Tıbbi onkoloji
Bu konu başlığı altında 71 tez
Overin seröz tümörlerinde MDM2 ve p53 ekspresyonlarının immünohistokimyasal yöntemle incelenmesi
Over tümörleri epitelyal, stromal veya germ hücre kökenlidir ve epitelyal tümörlerin over yüzeyini kaplayan tek sıralı mezotelden geliştiği düşünülür. MDM2 (Murine Double Minute 2) bir protoonkogendir. MDM2 geni bir tümör baskılayıcı gen olan p53'ü negatif olarak düzenleyen bir hücre döngüsü düzenleyicisi olarak görev yapar. Normal hücrelerde p53 ve MDM2 bir denge içinde sentezlenmektedir. p53 kendi inhibitörü olan MDM2'nin ekspresyonunu artırarak hücredeki bu dengenin korunmasını sağlamaktadır. Hücrede bir hasar meydana geldiğinde ya da hücre bölünmemesi yolunda bir sinyal aldığında p53 ve MDM2'de meydana gelen bazı modifikasyonlar, bu iki protein arasındaki etkileşimi inhibe ederek, p53'ün aktif kalmasını sağlar. Bu çalışmaya over tümörleri histopatolojik olarak incelenerek "seröz tümör" tanısı alan 63 olgu dahil edilmiştir. Bu çalışma ile overin benign, borderline ve malign seröz tümör gruplarında MDM2 ve Anti-p53 ekspresyonlarının tespiti ile bu genin malign transformasyona etkisine bakılmıştır. Anti-p53 ve MDM2 için yapılan immünohistokistokimyasal boyamalar pozitif hücre dağılımı, yoğunluğu ve bileşik indeks skorlamaları değerlendirilip istatistiksel analizi yapılmıştır. Yapılan analizde benign, borderline ve malign grupların MDM2 ve p53 skorlamaları değerlendirilirken yaşa göre dağılımları da dikkate alınmıştır. Anti-p53 ekspresyonlarının en fazla malign grupta anlamlı bir artış gösterdiği, MDM2'nin ise malign grupta azaldığı görülmüştür. ICS skorlama sonuçlarına göre Anti-p53 indeks skoru malign grupta, benign (p<0,001) ve borderline (p= 0,0013) gruplarına göre anlamlı bir artış görülürken, MDM2 için malign grupta benign (p=0,0015) ve borderline (p=0,0052) gruplarına göre anlamlı bir azalış görülmektedir. Sonuç olarak MDM2 ve p53 ICS skorlama sonuçlarının malign grup için korelasyon analizinde negatif yönde orta düzeyde anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür.
Pediatrik onkoloji hastalarının anne-babalarının stresle baş edebilme becerileri ile hastaların kardeşlerinin kaygı ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişki
Bu araştırmada pediatrik onkoloji hastalarının anne-babalarının stresle baş edebilme becerileri ile hastaların kardeşlerinin kaygı ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi ve İstanbul Üniversitesi Pediatrik Onkoloji ve hematoloji hastalarının anne-baba ve kardeşleri ile yürütüldü. Başlangıçta 34 aile ve 51 kardeş katılmıştır. Araştırmaya dahil edilme kriterlerini karşılayamayan aileler çıkartıldıktan sonra 30 aile ve 40 kardeş ile devam edilmiştir. İlk önce katılımcılardan demografik bilgiler alınmıştır. Daha sonra anne ve babalara Cope Ölçeği, Beck Anksiyete ve Beck Depresyon Ölçeği uygulanmıştır. Çocuklara ise Çocuklar için Depresyon Ölçeği, Çocuklar için Durumluluk-Sürekli Kaygı Ölçekleri (Nasıl Hissediyorum-1, Nasıl Hissediyorum-2) uygulanmıştır. Uygulamalarının ardından rastlantısal olarak seçilmiş 20 çocuğun anne ve babasına stresle baş edebilme eğitimi verilmiştir. Eğitimden sonra ailelere öğretilen stresle baş edebilme tekniklerini ne kadar yapabildiklerini takip edebilmek amacı ile 10 günlük bir takip çizelgesi verilmiştir. Eğitimin 11. günü tamamlandıktan sonra çizelgeler ailelerden alınmıştır. Daha sonra araştırmaya katılan bütün çocuklara ve ailelere (eğitim ve kontrol grubundaki aile ve çocuklara) tekrardan Cope Ölçeği, Beck Anksiyete, Beck Depresyon Ölçeği, Çocuklar için Depresyon Ölçeği ve Çocuklar için Durumluluk- Sürekli Kaygı Ölçekleri uygulanmıştır. Araştırmada ilişkisel tarama yöntemi kullanılmıştır. Çocuklara ve ailelere ön test ve son test yöntemiyle ölçekler uygulandıktan sonra analizler yapılmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre grupların kendi içlerinde Ön test ve son testleri değerlendirildiğinde ailelerin stresle başedebilme düzeyleri ve anksiyete düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Eğitim grubu için ailelerin depresyon düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır. öntest ortalamaları (15,48± 10,39) ve Son test ortalamaları (10,97±7,90) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmıştır (t29=-3,479; ,001). Buna göre son test ortalamaları yaklaşık 4,5 puan düşmüştür. Kardeşlerin bulgularını değerlendirdiğimizde; grupların kendi içlerinde Ön test ve son testleri değerlendirildiğinde Çocuklar için Durumluluk Kaygı Ölçeği (t19=-1,112; 0,280), Sürekli Kaygı Ölçeği (t19=-2,080; 0,051) ve Depresyon Ölçeğine (t19=-0,367; 0,718) göre ön test ortalamaları ve son test ortalamaları arasında istatistiksel olarak fark çıkmamıştır. Eğitim grubundaki kardeşler için yapılan analizlerde, Çocuklar için Depresyon Ölçeği (t19=2,669; 0,015) düzeylerine göre ön test ortalamaları (12,30±4,71) ve son test ortalamaları (8,15±5,31) arasında istatistiksel olarak fark bulunmuştur.Çalışmamızın sonuçlarına göre; vermiş olduğumuz stresle baş edebilme eğitiminin anne-baba ve kardeşlerin depresyon düzeylerinin düşmesi yönünde fayda sağladığını düşündürmektedir. Bu bağlamda Onkoloji servislerinde ailelere ve çocuklara gerektiğinde destek verilmesi için psikologların bulundurulması ve ailelere eğitim seminerlerinin verilmesinin faydalı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Pediatrik Onkoloji, Stres, Kaygı, Depresyon, Anne, Baba, Kardeş
Onkoloji hastalarında bağırsak parazitlerinin yayılışı
İlhan P. Onkoloji Hastalarında Bağırsak Parazitlerinin Yayılışı, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıp Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2019. Bu çalışma Sağlık Bilimleri Üniversitesi Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniği'nde tedavi gören hastalarda intestinal parazitlerin sıklığını belirlemek ve bu sıklığı etkileyen bazı faktörleri değerlendirmek amacıyla yapıldı. Bu çalışma, Şubat 2012–Temmuz 2012 tarihleri arasında Hastanenin Tıbbi Onkoloji Polikliniği'nde tedavi gören 66'sı bayan ve 74'ü erkek olmak üzere toplam 140 kanser hastası üzerinde yürütüldü. Ayrıca, hastalara hastalıkları ve yaşam koşulları ile ilgili soruları içeren anket uygulandı. Hastalardan alınan dışkı örnekleri incelenmek üzere 30 dakika içinde Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı Araştırma ve Uygulama Laboratuvarına getirildi. Örnekleri önce makroskobik olarak incelendi. Daha sonra nativ-Lugol yöntemi ile intestinal parazitler yönünden mikroskobik olarak incelendi ve Cryptosporidium spp., ve Cyclospora cayetanensis yönünden değerlendirilmek için modifiye asit-fast yöntemiyle boyandı. Kanser tanısı almış 66 kadın hastanın %34,8'inde, 74 erkek hastanın %40,5'inde olmak üzere toplam 140 hastanın %37,9'unda bir veya birden fazla bağırsak paraziti saptandı. Çalışmada en yüksek oranda Blastocystis hominis (%17,9), en düşük oranda ise Iodamoeba butschlii (%1.4) ve C. cayetanensis (%1,4) saptandı. Ayrıca Cryptosporidium spp. (%13,6), Endolimax nana (5.7), Entamoeba coli (%3,6) ve Giardia intestinalis (%2,9) türlerine de rastlandı. Sonuç olarak tarafımızdan yapılan bu çalışmada, kanser hastalarında intestinal parazitlerin %37,9 oranında görülmesi, özellikle immün sistemi baskılanmış hastalarda bağırsak parazitlerinin önemli bir sağlık problemi olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Elde ettiğimiz bu sonuçlara göre onkoloji hastaları gibi immün sistemi baskılanmış hastalarda intestinal parazitozların dikkate alınması ve rutin olarak sık aralıklarla dışkı incelemesi yapılmasının gerekli olduğu kanaatine varılmıştır.
Roy Adaptasyon Modeli'ne dayalı taburculuk eğitiminin palyatif bakım hastaları ile bakım vericilerinin yaşam kalitesi ve uyumuna etkisi
Giriş: Palyatif bakım hastalarında perkütan endoskopik gastrostomi (PEG) ile beslenme sürecinde baş etme yöntemlerinin geliştirilmesinde, yaşam kalitesinin artırılmasında ve psikososyal uyumun sağlanmasında hemşirelerin eğitici rolü önemlidir. Amaç: Araştırma malnütrisyon saptanan ve PEG ile beslenen palyatif bakım hastaları ve bakım vericilerine Roy Adaptasyon Modeli'ne (RAM) dayalı verilen taburculuk eğitiminin, yaşam kalitesine ve uyum süreçlerine etkisini belirlemek amacıyla gerçekleştirildi. Yöntem: Ön test-son test randomize kontrollü deneysel tasarımda gerçekleştirilen araştırmanın evrenini Kasım 2023-Ekim 2024 tarihleri arasında bir devlet hastanesinin palyatif bakım kliniğinde yatarak tedavi gören 176, örneklemini ise araştırma dahil edilme ölçütlerine uyan ve araştırmaya katılmaya gönüllü 66 hasta ve bakım vericisi oluşturdu. Araştırmada deney grubundaki bireylere RAM'e dayalı taburculuk eğitimi araştırmacı tarafından verilirken, kontrol grubundaki bireylere klinikte uygulanan taburculuk eğitimi verildi. Veriler; Bireysel Özellikler Formu, Nütrisyonel Risk Tarama Testi-2002, Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi Organizasyonu Yaşam Kalitesi Ölçeği (EORTC QLQ-C30), Yaşlılarda Uyum Güçlüğünü Değerlendirme Ölçeği (YUGDÖ), Nütrisyonel Takip Formu, Telefon ile Danışmanlık Takip Formu, Baş Etme ve Uyum Süreci Ölçeği (BUSÖ), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği-Kısa Formu-Türkiye (WHOQOL-BREF-TR) ve PEG ile Beslenmeye Yönelik Bilgi, Giriş: Palyatif bakım hastalarında perkütan endoskopik gastrostomi (PEG) ile beslenme sürecinde baş etme yöntemlerinin geliştirilmesinde, yaşam kalitesinin artırılmasında ve psikososyal uyumun sağlanmasında hemşirelerin eğitici rolü önemlidir. Amaç: Araştırma malnütrisyon saptanan ve PEG ile beslenen palyatif bakım hastaları ve bakım vericilerine Roy Adaptasyon Modeli'ne (RAM) dayalı verilen taburculuk eğitiminin, yaşam kalitesine ve uyum süreçlerine etkisini belirlemek amacıyla gerçekleştirildi. Yöntem: Ön test-son test randomize kontrollü deneysel tasarımda gerçekleştirilen araştırmanın evrenini Kasım 2023-Ekim 2024 tarihleri arasında bir devlet hastanesinin palyatif bakım kliniğinde yatarak tedavi gören 176, örneklemini ise araştırma dahil edilme ölçütlerine uyan ve araştırmaya katılmaya gönüllü 66 hasta ve bakım vericisi oluşturdu. Araştırmada deney grubundaki bireylere RAM'e dayalı taburculuk eğitimi araştırmacı tarafından verilirken, kontrol grubundaki bireylere klinikte uygulanan taburculuk eğitimi verildi. Veriler; Bireysel Özellikler Formu, Nütrisyonel Risk Tarama Testi-2002, Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi Organizasyonu Yaşam Kalitesi Ölçeği (EORTC QLQ-C30), Yaşlılarda Uyum Güçlüğünü Değerlendirme Ölçeği (YUGDÖ), Nütrisyonel Takip Formu, Telefon ile Danışmanlık Takip Formu, Baş Etme ve Uyum Süreci Ölçeği (BUSÖ), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği-Kısa Formu-Türkiye (WHOQOL-BREF-TR) ve PEG ile Beslenmeye Yönelik Bilgi, Tutum ve Davranış Formu ile toplandı. Araştırma süresince bireyler hastaneye kabul, taburculuk öncesi ve taburculuk sonrası 3. ayda olmak üzere üç kez değerlendirildi. Bulgular: Hastaların %53'ü erkek ve yaş ortalaması 79,58±7,62 yıl idi. Taburculuk eğitiminin zamana göre deney grubundaki hastalarda EORTC-QLQ-C30 puan ortalamalarını fonksiyonel güçlükler boyutunda yükselttiği, semptom alt boyutunda düşürdüğü, YUGDÖ toplam puan ortalamalarını düşürdüğü belirlendi (p<0,01). Bakım vericilerin %66,7'si kadın ve yaş ortalaması 55,48±13,67 yıl idi. Deney grubundaki bakım vericilerin WHOQOL-BREF-TR toplam puan ortalamalarının, BUSÖ toplam/alt boyut puan ortalamalarının, PEG ile beslenmeye yönelik bilgi, tutum ve davranış puanlarının kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Sonuç: RAM'a dayalı verilen taburculuk eğitiminin hastaların ve bakım vericilerin yaşam kalitesi ve sürece uyumlarını olumlu etkilediği belirlendi. Daha uzun süreli takiplerle taburculuk eğitiminin etkilerinin sürekliliğinin değerlendirilmesi önerilebilinir.
İlaç salımı için Mitomisin C baskılanmış manyetik partikül gömülü kriyojellerin hazırlanması
Kontrollü ilaç salımı, ilacın vücutta istenilen bölgeye terapötik dozda salımını sağlamak için kullanılan bir tekniktir. İlaç salım sistemlerinde, hastaya verilen ilacın yan etkilerini azaltmak için uygun dozlarda verilmesi, ilaç salım sistemlerinin temel hedefidir. İlaç salım sistemleri arasında yeni bir yaklaşım olarak değerlendirilen manyetik alan varlığında (veya yönlendirmesi ile) hedefli ilaç taşınması, manyetik polimerler kullanılarak gerçekleştirilebilmektedir. Bu yaklaşımda, manyetik polimerler hastaya intravenöz olarak verildikten sonra, vücut dışından manyetik alan uygulanması ile manyetik partiküller hedef bölgeye yönlendirilmekte ve sadece o bölgede ilaç salımının gerçekleştirilmesi amaçlanmaktadır. Topikal uygulamalarda ise istenilen bölgeye vücut dışından manyetik alan uygulanarak, ilaç salım miktarı ve hızı rahatlıkla kontrol edilebilmektedir. Böylece ilacın tedavi etkinliği arttırılırken, ilacın sağlıklı hücreler ve sağlam dokular üzerindeki yan etkileri de en aza indirilmektedir. Mitomisin C, geniş spektrumlu bir antibiyotiktir. Mitomisin C, seçici olmayan antitümör aktivitesi nedeniyle, kansere karşı kemoterapi tedavilerinde yaygın olarak kullanılan bir DNA alkilleme ajanıdır. Mitomisin C, Streptomyces caespitosus adlı bakterinin kültüründen elde edilebilen, tek başına ya da diğer kemoterapötik ajanlarla birlikte ve gastrointestinal, akciğer, rahim ağzı, baş-boyun, pankreas ve mesane kanserlerinde ve kronik lösemi hastalığında kullanılan anti-kanser bir ilaçtır. Mitomisin C, tümör hücrelerinde, DNA çift sarmal yapısının iki ayrı zinciri arasında çapraz bağlar oluşturarak, DNA kopyalanmasını inhibe etmesi nedeniyle antitümör özellik gösterir. Mitomisin C'nin klinik uygulamalardaki kullanımını kısıtlayan, çok sayıda akut ve kronik toksik özellikleri mevcuttur. Literatürde, Mitomisin C'nin toksik etkilerini azaltmaya yönelik olarak çeşitli salım yöntemleri geliştirilmiştir. İlaç salımı için son yıllarda en ilginç ve etkili yaklaşımlardan bir tanesi de moleküler baskılama yöntemidir. Moleküler baskılama tekniği ile ilaç-taşıyıcı yapıda istenilen hedef moleküle uygun üç boyutlu nano-oyuklar oluşturulur. Moleküler baskılama tekniği için hem inorganik hem de polimer temelli ilaç taşıyıcı sistemler kullanılabilir. Polimer temelli taşıyıcılar arasında kriyojeller son yıllarda çok ilgi görmektedirler. Kriyojeller, kısmen donmuş monomer veya polimer çözeltileriyle düşük sıcaklıklarda hazırlanırlar. Düşük sıcaklıklarda hazırlanmaları, ilacın yapıda bozunma olasılığını tamamen ortadan kaldırmaktadır. Bu, kriyojellerin sağladığı çok önemli bir avantajdır. Gözenek boyutunun kolayca ayarlanabilmesi de ilaç salım hızının kontrolü için bir hayli önemlidir. Oldukça hidrofilik yapıları, biyolojik uyumluluklarının yüksek olmasını sağlamaktadır. Sunulan bu tez çalışmasında, hem manyetik polimerik partiküllerin manyetik özellikleri hem de kriyojel yapının avantajları birleştirilerek, yeni bir kompozit ilaç taşıyıcı sistemi hazırlanmıştır. Tezin ilk bölümünde, manyetik mikropartikül gömülü kompozit kriyojel ilaç salım sistemi hazırlanmış ve yapısal karakterizasyon çalışmaları yapılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise model ilaç Mitomisin C baskılama ve salım performansları in-vitro ortamda incelenmiştir.
Beyin metastazı bulunan meme kanseri hastalarında peritümöral ödemin değerlendirilmesi
Meme kanserinde, tıbbi onkolojideki gelişmelerle sağkalım her geçen gün artmaktadır. Ancak meme kanserinde beyin metastazlarının, ayrıca beyindeki metastazlara sekonder ortaya çıkan ödemin seyri, tedavisi güncel yaklaşım gerektiren ve literatürü günden güne yenilenen önemli bir konu olma özelliğini sürdürmektedir. Bu çalışmanın amacı, beyin metastazı olan meme kanseri hastalarında metastaz varlığının, metastaza bağlı ödemin değerlendirilmesidir. Çalışmaya 2007-2019 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Medikal Onkoloji Bilim Dalı'nda takipli kadın beyin metastazı olan 69 hasta dahil edilmiştir. Çalışmada; temporal lob tutulumu ile ödem durumu arasında (p=0,010), tanı anında şift varlığı ile total metastaz volümü arasında (p=0,027), HER2 pozitifiği ile tutulan hemisfer arasında (p=0,027) istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Beyin metastazlı hastalar içerisinde HER2 pozitif olan hasta grubunun median sağkalım süresi Triple negatif meme kanserli olan gruba göre istatistiksel anlamlı olarak daha uzun bulunmuştur. Beyin metastazlı hastalarda ödem gelişen hasta grubunun, ödem gelişmeyenlere göre median sağkalım süresi daha kısadır ancak istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir. Çalışmamızın bulgularından yola çıkacak olursak; beyin metastazlı hasta grubunda meme kanserinin alt tipi median sağkalım açısından önemli faktörlerden birisidir. Ayrıca ödem gelişimi istatistiksel anlamlı ilişki ortaya koyulamasa da median sağkalımı daha kısa olması açısından önemlidir. MRG gibi görüntüleme yöntemleriyle metastazın ve ödemin yerinin tespiti önemlidir. Hastalarda ödem oluşumunu etkileyen süreçleri de ortaya koymak açısından prospektif çalışmalarla bu konuya daha fazla açıklık getirilebilir.
Farklı onkolojik cerrahi geçiren hastalarda fonksiyonel kapasiteyi etkileyen faktörlerin belirlenmesi
Farklı onkolojik cerrahi geçiren hastalarda postoperatif dönemde preoperatif döneme göre fonksiyonel kapasitede bir düşüş yaşanmaktadır ve bu düşüşü etkileyen birçok etmen bulunmaktadır. Bu nedenle farklı onkolojik cerrahi geçiren bireylerde solunum ve periferal kas kuvveti, fonksiyonel kapasite, günlük yaşam aktiviteleri ve ağrı parametreleri değerlendirilebilir. Çalışmanın amacı farklı onkolojik cerrahi geçiren hastalarda fonksiyonel kapasiteyi etkileyen faktörleri belirlemekti. Meme, mide, kolon, pankreas ve karaciğer onkolojik cerrahisi geçiren geçiren 32 birey çalışmaya dahil edildi. Bireylerin fiziksel ve demografik özellikleri kaydedildi. Bütün değerlendirmeler preoperatif dönem, postoperatif 2. Gün, poatoperatif 5. Gün ve postoperatif 6. Gün olmak üzere dört kez tekrarlandı. Solunum kas kuvveti ağız içi basınç ölçüm cihazı ile değerlendirildi. Periferal kas kuvveti değerlendirmesi için el dinamometresi ile el kavrama kuvveti değerlendirildi. Fonksiyonel kapasite değerlendirmesinde 6 dakika yürüme testi (6DYT), 5 tekrarlı otur kalk testi (5OKT) ve süreli kalk yürü testi (SKYT) kullanıldı. Günlük yaşam aktivitesi değerlendirmesi için Barthel İndeksi'nden yararlanıldı. Ağrı değerlendirmesi Mcgill Kısa Form Ağrı Anketi ile yapıldı. MİP ortalaması preoperatif dönemde 63,28±22,98 cmH2O, MEP ise 80,97±27,25 cmH2O olarak belirlendi. Postopeartif 2. günde bu değerler MİP için 43,06±16,16 cmH2O, MEP için 59,00±16,16 cmH2O şeklindeydi. 6DYT mesafe ortalaması preoperatif dönem ölçümünde 444,13±80,65 m idi. Postoperatif 2. günde ise 192,63±144,02 m bulundu. Solunum kas kuvveti ve fonksiyonel kapasite değerlendirmelerinde preoperatif ölçümler ve postoperatif 2. gün ölçümleri arasında anlamlı fark bulundu (p<0,05). 6DYT'nin MİP ile çok güçlü (r=0,788, p=0,007), MEP ile güçlü (r=0,667, p=0,035) ve SKYT ile güçlü (r =-0,672, p=0,033) ilişkisi bulundu. Sonuç olarak, farklı onkolojik cerrahi geçiren hastalarda fonksiyonel kapasite ve solunum kas kuvveti ciddi düzeyde etkilenmektedir. Anahtar Kelimeler: Onkolojik cerrahi, fonksiyonel kapasite, solunum kas kuvveti.
Sağlık çalışanlarının pediatrik onkoloji hastalarının annelerinin umudu üzerine etkileri
Sağlık Çalışanlarının Pediatrik Onkoloji Hastalarının Annelerinin Umudu Üzerine Etkileri Amaç: Araştırma, sağlık çalışanlarının pediatrik onkoloji hastalarının annelerinin umudu üzerine etkilerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Araştırma sağlık çalışanlarının pediatrik onkoloji hastalarının annelerinin umudu üzerine etkilerinin belirlenmesi ve annelerin deneyimlerinin çok boyutlu incelenmesi amacıyla tanımlayıcı niteliksel araştırma türlerinden fenomenolojik (olgubilim) araştırma tipinde yapılmıştır. Görüşmeler Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tülay Aktaş Onkoloji Hastanesi Pediatrik Onkoloji Ünitesi'nde araştırmaya katılmayı kabul eden 6 anne ile gerçekleştirilmiştir. Veriler yarı yapılandırılmış görüşme formu ve annelerin yaşı, eğitim durumu gibi özelliklerini tanımlayan soruları içeren sosyodemografik veri formuyla toplanmıştır. Katılımcılarla gerçekleştirilen derinlemesine görüşmelerde, sağlık çalışanlarının pediatrik onkoloji hastalarının annelerinin umudu üzerine etkilerinin belirlenmesi amacıyla annelerin deneyimlerini, duygularını ve algılarını açığa çıkarmaya yönelik sorular sorulmuştur. Annelerin sorulara verdiği cevaplar ses kaydına alınarak, temel içerikleri çözümlendikten sonra MAXQDA Analytics Pro-18 nitel veri analizi programı ile kodlanarak analiz edilmiştir. Bulgular: Araştırma bulguları dört temaya ayrılarak incelenmiştir. Temalar; umut, tanı ve tedavi süreci, sağlık çalışanlarının yaklaşımları hakkındaki olumlu düşünceler ve sağlık çalışanlarının yaklaşımları hakkındaki olumsuz düşüncelerden oluşmaktadır. Yapılan görüşmelerde annelerin umudunun tanıyı öğrendikleri andan itibaren tedavi süreci boyunca sağlık çalışanlarının yaklaşımlarından etkilendiği saptanmıştır. Çocuğu onkoloji tedavisi alan annelerin umudu sağlık çalışanlarının tavır ve tutumlarıyla artma ya da azalma eğilimi göstermektedir. Annelerin umudunun ilk tanı anında doktorların tanıyı söylerken rahat tavırlar içerisinde olması, hastanede hemşirelerle yaşanan tartışmalar ve annelerin sağlık çalışanlarından yeterli bilgi alamamaları gibi nedenlerden olumsuz etkilediği belirlenmiştir. Sağlık çalışanlarının güler yüzlü ve yapıcı yaklaşımları, hasta çocuğa ilgi gösterilmesi, invaziv girişimler sırasında hemşirelerin hassas yaklaşımları, doktorların tedavide çaba göstermeleri gibi faktörlerin de annelerin umudunu artırdığı saptanmıştır. Sonuç: Kanser gibi kronik hastalıklarda hasta yakınının ruhsal durumunun olumlu olmasının hastaların yaşadıkları zorlukları aşmalarında yardımcı olduğu bilinmektedir. Bu nedenle sağlık çalışanlarının, kanser hastası çocukların annelerinin umudu üzerine etkilerinin bilinmesi ve bunun göz önünde bulundurulması, profesyonel bakımın güçlendirilmesine katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler; pediatri, umut, kanser, anne, onkoloji
Palyatif bakım alan kanser hastalarında aromaterapi sırt masajının ağrı şiddeti ve plazma beta endorfin düzeyine etkisi
Palyatif Bakım Alan Kanser Hastalarında Aromaterapi Sırt Masajının Ağrı Ve Plazma Beta Endorfin Düzeyine Etkisinin İncelenmesi Bu araştırma palyatif bakım alan kanser hastalarında aromaterapi masajının ağrı ve plazma beta-endorfin düzeylerine olan etkisini belirlemek üzere deney-kontrol çalışması olarak planlanmıştır. Ağustos 2015- Aralık 2015 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tülay Aktaş Onkoloji Hastanesi'nde tedavi gören toplam 31 hasta (11 aromaterapi, 10 masaj ve 10 kontrol grubu) araştırmanın örneklemini oluşturdu. Verilerin toplanması için Hasta Tanıtım Formu, Sayısal Ağrı Skalası, ECOG Performans Durumu Skalası ve Brief Ağrı Envanteri kullanıldı. Araştırmanın uygulanması için etik kurul izni ve kurumdan yazılı izin alındı. Ayrıca araştırmaya katılan hastalardan bilgilendirilmiş sözel ve yazılı onam alındı. Araştırma kapsamına alınan hastalar yatak numarasına göre aromaterapi, masaj ve kontrol grubu olarak randomize edildi. Hastalara hastaneye yattıkları andan itibaren anketler uygulandı ve plazma beta-endorfin düzeylerini belirlemek için 1 tüp kan alındı. Aromaterapi grubundaki hastalara haftada 2 kez olmak üzere 4 kez aromaterapi sırt masajı uygulandı. Masaj grubundaki hastalara da haftada 2 kez olmak üzere 4 kez masaj uygulandı. Kontrol grubundaki hastalar rutin klinik bakım aldılar. Hastalara her uygulamadan sonra anketler uygulandı ve çalışmanın sonunda plazma beta-endorfin düzeyinin belirlenmesi için 1 tüp kan daha alındı. Verilerin istatistiksel analizinde; X² kare, Kruskal Wallis ve Mann-Whitney U testleri kullanıldı. Araştırma verilerine göre hastaların yaş ortalaması 39.58+15,9olarak bulundu. Araştırma kapsamındaki hastaların %51,6'sı erkek, %48,4'ü kadın, %54,8'i evli,%58,1'inin gelir durumu orta düzeyde olduğu saptandı. Hastaların %38,8'inde kemik ve bağ dokusu kanseri, bulunmakta ve %22,6'sında evre III hastalık, %77,4'ünde evre IV hastalık bulundu. Aromaterapi, masaj ve kontrol grubunda bulunan hastaların; ikinci, üçüncü ve dördüncü uygulamadan sonra ölçülen ağrı şiddeti puanları ve ECOG performans durumu puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu (p<0.05). Benzer şekilde aromaterapi ve masaj grubundaki hastaların en şiddetli ağrı, en hafif ağrı ve ortalama ağrı puanlarında zamanla anlamlı bir azalma olduğu saptandı (p<0.05). Hastaların genel aktivite durumunun, duygusal durumunun, yürüme yeteneğinin, çalışma durumunun, diğer insanlarla ilişki durumunun, uyku durumunun ve yaşam kalitesinin ağrıdan nasıl etkilendiği incelendi. Aromaterapi ve masaj grubundaki hastaların bu alanlarda aldıkları puanlarda anlamlı bir azalma olduğu belirlendi. (p<0.05). Ayrıca aromaterapi ve masaj grubundaki hastaların plazma-beta endorfin düzeylerinde ikinci ölçümde anlamlı bir artış olduğu saptandı (p<0.05). Bu çalışmanın bir sonucu olarak; palyatif bakım alan kanser hastalarında aromaterapi sırt masajının ağrı şiddetini azalttığı ve plazma beta-endorfin düzeyini arttırdığı görülmüştür. Anahtar kelimeler: Palyatif Bakım, Kanser Ağrısı ve Aromaterapi
Meme tümörlerinde adaptif immün sistemde meydana gelen moleküler değişikliklerin miRNA düzeyinde araştırılması
Dünya genelinde kadınlarda en sık görülen kanser tipi olan meme kanseri, kompleks ve heterojen bir hastalıktır. Üçlü negatif meme kanseri alt tipi, meme kanserlerinin yaklaşık %15'ini oluşturur ve kemoterapi, PARP inhibitörleri ve immün kontrol noktası inhibitörleri gibi sistemik tedavi seçenekleri olmasına karşın hala en agresif ve en kötü prognoz gösteren meme kanseri alt tipidir. Son yıllarda meme kanseri ve immün sistem ilişkisi ile ilgili yapılan çalışmalar ışığında meme kanserinin immünolojik olarak sessiz bir kanser tipi olmadığı, alt tipler bazında immünolojik olarak tanımlanabileceği belirtilmiştir. Üçlü negatif meme kanseri alt tipinde ise tümöre karşı immün cevabın ortaya çıktığı ancak çeşitli mekanizmalar ile baskılandığı vurgulanmaktadır. İmmün sistem hücrelerinin regülasyonunda, 19-24 nükleotit uzunluğunda çoklu hedef genlerin düzenlenmesi yoluyla çeşitli hücresel yolaklarda düzenleyici rol oynayan kodlanmayan kısa RNA molekülleri (mikroRNA ya da miRNA) etkin rol almaktadır. Meme kanserinin de içinde bulunduğu solid tümörler ve immün sistem ilişkisi ile ilgili çalışmalar olmakla birlikte, meme kanseri immünolojisinde immün hücreler açısından miRNA çalışmaları oldukça kısıtlıdır. Bu doktora tez çalışmasında, fare modelinde üçlü negatif meme kanserinin oluşum ve gelişim süreçlerinde immün sistemde meydana gelen değişimleri incelemek amacıyla, immün sistem hücrelerinden tümör hücreleri ile savaşta en etkin hücre grubu olan CD8+ T lenfositlerin miRNA profilleri mikrodizin yöntemi ile belirlenmiştir. TNBC oluşum, remisyon ve tekrar ortaya çıkış sürecini temsil eden ve de kontrol örneklerini içeren dört farklı grupta belirlenen miRNA ifade profilleri ile mmu-miR-93-3p, mmu-miR-3470b ve mmu-miR-30b-3p'nin gruplar arasında ortak bir şekilde istatistiksel olarak anlamlı ifade değişimi gösterdiği bulunmuştur. Belirtilen ortak 3 miRNA'nın eş zamanlı PZR ile doğrulamaları yapılarak özellikle tümör oluşumu ve gelişiminde ifadelerinin arttığı, kontrol ve remisyon gösteren grupta ise ifadelerinin düşük olduğu tespit edilmiştir. miRNA hedef genleri ve zenginleştikleri yolaklar incelenerek özellikle BCL-2 ve BCL-XL anti-apoptotik genleri üzerinden CD8+ T lenfositlerin apoptoz sürecini regüle ettiği bulunmuştur. Eş zamanlı PZR ve Annexin-V deneyi sonucunda miRNA hedef genleri BCL-2 ve BCL-XL'nin tümör oluşumunda CD8+ T hücrelerde ifadelerinin azaldığı ve erken evre tümör oluşum grubunda CD8+ T hücrelerin apoptoz ile ortadan kaldırıldığı gösterilmiştir. Ek olarak, ortak 3 miRNA'nın ifadelerinin azaldığı tümörün kaybolduğu remisyon grubunda ise hedef genlerin ifadelerinin artarak apoptoz sürecinin baskılandığı doğrulanmıştır. Sonuç olarak, üçlü negatif meme kanseri oluşumunda, mmu-miR-93-3p, mmu-miR-3470b ve mmu-miR-30b-3p, tümör hücrelerinin immün sistem baskısından kaçışında tümör hücrelerine karşı CD8+ T hücre cevabını apoptoz üzerinden regüle ederek immünolojik biyobelirteç olma potansiyeline sahiptir. Anahtar Sözcükler: Üçlü negatif meme kanseri, Adaptif immün sistem, CD8+ T lenfosit, miRNA, mikrodizin
Yoğunluk ayarlı radyoterapi ve volümetrik ayarlı ark terapi tekniği ile yapılış prostat, mide ve rektum kanseri tedavi planlarının mapcheck2 ve portal dozimetre yöntemleriyle karşılaştırılması
Çalışmada amaç, Yoğunluk Ayarlı Radyoterapi (IMRT) ve Volümetrik Ayarlı Ark Terapi (VMAT) tekniği kullanılarak tedavi edilen 3 farklı kanser grubu için planlanan doz dağılımlarının, MapCheck2 ve Elektronik Portal Dozimetre Cihazı (EPID) kullanılarak doğrulanması ve bu ekipmanların uygulanabilirlik açısından birbirleriyle karşılaştırılmasıdır. Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Kliniği'nde tedavi edilen 40 prostat, 40 mide ve 40 rektum kanseri hastasının konturlama bilgisayarına aktarılan bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri üzerinden hedef hacim ve riskli organlar belirlenmiştir. Eclipse Tedavi Planlama Sistemi'ne (TPS) aktarılarak her grup hastalık için IMRT ve VMAT planları klinik protokollere uygun olarak yapılmıştır. Yapılan planların dozimetrik doğruluğu için IMRT ve VMAT planlarının verifikasyon planların oluşturulmuştur. Verifikasyon planları Varian Trilogy cihazında EPID ve MapCheck2 dozimetrik doğrulama sistemleri kullanılarak ışınlanmıştır. Dozimetrik doğrulama işlemi Gamma Analizi yöntemi kullanılarak, doz farkı (DD) %3 ve doz mesafe uyumu (DTA) 3 mm kriterleri kabul edilerek yapılmıştır. Yapılan ölçümler sonucunda 120 IMRT planları içim yapılan TPS-MapCheck2 karşılaştırılmasında ortalama başarı değeri 98.45±1.12, TPS-EPID karşılaştırmasında 96.36±2.99 bulunmuştur. 120 VMAT planında yapılan TPS-MapCheck2 karşılaştırılmasında ortalama başarı değer 99.32±1.01, TPS-EPID için 97.21±2.92 bulunmuştur. Tedavi grupları ve tedavi yöntemleri arasında da karşılaştırmalar yapılmıştır. Sonuç olarak, MapCheck2 cihazında okunan değerlerin TPS ile uyumu EPID'e göre daha yüksek başarı ve daha düşük sapma değerleri verse de iki cihaz sonuçların TPS ile uyumlu ve kabul sınırları içerisinde olduğu saptanmıştır.
Cerrahi geçiren ve kemoterapi tedavisi alan onkoloji hastalarının bitkisel ürün kullanımı ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Cerrahi Geçiren ve Kemoterapi Tedavisi Alan Onkoloji Hastalarının Bitkisel Ürün Kullanımı ve Etkileyen Faktörlerin Değerlendirilmesi Tanımlayıcı nitelikte olan bu çalışma cerrahi geçiren ve kemoterapi tedavisi alan onkoloji hastalarında bitkisel ürün kullanımı ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırma 4 merkezde 281 hasta ile gerçekleştirildi. Çalışmanın verileri araştırmacı tarafından literatüre dayanılarak hazırlanmış anket formu kullanılarak ve katılımcılar ile yüz yüze görüşülerek toplandı. Bu çalışmada elde edilen veriler SPSS 20 paket programında Ki-Kare analizi, Fisher's Exact Test ve Pearson Ki-Kare analizi kullanılarak değerlendirildi. Sonuçlar yorumlanırken p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışma kapsamında yer alan hastaların yaş ortalaması 49.1±128 olmakla birlikte, %51.6'sı kadın, %48.4'ü erkek, %34.6'sı ilkokul mezunu ve %34.5'i ev hanımıdır. Cerrahi tedavi öncesinde bitkisel ürün kullanım prevelansı %38.9 iken kemoterapi tedavisi sırasında bu oranın %54.1'e yükseldiği görüldü. Cerrahi tedavi öncesinde en sık kullanılan bitkisel ürünün sarımsak (%19.2), kemoterapi tedavisi sırasında ise ısırgan otu (%13.8) olduğu görüldü. Cerrahi tedavi öncesinde hastaların %94.3'ü, kemoterapi tedavisi sırasında ise %81.7'si hekim ya da hemşire tarafından bitkisel ürün kullanımının sorgulanmadığını belirtti. Sonuç olarak, cerrahi tedavi öncesinde ve kemoterapi tedavisi sırasında onkoloji hastalarında bitkisel ürün kullanımının oldukça yaygın olduğu saptandı. Bu bağlamda, sağlık profesyonelleri tarafından hastaların bitkisel ürün kullanım durumları sorgulanmalı, avantaj ve dezavantajları hakkında bilgi verilmeli ve rehberlik edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Kanser, Fitoterapi, Bitkisel Ürün, İlaç Etkileşimi, Hemşirelik
Larenks kanserinde tümör istila eden T lenfositlerde immün kontrol noktaları; lenfosit aktivasyon geni-3 (LAG-3), T hücre immunglobulin ve musin domain içeren protein-3 (TIM-3) ve T hücre baskılayıcı v-domain immünglobulin (VISTA) ekspresyon düzeylerinin belirlenmesi
Amaç: Günümüzde immünoterapide en önemli hedef moleküller programlanmış ölüm-1 (PD-1) ve Sitotoksik T-lenfosit ilişkili antijen-4 (CTLA-4) dür. Ancak Lenfosit aktivasyon geni-3 (LAG-3), T hücre immünoglobulin ve müsin domain içeren protein-3 (TIM-3) ve T Hücre Baskılayıcı V- Domain İmmünglobulin (VISTA), güncel olarak araştırılan PD-L1 ve CTLA-4 ten farklı immün kontrol noktalarıdır. Bu çalışmanın amacı; larenks kanseri olan olgularda tümörü infiltre eden T-lenfositlerde LAG-3, TIM-3 ve VISTA immün kontrol noktalarının ekspresyon seviyesini, bu immün kontrol noktalarının hastalığın prognozuna ve karakteristik özelliklerine etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2010- Aralık 2020 tarihleri arasındaki İleri evre larenks kanseri nedeniyle opere olan hastalardan patolojisi yassı hücreli karsinom olarak raporlanmış 132 hasta dahil edilmiştir. Hastaların sosyodemografik verilerine, sağkalım, hastalıksız sağkalım bilgisine ve tümöre ait patolojik özelliklere hastane arşivinden ve hasta dosyalarından ulaşılmıştır. Tüm olguların patoloji spesmenlerinden hazırlanan bloklara LAG-3, TIM-3, VISTA ve CD8+ immünhistokimyasal boyaları uygulanmıştır. Bulgular: Larenks karsinomlu 132 hastanın izlem süresi ortalama 44,67 (±33,51, min: 1-max:126) aydır. Çalışmanın sonlanım tarihindeki tüm larenks kanserli olgularda genel sağkalım %69,7 hastalıksız sağ kalım %78,8 olarak bulunmuştur. Beş yıllık genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım sırası ile %75,1 ve %78,5 saptanmıştır. LAG-3 ekspresyonunun %26,5, TIM-3'ün %51,5 ve VISTA'nın %53 oranındadır. LAG-3, TIM-3 ve VISTA ekspresyonun varlığının genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım üzerine etkisinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptanmıştır. Çalışmada sadece LAG-3 ekspresyonu pozif olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlılık olmasa da hem hastalığın rekürrensi hem de sağkalım açısından daha iyi sonuçlar gözlenmiştir. LAG-3 negatif olan hastalarda tiroid kıkırdak invazyonu pozitif saptanan hastalara oranla istatiksel olarak anlamlı derecede daha sık rastlanmıştır. Sonuç: Bu çalışmada ileri evre larenks kanseri olgularında araştırılan diğer immün kontrol noktalarının prognoz üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı ancak LAG-3, TIM-3 ve VISTA'nın yüksek oranda, tümör infiltre lenfositlerde overeksprese edildiği saptanmıştır. Gelecekte bu İKN'larının prognoza etkilerinden ziyade bu moleküllerin tek başına veya birlikte hedeflenmesinin tedaviye olan katkılarını araştıran çalışmalara ihtiyaç vardır.
Papiller tiroid kanserinde next genereration sequencing(NGS) moleküler multiple varyant analizi, histopatolojik ve immunhistokimyasal bulguların değerlendirilmesi
PTK tiroid malignitelerinin %90'indan fazlasını oluşturan en yaygın malign tiroid tümörü tipidir. Tiroid karsinomunun insidansı son birkaç dekaddır hızla artarken PTK'yı en yaygın malign endokrin tümör haline getirmiştir. Tiroid kanserinin son yıllarda moleküler patogenezinin anlaşılması daha etkili tedavi stratejilerinin geliştirilmesi için büyük umut vaat etmektedir. Çoğu PTK yavaş yayılım gösterse de bazıları agresif bir klinik seyir ile ilişkilidir. Histopatolojik ve moleküler parametreler ile PTK'nın farklı alt tiplerini belirlemek için kapsamlı araştırmalar yapılmıştır. Risk sınıflandırmasına yardımcı olmak için BRAF ve RAS gibi çok sayıda moleküler belirteç önerilmiştir. PTK'yı yüksek riskli ve düşük riskli gruplara ayırma kavramı, prognozu tahmin etme ve PTK'lı hastaların cerrahi ve cerrahi sonrası yönetimini optimize etme potansiyeli nedeniyle son zamanlarda ilgi odağı haline gelmiştir. Bu çalışmada PTK tanısı alan olgularda yeni nesil dizileme (Next Generation Sequencing, NGS) sistemiyle bölümümüzde tespit edilen somatik mutasyonların profilinin belirlenmesi ve moleküler belirteçlerin histopatolojik ve immunhistokimyasal parametrelerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 2019-2021 yılları arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda incelenen PTK tanılı olguların tiroidektomi materyalleri içerisinden NGS sistemiyle analiz edilen olgular dahil edildi. Toplam 74 olgunun hepsine immunhistokimyasal olarak Yüksek molekül ağırlıklı keratin (HMWK), Sitokeratin-19(CK19) ve Galektin-3 boyaları uygulandı. Çalışmada tümörlerin prognozunda rol oynayan histopatolojik bulgular, immunhistokimyasal CK19, galektin-3, HMWK ekspresyonları ve NGS ile genlerde saptanan patojenik mutasyonlar değerlendirilmiştir. İstatiktiksel analizler sonucunda BRAF mutasyonu ile immunhistokimyasal galektin-3 ve CK19 ekspresyon değerleri arasında anlamlı ilişki izlenmiştir. İmmunhistokimyasal galektin-3 ekspresyonu ile lenf nodu metastazı ve lenfovasküler invazyon arasında anlamlı ilişki izlenmiştir. İmmunhistokimyasal CK19 ekspresyonu ile lenfovasküler invazyon arasında anlamlı ilişki olduğu tespit edilmiştir. İmmunhistokimyasal CK19, HMWK ve galektin-3 ekspresyonlarının kendi arasında anlamlı korelasyonu tespit edilmiştir. Tümör boyutu ile lenf nodu metastazı, lenfovasküler invazyon ve kapsül invazyonu arasında anlamlı ilişki olduğu görülmüştür. Lenf nodu metastazı ile histopatolojik olarak saptanan psammom cisimcikleri ve kapsül invazyonu arasında anlamlı ilişki olduğu izlenmiştir. Daha önceki çalışmalarda BRAF pozitifliğinin hem kötü prognoz açısından hem de spesifik tedaviler açısından önemi gösterilmiştir. Bu nedenle tiroid materyallerinde NGS yöntemi ile bu genlerdeki mutasyonların analiz edilmesi olguların takip ve tedavisinde yol gösterici olabilir. NGS sonuçları daha efektif olmakla birlikte NGS cihazlarının ya da immünhistokimyasal BRAF'ın olmadığı laboratuvarda immünhistokimyasal bir alternatife ihtiyaç duyulabilir. Mevcut bulgularımız birçok merkezde sıklıkla çalışılan Sitokeratin-19 ve Galektin-3 boyanma yüzdelerindeki oransal artışın moleküler BRAF pozitifliği ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Sitokeratin-19 ve Galektin-3 birçok merkezde tanısal amaçlı olarak da kullanıldığı için, ek bir immünhistokimyasal boya, doku kaybı veya yöntem olmaksızın olguların moleküler BRAF açısından araştırılmasına hızlı bir yönlendirme potansiyeli sunabilir. BRAF mutasyonu pozitifliğinin kötü prognozla ilişkili olması ve bu mutasyonun immünhistokimyasal Sitokeratin-19 ve Galektin-3 oranları ile korele olması; bu iki immünhistokimyasal boyanın boyanma oranlarındaki artışın kötü prognozla ilişkili olduğuna dair fikir vermektedir.
Pediatrik onkolojide tedavi sonrası ebeveynlerin destekleyici bakım gereksinimleri ve kanser nüks korkularının yaşam kalitesi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Kanser gibi çocuğun tüm yaşamını etkileyen ciddi bir hastalığın varlığı ebeveynler için de duygusal bir sıkıntı kaynağıdır. Bakımın devamlılığını ve bütünlüğünü sağlamak amacıyla bu çalışmada kemoterapi tedavisi sonrası ebeveynlerin destekleyici bakım gereksinimleri ve kanser nüks korkularının yaşam kalitesi üzerine etkisi araştırılmıştır. Tanımlayıcı olarak planlanan bu çalışmaya Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tepecik Eğitim Araştırma Hastanesi Çocuk Onkoloji, Süt ve Kemik İliği Transplantasyon Ünitesinde 2017-2021 yılları arasında kanser tanısı almış ve aktif tedavisi biten gönüllü 124 ebeveyn katılmıştır. Çalışma için Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tepecik Eğitim Araştırma Hastanesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu'ndan (Karar No:2021/03-11 Tarih: 24/03/2021) yazılı izin alınmıştır. Veriler "Tanıtıcı Bilgi Formu", "Kanserli Hastalara Bakım Verenlerde Yaşam Kalitesi Ölçeği", "Kanser Nüks Korkusu Envanteri" ve "Kanser Tanısı Konan Hastaların Eşleri ve Bakım Vericileri İçin Destekleyici Bakım Gereksinimleri Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Araştırmaya katılan ebeveynlerin %92.7'si evlidir. Çocukların çoğunluğu (%58.1) tek kardeşe sahipti ve %51.6'sı ailenin ilk çocuğuydu. Ailelerin %77.4'ü orta düzeyde gelire sahiptirler. Çocukların %29'u ALL ve %16.9'u Hodgkin Lenfoma tanılarını almışlardır. Ölçeklerin iç tutarlılıkları için yapılan Cronbach Alpha değerleri destekleyici bakım verici ölçeği için 0.932; yaşam kalitesi ölçeği için 0.836 ve kanser nüks korkusu envanteri için 0.855 olarak hesaplanmıştır. Korelasyon analizi sonuçlarına göre kanserli hastalara bakım veren bireylerin yaşam kalitesi düzeyleri ile destekleyici bakım gereksinimleri (r=0.178; p<0.05) ve kanser nüks korkusu (r=0.633; p<0.01) arasında istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif yönde ilişki bulunmuştur. Kanser nüks korkusu ve destekleyici bakım gereksinimleri, ebeveynlerin yaşam kalitesini istatistiksel olarak anlamlı şekilde etkilemektedir. Araştırma sonuçlarına göre yaşam kalitesi daha yüksek olan ebeveynler, daha fazla bakıma ihtiyaç duymakta ve daha fazla kanser nüks korkusu yaşamaktadır. Pediatrik bakımda merkezi konumda olan ebeveynlerin destekleyici bakım gereksinimlerinin karşılanması ve kanser nüks korkularının giderilmesi için desteklenmelerinde yarar vardır. Anahtar Kelimeler: Pediatrik onkoloji, korku, ebeveyn, yaşam kalitesi
İleri evre küçük hücreli dışı akciğer kanserinde saptanan genetik mutasyonların klinikopatolojik değerlendirilmesi, tek merkez sonuçları
Akciğer kanseri Türkiye'de ve dünyada erkek ve kadınlarda mortalitesi en yüksek olan kanserdir. Küçük hücreli dışı akciğer kanserinin %70 'i ileri evrede tanı alır. Metastatik küçük hücreli dışı akciğer kanserinin sistemik tedavisinde kullanılan klasik kemoterapi ile genel sağkalım sürelerinde ortalama 2 ay uzama sağlanır. Son 20 yılda hızla gelişen moleküler ve genetik çalışmaların sonucunda KHDAK de saptanan sürücü mutasyonlara karşı geliştirilen kişiye özel, hedefe yönelik tedaviler metastatik KHDAK progresyonsuz sağkalım ve genel sağkalım sürelerinde anlamlı uzamalar sağlamıştır. Gelişen biyomarkır hedefli tedaviler ve immunoterapilerin katkısıyla 2009-2010 arasında 2 yıllık GS oranı %34 ten 2015-2016 tarihleri arasında %42 ye yükselmiştir. Biyomarkıra veya immunoterapiye uygunluğu olan hastalarda 5 yıllık GS oranları %15-%62 arasındadır. Çalışma, ileri evre KHDAK hastalarında erken ve doğru moleküler profillemenin gerekliliğine dikkat çekmekte ve uygun hedefe yönelik tedavilerin zamanında başlanmasının önemini vurgulamaktadır.
Jinekolojik onkoloji tanısı alan kadınlarda algılanan sosyal desteğin posttravmatik stres bozukluğuna etkisi
Jinekolojik kanserler kadınlarda morbidite ve mortalite oranları oldukça yüksek olduğundan dolayı kadın sağlığı açısından önemli bir konu olarak belirlenmiştir. Jinekolojik kanserler, kadınlar tarafından ölümcül bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Aynı zamanda kadın üreme organları cinselliğin, üretkenliğin ve anneliğin sembolü olarak kabul edilip, bu organların aniden kaybolması kadının beden imajını olumsuz yönde etkilerken benlik saygısını düşürmektedir. Uluslararası ve ulusal literatür incelendiğinde jinekolojik onkoloji tanısı alan kadınlarda emosyonel sorunlar ve sosyal destek ilişkisinin birlikte ele alındığı pek çok sayıda çalışma olduğu ancak posttravmatik stres bozukluğuna ilişkin sınırlı sayıda çalışma olduğu görülmektedir. Bu argümandan yola çıkarak planlanan bu çalışmada jinekolojik onkoloji tanısı alan kadınlarda algılanan sosyal desteğin posttravmatik stres bozukluğuna etkisinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak planlanmıştır. Araştırma Ankara Şehir Hastanesi Jinekoloji Onkoloji biriminde yazılı izinler alınarak kanser tanısı aldığı süreden bir yıl kadar zaman geçmiş olan 277 kadından oluşmaktadır. Veriler araştırmacı tarafından oluşturulan 23 sorudan oluşan Kişisel Bilgi Formu (KBF), Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ÇBASDÖ) ve Posttravmatik Stres Bozukluğu Ölçeği (PSBÖ) ölçeği ile yüz yüze görüşülerek toplanmıştır. Araştırma sonuçlarını değerlendirmek için istatistiksel tanımlayıcı kriterler (ortalama, medyan, standart sapma, yüzde) kullanılmıştır. İki bağımsız grup arasındaki farkı belirlemek için Mann Whitney U testi, ikiden fazla bağımsız grup için Kruskal Wallis testi, iki sürekli değişken olduğu durumda Spearman korelasyon katsayısı analizi kullanılmıştır. Çalışma kapsamına alınan kadınların ortalama 55,94 yaş aralığındadır. (SS:10,768, min:28, max:91.). Farklı çocuk sayılarına ait kadınlar arasında travma sonrası stres bozukluğuna ait anlamlı bir fark bulunduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Farklı eğitim seviyelerine sahip kadınlar arasında posttravmatik stres bozukluğuna ilişkin anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir (p>0,05). Posttravmatik Stres Bozukluğu Ölçeği (PSBÖ) puanı ile Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeğinin (ÇBASDÖ) puanı arasında yüzde 30,9'luk negatif ve anlamlı bir ilişki bulunduğu tespit edilmiştir. (p<0.001). Sosyal destek, posttravmatik stres bozukluğunu olumlu yönde etkilediği tespit edilmiştir.
Determination of malnutrition status between surgical and non-surgical oncology patients
The aim of this study is to determine the differences between the malnutrition status of the oncologic patients who have not undergone surgical procedure and the malnutrition status of surgical oncologic patients by questionnaire, food records and biochemical results. Cancer patients who applied to Koç University Hospital were followed for 3 months. Biochemical findings of 58 surgically treated and 46 untreated oncology patients were taken and nutritional status of the patient was assessed by a 3- day food record. Malnutrition status of the patients was determined with Mini Nutrition Assesment (MNA). There was a statistically significant difference in the age of the patients according to the surgical situation. The age of patients who did not undergo surgery was found to be statistically significantly higher than those who underwent surgery. There was a statistically significant difference in terms of MNA values according to the surgical situation. The MNA values of the patients who did not underwent surgery were statistically significantly lower than those who underwent surgery. Patients who did not underwent surgical procedures were malnourished, while patients underwent surgery were at risk of malnutrition. The albumin value of the patients who underwent surgery was statistically significantly higher than those who did not undergo surgery. Statistically significant differences were found in terms of energy (kcal), protein (g), fat, fiber, carotene values according to the surgical situation. These values of the patients who underwent surgery were statistically significantly higher than those who did not undergo surgery.
Çocuk onkoloji hastanelerinin bekleme ve oyun alanlarında fiziksel özelliklerin kullanıcı açısından değerlendirmesi
Çocuk hastanelerinde farklı yaş gruplarından kullanıcıların bir arada olması nedeniyle tasarımda dikkat edilmesi gereken pek çok unsur bulunmaktadır. Özellikle kanser hastalığında hastaların tedavi sürecinin büyük bir kısmı hastanede geçmektedir. Çocuklar için bu süreç çok daha akılda kalıcı ve streslidir. Yabancı bir yerde bulunmanın verdiği rahatsızlıktan dolayı kaygı ve korkuları artar. Bulundukları mekanların tasarımı bu endişe ve korkuları azaltabilecek etkiye sahiptir. Bu çalışmanın amacı çocuk onkoloji hastanelerinde bekleme ve oyun alanlarının incelenmesi ve sorunların belirlenmesidir. Bu doğrultuda kullanıcıların gereksinimleri ve mekansal gereksinimler belirlenmeye çalışılmıştır. Bursa Sabahattin Gazioğlu çocuk hematoloji ve onkoloji hastanesinin poliklinik bekleme alanlarında gerçekleştirilen çalışmada gözlem ve anket yolu ile değerlendirme yapılmıştır. Hasta yakınları ve hastane personeline bekleme ve oyun alanlarıyla ilgili anketler uygulanmıştır. Hem gözlem hem de anketlerden elde edilen sonuçlar doğrultusunda sorunlar tespit edilmiş ve bu sorunlar için çözüm önerileri sunulmuştur.
Tedavisi tamamlanmış çocuk onkoloji hastalarının eğitim, çalışma, alışkanlıklar ve yaşam değişikliklerinin değerlendirilmesi
Çocukluk çağı kanserlerinde sağ kalım oranları son yıllarda yoğun tedavi ve destek bakımları ile %80'lerin üzerine çıkmıştır. Sağ kalım oranlarındaki bu artış tedavinin erken ve geç dönem yan etkilerini beraberinde getirmiştir. Bu yan etkilerden bir kısmı hasta ve ailelerinde ortaya çıkan psikolojik, sosyal, eğitim-öğretim, iş ve sigara-alkol gibi alışkanlıklardaki değişikliklerdir. Çalışmamızda bu değişikliklerin değerlendirilmesi ve sonuçların daha sonraki hasta gruplarındaki destek tedavilere yol gösterici olması amaçlanmıştır. Çalışmamıza 01.01.2000-31.12.2015 tarihleri arasında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Onkoloji Bilim Dalı tarafından tanısı konan ve tedavisi yapılan lenfoma ve solid tümörlü hastalardan, hastalığı izlemde nüksetmemiş ve kür sağlanmış 155 hasta dahil edildi. Ortalama izlem süresi 93±48,8 ay olan hastaların %60'ı erkek ve çalışma dönemindeki yaş ortalaması 17,3±5,3 yıl idi. İlk tanı anındaki yaş ortalaması 8,2±5,0 yıl ve en sık tanı grubu %49 ile lenfomalar idi. Tüm hastalar sistemik kemoterapi ve %41,9'u ek olarak radyoterapi almıştı. Çalışma döneminde hastaların %50,3'ü 18 yaşından büyüktü ve bunların %3,8'i evliydi ve %2,53'ünün çocuğu vardı. Tanı-tedavi döneminde okula gitmesi gereken çocukların %61,4'ü ortanca olarak 12 ay okula ara vermişti. Tedavi sonrası dönemde okul hayatına devam etmeyen/okulu bitirmiş olan toplam hasta sayısı 115 olarak bulundu. Bu grubun %27,8'i düzenli bir gelire sahipti. Kız ve erkekler arasında ve radyoterapi alanlar ve almayanlar arasında eğitim düzeyi açısından anlamlı fark saptanmadı. Hastalar, lenfoma tanılı hastalar ve solid tümör tanılı hastalar olarak iki gruba ayrıldığında, eğitim düzeyleri (üniversite ve üniversite öncesi) arasında anlamlı fark saptanmadı. Çalışma zamanında hastaların %40'ı lise ve dengi okula devam etmekte veya mezun durumunda iken %20'si ise üniversiteden mezun olmuş veya mezun durumunda idi. Bu veriler ülkemiz ortalamalarının üzerinde saptanmıştır. HDL nedeniyle intratekal tedavi uygulanmış ve/veya kraniyal/kraniyospinal radyoterapi almış olan hastalar %71,4 oranında lise ve üstü eğitim almışken diğer hastalarda bu oran %92,6 olarak sonuçlanmıştı (p=0,03). Hastaların %84'ü tedavi sırasında veya sonrasındaki herhangi bir zamanda psikolojik destek almamıştı. Tedavi alanların ise, tedavi bitiminden sonraki dönemde tedavi sırasına göre psikolojik destek alma oranı daha fazlaydı. Psikolojik destek ile cinsiyet ve yaş arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Psikolojik destek oranları radyoterapi alanlarda almayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti. (p=0,043) Hastaların alışkanlıkları tedavi öncesi ve sonrası kıyaslandığında, alkol ve sigara kullanımının tedavi sonrasında belirgin olarak arttığı görüldü. Daha önce kullanmadıkları halde tedavi sonrası %12'si sigaraya, %5,8'i ise alkole başlamıştı. Bu alışkanlıklar ile cinsiyet ve tedavi yaklaşımı arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Tedavi sürecinde yeni kardeşi olanların kötü alışkanlık edinme oranları daha düşüktü. Yedi ve on yaş arası çocuklar da dahil olmak üzere hastaların büyük çoğunluğu gelecekte kendilerini daha iyi bir yerde göreceğini düşünmekteydi. Okuma yazma bilmeyen annelerin de babaların da oranı %6,5; üniversite mezunu anne oranı %3,2; baba oranı %11,0 idi. Hiç okula gitmemiş %6 baba ve anne (farklı çocukların ebeveynleri) tedavi süreciyle ilişkili olarak okuma yazma öğrenmiş, annelerin %5,1'i ve babaların %2,5'i de bu süreçte eğitimini yükseltmişti. Annelerin %85'i ev hanımıydı, babalarınsa %9,6'sı düzenli bir işte çalışmıyordu. Bunlardan %7,6 anne ve %3,1 baba tedavi sonrasında eskiden çalışmadığı halde işe başlamıştı. Sonuç olarak çalışmamız çocukluk çağı kanserlerinden kurtulanların, ve ailelerin tanıdan yıllar sonra da sorunların devam ettiği,yaşları büyüdükçe topluma entegre olmada karşılaştıkları zorlukları anlamamız için yararlı bilgiler sunmaktadır. Ayrıca mevcut bulgular, bu hastaların çocukluk çağında kanserden kurtulsa ve hayatlarını devam ettirseler dahi eğitim ve sosyal ihtiyaçları bakımından önemli eksikliklere sahip olduklarını göstermektedir. Bu çalışmanın bulguları, bu hastaların akademik ve sosyal başarılarını daha üst düzeye çıkarmak, benlik saygısını geliştirmek ve psikososyal desteği sağlamak için, tedaviyle sağ kalımın amaçlanması yanında, erken dönem destek tedavilerinin uygulanması ve uzun vadede bu desteğin devam etmesi gerekliliğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Çocukluk çağı kanser, sağ kalım, geç etkiler
Ankara Şehir Hastanesi nöroloji ve tıbbi onkoloji polikliniklerine başvuran hasta ve hasta yakınlarının evde sağlık hizmetleri hakkında bilgi düzeyi
Giriş: ESH gün geçtikçe dünya ve ülkemiz için önemi artan bir konudur. Kronik hastalıkların görülme sıklığının artması, nüfusun yaşlanması, evde bakım teknolojilerinin gelişmesi, hastanelerden erken taburculuk imkanlarının gelişmesi ESH'ye ihtiyacı arttırmaktadır. ESH alan kişi/aile sayısı artış gösterse de halen yeterli düzeyde ve verimlilikte çalışılamamaktadır. Bu araştırma ile amacımız hasta ve hasta yakınlarının ESH hakkındaki farkındalığını arttırmak, konu hakkındaki bilgi düzeylerini görmek ve eğer varsa bilgi eksikliklerinin giderilmesi için uygun planlama yapılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Ocak 2020 ve Mart 2020 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi Tıbbi Onkoloji ve Nöroloji polikliniklerine başvuran hasta ve hasta yakınlarına anket dağıtılarak yapılan kesitsel bir çalışmadır. 330 hasta/hasta yakını çalışmaya dahil edilmiştir. Veriler SPSS Statistics 20 programı kullanılmış ve istatistiksel anlamlılık sınırı olarak p<0,05 kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılanların yaş ortalaması 44.58 idi. Eğitim durumları incelendiğinde %49,24 (n:162) ile en çok üniversite ve üzeri eğitimli katılımcılarımız vardı. Katılımcıların %54,88'inin (n:180) geliri giderine eşit olduğu görüldü. Katılımcılarımızın çoğunluğu %68,08 (n:224) ile hasta yakını idi. Katılımcıların %45,6'sı (n:47) Onkoloji, %54,4'ü (n:56) Nöroloji kliniğinde tedavi görmekte idi. Katılımcılarımızın çoğu ESH'yi duymuştu (%79,7). ESH'yi duyan katılımcılar en çok sağlık personeli sayesinde (%58) ESH'den haberdar olduklarını söylerken, ikinci sırada %40,3 TV, radyo, internetten duyduklarını belirttiler. Aile hekimlerinin daha önce evde sağlık hizmeti konusunda bilgi verdiği kişiler katılımcıların %43,2'si (n:142) idi. Katılımcıların %27,6'sı (n:91) evde sağlık hizmetlerinden yararlandıklarını belirtti. Evde sağlık hizmetlerinden yararlanan katılımcıların en sık (%29,7) ilaç raporu nedeniyle ESH'den yararlandığı görüldü. Katılımcıların %87,2'si (n:272) ihtiyaçları olduğunda ESH'den yararlanmak istediklerini belirtti. ESH'den kimler yararlanabilir sorusuna doğru cevap yüzdeleri yüksekti. Katılımcıların ESH'den beklentileri incelendiğinde; en çok beklenti %81,81 (n:270) oranı ile hastaların ilaçlarının reçete edilmesi ve ilaç raporlarının evde sağlık tarafından düzenlenmesi iken en düşük beklenti diş hekimi muayenesi yapılması [%26,97 (n:89)] idi. Katılımcılar ESH'yi hangi kurumlardan alabileceklerini ve nasıl başvuracaklarını biliyorlardı. Katılımcılara ESH'nin verdiği hizmetler hakkında fikirlerini sorduğumuzda; en az doğru yanıt verilen önerme %36,36 (n:120) oranıyla ESH "Acil durumlara müdahale eder" ifadesi idi. İkinci en az doğru yanıt %38,18 oranıyla ESH "Ağız ve diş sağlığı hizmetleri verir" önermesi oldu. ESH hakkında verilen çeşitli önermelere verilen cevaplarda "ESH aynı gün eve gelir" önermesinde doğru, yanlış ve bilmiyorum cevap oranları birbirine yakındı. Diğer önermelere doğru cevap oranları yüksekti. Anket sonuçlarını ESH'den yararlananlar ve yararlanmayanlar olarak kıyasladığımızda bir çok alanda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık görüldü. ESH'den yararlanmak katılımcıların bilgi düzeyini arttırmıştı. Ekonomik durumun ve eğitim düzeyinin ESH hakkında bilgi düzeyinde fark yaratmadığı görüldü. Aile hekiminden ESH hakkında daha önce bilgi alan ve almayan katılımcıları kıyasladığımızda, ESH hakkında aile hekiminden bilgi almış olanların bilgi düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmış olduğu görüldü. Tartışma ve Sonuç: Katılımcıların geneline baktığımızda evde sağlık hizmetleri konusunda fikir sahibi olduklarını gördük. Ekonomik durum ve eğitim düzeyine göre bir çok alanda fark olmadığını gördük. Eğitim düzeyine göre istatistiksel olarak anlamlı fark görülen alanların çoğunluğunda ilköğretim mezunu katılımcılar daha bilgili olarak görüldü. İlköğretim mezunu katılımcıların ESH'ye daha çok ihtiyaç duyma ihtimalleri vardır. ESH'den yararlanan katılımcıların ve aile hekiminden ESH hakkında bilgi almış olanların bilgi düzeyleri ESH'den yararlanmayanlar ve aile hekiminden ESH hakkında bilgi almamış olanlara göre daha yüksekti. Bu sonuç ESH hakkında eğitimler verilmesinin önemini göstermektedir. Aile hekimlerinin ESH hakkında bilgilendirdiği katılımcıların bazı önermelerde bilgi düzeylerinin düşüklüğü sağlık personellerinin de ESH hakkında bilgi düzeylerinin yeterli oranda olmadığını düşündürdü. Hasta ve hasta yakınları kadar sağlık personellerinin de ESH hakkında eğitimlere tabi tutulması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Aile hekimliği, Ankara şehir hastanesi, Evde sağlık hizmetleri, Nöroloji, Onkoloji
Assessment of job stress experienced by nurses working in oncology units
The nursing profession is one of the most stressful professions, as the oncology nursing staff faces many challenges in their daily work , Numerous nurses experience elevated levels of occupational tension at work. As a result of stressful workplaces and duties, stress influences the conduct of nurses on hospital wards. Occupational stress has a significant impact on the health and well-being of employees, as well as their quality of life and family life, job satisfaction, attrition, and absences from work. It is becoming increasingly difficult to disregard the factors that are plainly significant in work-related stress, such as lengthy working hours, the quality of relationships between hospital workers, inadequate supervision, a poor work environment, and a heavy burden. In addition, the physical environment, including temperature, illumination, and noise levels, has significant effects on the stress levels of hospital staff . In our cross-sectional study, which included (220) nurses working in oncology units, conducted in Dhi Qar and Najaf governorates in Iraq, socio-demographic questionnaire and a Perceived stress scale were used to gather the data. The statistical software package SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 25.0 was used to analyze the data. One-way analysis of variance was used for the comparison of more than two independent groups, independent t test was used for the difference between two independent groups, and Bonferroni was used to identify the group that made a difference when there was a difference. The data used were tested for conformity to normal distribution. Conformity to normal distribution can be examined with Q-Q Plot drawing . In addition, the normal distribution of the data used depends on the skewness and kurtosis values being between ±3 . When comparing quantitative data with normally distributed data, independent t tests were used to determine whether there was a difference between two independent groups, one-way analyses of variance were used to compare more than two independent groups, and Bonferroni was used to identify the group that was responsible for the difference. A high stress ratio was found, where the average perceived stress scale was 29.72, Among the most important factors causing stress was the inadequate nursing staff, mistakes during work, shortage of experience, and the non-positive relationship between nurses staff and the patient's relatives, in addition to the lack of training courses and incentives, and the lack of desire to work in the nursing profession in the first place.
Onkoloji hastalarında siberkondri, kaygı ve tedaviye uyum arasındaki ilişkinin incelenmesi
Kanser hastalığı, insanları korkutan ve kaygılandıran bir durumdur. Bu nedenle kanser tanısı alan hastalar, bu süreçte baş etmek için çeşitli bilgi arama yollarına başvurmaktadır. İnternet, bu bilgi arama sürecinde en yaygın kullanılan kaynaklardan biridir. Ancak, internetin kullanım biçimi ve sonuçları, siberkondri olarak adlandırılan sağlık konusundaki kaygı ve endişeleri artırabilen aşırı veya tekrarlayan aramalara dönüşebilir. Bu bağlamda araştırmanın amacı, onkoloji hastalarında siberkondri, kaygı ve tedaviye uyum arasındaki ilişkiyi incelemektir. İlişkisel tarama modelinde tasarlanan araştırmada amaçlı örneklem yöntemi kullanılarak bir üniversite hastanesinin tıbbi onkoloji kliniğinde 01.08.2023-01.11.2023 tarihleri arasında ayaktan ya da yatarak tedavi gören 102 hastaya ulaşılmıştır. Verilerin toplanmasında, kişisel bilgi formu, Siberkondri Ciddiyet Ölçeği, Spielberger Durumluk Sürekli Kaygı Envanteri Kısa Formu ve Tedaviye Uyum Soru Formu kullanılmıştır. Araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme tekniği ile toplanan verilerin analizinde, betimsel istatistikler için sayı ve yüzde dağılımları, değişkenler arasındaki ilişkilerin belirlenmesinde Pearson korelasyon analizi, araştırma sorularının cevaplanmasında ise t testi, ANOVA ve regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre lisansüstü mezunu katılımcıların siberkondri puanı, lise mezunlarına göre, tedaviye uyumsuz katılımcıların siberkondri puan tedaviye uyumlu katılımcılara göre istatistiki olarak anlamlı ve yüksek çıkmıştır. Katılımcıların sürekli kaygı düzeyi ile Siberkondri Ciddiyet Ölçeğinin diğer boyutları ile anlamlı bir ilişki bulunamamış ancak aşırı kaygı alt boyutu ile arasında pozitif yönlü ve istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Katılımcıların siberkondri ciddiyet ölçeği puan ortalaması 65,98±16,27'dir.Bu çalışma elde edilen bulgular doğrultusunda, onkoloji alanında çalışan sosyal hizmet uzmanlarına, onkoloji hastalarının ve yakınlarının bilgi edinme sürecinde yaşadığı sorunları ve kaygılarıyla başa çıkabilmeleri için psikososyal destek sunma konusunda önemli katkıları olabilir. Anahtar Kelimeler: Onkoloji, Kanser, Kaygı, Tedaviye uyum, Siberkondri
Jinekolojik kanser tanısı olan hastalara kemoterapi sırasında uygulanan sanal gerçeklik gözlüğünün tedaviye uyum ve kaygı düzeyine etkisi
Bu araştırma, jinekolojik kanser tanısı olan ve ayaktan kemoterapi gören hastalarda sanal gerçeklik gözlüğü kullanımının tedaviye uyum ve kaygı düzeyine etkisini belirlemek amacıyla yürütülmüştür. Çalışma, iki gruplu randomize kontrollü deneysel tasarıma sahiptir. Araştırma Ankara Etlik Şehir Hastanesi Onkoloji Kulesi Yetişkin Ayaktan Kemoterapi Ünitesi'nde Kasım 2024–Mart 2025 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evrenini, belirtilen merkezde jinekolojik kanser tanısı konmuş, kemoterapiye yeni başlayacak (birinci kür), evre I–III arasında bulunan, 18 yaş ve üzeri, Türkçe konuşan ve iletişim kurabilen, araştırmaya katılmaya gönüllü kadın hastalar oluşturmuştur. Örneklem büyüklüğü, G*Power 3.1.9.2 programı ile %95 güç ve %5 anlamlılık düzeyinde hesaplanmış; etki büyüklüğü 0.625 kabul edilerek her biri 60 katılımcıdan oluşan deney ve kontrol gruplarıyla toplam 120 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bulgular, sanal gerçeklik uygulamasının hastaların hem durumluluk hem de süreklilik kaygı düzeylerinde anlamlı azalma sağladığını göstermiştir. Deney grubunda kaygı puanları her kürde belirgin biçimde düşerken, kontrol grubunda artış veya dalgalanma eğilimi görülmüştür. Tedaviye uyum düzeyi deney grubunda süreç boyunca yükselmiş, kontrol grubunda ise düşme eğilimi göstermiştir. Uyum ölçeğinin alt boyutlarında VR uygulamasının özellikle psikolojik uyumu artırdığı ve sosyal uyumdaki düşüşü önlediği saptanmıştır. Deney grubundaki katılımcıların büyük bir çoğunluğu uygulamayı rahatlatıcı bulmuş ve tedavi sürecine olumlu katkı sağladığını ifade etmiştir. Sonuç olarak, sanal gerçeklik gözlüğü uygulaması, jinekolojik kanser tanısı almış kaygı düzeyinin azaltılmasında ve tedaviye uyumun artırılmasında etkili bir hemşirelik girişimi olarak değerlendirilmektedir. Elde edilen bulgular, sanal gerçeklik teknolojisinin hemşirelik uygulamalarında tamamlayıcı bir girişim olarak kullanılabilirliğini göstermektedir.