Tumor necrosis factor-alpha

83 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis suppurativa'lı hastalarda serum endocan, TNF-α ve IL-17A düzeylerinin hastalık şiddeti ve metabolik parametreler ile ilişkisinin araştırılması

Hidradenitis suppurativa (HS), sıklıkla aksiller, inguinal, mamarian ve gluteal bölgelerde, pilosebase ünitelerin foliküler bölümünü etkileyen kronik ve inflamatuvar bir deri hastalığıdır. HS'nin etiyolojisi tam olarak aydınlatılmamış olup multifaktöriyel bir hastalık olduğu düşünülmektedir. Kıl folikülü oklüzyonu sonrası anormal immün yanıt HS gelişimini başlatmak için gereklidir. HS patogenezinde, TNF-α ve IL-17A'nın anahtar sitokinler olduğu öne sürülmektedir. Endocan, yaklaşık 50 kDa ağırlığında, çözünebilir ve salgılanabilir bir dermatan sülfat proteoglikanıdır. Endocanın, kronik inflamatuvar hastalıkların patogenezindeki rolüne ve serum düzeylerinin biyobelirteç olabileceğine yönelik son yıllarda yapılan birçok çalışma bulunmaktadır. Çalışmamızda, HS'nin kronik inflamatuvar bir hastalık olması ve komorbiditeleri ile yakın ilişkisi nedeniyle endocanın, HS patogenezinde anahtar rolü olduğu düşünülen TNF-α ve IL-17A'nın hasta ve sağlıklı kontrol gruplarında serum düzeylerinin ölçülmesi amaçlandı. Hastalık şiddeti ve metabolik parametreler ile ilişkisi değerlendirildi. Çalışmamıza 35 HS hastası ve 35 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarında monosit, hs-CRP, rutin biyokimya ve lipid parametreleri ölçüldü. Serum endocan, TNF- ve IL-17A düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Ayrıca tüm katılımcıların vücut kitle indeksi, tansiyon, nabız, bel ve kalça çevresi ölçümleri kaydedildi. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) versiyon 29.0 ve Minitab 18 programı ile analiz edildi. Çalışmamızda, hasta ve kontrol grubu arasında serum endocan düzeyi ortalaması (sırasıyla 6108,80 ± 1517,35 pg/ml, 6114,51 ± 1561,89 pg/ml, p=0,906) ile serum IL-17A düzeyi ortalamasının (sırasıyla 45,78 ± 24,92 pg/ml, 38,78 ± 12,84 pg/ml, p=0,981) benzerdi. Serum TNF-α düzeyi ortalaması (sırasıyla 81,72 ± 51,51 pg/ml, 53,55 ± 32,83 pg/ml, p=0,016) ise hasta grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu. Hurley evreleme sistemine göre bakılan hastalık şiddeti ile serum endocan ve IL-17A düzeyi arasında korelasyon olmadığı, serum TNF-α düzeyi ile pozitif anlamlı korelasyon olduğu saptandı. Hasta grubunda serum endocan düzeyi ile serum TNF-α düzeyi ve monosit/HDL-K oranı arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı. Çalışmamızın HS'nin patogenezine ışık tutacağını ve bir proteoglikan olan endocanın HS ile ilişkisi üzerine yapılacak ileri çalışmalara öncülük edebileceğini düşünmekteyiz. Sonuçlarımız HS patogenezinde TNF-α'nın, IL-17A'dan daha önemli bir role sahip olabileceğini düşündürmektedir. HS patogenezinin ve endocanın HS'de rolünün aydınlatılması için hem serum hem de doku düzeyinde geniş vaka serilerinde yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.

Deri hastalıklarıEndokanHastalık şiddeti indeksi+4
Mehmet Cirit
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis süpürativa tanılı hastalarda tümör nekrozis faktör-alfa gen polimorfizminin incelenmesi

Hidradenitis süpürativa (HS), vücudun apokrin ter bezlerinden zengin kıvrım bölgelerinde, tekrarlayan ağrılı nodül, sinüs traktı ve skar oluşumu ile karakterize derinin kronik, inflamatuar bir hastalığıdır. Hastalığın etyopatogenezi tam olarak aydınlatılamamış olmakla beraber, genetik, sigara ve obezite gibi çevresel faktörlerin etkisiyle tetiklenen pilosebase-apokrin ünitedeki hiperkeratoz ve inflamasyon hastalık oluşumunda rol oynamaktadır. HS patogenezinin daha iyi anlaşılmasıyla TNF-alfa'nın patogenezde önemli rollere sahip olduğu gösterilmiştir ve anti-TNF tedavi kılavuzlarda yerini almıştır. Ancak zaman içerisinde HS hastalarında tedavi yanıtlarında ve hastalık şiddetindeki farklılıkların TNF gen polimorfizmleri ile ilişkili olabileceği düşüncesi yaygınlaşmıştır. Biz de bu çalışmamız ile TNF gen polimorfizmi ile hastalığa yatkınlık ve hastalık şiddeti arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. Bu amaçla 87 HS hastası, 89 sağlıklı kontrol ile karşılaştırılmıştır. TNF geninin promotor bölgesindeki -376 G>A, -308 G>A ve -238 G>A polimorfizmleri değerlendirilmiş olup, her üç bölgede de polimorfizm varlığı açısından hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark saptanmamıştır (p = 0.243, p = 0. 841 ve p = 0.187). Hastaların klinik özellikleri ve polimorfizmler arasındaki ilişki incelendiğinde ise -376 G>A, -308 G>A ve -238 G>A polimorfizmlerinin varlığıyla hastalık fenotipi ve şiddeti arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Çalışmamızın sonucuna göre, TNF geninin promotor bölgesindeki -376 G>A, -308 G>A ve -238 G>A polimorfizmlerinin varlığının Türk toplumunda HS için yatkınlık oluşturmadığı ve hastalık şiddeti ile ilişkili olmadığı sonucuna varılmıştır. Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla Türk toplumunda HS ve TNF gen polimorfizmi ilişkisinin incelendiği ilk çalışmadır.

Hidradenitis süpürativaPolimorfizm-genetikTümör nekroz faktörü-alfa
Beril Yel Aydınoğlu
Hacettepe University
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Kistik ekinokokkoz ve fasiyoliyaz'da IL-4, IL-10, TNF-α ve INF-γ düzeylerinin araştırılması

Kistik ekinokokkoz (KE) ve fasiyoliyazda, Th1 ve Th2 immün yanıtlarında meydana gelen değişiklikler hastalıkların kliniği, patolojisi ve tanısı hakkında bilgiler sunmaktadır. Bu nedenle bu hastalıklarda immün yanıtların meydana gelmesinde görev alan spesifik sitokinlerin, sitokin reseptörlerinin ve kemokinlerin araştırılması büyük önem taşımaktadır. Materyal olarak Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezine başvuran ve yaşları 18-95 arasında değişen, 111 hastanın serum örnekleri kullanıldı. Bu aşamadan sonra üretici firmanın protokolüne göre IL-4, IL-10, TNF α ve IFN γ parametrelerinin düzeyleri ELISA testi ile araştırıldı. Sonuçlar spektrofotometrede okundu ve hangi immünolojik parametrelere hangi enfeksiyonda yanıt verildiği görüldü. Sitokin sonuçları ayrıca hasta yaş grupları ve cinsiyetlerine göre değerlndirildi. Sitokin yanıtının hastalık, yaş ve cinsiyet ile ilişkisinin incelenmesinde ki-kare ve/veya Fisher'in exact testi uygulandı. KE için 86 hastanın 34 (%39,5)'inde, seropozitif 61 hastanın 26 (%50,9)'unda, kontrol grubu 35 hastanın ise 8 (%22,8)'inde IL-4 yanıtına rastlanmıştır (P=0.032). Fasiyoliyaz için 87 hastanın 32 (%36,8)'inde, seropozitif 51 hastanın 22 (%43,1)'inde, kontrol grubu 36 hastanın ise 10 (%27,8)'inde IL-4 pozitifliği görülmüştür (P=0.016). KE için toplam 89 hastanın 29 (%32,6)'sında, seropozitif 52 hastanın 23 (%44,2)'sinde, kontrol grubu 37 hastanın ise 6 (%16,2)'sinde IL-10 yanıtına rastlanmıştır (P=0.005). Fasiyoliyaz için 87 hastanın 29 (%33,3)'ünde, seropozitif 51 hastanın 20 (%39,2)'sinde, kontrol grubu 36 hastanın ise 9 (%25)'inde IL-10 yanıtı gözlenmiştir (P=0.166). Toplam 90 hastanın 29 (%32,2)'sinde, KE seropozitif 30 hastanın 13 (%43,3)'ünde, fasiyoliyaz seropozitif 32 hastanın 11 (%34,4)'ünde, kontrol grubu 28 hastanın ise beş (%17,9)'unda TNF-α yanıtına rastlanmıştır (P=0.110). Toplam 90 hastanın 33 (%36,6)'sında, KE seropozitif 30 hastanın 13 (%43,3)'ünda, fasiyoliyaz seropozitif 31 hastanın 13 (%41,9)'unda, kontrol grubu 28 hastanın ise 7 (%25)'inde IFN-γ yanıtı tespit edilmiştir (P=0.297). Sitokin yanıtları ile yaş grupları arasında bir ilişkiye rastlanmazken, TNF-α ve IFN-γ yanıtlarının erkek hastalarda anlamlı derecede fazla olduğu görülmüştür. Her iki enfeksiyonda da Th1 ve Th2 yanıtının varlığı gözlemlenmiştir. Sonuç olarak bu sitokin düzeylerinin ölçümü ile, hastalıkların ve nükslerin erken saptanmasında yararlı olabileceği düşünülmektedir.

EchinococcosisEnfeksiyonlarFasciola+5
Cüneyt Albayrak
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Periodontitis tedavisinde başlangıç periodontal tedavi uygulamasına ek olarak kullanılan diyot lazerin etkinliğinin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı; periodontitis tanısı almış bireylerde, başlangıç periodontal tedavi uygulamasına ek olarak uygulanan diyot lazerin periodontal tedavideki etkinliğinin klinik periodontal indeksler (Gingival İndeks, Plak İndeksi, Sondlamada Kanama, Sondlanabilir Cep Derinliği, Klinik Ataçman Seviyesi) ve biyokimyasal belirteçler (TNF-α, IL-1β, CTX) açısından değerlendirilmesidir. Çalışmamıza, 22 sistemik olarak sağlıklı, periodontitis hastası dahil edilmiştir. Başlangıçta, 1, 3 ve 6. aylarda klinik periodontal parametreleri kaydedilmiş ve DOS örnekleri toplanmıştır. Rastgele seçilen çenelerin bir tarafını kontrol grubu bir tarafını lazer grubu oluşturmuştur. Kontrol grubunda yalnız kök yüzeyi düzleştirmesi uygulanmış, lazer grubunda ise kök yüzeyi düzleştirmesine ilave olarak diyot lazer uygulanmıştır. Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre, klinik parametrelerde her iki grupta da anlamlı bir düşüş izlenmiştir ancak gruplar arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir.Biyokimyasal parametreler yönünden değerlendirildiğinde, TNF-⍺ ve IL-1ß seviyelerinde her iki grupta da başlangıç seviyelerine göre anlamlı bir düşüş meydana gelmiştir. CTXI seviyelerinde ise kontrol ve test grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Biyokimyasal parametreler yönünden gruplar arasında anlamlı bir fark ortaya çıkmamıştır. Çalışmamızın sonucunda, periodontitis tedavisinde diyot lazer uygulamasının klinik ve biyokimyasal parametreler açısından periodontal tedaviye istatistiksel olarak anlamlı bir yarar sağlamadığı izlenmiştir. Bu konuyla ilgili daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Periodontitis, Diyot lazer, TNF-⍺, IL-1ß, CTXI

BiyobelirteçlerDiyod lazerLazer diyodu+5
Damla Akbal
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Anaplazmosisli koyunlarda bazı inflamasyon markırlarının araştırılması

Kan parazit hastalıkları koyunlarda sıklıkla görülmekte olup, Türkiye‟de de oldukça yaygındır. Anaplazma ovis küçükbaĢ hayvanlarda eritrositleri enfekte eden artropod kaynaklı bir patojendir. Bu çalıĢma anaplasmasizli koyunlarda bazı serum inflamasyon markır seviyelerini değerlendirmek için planlanmıĢtır. Pozitifliği elisa kiti ile tespit edilen 20 koyunda GM-CSF, IL-1, IL-6, TNF-α düzeyleri de elisa kiti ile tespit edilmiĢtir. Anaplasmosiz pozitif olan grupların GM-CSF, IL-1, IL6, TNF-α düzeylerinin yükseldiği tespit edilmiĢtir. IL-1,TNF-α, GM-CSF düzeylerindeki artıĢ istatiksel olarak önemlidir. (p<0.05) Anaplasmaya karĢı geliĢen immun yanıttaki mekanizmalar ve etkileyen faktörler hakkındaki bilgilerin artmasının, ileride geliĢtirilecek immunoterapi araĢtırmaları için gerekli bilgi birikimine ve Anaplasma enfeksyonlarına karĢı çalıĢmalara önemli katkılar sağlayacağı düĢünülmektedir.

AnaplazmozGranülosit makrofaj koloni stimülan faktörHayvan hastalıkları+6
Gönül Tatu
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of solubl HLA G and cytokine levels in children with acute leukemia and allogeneic stem cell transplantation

There are few studies about cytokines and sHLA-G levels in patients with acute leukemia undergoing allogeneic stem cell transplantation (allo-SCT). We aimed to investigate the role of cytokines and sHLA-G levels measured at 5 different time points in children with acute leukemia undergoing allo-SCT. A total of 41 patients were included in this study. These patients were diagnosed acute leukemia (n=41). According to the follow-up, 26 patients were examined during the diagnosis of acute leukemia (T) and in the remission period before transplantation (PreTx). The remaining 15 patients included on the day of transplantation (Tx0), a total of 41 patients with acute leukemia were also examined on the 14th (PostTx14) and 28th (PostTx28) days after transplantation. Proinflammatory (IL-1, IL-2, IL-6, TNF-α), anti-inflammatory (IL-4, IL-10) cytokines and sHLA-G levels were measured by ELISA method. The cytokine and sHLA-G levels in acute leukemia diagnosis (T) and post-transplantation periods (Tx0, PostTx14, PostTx28) were found to be significantly higher than the cytokine and sHLA-G levels in the pre-transplantation (PreTx) period (p<0.05). The cutoff values for cytokines and sHLA-G levels were calculated. Serum IL-2 and sHLA-G levels were significantly higher in children with T-ALL than in children with B-ALL (p<0.05). Serum IL-10 level was significantly higher in children with T-ALL than in children with AML (p<0.05). In the Tx0 and PostTx14 days, transplantation related complications and relapse risk were found to be approximately 2.5 times higher in patients with elevated cytokines and sHLA-G levels. In the Tx0 day, patients with high antiinflammatory cytokines increased mortality risk. Our results indicate that elevated proinflammatory and anti-inflammatory cytokines and sHLA-G levels are associated with transplantation related complications and relapse on the Tx0 day in children with acute leukemia, and also elevated proinflammatory cytokines have a negative effect on overall survival. Our findings need to be confirmed in a study with a larger number of leukemia patients.

HLA-GStem cell transplantationLeukemia+4
Zühre Kaya
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Beyin kökenli nörotrofik faktörün kortikal yayılan depresyonun tetiklediği nöroinflamasyon üzerine etkilerinin araştırılması

Kortikal yayılan depresyon (KYD) deneysel çalışmalar dışında insanlarda migren aurası, iskemik inme, akut beyin travması, intrakraniyal kanama ve epilepsi gibi durumlarda görülmektedir. KYD ile inflamatuar bir yanıt tetiklendiği pek çok çalışma ile ortaya koyulmuştur ve KYD ile ilişkili değişiklikler sağlıklı beyin dokusunda kendiliğinden düzelmektedir. Beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF), nöroprotektif ve anti-inflamatuar etkileri olduğu düşünülen bir nörotrofik faktördür. Çoklu KYD'nin neden olduğu inflamatuar cevap ile BDNF arasındaki ilişki tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada BDNF'nin KYD ile tetiklenen inflamatuar yanıtın azaltılmasında etkili olduğu hipotezini araştırmak amaçlanmış ve öncelikle çoklu KYD sonrası erken dönemde (1., 2. ve 6. saat) BDNF ve proBDNF protein düzeyleri ile inflamatuar sitokinlerden IL-1β ve TNF-'da olan değişimler incelenmiştir. Çoklu KYD sonrası 1. saatte BDNF protein düzeylerinin karşı taraf kortekse göre arttığı, 6. saatte ise hem karşı taraf kortekse hem de yalancı uygulama korteksine göre arttığı bulunmuştur. ProBDNF protein düzeyleri ise hem 1. saatte hem de 6. saatte karşı taraf ve yalancı uygulama korteksine göre artmıştır. İmmünohistokimyasal olarak BDNF proteini ile işaretli hücrelerin çoğunlukla astrosit belirteçleri ile de işaretlendiği görülmüş ve çoklu KYD sonrası BDNF artışının daha çok astrosit kaynaklı olduğu düşünülmüştür. Birinci saatten başlayarak normalde nükleer olarak işaretlenen nöronal IL-1β'nın sitoplazmaya geçtiği, 6. saatte ise nükleer formunun arttığı saptanmıştır. Yine normalde nükleer olarak işaretlenen nöronal TNF- da, çoklu KYD sonrası 2. saatte sitoplazmaya geçerek aktifleşmiş, 6. saatte ise yeniden nükleer işaretlenmesinde artış olmuştur. İkinci olarak intraserebroventriküler (İSV) enjeksiyon yoluyla kortikal BDNF düzeyleri arttırılarak bu artıştan sonraki çoklu KYD ile tetiklenen inflamatuar süreç üzerine etkisi araştırılmıştır. İSV rekombinan BDNF proteini enjeksiyonu yapılan kortekste BDNF protein düzeylerinin yalancı uygulamaya göre arttığı bulunmuş ancak bu artış çoklu KYD sonrası 1. ve 2. saat IL-1β işaretli hücre yüzdeleri açısından anlamlı fark yaratmamıştır. BDNF proteininin bu inflamatuar süreçlere etkisinin incelenmesi için merkezi sinir sistemine girişimsel olmayan şekilde arttırıldığı yöntemlere ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada, daha önce anti-inflamatuar etkileri olduğuna ilişkin veriler olan BDNF proteininin çoklu KYD ile arttığının gösterilmiş olması, KYD ile ilişkili inflamasyonda rolü olduğu hipotezini desteklemektedir. Anahtar kelimeler: kortikal yayılan depresyon, beyin kökenli nörotrofik faktör, nöroinflamasyon, interlökin 1 beta, tümör nekrotizan faktör alfa

DepresyonSinir büyüme faktörleriTümör nekroz faktörü-alfa+1
Başak Şenel
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Lipopolisakkaritle oluşturulan nöroinflamasyon modelinde pro-inflamatuar sitokinlerin ve yolaklarının glia limitans üzerine etkileri

Nöroinflamasyon (Nİ) merkezi sinir sistemi (MSS)'ne özgü, herhangi bir hasara veya şiddetli uyarana maruziyet sonucu esas olarak mikroglia ve astrositlerin inflamasyon benzeri cevaplarıyla oluşan karmaşık hücresel ve hücreler arası ilişkileri içeren bir süreçtir. Nörodejeneratif (ND) hastalıklar, travmatik beyin hasarı, inme ve nöropatik ağrı gibi pek çok hastalığın etyopatogenezinde rol oynadığı düşünülmektedir. Nİ'de aktive olan mikroglialar ve astrositler pek çok potansiyel nörotoksik kemoatraktan molekülün ve sitokinlerin ifadelerini arttırırlar. Nöral dokunun en dış tabakası olan, astrosit son ayakları ile vasküler yapıları çevreleyen parenkimal bir bazal membrandan oluşan glia limitans (GL), küçük moleküller ve hücrelerin beyin parankimine doğru olan hareketlerinin denetlenmesinde modifiye bir kan-beyin bariyeri gibi rol alır. Diğer dokularda organ parenkimi ile onu çevreleyen adventia tabakası arasındaki ilişki çalışılmış ve nöral dokuda bu ilişkinin adventia'dan (beyin zarları ve GL) parenkime olan yönü incelenmiş olmasına karşın, kronik Nİ'da önemli olduğunu düşünülen parenkimden adventisya'ya doğru olan etkileri çalışılmamıştır. Bu tez çalışmasında, intraserebroventriküler (İSV) lipopolisakkarit (LPS) ile indüklenen Nİ fare modelinde -ND hastalıklardakine benzer ama farklı olarak- hiperakut dönemde (2. ve 4. saatlerde) pro-inflamatuar sitokinler (İnterlökin 1 beta - IL1β, İnterlökin 6 - IL6, Tümör nekrosis faktör alfa - TNFα) ve reseptörleri (tümör nekrosis faktör reseptörü 1, 2 - TNFR1, TNFR2, interlökin 1 reseptörü 1 - IL1R1), moleküler (Western blotlama) ve görüntüleme (immünohistokimyasal işaretlemeler, aşırımlı (transmission) ve immunogold elektron mikroskopi) yöntemleriyle ilk defa GL'nin hem perivasküler (GLp), hem de teknik zorluklar nedeniyle daha zor görüntülenebilen süperfisiyal (GLs) kısımlarında araştırılmıştır. İSV LPS ile indüklenen Nİ farede modelinde 2. ve 4. saatlerde astrositik son ayaklarda şişme, bu yapıların distal kutuplarına doğru enerji kullanımının artışını destekleyen sinsityal oluşum gösteren mitokondriyonlar aşırımlı elektron mikroskobu (TEM) ile görüntülenmiştir. Aktive olan astrositlerden salgılanacak olan sitokinleri içeren veziküller TEM, veziküllerin sitokin içeriği ise TEM immünogold tekniği ile izlenmiştir. İmmünohistokimya (İHK) görüntülemelerinde aynı saatlerde astrositik aktivasyona uygun olarak IL1β yüzeyel kortikal alanlarda daha çok bulunan yüzey bağlantılı astrositlerin hem GLs'de, hem de parankime doğru inen kısımlarında gözlenmiştir. GLp'de astrosit son ayaklarının perivasküler yerleşimlerine uygun olarak aktivite artışı saptanmıştır. TNFα hem GLs hem GLp'de noktasal, sitoplazmik ve yaygın olarak gözlenmiştir. IL6 ise hem inflamatuar hem nöroprotektif özelliklerinden ve muhtemelen diğer 2 sitokine göre biraz daha geç ve az ifade edilmesinden dolayı GL'de belirgin bir paternde görüntülenememiştir. IL1R1, IL1β dağılımına benzer şekilde hem GLs hem de GLp'de izlenmiştir. Nİ'nun 4. saatinde, farelerin GL'sini içeren yüzeyel kortekslerinde Western blotlama ile IL6 ve IL1β'nın anlamlı olarak arttığı saptanmıştır. Bu bulgular, İSV LPS ile indüklenen Nİ'nin erken döneminde astrositlerde ve GL'de inflamatuar değişikliklerin ortaya çıktığını ve ND hastalık süreçlerinde astrositlerin de önemli olduğunu düşündürmektedir.

Glia limitansLipopolisakkaritlerMikroskopi-elektron+6
İlkan Tatar
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Covert hepatik ensefalopati tanısında klinik bulgular, critical flicker frequency testi ve enflamasyon göstergelerinin karşılaştırmalı değerlendirmesi

Hepatik ensefalopati karaciğer hastalığının ağır ve sık görülen komplikasyonlarından biridir. Ciddi şekilde hastanın ve hastaya bakan kişilerin yaşamlarını etkilemektedir. Bunun yanı sıra, siroz ile ilişkili bilişsel bozukluklar, karaciğer hastalıklarının diğer belirtilerinden daha fazla sağlık merkezlerine başvuru sebebidir. Altta yatan karaciğer hastalığı tedavi edilse de HE düşük yaşam beklentisi ve yüksek rekürrens riskine sahiptir. En hafif seyirli teşhirinde HE sadece dikkat, kısa süreli hafıza, psikomotor hız ve görsel-uzamsal odaklı psikometrik testlerin yanı sıra diğer beyin ve elektrofizyolojik ölçütleri bozmaktadır. Klinik belirtilere göre yapılan sınıflamada, minimal ve grade 1 Ensefalopati tablosuna "Covert" (Gizli); grade 2, 3 ve 4 Ensefalopati tablosuna "Overt" (Aşikar) Ensefalopati denmektedir. Özellikle grade 1 HE için, hafif hipokinezi, psikomotor yavaşlama ve dikkat eksikliği klinik değerlendirmede gözden kaçabilir. Bilişsel disfonksiyon tanısını koymak da klinik gözlem ve nörofizyolojik veya nöropsikolojik testler ile mümkün olabilmektedir. Zorluk bunların HE için özgün bulgular olmamasından kaynaklanmaktadır. Minimal HE'nin (MHE) isabetli teşhis oranını arttırmak için psikometrik ölçümler kullanılmıştır. Ancak bu testler kişilerin yaş ve eğitim durumundan etkilenmektedir. Yine Minimal HE'nin beyin fonksiyonları ile ilişkisini ortaya koymak için yapılan fMRI ve Arteriyal Spin Etiketleme teknikleri ile MR Görüntülemeleri erişim ve maliyet gibi engeller çıkarmaktadır. Hepatik ensefalopatiyi ortaya çıkarmak için kullanılan Nöropsikolojik testler arasında EEG ve critical flicker frequency (CFF) bulunmaktadır. Hastalığın patogenezinde halen en önemli faktör olarak amonyak gösterilmektedir. Ancak kandaki amonyak düzeyi ile HE derecesi paralellik göstermemektedir. MHE' li hastalarda bile beyin tarafından alınıp metabolize edilen amonyak miktarında ciddi artış olmaktadır. HE patogenezinde son dönemde gündemde olan konulardan biri de sistemik enflamasyon göstergeleri ve endotoksinlerdir. Klinik değerlendirmede kullanılan objektif testlerin ve prospektif çalışmaların sayısında azlık olması göze çarpmaktadır. Tüm bunlar HE'nin değerlendirilmesindeki zorluğu göstermektedir. Biz de bu veriler ışığında West-Haven sınıflaması kullanarak, hepatik ensefalopatisi olmayan siroz hastalarının ve Covert HE'li siroz hastalarının, psikometrik testler, CFF testi, venöz amonyak örneklemesi, serum endotoksin, IL-6, IL-18, TNFα düzeyleri açısından farklılıkları olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Ayrca günlük pratikte sık kullanılan hemogram parametreleriden ortalama trombosit hacmi, nötrofil lenfosit oranı, lenfosit monosit oranı gibi enflamatuar göstergelerin yanı sıra albümin, INR, CRP, total bilirubin, trombosit sayısı gibi yaygın olarak kullanılan parametrelerin değerlendirilebileceğini düşünerek inceledik. Bunların dışında hastaların hekimleri tarafından HE tedavi veya proflaksi amacıyla reçete edilen ilaçlarla tedavi sonrasında ilacın biyokimyasal değerlere ve bu enflamasyon parametrelerine etkisini de araştırdık.

EnsefalopatiHepatitKaraciğer hastalıkları+7
Erkut Demirciler
Ege University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda deneysel parkinson hastalık modelinde TNF-alfa inhibitörlerinin rolü

Parkinson Hastalığı, ilk olarak 1817 yılında İngiliz doktor James Parkinson tarafından "An Essay on the Shaking Palsy" adlı makalede tanımlanmıştır. Parkinson hastalığı, bradikinezi, rijidite, tremor ve postural instabilite ile karakterize edilir ve Alzheimer hastalığından sonra en sık görülen nörodejeneratif hastalıklardan biridir. Hastalığın oluşum süreci çeşitli mekanizmalara bağlıdır. Bunlardan en önemlisi nöroinflamasyondur ve hastalığın tüm sürecinde önemli bir rol oynar. Tümör nekroz faktörü (TNF), çeşitli reseptörlere bağlanarak hücre içi sinyallemeyi tetikleyen ve çeşitli biyolojik etkiler uygulayan güçlü bir proinflamatuar sitokin olarak bilinir. Günümüzde Parkinson hastalığı ile tümör nekroz faktörleri arasındaki ilişki tam olarak aydınlatılamamıştır. Yapılan çalışma sayısının kısıtlı olması nedeniyle TNF-alfa ile Parkinson hastalığı arasındaki ilişki tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışmada, 6-OHDA ile oluşturulan Parkinson hastalığı modelinde lokal olarak TNF-alfa inhibitörleri uygulanmıştır. Parkinson hastalığının cerrahi tedavisi mevcuttur. Bunun yanı sıra, farmakolojik tedavi sadece semptomların tedavisine yöneliktir. Bu çalışma ile nöroinflamasyonun TNF-alfa inhibitörleri ile durdurulabilmesi ve hastalığa karşı nöroprotektif bir tedavi yöntemi bulunmuştur ve ön çalışma niteliği taşımaktadır.

Hayvan deneyleriHidroksidopaminlerParkinson hastalığı+3
Rümeysa Köker
Necmettin Erbakan University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni tanı almış majör depresif bozukluk hastalarında glukagon-like peptide 1(GLP-1), TNF-α düzeyi ve metabolik parametrelerin semptom şiddeti ile ilişkisinin değerlendirilmesi

AMAÇ: Çalışmamızda yeni tanı alan majör depresif bozukluk hastalarının GLP-1, TNF-α düzeyi ve metabolik parametreler ile semptom şiddeti arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. YÖNTEM VE ARAÇLAR: Çalışmaya 30.10.2022-15.07.2023 tarihleri arasında Balıkesir Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine ayaktan başvuran, SCID-5-CV uygulanan ve DSM V ölçütlerine göre majör depresif bozukluk tanısı konulan, daha önce bu yönde medikal tedavi kullanmamış ve eşlik eden metabolik hastalığı olmayan 57 hasta ile sosyodemografik olarak benzer 48 sağlıklı gönüllü alındı. Hastalardan onam alındıktan sonra sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği uygulandı. Kanda GLP-1, TNF-α düzeyleri ve metabolik parametrelerini değerlendirmek açısından açlık kan şekeri, HbA1c, HDL, LDL, total kolesterol, trigliserid değerlerine bakıldı. GLP-1 ve TNF-α için kan örnekleri hastalardan toplandıktan sonra analiz süresine kadar -80 derecede saklandı. Analizler ticari kit kullanılarak ELISA yöntemi ile gerçekleştirildi. BULGULAR: TNF-α ortanca değeri hasta grubunda (132,28 pg/mL) kontrol grubundan (592,40 pg/mL) anlamlı şekilde (p=0,00) düşük bulunmuştur. GLP-1 ortanca değeri hasta grubunda (30,74 ng/mL), kontrol grubundan (103,28 ng/mL) anlamlı şekilde (p=0,00) düşük olarak saptandı. Hasta ve kontrol gruplarında HAM-D skoru ile GLP-1 ve TNF-α düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi için korelasyon analizi uygulandı. Hasta grubunda HAM-D skoru ile GLP-1 ve TNF-a değerler arasında negatif yönlü anlamlı ilişki saptandı (sırasıyla r:-0,41 p=0,001, r: -0,31 p=0,016). Kontrol grubunda HAM-D skoru ile GLP-1 ve TNF-a değerler arasında negatif yönlü anlamlı ilişki saptandı (sırasıyla r:-0,34 p=0,017, r: -0,39 p=0,005). SONUÇ: Bu çalışma GLP-1'in majör depresif bozukluğun semptom şiddeti ile ilişkili olabileceğini ve majör depresif bozukluğun patofizyolojisinde rol alabileceğini destekliyor.

Belirti ve semptomlarDepresif bozuklukDepresif bozukluk-majör+4
Muhammet İkbal Güngör
Balıkesir University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel sepsis oluşturulan ratlarda setirizin ve deksametazon'un TNF-α, interlökin (IL)-1β, IL-2, IL-6, IL-8, IL-10 ve Maresin -1'e etkileri

Sepsis, ölüm nedenleri arasında önde gelen bir konumda bulunmaktadır. Ancak sepsisin etiyopatolojisi henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışma; çekal ligasyon ve delinme (CLP) yöntemi ile sepsis oluşturulan ratlarda setirizin ve dekzametazonun MaR-1, TNF-α, IFN-γ, IL-1, IL-2, IL-6, IL-8 ve IL-10 düzeylerine etkinliğinin araştırılması amacıyla yapıldı. Çalışmada 8-10 haftalık Sprague Dawley cinsi erkek ratlar kullanıldı. Bu ratlar rastgele olarak her bir grupta 7 rat olacak şekilde 7 deney grubuna (grup 1: kontrol, grup 2: sham, grup 3: sepsis, grup 4: sepsis + salin, grup 5: sepsis + setirizin, grup 6: sepsis + deksametazon, grup 7: sepsis + deksametazon + setirizin) ayrıldı. Grup 1 (kontrol) ve grup 2 (sham) dışındaki diğer gruplarda sepsis CLP yöntemiyle oluşturuldu. Grup 4' sadece salin, grup 5'e setirizin, grup 6'ya deksametazon, grup 7'ye setirizin ve deksametazon birlikte uygulandı. Deney başlatılmadan önce tüm ratların fiziksel bulguları ve vücut ısıları kaydedildi. Deneyin 4. saatinde kuyruk venlerinden ve deneyin 16. saatinde vücut ısıları tekrar ölçülerek tüm ratlar sakrifiye edilirken kan örnekleri alındı. Ayrıca deneyin 16. saatinde karaciğer, akciğer, kalp ve böbrek dokuları alınarak histopatolojileri yapıldı. Sepsis gelişen hayvanlarda vücut sıcaklıklarının belirgin şekilde yükseldiği, genel halsizlik, çevresel uyaranlara karşı duyarsızlık ve hareketsizlik gözlemlendi. Sepsis grubundaki (G3, 4, 5, 6, 7) hayvanlarda nötrofil ve beyaz küre sayısının arttığı, lenfosit sayısının azaldığı tespit edildi. Setirizin ve deksametazon uygulanan (G5, 6, 7) gruplarda nötrofil sayılarında anlamlı azalma gözlemlenirken lenfosit sayılarında ise artış gözlemlenmiştir. Sepsise bağlı olarak, diğer (G3, 4, 5, 6, 7) gruplarda kayda değer şekilde artan interlökin miktarlarına karşılık MaR-1 miktarlarının anlamlı (p<0,05) olarak azaldığı görüldü. Setirizin ve deksametazon uygulamasının MaR-1 miktarlarını belirgin şekilde arttırdığı interlökin miktarlarını ise anlamlı (p<0,05) bir şekilde azalttığı belirlendi. Setirizin ve deksametazonun kombine olarak uygulanmasının daha etkili olduğu belirlendi. Bu çalışma sepsisin tanısı ve izlenmesinde MaR-1'in potansiyel bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini, setirizin ile deksametazonun, özellikle de kombinasyonunun sepsis tedavisinde önemli bir seçenek olabileceğini gösterdi.

DeksametazonHayvan deneyleriSepsis+7
Yalçın Aydın
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) fenotiplerinin TNF-alfa (-308G/A), PGE2 reseptör polimorfizmi ile ilişkisi

Obstrüktif uyku apnesi (OUAS), uyku sırasında üst hava yollarının tekrarlayan obstrüksiyonu, obstrüksiyona karşı artan solunum eforu, oksijen satürasyonunda azalma ve uyku bölünmeleri ile karakterize bir hastalıktır. OUAS tanısı günümüzde PSG ile konmaktadır. OSAS tanısı için AHİ ≥ 5/sa saptanmalı; AHİ 5-15, 16-30 ve >30/sa olmasına göre hafif, orta ve ağır OUAS olarak sınıflandırılarak tedavi planlanmaktadır. Klinik olarak heterojen bir hastalık olan OUAS'ın tanı ve şiddetinin belirlenmesinde AHİ 'nin kullanılmasının hastalığın genetik ve biyolojik temellerini daha iyi anlaşılması için yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle OUAS'ın genetik biyolojik temellerini, patogenezini anlamak için fenotipler şeklinde hastaları sınıflandırmak gerekmektedir. OUAS'da tekrarlayan apne ve hipopne epizotları sırasında gelişen hipoksi-reoksijenasyon reaktif oksijen radikallerinin oluşumu ve oksidatif strese neden olarak lokal ve sistemik inflamasyona neden olur. İnflamasyonda önemli rolü olan Tümör nekroz faktörü alfa (TNF-alfa) uyku sırasında pro-enflamatuar sitokinlerin düzenlenmesinde rol oynar. OUAS'da TNF-alfa 308G / A polimorfizminin aralıklı hipoksemide yer alan artmış TNF-alfa seviyeleri ile ilişkilendirilmiştir. Ayrıca inflamasyonda görev alan PGE2 reseptöründeki (PTGER3) rs1409986 SNP polimorfizminin OUAS ile anlamlı derecede ilişkili olduğu görülmüştür. Bu çalışmada kliniğimizde 2020-2022 yıllarında yeni tanı alan OUAS hastaları klinik olarak fenotiplere sınıflamak, bu hastalarda TNF-alfa (-308G/A), PGE2 reseptör polimorfizmine bakarak OUAS fenotipleri ile ilişkilerini incelemek, OUAS etiyolojisine katkı sağlayacak bilgileri literature kazandırmak ve tedavi açısından yeni metodlara yol göstermek amaçlanmıştır. Bu amaçla PSG'de. AHİ ≥ 5 olup OUAS tanısı alan 100 çalışmaya dahil edilmiş olup semptomlar, demografik özellikler, komorbiditeler ve PSG bulgularına göre fenotiplere ayrıldı. AHİ<5 olan hastalar basit horlama olarak değerlendirildi ve kontrol gurubunu oluşturdu. Genetik değerlendirme için çalışma ve kontrol grubundan alınan kan örneğinden TNF-alfa (-308G/A), PGE2 rs1409986 SNP polimorfizmleri çalışıldı. Çalışmamızda oluşturulan fenotipik gruplar; Küme 1'de 72 (%72), Küme 2'de 12(%12), Küme 3'te 16 (%16) hastadan oluşmuştur. Küme 1'in %31.9'unu AHİ'si 5-15 arasında, %31.9'unu AHİ'si 16-30 arasında, %36.1'ini AHİ'si ≥30 olan bireyler oluşturmuştur. Küme 2'nin %16.7'sini AHİ'si 16-30 arasında ve %83.3'ünü AHİ'si ≥30 olan bireyler, küme 3'ün ise %100'ü AHİ ≥30 olan bireyler oluşturmuştur ve gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p=0.0001). AHİ sınıflandırılması ve ortalama AHİ değerleri göz önüne alındığında çalışmamızdaki en şiddetli hastalık kliniğine sahip fenotipik grup Küme 3 olarak değerlendirilmiş, sonrasında Küme 2 ve Küme 1 takip etmiştir (Küme 1; 24.56, Küme 2; 39.74, Küme 3; 80.48, p:0.0001). Benzer şekilde ortalama obstrüktif apne sayısı Küme 1 de (94.53/saat) en düşük saptanmışken Küme 2 (154.75 /saat) ve Küme 3'te (340.31/saat) daha yüksek değerdedir (p:0.001). Ortalama oksijen satürasyonunun Küme 1'de %92.45, Küme 2'de %86.17, Küme 3'te %87.94 saptanması diğer bulguları desteklemektedir (p:0.001). Her ne kadar AHİ değeri 5-15 arasında olan bireylerin tümü Küme 1'de yer almış olsa da AHİ değeri 16-30 arasında olanların %92'si Küme 1'de %8'i Küme 2'de; AHİ değeri ≥30 olanların %50'si Küme 1'de, %19.2'si Küme 2'de, %30.7'si Küme 3'te yer almıştır. Bu durum OUAS fenotipik kümeleri içerisinde AHİ değerlerinin farklılık gösterebileceğini ve hastalığı sınıflandırmada tek parametre olarak değerlendirilmemesi gerektiğini göstermektedir. Çalışmamızda sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubu ile OUAS tanılı hastaların TNF-α(-308G/A) polimorfizmi ve PGE2 reseptör polimorfizmi karşılaştırıldığında her iki polimorfizm OAUS grubunda daha sık izlenmiş ve literatürlerde belirtildiği gibi istatistiksel anlamlı farklılık saptanmıştır (sırasıyla; p=0,011, p=0,014). Kümelere göre TNF-α(-308G/A) polimorfizmi saptanma sıklığı değerlendirildiğinde Küme 3'te bulunan bireylerin %75'inde, Küme 1'de %55.6'sında, Küme 2'de %33.3'ünde saptanmıştır. Kümeler arasında istatiksel anlamlı farklılık saptanmamış olsa da (p=0.088) PSG verilerine göre en şiddetli hastalık grubu olan Küme 3'te TNF-α(-308G/A) polimorfizmi saptanma sıklığı diğer gruplardan daha yüksek bulunmuştur. PGE2 reseptör polimorfizm saptanma oranları değerlerinde bütün kümelerde benzer oranlar elde edilmiş istatistiksel anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0.962). Sonuç olarak, bulgularımız iki ana açıdan klinik olarak önemlidir. İlk olarak; klinik, patofizyolojik, hücresel, biyolojik ve moleküler özelliklere dayanarak AHİ değerlerini de kapsayacak şekilde 'Fenotipler' olarak adlandırılan daha homojen sınıflara ayırmak; hastalığı, tedaviye yanıtı ve prognozu anlamaya daha çok yardımcı olacaktır.İkinci olarak, OUAS'ın farklı klinik profillerini belirlemek, gelecekte daha kişiselleştirilmiş tedaviler sunmak için bir temel oluşturur. Farklı klinik sunumlarla ilişkili genotipik farklılıklar da dahil olmak üzere, farklı klinik fenotiplerin altında yatan mekanizmaları araştırmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

FenotipPolimorfizm-genetikTümör nekroz faktörü-alfa+1
Bahriye Parça
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromu hastalarında sürekli pozitif havayolu basıncı tedavisinin inflamasyona (periostin, TGF-beta, TNF-alfa, IL-6, CRP düzeylerine) ve spot idrarda mikroalbumin düzeyine etkisi

Amaç: OUAS hastalarında serum periostin, IL-6, TGF – beta, TNF-alfa, CRP ve spot idrarda mikroalbümin düzeylerini ilk tanı anında ve 3 aylık CPAP tedavi sonrasında karşılaştırarak CPAP tedavisinin inflamasyon parametrelerine etkilerini incelemektir. Yöntem: Çalışmaya 24 kontrol, 38 CPAP tedavisi almayan hafif-orta OUAS tanılı hasta ve 29 CPAP tedavisi başlanan ağır OUAS tanılı hasta olmak üzere toplam 91 kişi dahil edilmiştir. Başlangıç ve CPAP tedavisinin 3.ayında sonuçlar kaydedilmiştir. Veriler için uygun analizler SPSS 21.0 programı ile yapılmış ve p<0,05 olması anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hafif-orta OUAS ve ağır OUAS olan hastalar ile karşılaştırıldığında, normal PSG sonucuna sahip hastalar daha fazla sıklıkta kadındır. PSG sonucu normal olan hastaların SFT sonucu daha fazla sıklıkta normal, daha az sıklıkta obstrüktif / restriktiftir. OUAS olmayan hastalar ile karşılaştırıldığında, ağır OUAS hastalarının yaşı daha fazladır. Hafif-orta / ağır OUAS hastaları ile karşılaştırıldığında, PSG sonucu normal olan hastaların BKİ'si ve TNF alfa değeri daha düşüktür. Ağır OUAS hastalarının CPAP tedavisi öncesinde kaydedilen mikroalbümin/kreatinin, hs CRP, TGF – Beta 1, TNF alfa, IL-6 ve periostin değerleri ile 3 aylık CPAP tedavisi sonrasında kaydedilen aynı değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber bir azalma olduğu gözlenmiştir. Sonuç: OUAS hastaları daha fazla sıklıkta erkekler, yaşlı ve obezlerden oluşmaktadır. OUAS hastalarının TNF – alfa değeri daha yüksektir. Diğer inflamasyon parametreleri sağlıklı katılımcılar ile karşılaştırıldığında, OUAS hastalarında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber daha fazladır. CPAP tedavisi sonrasında da anlamlı olmamakla beraber bu parametrelerin azaldığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu, Periostin, IL-6, TGF-Beta, TNF-Alfa, CRP, Spot İdrarda Mikroalbümin

AlbüminlerC reaktif proteinPozitif basınç solunumu+7
Fatma Nalbant
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Biyolojik ajan tedavisi alan ve almayan romatoid artritli hastaların modifiye charlson komorbidite indekslerinin karşılaştırılması

Amaç: Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Romatoloji ve İç Hastalıkları polikliniğine başvuran RA'lı hastaların biyolojik ajan kullanım durumunu Charlson Komorbidite İndeksiyle (CCI) karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Biyolojik ajan kullanan 50 hasta ve biyolojij ajan kullanmayan 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Biyolojik ajan alan ve almayan gruba aynı anket uygulandı ve katılımcıların sosyodemografik özellikleri, hastalık süresi ve aktif tedavi süresi, kullandıkları ilaçlar ve bu grup ilaçları kullanma süreleri, hastaların hastaneye başvurularındaki laboratuar değerleri kaydedildi. Bunlar dışında hastalara DAS28 (Disease Activity Score) ölçeği, HAQ (Health Assessment Questionnaire) ölçeği ve Modifiye Charlson Komorbidite Ölçeği uygulandı. Verilerin analizi SPSS 21 programı ile yapıldı. Bulgular: Her iki grubun hastalık süresi değerlendirildiğinde; biyolojik ajan alan grupta ortalama hastalık süresi 11±6.1 olarak, biyolojik ajan almayan grupta ortalama hastalık süresi 6.3±6.7 olarak hesaplandı ve istatiksel olarak anlamlı bir fark vardı (p<0.001). CCI skoru biyolojik ajan alan grupta ortalama 3.14(±2.03), biyolojik ajan almayan grupta ortalama 2.24(±1.66) olarak olarak hesaplandı ve biyolojik ajan alan ve almayan gruplar karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulundu (p=0.024). Sonuç: RA'nın birçok kötü prognoz kritenin olduğu ve CCI skorunun yüksekliğinin bu kötü prognoz kriterleri arasında yer alabileceğini düşündük. Komorbidite fazlalığının hastaları daha komplike tedavi almaya sürüklediği ve aktif tedavi süresini, tedavi gecikmesini uzatabileceği sonucuna vardık. CCI skoru yüksek olan hastaların biyolojik ajan gereksiniminin ilerlerleyen yıllarda artabileceği, hastalık aktivite skorları olan DAS28 ve HAQ skorunu arttırabileceği ve bunun biyolojik ajan kullanımından bağımsız olarak yüksek olabileceği sonucuna vardık. Anahtar kelimeler: Anti-TNFα, Biyolojik Ajan Tedavisi, Charlson Komorbidite İndeksi, DMARD, Romatoid Artrit

Antitümör nekroz faktörleriArtrit-romatoidBiyolojik tedavi+2
Yusuf Dibek
Hatay Mustafa Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artritte LRG1 düzeyinin hastalık aktivite indeksleriyle ilişkisi

Amaç: Romatoid artrit (RA)'de yeni bir biyobelirteç olan Leucine-rich alpha-2-glycoprotein 1 (LRG-1) molekülünün hastalık aktivite indeksleri ile olan ilişkisini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın örneklemi, Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Romatoloji polikliniğinde tanı alan ve takip edilen 35 remisyon elde edilmiş, 35 düşük hastalık aktivitesi gösteren, 35 orta hastalık aktivitesi gösteren ve 35 yüksek hastalık aktivitesi gösteren olmak üzere 140 romatoid artrit hastasından ve 35 sağlıklı kontrolden oluşmaktadır. Çalışmaya alınan tüm hasta ve sağlıklı bireylerin sosyodemografik bilgileri kaydedildi. Çalışmaya alınan hastaların hassas/şiş eklemleri belirlenmiş, Disease Activity Score 28 (DAS28), Clinical Disease Activity Index (CDAI), Simplified Disease Activity Index (SDAI) ve Routine Assessment of Patient Indeks Data 3 (RAPİD3) hesaplandı. Çalışmaya alınan tüm hasta ve sağlıklı bireylerin serumunda LRG1, TGFβ, IL-6 ve TNF-α düzeyleri ölçüldü. Bulgular: Çalışmamızda RA hasta grubunun LRG1, TNF‐α, IL-6 ve TGF- β1 düzeyleri kontrol grubuna kıyasla daha yüksek olduğu tespit edildi. Hastaların LRG1 ortanca değeri 226,03 (100,15-805,95), kontrol grubunda yer alan bireylerin LRG1 ortanca değeri 117,19 (74,73-156,61) idi (p<0,001). Hastaların TGF-β1 ortanca değeri 257,07 (185,05-990,80), kontrol grubunda yer alan bireylerin TGF-β1 ortanca değeri 214,60 (163,78-359,07) idi (p<0,001). Hastaların TNF-α ortanca değeri 134,26 (90,33-713,80), kontrol grubunda yer alan bireylerin TNF-α ortanca değeri 118,18 (89,90-146,10) idi (p<0,001). Hastaların IL-6 ortanca değeri 134,26 (90,33-713,80), kontrol grubunda yer alan bireylerin IL-6 ortanca değeri 118,18 (89,90-146,10) idi (p=0,002). LRG1 düzeylerinin, yüksek hastalık aktivitesi olan grupta diğer gruplara kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). LRG1 ile TNF-α ve IL-6 arasında pozitif yönde orta düzeyde bir ilişki tespit edildi. LRG1 düzeyleri ile DAS28, CDAI, SDAI ve RAPID3 skorları arasında pozitif yönde güçlü bir ilişki tespit edildi. TNF-α ve IL-6 düzeyleri ile DAS28, CDAI, SDAI ve RAPID3 skorları arasında ise pozitif yönde orta düzeyde bir ilişki tespit edildi. Yapılan ROC analizi neticesinde RA hastalığının takibinde serum LRG1 düzeyinin başarılı bir performansa sahip olduğu tespit edildi (p<0,001). Sonuç: LRG1'in RA'daki sistemik inflamasyon yükünü yansıttığını ve inflamatuar süreçte rol oynayabileceğini düşündürmektedir. LRG1, RA'lı hastalarda yararlı bir hastalık aktivite belirteci olabilir. Anahtar kelimeler: LRG1, romatoid artrit, hastalık aktivitesi, TGFβ, IL-6, TNF-α

Artrit-romatoidHastalık şiddeti indeksiLeucine–rich- α2 glikoprotein 1+3
Gökhan Köksal
Hatay Mustafa Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

LRG1 molekülünün sklerodermadaki rolü, skleroderma klinik bulgular ile kolerasyonu, TGFβ, VEGF, IL-6, TNF α düzeyleri ile ilişkisi

Amaç: Çalışmamızın amacı LRG1 molekülünün sklerodermadaki rolünü, skleroderma klinik bulgular ile korelasyonunu ve TGFβ, VEGF, IL-6, TNF‐α düzeyleri ile ilişkisini incelemektir. Materyal ve Metot: Prospektif çalışmanın örneklemi, Eylül 2020 – Eylül 2021 ayları arasında Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Romatoloji polikliniğinde SSc tanısı alan 40 hasta ve 40 sağlıklı birey kontrol grubunu oluşturdu. Çalışmaya katılan tüm hasta ve sağlıklı bireylerin serumunda LRG1, TGFβ, VEGF, IL-6 ve TNF‐α düzeyleri ölçüldü. Çalışmadan elde ettiğimiz bulgular istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda hasta ve kontrol grubu arasında LRG1, TGFβ, VEGF, IL-6 ve TNF‐α düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edildi. Hastaların LRG1 ortalaması 253,99±52,26, kontrol grubunda yer alan bireylerin LRG1 ortalaması ise 189,18±30,67 idi (p<0,001). Hastaların TGF-β ortalaması 548,95±588,93, kontrol grubunda yer alan bireylerin TGF-β ortalaması ise 310,68±101,80 idi (p=0,016). Hastaların TNF‐α ortalaması 180,40±142,31, kontrol grubunda yer alan bireylerin TNF‐α ortalaması ise 114,76±25,43 idi (p=0,003). Hastaların IL-6 ortalaması 44,58±36,05, kontrol grubunda yer alan bireylerin IL-6 ortalaması ise 28,53±6,56 idi (p=0,007). Hastaların VEGF ortalaması 747,96±562,36, kontrol grubunda yer alan bireylerin VEGF ortalaması ise 434,25±196,36 idi (p=0,022). LRG1 seviyeleri ile TNF-α arasında pozitif orta düzeyde bir korelasyon tespit edildi. SSc hastalarının LRG1 seviyeleri ile klinik bulguları arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. Yapılan ROC analizi neticesinde SSc hastalarının tanısında serum LRG1 düzeyinin başarılı bir performansa sahip olduğu tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda hasta ve kontrol grubu arasında LRG1, TGFβ, VEGF, IL-6 ve TNF‐α düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edildi. LRG1 seviyeleri ile TNF-α arasında pozitif orta düzeyde bir korelasyon tespit edildi. SSc hastalarının LRG1 seviyeleri ile klinik bulguları arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. LRG1'in SSc patogenezindeki rolünün belirlenmesi için prospektif tasarımda ve geniş hasta kohortunda yapılacak daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Sistemik skleroz, skleroderma, LRG1, TGFβ, VEGF, IL-6, TNF‐α

Skleroderma-sistemikTransforme edici büyüme faktörü-betaTümör nekroz faktörü-alfa+2
İlknur Gökdemir
Hatay Mustafa Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk hastaları, birinci derece akrabaları ve sağlıklı kontrollerde serum pannexin 1, IL-6, TNF alfa, S100B ve oksidatif stres parametrelerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bipolar bozukluk; ciddi işlev kaybı ile seyreden, manik, depresif, karma ataklar ve remisyon dönemleri ile karakterize, kronik seyirli bir psikiyatrik hastalıktır. Bu çalışma ile bipolar bozukluk hastalarında serum pannexin 1, IL-6, TNF alfa, S100B ve oksidatif stres parametrelerinin düzeylerinin araştırılması, hastalığın etyopatogenezinde nöroinflamatuar süreçlerin rolünü araştırmak amacıyla bir aday biyobelirteç olan pannexin serum düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesine başvuran 18-65 yaş aralığında Bipolar Bozukluk tanısı almış toplam 80 hasta, 46 birinci dereceden bipolar bozukluk hasta yakını ve 50 sağlıklı kontrol grubu alınmıştır. Hastaların onamı alındıktan sonra sosyodemografik özellikleri ve klinik verileri ekte örneği sunulan forma kaydedilmiştir. Hastalara Klinik Global İzlenim Ölçeği (CGI), Hamilton Depresyon Ölçeği (HAM-D) ve Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMRS) ve Kısa İşlevsellik Derecelendirme Ölçeği (KİDÖ) ölçekleri uygulanmıştır. Serum pannexin 1, IL-6, TNF alfa, S100B düzeyleri ELISA yöntemiyle, serum TAS ve TOS düzeyleri ADVİA 1800 cihazında kolorimetrik yöntemle çalışılmıştır. İstatistiksel analizlerde Mann Whitney-U, Student t, Kruskal Wallis ve Spearman Korelasyon testleri kullanılmış ve p<0,05 önemli kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların Panx1, IL-6, TNF alfa, S100B, TOS ortalamalarının kontrol grubundan yüksek olduğu görülmüştür (p<0,001). Hastalık süresi ile TNF alfa düzeyi arasında anlamlı ilişkiye rastlanmıştır. CGI, YMRS, HAM-D VE KİDÖ ölçekleri ile pannexin 1 seviyeleri arasında anlamlı ilişki olmadığı görülmüştür. Lityum kan düzeyi 0,5-1,2 mEq/L aralığında olan hastaların Panx1 ortalamalarının (6,08±3,94), lityum düzeyi 0,5 mEq/L'nın altındaki hastaların Panx1 ortalamalarına (4,34±2,83) kıyasla yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,026). Sonuçlar: Çalışmamız sonucunda bipolar bozukluk olgularının, serum pannexin 1 düzeylerinde anlamlı yükseklik saptanmıştır. Gruplar arasında serum IL-6, TNF alfa, S100B, TOS düzeyleri arasında istatiksel anlamlı farklılık olduğu görülmüştür. Bipolar bozukluk tedavisinde önemli ajanlardan biri olan lityum ile pannexin 1 arasında istatistiksel anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, Pannexin 1, inflamasyon, S100B, oksidatif stres, lityum

Bipolar bozuklukHasta yakınlarıOksidatif stres+4
Gözde Doğan Dağtekin
Hatay Mustafa Kemal University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Obez hastalarda, metabolik sendrom ve tip 2 diabetes mellitus gelişiminde inflamatuvar süreçlerin yeri ve öneminin belirlenmesi

Amaç: Adipoz doku tarafından inflamatuvar sitokinlerin salınımı, metabolik sendrom ve Tip 2 Diabetes Mellitus gelişimiyle ilişkilendirilmektedir. Bu çalışmada obezite, metabolik sendrom ve Tip 2 Diabetes Mellitus gelişiminde inflamatuvar süreçlerin yeri ve öneminin belirlenmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışmaya 160 katılımcı dahil edildi. Katılımcılar BKİ, NCEP-ATP III ve IDF metabolik sendrom ve ADA diyabet tanı kriterleri kullanılarak sınıflandırıldı. Katılımcıların, CRP, IL-6, TNF-alfa düzeyleriyle, lökosit ve alt grupları sayıları inflamatuvar süreçlerin değerlendirilmesinde kullanıldı. Tüm veriler SPSS paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızda, CRP ve IL-6 değerlerinin obezlerde obez olmayan gruba göre daha yüksek; BKİ, kilo, bel çevresi, trigliserit ve HOMA-IR ile de pozitif yönlü korele bulundu. Lökosit sayıları ve eozinofil hariç tüm lökosit alt grupları obez hastalarda obez olmayan gruba göre daha yüksek; obez olmayan grupta lökosit, lenfosit ve bazofil sayısı Obez+MetS grubuna göre ve lökosit, nötrofil, monosit ve eozinofil sayıları Obez gruba göre daha düşüktü. Lökosit düzeylerinin, kilo BKİ, bel çevresi, glikoz, TG, HbA1c ve HOMA-IR değerleri ile pozitif yönlü, HDL-K düzeyleri ile de negatif yönlü korele bulundu. Gönüllüler, IDF kriterlerine göre gruplandırıldığında CRP ve IL-6 seviyeleri en yüksek Obez+T2DM grubundaydı. Obez olmayan grupta CRP düzeyleri Obez+T2DM grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düşüktü. Sonuç: Sonuçlarımız, obezite, MetS ve T2DM gelişiminde inflamatuvar parametrelerin bir gösterge olabileceğini desteklemektedir. Bu parametrelerin özellikle yeni tanı almış hasta gruplarında incelenmesinin önemli olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Obezite, metabolik sendrom, Tip 2 Diabetes Mellitus, inflamasyon, CRP, IL-6, TNF-α, lökosit ve alt grupları

C reaktif proteinDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+7
İlayda Var
Eskişehir Osmangazi University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

Association of tumor necrosis factor (TNF) alpha and beta polymorphism in coronary artery disease

Coronary Artery Disease or Atherosclerosis is a dynamic and progressive inflammatory pathology and is the major cause of death and disability worldwide. The purpose of this study is to bring together the current information concerning the role of pro- and anti-inflammatory cytokines in the development, progression, and complications of atherosclerosis. The aim of the study was to assess whether these Tumor Necrosis Factor (TNF) Alpha and Beta polymorphisms were related to the risk of CAD or not Genotyping was performed with techniques based on Real Time-Polymerase Chain Reaction. In our study we compared patient group (n:50) which have coronary artery disease and control group (n:50) about risk factors such as hyperlipidemia, smoking, obesity and diabetes and their association between Tumor Necrosis Factor (TNF) Alpha and Beta polymorphisms and Coronary Artery Disease. In the comparison of the patient and control groups, male gender (p=0.0860) and cigarette consumption (p=0.110) and diabetes (p=0.026) were assumed to be the risk factors . Total cholesterol (p=0.102) and LDL (p=0.178) levels were high, HDL (p=0,040) levels were found to be lower in patients group. Tumor Necrosis Factor Alpha (TNFα) genotype was significantly higher in patients group compared to control group. The frequency of the Hemozygote Mutant Genotype was found to be significantly higher in patients compared to controls (p=0.004). The cardiovascular risk for Homozygote Mutant Genotype was 12.2-times increased in patients compared with the control group (OR=12.250, 95% CI=1.504-99.798; p=0.004). No association was found about those Tumor Necrosis Factor (TNF) Beta polymorphisms and CAD between the groups. Genetic predisposition of individuals can be determined with new approaches in the early life stages and thus disease formation can be prevented with new measures taken against Coronary Artery Disease .

AtherosclerosisCoronary artery diseasePolymerase chain reaction+3
Mohanad Adnan Mohammed Fatlawı
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 virüsü ile enfekte olan ve olmayan septik şok tanısı ile takip edilen hastalarda ve COVID-19 virüsü ile enfekte olan hastalarda trimetilamin n-oksit (TMAO), IL-1 beta, IL-6,IL-10, LPS ve TNF-alfa düzeylerinin hastalığın klinikopatolojik özellikleri ile ilişkisinin araştırılması

İnflamasyon, herkeste meydana gelen ve bağışıklık sisteminin vücudu çeşitli hastalık veya yaralanmalara karşı korumak amacıyla oluşturduğu bir tepkidir. İnflamasyona sebep olan çeşitli etkenler olmakla birlikte en önemli etken mikroorganizmalardır. Bakteri, virüs, riketsiya, mantar, protozoon ve helmintler gibi COVİD-19 da bir etkendir. Birçok hastalıkta olduğu gibi inflamasyon ve sepsiste de mikrobiyata ve disbiyozisin yerinin önemli olduğu son yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Mikrobiyata hastalığın seyrinde, morbidite ve mortalite üzerinde etkili olduğu düşünülen diğer bir faktördür. Serum trimetilamin N-oksit (TMAO) seviyesi yaşa, cinsiyete, alışkanlıklara, ek hastalıklara ve mikrobiyotaya bağlı olarak farklılık göstermektedir. İnflamasyon yolağında açığa çıkan; İnterlökin-1β (IL-1β), İnterlökin 6 (IL-6), İnterlökin-10 (IL-10), Tümör nekroz faktör alfa (TNF-alfa), lipopolisakkarit (LPS) gibi inflamatuar moleküller bu sürecin başlamasında, durdurulmasında düzenleyici rol alırlar. Bu regülasyonun bozulması inflamasyonun sepsis ve septik şok tablosuna ilerlemesine sebep olur. Amacımız tüm bu varsayımlardan yola çıkarak mikrobiatanın ve TMAO'nun inflamasyon, COVİD-19, sepsis ve septik şok için biyobelirteç olup olamayacağını araştırmaktır. Septik tabloda olmayan COVİD-19 ile enfekte hastalarda, COVİD-19 ile enfekte septik şok tablosundaki hastalarda ve COVİD-19 ile enfekte olmayan septik şok tablosundaki hastalarda TMAO düzeylerinin hastalarda tanısal öneme sahip olup olmadığını, hastalığın erken tanısında bir tetkik olarak kullanılıp kullanılamayacağını ve mikrofloradaki bozulmanın yansıması olan barsak endotoksemisi ile TMAO'nun bu hastalıklardaki düzeylerini inceledik. Ayrıca TMAO dışında, hasta gruplarında IL-6, IL-10, IL-1beta, TNF-alfa ve LPS düzeylerini ve bu parametrelerin birbirleriyle arasındaki ilişkiyi inceledik. Çalışmaya septik tabloda olmayan COVİD-19 ile enfekte 40 hasta, COVİD-19 pozitif septik şok tablosundaki 40 hasta, COVİD-19 negatif septik şok tablosundaki 40 hasta ve sağlıklı 40 kontrol birey olmak üzere toplam 160 olgu dahil edildi. Çalışmamızda; TNF-α ile IL-1β düzeyleri hasta gruplarında kontrol gruplarından anlamlı derecede daha düşük (p<0,001) ve IL-6 ile IL-10 ise anlamlı derecede daha yüksek (p<0,001) seviyede tespit edilmiştir. IL-1β özellikle COVİD-19 ile enfekte olan gruplarda daha da anlamlı düşüş göstermiştir. IL-6 ise COVİD-19 ile enfekte olan gruplarda daha da artmıştır. LPS düzeyi COVİD-19 ile enfekte olan sepsisli grupta diğer gruplara kıyasla aşırı derecede yüksek saptandı. TMAO düzeyi ise sepsisli grupta diğer gruplardan anlamlı derecede daha yüksek (p<0,001) değerlerde ölçüldü. Bu sonuçlar bize TMAO'nun sepsis ve septik şok tablosunda biyobelirteç olarak kullanılabilmesi için daha geniş popülasyona sahip, çok merkezli yeni çalışmalara ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Sepsis, Septik şok, SARS-CoV-2, COVİD-19, TMAO

COVID 19SARS virüsüSepsis+7
Kübra Polat
Fırat University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Androgenetik alopesi olan hastalarda NF kappa B, TNF-alfa, TGF-beta, tiyoredoksin, nitrik oksit, total oksidan status (TOS), total antioksidan status (TAS) düzeyleri ve tiyol disülfid homeostazisinin araştırılması

Androgenetik alopesi, erkeklerde en yaygın saç dökülme sebebidir. AGA (Androgenetik Alopesi)'da DHT (Dihidrotestosteron)'nin patojenik rolü keşfedilmiştir. Ancak androjenler saç folikülünün büyümesini düzenleyen diğer bileşenleri de etkilerler. AGA patagonezinde foliküler minyatürizasyon temel rolü oynamaktadır. Terminal kılların minyatürizasyonu, perifolüküler lenfositik infiltrasyon ve fibrozis ile ilişkili bulunmuştur. AGA patogenezinde oksidatif strese maruziyet etkilidir. Serbest oksijen radikalleri NF-κB'yi aktive eder ve proinflamatuar sinyal aktivasyonuna sebep olur. NF-κB, inflamasyonda rol oynayan sitokinlerin, ekspresyonunu kontrol eder. TNF-α bir proinflamatuar sitokindir, ekstrinsik hücre ölüm yolunu başlatmakta ve ayrıca ROT (Reaktif Oksijen Türleri) üretimini artırabilmektedir. TGF-β fibrozisde anahtar bir role sahiptir. Tiyoredoksin, reaktif oksijen türlerinin temizlenmesi ve oksidatif strese karşı koruma etkilerine sahiptir. NO, NOS enzimiyle L-arginin'den üretilen serbest bir radikaldir. Oksidatif stresi global olarak değerlendirilmek için total antioksidan status (TAS) ve total oksidan status (TOS) ölçülür. Tiyoller oksidasyon ve redüksiyon reaksiyonlarına girebilen bileşiklerdir. Dolayısıyla hücrelerde oksidatif stres durumunu önlemede kritik role sahiptirler. Yapmış olduğumuz çalışmada AGA hastalığında mikroinflamasyon, perifoliküler fibrozis ve oksidatif stres araştırıldı. Bunu için hasta ve kontrol gruplarından serum örnekleri alındı. Serumlarda NF-κB, TNF-α, TGF-β1, Tiyoredoksin, NO, TOS, TAS ve Tiyol Disülfid Homeostazı ölçüldü ve değerlendirildi. Sonuç olarak, AGA olan bireylerde NF-κB, TNF-α, TGF-β1, Tiyoredoksin, NO, TOS serum düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulundu. TAS, Doğal Tiyol, Total Tiyol ve Disülfid serum düzeyleri ise AGA olan bireylerde kontrol grubuna göre anlamlı deredece düşük bulundu. Androgenetik alopesi hastalarında redoks dengenin bozularak oksidan etkenlerin arttığını ve antioksidan savunmanın ise azaldığını gördük. Parametreler arasındaki korelasyon ve moleküler ilişkileri değerlendirdik. AGA'da androjenler serbest oksijen radikalleri artırarak oksidatif strese sebep olur. Bu da mikroinflamasyon ve fibrozise sebep olur. Böylece hastalarda saç kaybı hızlanmaktadır. Androgenetik alopeside oksidatif stres aktif rol oynamaktadır. Androjenlerin kıl folükül döngüsüne olan etkilerinin anlaşılması, yeni ve etkin tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi açısından önemlidir. Bu çalışma ile AGA patogenez faktörlerinin, biyokimyasal oksidan ve antioksidan paremetreler ve apopitozis markırları ile ilişkisi incelenmiştir.

AlopesiAntioksidanlarFibroz+7
Ahmet Rıfat Balık
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Çölyak hastalarında periodontal durumun serum ve dişeti oluğu sıvısı tümör nekroz faktörü alfa (TNF-α) ve interlökin-6 (IL-6) seviyeleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Periodontal hastalıklar primer etyolojik faktörü mikrobiyal dental plak olan, enflamatuar hücre birikimi, bağ dokusu ve alveoler kemik yıkımıyla karakterize hastalıklardır. Çölyak hastalığı gastrointestinal sistemi tutan, patogenezinde genetik, immünolojik ve çevresel faktörlerin rol aldığı, otoimmun ve inflamatuar hastalıklardır. Her iki hastalığın immünopatogenezinde ortak noktalar ve benzerlikler olmakla birlikte serum TNF-α ve IL-6 gibi sitokin seviyelerinde artış tespit edilmiştir. Çalışmamızın amacı hem çölyaklı hem sistemik olarak sağlıklı bireylerin periodontitisli veya periodontal açıdan sağlıklı olma durumlarındaki serum ve dişeti oluğu sıvısı (DOS) TNF-α ve IL-6 seviyelerini karşılaştırmaktır. Çalışmamız Gaziantep Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi, Periodontoloji AD'na sistemik açıdan sağlıklı, periodontal kontrolleri için başvuran 42 sağlıklı birey (Periodontal sağlıklı 21 birey-SS, periodontitis teşhisi konulmuş-SP 21 birey); Gaziantep Üniversitesi, Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları A.D., Gastroenteroloji B.D'ndan periodontal muayene amacıyla yönlendirilen (En az 6 ay diyetine uymamış ve/veya yeni teşhis edilmiş, serolojik testleri pozitif) 42 çölyaklı birey (Periodontal değerlendirme sonrası periodontal sağlıklı teşhisi konulmuş-ÇS 21 birey, periodontitis teşhisi konulmuş-ÇP 21 birey) üzerinde yapıldı. Çalışmamızın sonuçlarında serum, DOS TNF-α değerleri ÇS grubunda SS grubuna göre daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. SP grubunda SS grubuna, ÇP grubunda ÇS grubuna göre serum, DOS TNF-α, IL-6 değerleri istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek bulunmuştur (p<0.001). SP grubunda ÇS grubuna göre serum, DOS TNF-α ve DOS IL-6 değerleri istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek bulunmuştur (p<0.001). ÇP grubunda serum, DOS TNF-α ve DOS IL-6 değerleri SP grubuna göre daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmemekle birlikte serum IL-6 değerleri istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek bulunmuştur (p<0.001).

Gingival oluk sıvıKan serumuPeriodontal hastalıklar+4
Işıl İpek
Gaziantep University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Oral yolla alınan capsaisinin yağ dokudaki adipokin ekspresyonu üzerine etkileri

Capsaicin, acı kırmızıbiberin etken maddesidir. Capsaicin alınımının hem lipolizi stimule ederek hem de lipogenezi engelleyerek yağ dokusunu azaltabileceği düşünülmektedir. Adipokinler hücreden hücreye sinyal taşıyıcı proteinlerdir ve yağ dokusundan salınırlar. Santral ve periferde görev almakla birlikte bu görevler santralde iştah ve enerji tüketimini düzenlemek iken periferde insülin duyarlılığı, oksidatif kapasite ve lipid alımını etkilemektir. Çalışmamızda, Capsaicinin sıçanlarda yağ dokusundaki bazı adipokinlerin ekspresyonu üzerine olabilecek etkilerinin immunohistokimyasal boyama yöntemi ile belirlenmesi amaçlandı. Deney grubu (n:10) % 0,04 oranında capsaicin içeren yem ile, kontrol grubu (n:10) ise standart sıçan yemi ile beslendi. Sıçanlar, 60 gün sonunda, canlı ağırlıkları tartılıp sırasıyla; deri altı, testiküler, visseral yağ dokusu ve kahverengi yağ dokusu örnekleri alındı. Tüm gruplara ait dokularda immunohistokimya yöntemi ile leptin, adiponektin, TNFα ve visfatin ekspresyonu yapıldı. Leptin için bakıldığında deney grubunda özellikle testiküler yağ doku (TY) ve visseral yağ dokuda (VY) kontrol grubuna oranla daha az boyanma görüldü. TNFα için, deney grubunda SY ve KY dokularında deney grubunun kontrol grubuna oranla daha yoğun boyandığı tespit edilirken, TY ve VY dokularında daha az boyanma görüldü. Adiponektin için, kontrol ve deney grupları arasında dikkate değer bir farklılık gözlenmemesine karşın sadece SY dokusunda deney grubunun daha fazla boyandığı tespit edildi. Visfatin için, KY dokusunda 2 grup arasında dikkate değer bir farklılık görünmezken, TY, VY ve SY dokularında deney grubunun kontrole oranla daha yoğun boyandığı görüldü. Sonuç olarak; Capsaicin, hem beyaz hem de kahverengi yağ dokusunu ve bu dokularda sentezlenen bazı adipokinleri (adiponektin, leptin, TNF- α ve visfatin) uyararak, ekspresyonlarında değişikliğe sebep olmuştur. Anahtar Kelimeler: Capsaisin, Adipokin, Beyaz yağ dokusu, Kahverengi yağ dokusu

AdipokinlerAdipokinlerAdiponektin+7
Merve Demiroğlu
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00

Related subjects