Tasavvuf
426 theses under this subject heading
Abdülvehhab eş-Şa'rânî'nin Tabakâtü'l-Kübrâ isimli eserindeki temel tasavvufî kavramlar
Mısır'lı âlim Abdülvehhâb eş-Şa'rânî tasavvuf tarihinde önemli yeri olan ve ülkemizde de tanınan çok yönlü bir mutasavvıftır. Yaşamış olduğu 16. Yüzyılda Mısır'ın dinî hayatında tasavvuf çok önemli bir yer tutmaktadır. Ayrıca o dönemde Mısır'ın yönetimi Memluklulardan Osmanlı Devleti'ne geçmiştir. Dolayısıyla oldukça hareketli bir siyasî dönemde yaşayan Şa'rânî'nin ilim tahsili ve tasavvuf yolculuğu da aynı şekilde yoğun ve verimli olmuştur. Bu çalışmada Şa'rânî'nin en önemli eserleri arasında yer alan, İslâm'ın başlangıcından itibaren yaklaşık 930 yıllık dönemde yaşamış, yazarın bilgisine ulaştığı İslâm aleminin çeşitli ülkelerinden âlim ve mutasavvıfların anlatıldığı Tabakâtü'l –Kübrâ isimli eser temel alınmıştır. Bu eserde âlim ve mutasavvıfların düşünceleri, hayat felsefeleri, dini yaşayış biçimleri, ibâdetleri, ahlâkları, kerametleri yer almaktadır. Onların Allah'a bağlılıkları ve imanları tüm Müslümanlar için örnek teşkil edecek düzeydedir. İmâm-ı Şâ'râni kitapta yer alan tüm kişileri en çarpıcı özellikleri ve sözleriyle ele almıştır. Bu eseri yazmaktaki amacını ise tasavvufa dalan bir topluluğu tanıtmak, hal ve makamlarındaki edeplerini bütün inceliği ile anlatabilmek olarak belirtmiştir. Kitapta yer alan âlim ve mutasavvıfların yaşantıları incelendiğinde günümüzde İslâmî kesimin yaşam tarzı ile çok farklı olduğu rahatlıkla gözlenebilmektedir. Tezimizde bu farklılıklara değinilecektir. Bu kişilerin Allah'a duydukları sevgi, gösterdikleri itaat, Allah'ın koyduğu kurallara titizlikle uymaları, nefisleri ile mücadele ederken izledikleri yollar, cömertlikleri, dünyaya rağbet etmemeleri, yoğun ibadetleri, haram ve helale karşı hassasiyetleri, insan ilişkilerindeki edepleri herkes için önemli örnekler içermektedir. Tezde, tasavvufun önemli kavramları hakkında kitapta yer alan örnekler ve günümüz toplumundaki hayat tarzı ve yaklaşımlar karşılaştırılmaya çalışılmıştır. Çağımızın getirdiği modernleşme akımı sonucunda toplumumuzda dini hassasiyeti olan kesimlerde bile giderek daha çok kendisini hissettiren dünyevileşme eğilimine yer verilerek, eserde yer alan örneklerle aradaki farklılıklar ortaya konulmak istenmiştir.
Nakşbendî-Hâlidî Şeyhi Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî'nin hayatı ve Mektûbâtı'ndaki tasavvufî görüşleri
Nakşbendî-Hâlidî Şeyhi Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî'nin Hayatı ve Mektûbât'ındaki Tasavvufî Görüşleri 19. asırdan itibaren Osmanlılar'da Doğu Anadolu'nun sûfî geleneğini belirleyen tarîkat Nakşbendî-Müceddidîliğin Hâlid el-Bağdâdî'ye (ö.1242/1827) nisbet edilen Hâlidîlik koludur. 1274-1342/1858-1924 yılları arasında yaşamış olan Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî bu bölgede irşad hizmetini yürüten Nakşbendî-Hâlidî şeyhlerinden biridir. Kendisine Hâlid el-Bağdâdî'den sonra "Hazret" lakabı verilen ikinci kimsedir. Bu tez Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî'nin hayatını ve Nakşbendî-Hâlidî geleneği etrafında şekillenen tasavvufî görüşlerini incelemektedir. Tezin birinci bölümünde onun hayat hikâyesine yer verilmektedir. Burada doğumu, ailesi, lakabı, ilmî serüveni, irşâd faaliyetleri, siyâsi ve içtimâi alanda aldığı sorumluluklar ve vefâtı anlatılmaktadır. Tezin ikinci bölümünde ise onun tasavvufî görüşleri -çeşitli kişilere yazdığı mektuplarından derlenen- Mektûbât'ı ışığında incelenmektedir. Teze katkı sağlayan kaynakların başında Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî'nin Mektûbât'ı gelmektedir. Bunun dışında başvurulan kaynaklar özellikle Nakşbendî geleneğine bağlı diğer sûfîlerin eserleri, özellikle Mektûbâtlar'ı, teşekkül dönemi klasik tasavvuf eserleri, güncel yayınlar ve akademik çalışmalardır. Bu çalışmayla Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî'nin yaşadığı dönemin sosyal ve siyâsî olaylarına ilgisiz kalmayan bir şeyh olduğu ve tasavvufî görüşlerinin Nakşbendî-Hâlidî geleneği etrafında şekillendiği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kavramlar: Nakşbendî-Müceddidî-Hâlidî, Hâlid el-Bağdâdî, Şeyh Muhammed Ziyâeddîn Nurşinî, Hazret.
Mecmûa-i İlâhiyât (Hasanpaşa ktp. No: 19 hk 2271) adlı eserin transkripsiyonu ve incelenmesi
Mecmûa-i İlâhiyât, Tekke-Tasavvuf edebiyatı alanında değerlendirilebilecek ilahi tarzında kaleme alınmış şiirlerden oluşmaktadır. Bu şiirlerin dışında eserde nesir olarak kaleme alınmış varaklar da yer almaktadır. Eserin başlangıç kısmında doksan adet hadis ve bunların ikişer beyitlik tercümeleri bulunmaktadır. Mecmûa-i İlâhiyât, müellifi olan Seyyid Hasan'ın şiirlerinin dışında baş ve son kısmına eklenmiş varaklardan oluşmuş bir şiir kitapçığı şeklinde günümüze ulaşmış el yazması bir eserdir. Eserin müellifi Seyyid Hasan hakkında edebiyat tarihlerinde ve şiir antolojilerin-de herhangi bir bilgi bulunamamıştır. Eserde toplam 175 şiir tespit edilmiştir. Bu şiirlerin 127'si eserin müellifi Seyyid Hasan'a aittir. Seyyid Hasan'ın şiirleri dışında, eserin baş kısmında Hüdâî'ye ait yirmi iki şiir ve nesir Fatiha Suresi tefsiri yer almaktadır, manzum kısımlar da tefsirin arasına yerleştirilmiştir. Eserin son kısmında Zâkirî'ye ait sekiz, Der-viş'e ait bir, Hâletî'ye ait bir, Meylî'ye ait bir, Şeyhoğlu Mustafa'ya ait bir, Câhidî Ah-med Efendi'ye ait iki şiir bulunmaktadır. Ayrıca eserde cenaze defni ile ilgili nesir şek-linde yazılmış bilgi, Molla Fenârî'nin Şürûŧu'ś-Śalât adlı eserinden "namaz, abdest, gu-sül" ile ilgili nazım tercüme, İmam Gazâlî'nin Kimyâ-yı Saǿâdet adlı eserinden bir alıntı ve Hz. Muhammed (s.a.v.), dört halife, din ve devlet büyüklerine edilmiş dualar bulun-maktadır. Eserdeki şiirlerin çoğunda Dîvan şiiri geleneği sürdürülmüş, şiirlerde başlık kulla-nılmamıştır. Başlık kullanılan şiirlerde de "İlahi" başlığı yer almaktadır. Bazı şiirlerin şairi, kopan varaklardan dolayı belirlenememiştir. Ayrıca kimi şiirlerin başlıklarında yer alan nevâ, bûselik, mâhûr gibi makam adlarından şiirlerin bestelenmiş oldukları anlaşıl-maktadır.
Mustafa Kutlu'nun hikâyelerinde tasavvufî temalar
İslâmî ilimler içerisinde Tasavvuf; Müslümanların hem hayat felsefelerini hem de yaşam tarzlarını etkileyen önemli bir ilim dalıdır. Tasavvuf, müstakil bir felsefesi olan; sanata, musikiye, mimariye yön veren bir düşünce sistemidir. En çok etkilediği sanat alanı ise edebiyattır. Sadece edebî metinleri etkilememiş, aynı zamanda meselelerinin izahında edebiyatın bütün dallarını kullanmıştır. En çok kullandığı alan ise şüphesiz hikâyedir. Tasavvuf hikâyelerle anlaşılmış, onaylanmış ve yayılmıştır. Hikâye kuramı, hal ilmi olan tasavvufun izahında kolaylık sağlamasının da etkisiyle, mesneviler ve menkıbelerle bugüne kadar tasavvufî, ahlâkî meselelerin taşıyıcısı olmuştur. Anadolu, İslam'ı tasavvuf hikâyeleriyle içselleştirmiştir. Fakat mondernleşme, batılılaşma ile birlikte Anadolu; yüzyıllık irfânî geleneğini terk etmeye başlayarak, maneviyattan sıyrılmış, maddeyle kuşatılmış bir hayat tarzına doğru evrilmektedir. Modern dünyayı çok iyi tanıyan, Modern Türk Edebiyatına kendine has yöntem ve üslubu ile yeni bir hikâyecilik anlayışı getiren Mustafa Kutlu; İslam'ın tasavvuf anlayışını benimsemiş, tasavvuf tarihine de ilmine de vâkıf bir yazardır. Hikâyelerinde tasavvufî kavramları, terimleri ele alan Kutlu, modern insanın sorunlarına, bunalımlarına çare olarak tasavvuf anlayışını işaret etmektedir. Mustafa Kutlu, modern hikâyelerle, modern zamana tasavvuf düşüncesini tekrar anlatmaktadır. İrfânî değerleri, tasavvufî kavramları, ahlakî ölçüleri çoğu zaman açıkça bazen de hikâyelerinin satır aralarında işlemektedir.
Ortaokul ders kitaplarındaki tasavvufî konular üzerine mukayeseli inceleme
Öğretim programlarının hedeflerine ulaşmasının birincil araçlardan olan ders kitapları, öğretmen ve öğrencinin ortak kaynaklardır. Ortaokul öğretim programlarının perspektifini oluşturan değerler eğitimi ve bir manevi terbiye yöntemi olan tasavvuf birbirini desteklemektedir. Tezimizde tasavvuf eğitiminin örgün din eğitimi içerisindeki durumu ortaokul 5-8. Sınıf DKAB, Temel Dini Bilgiler, Peygamberimizin Hayatı ders kitapları çerçevesinde incelenmektedir. Çalışma sonunda; ders kitaplarında tasavvuf öğretimine gerektiği kadar yer verilip verilmediğinin, ahlâk ve değerler eğitimi ile tasavvufî öğretiler arasında yeterince bağlantı kurulup kurulmadığının tespiti yapılmıştır. Tezimiz giriş, iki ana bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş bölümünde, araştırmaya sevk eden problem ortaya konarak araştırmanın amacı, yöntemi ve ders kitaplarının hazırlanmasında zorunlu temel kaynaklar olan ve 2007-2008 eğitim öğretim yılında uygulamaya konulan yeni DKAB, Temel Dini Bilgiler, Peygamberimizin Hayatı öğretim programlarının genel bir tanıtım ve değerlendirmesi yapıldı. Birinci bölümde, ortaokul ders kitaplarında yer alan tasavvufî konular daha çok ahlâk kavramı çerçevesinde yer aldığı için tasavvuf, ahlak ve din arasındaki ilişki açıklanarak tasavvufun örgün eğitime katkıları incelendi. Ayrıca öğretim programlarına ilk kez yer alan değer kavramının da tasavvuf ve ahlak bağlamında değerlendirmesi yapıldı. İkinci bölümde araştırmanın problemini oluşturan ve örneklem olarak seçilen ortaokul 5, 6, 7 ve 8. sınıf DKAB, Temel Dini Bilgiler, Peygamberimizin Hayatı ders kitaplarının içerik ve etkinlikleri, her bir ders kitabı incelemeye alınarak tasavvufî konular bağlamında değerlendirildi. Devamında araştırma sonuçlandırılıp öneriler geliştirildi. Anahtar Sözcükler: Tasavvuf, tasavvuf eğitimi, ahlâk, değerler eğitimi, ders kitabı
Bayburtlu Celâlî'nin şiirlerinde tasavvuf
Türk-İslam medeniyeti ile birlikte Müslüman coğrafyalarında gelmiş geçmiş tüm medeniyetlerin mayasında bulunan tasavvuf, günlük yaşamdan sanata, örf ve adetten devlet idaresine kadar hayatın her alanına nüfuz etmiş, bir incelik ve estetik katmıştır. Özellikle sanat ve edebiyat sahalarında bütün görkemiyle kendini göstermiş; hem sanat ve edebiyatın ihyasına vesile olmuş, hem de bunlar vasıtasıyla kendini en güzel şekilde ifadeye imkân bulmuştur. Bu çalışmada, Celâli'nin iyi bir dinî ve tasavvufî terbiyeden geçip irşat makamına ulaşmış olduğunu görmek mümkün değildir. Şiirlerinde bir mürşit olarak değil de tasavvufa bir mürit olarak intisap etmiş bir Hak âşığı , şair olarak görmek mümkündür. O, her durumda haklının ve halkının yanında, çoban kıyafetli şiir hükümdarıdır. Çalışmada, Celâlî'nin Hayatı, onun hayatına etki eden faktörler ve şiirlerin muhtevası, şiirlerinde üzerinde durduğu konuların onu ne derecede etkilediği, tasavvuf ve şiirlerine yansıması, divanındaki dinî-tasavvufî kavramlar açıklanarak, tahlilleri yapılmış ve örnek beyitlere yer verilerek tasavvufi unsurlar ayrıntılı olarak ortaya konulmuştur. Şiirlerin; dini-tasavvufi, olup olmaması ve tasavvufla ilgisi araştırılmış, olaylar karşısında söylediği şiirlerin edebî, sanatsal yönleri ile sosyal yaşama katkısı üzerinde durulmuştur. Anahtar Kelimeler: Bayburtlu Celâlî, Din, Tasavvuf, Şiir, Divan
Mustafa Müstakim Niyazi'nin Sülûk-i Kavîm ve Sırât-ı Müstakîm adlı eseri (Tahlil ve çeviri yazı)
Mustafa Müstakim Niyazi (ö.1187/1771) 18. yüzyılda yaşamış şair ve yazardır. Kendisi bir Nakşibendî şeyhi olan Mustafa Niyazi, müridlerini irşâd etmek için eserler yazmıştır. Tezimizin konusunu oluşturan bu eser tasavvuf literatüründe önem arz eden bazı kavramları izâh etmek için okuyanların istifadesine sunulmuştur. Tezimiz bir giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümümüzde müellifimizin yaşamış olduğu dönemden ve Nakşibendî tarikatinin tasavvuf tarihindeki yerinden kısaca bahsettik. Birinci bölümde Mustafa Niyazi'nin hayatı şeyhleri, edebi şahsiyeti ve eserlerini ele aldık. Hazarât-ı hamse ve telkinât-ı nakşibendiye, fenâ fillah, bekâ billah, ilm-i ledün, ilm-i bâtın ve hatm-i hâcegan kavramlarının tasavvuftaki yerine değindik. İkinci ve son bölümde ise çeviri-yazım-metine yer verdik.
Yeni İlm-i Kelam dönemi ruh anlayışı
Ruh, bütün dinlerin hakkında görüşler sundukları bir olgudur. İslam dini ise ruh hakkındaki görüşlerini felsefî, tasavvufî ve kelamî bir söylem ile ifade etmişir. Böylece üç farklı temel ruh anlayışı oluşmuştur. Bu anlayışların kendi içlerinde farklı tartışma konuları olduğu düşünüldüğünde İslam düşüncesinde ruh hakkında geniş bir düşünce geleneğinin oluştuğu anlaşılır. Kelamî açıdan incelenmesi gereken önemli konulardan birisi ruh meselesidir. Ruh her ne kadar gaybî bir problem olarak algılansa da kelam âlimleri meseleyi ontolojik bir bakış açısı ile incelemişlerdir. Bu ontolojik bakış açısı bir süreç olarak Mütekaddimun dönemine karşılık gelmektedir. Müteahhirun döneminde ise ruh daha çok soyut bir unsur olarak incelenmiştir. Yeni İlm-i Kelam dönemi günümüz itikadını etkileyen önemli süreçlerden biridir. Bundan dolayı ruh hakkındaki fikirlerin bu dönemde nasıl temellendirildiğini anlamak önem kazanmaktadır. Yeni İlm-i Kelam dönemi ruh anlayışı incelenirken oluşan bilimsel gelişmeler ve bu gelişmelerin yansımalarının neler olduğu iyi anlaşılmalıdır. Nitekim bu dönemde ruh hakkındaki görüşlerin bu bilimsel gelişmeler ile olan ilişkisi yadsınamaz bir gerçektir. Bu noktada Yeni İlm-i Kelam döneminde ruhun İslam dinine gelen eleştirileri bertaraf etme çabası ile ele alındığı ve bu düşünce yapısı ile şekillendirilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Tezimizin amacı Yeni İlm-i Kelam dönemindeki ruh olgusunun kelamî açıdan nasıl ele alındığını tespit etmektir. Bu kapsamda ruhun mahiyetinin nasıl işlendiği, ruhun ispatı için hangi delillere yer verildiği, ruh meselesine yönelik şüphelere karşı ruh meselesinin eski ve çağdaş fikir akımları ile nasıl savunulduğu incelenmiştir. Bununla birlikte Yeni İlm-i Kelam döneminde ruhun mevcut olmasından hareketle nasıl bir varlık anlayışı oluşturulmak istendiği ve dönemin İslam âlimlerinin nasıl bir dünya görüşü tasvir etmek istediklerini tespit etmek çalışmamızın konusu dâhilindedir. Günümüzde Yeni İlm-i Kelam dönemindeki ruh anlayışını yansıtan çalışmalar sadece önemli âlimlerin ruh anlayışılarını yansıtacak şekilde yapılmıştır. Biz ise tezimizde genel bir çerçeve çizerek Yeni İlm-i Kelam döneminde yetişen âlimlerin ruh hakkındaki görüşlerini daha kapsamlı bir şekilde değerlendirdik.
İslâm tasavvuf geleneğinde ahlâk eğitimi Kimyâ-yı Saâdet örneği
Köklü bir geçmişe dayanan İslâm tasavvuf geleneği, özünde bir eğitim müessesesidir. Bu gelenekte bireyler, tasavvufi eğitimi aldıklarında, potansiyelinde var bulunan insani özellikleri gün yüzüne çıkarmaya "eşref-i mahlukat"a kavuşmaya çalışırlar. Duyuşsal eğitime ağırlık veren ve "gönül eğitimi" adı verilen tasavvufi eğitim sürecinde, kişisel ve toplumsal sohbet, zikir, tefekkür, murakabe, hizmet ve rabıta gibi çok çeşitli eğitim usulleri kullanılmaktadır. İslâm tasavvuf geleneği bireyin içsel gelişimini hedefleyerek, ahlâki olgunluk kazandırma amacı taşıyan bir sisteme sahiptir. Ahlâki boyutta insanı eğitip, iyi ahlâkın kalıcı ve devamlı olması için, özellikle tekke vb. kurumlarda uzun bir zaman ahlâk eğitimi yapılmıştır. Bu nedenle tasavvufi eğitimi diğer disiplinlerden hatta eğitim yaklaşımlarından ayıran temel faktörlerden belki de en önemlisi kişisel ve toplumsal eğitimin birlikte yürütülmesidir. Çalışmanın temel amacı, ahlâki çöküntünün oldukça arttığı günümüzde, Kimyâ-yı Saâdet'ten yola çıkarak, bireyi olumsuz davranışlarından arındırıp, ahlâkı güzelleştirme ve eğitme yollarına iletmektir. Gazâlî'nin Kimyâ'da bahsettiği ahlâkı düzeltme yolları, yöntemleri ve tavsiyeleri de bu amaç doğrultusunda içerik analizi yöntemi kullanılarak incelenmiştir. Gazâlî'ye yönelik araştırmalar, Gazâlî'nin eserlerinin ve görüşlerinin geneline yönelikken; çalışmamız Kimyâ-yı Saâdet eserini esas almamaktadır. Ahlâk eğitiminde durağan bir birey yerine; aktif, faal ve gayret halinde bir bireyi ön plana çıkararak, bireyi merkeze almasından dolayı diğerlerinden farklılık arz etmektedir. Kimyâ-yı Saâdet incelendiğinde; Gazâlî bireyin karakter özelliklerinin, duygularının, eğilimlerinin ve psiko sosyal gelişimlerinin dikkate alınarak ahlâkın 'eğitilebilir' olduğu vurgusu yaptığı görülmektedir. Bu konuda Gazâlî'ye göre en büyük görev, yüksek motivasyonu kazanarak bireyin kendisine düşmektedir. Birey aldığı ahlâk eğitiminde ilmini pratiğe döküp, alışkanlık haline getirerek devamlılığını sağlamalıdır. Kimyâ-yı Saâdet'te vurgulanan da bu devamın sağlanması adına, nefsin arzu ve isteklerine karşı çıkıp, tutum ve davranışlarda dengeyi sağlayabilmektir. Gazâlî örneğinde olduğu gibi toplum hayatımızda özellikle dinî hayatta önemli bir rol üstlenen tasavvufi bilgi, tecrübe ve yaşayışın pek önemli bir yeri vardır. Dolayısıyla tasavvufi eğitim, günümüz ahlâk eğitim ve öğretiminin her alanına katkı sağlayabilecek niteliktedir. Anahtar Kavramlar: Ahlâk Eğitimi, Tasavvuf, Kimyâ-yı Saâdet, Gazâlî
Ali b. Derviş Bâyezid-i Tirevî'nin hayatı, eserleri ve tasavvufî görüşleri
Ali b. Derviş Bâyezid-i Tirevî, 8/15. asrın son çeyreği ve 9/16. asrın ilk yarısında Osmanlı topraklarında yaşamış bir mutasavvıftır. Ali Efendi, ilk tasavvufî eğitimini Halvetî şeyhi olan babası Bâyezîd-i Rûmî'den almıştır. Sonrasında Zeyniyye tarîkatının Vefâiyye kolu şeyhi Ebu'l-Vefâ Muslihuddîn Mustafa'ya intisâp edip tasavvufî eğitimini tamamlamıştır. Zeyniyye-Vefâiyye'den icâzet aldıktan sonra Tire'de irşad faaliyetlerini yürütmüştür. Bu çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde 16. asrın siyasî ve tasavvufî durumu hakkında bilgiler ve Ali Efendi'nin hayatı, tasavvufa intisâbı ve eserleriyle ilgili tespit edilen bilgilerden oluşmaktadır. İkinci bölümde ise kendisinin tasavvufî görüşleri incelenip ortaya konulmaktadır. Onun tasavvufî görüşleri değerlendirilirken kendinden önceki sûfîlerle karşılaştırılarak aralarındaki benzerlik ve farklılıklar belirtilmiştir. Bunun yanı sıra Ali Efendi'nin görüşleri açıklanırken günümüz kaynaklarından da istifâde edilmiştir. Ali Efendi'nin tasavvuf anlayışı genel olarak kendinden önceki Zeyniyye-Vefâiyye şeyhlerinin görüşleriyle örtüşmektedir. Ancak onun; seyr-u sülûk mertebeleri, uzlet ve halvet, riyâzet, sâlikin kıyafeti, fakr, tevhid ve varlık anlayışı gibi hususlarda kendine has bazı görüşleri olduğu da görülmüştür. Mesela halvete girmiş bir sâlikin yiyeceği yemeğin oranının tespiti veya sabır konusunda bir tasnif oluşturması onun kendine has fikirleri arasında zikredilebilir. Yine İbnü'l-Arabî'nin görüşlerinden çokça etkilendiği anlaşılan Ali Efendi'nin varlık ve bilgi anlayışı konusundaki görüşleri tarîkat ricâlinin fikirlerinden farklılaşmaktadır. Örneğin Zeynüddîn el-Hâfî'nin vahdet-i şuhûd düşüncesini savunduğu bilinmesine rağmen Ali Efendi'nin vahdet-i vücûd düşüncesine yakınlık gösterdiği anlaşılmaktadır. Ali Efendi'nin değindiği bir diğer konu ise seyr-u sülûk mertebeleridir. Bu konuda hem Zeyniyye hem de Halvetiyye şeyhlerinin eserlerine bakıldığında her iki tarafın da düşünce yapısını yansıttığı görülmüştür. Ancak kendi düşüncelerini de içerisinde aktarmaktadır ki bunlardan birisi iki âlem arasındaki berzah âlemini de değerlendirmesidir.
Abdürrezzâk Kâşânî ve tasavvufî görüşleri
Abdürrezzâk Kâşânî İran merkezli bir Moğol devleti olan İlhanlılar'ın (1256-1353) hâkimiyeti döneminde yaşamıştır. Zamanının siyasî iradesiyle kurmuş olduğu iyi ilişkiler kendisinin ilgili mesele bağlamındaki tercihini yansıtması açısından dikkate değerdir. Kâşânî'nin bu tavrı çeşitli çevrelerden kaynaklanan eleştirilere sebep olmuşsa da kendisi bu tutumunun gerekçelerini ortaya koyan beyanlarda bulunmuştur. Genel olarak Arap Dili, Tefsir ve Tasavvuf alanlarındaki çalışmalarıyla temayüz eden Kâşânî'nin söz konusu disiplinler dâhilinde kaleme aldığı eserlerin önemli bir bölümü sonraki dönemlerde yaşamış olan âlimler tarafından müracaat kaynakları olarak kullanılmıştır. Tasavvuf alanında telif ettiği eserler içerisinde özellikle tasavvuf terimlerini konu edindiği sözlükler yanında Fuṣûṣu'l-ḥikem ve Menâzilü's-sâ'irîn şerhleri gibi metinler yazıldıkları dönemden itibaren onun alanda bir otorite olarak anılmasına vesile olmuştur. Kaleme aldığı Fuṣûṣu'l-ḥikem şerhi sebebiyle bir İbnü'l-Arabî takipçisi olarak şöhret bulan Kâşânî'nin Ekberî gelenek içerisindeki konumu tartışmaya açıktır.
Ebu Abdurrahman es-Sülemî'nin Tabakâtu's-Sûfiyye'sinde haller ve makamlar"
Ebû Abdurrahman Es-Sülemî'nin Tabakâtu's-Sûfiyye'sinde Haller ve Makamlar Ebû Abdurrahman es-Sülemî (ö. 412/1021) sünnî tasavvufun oluşmasına kaynaklık eden eserleriyle tasavvufun teşekkül döneminin önde gelen isimlerinden kabul edilmektedir. Bu çalışmada merkeze alınan Sülemî'nin Tabakâtu's-Sûfîyye adlı eseri günümüze ulaşmış ilk tabakât olma vasfını taşımaktadır. Sülemî, tabakâtında sûfîlerin biyografilerine kısaca yer verdikten sonra öncelikle onların rivayet ettiği hadislerden birer örnek vererek sûfîlerin meşru bir zemine dayandığını göstermiş ve sonrasında onların söz ve menkıbelerini aktarmıştır. Bu çalışmanın "Makamlar" ve "Haller" adlarını taşıyan iki bölümünde Tabakâtu's-Sûfîyye'deki aktarımlar kavram merkezli tasnif edilerek tasavvufî ıstılâhların izi sürülmüştür. Söz konusu kavramların kimler tarafından ne şekilde kullanıldıkları araştırmanın temel sorusunu teşkil etmektedir. Bu noktadan hareketle kavramlar incelenirken Tabakât'ta konuyla ilgili eğer var ise/yer alan ayet-hadis-işârî yorum belirtilmiş; ıstılâhların ilk kullanımları, anlam genişlemeleri ve farklılıkları, terimlerin birbirleriyle irtibatları tespit edilmeye çalışılmıştır. Bahsi geçen kavramla ilgili öğretilerin açıklamalarında yer yer Sülemî'nin muasırları ve Tabakât'ta yer alan kişilerle aynı dönemde kaleme alınan eserlerden faydalanılmıştır. Araştırmaya konu olan kavramların II-V./VIII-XI. yüzyıllardaki değişimlerinin tabakât türü bir eserde belirlenmesi sûfîlerin yorumlarını bütüncül olarak değerlendirme imkanı sunmuştur.
Safer Dal Efendi ve tasavvufî mirası
1926-1999 yılları arasında yaşayan Safer Dal Efendi, eserleri ve yetiştirdiği insanlarla son yüzyıla ışık tutmuş önemli bir mutasavvıftır. Dönemin şartları sebebiyle yok olmaya yüz tutan tasavvuf kültürünü yeniden canlandırmayı ve ayakta tutabilmeyi başararak gelecek nesillere aktarımını sağlamıştır. Hayatı hakkında ulaşılan bilgiler aynı zamanda yakın tarihe kaynak teşkil etmektedir. Veri toplama sürecinde Safer Dal Efendi'yi tanıyan on sekiz ayrı isimle röportaj yapılmış,yakınında bulunan bazı insanlar hakkında yapılan tez çalışmalarından faydalanılmış ve hakkında yapılmış olan anma programlarındaki konuşmalardan edinilen bilgiler kullanılmıştır.
İsmail Hakkî Bursevî Nakdü'l-Hâl (151a-225b) inceleme-metin
Bu çalışmada, 17-18. yüzyıllarda yaşamış, Rûhu'l-Beyân adlı tefsîriyle meşhur olmuş İsmail Hakkî Bursevî'ye ait Nakdü'l-Hâl isimli eserin 151a-225b numaralı varakları transkripsiyon alfabesiyle yeni harflere aktarılmış ve metin muhteva yönünden incelenmiştir. Bursevî çokça eser kaleme almış velûd bir yazardır; tefsîr, hadîs, fıkıh, kelam, tasavvuf vb. alanlarda eserleri bulunmaktadır. Nakdü'l-Hâl isimli eseri vâridât türünde kaleme alınmış Arapça-Türkçe tasavvufî bir eserdir. Bir tür olarak vâridât, kaleme alan kişinin kalbine doğan duygu, düşünce ve ilhamların (vârid) yer aldığı eserlerdir. Bu eserde Bursevî vâridâtını kaleme alıp ayet-i kerîme, hadîs-i şerîf ve manzumelerle zenginleştirmiştir. Bursevî bu eserini vefatından birkaç yıl önce, 1721-1722 yıllarında kaleme almıştır. Eserin müellif nüshası bulunmamaktadır. Beş adet müstensih nüshasına ulaşılmıştır. Çalışmamızda İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi'nde No. TY. 2153'te bulunan Hâfız İbrahim el-Fehmî'ye ait müstensih nüshası esas alınarak transkripsiyonu yapılmış, aynı kütüphanede bulunan No. TY. 2161'de kayıtlı nüsha ile Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi'ne bağlı Atıf Efendi Yazma Eser Kütüphanesi No. 1515'te bulunan müstensih nüshalarıyla mukâbelesi yapılmıştır. Çalışmanın giriş bölümünde Bursevî'nin yaşadığı dönem Osmanlı Devleti'nin siyâsî, kültürel ve ilmî durumu incelenmiştir. Birinci bölümde Bursevî'nin hayatı işlenmiş ve eserleri tanıtılmıştır. İkinci bölümde mutasavvıflarca bilgi kaynaklarından sayılan keşf ve ilham ile rüya konusu işlenmiştir. Devamında vâridât türü ve Bursevî'nin vâridât türünde yazılmış eserleri hakkında bilgi verilmiştir. Üçüncü bölümde; Nakdü'l-Hâl işlenmiş ve nüsha tavsifi yapılmıştır. Devamında ise "Nakdü'l-Hâl'de Mânâ ve Mefhûm" başlığı altında Nakdü'l Hâl'in incelediğimiz varaklarında yer alan tasavvufî kavramlar hakkında Bursevî'nin yaptığı açıklamalara yer verilmiştir. Tez çalışmasının dördüncü bölümünde metnin transkripsiyonu yapılmış, orijinal sayfaları verilerek çalışma tamamlanmıştır.
İsmail Hakkî Bursevî - Nakdü'l-Hâl (225a-298a) inceleme - metin
İsmail Hakkî Bursevî, Osmanlı tarihinin en velûd müelliflerinden olup, birçok alanda eser telif etmiştir. Mutasavvıf bir şair olması yönüyle de vâridât türünde pek çok eser kaleme almıştır. Vârid kelimesinin çoğulu olan vâridât, kulun çabası ve kastı olmaksızın gaybdan kalbine gelen manalar anlamına gelmektedir. Hazırlanan bu çalışma, İsmail Hakkî Bursevî'nin 1133/1721 - 1134/1722 yıllarında vâridât türünde kaleme aldığı Nakdü'l-Hâl adlı eserinin 225a-298a varaklarının transkripsiyonlu metin çevirisidir. Eserin müellif nüshası bulunmamaktadır. Çalışmada esas alınan nüsha, İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi Türkçe Yazmalar 2153 numarada kayıtlı olan nüshadır. Metne tam ve doğru olarak ulaşabilmek amacıyla İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi Türkça Yazmalar 2161 numaralı nüsha ile Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi Âtıf Efendi Bölümü 1515 numaralı nüsha esas nüsha ile mukayese edilmiştir. Nakdü'l-Hâl eserinin transkripsiyonlu metnini edebiyat sahasına kazandırmak amacıyla hazırlanan bu çalışmada; genel hatlarıyla Bursevî'nin yaşadığı dönem ve hayatı hakkında bilgi verilmiş, akabinde metne dair mana ve mefhum bölümü oluşturulup eserdeki tasavvufî terimler hakkında bilgi verilmiştir. En son olarak eserin transkripsiyonlu metin çevirisi, ardından orijinal sayfalar verilerek çalışma sonlandırılmıştır.
Bir sûfi olarak Mehmet Şemsettin Ulusoy'un şehir algısı
Bu çalışma Bursa Niyazî-i Mısrî Dergâhı son şeyhi Şemsettin Efendi'nin içinden süzüldüğü medeniyetin bir özeti olan şehri kendine özgü bir yolla nasıl idrak ettiğini gösterme çabasıyla gerçekleştirilmiştir. Şeyh Efendi'nin verdiği somut bilgilerin ve fikirlerinin bugünkü şehir çalışmaları şablonlarından biri çerçevesinde kullanılabilirliğinin sınanması yoluna gidilmiş akabinde eserleri tematik ve kronolojik olarak insan-mekân-kültür çerçevesinde yeniden kurgulanmıştır. Bunun için eklektik bir metodoloji ile şehre ait unsurlarla bir sûfî duyarlılığı tarihsel bir konumlandırma ışığında birleştirilmiş ve disiplinler arası bir yönelimle incelenmiştir. Şeyh Efendi'nin kendi dergâhından yola çıkarak genişlettiği insan ağını nasıl kurduğu, şehri fiziksel olarak nasıl tarif etttiği, mekâna dâir hangi duyarlılıkları taşıdığı, yüzyıllardır süregelen şehir ve tekke kültürünün silikleşmiş izlerini devletin çöküş arifesindeki fikri sancıların yansıması olan risalelerinden umdeler katarak özgün bir insicamla 'şehir tarihi' başlığı altında nasıl sentezlediği tespit edilmiştir. Şeyh Efendi'nin eserleriyle somutlaştıracak olursak bu çalışma Gülzâr-ı Mısrî'de pîrinin menakıbının daha iyi anlaşılmak istenmesine binâen ihvanın ben-idrakinin yeniden inşasında, Bursa vefeyatnâmelerinin devamı olan Yâdigâr-ı Şemsî ve Bahâr-ı Şemsî'de şehirdeki insan unsurunun yeniden sınıflandırılmasında, Medâr-Devvâr-Karâr ve Hâkisâr-ı Şemsî'de şehir mekânının tanziminde, risaleleri ve Âyine-i Diyâr-ı Şemsî bünyesinde ise zaman şuurunun yeniden kurgulanıp varlık, bilgi ve değerlerin ona göre tanımlanmasında Şemsettin Efendi'nin izini sürmüş ve bir sûfînin şehre niçin, nasıl baktığını, bu bakışın diğer bakışlardan farkını ortaya koymaya çalışmıştır.
Osmanlı dönemi popüler tasavvuf eserlerinde vahdet-i vücûd
Tasavvuf, İslam'ın tevhid inancını ve ahlak ilkelerini merkeze alarak ortaya çıktı ve gelişti. Tasavvuf ilmi içinde tevhid ve ahlakı yorumlama çabaları hicri 7. asırdan sonra İbnü'l-Arabî (öl. 638/1240) ile yeni bir döneme girdi. Bu dönemdeki tevhîd anlayışı ve İbnü'l-Arabî'nin düşünceleri "vahdet-i vücûd" kavramıyla ifade edildi. İbnü'l-Arabî'den sonraki dönemde âlimler ve sûfîler arasında tartışılagelen vahdet-i vücûd düşüncesinin halka nasıl takdim edildiği sorusu aradan asırlar geçmesine rağmen canlılığını korumaktadır. Buradan hareketle bu çalışmada vahdet-i vücûd düşüncesinin Osmanlı toplumuna nasıl intikal ettiği ortaya konmaya çalışıldı. Söz konusu düşüncenin takip edilmeye çalışıldığı eserler, müelliflerinin birer mutasavvıf olmasının yanında kaleme aldıkları eserlerin asırlar boyunca Osmanlı toplumunda okunması sebebiyle tercih edildi. Seçilen müelliflerin, eserlerine ilişkin bilgiler verildikten sonra vahdet-i vücûd düşüncesinin ana kavramları ilgili eserler üzerinden ele alındı. Son olarak mezkur düşünce etrafında gelişen ikincil kavramlara dair yaklaşımlar tespit edilmeye çalışıldı. Bu amaç doğrultusunda sosyal bilimler araştırma yöntemlerinden nitel araştırma yöntemine başvuruldu. Çalışmamızda, İbnü'l-Arabî'nin vahdet-i vücûd sistemi ve temel kavramları analiz edilerek vahdet-i vücut düşüncesine ilişkin birikimler, özgün eleştiriler, yorum ve katkılar tespit edildi.
Niyâzî-i Mısrî ve İsmail Hakkî Bursevî divanlarının dinî tasavvufî terimler açısından mukayesesi
Karşılaştırmalı edebiyat biliminin Klasik Türk edebiyatı sahasında tatbiki, karşılaştırmalı edebiyatın gelişmesi ve yaygınlaşmasına paralel olarak 20. yüzyılın ortalarında başlamıştır. Diğer alanlara nispetle Klasik Türk edebiyatı sahasında karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının azlığı bizi bu alana sevk etmiştir. Bu çalışmada Türk İslam edebiyatında önemli bir yere sahip olan, yaydıkları dinî tasavvufî düşünce ile çağları aşan mutasavvıf şairlerden Niyâzî-i Mısrî ve İsmail Hakkî Bursevî'nin Divanları, sistematik ve mukayeseli bir yöntemle dinî ve tasavvufî muhteva açısından incelenmiştir. Çalışmamızda iki mutasavvıf şairin divanlarına din ve tasavvufun nasıl aksettiği, bakış açılarının birleşen ve ayrılan noktaları, aralarındaki etkileşim, tespit edilmeye çalışılmıştır. Çalışmamız; Niyâzî-i Mısrî ve İsmail Hakkî Bursevî'nin hayatları, edebî şahsiyetleri ve tasavvufî muhitlerini hâvi birinci bölüm, iki sûfî şairin divanlarında tespit edilen dinî mefhum, ıstılah ve mazmunları hâvi ikinci bölüm; iki sûfî şairin divanlarında tespit edilen tasavvufî mefhum, ıstılah ve mazmunları hâvi üçüncü bölüm olmak üzere bir giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Çalışmamızın giriş kısmında ise genel hatlarıyla Klasik Türk edebiyatında karşılaştırmalı edebiyat bilimi hakkında bilgi verilmiştir. Genel değerlendirme ve sonuç kısmında ise iki mutasavvıf şair arasındaki benzerlik ve farklılıklardan hareketle aralarındaki etkileşimin varlığına işaret edilmiştir. Çalışmanın sonuna ise muhtelif çalışmalara kolaylık sağlaması düşüncesiyle, iki şairin divanlarında tespit ettiğimiz dinî ve tasavvufî kavramların verildiği dizin eklenmiştir.
Türk tasavvuf edebiyatında gülbâng
Türk- İslam kültüründe bir dua türüne ad olan "gülbâng" kavramı üç bölümden oluşan çalışmamızın ilk bölümünde temel anlamı, yan anlamları ve terim anlamı yönleriyle incelenmiştir. Kavram analizinde kelimenin "köken bilgisi" sözlük çalışmalarıyla, Farsça kaynaklardan dilimize aktarımlarında kendisine karşılık gelen kelimelerin belirlenmesiyle ortaya koyulmuştur. Kavramın geçtiği edebî ve tarihî metinlerden örnekler sunulmasıyla kelimenin Türk kültüründeki yeri belirlenmiş, zaman içinde hangi anlamlarla karşılandığı ortaya koyulmuştur. İkinci bölümde, Gülbâng bir edebî tür olarak şekli, muhtevası, icra alanları bakımından değerlendirilmiştir. İlk adımda fütüvvetnâmeler incelenmiş, sonrasında tarikatlerin erkân kitapları tedkik edilmiştir. Bu bölümde tarikat gülbângleri mümkün olduğunca kök metinler incelenerek derlenmiş, metinler çoğunlukla yazma eserlerden transkribe edilmiş, gerek duyulduğunda alanla ilgili yapılan çalışmalardan eklemeler yapılmıştır. Ahilik erkânı ve tekke erkânları incelenmiş metinlerin icra alanları belirlenmiştir. Çalışmamızın üçüncü bölümünde ise toplum hayatının farklı alanlarında okunan gülbâng metinleri derlenmiştir. Bu bölümde askerî yapı, sahne sanatları, spor, sokak kültürü, eğitim gibi pek çok farklı alanla ilgili incelemeler yapılmıştır.
Sûfî düşüncenin kurucu şahsiyetlerinden Muhâsibî ve Hakîm et-Tirmizî: Kavramsal bir mukayese
Tasavvufun müstakil bir İslamî disiplin olma sürecine katkı sunan öncü şahsiyetler arasında Hâris b. Esed el-Muhâsibî (öl. 243/857) ve Hakîm et-Tirmizî (öl. 320/932) özel önemi haiz şahsiyetlerdir. Zira onlar genel olarak tasavvufun kendilerinden sonraki seyrini belirleyen yaklaşımları yanında Ebû Hâmid el-Gazzâlî ve Muhyiddîn İbnü'l-Arabî gibi büyük mütefekkirleri derinden etkileyen fikirleri ile tanınırlar. Böylesine güçlü tesire sahip bu iki büyük ismin yaşadıkları dönemde tasavvufî muhitlerde yaygın şekilde gündem oluşturan hemen her hususta ortaya koydukları görüşler genel olarak üç ana mesele ekseninde yoğunlaşmıştır: İnsanın mahiyeti, bilgi/marifet ve ahlâk. Bu kapsamda Muhasibî'nin ilk olarak dile getirdiği çeşitli fikirleri ya olduğu gibi tekrarlayan ya da biraz daha ileri taşıyan en mühim isim Hakîm et-Tirmizî'dir. Bununla birlikte söz konusu sûfilerin düşünceleri arasında zaman zaman önemli farklılıkların olduğu da muhakkaktır. Muhâsibî'nin Hakîm et-Tirmizî üzerinde bırakmış olduğu etkinin izleri Hakîm et-Tirmizî'nin eserlerinin çoğunda bariz bir şekilde tespit edilebilecek düzeydedir. Nitekim Tirmizî çeşitli eserlerinde insanın manevî yönünü oluşturan kalp, ruh ve nefs gibi latifeleri ele alıp değerlendirirken doğrudan Muhâsibî'nin fikirlerine dayanır. Bunun dışında sûfîler açısından önem arz eden ilim ve marifet konuları yanında tevekkül, tevbe, mahabbet, mücâhede, riyâzet, uzlet, halvet, zikir, üns ve kurbet gibi meselelerin ele alınış tarzı yanında ulaşılan sonuçlar noktasında da Muhâsibî Hakîm et-Tirmizî'ye öncülük etmiştir.
Çavdaroğlu Müftî Dervîş'in dîvân-ı Münacat'ı üzerine bir inceleme
Tarikatlar, tasavvufî düşüncenin yaygınlaşmasında birinci derecede rol oynayan müesseselerdir. Bunlar-bugün bildiğimiz şekliyle-VII/XIII. yüzyılda ortaya çıkmışlardır. XIV. yüzyıldan itibaren Anadolu'da şekillenmeye başlayan Halvetîlik hareketi XV. yüzyıldan sonra yaygınlık kazanmış ve sistemleşerek günümüze kadar etkisini sürdürmüştür. Anadolu ve Rumeli'de en çok tekkesi olan Halvetî tarikatının Rumeli'de hâla faal tekkeleri vardır. Bu etkinin bir sonucu olarak Halvetîlik öğretilerini işleyen birçok şair ve yazar ortaya çıkmıştır. XVI-XVII. asırda Kütahya'da yaşayan Çavdaroğlu Müftî Dervîş de dönemin Halvetî şairlerinden biridir.Çalışmamızda Çavdaroğlu Müftî Dervîş'in hayatı, edebî şahsiyeti ve eserleri hakkında bilgi verilmiştir. Divân'ı Arap alfabesinden Lâtin alfabesine aktarılmıştır. Şiirlerin din-tasavvuf-cemiyet yönlerinden tahlili yapılmıştır.Çavdaroğlu Müftî Dervîş'in şiirlerinde, Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı'nın ve Halvetîliğin belirgin özellikleri görülmektedir.Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı, hem İslam'dan önceki hem de sonraki dönemde yer alır. Bu edebiyat işlediği konular sebebiyle halkın dilini, inanancını, duygu ve düşüncesini esas almaktadır. Halkın bütününü kapsadığı için toplumun her kesimine hitap edebilmektedir.Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı, şekil ve üslup özellikleri bakımından İslam'dan önceki Türk edebiyatından etkilenmiştir. Türklerin İslâm dinini kabullerinden sonra İslâmiyet'in etkisiyle yeni bir şekle bürünerek, tasavvufî unsurları da bünyesine almıştır.Anadolu'da, yayılmaya başladığı XIV. Yüzyıldan başlayarak Halvetîlik temi edebiyatımızda işlenmeye başlamıştır. XVI-VII. Asırda yaşayan Çavdaroğlu Müftî Dervîş şiirlerinde tasavvuf ve Halvetîlik düşüncesini işlemiş şairlerimizdendir.Müftî Dervîş XVII. Asır Türk Tasavvuf Edebiyatı'nın önemli temsilcilerinden olan mutasavvıf şair Gaybî Sun'ullah'ın babasıdır. Mutasavvıf bir şair olan Müftî Dervîş de pek çok şairimiz gibi tezkirelerde yer almadığı için ilim âlemine yeterince tanıtılamamıştır.Üç bölümden oluşan inceleme kısmının ilk bölümünde şairin hayatı, ikinci bölümde şiirlerindeki şekli unsurlar, üçüncü bölümde şiirlerin din-tasavvuf-cemiyet yönünden tahlili yapılmıştır. Tahlilden sonra ise Dîvân'ın transkripsiyonlu metni yer almaktadır.Müftî Dervîş Dîvânı üzerinde yaptığım bu çalışmada yardım ve teşvikleri için Hocam Doç. Dr. İsmail EKİNCİOĞLU'na, yardım ve önerileri için Hocam Yrd. Doç. Dr. Mustafa GÜNEŞ'e, yönlendirmeleri ile yol gösteren, teşvik eden ve yardımlarını esirgemeyen Hocam Prof. Dr. Ali TORUN'a teşekkürlerimi sunmayı bir borç biliyorum.
XIX. yüzyıl mutasavvıf şairlerinden Seyyid Süleyman Mahvi Divanı: İnceleme-metin
Bu çalışma, XIX. yüzyıl şairlerinden Seyyid Süleymân Mahvî'nin hayatı, sanatı ve edebi kişiliği, Türkçe Dîvânı'nın transkripsiyonlu metni ve incelemesinden oluşmaktadır. Mutasavvıf bir şair olan Seyyid Süleymân Mahvî, devrin özelliklerine uygun olarak sade bir dil kullanmış, yazdığı manzumelerle tasavvufi düşüncelerini açıklamıştır. Şair, şiiri kendisine bir amaç olarak değil, düşüncelerini anlatmak için araç olarak görmektedir. Türk kültür ve edebiyat tarihinde, geçmişten geleceğe ışık tutan birçok şair ve sanatçı henüz bilinmemektedir. Bu çalışmayla onlardan biri olan ve önemli mutasavvıf şairlerden biri olarak düşündüğümüz Seyyid Süleymân Mahvî'yi kültür ve edebiyat tarihimize kazandırmak istedik. Anahtar Kelimeler: Seyyid Süleymân Mahvî, Dîvân, XIX. yüzyıl, Tasavvuf, Transkripsiyonlu Metin
Vîrani Dede-Fakr-Name (inceleme-metin-dizin)
Bektaşilik hareketi, XIV. yüzyıldan itibaren Anadolu'da şekillenmeye başlamış,XVI. yüzyılda sistemleşerek günümüze kadar etkisini sürdürmüştür. Bu etkinin birsonucu olarak Bektaşilik öğretilerini işleyen birçok şair ve yazar ortaya çıkmıştır. XVI.yüzyılda yaşayan Vûrânû Dede de dönemin Bektaşû şairlerinden biridir.Çalışmamızda Vûrânû Dede'nin hayatı ve eserleri hakkında bilgi verilmiştir.Fakr-nâme isimli eseri, Arap alfabesinden Latin alfabesine aktarılmış ve eserinin din,tasavvuf, ahlâk yönünden incelemesi yapılmıştır.Vûrânû Dede bir Bektaşû ?Dede?sidir. Hem manzum hem de mensur eserleryazmıştır. Eserlerinde, Dinû-Tasavvufû Türk Edebiyatı'nın, Bektaşûliğin ve Hurûfûliğinbelirgin özellikleri görülmektedir.
Tasavvufî tecrübede avâm-havâs ayrımının anlamı ve önemi: Gazâlî örneği
Bu tezde, tasavvuf ilminin hitap ettiği kitlenin niteliği problemi üzerinde durulmuş ve buna bağlı olarak "avâm, havâs ve havâsü'l-havâs" kavramları incelenmiştir. Ayrıca söz konusu kavramların tasavvuf eserlerinde ele alınış biçimleri ve sûfîlerin bu kavramlara diğer ilmi disiplinlerden farklı olarak nasıl bir anlam yüklediği de sorgulanmıştır. Tezde, Gazâlî'nin tasavvuf ağırlıklı eserleri merkeze alınarak, Gazâlî öncesinde yapılan insan hiyerarşisine de yer verilmiş, böylece mevzubahis kavramların tasavvufî anlamda ilk olarak nasıl ve ne zaman kullanıldığının çerçevesi çizilmeye çalışılmıştır. Dikkat çekilmesi gereken en önemli husus ise burada yapılan derecelendirmenin kast sisteminde olduğu gibi birinden diğerine geçişi mümkün olmayan bir sınıflandırma olarak görülmediğidir. Tez boyunca üzerinde durulan bu sınıflandırma maddi değil, manevi bir sınıflandırmadır. Nitekim tasavvuf ehlinin bile kimi zaman kendi içerisinde çeşitli manevi sınıflandırmalar yaptığı görülmüştür. Bu düşüncenin bir sonucu olarak sûfîler, avâmdan bir kimsenin nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesi ile meşgul olarak daha üst mertebelere çıkma imkânının olduğunu savunmuşlardır. Tasavvuf ehlinin bu düşünceyi dile getirmesinin bir sebebi de bazı sufilerin, şathiyyeleri sebebiyle insanlar tarafından dışlanmaları, hapsedilmeleri, tekfir edilmeleri hatta öldürülmelerine kadar varan olaylar yaşamalarıdır. Gazâlî başta olmak üzere birçok sûfîye göre bu ayrılık ve anlaşılmazlığın arka planında, tasavvufî tecrübe ve irfanî bilgiden kaynaklı müphem söz ve fiillerin, marifet sahibi olmayan kimselere anlamsız gelmesi yatmaktadır. Bu nedenle tasavvuf ehlinin avâm-havâs ayrımını ilk dönemlerden itibaren önemsedikleri anlaşılmaktadır.