Tıp tarihi
58 theses under this subject heading
Milli Mücadelede ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Denizli sağlık hizmetleri (1919-1938)
Tarihi süreç içerisinde pek çok uygarlığa ev sahipliği yapan Denizli, Osmanlı Devleti teşkilat yapısı içerisinde Aydın Vilayeti'ne bağlı bir sancak durumunda varlığını sürdürürken, Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte il statüsünü kazanmıştır. Yaşanan bu sürecin çeşitli yönleri ve kent tarihine olan etkisi yerel ve ulusal araştırmacılar tarafından birçok kez irdelenmiştir. Pek çok değerli tarihçi tarafından Denizli'nin sosyal, ekonomik, dini, askeri ve kültürel tarihi hakkında belirli dönemleri de içine alan birçok çalışma yapılmasına karşın, "Denizli Sağlık Tarihi/Hizmetleri" özelinde monografik bir çalışma bu güne kadar yapılmamıştır. Bu eksikliği bir ölçüde gidermek amacıyla, "Millî Mücadelede ve Cumhuriyetin İlk Yıllarında Denizli Sağlık Hizmetleri (1919-1938)" konusu tez çalışması olarak seçilmiştir. 1919-1938 dönemini kapsayan çalışmamızda; Denizli'de gerçekleştirilen sağlık hizmetleri, yaşanan bulaşıcı ve salgın vakaları, görev yapan tabip ve diğer sağlık personelleri, hastalıklarla mücadele yöntemleri, Denizli ve kazalarında hizmet veren sağlık kurum ve kuruluşları, Hilal-i Ahmer Cemiyeti'nin bölgedeki faaliyetleri ile sağlık hizmetlerine doğrudan ya da dolaylı yönden etki eden faktörler arşiv belgelerinden de yararlanılarak incelenmiştir. Giriş ile birlikte dört bölüm olan çalışmamızda konunun tarihsel gelişimi, Cumhuriyet yönetiminin Osmanlı'dan devraldığı sağlık kuruluşları ile bulaşıcı hastalıklar ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Osmanlı, Denizli, Sağlık Hizmetleri, Denizli Memleket Hastanesi, Salgın Hastalıklar, Cumhuriyet Dönemi.
20. yüzyıl tıp tarihinde hasta-hekim ilişkisinin fenomenolojik analizi
20. yüzyıl tıbbı, bilimsel ve teknolojik gelişmeler ile önemli ilerlemeler kaydetmiş olmasına rağmen, söz konusu yüzyılın tıbbi dünya görüşü, hastalık deneyiminin tam olarak anlaşılmasını engelleyen patolojik ve anotomik hastalık görüşüne bağlı olarak, hastalığın belli paradigmalar içerisinde ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Hekimin bir teori içerisinde, hastayı teori nesnesi kılarak hastalığa yaklaşımı, hasta-hekim ilişkisinde birtakım sorunları açığa çıkarmıştır. Bu bağlamda çalışmada, felsefenin tıp tarafından ihmal edildiği modern tıp anlayışında, hasta-hekim ilişkisinin analizi için, fenomenolojik yöntem ve bu yöntemin günümüz tıbbında uygulanabilirliği ve bu uygulanabirliğin hangi boyutlarda olduğu/olabileceği konusu ele alınmıştır. Tıpta fenomenoloji, hasta olan-ın yaşadığı hastalık deneyimin, (birincil şahıs hastalık deneyiminin) betimlenmesine izin veren bir olanak olarak, tıp pratiğinde hastanın hastalığı yaşama şekli ile hekimin hastaya bakış açısının farklılığını ortaya koyma imkânıdır. Böylece tıbbi ilerlemelerdeki tüm olumlu gelişmelere rağmen, hastanın fiziksel bedenine indirgendiği bir tıp yaklaşımını eleştiren ve teori öncesi bir yöntem ve düşünme biçimine işaret eden fenomenoloji, tıbbi fenomenlerin, (hastalık, sağlık vb. gibi) deneyimleyenlerin perspektifinden keşfedilmesini sağlamaktadır. Tıpta felsefe bağlamında konu ile ilgili materyallerin incelendiği (doküman analizi) ve fenomenolojik yöntemin kullanıldığı çalışmada, tıbbi olay ve durumları anlamak için felsefi bir yöntem olan fenomenolojinin tıpta büyük bir olanak olduğu sonucuna varılmıştır.
Tıp tarihinde müzik ile tedavi ve XVI. yüzyıldan XIX. yüzyıla kadar delilerin mekanı Süleymaniye
Müziğin tedavi aracı olarak kullanılmasıyla, tıp tarihinde yeni tedavi alanları doğmuştur. Çalışmada, müzikle tedavinin tarihsel süreci incelenerek; müzikle tedavi yöntemlerinin uygulanış biçimleri, çalgı aletleriyle beraber ele alınmıştır. Geçmişten günümüze gelişerek gelen bu tedavi aracının doğuşu, dârüşşifâlar üzerinden anlatılmıştır. Öyle ki Türklerden başlayıp Osmanlı'ya taşınan bu miras en iyi şekilde uygulanmaya çalışılmıştır. Ayrıca sosyal devlet anlayışına sahip olan Osmanlı dârüşşifâları, kimsesiz akıl hastalarına yurt olmuş, üstelik bu hizmeti karşılığında hastalarından ücret talep etmemiştir. Çalışmamız dört bölümden oluşmaktadır. Çalışmamızın birinci bölümünde kavram ve terminoloji üzerinde durulmuş olup "bîmarhâne" adının anlamını açıklayarak başladık. Bîmarhâne adı hakkında detaylı bilgiler verildikten sonra, bîmarhâne ile ilişkilendirdiğimiz tanımlar üzerinde durduk. Çalışmamızın ikinci bölümünde, müziğin insan ruhuna olumlu ve olumsuz tesirlerini araştırarak bunların neler olduğunu anlatmaya çalıştık. Ayrıca yaptığı çalışmalar ile tıp tarihine adını yazdıran hekimleri de çalışmamızda unutmayarak onların çalışmaları hakkında da bilgiler vermeye çalıştık. Üçüncü bölümünde ise Türklerde, İslam Medeniyeti'nde ve Avrupa'da müzik ile tedavi çalışmalarının olup olmadığını araştırdık. Bu araştırmalarımızı örneklerle renklendirmeye çalıştık. Daha sonra çalışmamızı musiki ile tedavi yapan dârüşşifâlar üzerinde yoğunlaştırdık. Son bölümde ise çalışmamızı Süleymaniye üzerinde yoğunlaştırdık. Süleymaniye'nin kuruluşunu, mimari yapısını, delilerini, işleyiş ve yönetimini kısaca Osmanlı Devleti'nin Yükselme Dönemi'nde göz bebeği olan Süleymaniye Bîmarhânesi'nin kimlere ev sahipliği yaptığı? Kimlerin derdine derman olduğu? Gibi sorularımıza arşiv belgeleri ışığında cevap bulmaya çalıştık. Anahtar Kelimeler: Bîmarhâne, Müzik, Akıl hastaları, Süleymaniye.
Kitab-ı Mücerrebât (İnceleme-metin-dizin)
İnsanın var olduğu her devirde ve her mekânda mevcudiyetini göstermiş olan tıp ilmine ait eserler bizim geleneğimiz içerisinde de mücerrebât akımıyla kendisine yer bulmuştur. Akşemseddin ismi Fatih Sultan Mehmet'in hocası olması, İstanbul'un fethinin manevi mimarı olması veya Bayramiye tarikatının Hacı Bayram Velî'den sonraki mürşidi olması gibi hususlarla ön plana çıkmıştır. Hâlbuki bu veli, âlim, kanaat önderi, mutasavvıf zatın o dönem için ileri seviye sayılabilecek bir tıbbî ilme vakıf olduğu hep göz ardı edilegelmiştir. Akşemseddin –her ne kadar tarihî ve tasavvufî kişiliğinin gölgesinde kalmış olsa da- tıp alanındaki bu çalışmalarıyla gerek tıp âleminin gerekse Türk dili araştırmacılarının göz ardı etmemesi gereken bir şahsiyettir. Kendisi nitelikli bir medrese eğitimi alsa da hayatının her döneminde halkla iç içe yaşayan, halk kültürüne ve diline vakıf olan bir şahsiyettir. Bu eser, dil araştırmacıları için dönemin dil özelliklerini aydınlatmada pek çok fırsat sunmaktadır.
Kırım Savaşı'nda hasta bakımı ve hemşirelik
Bu çalışmada, Osmanlı Devleti ile Rus Çarlığı arasında Ekim 1853'te başlayan İngiltere'nin, Fransa'nın ve Piyemonte (Sardunya) Krallığı'nın Osmanlı Devleti ile ittifak yaparak katıldığı Kırım Savaşı'nın (1853?1856), hasta bakım hizmetlerine dolayısıyla hemşireliğin meslekleşmesine olan katkıları incelenmiştir. Bu çerçevede Osmanlı askeri belgelerini de içeren kapsamlı bir literatür taraması yapılmış ve konu ile ilgili mekanlar ziyaret edilerek incelenmiştir.Konuya genel bir çerçeve oluşturma bağlamında, hem savaşın ortaya çıkış nedenleri ve savaş süreci hem de XIX. yüzyılda ortaya çıkan bilimsel-teknolojik-endüstriyel gelişmelerin genelde tıbbın özelde Osmanlı tıbbının modernleşmesine katkıları değerlendirilmiştir. Modern hemşireliği temellendirme açısından, ele alınan dönemin öncesine gidilerek kadının hasta bakımındaki konumu üzerinde durulmuştur. Kırım Savaşı boyunca tüm orduların ortak düşmanı olmuş ve silah yaralanmalarından daha fazla can kaybına yol açmış olan epidemik ve endemik hastalıklar ile özellikle Osmanlı hekimlerinin koruyucu tıp uygulamaları üzerinde de geniş olarak durulmuştur. Savaşın tıbbi boyutu hakkında, tüm tarafları göz önüne alan genel ve karşılaştırmalı bir değerlendirmeye gidilmiştir.Daha önceki savaşlarda olduğu gibi Kırım'da da, tüm ordularda, sağlık memuru, tımarcı veya cerrah olarak adlandırılan erkek hasta bakım elemanları görev yapmıştır. Önemli bir yenilik olarak Osmanlı ordusu dışında hasta bakımında kadınlar da rol almış, bir başka deyişle müttefik ordularda hasta bakımında kadının aktivite göstermesi söz konusu olmuştur. Rus saflarında askeri hemşireliğin temelleri atılmış, cephe gerisinde Fransız rahibe hemşireler başarılı çalışmalar yürütmüş, Seacole adlı bir İngiliz kadın halk hekimliğini cephe koşullarına uyarlama yönünde bir arayışa girmiş ve nihayet İstanbul'da gelişerek günümüze kadar gelecek olan Nightingale hemşireliği ortaya çıkmıştır.
Kanun Fi't Tıp kitabının tıp felsefesi açısından değerlendirilmesi"
İnsanoğlunun varlığını sürdürmede katkısı olan bilim dalları arasında tıp ve sağlık alanı en prestijli yere sahiptir. Başlangıçta tıp dâhil birçok bilim dalının felsefe şemsiyesi altında ortaya çıktığı ve varlığını sürdürdüğü izahtan varestedir. Bundan ötürü ismi tıp felsefesi olmasa da, geçmişte Galen, Hipokrat, İbni Sina, Razi, Zâhrâvi gibi birçok hekim-filozof tıp alanında kafa yorarak olağanüstü başarılar elde etmişlerdir. Bu arada Çin, Mısır, Hint, Yunan, İran ve Osmanlı'nın da tıp bilimine olan katkısı yadsınamaz. Bu çalışmada dünyada ve özellikle İslam dünyasında büyük etkisi olan Kanun fi't- Tıp isimli kitap tıp felsefesi açısından değerlendirilecektir. Yanı sıra İslam dünyasında İbni Sina'nın yazmış olduğu bu dev eserin ortaya çıkışına kadar insanlığın tıp alanında sahip olduğu birikimden bahsetmemiz önem arz etmektedir. Öncelikle Kur'an ve hadislerde yer alan "sağlıklı yaşam ve tıp alanı" ile ilgili bölümler etrafında İslam dünyasında ortaya çıkan tıp felsefesi üzerinde durulacaktır. Daha sonraki dönemde hekim, hasta, hastane vb. gibi alanlarda İslam dünyasında ortaya çıkan gelişmeler ele alınacaktır. Son olarak İbni Sina, Razi ve Zahravi öncülüğünde ortaya çıkan kanıta dayalı tıp felsefesi adeta bu alanın el kitabı olarak bilinen Kanun fi't-Tıp tezimizde merkezi bir önem arz edecektir. Ardından ise, bu kitabın yazılmasından sonra ortaya çıkan tıp anlayışı üzerindeki etkisi ve günümüzde kanıta dayalı tıbbın oluşmasındaki katkısı ele alınacaktır.
Hulusi Behçet ve Behçet hastalığının tıp literatürüne giriş süreci
Hulusi Behçet (1889-1948) idadi kısmından girdiği Askeri Tıbbiye'den 1910 yılında yüzbaşı olarak mezun olmuştur. Deri hastalıkları ve frengi alanında ihtisasını tamamladıktan sonra Kırklareli ve Edirne askeri hastanelerinde uzman ve başhekim muavini olarak çalışmıştır. 1917 yılında uzmanlık alanında kendini geliştirmek üzere yurtdışına çıkmış, önce Budapeşte sonra Berlin hastanelerinde çalışmalarını sürdürmüştür. Türkiye'ye döndükten sonra serbest çalışma, Hasköy Deri ve Zührevi Hastalıklar Hastanesi başhekimliği yapma, Gureba Hastanesi'nde klinik şefi olma dönemleri birbirini izlemiştir. Üniversite Reformu'nda Tıp Fakültesi kadrosuna geçmiş ve buradaki görevini ömrünün sonuna kadar sürdürmüştür.Hulusi Behçet, uzun bir çalışma döneminin ürünü olarak 1937'de Hipokrat'tan beri bilinen, ağız ve genital mukoza aftları ile göz bulgularını, bütünleştirici bir yaklaşımla değerlendirerek, tek bir hastalık olarak tanımlamış ve hakkında bir dizi önemli yayın yapmıştır. Bu başarıyı Türk tıbbının evrensel tıbba en önemli katkısı olarak nitelemek mümkündür. Söz konusu hastalık 1947 yılında Zürih'te toplanan uluslararası dermatoloji kongresinde Profesör Mieschner'in önerisiyle ?Morbus Behçet? olarak adlandırılmıştır.Tez çalışmasının iki ana bölümünden ilkinde Hulusi Behçet'in yaşamı onun çok yönlü mesleki ve bilimsel çalışmalarına odaklanan bir bakışla ele alınmış; ikincisinde ise Behçet Hastalığı'nın çoğu Hulusi Behçet tarafından yazılan makalelerle tıp literatürüne giriş öyküsü ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Hulusi Behçet'in yaşamı sadece bir başarı öyküsü olmaktan veya kahramanının çarpıcı kişiliğinden ötürü değil, genel olarak dünyanın ve Türkiye'nin, özel olarak tıbbın önemli dönüşümler geçirdiği bir döneme yerleşmiş olmasından ötürü ilgi çekicidir. Behçet Hastalığı'nın tanımlanma sürecinin ayrıntılarının ve Hulusi Behçet'in bu süreçte oynadığı rolün ağırlığının vurgulanması ise, günümüzde hastalığın adının değiştirilmesine yönelik çabaların gündemde bulunması bağlamında önem taşımaktadır.
Bergama Asklepieionu'nun tıbbi bakış açısı ile değerlendirilmesi
Bergama Asklepieionu antik dönem tapınak tıbbının önemli uygulanma alanlarından birisi olmuştur. Asklepieion'da tedavi edilen hastalar gelir durumlarına göre ya hediyeler almış ya da pişmiş topraktan teşekkür yazıtları bırakmışlardır.Asklepieion'un mimari yapısı ve orada sürdürülen sosyal yaşam, uygulanan telkin tedavileri ayrıntıları ile incelenmiş olmasına rağmen, hastaların bıraktıkları teşekkür yazıtları şimdiye kadar tıbbi bakış açısı ile incelenmemiştir.Bu tezin amacı Asklepieionlar konusundaki bu eksikliği gidermek ve antik dönem tapınak tıbbındaki hastalık anlayışını ve bu anlayış çerçevesinde uygulanan tedavi yöntemlerini günümüz tıbbının bakış açısı ile incelemektir. Böylece bir döneme ait hastalık algıları-tanımları ve bunlara yönelik mistik tıp yaklaşımı konusunda bilgi üretilerek literatüre katkıda bulunulmuştur.Çalışma çerçevesinde öncelikle tapınak tıbbı zamanında yazılmış veya o zaman hakkında geç dönemde oluşturulmuş kaynaklara ulaşılmıştır. Daha sonra Bergama ziyaret edilerek Asklepieion'daki ve müzedeki teşekkür yazıtları incelenmiş ve fotoğraflanmıştır. Teşekkür yazıtları Türkçe'ye çevrilmiş ve elde edilen bilgilerin ışığında tapınak tıbbına özgü anlayış ve yaklaşım tarzı günümüz tıbbının gözü ile değerlendirilmiştir.
Kitáb-ı Tercüme-i Tezkire-i Dávud Fì'ilmi't-Tıbb (Metin-dizinler-sözlük)
Bu çalışma, Muhammed Bin Mustafa El-Gûrânî tarafından 17. yüzyılda Osmanlı Türkçesine çevrilen KitÀb-ı Tercüme-i Teõkire-i DÀvÿd Fì èİlmi'ù-Ùıbb adlı eser üzerinedir. Çalışma, Giriş, İnceleme, Sonuç ve Öneriler bölümlerinden meydana gelmiştir. Giriş bölümünde çalışmanın konusu, amacı, malzemesi, yöntemi hakkında bilgi verilmiştir. Bunun yanında mütercim ve müellifin hayatı ve eserleri üzerinde durulmuş ve müellifin İslam tıp tarihindeki yeri açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışma konusu olan eserin nüsha betimlemesi yapılmıştır. Başlangıçtan 18. yüzyıla kadar olan süre içerisinde yazılmış tıp kitapları ve bunlar üzerine yapılmış akademik çalışmalar hakkında genel bilgiler verilmiştir. Metin Kurulurken Uyulan Esaslar içerisinde, eserin genel olarak dil ve imla özellikleri, metinde tercih edilen okumalar dile getirilmiştir. Dizin Hazırlanırken Uyulan Esaslar alt başlığında, tematik dizinlerin hazırlama yöntemleri açıklanmıştır. Tematik dizin yönteminin seçiminde metnin hacmi ile tıp terimlerinin ortaya çıkarılması fikri etkili olmuştur. Bilindiği gibi, tıp yazmalarının en belirgin özelliklerinden biri, günlük dildeki kelimelerin birçoğunun, birer tıp terimi olarak farklı anlama gelecek şekilde kullanılmalarıdır. Eski tıp anlayışı dikkate alınarak, bu kelimelerin anlamlarını belirlemek ve günlük dildeki kullanımlarından ayırt edebilmek gerekir. Bu amaçlarla, özel bir inceleme ve büyük bir titizlikle hazırlanan tematik dizinler, tıp metinleri için farklı bir dizin hazırlama yöntemi olarak akademik tartışmaya sunulmuştur. İnceleme bölümünde, KitÀb-ı Tercüme-i Teõkire-i DÀvÿd Fì èİlmi'ù-Ùıbb'ın, çeviri yazısı yapılmıştır. Metin, bazı anlamlandırmaları güçleştirecek kadar devrik cümlelerden oluşmuştur. Okuyucuya, metnin bizim tarafımızdan nasıl anlamlandırıldığını göstermek için metin, "nokta, virgül, iki nokta, noktalı virgül, tırnak işareti" kullanılarak noktalanmış ve sınırlı sayıdaki imla kuralları ile düzenlenmiştir. Aynı şekilde kısmen eksik yazılan ve metinde boş bırakılan yerler, eserin, Arapça özgün metninden yapılan kısmî karşılaştırmayla tamamlanmaya çalışılmıştır. Metinde eksik veya hatalı yazılmış kelimelerdeki tamamlamalar, köşeli parantezle metin içerisinde gösterilmiştir. Tematik Dizinler alt başlığında, metindeki tıp ve tıpla ilgili kelimeler, ayrıntılı bir şekilde tasnif edilerek incelenmeye çalışılmıştır. Bitki isimleri - tespit edilebildiği kadarıyla- düzenli olarak Türkçe ve Latince karşıkları ile birlikte verilmiştir. Çalışmamızda, Tematik Dizinler'den sonra, metinde kırmızı mürekkeple yazılmış olarak verilen madde başı kelimelerin Arap alfabesi düzeniyle bir listesi verilmiştir. Bu listede, ayrıca her madde başı için varsa metinde verilen kısa anlamları, eş anlamlıları ve mizaç özellikleri okuyucuyla paylaşılmıştır. Çalışmanın Sonuç ve Öneriler bölümünde ise çalışma sonucunda elde edilen bulgular sıralanmıştır. Anahtar Kelimeler: Tıp, tarihî tıp kitabı, sözvarlığı, klasik Osmanlıca, Dâvûd-ı Antâkî, Muhammed Bin Mustafa El-Gûrânî
Tıpta otorite unsuru: Otorite figürleri ve otoriter ilişkiler
Otorite genel olarak toplumsal ilişkilerde taraflardan birinin diğerinin kendisine itaat etmesini sağlama olanağı şeklinde tanımlanmaktadır. Bu ana tanımdan hareketle söz konusu durumu otoriter ilişki ve itaat ettirme olanağının sahibini de otorite figürü olarak adlandırmak mümkündür. Kendine özgü karmaşık hiyerarşilere sahip olan tıbbın bünyesinde çeşitli otoriter ilişkiler ve birçok otorite figürü bulunmaktadır. Bu bağlamda otorite unsuru sağlık profesyonellerinin davranışlarını etkilemekte ve dolayısıyla tıp etiğinin ilgi alanında yer almayı hak etmektedir. Bununla birlikte tıp etiği literatüründe otorite kavramına odaklanmış çalışmalara çok az rastlanmakta, bu odaklanmayla açılabilecek tartışmalar otonomi kavramı esas alınarak yürütülmektedir. Sıklıkla kullanılan paternalizm teriminin, otorite figürlerinin yaklaşımını ifade ettiği ve ancak tıptaki otorite unsurunun tümüne karşılık gelecek bir anlam yüküne sahip olmadığı söylenebilir. Tez çalışmasının amacı tıptaki otorite unsuruna dikkat çekmek; tıbbın farklı boyutlarındaki otorite figürlerini ve otoriter ilişkilerini toplu halde takdim etmektir. Bu amaca yönelik olarak, otoriteyle ilgili genel bilgilerin aktarımından sonra, sırasıyla bizatihi tıbbın ve tıbbi kurumların sağlık profesyonelleri ve toplum üzerindeki otoritesi, sağlık profesyoneli-hasta-toplum ilişkilerinde otorite, tıbbi eğitim ve araştırma etkinliklerinde otorite, tıp ve sağlık profesyonelleri üzerindeki dış otoriteler ve son olarak da tıp etiği ve tıpta otorite ilişkileri üzerinde durulmuştur. Anahtar Sözcükler: Otorite, tıpta otorite, tıbbi egemenlik, tıp etiği
Îlm-î Emrâz-ı Dâhiliyye adlı eserin transkripsiyonu ve değerlendirilmesi
İnsanoğlunun varolmasıyla beraber hastalıklarda ortaya çıkmıştır. İnsanlar hayatlarını sürdürebilmeleri için hastalıklar ile mücadele etmişlerdir. İnsanlar hastalıkların etkilerini yok etme gücüne sahip olmasalar da bu etkileri en aza indirmeye çalışmışlardır. Doğada varolma mücadelesi gösteren insanoğlu hastalıklara karşı çeşitli yöntemler geliştirmiştir. İlk zamanlarda ilkel nitelikte olan tedavi yöntemleri bilgi ve deneyimlerin artmasıyla birlikte gelişmiş ve olgunlaşmıştır. Hastalık türlerinin artması ve farklı tedavi yöntemlerinin kullanılmasıyla tıp alanında çeşitli dallar ortaya çıkmıştır. Bilim insanları çeşitli hastalıkları ve tedavi yöntemlerini konu alan önemli eserler ortaya koymuşlardır. Çalışma konumuz olan Miralay Doktor Feyzullah İzmidî'nin iç hastalıkları ve tedavi yöntemlerini konu alan "İlm-i Emrâz-ı Dâhiliyye" adlı eseri de tıp alanındaki nadide eserlerden biridir. Tez çalışması olarak seçilen bu eserin transkripsiyonu ve değerlendirilmesiyle tıbbi çalışmalara katkı sağlanması amaçlanmış, ayrıca iç hastalıklarıyla ilgili çalışmalar yürütecek olanlara rehberlik edeceği umulmaktadır.
Hekim dâvûd bin ömer el-antâkî'nin "nüzhetü'l-ezhân fi islâhi'l-ebdân"adlı eserinin ilter uzel nüshası (Tercüme ve tıp tarihi açısından değerlendirme)
Dâvûd Antâkî XVI. yüzyılda yaşamış bir Osmanlı âlimidir ve yaşadığı çağın öne çıkan saygın bilim insanlarından biri olarak kabul edilmektedir. Başlıca uğraşı hekimlik olmakla birlikte, aynı zamanda veterinerlik, eczacılık, mantık, felsefe, astronomi, mühendislik, cebir, teoloji ve edebiyat gibi farklı alanlarda da çalışmıştır. Dâvûd Antâkî doğuştan kör olduğu için "Darîr", çok bilgili olduğu için de, gönül gözüyle gören anlamında, "Basîr" adlarıyla anılmıştır. Özellikle tıp ve eczacılık alanında olmak üzere pek çok çalışma yapmış ve kaleme aldığı eserlerin yayılmasıyla da büyük ün kazanmış ve tanınırlığı artmıştır. Dâvûd Antâkî'nin eserleri dünyanın pek çok ülkesinde bulunmakla birlikte, onların önemli bir kısmı Türkiye'deki kütüphanelerde yer almaktadır. Antâkî'nin en önemli çalışması, Dâvûd'un Tezkiresi adıyla bilinen, Tezkiretü üli'l-elbâb ve'l câmi' li'l-'acebi'l- 'uccâb üli'l-elbâb ve'l câmi' li'l-'acebi'l-'uccâb''tır. Dâvûd Antâkî'nin büyük bir titizlikle ele aldığı ve önemli bir tıbbî başvuru kitabı olarak hazırladığı Nüzhetü'l-Ezhân fi İslâhi'l-Ebdân (Bedenin İyileştirilmesinde Zihinsel Gezinti) Tezkire kadar iyi tanınmamakla birlikte bir başka değerli tıbbî eseridir. Tıbba ilişkin sistematik bir çalışmanın yapıldığı bir yazma eser olan Nüzhet, bir mukaddime, yedi bölüm ve bir hâtime bölümünden oluşmaktadır. Günümüze intikal etmiş olduğu bilinen 19 yazma nüshasından biri Prof. Dr. İlter Uzel'in kişisel kütüphanesinde bulunmaktadır. Hayli yıpranmış ve bazı varakları eksik olan bu nüshanın ilginç bir özelliği de ana metnin dışında derkenar notları halinde ilerleyen ve kendi içinde bütünlük oluşturan ikinci bir uzun tıbbî metin içermesidir. Tez çalışmamızda Nüzhet'in Uzel Kütüphanesi nüshası tıp tarihi literatürüne katkıda bulunabilmek amacıyla Arapçadan Türkçeye çevrilmiş, incelenmiş ve yorumlanmıştır.
Türkiye'de aşı takviminin tarihçesi
Modern aşının tarihi 18. yüzyılda Edward Jenner ve çiçek aşısı (1796) ile başlamış ve Pastör'e kadar (1885 kuduz aşısı) 90 yıl boyunca da başka bir gelişme olmamıştır. Çiçek aşısı ilk olarak Sultan Abdülmecid döneminde Osmanlı Devleti'nde ordu mensupları için zorunlu kılınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ile aşılama hizmetleri devam etmiştir. Türkiye Cumhuriyet Resmi Gazete'sinde 6 Mayıs 1930 yılında yayımlanan Umumî Hıfzıssıhha Kanunu ile hem çocuk hem de yetişkin çiçek aşılaması resmi olarak başlamıştır. Rutin aşılamaya 1937 yılında difteri ve boğmaca aşıları, 1952 yılında BCG aşısı, 1963 yılında çocuk felci (oral polio) aşısı, 1968 yılında tetanoz aşısı, 1970 yılında kızamık aşısı eklenmiştir. Çiçek aşılamasına 1980 yılında hastalığın dünya üzerinden eradike edilmesi nedeniyle son verilmiştir. Ülkemizde 1981 yılında genişletilmiş bağışıklama programı başlatılmıştır. 1998 yılında Hepatit B aşısı, 2006 yılında Kızamıkçık, Kabakulak ve Hib (menenjit) aşıları, 2008 yılında konjuge pnömokok aşısı, 2012 yılında Hepatit A aşısı ve 2013 yılında Suçiçeği aşısı genişletilmiş bağışıklama programına eklenmiştir. Genişletilmiş bağışıklama programında halen toplam 13 hastalığa karşı aşı bulunmaktadır. Bu çalışmada ülkemizde çiçek aşısı ile başlayan aşılamanın tarihte izi sürülmüş, günümüze dek yaşanan gelişmeler ve aşıların tarihçeleri incelenmiştir. Yararlanılan kaynaklar T.C. Resmi Gazete nüshaları, Sağlık Bakanlığı genelgeleri-yönergeleri, sosyal bilimler ve tıp literatürü, tıp tarihi kitaplarıdır. Anahtar Kelimeler: Aşılama, Aşı Takvimi, Pediatri, Türk Tıp Tarihi
Türkçe tıp tarihi kitapları (1928-2018): Bir bibliyografya denemesi ve genel okura yönelik olma konusu
Çağdaş dünyada bilim, güvenilir ve saygın bilginin ana kaynağıdır. Her bilimsel disiplinin kendine özgü bir terminolojisi ve dili vardır. Bu durum sıradan insanların bilimsel yazıları anlamasını zorlaştırmaktadır. Popüler bilim, bir tür edebiyat olarak, bu soruna bir çözümdür; bilimsel birikimin halka açık olmasını mümkün kılar. Popüler tarih, popüler bilimin bir alt türü olarak düşünülebilir, ancak onu bağımsız bir alan olarak kabul etmek de mümkündür. Bu genel çerçevede, tıp tarihinin topluma mal edilmesi, bu kendine özgü çalışma alanının konularını öğrenmeye ve anlamaya açılan bir kapı gibidir. Tıp tarihi hakkında farkındalık sahibi olmak insanlara tıbbı ve dolaylı olarak da insanı keşfetme fırsatı sunmaktadır. Bu çalışmada ilk olarak 1928-2018 döneminde yayımlanmış tıp tarihine ilişkin Türkçe kitapların künye bilgileri derlenerek bir bibliyografya taslağı hazırlanmıştır. Daha sonra tıp tarihi kitaplarının genel okura hitap etmesi ve tıp tarihi literatürünün medikososyal arka planı konuları tartışmaya açılmıştır.
Türk ve Alman masallarında sağlık teması
Anlatmaya dayalı edebi türlerden biri olan masallar, ait oldukları toplumların kültürel değerlerini taşımaktadır ve bu değerler, masal anlatıcıları vasıtasıyla nesilden nesle aktarılıp günümüze kadar gelmiştir. Masallar, bir toplumun hayata bakışını, inançlarını kendine has özelliklerle yansıtmaktadır. Masallarda, yaşam-ölüm, sağlık-hastalık, hastalanma-iyileşme gibi unsurlar yer almaktadır. Çalışmamızda, Alman derleyicilerden Grimm Kardeşler ile Türk derleyicilerden Pertev Naili Boratav, Eflatun Cem Güney, Tahir Alangu, Naki Tezel ve Oğuz Tansel'in derlediği masallar bu unsurlar yönünden incelenmiş ve iki farklı toplumun sağlığa-tıbba-hekime bakışı değerlendirilip karşılaştırılarak benzerlikleri ve farklılıkları ortaya konmuştur.
Karahisarî Ali Vasfi Baytâr-nâme (İnceleme-metin-sözlük-dizin)
Genel anlamda hayvan hastalıkları ve tedavilerini ele alan baytârnâmeler özele inildiğinde atların hastalıklarını ve bu hastalıkların tedavilerini, atların nasıl özellikleri olması gerektiği gibi konuları işler. Bizim üzerinde çalıştığımız eserimiz atların genel özellikleri, hastalıkları ve tedavi yöntemlerini ele almaktadır. Metnimiz inceleme, metin, dizin ve tıpkıbasım olmak üzere dört bölümden oluşan bir dil çalışmasıdır. Tezimizin giriş bölümünde baytârnâme hakkında genel bilgiler, teze konu olan metin hakkında genel bilgiler ve imla özellikleri incelenmiştir. İnceleme bölümünde ise metin ses bilgisi ve şekil bilgisi açısından incelenmiştir. Metin bölümünde, eserin transkripsiyon alfabesine çevirisi yer almaktadır.67 varaktan ibaret olan eserde her bir varak 11 satırdan oluşmaktadır. Dizin bölümünde, transkripsiyon metnindeki tüm kelime ve kelime grupları alfabetik olarak yer almaktadır. Sözlük oluşturulurken kelimelerin metindeki anlamları dikkate alınmıştır. Çalışmanın sonunda, metnin tamamının tıpkıbasımına yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: At, Baytârnâme, At Hastalıkları, Karahisarî Ali Vasfi, İlaçlar.
Asklepios kültü ile düşler ve tedavi
Hellen uygarlığının ilk dönemlerinde tıp uygulamalarının genellikle dinsel temele dayandığı görülmektedir. Muhtemelen sebebini bilemediği hastalıkları doğaüstü güçlerle açıklayan antik dönem insanları, hastalık ve sağlık hakkında bilime dayanan bir bilgiye sahip değildi. Hellenler sağlık tanrısı Asklepios'un iyileştirici gücüne inanmaktaydı. Bu sebeple bu dönemde sağlık tanrısı adına kurulmuş olan yüzlerce tapınak bulunmaktadır. Bugünkü sağlık kuruluşlarının öncüleri diyebileceğimiz Asklepieionlarda hastalara uygulanan tedavi doğaüstü özellikler taşımaktadır. Tedavinin en önemli özelliği hastanın düş uykusuna yatırılmasıdır. Düşle tedavi ise inancı güçlü olan bir toplumun göstergesidir. Tanrı Asklepios adına kurularak hizmet vermiş ve MÖ V. yüzyıldan MS II. yüzyıla dek Hellenistik dünyanın en gözde tedavi merkezleri olan tapınaklardan en bilinenleri, Epidauros, Atina, Bergama, Kos, Delphi, Trikka Asklepieionlarıdır. MÖ VI. yüzyıldan itibaren ise dönemin felsefi akımlarının da etkisiyle, Hellen tıbbında deneyim ve gözleme önem verilmeye başlandığı görülmektedir. Asklepieionlarda kutsal güçlerle ve onun yardımcıları din adamlarıyla iletişime geçen hastalara uygulanan tedavi yöntemleri, hastanın göreceği düşler temeline dayanmaktaydı. Bu tezin amacı, düşün oluşturduğu fiziki tedavinin ilk örneği olan Asklepios Kültü ile birlikte süregelen "tapınak tıbbı"nda uygulanmış düşle tedavi yöntemlerinin incelenmesidir. Bilimsel bir sentez için tapınak tıbbı zamanında yazılmış ve o zaman hakkında daha sonraları oluşturulmuş kaynaklarla birlikte hastalar tarafından Asklepios'a adanmış, ulaşılabilen sunulara dair kayıtlar değerlendirilmiştir.
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Bahriye Merkez Hastanesi
Bu tez çalışmasının ana hedefi Osmanlı'nın modernleşme sürecinde Bahriye Teşkilatı'na bağlı sağlık kurumlarında yaşanan modernizasyonu Bahriye Merkez Hastanesi örneğinden yola çıkarak incelemektir. Bahriye Merkez Hastanesi; Tersane-i Amire bünyesinde açılan acil cerrahi müdahelelerin yapıldığı basit, sıradan sağlık tesislerinden modern tıp tekniklerinin uygulandığı daha komplike sağlık kuruluşlarına ilerleyen süreci aydınlatmada önemli bir yere sahiptir. Bu konu, deniz asker hastanelerinin ilk örneğini teşkil etmesi, üzerine daha önceden ayrıntılı bir araştırma yapılmamış olması ve hastanenin kuruluşuyla ilgili bilgilerdeki çelişkilerin giderilmesi amacıyla seçilmiştir. Bu tez çalışması sonuçları itibariyle Osmanlı döneminde sağlık alanındaki gelişmelere askeri hastanelerin katkılarını ortaya koymuş ve Bahriye Teşkilatı'na bağlı sağlık müesseselerinin kurulmasıyla deniz hastanelerinin teşekkülü konularına açıklık getirmiştir. Sağlık modernizasyonu konusunda ele alınan bir başka husus da asker hekimlerin yetiştirilmesi meselesidir. Sağlık kurumlarında modernleşmeye paralel olarak geleneksel yöntemlerle hekim yetiştirme usulü de terk edilerek bu konuda modern tıp okulları açılmıştır. Askeri hastane ve tıp okulları sivil hastanelerin ve sivil hekimliğin gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. Modernleşme döneminde hizmete giren Bahriye Merkez Hastanesi'nin faaliyetlerinin incelenmesi bu süreçlerin ortaya konmasında ve kurumsallaşma sürecinde devletin yaşadığı siyasi çalkantıların sağlık alanına da yaptığı olumsuz etkilerin anlaşılmasında önemli bir örnek teşkil etmiştir. Anahtar Kelimeler: Bahriye Teşkilatı, Hastane, Sağlık, Bahriye Merkez Hastanesi, Kasımpaşa Deniz Hastanesi
Bir kurumun monografisi Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi
Mevcut araştırma Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde gerçekleşmiş bulunmaktadır. Araştırmanın amacı var olan sağlık sistemini ne denli bir tarihten şekillendiği ve mevcut düzen yapısının bireylere nasıl benimsetildiğidir. Sağlık sistemi içerisindeki bireyleri hem makro hem de mikro şekilde incelememiz gerekmektedir. Ayrıca mevcut sağlık sisteminin birey üzerindeki gücüne odaklanılmalıdır. Bundan dolayı bireylerin birbiriyle olan ilişkileri, davranışları, tutumları çok önemlidir çünkü sağlık sistemi bunun üzerine yavaş yavaş dönüşmekte ve değişmektedir. Mevcut değişim beraberinde yeni düzenlemeleri getirmekte buradan da kaynaklanan bir statüsel düzen sistemi oluşturulmaktadır. İşte bu noktada mevcut sağlık sisteminin bireye ne gibi sorumluluklar yüklediğine ve birey üzerindeki gücüne daha iyi bakılması gerekmektedir. Karma toplumlarda nasıl bir davranış örüntüsü gösteriyor, insanların onlara karşı gösterdikleri davranışları nasıl algılıyor onlara odaklanarak çalışmamın devamlılığı sürdürüldü. Ayrıca Foucault'un kuramını ele alacak olursak birey var olan iktidarın gücünü nasıl içselleştiriyor ve itaati sağlıyor bakılması gerekmektedir. Bundan dolayı hastane içerisinde ki hekimler ve hemşirelerle anket gerçekleştirildi ve gözlem yapıldı. Bu bireyler var olan sağlık sistemini nasıl algılıyor ve hangi izlenim denetimini seçiyor, sosyo-kültürel yapıları, cinsiyete yönelik meslek ve branş seçimleri gibi sorulara değinildi. Bunun askeri yapı ile benzerliğinin olup olmadığına da bakıldı. Bu denli köklü bir yapı olan sağlık kurumunun kendi içsel sistemine odaklanıldı elde edilen veriler tablolaştırılıp sunuldu.
Maltepe Askeri (Asakir-i Mansure) Hastanesi (1827-1922)
XVIII. yüzyıl sonlarında Osmanlı Devleti'nde askeri alanda gerçekleşen ıslahatlarla ordunun modernleşmesi sağlık alanına da aksetmiş ve XIX. yüzyıla gelindiğinde tıpta yaşanan modernleşme hız kazanarak askerlerin sağlığını korumak amacıyla modern askeri hastaneler tesis edilmiştir. Bu tez çalışmasının ana hedefi, XIX. yüzyıl başlarında hizmete giren askeri hastanelerden biri olan ve Asakir-i Mansure Hastanesi olarak da bilinen Maltepe Askeri Hastanesi'ni incelemektir. II. Mahmud'un hükümdarlığı sırasında Rami ve Davudpaşa kışlalarındaki askerlere hizmet etmek amacıyla kurulan bu hastane, bahsi geçen iki kışla arasında inşa edilmiştir. 1827 tarihinde açılan Maltepe Askeri Hastanesi, 1922 tarihinde lağvedilmiştir. Bu hastanenin geniş çaplı olarak farklı yönleriyle ele alınması Osmanlı tıbbının modernleşme sürecine kurumsal bağlamda bir örnek teşkil edecektir.
Ortaçağ'da tıp ve eczacılık alanıyla ilgili Türkiye'de yazılmış eserlerin değerlendirilmesi
Antikçağda tıp ve diğer bilimler için inanılan hurafe bilgiler ve batıl inançlar Ortaçağ'da da devam etmiştir. Skolastik düşüncenin bilimin üzerinde bir gölge olması Avrupa'da bilimin gelişmesine engel olmuştur. Tıp biliminin insan sağlığını koruması açısından tarih boyunca ilgilenilen bir alan olmasına rağmen Ortaçağ Avrupa'sında kilisenin etkisi ve bilimsel olmayan inanışlardan dolayı tıp bilimi gelişme gösterecek imkânı bulamamıştır. Batı'da bilimin gelişmesinin önünde engeller sıralanırken, Doğu'da İslâm dünyasında bilimin gelişmesine engel olan unsurlar ortadan kaldırılmıştır. İslâm dininin ilmi ve öğrenmeyi teşvik eden bir din olmasının etkisiyle bilimsel çalışmalar artmıştır. Emevî Devleti döneminde bazı halifelerin şahsi ilgilerinden dolayı Antik medeniyetlere ait eserler tercüme edilerek bilimin gelişmesi açısından önemli bir adım atılmıştır. Abbâsîler döneminde ise Antik medeniyetlere ait eserlerin çeviri faaliyetleri artarak teşkilatlı bir şekilde tercüme faaliyetleri yapılmıştır. Abbâsî halifelerinin çeviri faaliyetlerine ve bilimsel araştırmalara verdikleri destek sayesinde bilim insanları araştırma yapıp yeni buluşlara imza atabilmişlerdir. Bu dönemde yapılan çalışmalar sonraki dönemlerde yapılan bilimsel çalışmalara temel oluşturup birçok bilimin gelişmesini sağlamıştır. Tıp ve eczacılık alanlarında da yapılan bilimsel çalışmalar ve buluşlar Avrupa'yı derinden etkilemiştir. Ortaçağ'da müslüman hekimlerin ve eczacıların yaptıkları çalışmalar modern tıp ve eczacılığın oluşmasında etkili olmuştur. Tezimizde Ortaçağ'da yazılmış ve Türkiye'de basılmış olan eserlere öncelik verilerek Ortaçağ tıp ve eczacılık ile ilgili yazılmış olan kitap, makale, lisansüstü tezler, ansiklopedi maddeleri ve sempozyum bildirileri gibi farklı türden kaynaklar incelenip değerlendirilmesi yapılmıştır.
Eskiçağ Anadolu'su tıp tarihinde haşhaş bitkisi
Haşhaş canlıları doyuran, mitolojik hikâyelere konu, karakterlere sembol olan, kimi zaman iyileştiren kimi zaman da öldüren güçlü bir bitkidir. Sümerlerin keyif, Asurluların yaşam bitkisi, Minos Tanrıçasının tacı, Demeter'in hediyesi, Hypnos, Nyx ve Thanatos'un atribüsü, Aphrodit'in gözyaşları, Morpheus'un sütü, hekimlerin vazgeçilmez ilacıdır. Tarihin her döneminde iddiasını koruyan çok yönlü bir bitki olarak ün salsa da haşhaşın özellikle eskiçağ tarihindeki varlığı ve önemine dair bilinenler oldukça sınırlıdır. Söz konusu doktora tezi ile akademik dünyadaki bu eksikliğin doldurulması amaçlanmış, birbirinden farklı bilim dallarına ait dağınık haldeki pek çok bilgi bir araya getirilmiş, bir tarihçi perspektifi ile konu değerlendirilmiş ve kronolojik düzen esasına göre genelden özele ulaşan bir çalışma prensibiyle konu neticelendirilmiştir. İlk etapta bitkinin etimolojisi, morfolojik ve tarımsal özellikleri, kullanım alanları ve yetiştiriciliği gibi genel özelliklerine yer verilmiştir. Tarih öncesi ve sonrası dönemleri arkeolojik kanıtlar, nümismatik veriler, antik yazarların eserleri ve modern kaynaklar ışığında aydınlatılmıştır. Daha sonra çalışmanın asıl kısmını oluşturan eskiçağ tarihindeki tıbbi kullanım alanları üzerinde durulmuştur. Anadolulu antik yazarlar başta olmak üzere çevre coğrafyalarda doğmuş ve yaşamış yazarların eserleri de incelenmiş, bitkinin tıbbi özellikleri ve çeşitli hastalıklardaki tedavi edici rolü belirlenmiştir. Ayrıca eskiçağda ve modern tıpta haşhaşın kullanımı üzerine karşılaştırmalı bir değerlendirme yapılmıştır.
XVIII. yüzyılda Osmanlılarda vebâ: Örnek bir çalışma olarak Gevrekzâde Hâfız Hasan Efendi'nin "Micennetü't-tâ'ûn Ve'l-Vebâ' " isimli çalışması
Bu çalışmada ilk olarak; arşiv kayıtları ve kroniklerde yer alan bilgiler temel alınarak, neredeyse imparatorluğun yıkılışına kadar Osmanlı topraklarına musallat olmuş vebâ illetinin, XVIII. yüzyılda Osmanlı sınırları içerisinde görüldüğü bölgeler ve bu bölgelerde yol açtığı tahribatın boyutları verilmiştir. İkinci olarak; XVIII. yüzyılda Osmanlı Devleti'nde yaşamış, belli başlı hekimlerden biri olan Hekimbaşı Gevrekzâde Hâfız Hasan Efendi'nin tâûn ve vebâ hastalıklarını konu edinen, Micennetü't-Tâʻûn ve'l-Vebâ' adlı eseri incelenmiştir. Bu incelemeyle, XVIII. yüzyılda hastalıkla mücadelenin ne seviyede olduğu, kullanılan tedavi yöntemleri ve hastalıkla mücadelede alınan tedbirlerin neler olduğu ortaya konmuştur. Bu araştırma, başlıca dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde; vebâ hastalığının tanımı, yayılma şekilleri, tarihçesi ve vebânın XVIII. yüzyılda Osmanlı coğrafyasındaki seyri verilmiştir. İkinci bölümde; Gevrekzâde Hâfız Hasan Efendi'nin, ailesi, medrese hayatı, bulunduğu mevkiler, hekimbaşılık görevi ve aldığı pâyelerin araştırılmasının yanı sıra, tercüme ettiği veya yazdığı eserler de incelenmiş ve bu eserler hakkında bilgiler verilmiştir. Üçüncü bölümde ise; Gevrekzâde Hâfız Hasan Efendi'nin Micennetü't-Tâʻûn ve'l-Vebâ' adlı risâlesinin, mahiyeti, konusu ve içerisinde yer alan tedaviler incelenmiş, risâlede yer alan ilaçlar ve yardımcı tedavi yöntemleri verilmiştir. Ayrıca risâlenin içerisinde yer alan şahıs isimleri, risâlenin kaynakları ve hastalığın tedavisinde kullanılan droglar listelenerek risâlenin genel değerlendirmesi yapılmıştır. Son olarak dördüncü bölümde ise; risâlenin transkripsiyonu tıpkı metinle birlikte verilmiştir. Bu dört başlık altındaki çalışmanın genel tespiti; XVIII. yüzyıl boyunca Osmanlı topraklarında vebâ hastalığının dağınık bir yayılımının olduğu ve tedavisinde çok büyük gelişmeler sağlanamayıp Orta Çağ'da kullanılan usullere benzerlik gösterdiğidir. Anahtar Sözcükler: Hekimbaşı, Gevrekzâde Hâfız Hasan, Osmanlı, Vebâ, Micennetü't Tâʻûn ve'l-Vebâ'
Türkiye'de sığır tüberkülozunun kontrolü ve eradikasyonuna yönelik çalışmaların tarihi
Tüberküloz, çok eski çağlardan beri bilinen, günümüze kadar insan ve hayvanlarda ölümlere neden olmuş bir hastalıktır. Geçmişten günümüze kadar birçok Avrupa ve Yenidünya ülkesinde yapılan kontrol ve eradikasyon çalışmaları ile hastalık neredeyse tamamen ortadan kaldırılmıştır.Türkiye'de, Cumhuriyetin ilânından önceki dönemde tüberkülozla mücadele, kapsamında belirli stratejiler oluşturulmaya çalışılmışsa da, hastalıkla mücadele Cumhuriyetin ilânından sonraki süreçte etkin bir hâl kazanmıştır. Bu kapsamda mücadelede öncelik devlet kurumlarına verilmiş ve tüberkülozla ilgili ilk sondaj çalışması 1929 yılında başlatılmış; 1938 yılında ikinci sondaj çalışması gerçekleştirilmiştir. Hastalıkla mücadelede disiplinli ve ülkesel ilk çalışma ise 1985 yılında hazırlanan ?Türkiye Tuberculosis Mücadele Projesi?dir. Son olarak 31 Temmuz 2011 tarihinde bitirilmesi planlanan ulusal bir mücadele çalışması bulunmaktadır.Bahsedilen mücadele çalışmalarının yanı sıra genelde hayvan hastalıkları ve özelde ise tüberküloz hastalığının önlenmesi ile ilgili birçok hükmü içeren anlaşma ve mevzuat oluşturulduğu görülmektedir. Sığır tüberkülozuna yönelik ilk düzenleme olarak kabul edilen ?Sığır Tüberkülozu Talimatnamesi? 1932 yılında yürürlüğe girmiş; bu talimatnameyi takiben sığır tüberkülozu ile ilgili beş düzenleme daha yapıldığı saptanmıştır.Bu çalışmada, ulaşılabilen en eski kaynaklardan başlayarak, sığır tüberkülozu ve bu hastalığın kontrolü ve eradikasyonuna yönelik çalışmaların tüm aşamalarının tarihsel süreçte incelenmesi, değerlendirilmesi ve bu sayede, genelde mücadele stratejilerine, özelde ise kontrol ve eradikasyon çalışmalarına veri sağlanması amaçlanmıştır.