileri değerlendirmelerin önünü açması, MMC ve ilişkili anomalilerin etiyopatogenezi hakkında ek bilgiler sağlaması beklenmektedir. Böylece prognozun öngörülmesi, tedavi ve takip süreçlerinin yönetimine katkı sağlanması hedeflenmelidir.

Arnold-Chiari malformasyonuHidrosefaliKraniyoservikal bileşke+5
Mustafa Özkan
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Beyin tümörü ameliyatı olan hastaların hareket korkusu ile mobilizasyon düzeyleri arasındaki ilişki

Araştırma, beyin tümörü ameliyatı olan hastaların ameliyat sonrası hareket korkusu ile mobilizasyon düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapıldı. Tanımlayıcı tipteki araştırma Nisan-Ekim 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi ve Ankara Bilkent Şehir Hastanesinde Beyin ve Sinir Cerrahisi kiliniğinde beyin tümörü nedeniyle ameliyat olmuş 80 hasta ile yapıldı. Veriler Tanıtıcı Özellikler Formu, Tampa Kinezyofobi Ölçeği, Hasta Hareketlilik Ölçeği ve Gözlemci Hareketlilik Ölçeği kullanılarak toplandı. Verilerin analizinde frekans tabloları ve tanımlayıcı istatistikler ile Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis H, Bonferroni düzeltmesi gibi yöntemler kullanıldı. Hastaların %53,7'sinin kadın, yaş ortalamasının 46,78±15,71 (yıl) olduğu ve %58,7'sinin daha önce düşme öyküsü olmadığı ve %68,7'nin mobilizasyon sırasında düşmekten korkmadığı belirlendi. Hastaların 1.gün değerlendirilen Tampa Kinezyofobi Ölçeği değeri, 2., 3. ve 4. güne göre; 2.gün değeri ise 3. ve 4.gün değerlerine göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (ꭓ2=156,210; p=0,000). Hastaların Hasta Hareketlilik Ölçeği ve Gözlemci Hareketlilik Ölçeği değerleri arasında anlamlı farklılık saptandı. 1.gün değerleri, 2., 3. ve 4. gün değerlerine göre; 2. gün değerleri, 3. ve 4.gün değerlerine göre; 3. gün değeri ise 4. gün değerine göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (ꭓ2=162,920; p=0,000, ꭓ2=193,442; p=0,000). Daha önce düşme deneyimi yaşama ve düşme korkusu bulunma durumuna göre 1., 2., 3. ve 4. gün Tampa Kinezyofobi Ölçeği, Hasta Hareketlilik Ölçeği ve Gözlemci Hareketlilik Ölçeği değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edildi (p<0,05). Ölçekler arasındaki ilişki incelendiğinde ise; 1., 2., 3. ve 4. gün kullanılan ölçekler arasında pozitif yönde orta derecede ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0,05). Sonuç olarak; beyin tümörü ameliyatı olan hastaların ameliyat sonrası, hareket korkuları arttıkça mobilizasyon düzeylerinde azalma olduğu belirlenmiştir. Konu ile ilgili hemşireler, hastaların hareket korkuları ve mobilizasyon düzeylerini değerlendirmeli, mobilizasyon konusunda cesaretlendirmeli, ilgili eğitim programlarını da içeren disiplinerarası bir ekip oluşturulmalıdır.

Beyin hastalıklarıBeyin neoplazmlarıCerrahi+4
Emine Öner Karaveli
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lateral ventrikül kitlelerine cerrahi yaklaşım ve sonuçları

Amaç: Lateral ventrikül kitlelerinde cerrahi yaklaşımın seçimi, derin yerleşimleri, hassas beyin bölgeleri ve vasküler yapılara olan yakın komşulukları nedeniyle zorluklar içermektedir. Lateral ventrikül kitlelerinin cerrahi tedavisinde seçilmesi gereken en uygun girişim yolu hala tartışmalıdır. Bu çalışmada, lateral ventrikül kitlelerine cerrahi yaklaşım seçimindeki etkenler ve sonuçlar incelenmiştir. Yöntem: Bu çalışmada, 2002-2013 yılları arasında, kliniğimizde lateral ventrikül kitlesi nedeniyle cerrahi uygulanan 80 hasta retrospektif olarak incelendi. Olguların tamamı preoperatif ve postoperatif nöroradyolojik ve klinik sonuçlar açısından değerlendirildi. Olguların 24'sinde Anterior interhemisferik transkallozal, 4'ünde posterior interhemisferik transkallozal, 30'unda posterior interhemisferik prekuneal, 14'ünde transkortikal ve 8 olguda kombine yaklaşım uygulandı. Bulgular: Olguların cinsiyet dağılımı 45 E / 35 K ve yaş ortalaması 31,7 (7 ay – 73 yaş) idi. 64 olguya gross total, hassas beyin alanlarının infiltrasyonu nedeniyle 16 olguya subtotal rezeksiyon uygulandı. Histopatolojik incelemede; 52 nöroepitelyal, 8 miks nöroglial, 3 meningeal, 2 lenfo-hemopoetik sistem, 1 pineablastom, 1 germ hücreli, 5 metastatik ve 8 diğer benign kitleler gözlendi. Postoperatif 9 olguda ek nörolojik defisit gelişti. Postoperatif mortalite 6 olguda gözlendi. Takip süresi ortalama 13 (1-83) ay idi. Sonuç: Lateral ventrikül kitlelerinde cerrahi tedavi sonuçlarını etkileyen asıl unsurlar; kitlenin büyüklüğü, histopatolojisi, yerleşim yeri, uzanımı ve nörovasküler yapılar ile olan ilişkisidir. Cerrahide amaç; histopatolojik tanıyı sağlamak, mümkünse gross total rezeksiyon ve bası etkisini ortadan kaldırarak BOS dolanımını normalleştirmektir. Anahtar Kelimeler: Lateral ventrikül, Cerrahi yaklaşım, Transkortikal, Transkallozal, Transsilviyan.

Beyin neoplazmlarıCerrahi tedaviMikrocerrahi+2
İlker Ünlü
Gaziantep University
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Basra şehir hastanelerinde acil ve nöroşirurji servislerindeki hemşirelerin glasgow koma skalasına ilişkin bilgisi

Travmatik yaralanmalar dünya çapında önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir ve travmatik beyin hasarı bu panoramanın önemli bir belirleyicisidir. Dünya üzerinde sözel yanıt, motor aktivite ve göz hareketlerini değerlendirmek amacıyla Glasgow Koma Skalası (GKS), yoğun bakım hemşireleri tarafından sıklıkla kullanılmakta olan bir bilinç değerlendirme skalasıdır. Bu araştırma, Irak Basra Şehrindeki Basra Eğitim Hastanesi Beyin Cerrahisi ve Acil Servisinde çalışan hemşirelerin GKS'ye ilişkin bilgisini incelemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma kapsamında 100 hemşire ile görüşülmüştür. Bu amaçla hemşireler tarafından cevaplandırılmak üzere araştırmacılar tarafından 23 soruluk bir veri toplama formu hazırlanmıştır. Araştırmadan elde edilen verilerin sunumunda frekans (sayı, yüzde) ve ki-kare analizleri kullanılmıştır. Araştırmada katılımcıların %58'ini 25 yaş altının oluşturduğu, %55''lik bir oranla erkeklerin çoğunlukta olduğu, %54'ünün evli olduğu belirlenmiştir. İncelenen gruplar için çalışma süresi düzeyine bakıldığında %55'inin 0 – 5 yıl arasında çalıştığı, eğitim durumunun daha çok (%47) iki yıllık hemşirelik enstitüsü mezunu olduğu, gelir düzeyi açısından genel olarak çalışan hemşirelerin memnun oldukları (%55), sigara kullanım oranının %56 ve acil ünitede çalışma oranının daha yüksek olduğu (%55) tespit edilmiştir. Hemşirelerin çalışma yaşı, iş deneyimi ve eğitim düzeyleri ile GKS'ye ilişkin genel bilgileri arasında anlamlı bir ilişki (p <0.05) tespit edilmiştir. Diğer taraftan, hemşirelerin cinsiyet veya iş yeri ile GKS'ye ilişkin genel bilgi düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı olmadığı da bulunmuştur. Araştırmada hemşirelerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi, çalışma saatlerinin kısaltılması, GKS vb. uygulamalar hakkında bilgilendirilmeleri gibi önerilere yer verilmiştir.

Acil servis-hastaneAcil tıpGlasgow koma ölçeği+6
Essam Hasan Abd-al-ally Al-shaheen
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00

Related subjects