Transforme edici büyüme faktörü-beta
Bu konu başlığı altında 71 tez
Yenilikçi bir SMAD bildirici yaklaşımı geliştirilmesi
Dönüştürücü Büyüme Faktörü-β (Transforming growth factor-𝛽/ TGF-β) yara iyileşmesi başta olmak üzere hücre farklılaşması, apoptozis, immün cevabın düzenlenmesi gibi birçok fizyolojik süreçte düzenleyici role sahip olan bir sinyal molekülüdür. İnaktif yapıda sentezlenen TGF-β, yapısında bulunan Gizli TGF-β Bağlayıcı Protein (Latent TGF-β Binding Protein / LTBP) aracılığıyla hücre dışı matriks (Extracellular matrix / ECM) proteinleriyle kovalent bağlar kurarak ECM'de inaktif bir şekilde tutulur. TGF-β çeşitli uyaranlar tarafından uyarılıp aktifleştikten sonra hücre yüzeyinde bulunan reseptör kompleksine bağlanarak sinyal yolağını uyarır. Aktifleşme sürecinin kontrolsüz bir şekilde süreklilik kazanması, ECM elemanlarının geri dönüşümsüz bir şekilde birikmesiyle sonuçlanan "fibrozis" ile ilişkilidir. Ayrıca bu yolak kanser, otoimmün hastalıklar ve ateroskleroz patolojisinde de rol almaktadır. Bu nedenle TGF-β sinyal yolağının, özellikle de molekülün hücrede transkripsiyonu düzenleyen bir yanıtı tetikleyip tetiklemediğinin takip edilebilmesi bu yolağı hedefleyen yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilebilmesi için önemlidir. Bu tez çalışması kapsamında, TGF-β sinyalinin in vitro takibini sağlamak için Salgılanan Alkalen Fosfataz (Secreted Alkaline Phosphatase / SEAP) ve Yeşil Floresan Protein'lerinden (Green Fluorescent Protein /GFP) oluşan bildirici nitelikte bir füzyon proteini geliştirilmiştir. TGF-β etkisi ile bu yapının ifadesini sağlamak amacıyla TGF-β'ya özgü transkripsiyon cevabını oluşturan SMAD (Suppressor of Mothers Against Decapentaplegic) proteinlerinin bağlanma dizisi kullanılmış, yenilikçi bir dual bildirici vektör sistemi geliştirilmesi planlanmıştır. Yapılan çalışmalar sonucunda geliştirilen bildirici vektörün aktarıldığı hücrelerde TGF-β uygulanmayan kontrol grubuna kıyasla TGF-β uygulanan grupta akış sitometri analizi ile artan GFP sinyali gösterilmiştir. Bunun yanı sıra GFP sinyalinin TGF-β konsantrasyonuna bağıntılı ölçüde artışı gözlenmiştir. Çalışma sonucunda, elde edilen bildirici vektör yapısının beklenen işlevsel SEAP aktivitesini sergilemediği gözlemlenmiştir. Bu doğrultuda SEAP işlevselliği için optimizasyon çalışmalarının yapılmasına ihtiyaç vardır.
Transforme edici büyüme faktörü beta-3 (TGF-β3) yüklü nanopartiküllerin sıçanlarda aşil tendon iyileşmesi üzerine etkilerinin araştırılması
İnsan vücudundaki en dayanıklı tendon olan aşil tendonu, aynı zamanda en sık yaralanan tendonlardan da birisidir. Kısa süreli in vivo etkinliğe sahip TGF-β3 molekülünün embriyonik kök hücrelerde tendinojenezi uyardığı bilinmektedir. Bu tez kapsamında, TGF-β3 molekülünün aşil tendon yaralanması sonrası iyileşme sürecine katkısının değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Bu amaçla, sıçan aşil tendonlarında tek taraflı oluşturulan tendon yaralanması modelinde; uzun etki süresine sahip TGF-β3 yüklü poli(laktik-ko-glikolik asit)-b-poli(etilen glikol) (PLGA-b-PEG) nanopartiküllerinin in vivo etkinliği değerlendirildi. 80 adet erkek Sprague-Dawley cinsi sıçan; kontrol (C) grubu, boş kitosan film (Ch), serbest TGF-β3 içeren kitosan film (ChT), TGF-β3 yüklü nanopartikül içeren kitosan film (ChN) uygulanan grup olmak üzere 4 farklı gruba ayrıldı. 3. ve 6. haftada hayvanların sakrifiye edilmesiyle her grupta 10 adet sıçan bulunan 8 grupta tendonlar biyomekanik, histolojik (Movin ve Bonar skorları ile), immünohistokimyasal (tip I ve tip III kollajene yönelik) olarak incelendi ve gen ekspresyon düzeyleri (COL1A1, COL3A1, scleraxis, tenomodulin) gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) yöntemiyle tayin edildi. Histolojide; ChT ve ChN'nin doku iyileşmesini 3. ve 6. haftalarda olumlu etkilediği görüldü. 3. haftada ChT'nin maksimum yük, 6. haftada ise ChN'nin maksimum gerilim ölçümlerinde belirgin fark olduğu tespit edildi. İmmünohistokimyasal analizde; ChN'nin 3. haftada tip III kollajen, 6. haftada ise tip I kollajen ekspresyonunun belirgin şekilde artmış olduğu saptandı. 3. haftada COL1A1'nın ChT ve ChN'de artmış eksprese edildiği, COL3A1'nın ise sadece ChN'de artmış eksprese edildiği belirlendi. Sonuçlar, TGF-β3 yüklü PLGA-b-PEG nanopartiküllerini içeren kitosan filmin sıçanlarda aşil tendon yaralanmasını takiben iyileşme sürecine olumlu katkı sağladığını gösterdi.
İşeme disfonksiyonu olan çocuk hastalarda transkütanöz posterior tibial sinir stimülasyonunun etkinliği
Günümüzde işeme disfonksiyonu olan çocuk hastaların tedavisi için non-farmakolojik, farmakolojik ve invaziv tedavi yöntemleri uygulanmakta, bu hastaların tanı ve takibinde de non-invaziv ve invaziv yöntemler kullanılmaktadır. Aynı zamanda yeni tanı, tedavi ve takip yöntemlerinin arayışı sürmektedir. Medikal tedaviye dirençli olgularda perkütan posterior tibial sinir stimülasyonu (PPTSS) bu hastalarda önerilen tedavi yöntemlerinden biridir. Literatürde tanı ve takip amaçlı idrar biyobelirteçlerinin rolünü göstermeye yönelik yapılmış ve NGF (Sinir büyüme faktörü), TGF-beta 1 (Transforme edici büyüme faktörü-beta 1), TIMP-2'nin (Metalloproteinazların doku inhibitörü 2) potansiyel yararlarını ortaya koymuş olan az sayıda çalışma mevcuttur. Bu nedenlerle işeme disfonksiyonlu çocuk hastalarda daha az invaziv ve dolayısıyla daha çok tolere edilebilir bir yöntem olan transkütanöz posterior tibial sinir stimülasyonunun (TPTSS) tedavide etkinliğini, idrar biyobelirteçlerinin (NGF, TGF-beta 1, TIMP-2) tanı ve takipte rolünü göstermek amaçlı prospektif, randomize, kontrollü bir çalışma planlanmıştır. Bu amaçla 01.2018-09.2018 tarihleri arasında kliniğimize başvuran medikal tedaviye dirençli ve yan etki nedeniyle tedaviyi bırakmış olan 6-15 yaş arası çocuk hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar, kapalı zarf yöntemiyle test (N=20) ve sham (N=10) gruplarına ayrılıp test grubuna 12 hafta, haftada 1 kez, 30 dakikalık seanslarla, belli doz aralıklarında uyarı vererek TPTSS tedavisi uygulanmış ve sham grubuna da uyaran verilmeden aynı prosedür uygulanmıştır. Her iki gruba tedavi öncesi ve sonrasında idrar biyobelirteçleri, işeme bozukluğu semptom skoru (İBSS), işeme günlüğü, ürodinami veya üroflovmetri testleri uygulandı. Bunun dışında idrar şikayetleri açısından sağlıklı 14 çocukta bir defaya mahsus İBSS ve idrar biyobelirteçleri bakıldı. Test grubunda tedavi sonrasında sıkışma sıklığı (p<0,001), gündüz inkontinans epizotları (p<0,006), genel İBSS skorları (p<0,001), gündüz İBSS skorları (p<0,001) ve hayat kalitesi skorunda (p=0,019) anlamlı azalma gözlendi. Sham grubunda da genel İBSS skorları (p=0,007), gündüz İBSS skorları (p=0,005) ve hayat kalitesi skorlarında (p=0,040) anlamlı azalma vardı. Tedaviden önce hasta ve sağlıklı grupta bakılan NGF (p=0,199), TGF-beta 1 (p=0,480), TIMP-2 (p=0,940) düzeyleri arasında fark yoktu. Tedavi başı ve sonunda test grubunda NGF, TGF-beta 1, TIMP-2 (sırasıyla p=0,250; 0,850; 0,460) ve sham grubunda NGF, TGF-beta 1, TIMP-2 (sırasıyla p=0,580; 0,580; 0,650) biyobelirteç düzeyi değişimi anlamlı değildi. Çalışmada TPTSS tedavisinin işeme disfonksiyonu olan çocuk hastalarda bazı parametrelerde anlamlı düzelme sağladığı gözlemlendi. Bu bulgular, standart medikal tedaviye cevap vermeyen çocuk hasta grubunda TPTSS'nin yeri olduğunu desteklemektedir. Bahsi geçen hasta grubunda fayda özellikle gündüz semptomlarında görülmektedir. Bu konuda daha fazla hasta sayısı ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Bizim bulgularımıza göre idrar biyobelirteçleri (NGF, TGF-beta1, TIMP-2) bu grup hastaların tanı ve takibinde katkı sağlamamaktadır. Anahtar Kelimeler: İşeme Disfonksiyonu, Transkütanöz Posterior Tibial Sinir Stimülasyonu, İdrar Biyobelirteçleri, Sinir Büyüme Faktörü (NGF), Transforme Edici Büyüme Faktörü-Beta 1 (TGF-beta 1), Metalloproteinazların Doku İnhibitörü 2 (TIMP-2).
IGA nefropatili hastaların prognozunda böbrek biyopsisinin rolü
Amaç: Bu çalışmada, IgA nefropatisi tanısı almış hastaların biyopsi materyallerinin patogenezle ilişkisi olduğu bilinen C4d, IL-10, PDGF ve TGF- beta immunhistokimyasal boyalarıyla boyanmasının demografik, histopatolojik ve klinik verilerle beraber değerlendirildiğinde son dönem böbrek yetmezliğine ilerleyişi ve erken dönemde tedavi modalitesini belirlemede katkısının olup olmayacağı hedeflenmiştir. Materyal ve Metot: Çalışmamıza 2015 Ocak ve 2022 Ocak tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Nefroloji Kliniğinde böbrek biyopisisi yapılıp primer IgA nefropatisi tanısı alan 18 yaş ve üzeri 59 hasta dahil edildi. Hastaların biyopsi esnasında bakılan yaş, cinsiyet, kan grubu gibi demografik verileri ile üre (mg/dL), kreatinin (mg/dL), eGFR (50 mL/dk/1,73 m²), 24 saatlik idrarda proteinüri (mg/dL) değerleri, biyopsiden 1 yıl sonra ve sistemde bulunan en son laboratuvar değerleri karşılaştırmaya alınmıştır. C4d, IL-10, PDGF ve TGF- β immunhistokimyasal boyanması pozitif ve negatif olanlar ve tanı anındaki GFR düzeyleri, MEST-C skoru, yıllık GFR ve proteinüri değişimleri, tedavi yanıtları, 1 ve 5 yıllık süreleri içeren IgA prediction tool oranları ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya primer IgA nefropatisi tanısı alan 59 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 24'ü kadın, 35'i erkekti. Tüm hastaların yaş ortalaması 39.4814,81 ve ortalama tanı yaşı 37.6112,82 yıldı. Hipertansiyon %70 (n=41) hastada mevcut olup, başka ek hastalık yoktu. Takip edilme süreleri ortalama 42,9823,5 aydı. Tanı anında bakılan ortalama GFR 66,6129,7 ml/dk, kreatinin 1,430,8 mg/dL, proteinüri 26702110 mg/dL ve CRP 7,5111,5 mg/dL olarak bulundu. 59 hastanın tümü RAS blokörü kullanmaktaydı ve %69'una (n=40) immunsupresif tedavi eklendiği görüldü. 59 hastanın patoloji bloklarının hepsi TGF-beta ile boyandı. Blokların %56'sı (n=33) C4d, %96,6'sı (n=57) PDGF ve %62,7'si (n=37) IL-10 ile boyandı. TGF-beta, PDGF ve IL-10 ile boyananlar, boyanmamın şiddetine göre numaralandırıldı. Şiddetine göre boyanan TGF-betanın %30,5'i (n=18) hafif dereceli, %45,8'i (n=27) orta dereceli, %23,7'si (n=14) ciddi dereceliydi. . PDGF ile boyananların %50,8'i (n=30) hafif dereceli, %37,3'ü (n=22) orta dereceli ve %8,5'i(n=5) ciddi dereceliydi. IL-10 ile boyananların %39'u (n=23) hafif dereceli, %20,3'ü (n=12) orta dereceli ve %3,4'ü(n=2) ciddi dereceliydi. C4d antikoru ile boyanma, boyanın lokalizasyonu ve boyandığı lokalizasyonun boyanma yüzdesine göre değerlendirildi. Lokalizasyonlar glomerüllerde mesengial/perimesengial(m/pm) boyanma, periferal boyanma ve sklerotik glomerülerde non spesifik boyanma olarak üç bölümde gruplandı. Boyanan lokalizasyon eğer %50'nin altında boyama gösteriyorsa fokal, %50'nin üstünde boyama gösteriyorsa diffüz olarak değerlendirildi. M/pm boyaması olup glomerüllerin %50'sinden fazla boyananlar 10 blok, m/pm boyaması olup glomerüllerin %50'sinden azı boyananlar 7 bloktu. Glomerüllerin periferal %50'den fazla boyandığı blokların sayısı 7, glomerüllerin periferal %50'den az boyandığı blok sayısı ise 2 adetti. Sklerotik glomerüler segmentte non spesifik boyanması %50'den az olan 7 adet bloktu. GFR değeri 60 altında ve üstünde olan hastalar karşılaştırıldığında, GFR< 60 olan hastalarda TGF-beta ve PDGF ile boyanma şiddetinin daha yüksek olduğu bulundu (sırasıyla p=0,004, p=0,008). Ciddi boyanan TGF-beta ve PDGF boyalarının 1 yıl sonra son dönem böbrek yetmezliğine ilerleme hızı daha fazlaydı (sırasıyla p=0,002, p=0,001). GFR değeri 60 altında olan hastaların C4d ve IL-10 ile boyanma oranı, biyopsi esnasındaki GFR değeri 60 üzerinde olan gruba göre daha fazlaydı (sırasıyla p=0,002, p=0,033). C4d boyanan grupta, 1 yıllık ve 5 yıllık IgA Prediction Tool formülü ile hesaplanan SDBY'ne ilerleme oranı C4d boyanmayan gruba göre daha yüksekti (sırasıyla p=0,001, p=0,001). IL-10 boyanan grubun, 1 yıllık ve 5 yıllık IgA Prediction Tool formülü ile hesaplanan SDBY'ne ilerleme oranı IL-10 ile boyanmayan gruba göre daha yüksekti (sırasıyla p=0,001, p=0,001). Binary regresyon analizine geleneksel kriterlerden cinsiyet, tanı yaşı, tanı esnasındaki GFR ve proteinüri değerleriyle, immunhistokimyasal boyalar dahil edildi. Klinik progresyonun bağımsız ön gördürücüsü olarak IL-10 tespit edildi. IL-10 boyanan grubun, boyanmayan gruba göre 4,9 kat daha fazla tedaviye yanıtsız olduğu saptandı (p= 0,008). Sonuç: Çalışmamızda renal biyopsi preparatının IL-10 ile immunhistokimyasal boyanmasının olumsuz renal sağkalım ile ilişkili olduğu bulunmuştur. IL-10'nun IgA nefropatisinin erken dönemde prognozunu tahmin etme açısından yol göstermesi, umut vadedicidir. Ancak çalışmamızda hasta sayısı sınırlı olduğundan, daha geniş hasta popülasyonunun yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Diyabetik retinopatide LRG1, kallistatin, VEGF, TGFβ düzeylerinin klinik bulgularla ilişkisi
Amaç: DR diyabetin en yaygın mikrovasküler komplikasyonudur. Hastalığın patogenezinde suçlanan faktörler olmasına rağmen kesin nedeni bilinmemektedir, kalıcı tedavisi yoktur. Angiyogenez ile yeni damar oluşumu hastalığın patofizyolojisinde etkili mekanizmalardan biridir. Çalışmamızın amacı diyabetin yaygın komplikasyonu olan DR'de daha önce beraber çalışılmamış anjiyogenez göstergeleri olabilecek LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ düzeylerinin retinopati evreleri ile ilişkisini incelemektir. Gereç ve yöntem: DR gelişmemiş 30 diyabetli, 30 NPDR gelişmiş diyabetli, 30 PDR gelişmiş diyabetli ve 30 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubu olmak üzere 120 kişi çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılan tüm hasta ve sağlıklı gönüllelerin serumunda LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ düzeyleri ölçüldü. Elde edilen veriler SPSS 21 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Diyabetik hastalar ve kontrol grubu arasında LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ düzeylerinde farklılık bulundu (p=0,001). LRG1 ortalaması PDR grubunda 470,22 ± 18,92 ng/ml, NPDR grubunda 438,74 ± 33,5 ng/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 408,9 ± 39,44 ng/ml ve kontrol grubunda 359,9 ± 89,78 ng/ml idi. LRG1 düzeyleri PDR grubunda en yüksek, kontrol grubunda en düşük bulundu. Alt grup analizlerinde LRG1 düzeylerinde; PDR-NPDR arasında (p=0,001), PDR-DR Olmayan diyabetikler arasında (p=0,001), PDR-Kontrol arasında (p=0,001), NPDRKontrol arasında (p=0,001), NPDR-DR Olmayan diyabetikler arasında (p=0,002) farklılık saptandı. Kallistatin ortalaması PDR grubunda 608,64 ± 352,45 ng/ml, NPDR grubunda 272,21 ± 240,13 ng/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 284,4 ± 222,63 ng/ml ve kontrol grubunda 186,0 ± 217,71 ng/ml idi. Kallistatin düzeylerinde PDR grubu ile kontrol, DR Olmayan diyabetikler ve NPDR grupları arasında farklılık saptandı (p=0,001). VEGF ortalaması PDR grubunda 378,54 ± 163,63 pg/ml, NPDR grubunda 247,43 ± 95,62 pg/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 252,7 ± 80,06 pg/ml ve kontrol grubunda 204,4 ± 79,83 pg/ml idi. PDR grubunda VEGF değeri diğer tüm gruplardan yüksekti: PDR-DR Olmayan p=0,003, PDR-NPDR p=0,003, PDRKontrol p=0,001. TGFβ ortalaması PDR grubunda 35,28 ± 14,9 ng/ml, NPDR grubunda 28,84 ± 5,7 ng/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 24,66 ± 9,69 ng/ml ve kontrol grubunda 22,24 ± 5,4 ng/ml idi. TGFβ düzeyleri PDR grubunda, DR Olmayan diyabetikler ve Kontrol grubuna göre anlamlı yüksekti (p=0,012, p=0,001). NPDR-Kontrol grubu arasında da farklılık saptandı (p=0,001). Sonuç: Angiyogenezde rol aldığı düşünülen biyomarkerların; LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ; PDR'de plazma seviyelerinde yükselme görüldü. DR'nin erken teşhisinde ve evrelemesinde bu markerlar non-invaziv ve ucuz belirteçler olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: DR, PDR, LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ
Obstrüktif uyku apne sendromu hastalarında sürekli pozitif havayolu basıncı tedavisinin inflamasyona (periostin, TGF-beta, TNF-alfa, IL-6, CRP düzeylerine) ve spot idrarda mikroalbumin düzeyine etkisi
Amaç: OUAS hastalarında serum periostin, IL-6, TGF – beta, TNF-alfa, CRP ve spot idrarda mikroalbümin düzeylerini ilk tanı anında ve 3 aylık CPAP tedavi sonrasında karşılaştırarak CPAP tedavisinin inflamasyon parametrelerine etkilerini incelemektir. Yöntem: Çalışmaya 24 kontrol, 38 CPAP tedavisi almayan hafif-orta OUAS tanılı hasta ve 29 CPAP tedavisi başlanan ağır OUAS tanılı hasta olmak üzere toplam 91 kişi dahil edilmiştir. Başlangıç ve CPAP tedavisinin 3.ayında sonuçlar kaydedilmiştir. Veriler için uygun analizler SPSS 21.0 programı ile yapılmış ve p<0,05 olması anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hafif-orta OUAS ve ağır OUAS olan hastalar ile karşılaştırıldığında, normal PSG sonucuna sahip hastalar daha fazla sıklıkta kadındır. PSG sonucu normal olan hastaların SFT sonucu daha fazla sıklıkta normal, daha az sıklıkta obstrüktif / restriktiftir. OUAS olmayan hastalar ile karşılaştırıldığında, ağır OUAS hastalarının yaşı daha fazladır. Hafif-orta / ağır OUAS hastaları ile karşılaştırıldığında, PSG sonucu normal olan hastaların BKİ'si ve TNF alfa değeri daha düşüktür. Ağır OUAS hastalarının CPAP tedavisi öncesinde kaydedilen mikroalbümin/kreatinin, hs CRP, TGF – Beta 1, TNF alfa, IL-6 ve periostin değerleri ile 3 aylık CPAP tedavisi sonrasında kaydedilen aynı değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber bir azalma olduğu gözlenmiştir. Sonuç: OUAS hastaları daha fazla sıklıkta erkekler, yaşlı ve obezlerden oluşmaktadır. OUAS hastalarının TNF – alfa değeri daha yüksektir. Diğer inflamasyon parametreleri sağlıklı katılımcılar ile karşılaştırıldığında, OUAS hastalarında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber daha fazladır. CPAP tedavisi sonrasında da anlamlı olmamakla beraber bu parametrelerin azaldığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu, Periostin, IL-6, TGF-Beta, TNF-Alfa, CRP, Spot İdrarda Mikroalbümin
Romatoid artritte LRG1 düzeyinin hastalık aktivite indeksleriyle ilişkisi
Amaç: Romatoid artrit (RA)'de yeni bir biyobelirteç olan Leucine-rich alpha-2-glycoprotein 1 (LRG-1) molekülünün hastalık aktivite indeksleri ile olan ilişkisini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın örneklemi, Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Romatoloji polikliniğinde tanı alan ve takip edilen 35 remisyon elde edilmiş, 35 düşük hastalık aktivitesi gösteren, 35 orta hastalık aktivitesi gösteren ve 35 yüksek hastalık aktivitesi gösteren olmak üzere 140 romatoid artrit hastasından ve 35 sağlıklı kontrolden oluşmaktadır. Çalışmaya alınan tüm hasta ve sağlıklı bireylerin sosyodemografik bilgileri kaydedildi. Çalışmaya alınan hastaların hassas/şiş eklemleri belirlenmiş, Disease Activity Score 28 (DAS28), Clinical Disease Activity Index (CDAI), Simplified Disease Activity Index (SDAI) ve Routine Assessment of Patient Indeks Data 3 (RAPİD3) hesaplandı. Çalışmaya alınan tüm hasta ve sağlıklı bireylerin serumunda LRG1, TGFβ, IL-6 ve TNF-α düzeyleri ölçüldü. Bulgular: Çalışmamızda RA hasta grubunun LRG1, TNF‐α, IL-6 ve TGF- β1 düzeyleri kontrol grubuna kıyasla daha yüksek olduğu tespit edildi. Hastaların LRG1 ortanca değeri 226,03 (100,15-805,95), kontrol grubunda yer alan bireylerin LRG1 ortanca değeri 117,19 (74,73-156,61) idi (p<0,001). Hastaların TGF-β1 ortanca değeri 257,07 (185,05-990,80), kontrol grubunda yer alan bireylerin TGF-β1 ortanca değeri 214,60 (163,78-359,07) idi (p<0,001). Hastaların TNF-α ortanca değeri 134,26 (90,33-713,80), kontrol grubunda yer alan bireylerin TNF-α ortanca değeri 118,18 (89,90-146,10) idi (p<0,001). Hastaların IL-6 ortanca değeri 134,26 (90,33-713,80), kontrol grubunda yer alan bireylerin IL-6 ortanca değeri 118,18 (89,90-146,10) idi (p=0,002). LRG1 düzeylerinin, yüksek hastalık aktivitesi olan grupta diğer gruplara kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). LRG1 ile TNF-α ve IL-6 arasında pozitif yönde orta düzeyde bir ilişki tespit edildi. LRG1 düzeyleri ile DAS28, CDAI, SDAI ve RAPID3 skorları arasında pozitif yönde güçlü bir ilişki tespit edildi. TNF-α ve IL-6 düzeyleri ile DAS28, CDAI, SDAI ve RAPID3 skorları arasında ise pozitif yönde orta düzeyde bir ilişki tespit edildi. Yapılan ROC analizi neticesinde RA hastalığının takibinde serum LRG1 düzeyinin başarılı bir performansa sahip olduğu tespit edildi (p<0,001). Sonuç: LRG1'in RA'daki sistemik inflamasyon yükünü yansıttığını ve inflamatuar süreçte rol oynayabileceğini düşündürmektedir. LRG1, RA'lı hastalarda yararlı bir hastalık aktivite belirteci olabilir. Anahtar kelimeler: LRG1, romatoid artrit, hastalık aktivitesi, TGFβ, IL-6, TNF-α
LRG1 molekülünün sklerodermadaki rolü, skleroderma klinik bulgular ile kolerasyonu, TGFβ, VEGF, IL-6, TNF α düzeyleri ile ilişkisi
Amaç: Çalışmamızın amacı LRG1 molekülünün sklerodermadaki rolünü, skleroderma klinik bulgular ile korelasyonunu ve TGFβ, VEGF, IL-6, TNF‐α düzeyleri ile ilişkisini incelemektir. Materyal ve Metot: Prospektif çalışmanın örneklemi, Eylül 2020 – Eylül 2021 ayları arasında Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Romatoloji polikliniğinde SSc tanısı alan 40 hasta ve 40 sağlıklı birey kontrol grubunu oluşturdu. Çalışmaya katılan tüm hasta ve sağlıklı bireylerin serumunda LRG1, TGFβ, VEGF, IL-6 ve TNF‐α düzeyleri ölçüldü. Çalışmadan elde ettiğimiz bulgular istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda hasta ve kontrol grubu arasında LRG1, TGFβ, VEGF, IL-6 ve TNF‐α düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edildi. Hastaların LRG1 ortalaması 253,99±52,26, kontrol grubunda yer alan bireylerin LRG1 ortalaması ise 189,18±30,67 idi (p<0,001). Hastaların TGF-β ortalaması 548,95±588,93, kontrol grubunda yer alan bireylerin TGF-β ortalaması ise 310,68±101,80 idi (p=0,016). Hastaların TNF‐α ortalaması 180,40±142,31, kontrol grubunda yer alan bireylerin TNF‐α ortalaması ise 114,76±25,43 idi (p=0,003). Hastaların IL-6 ortalaması 44,58±36,05, kontrol grubunda yer alan bireylerin IL-6 ortalaması ise 28,53±6,56 idi (p=0,007). Hastaların VEGF ortalaması 747,96±562,36, kontrol grubunda yer alan bireylerin VEGF ortalaması ise 434,25±196,36 idi (p=0,022). LRG1 seviyeleri ile TNF-α arasında pozitif orta düzeyde bir korelasyon tespit edildi. SSc hastalarının LRG1 seviyeleri ile klinik bulguları arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. Yapılan ROC analizi neticesinde SSc hastalarının tanısında serum LRG1 düzeyinin başarılı bir performansa sahip olduğu tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda hasta ve kontrol grubu arasında LRG1, TGFβ, VEGF, IL-6 ve TNF‐α düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edildi. LRG1 seviyeleri ile TNF-α arasında pozitif orta düzeyde bir korelasyon tespit edildi. SSc hastalarının LRG1 seviyeleri ile klinik bulguları arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. LRG1'in SSc patogenezindeki rolünün belirlenmesi için prospektif tasarımda ve geniş hasta kohortunda yapılacak daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Sistemik skleroz, skleroderma, LRG1, TGFβ, VEGF, IL-6, TNF‐α
Uterin leiomyom ve endometrial polip etyopatogenezinde TGF- β1'in rolü
Amaç: Bu çalışmada endometrial poliplerin ve uterin leiomiyomların patogenezinde Transforming Growth Factor Beta 1 (TGF-β1)'in rolünü değerlendirmeyi ve TGF-β1 inhibitörleri gibi immünomodülasyonun, cerrahi tedavi yerine hedefe yönelik tedavide faydalı olabileceğini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif vaka kontrol tipi bir çalışmadır. Çalışmamıza uterin leiomyom tanısı alan 30 ve endometrial polip tanısı alan 30 olgu dahil edildi. Kontrol grubu olarak normal myometrium ile normal endometrium dokusuna sahip 30 olgu dahil edildi. Hastaların demografik ve klinik özelliklerine ait veriler hastane veri tabanı sistemi üzerinden tarandı ve kaydedildi. İmmünohistokimyasal çalışmalar için doku kesitleri ksilol ile deparafinize, alkol ile dehidrate edildi. TGF-β1 antikorları ile 1/200 dilüsyonda 30 dakika inkübasyon süresince DAKO Autostainer Link 48 cihazı ile immünohistokimyasal boyama yapıldı. Hematoksilen ile zıt boyama uygulandı. Endometrial polip, leiomyom ve normal dokudaki TGF-β1 düzeyleri semi-kantitatif yöntem ile değerlendirildi. İstatistiksel anlamlılık p<0,05 kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 90 bireyin yaş ortalaması 45,03±5,23 yıl olarak bulundu. Gruplar arasında yaş ortalamaları benzerdi (p=0,097). Gravida ve parite değerleri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı (sırasıyla p=0,252, p=0,064). Vücut kitle indeksi açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,457). Leiomyom dokularında normal myometrium dokusuna kıyasla TGF-β1 boyanma yoğunluğu daha yüksek bulundu (p=0,004). Leiomyom dokularında normal myometrium dokusuna kıyasla TGF-β1 boyanma yüzdesi daha yüksek bulundu (p=0,045). Endometrial polip dokularında normal endometrium dokularına kıyasla TGF-β1 boyanma yoğunluğu ve yüzdesi daha yüksek bulundu (p=0,029) ( P=0,019). Sonuç: Çalışmamızda leiomyom ve endometrial polip dokularında TGF- β1 ekspresyonunun kontrol myometrium ve endometrium dokularına kıyasla daha yüksek olduğunu bulduk. Sonuçlarımızın doğrulanması ve cerrahiye alternatif hedefe yönelik tedavi için geniş kohortta yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Uterin leiomyom, endometrial polip, TGF-β1
Kısmi üreteropelvik bölge darlığında epidermal büyüme faktörü ve hepatosit büyüme faktörü nün böbrek hasarı üzerine olan etkilerinin deneysel olarak araştırılması
Amaç: Tıkanıklık nefropatisi, idrar akımını engelleyen bir anormallik nedeniyle böbrekte meydana gelen hasardır. Çocukluk çağında üriner sistemin pek çok konjenital ve akkiz hastalığı tıkanıklık nefropatisine yolaçar. Cerrahi teknikler ile tıkanıklık ortadan kaldırılsa bile böbrek hasarı ilerleyici olabilmekte ve böbrek yetmezliği gelişebilmektedir. Tıkanıklık nefropatisinin karakteristik bulgusu tübülointersitisyel fibrozis olup, etyopatojenezde oksidatif stresin rolü olduğu düşünülmektedir. Yapılan klinik ve deneysel çalışmalar EGF ve HGF 'nin antioksidan, antifibrotik etkilerinin yanında immünomodülatör, antiapoptotik ve hücre koruyucu etkinliğinin olduğunu göstermektedir.Çalışmanın amacı tek taraflı UPB darlığı oluşturulan sıçanlarda EGF ve HGF'nin her iki böbrek üzerine olan etkilerini araştırmaktı.Gereç ve Yöntem: 48 adet sıçan Kontrol, UPD, Jelatin, EGF, HGF ve EGF+HGF olmak üzere 6 gruba ayrıldı. Jelatin şeritler ODTÜ Kimya AD tarafından deney gruplarına göre yüksüz jelatin şerit, 2 mikrogram EGF ve 2 mikrogram HGF emdirilmiş şeritler olacak şekilde hazırlandı.Tek taraflı UPB darlığı, kılavuz tel üzerinden 7/0 prolen ile üreterin proksimalinin bağlanması yöntemi ile yapıldı. Jelatin şeritler obstrüksiyon oluşturduktan sonra her iki böbrek etrafına sarıldı. 3 haftalık deney süresi sonunda sıçanlar sakrifiye edilerek her iki böbrek çıkarıldı. Alınan doku örneklerinde biyokimyasal olarak NO, MDA ve GSH düzeyleri, histopatolojik olarak H&E boyama ile tübüler atrofi ve masson trikrom boyama ile tübülointersitisyel fibrozis, immünohistokimyasal olarak ta Endotelin-1 ve TGF-ß1 boyanma derecesi karşılaştırıldı. İstatistiksel olarak gruplar arasında fark olup olmadığı Kruskal-Wallis tek yönlü varyans analizi ile gruplar arasındaki ikili karşılaştırmalar ise Bonferroni testi ile yapıldı.Bulgular: Tedavi gruplarının MDA ve NO düzeyleri obstrüksiyon grubundan daha düşük, GSH düzeyi obstrüksiyon grubundan daha yüksek olarak saptanmıştır (p<0.05). Biyokimyasal verilere göre EGF tedavisi HGF tedavisinden daha fazla iyileştirici etkiye sahiptir. Tedavi gruplarının histopatolojik bulguları karşılaştırıldığında tübüler atrofi ve tübülointersitisyel fibrozis EGF verilen gruplarda belirgin olarak azalmıştır (p<0.05). Tek başına HGF tedavisi verilen grupta daha az düzeyde azalma olmuştur. Tedavi gruplarının immünohistokimyasal olarak TGF-ß1 ve Endotelin?1 boyanma derecesi karşılaştırıldığında, EGF verilen gruplarda tek başına HGF tedavisi verilen gruptan daha fazla olmak üzere Endotelin-1 ve TGF- ? 1 düzeyi azalmış olarak bulunmuştur (p<0.05). Karşı böbrekte de EGF ve HGF'nin TGF- ? 1 ve Endotelin-1 düzeylerini arttırdığı bulunmuştur (p<0.05).Sonuç: EGF'nin tıkanıklık nefropatisinde gelişen doku hasarına karşı koruyucu etkisinin HGF'ye göre belirgin bir şekilde daha fazla olduğu saptanmıştır. EGF+HGF'nin birlikte verilmesi tek başına EGF verilen grup ile karşılaştırıldığında anlamlı bir fark yaratmamıştır. Hem obstrüksiyonun hem de tedavinin karşı böbrekleri de etkilediği gösterilmiştir.Sonuç olarak; kısmi UPB darlıklarında EGF daha fazla olmak üzere EGF ve HGF'nin koruyucu etkisinin olduğu deneysel olarak gösterilmiştir.Anahtar kelimeler: UPB darlığı, deneysel, EGF, HGF, NO, MDA, GSH, TGF-ß1 ve Endothelin -1
Erken ve geç tip besinsel protein ilişkili proktokolitte immunolojik tolerans mekanizmaları
Giriş: Daha çok küçük bebeklerin hastalığı olarak bilinen besinsel protein ilişkiliproktokolit (BPIP) yakın zamanda daha büyük çocuklarda da gösterilmiştir.Çoğunlukla non-IgE aracılıklı bir bozukluk olan bu durumun inek sütü proteininekarşı immunuolojik tolerans gelişiminde bir aksama sonucu gelişen T hücrearacılıklı bir reaksiyonu yansıttığı düşünülmektedir. Ancak mukozal toleranstabozulmaya yol açan mekanizmalar şimdiye kadar araştırılmamıştır.Amaç: Kolon mukoza örneklerinde TGF-ß, TGF-ß-reseptör-1, TNF-?, CD 86 veCD23 moleküllerinin ekspresyonu çalışıldı. BPİP'in iki farklı tipi olan klasikinfantil tip ile geç ortaya çıkan BPİP patogenezinde bu moleküllerin rolü araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Başvuru yaşları 2,9± 4,02 yıl olan 57 hasta çalışmaya alındı. Grup-I: infantil tip BPİP, <6 ay, N=21; Grup-II: geç tip BPİP, >1,5yaş, N=7; Grup-III:non-alerjik eozinofilik kolit, N=7; Grup-IV: juvenil hiperplastik polip olguları,N=22. Kolon biopsi örneklerinde immünohistokimyasal boyama yapıldı.Bulgular: Grup-II'de TGF-ß ekspresyonu diğer 3 gruba göre anlamlı olarak düşükbulundu. TNF-? ekspresyonu Grup-I, II ve III'de Grup-IV'e göre anlamalı olarakdaha yüksekti. Grup-I `de Grup-IV'e göre TGF-ß-reseptör-1 ekspresyonu dahadüşük (p=0.049), CD86 ekspresyonu ise daha yüksek bulundu (p=0,012). Laminapropriada eozinofil sayısı/BBA ile CD86 ekspresyonunun derecesi arasında anlamlıkorelasyon saptandı (p=0,026, r=0,388).Sonuç: TNF-?'nın kökeninin alerjik olup olmamasından bağımsız olarak tümeozinofilik kolitlerin patogenezinde rol oynadığı düşünülmüştür. İnfantil tipBPİP'de düşük TGF-ß-reseptör-1 ve yüksek CD86 aktivitesi; geç tip BPİP'te isedüşük TGF-ß aktivitesi bozulmuş mukozal toleransta rol oynuyor olabilir.Anahtar kelimeler: besinsel protein ilişkili proktokolit (BPIP), TGF-ß, TGF-ß-reseptör-1, TNF-?, CD86, mukozal tolerans, inek sütü alerjisi.
Transforme edici büyüme faktörü β-1 tarafından indüklenen epitel-mezenkimal dönüşümde 6-fosfofrukto-2-kinaz/fruktoz-2,6-bisfosfataz enzimlerinin rolü
Transforme edici büyüme faktörü-β (TGFβ) tümör hücrelerindeki malign özelliklerin edinimi için gerekli olan güçlü bir epitelyal mezenkimal dönüşüm (EMT) aktivatörüdür. Son çalışmalar, tümör hücrelerinde EMT'nin metabolik yeniden programlanma ile ilişkili olduğunu ve TGFβ'nın birden fazla primer hücre hattında glikolizi uyardığını göstermiştir; ancak, TGFβ'nın glukoz metabolizması üzerindeki etkisi hakkında çok az şey bilinmektedir. 6-fosfofrukto-2-kinaz/fruktoz-2,6-bifosfatazlar (PFKFBs) ailesine ait enzimler, glikolizdeki fosfofruktokinaz-1 (PFK-1) enziminin kuvvetli bir aktivatörü olan fruktoz-2,6-bifosfat (F2,6BP)'ın yapım ve yıkımından sorumludurlar. Bu çalışma ile ilk kez, TGFβ'nın, PFKFB3 ekspresyonunu indükleyerek pankreatik kanser hücre hattı Panc1'de glikolizi artırdığı ve PFKFB3'ün TGFβ aracılı Panc1 hücrelerinin invazyonu için gerekli olduğu gözlendi. Ayrıca, TGFβ'nın Snail üzerindeki artırıcı etkisinin PFKFB3'ün baskılanması ile büyük ölçüde azaldığı görüldü. Elde edilen bulgularla, Panc1 hücrelerinde PFKFB3'ün, TGFβ ile Snail'in indüklenmesi, invazif ve glikolitik bir fenotip edinilmesinde rol oynadığının anlaşılması sağlandı. Panc1 hücrelerinin aksine, TGFβ ile indüklenen EMT'nin, akciğer tümörü hücre hattı A549'da glikolizi azaltıcı yönde etki ettiği belirlendi. Ayrıca, TGFβ ile ekspresyonu artan PFKFB4'ün glikolizdeki yavaşlamaya bir etkisinin olmadığı; fakat, TGFβ ile A549 hücre hattında gözlenen mezenkimal fenotipin PFKFB4'ün baskılanmasıyla kısmen azaldığı belirlenmiş oldu. Sonuç olarak elde edilen veriler, PFKFB izoenzimlerinin TGFβ-ilişkili hücresel proseslerde önemli olabileceğine işaret etmekte olup; farklı hücrelerde TGFβ ile etkileşime giren farklı PFKFB izoenzimlerinin özgün metabolik fenotiplere neden olabileceğini göstermektedir.
Androgenetik alopesi olan hastalarda NF kappa B, TNF-alfa, TGF-beta, tiyoredoksin, nitrik oksit, total oksidan status (TOS), total antioksidan status (TAS) düzeyleri ve tiyol disülfid homeostazisinin araştırılması
Androgenetik alopesi, erkeklerde en yaygın saç dökülme sebebidir. AGA (Androgenetik Alopesi)'da DHT (Dihidrotestosteron)'nin patojenik rolü keşfedilmiştir. Ancak androjenler saç folikülünün büyümesini düzenleyen diğer bileşenleri de etkilerler. AGA patagonezinde foliküler minyatürizasyon temel rolü oynamaktadır. Terminal kılların minyatürizasyonu, perifolüküler lenfositik infiltrasyon ve fibrozis ile ilişkili bulunmuştur. AGA patogenezinde oksidatif strese maruziyet etkilidir. Serbest oksijen radikalleri NF-κB'yi aktive eder ve proinflamatuar sinyal aktivasyonuna sebep olur. NF-κB, inflamasyonda rol oynayan sitokinlerin, ekspresyonunu kontrol eder. TNF-α bir proinflamatuar sitokindir, ekstrinsik hücre ölüm yolunu başlatmakta ve ayrıca ROT (Reaktif Oksijen Türleri) üretimini artırabilmektedir. TGF-β fibrozisde anahtar bir role sahiptir. Tiyoredoksin, reaktif oksijen türlerinin temizlenmesi ve oksidatif strese karşı koruma etkilerine sahiptir. NO, NOS enzimiyle L-arginin'den üretilen serbest bir radikaldir. Oksidatif stresi global olarak değerlendirilmek için total antioksidan status (TAS) ve total oksidan status (TOS) ölçülür. Tiyoller oksidasyon ve redüksiyon reaksiyonlarına girebilen bileşiklerdir. Dolayısıyla hücrelerde oksidatif stres durumunu önlemede kritik role sahiptirler. Yapmış olduğumuz çalışmada AGA hastalığında mikroinflamasyon, perifoliküler fibrozis ve oksidatif stres araştırıldı. Bunu için hasta ve kontrol gruplarından serum örnekleri alındı. Serumlarda NF-κB, TNF-α, TGF-β1, Tiyoredoksin, NO, TOS, TAS ve Tiyol Disülfid Homeostazı ölçüldü ve değerlendirildi. Sonuç olarak, AGA olan bireylerde NF-κB, TNF-α, TGF-β1, Tiyoredoksin, NO, TOS serum düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulundu. TAS, Doğal Tiyol, Total Tiyol ve Disülfid serum düzeyleri ise AGA olan bireylerde kontrol grubuna göre anlamlı deredece düşük bulundu. Androgenetik alopesi hastalarında redoks dengenin bozularak oksidan etkenlerin arttığını ve antioksidan savunmanın ise azaldığını gördük. Parametreler arasındaki korelasyon ve moleküler ilişkileri değerlendirdik. AGA'da androjenler serbest oksijen radikalleri artırarak oksidatif strese sebep olur. Bu da mikroinflamasyon ve fibrozise sebep olur. Böylece hastalarda saç kaybı hızlanmaktadır. Androgenetik alopeside oksidatif stres aktif rol oynamaktadır. Androjenlerin kıl folükül döngüsüne olan etkilerinin anlaşılması, yeni ve etkin tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi açısından önemlidir. Bu çalışma ile AGA patogenez faktörlerinin, biyokimyasal oksidan ve antioksidan paremetreler ve apopitozis markırları ile ilişkisi incelenmiştir.
Metforminin invitro retina pigment epiteli hücrelerinde fibrogenezise olan etkisinin incelenmesi
GİRİŞ:Proliferatif vitreoretinopati, retina dekolmanı cerrahisi sonrası nükslerin en önemli sebeplerinden biridir. Proliferatif vitreoretinopatinin patogenezi ile ilgili çalışmalarda, epitelyal mezenkimal dönüşüm sürecinin önemli bir rol oynadığı görülmüştür. Epitelyal mezenkimal dönüşüm; epitel hücrelerinin farklı fenotiplerini kaybettiği ve mezenkimal benzeri hücrelere dönüştüğü biyolojik bir süreçtir. Epitelyal-mezenkimal dönüşüm geçiren retina pigment epiteli hücrelerinin proliferasyon, göç etme, migrasyon ve kontraksiyon yeteneklerinde artış görülür. Bu sürecin sonunda proliferatif vitreoretinopatinin önemli bir parçası olan fibrozis gelişir. Epitelyal mezenkimal dönüşümün ana tetikleyicisi TGF-β dır. AMAÇ: Çalışmamızda daha önce farklı dokularda epitelyal-mezenkimal dönüşümü ve fibrogenezisi inhibe ettiği gösterilmiş olan metforminin, invitro retina pigment epiteli hücrelerinde TGF-β2 ile indüklenen epitelyal mezenkimal dönüşüm sürecine olan etkisi incelenmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: İnvitro ortamda inkübe edilmiş insan retina pigment epiteli hücre grupları üzerine TGF-β2, metformin ve TGF-β2+metformin uygulandı. Uygulama sonrası, ATP testi ile hücre canlılığı, Western Blot protein elektroforezi ile ZO-1, α-SMA, vimentin, SMAD2 SMAD3, pSMAD2, pSMAD3 protein ekspresyonu, yara iyileşmesi testi ile hücre migrasyon düzeyi, kollajen jel kontraksiyon testi ile kontraksiyon düzeyi değerlendirildi; veriler kontrol grubu ile karşılaştırıldı. BULGULAR: Western Blot protein elektroforezinde epitelyal belirteç olan ZO-1 ekspresyonunun, TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaldığı (p<0.05), TGF-β2+metformin grubunda ise kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı saptandı. Mezenkimal belirteç olan α-SMA ekspresyonunun, TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre çok yüksek düzeyde anlamlı olarak arttığı (p<0.001), TGF-β2+metformin grubunda bu artışın daha az olduğu (p<0.01) izlendi. Mezenkimal belirteç olan vimentin ekspresyonunda, TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre çok yüksek düzeyde anlamlı arttığı (p<0.001), TGF-β2+metformin grubunda bu artışın daha az olduğu tespit edildi (p<0.05). TGF-β/SMAD sinyal yolunun aktif proteinleri olan pSMAD2 ve pSMAD3 ekspresyonu değerlendirildiğinde, pSMAD2' nin TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre çok yüksek düzeyde anlamlı arttığı (p<0.001), TGF-β2+metformin grubunda ise kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde azaldığı tespit edildi (p<0.05). pSMAD3'ün TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre çok yüksek düzeyde anlamlı olarak arttığı (p<0.001), TGF-β2+metformin grubunda kontrol grubuna göre anlamlı fark olmadığı saptandı. Yara iyileşmesi testi sonuçlarında; hücre migrasyon düzeyinde, TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre çok yüksek düzeyde anlamlı artış izlendi (p<0.001), TGF-β2+metformin grubunda kontrol grubuna göre fark izlenmedi. Kollajen jel kontraksiyon testi sonuçlarında; kontraksiyon düzeyinde TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre çok yüksek düzeyde anlamlı olarak artış olduğu (p<0.001), TGF-β2+metformin grubunda bu artışın daha az olduğu saptandı (p<0.05). SONUÇ: Metformin, epitelyal-mezenkimal dönüşüm geçiren retina pigment epiteli hücrelerinde epitelyal belirteçlerin sentezini arttırmış , mezenkimal belirteçlerin sentezini ise azaltmıştır. TGF-β/SMAD sinyal yolundaki SMAD2 ve SMAD3 proteinlerinin fosforilasyonunu azaltarak bu sinyal yolunu baskılamıştır. Ayrıca metforminin, epitelyal-mezenkimal dönüşüm geçiren retina pigment epiteli hücrelerinin hücresel migrasyon düzeyini ve kontraksiyon düzeyini de azalttığı gözlenmiştir. Bu sonuçlar, metforminin invitro retina pigment epiteli hücrelerinde epitelyal-mezenkimal dönüşümü ve fibrogenezis gelişimini baskıladığını göstermektedir. ANAHTAR KELİMELER: Metformin, Proliferatif Vitreoretinopati, Epitelyal-Mezenkimal Dönüşüm, Retina Pigment Epiteli Hücreleri, TGF-β2
Tek taraflı üreteropelvik darlıklı hastalarda prognostik belirteçler
Amaç: Bu çalışmada, opere ve non-opere tek taraflı üreteropelvik bileşke darlığı olan çocuklarda idrarda MCP-1 ve TGF-ß1 atılımı ile üreteropelvik bileşke darlığının derecesi arasındaki ilişkiye bakmak amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntemler: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Bilim Dalı'nda takip edilen benzer yaşta olan 20 opere ve 26 non-opere tek taraflı üreteropelvik darlıklı hasta ile kontrol grubu olarak 22 sağlıklı çocuk çalışmaya alındı. Tüm hasta ve kontrol gruplarının idrarlarında eşzamanlı MCP-1, TGF-ß1 ve kreatinin çalışıldı. Sonuçlar istatistiksel olarak Çukurova Üniversitesi, Tıp Fakültesi Biyoistatistik Anabilim Dalı'nda değerlendirildi.Bulgular: İdrar MCP-1/ kreatinin ve idrar TGF-ß1/kreatinin oranları opere hasta grubunda non-opere ve sağlam gruplara göre belirgin yüksek bulundu (p<0,05). Non-opere ve sağlam grup arasında ise istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). İdrar MCP-1/ kreatinin ve idrar TGF-ß1/kreatinin oranları ile ön-arka pelvis çapı arasında anlamlı korelasyon tespit edilmezken (p>0.05) sadece idrar TGF-ß1 düzeyi, ön-arka pelvis çapı ile korele bulundu (p<0,05).Sonuç: Bu çalışmada tek taraflı üreteropelvik bileşke darlığı olan çocukların izleminde özellikle operasyon kararı açısından prognostik bir marker olarak idrar MCP-1ve TGF-ß1 düzeylerinin bakılabileceği sonucuna varılmıştır.
Psöriazis hastalarında serum kemerin düzeylerinin incelenmesi
Psöriazis hastalığı, dünya nüfusunun % 2-4'ünü etkileyen yaygın inflamatuar bir otoimmün deri hastalığıdır. Kemerin, Transforme edici büyüme faktörü-β1 (TGFβ1), FMS ile ilişkili Tirozin kinaz 3 ligandı (FLT3-Ligand), Tümör Nekroz Faktör alfa (TNF α) ve İnterlökin1 β (IL1 β ) gibi adipositokinler dahil olmak üzere T hücre infiltrasyonu, interlökinler ve sitokinler psöriazis hastalığının patogenezinde rol oynarlar. Bu tez çalışmasında psöriazis hastalığının patojenezini göz önünde bulundurarak, psöriazis hastalarında serum kemerin gibi adipositokin düzeyleri, biyokimyasal parametreleri ile birlikte, vücut kitle indeksi ve Psöriasis Alan Şiddetli İndeksi (PAŞİ) değerlerini değerlendirmeyi amaçladık. Bu çalışmaya Türkiye'de Gaziantep Şehrinde Temmuz 2016-Nisan 2017 tarihlerinde Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran 37 psöriazis hastası ve 43 sağlıklı kontrol (toplam 80 birey ) alındı. Serum Kemerin, TGFβ1, FLT3-Ligand, TNF α ve IL1 β seviyeleri Enzyme Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) yöntemi kullanarak araştırıldı. Ayrıca serum C-reaktif protein (CRP), total, LDL, HDL kolesterol, trigliserid, açlık glikoz ve beyaz küre düzeyleri değerlendirildi. Psöriazis hastalığı aktivitesinin değerlendirilmesi PAŞİ skoru ile yapıldı. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 22.0 programı ile analiz edildi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre serum kemerin , TGFβ1, FLT3-Ligant, IL1 β ve TNF α seviyeleri psöriazis hastalığı olanlarda kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu, (sırasıyla, p <0.01, p <0.05, p <0.01, p <0.01ve p <0.01 ). PAŞİ skoru ile serum kemerin düzeyi arasında anlamlı bir pozitif korelasyon vardı (r = 0.695 ** p <0.01). Kontrol grubunun serum total kolesterol, LDL kolesterol ve trigliserid düzeyleri hasta grubundan istatistiksel olarak anlamlı olarak daha düşüktü (sırasıyla p <0.01, p<0.01 ve p <0.05). Beyaz küre seviyeleri, hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (9.03 ± 3.31'e karşı 6.71 ± 1.65) (p <0.01). CRP, PAŞİ skoru ve serum kemerin seviyesi ile pozitif yönde ilişkili ve istatistiksel olarak anlamlıydı (r = 0.425 ** p <0.01), (r = .515 ** p <0.01). Bu çalışmanın sonucuna göre, psöriazisli hastalarda serum kemerin düzeylerinin yüksek bulunması psöriazis hastalığında inflamatuar bir süreç oluştuğunu göstermektedir ve TGFβ1, FLT3-Ligand, IL1β ve TNF α gibi belirteçlerin psöriazis hastalığının şiddetinin belirlenmesinde yararlı olabileceği söylenebilir.
Diyabetik rat modelinde PRP'nin over ve endometrium üzerine etkisi
AMAÇ: Bu çalışmada Diyabetes Mellitus'un mikrovasküler hasar ve fibrozis yapıcı etkisi AMH, VEGF, TGFbeta, Pentraxin-3 üzerinden incelenerek, PRP tedavisinin over ve endometrium üzerindeki tedavi edici ve koruyucu etkinliğinin araştırılması amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda sıçanlar üzerinde STZ aracılığı ile deneysel diyabet modeli oluşturuldu. Diyabetin fibrozis yapıcı etkisi belirli markerlar aracılığı ile histopatolojik yöntemlerle, histokimyasal boyamalarla ve biyokimyasal olarak incelendi. PRP tedavisin etkisi endometrium, ovaryum ve kan örnekleri üzerinden incelendi. Elde edilen bulgular ile gruplar arasındaki farklılık istatistiksel olarak değerlendirildi. BULGULAR: Diyabetin overde atretik folikülleri indüklediği, over rezervini azalttığı, endometriumda fibrozisi arttırıp epitel bütünlüğünü bozduğu ve anjiogenezi azalttığı saptandı. PRP tedavisi verilen grupta AMH seviyesi hem intrauterin hem intraovaryan olarak diğer gruplara göre anlamlı artarken, VEGF seviyesi artmasına rağmen anlamlı farklılık saptanmadı. Tedavi verilen grupta TGFβ seviyeleri intraovaryan ve biyokimyasal olarak azalmasına rağmen endometrial olarak artmış saptandı. PTX3 seviyesi ise intrauterin azalmasına rağmen biyokimyasal ve intraovaryan olarak anlamlı farklılık saptanmadı. SONUÇ: Diyabetik ratlarda PRP tedavisi sonrası over rezervinin, endometrial bütünlüğün arttığı görülürken fibrozisin azaldığı saptandı. PRP kadın doğum kliniğinde klasik tedavilere destek olarak umut vadedici olabilir. ANAHTAR KELİMELER: PRP, Diyabetes Mellitus, TGFbeta, AMH, VEGF, PENTRAXİN-3
Azospermi oluşturulan farelerde testis hasarının serum mikroRNA düzeyi ile belirlenmesi
AMAÇ: Siklofosfamid (CP) alkilleyici, kemoterapötik ajandır. Kanser tedavilerinde yaygın olarak kullanılmaktadır ve birçok organ üzerinde özellikle gonadlar üzerinde zararlı etkileri bulunmaktadır. Bu çalışmada, farelerde CP uygulaması sonrasında ortaya çıkan testis hasarının, GDNF, Okludin ve TGF-β3 primer antikorları ile immunohistokimyasal teknik kullanılarak belirlenerek, kan ve doku örneklerindeki mir-34b ve mir-34c arasındaki ilişkinin tespit edilmesi amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma ve Uygulama Merkezi Laboratuvarları'ndan alınan sağlıklı 2 aylık erkek fareler (n:18) üç gruba ayrıldı. Kontrol grubuna hiçbir işlem uygulanmadı. Deney grubuna 5 gün boyunca intraperitoneal, günde bir kez 100 mg/ kg CP, sham grubuna ise aynı miktarda serum fizyolojik enjekte edildi. Son enjeksiyondan 24 saat sonra hayvanlar sakrifiye edilerek, testis dokuları ve kan örnekleri alındı. Dokular ve kan örnekleri immunohistokimyasal ve RT-PCR incelemeleri için takip edildi. BULGULAR: Testis dokularının immunohistokimyasal incelenmesinde, kontrol grubu ve sham grubu ile karşılaştırıldığında, CP verilen grupta spermatogenik germ hücre sayısında, GDNF ve Okludin ekspresyonlarında azalma; TGF-β3'ekspresyonunda artış gözlendi. RT-PCR tekniği ile mir-34b ve mir-34c ekspresyonları incelendiğinde, doku örneklerinde CP verilen grupta belirgin azalma tespit edilirken, plazma örneklerinde yeterli ekspresyon gözlenmedi. SONUÇLAR: Bu çalışmada, CP'nin neden olduğu testis hasarında GDNF, Okludin ve TGF-β3 ekspresyonlarının önemli rol oynadığı, doku örneklerinde mir-34b ve mir-34c ekspresyonlarında ortaya çıkan azalmanın, testis hasarının belirlenmesinde önemli bir marker olabileceği, ancak plazmada tespit edilebilmesi için daha ileri tetkiklere ihtiyaç olduğu sonucuna varıldı. ANAHTAR KELİMELER: Siklofosfamid, testis, GDNF, Okludin, TGF-β3, miR34b/c
Obsesif kompulsif bozukluk tanılı çocuk hastalarda inflamasyon-neopterin-tetrahidrobiopterin yolağı ve nitrik oksit(NO) düzeyleri
Amaç: Obsesif Kompulsif Bozukluğun altında yatan biyolojik mekanizmalar hala yeterince aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada obsesif kompulsif bozukluğu olan hastalar ile sağlıklı kontrollerin serum TGF-beta1, TNF-alfa, IL-1 beta, IL-6, IL-2, IL-10, IL-17 ve neopterin, tetrahidrobiopterin, nitrik oksit (NO) düzeylerini karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya obsesif kompulsif bozukluğu olan (ilaç kullanmayan) 29 hasta ile 28 sağlıklı kontrol alındı. Serum TGF-beta1, TNF-alfa, IL-1 beta, IL-6, IL-2, IL-10, IL-17 ve neopterin, tetrahidrobiopterin, nitrik oksit (NO) düzeyleri ELİSA (enzyme-linked immunosorbent assay) yöntemi ile ölçüldü. Bulgular: OKB tanılı adölesanlar ve sağlıklı kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmalar incelendiğinde; OKB grubunda kontrol grubuna göre serum TGF-beta1 (p=0,002) ve Tetrahidrobiopterin (p=0,001) düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düşük, Neopterin (p=0,021), ve Nitrik Oksit (p=0,013) düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptanmıştır. Sonuç: Bu sonuçlar, inflamatuar sitokinlerin ve neopterin, tetrahidrobiopterin, NO düzeylerinin obsesif kompulsif bozukluğun patofizyolojisinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Bu ilişkinin aydınlatılması için adolesan yaş grubu ile daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar sözcükler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, adölesan, inflamasyon, Sitokin, TGF-beta1, Neopterin, Tetrahidrobiopterin, Nitrik Oksit
Deneysel alzheimer hastalığında TGF-β1'in prefrontal korteks ve hipokampuste aβ-40 ve α- β- γ sekretaz ekspresyonu üzerine etkileri
Alzheimer hastalığı, (AH) öğrenme ve hafıza fonksiyonlarında bozulma, günlük yaşam aktivitelerinde gerileme ile karakterize kronik, kompleks nörodejeneratif bir hastalıktır. Amiloid plaklar, nörofibriler yumak oluşumu, nöron ve sinaps kaybı ile beyinde belirgin atrofi, hastalığın en önemli histopatolojik bulgularıdır. Günümüze kadar hastalığın etiyolojisi, patogenezi ve histopatolojisi ile ilgili çok sayıda faktörün varlığı öne sürülmüş olmakla birlikte, mekanizması henüz tam olarak aydınlatılmış değildir. Amiloid beta (Aβ) birikimi, hastalığın patogenezinden sorumlu en temel değişikliktir. Aβ-40 ve Aβ-42 patogenezde yer alan önemli amiloid beta türleridir. β-sekretaz ve γ-sekretaz enzimlerinin hiperaktivasyonu sonucu amiloid prekürsör proteinin (APP) anormal kesimi ile amiloid plak oluşumu meydana gelmektedir. Dönüştürücü büyüme faktörü β1 (TGF-β1), hücre metabolizması, doku homeostazı, nöronal gelişim ve sinaptik plastisitede kritik rollere sahip önemli bir büyüme faktörüdür. TGF-β1'in, nörodejeneratif hastalıkların oluşumu ve ilerlemesinin önlenmesinde antienflamatuvar etkisi ile yararlı olabileceği ileri sürülmüştür. TGF-β1'in eksitotoksisite, iskemi ve hipoksi koşullarında nöron koruyucu etkiye sahip olduğu gösterilmiştir. Yaşlanma ve kronik enflamasyonlarda, TGF-β1/Smad sinyalinin inaktivasyonu, mikrogliya aracılı nörodejenerasyonu uyarmaktadır. Dolayısıyla TGF-β1 sinyalizasyonunun düzenlenmesi, AH tedavisinde yeni bir farmakolojik strateji olabilir. Literatürde TGF-β1'in nöroprotektif etkisini gösteren çalışmalar yer alsa da Alzheimer hastalığında TGF-β1'in Aβ birikiminde etkin rol olan sekretaz enzimleri üzerine etkisi ile ilgili bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada deneysel AH benzeri hastalık modelinde TGF-β1'in α, β ve γ-sekretaz enzimlerinin regülasyonu, Aβ-40 birikimi, apopitoz ve nöronal hasar üzerine etkisinin incelenmesi amaçlandı. Seksen sekiz adet erkek Swiss-Albino cinsi fare rastgele ayrılarak, herhangi bir uygulamanın yapılmadığı kontrol grubu, yalnızca SF uygulamasının yapıldığı sham grubu, TGF-β1 uygulanan grup, 28 gün boyunca Skopolamin uygulanan deney grubu ve Skopolamin+TGF-β1 uygulanan tedavi grubu olmak üzere 5 gruba bölündü. Tedavi grubunda yer alan fareler kendi içinde 2 alt gruba ayrıldı. Sham, TGF-β1 kontrol, deney, tedavi-1 ve tedavi-2 grupları 56. güne kadar bekletilerek uygulanan yöntemlerin uzun süreli etkileri de incelendi. 28. ve 56. Günlerde Moris su havuzu testi uygulanarak hafıza ve bellek fonksiyonları incelendi. Tüm gruplardan 28. ve 56. günlerde alınan hipokampus ve prefrontal korteks dokuları ışık ve elektron mikroskobik, immunohistokimyasal ve biyokimyasal yöntemlerle incelendi. Moris su havuzu testinde deney gruplarında, hafıza ve bellek performansının azaldığı görülürken, tedavi gruplarında hafıza ve bellek performansının tekrar yükseldiği gözlendi. Aβ-40 ve kaspaz-3 immunreaktivitesinin hipokampus ve prefrontal kortekste deney grubunda 28. ve 56. günlerde arttığı, TGF-β1 tedavisi sonucu immunreaktivitenin azaldığı gözlendi. Işık ve elektron mikroskobik incelemelerde deney gruplarında nöronlarda ve gliya hücrelerinde yapısal değişikliklerin varlığı tespit edildi. TGF-β1 tedavi gruplarında hücresel değişikliklerin nispeten azaldığı gözlendi. α-sekretaz ekspresyonunun deney gruplarında azaldığı görülürken, tedavi gruplarında arttığı tespit edildi. β ve γ- sekretaz enzim seviyelerinin deney gruplarında arttığı, tedavi gruplarında ise azaldığı belirlendi. Skopolaminle oluşturulan Alzheimer benzeri hastalık modelinde TGF-β1'in hafıza ve bellek performansını arttırarak, Aβ-40 birikimini engellemesiyle Alzheimer hastalığı üzerine tedavi edici etkisinin olabileceği düşünüldü. Ayrıca kaspaz-3 ekspresyonunu down-regule ederek nöronal hasarın önlenmesinde etkili olabileceği belirlendi. Aynı zamanda α, β ve γ-sekretaz enzimleri üzerinde düzenleyici rolü ile hastalığın önlenmesinde etkili olabileceği gösterildi. Bütün bulgular birlikte değerlendirildiğinde, TGF-β1'in Alzheimer hastalığında tedavi edici bir ajan olarak değerlendirilebileceği kanaatine varıldı.
Alerjik rinitli hastalarda topikal mometazonfuroat tedavisi öncesi ve sonrası makrofajların salgıladıkları sitokinlerin oranı
Bu çalışmada alerjik rinitli hastaların mometazon furoat nazal sprey (MFNS) tedavisi öncesi ve sonrası antijen sunan hücrelerden olan makrofajların salgıladıkları sitokin düzeylerinin nazal lavaj sıvılarında çalışılması planlandı. Celal Bayar Üniversitesi Alerji ve İmmunoloji polikliniğine gelen çalışmaya dahil edilme ve dışlama kriterlere uyan 21 AR tanısı alan hasta çalışmaya alındı. İlk muayenede ardışık hapşırık aksırık, burun akıntısı, burun tıkanıklığı, gözde, burunda, damakta yanma-kaşıntı olmak üzere toplam 6 semptomu derecelendirmeleri istendi. Hastalardan tedavi öncesi nazal lavaj sıvıları alındı. Tedavi için hastalara sabahları her iki burun deliğine günde bir kez MFNS tedavisi verildi. 4 hafta MFNS tedavi sonrası hastaların semptom skor ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı derece fark saptandı (p<0.01). MFNS tedavisi sonrası hastalardan tekrar nazal lavaj örneği alındı. Tedavi öncesi ve sonrası nazal lavaj örneklerindeki TNF- α, IL-1 β, IL-4, IL-6, IL-10, IL-12, IL-13, IL-23 sitokin düzeyi LUMINEX yöntemiyle, TGF- β düzeyi ise ELISA yöntemiyle çalışıldı. IL-1 β, IL4, IL-6 düzeylerinde MFNS tedavisi sonrası istatistiksel anlamda düşüş saptandı (IL-1 β : p< 0.001; IL-4: p=0,029, IL-6: p=0,005). TGF- β düzeyi ise tedavi sonrası sınırda anlamlılık göstererek düşüş saptandı(p=0,094). IL-10 düzeyi ise çalışmamızda tedavi sonrası istatistiksel olarak anlamlı artış gösteren tek sitokindir (p=0,005). MFNS tedavisi sonrası TNF- α sitokin oranı istatistiksel olarak anlamlı düşüş görüldü (p=0,002). Nazal lavajdaki IL-12 ve IL-23 düzeyleri; MFNS tedavisi öncesi de sonrası da ölçüm sınırlarının altında olduğu için ölçülemedi (IL-12:p= 0,317; IL-23:p=1). IL-13`ün nazal lavajdaki düzeyi ise MFNS tedavisi sonrası yüksek düzeyde istatistiksel anlamda düşüş saptandı (p<0,001). Sonuç olarak AR`li hastarda MFNS tedavisi sonrası anlamlı klinik düzelme görüldü. Ayrıca çalışmamızda MFNS tedavisinin nasal mukuzadaki sitokinler üzerindeki etkisi ile M1, M2a makrofaj subtiplerinin oranın azalmış ve M2c makrofaj subtipinin artmış olabileceğini gördük. Anahtar Kelimeler: Alerjik rinit, sitokin, TNF-α, TGF-β, IL-1-β, IL-4 IL-6, IL-10, IL-12, IL-13, IL-23, mometazon furoat, makrofaj)
Nöral tüp kapanmasında TGF-ß inhibitör ve aktivatör sisteminin (smad's proteinleri) etkilerinin araştırılması
TGF-ß ailesi (TGF-ß1, TGF-ß2, TGF-ß3), sinir sisteminin embriyolojik gelişimi, nöronal yapılanması, farklılaşması, fonksiyonlarının düzenlenmesi ve tamir mekanizmaları üzerinde etkilerinin olduğu bilinen, nöral tüp gelişimi üzerine etkileri çalışılmaya devam eden multifonksiyonel bir büyüme faktörüdür. TGF-ß ailesinin sinyal iletimi üzerine aktivatör etkili Smad 1/2/3 ve inhibitör etkili Smad 6, Smad 7 proteinlerinin, TGF-ß ailesi (TGF-ß1, TGF-ß2, TGF-ß3) ile bir sistem olarak çalışılmasına ait yeterli araştırmalar bulunmamasından yola çıkarak, bu çalışmada, tavuk embriyosunda nöral tüp gelişiminin 24., 30., 48. ve 72. saatlerinde immunohistokimyasal ve immünoblotting yöntemiyle belirlenmesi amaçlandı.İmmunohistokimyasal ve immunoblotting veriler sonucunda, çok erken dönem tavuk embriyo gelişiminde 24. ve 30. saatlerde TGF-ß1-2-3 sentezlerinin, en fazla TGF-ß3 olacak şekilde yapıldığı, 48. ve 72. saatlerde sentezlerinin giderek azaldığı, aktivatör etkisi olduğu bilinen Smad 1/2/3'ün de ilişkili olarak 24.saatte sentezinin gözlendiği, 30. saatte arttığı, 48. ve 72. saatlerde tekrar azaldığı görülmüştür. İnhibitör etki gösteren Smad 6 ve Smad 7 protein sentezlerinin 24. saatte bulunduğu ve özellikle 30.saatte sentezinin arttığı, 48. ve 72.saatlerde tekrar azaldığı saptanmıştır.Bu sonuçlar doğrultusunda, erken dönem nörülasyonda, TGF-ß ailesinin rol oynadığı ve özellikle TGF-ß3 aktivitesinin diğer TGF-ß ailesi üyelerine oranla daha fazla olduğu düşünüldü. Bununla beraber TGF-ß ailesinin salınımlarının farklı Smad proteinleri tarafından kontrol edildiği, erken dönemde her üç TGF-ß üyesi ile birlikte Smad proteinlerinin salınımları aktif iken, nöral tüpün kapanması ile birlikte TGF-ß1, TGF-ß2 ve Smad 1/2/3 ekspresyonlarının azaldığı görülmesi üzerine, nöral tüpün gelişimi ve kapanması farklı TGF-ß ve Smad moleküllerinin kontrolleri ile sağlandığı sonucuna varıldı.
Kronik karaciğer hastalığında fibrogenezis sürecinin histopatolojik ve immunohistokimyasal parametreler (TGF-B1, FSP1-S100A4, ?-düz kas aktini, kollagen tip 1 ve E-kaderin) eşliğinde değerlendirilmesi
AMAÇ: Karaciğerde herhangi bir toksik ya da iltihabi hasara karşı gelişen fibroziste en fazla rol oynayan anahtar hücre HSH'lerdir. Bu süreçte fibrojenik bir sitokin olan TGF-ß'nın fonksiyonu, HSH'ler aracılığı ile Kollagen tip I salgılatarak ESM'in yeniden yapılanmasını sağlamaktır. Son yıllarda fibrozis konusunda yapılan çalışmalarda sadece HSH'lerin değil EMT gösteren hücrelerin de ekstrasellüler matriks proteinlerini salgıladığı düşünülmektedir. Çalışmamızda aktive HSH'lerin ve tüm bunlara yol açan TGF-ß'nın değişen fibrozis evreleriyle ilişkisini ve epiteliyal mezenkimal dönüşüm gösteren hücrelerin varlığını göstermek amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEM: Bölümümüzde karaciğer biopsi materyallerinde kronik viral hepatit tanısı almış farklı fibrozis skorlarına sahip 70 olgu ve 20 adet kontrol olgusu seçilerek tümüne immunohistokimyasal belirleyicilerden TGF-ß1, FSP1/S100A4, ?-Düz kas aktini, Kollagen Tip I ve E-kaderin uygulanmıştır.BULGULAR ve SONUÇLAR: Artan fibrozis derecesi ve inflamasyonla TGF-ß1, FSP1/S100A4, ?-Düz kas aktini ve E-kaderin+Kollagen Tip I ekspresyonları artmıştır. Bu bulgu fibrogenezis sürecinde bu moleküllerin rol oynadığını düşündürmektedir. Özellikle HCV'ye bağlı kronik hepatit olgularında HBV'ye göre TGF-ß1, ?-Düz kas aktini ve E-kaderin+Kollagen Tip I ekspresyonu arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. FSP1/S100A4 fibroblastlar dışında diğer yangı hücrelerini de boyadığından spesifik olmadığı sonucuna varılmıştır. Dual immunohistokimyasal boyama yöntemiyle karaciğerde EMT gösterdiği düşünülen hepatositler saptanmıştır.
Hodgkin lenfoma hastalarında sitokin (tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α), transforming growth faktör beta-1 (TGF-β1), interferon gamma (IFN-γ), interlökin-6 (IL-6) ve interlökin-10 (IL-10)) gen polimorfizmleri ile gen ekspresyonlarının etiopatogenezdeki rolünün ve klinik parametrelerle ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Hodgkin Lenfoma (HL)'da Reed-Sternberg (RS) hücrelerinin sitokin salınımı yaparak hastalığın etiopatogenezinde ve klinik seyrinin oluşumunda rol oynadığı düşünülmektedir.Bu çalışmada; HL hastalarında beş sitokine ait [tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α), transforming growth faktör beta-1 (TGF-β1), interferon gamma (IFN-γ), interlökin-6 (IL-6), ve interlökin-10 (IL-10)] gen polimorfizmleri ile gen ekspresyonlarının, hastalığın etiopatogenezindeki rolü, klinik parametreler ve prognozis ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi, Tıp Fakültesi Hematoloji kliniğinde HL tanısı alan, tedavi ve takibi yapılan 70 hasta ve 70 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Hasta ve kontrol grubundan alınan periferik kandan DNA izolasyonu yapılarak Sequence Specific Primer polimeraz zincir reaksiyonu (PCR-SSP) yöntemi kullanılarak sitokin gen polimorfizmleri ile expresyon düzeyleri analiz edildi. Bulgular: TNF-α (-308) gen varyantı GA genotipi (yüksek ekspresyon), IFN-γ (+874) geni TTgenotipi (yüksek ekspresyon), IL6 (-174) GG genotipi (yüksek ekspresyon), TGF-β1 (T10/C10) TT varyant genotipi, TGF-β1 (C25/G25) GC genotipi, IL10 (-1082) gen varyantı GG genotipi, IL10 (-819) CC genotipi ile IL10 (-592) gen varyantı CC genotipi HL hastalarında sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı [sırasıyla; OR= 0.3636, p= 0.0259; OR= 0.3164, p= 0.0349, OR= 0.4189, p = 0.0299, OR= 0.4329, p= 0.0257,OR= 0.4889, p<0.001, OR= 0.4189, p= 0.0299, OR= 0.3951, p= 0.0193, OR= 0.3951, p= 0.0193).IL6 (-174) G alleli (p=0.0302), TGF-β1 (T10/C10) T alleli (p=0.0224), IL10 (-1082) G alleli (p= 0.0232), IL10 (-819) C alleli (p= 0.0156), IL10 (-592) C alleli (p= 00156)]. HL hastalarında kontrol grubuna göre yüksek saptanırken; IL6 (-174) C alleli (p=0.0302), TGF-β1 (T10/C10) C alleli (p=0.0224), IL10 (-1082) A alleli (p= 0.0232), IL10 (-819) T alleli (p= 0.0156), IL10 (-592) A alleli (p= 0.0156) ekspresyonu düşük saptanmıştır. Haplotip analizinde; TGF-β1 (T/C10, C/G25) geni "TCGC, CCGG, TTGC" (orta seviyede artmış plazma TGF-β1 düzeyi) ve IL10 (-1082, -819, -592) geni "GCC GCC" (yüksek IL10 plazma düzeyi) haplotip varyantlarının kontrol grubuna göre HL hastalarında anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı (sırasıyla; OR= 0.3406, p= 0.0161; OR= 0.4149, p= 0.0299).Çok değişkenli analizde; Kemik iliği tutulumu (p<0.001) ve IL6 (-174) gen polimorfizmi CC varyant genotipi (p= 0.02) taşıyıcılığı 5-yıllık PFS üzerinde kötü prognoz ile ilişkili bağımsız risk faktörü olarak saptandı. Çalışmanın sonuçları; TNF-α (-308) GA genotipi, IFN-γ (+874) TT genotipi, IL6 (-174) GG genotipi, TGF-β1 (T10/C10) TT genotipi, TGF-β1 (C25/G25) GC genotipi, IL10 (-1082) GG genotipi, IL10 (-819) CC genotipi, IL10 (-592) CC genotipi, TGF-β1 (T/C10, C/G25) geni "TCGC, CCGG, TTGC" ve IL10 (-1082, -819, -592) geni "GCC GCC" haplotipinin HL gelişiminde risk faktörü olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Sitokin gen polimorfizmi, Hodgkin lenfoma, prognostik faktörler