Ultrason
54 theses under this subject heading
Termosonikasyon uygulamasının elma suyunun kalite özellikleri ve raf ömrü üzerine etkisi
Bu çalışmada elma sularına 24kHz frekans ve 85µm genlik seviyesindeki ultrases işlemi 55, 65 ve 75°C sıcaklıklarda uygulanmış (termosonikasyon) ve 12 hafta boyunca kalite özelliklerindeki değişimler incelenmiştir. Bu depolama sürecinde; elma sularındaki polifenol oksidaz (PFO) enzim aktivitesi, bulanıklık kalitesi, briks, renk, pH, toplam fenolik madde ve antioksidan aktivitesi üzerine ultrases işleminin etkileri incelenmiştir. 75°C sıcaklıkta uygulanan ultrases işlemi sonucunda PFO enzimleri tamamen inaktif olurlarken, 65°C'de uygulanan işlemlerde ise uygulama süresiyle ilişkili bir şekilde depolamanın ilerleyen haftalarında (6. ve 12.) PFO enzim aktivitesinin tamamen yok olduğu gözlemlenmiştir. 65°C'de 12 dakika uygulanan ultrases işleminin işlem görmemiş elma sularına kıyasla bulanıklık seviyesini (~92 kat) ve bulanıklık kararlılığını (~9 kat) çok önemli seviyeye kadar artırdığı ve bununla birlikte daha uzun süre veya daha yüksek sıcaklıklarda uygulanan ultrases işlemlerinin bulanıklık kalitesini nispeten azalttığı gözlemlenmiştir. 65°C'de 12 dakika uygulanan ultrases işlemleri elma sularının L* renk değerlerinde olumlu kabul edilebilecek seviyeye kadar (~%19) açılmaya ve kroma değerinde ise önemli seviyede artışa (~%25) sebep olduğu gözlemlenmiştir. Ultrases işlemi pH değerlerinde önemli bir değişime sebep olmazken, briks değerlerinde buharlaşmadan kaynaklandığı düşünülen bir artış olmuştur. Ultrases işlemi uygulanan elma sularının toplam fenolik madde ve antioksidan aktivite özelliklerinin, tek başına geleneksel ısıl işlem uygulanan elma sularına göre daha iyi seviyede olduğu gözlemlenmiştir. Sonuçlar göstermektedir ki ultrases işlemi ısıl işlemle kombine edildiğinde endüstriyel olarak önemli bir potansiyel taşımaktadır.
Ultrasesin gofrete etkisi
The use of ultrasound has recently received significant attention in the food industry due to consumers' conscious and healthy food preferences, developing and changing consumption habits and especially new trends towards functional foods. The aim of this study of the improving the qualitative properties of the wafer sheets and providing the desired structure using ultrasound in wafer batters. Specifically, the aim of this project was to increase the porous texture with the necessary processing and quality properties by observing the effects of different ultrasound frequencies applied in the wafer sheets batter on the baked wafer sheet's structure and thus to obtain a high porous texture with a physical method. In this the study, it was observed that ultrasound application at 25 and 40 kHz changed the wafer properties. While this application caused to decrease in wafer weight with different time (15, 30, 45 and 60 min), batter showed different viscosity value. Applied 40 kHz ultrasound shown better result for stringy-batter texture by the way undesired gluten formation. On the other hand, the hardness of wafer sheet decreased as generally for two different ultrasound applications.
Farklı ortamlarda çok bileşenli tek-kap yöntemi ile mannich reaksiyonu
Biyolojik önemi olan heterohalkalı bileşiklerin ve çeşitli ß-aminoketonların veya esterlerin sentezleri, ayrıca fazla azot atomu içeren çok fonksiyonlu sentetik yapı bloklarının hazırlanması gibi reaksiyonlarda kullanılan etkin bir yöntem olan Mannich reaksiyonu sürekli olarak gelişme göstermektedir. Son zamanlarda Mannich reaksiyonlarında Lewis asit katalizi yerine, sulu ya da çözücüsüz ortamlarda kullanılan triflatlar oldukça dikkat çekmektedir.Yapılan son çalışmalarda su, yalnızca çevreye duyarlı, bol ve ucuz olmakla kalmamakta, ayrıca eşsiz seçicilik ve reaksiyona girebilme kolaylığı da sağlayabilmektedir. Su içerisinde çözünebilen bizmut(III) triflatlar alternatiflerine göre, düşük toksisiteye sahip ve ucuz olması nedeniyle ilgi çekici katalizörlerdir. İyonik olmayan bir yüzey aktif madde olan Triton X 100 sulu miselli ortamda, organik olan başlangıç maddelerinin çözünürlüğünü arttığından dolayı oldukça iyi sonuçlar vermektedirler.Literatürde, organik reaksiyonların birçoğunda ultrasonik ya da mikrodalga sistemle gerçekleştirilen reaksiyonların, klasik yöntemlerle yapılan reaksiyonlara göre yüksek verim, kısa reaksiyon süresi ve ılımlı reaksiyon koşullarıyla tamamlandığı kanıtlanmıştır.Çalışmamızda, üç bileşenli direkt tip Mannich reaksiyonu için klasik, ultrasound destekli, yüzey aktif madde içeren sulu miselli ortamda klasik ve mikrodalga destekli olmak üzere 4 farklı yöntem denenmiştir. Heterohalkalı ya da substitue aromatik aldehit, substitue aromatik amin ve siklohekzanonun, sulu ortamda Bi(OTf)3.4H2O ile katalizlenmesi sonucu yüksek verimli ve kısa reaksiyon süresinde uygun anti-seçiciliğe sahip yeni ß-aminoketon bileşikleri sentezlenmiştir. Sentezlenen bileşiklerin yapıları FTIR, 1HNMR, 13CNMR, kütle spektroskopisi ve elementel analiz sonuçlarıyla kanıtlanmıştır. Ayrıca biyolojik araştırmalar kapsamında mutajenik, antimutajenik ve antitümör etki çalışmaları yapılmıştır.
Sesüstü alıcı verici temelli araç hızı algılayıcısının modellenmesi ve benzetimi
Trafikteki araçların hızını ölçebilecek sesüstü alıcı-verici temelli bir algılayıcının mantıksal, matematiksel ve elektronik modelleri tasarlanmıştır. Tasarlanan matematiksel modelin bilgisayar ortamında benzetimi gerçekleştirilmiştir. Matematiksel çözümleme sonucu olarak; hızı 25Km/Saat ile 125Km/Saat aralığında farklı değerler alan sabit hızlı otomobil, algılayıcı modeli tarafından azami %~1.4 hata ile algılanabilir. Bilgisayar benzetimi sonucu olarak; algılayıcı modeli 80Km/Saat sabit hızla ilerleyen otomobilin hızını %0.44 hata ile ölçebilir. Algılayıcı parametrelerinin ölçme hatasına etkisini inceleyen matematiksel çözümlemeler yapılmış ve bilgisayar benzetimleri koşturulmuştur. Algılayıcının büyük ölçekli bir trafik kontrol sistemi ile uyumlu çalışabilmesi için gerekli olan muhtemel ek sistemler önerilmiştir. Algılayıcının çeşitli türlerdeki hız algılayıcıları ile karşılaştırılması yapılmıştır.
Ultrasonografi ile inferior vena cava çapı ölçümü ile santral venöz basınç ölçümü arasındaki ilişkinin saptanması
Amaç: Acil servise başvuran hastalar için intravasküler volüm durumunun tespiti çok önemlidir. Biz çalışmamızda USG (ultrasonografi) cihazı yardımıyla noninvaziv olarak ölçülen vena kava inferior çapı (VCI) çapı ile santral venöz basınç (CVP) arasındaki ilişkinin saptanması ve hastanın volüm durumunun değerlendirilmesinde vena kava inferior çapını yol gösterici bir metod olarak sunmayı amaçladık.Materyal ve Metod: Çalışmamız Ocak 2011-Eylül 2011 tarihleri arasında Acil Tıp Anabilim dalında subclavian vene veya internal juguler vene santral venöz katater takılmış olan 18 yaş üzeri 45 hasta üzerinde yapıldı. Vena kava inferior çapı ultrasonografi cihazı hem inspirasyon hem de ekspirasyon fazında ölçülerek milimetre cinsinde kaydedildi. Santral venöz basınç ölçümü monitorda izlendi ve mmHg olarak kaydedildi.Bulgular: Hastaların 24'ü erkek (% 53,3), 21'i kadındı (% 46,7). Yaş ortalaması 58,3±17,43 yıl olarak hesaplandı. Spontan solunuma sahip hastalarda ekspiriumda ultrasonografi ile ölçülen vena kava inferior çapı ve ekspiriumda ölçülen santral venöz basınç arasında anlamlı bir ilişki olduğu tespit edildi. Mekanik ventilatör ile solunum yapan hastalarda ekspiriumda ultrasonografi ile ölçülen vena kava inferior çapı ile ekspiriumda ölçülen santral venöz basınç arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı tespit edildi.Sonuç: Spontan solunuma sahip hastalarda ekspiriumda ultrasonografi ile ölçülen vena kava inferior çapı çapının volüm durumunun tespiti için kullanılabileceği tespit edildi.
Antenatal ve neonatal hidronefrozlu olgularda izlem
Antenatal ve Neonatal Hidronefrozlu Olgularda İzlemAmaç: Gebeliklerin yaklaşık % 1'inde görülen antenatal hidronefrozlar içinde en sık rastlanan anomali üreteropelvik bileşke obstrüksiyonudur. Hidronefrozlu böbreklerin ileride ne durum alacağı, hangi böbreklerin fonksiyonlarını koruyacağı ve hangilerine cerrahi girişim gerekeceği konusunda kesin kriterler yoktur. Bu prospektif klinik çalışma, antenatal/postnatal tanı konularak takip ve tedavi edilen hastalarda hidronefrozun prognozunu belirlemek amacıyla yapıldı.Gereç ve Yöntem: Antenatal ya da doğumu takip eden ilk hafta içinde ultrasonografi ile hidronefroz tanısı konulan ve Eylül 2009?Haziran 2012 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı'nda takip ve tedavisi gerçekleştirilen 31 hasta prospektif klinik bir çalışma ile incelendi.Bulgular: Antenatal dönemde hidronefroz tanısı alan 31 hastanın 22'sinde (% 71,0) üreteropelvik bileşke darlığı, dördünde (% 12,9) multikistik displastik böbrek saptandı. Pelvis anteroposterior çapının 5.-7. günler arasında 15 mm'den büyük olması (p=0,003), hidronefrozun Fetal Üroloji Birliği sınıflamasına göre evre III ve IV (p=0,001), Önen sınıflamasına göre evre II, III, IV (p=0,001) olması cerrahi tedavi gerekliliği açısından ayrı ayrı anlamlı bulundu. Cerrahi girişim kararı için bu üç sınıflamanın birbirine istatistiksel bir üstünlüğü yoktu. Bir yıllık takip sürecinde hastaların 13'üne (% 42) cerrahi tedavi uygulandı. Yalnız bir hastanın sintigrafisinde kortikal hasar geliştiği görüldü. Cerrahi tedavi uygulanan hastalarla cerrahi tedavi gerekmeyen hastaların pelvis AP çapları arasında birinci yıl sonunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,374).Sonuç: Antenatal ve neonatal hidronefrozların pelvis anteroposterior çapı, Fetal Üroloji Birliği ve Önen hidronefroz sınıflandırmalarına göre takipleri, cerrahi girişim gerekliliği açısından birbirine yakın ve güvenilir sonuçlar vermektedir. Bu hastaların ultrason ile yakın takip ve doğru zamanda cerrahi tedavisi ile böbrek fonksiyonlarının ve parankiminin en iyi şekilde korunması sağlanabilir.
Linyit kömürlerinden organik kükürdün uzaklaştırılabilirliğinin araştırılması
Bu çalışmada Türkiye'nin değişik bölgelerinden (Çanakkale/Çan, Kütahya/Tavşanlı-Tunçbilek ve Muğla/Milas-Hüsamlar) alınmış yüksek kükürt içerikli (sırasıyla, %4,77 S, %3,89 S ve %4,37 S) linyitlerden organik ve piritik kükürdün uzaklaştırılabilirliği araştırılmıştır. Çalışmalar kapsamında kimyasal liç yöntemleri kullanılmış olup çeşitli asitlerin, bazların ve metal katyonların etkisi araştırılmıştır. Ayrıca kimyasal liç sırasında ısıtma işlemleri klasik ısıtma cihazları ve ultrasonik/mikrodalga reaktör kullanılarak gerçekleştirilmiştir. En iyi sonuçlar; ultrasonik/mikrodalga reaktör kullanılarak HNO3+C2Cl4 ortam kombinasyon deneylerinde elde edilmiş olup sırasıyla %4,77, %3,89, %4,37 toplam kükürt içeren ÇLİ, GLİ ve YLİ kömürlerinden sırasıyla %0,49, %0,52 ve %0,51 toplam kükürt içerikli kömürler elde edilmiştir. Ayrıca, %54,98 kül içeriğine sahip ÇLİ kömürlerinin külü %31,33'e, %53,04 kül içeriğine sahip GLİ kömürlerinin külü %30,04'e ve %32,50 kül içeriğine sahip YLİ kömürlerinin külü ise %17,48'e düşürülmüştür. Ayrıca, kömürlerin 1,6 gr/cm3 yoğunluğundaki ağır ortamda yıkanması (fiziksel proses) sonrası elde edilen temiz (lave) kömürlere kükürt uzaklaştırma prosesi uygulanmış (ultrasonik/mikrodalga reaktör ile HNO3+C2Cl4) ve ÇLİ kömürleri için başlangıçta %54,98 kül ve %4,77 S miktarı, ağır ortamda yıkama işlemi sonrası sırasıyla %30,30 kül ve %4,17 S'e, kimyasal kükürt uzaklaştırma sonrası %26,87 kül ve %0,43 S'e düşürülmüştür. Aynı şekilde GLİ kömürleri için başlangıçta %53,04 kül ve %3,89 S miktarı, yıkama sonrası sırasıyla %28,30 kül ve %3,27 S'e, kimyasal kükürt uzaklaştırma sonrası %25,63 kül ve %0,45 S'e, YLİ kömürleri için başlangıçta %32,50 kül ve %4,37 S miktarı, yıkama sonrası sırasıyla %21,1 kül ve %4,03 S'e, kimyasal kükürt uzaklaştırma sonrası ise %16,78 kül ve %0,43 S'e düşürülmüştür.
Genleştirilmiş vermikülit kullanılarak üretilen silis dumanı katkılı-çimento esaslı kompozitlerin yüksek sıcaklık dirençleri
Bu tez çalışmasında genleştirilmiş vermikülit ile üretilen, farklı oranlarda silis dumanı içeren çimento esaslı harçların yüksek sıcaklık etkisindeki mekanik dayanımları araştırılmıştır. Bu amaçla, üç değişik vermikülit/çimento hacimsel oranına sahip karışımlar içerisine, çimento ağırlığının %5, %10 ve %15'i oranında silis dumanı ilave edilerek, 40 mm× 40mm ×160 mm boyutlarında dikdörtgen prizma numuneler üretilmiştir. Üretilen numuneler; yüksek sıcaklık fırınında, 300 ºC, 600 ºC ve 900 ºC sıcaklık etkisinde bırakıldıktan sonra eğilme ve basınç dayanımı ile ultrases geçiş hızı testlerine tabi tutulmuşlardır. Elde edilen sonuçlar, oda sıcaklığı etkisindeki numunelerin mekanik dayanımları ve ultrases geçiş hızları ile karşılaştırılmıştır.Yüksek sıcaklığa dirençli harç üretmek amacıyla yapılmış olan bu çalışma sonucunda, deney sonuçları değerlendirilmiştir. Yüksek sıcaklık etkisinde silis dumanı içeren numunelerin, silis dumanı içermeyen numunelere göre, basınç dayanımlarının yüksek, eğilme dayanımlarının ve ultrases geçiş hızlarının düşük olduğu gözlenmiştir.
Ultrases teknolojisi ve sanitasyon ajanları ile yıkama işlemlerinin kuru incirin kalite özelliklerine etkileri
Bu tez çalışmasının amacı, kuru incirde olası mikrobiyal kontaminasyonları gidermek için uygulanan yıkama işlemlerine alternatif olarak ultrases teknolojisi ile sanitasyon ajanlarının (peroksiasetik asit ve sodyum klorür) etkilerinin incelenmesidir. Bu kapsamda, Escherichia coli NRRL B-59838, Bacillus cereus CCM 99 ve Penicillium expansum NRRL 35695 ile inokülasyon işlemi (~107 KOB g-1) uygulanan kuru incirler (Ficus carica L. cv. Sarılop) ultrases (US), peroksiasetik asit (PAA) ve sodyum klorür (NaCl) çözeltilerinin tekli ve kombinasyonları ile yıkama işlemlerine tabi tutulmuş; yanıt yüzey metodu (RSM) kullanılarak her bir yıkama işlemi için işlem parametrelerinin etkileri incelenerek optimum koşullar belirlenmiştir. Kombine yıkama işlemleri için optimum işlem koşulları 527 W US – 148 ppm PAA; 527 W US – %11,0 NaCl; 108 ppm PAA – %10,6 NaCl ve 203 W US – 89 ppm PAA – %10,4 NaCl olarak belirlenmiştir. Kombine yıkama işlemleri ile işlem koşul limitlerinin azaldığı; ayrıca mikrobiyal dekontaminasyon etkinliğinin arttığı sonucuna ulaşılmıştır. İşlemlerin en çok E. coli mikrobiyotasını etkilediği belirlenmiştir. Mikrobiyal dekontaminasyon etkisi incelendiğinde, US & PAA ikili ve US, PAA ve NaCl üçlü yıkama işlemlerinin ön plana çıktığı; ancak üçlü yıkama işlemi ile işlem parametrelerinin önemli ölçüde azaldığı bulgulanmıştır. Bu koşulda kuru incirde mikrobiyal azalma miktarları sırasıyla; E. coli için 3,09 ± 0,07; B. cereus için 0,82 ± 0,03; P. expansum için ise 0,98 ± 0,06 log KOB g-1 olarak belirlenmiştir. Optimum işlem koşullarında inokülasyona tabi tutulmamış kuru incir örneklerine ayrıca renk, HPLC ile karbonhidrat, fenolik madde, antioksidan kapasite ve tekstür analizi gibi analizler de uygulanarak işlemlerin ürün fizikokimyasal özellikleri üzerine etkileri de değerlendirilmiştir.
Fibromyaljide sarkopeni değerlendirimi ve ev egzersiz programının etkinliği
Amaç: ACR 2016 tanı kriterlerine göre FMS tanısı olan olguların sarkopeni bakımından klinik ve US ile objektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Ayrıca sarkopeni için etkinliği önemle vurgulanan germe ve güçlendirme egzersizin etkinliği irdelendi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 01 Ocak 2022- 1 Eylül 2022 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Polikliniklerine başvuran FMS ACR 2016 tanı kriterlerine göre FMS olarak sınıflandırılan 60 hasta dahil edilmiştir. Polikliniğe başvuran hastalardan çalışmaya katılmayı kabul edenler, internet aracılığıyla ulaşılan randomizasyon şemasına göre 2 gruba ayrıldı. Bu gruplardan birine hekim tarafından uygulamalı gösterilen ve görsel kartlarla desteklenen kontrollü ev egzersiz programı verildi. Diğer gruba serbest ve denetimsiz egzersiz yapmaları söylendi. Sadece sözel olarak düzenli egzersiz yapmaları önerildi. Hastalar başlangıç ve 12 haftalık egzersiz tedavisi sonrası US ile kas kalınlığı ölçümü, dinamometre ile el kavrama kuvveti, altı metre yürüme hızı testi, beş defa oturup kalkma testi, zamanlı kalk ve yürü testi, BDÖ, FEA, EBSS ile değerlendirildi. Bulgular: Sosyodemografik verileri incelendiğinde gruplar arası fark saptanmadı. Kasların US ile değerlendirilmesi sonucunda tedavi sonrasında gruplar arası fark saptanmadı. Ancak kas kalınlığının egzersiz sonrası ve öncesi değerleri farkının gruplar arası karşılaştırılmasında biseps braki ve kuadriseps femoris kasında kontrollü egzersiz grubu lehine anlamlı fark saptandı. Bunlara ek olarak kontrollü egzersiz grubunda hastaların grup içi değerlendirilmesinde kas kalınlığı artışı saptandı. El kavrama kuvveti izlem sonrası kontrollü egzersiz grubunda hem grup içi hem de gruplar arası karşılaştırmada daha anlamlı gelişme gösterdi. Fiziksel fonksiyon değerlendirme testlerinde anlamlı artışlar saptandı. BDÖ ve FEA skorlarında kontrollü egzersiz grubunda anlamlı azalma saptandı. Sonuç: Hastaların kontrollü ev egzersizi programı sonrası US ile ölçülen kas kalınlığında artış, fiziksel performansında artış, depresyon düzeyinde azalma ve FEA sonuçlarında azalma meydana gelmiştir. Anahtar kelimeler: Fibromiyalji Sendromu, Sarkopeni, Ultrason, Egzersiz
Kütdiken limon çeşidinde derim sonrası ultrasound uygulamasının muhafaza süresi ve meyve kalite kriterlerine etkisi
Bu çalışmada, Kütdiken limon çeşidi kullanılmış ve ultrasound uygulaması yapılmıştır. Mersin ilinde bir bahçeden derilen limonlar +10°C sıcaklık ve %85-90 oransal nem içeren koşullarda 6 ay (180 gün) muhafaza edilmiştir. Muhafaza öncesi ve sonrası 20°C sıcaklık ve %65 oransal nem içeren koşullarda 15 gün bekletilen meyvelerin raf ömrü incelenmiştir. Periyodik olarak 30 günde bir muhafaza edilen ve 15 gün rafta bekletilen meyvelerin ağırlık kayıpları (%), çürüme (%), meyve kabuk renk değişimi (h°), usare miktarı (%), titre edilebilir asitlik miktarı (%), suda çözünür toplam kuru madde miktarı (%), meyve suyu pH'sı, C vitamini (L-Askorbik asit), toplam fenolik madde (mg gallik asit/L) içeriği, antioksidan aktivitesi gibi fiziksel ve kimyasal analizleri yapılmıştır. Sonuç olarak 6 ay (180 gün) boyunca muhafaza edilen Kütdiken limon çeşidinde ultrasound uygulamasının meyve kalite kriterlerine olumlu etkisinin olduğu saptanmıştır.
Kök kanallarından farklı kök kanal alet çıkarma tekniklerinin dinamik yükleme sonrası kök kırıklarına etkisi
Bu çalışmanın amacı, ultrasonik-BTR-Pen veya trefan frez BTR-Pen teknikleri ile kök kanallarından alet çıkarıldıktan sonra restore edilen dişlerin çiğneme simülatöründe yaşlanma sonrası kırılma direncinin değerlendirilmesidir. Elli dört tek köklü insan dişi, kırılan enstrümanın çıkarılma yöntemine göre 4 gruba (2 kontrol grubu ve 2 çalışma grubu) ayrıldı. Kırık aletler ya ultrasonik+BTR-Pen sistemi ile ya da trepan frez+BTR Pen teknikleri kullanılarak çıkarıldı. Aletin çıkarılmasındaki başarı oranı ve harcanan süre kaydedildi. Kanallarından aletler çıkarıldıktan sonra restore edilen dişlere çiğneme simülatörü ile yükleme yapıldı. Bu çalışmada 6 aya tekabül eden 120.000 devir (1.6 Hz) kullanılmıştır. Yaşlandırma işlemlerinden sonra dişler kesilmiş ve kök bölümleri üniversal test cihazında 1mm/dak hızla bir yüke maruz bırakıldı. Dişlerin kırık alet çıkarma başarı oranı, süresi ve kök kırılma direnci istatistiksel olarak analiz edildi. Trefan frez + BTR Pen ve ultrasonik sistem + BTR Pen ile kırık aleti çıkarma başarısı sırasıyla %95,50 ve %86,40 olarak bulundu ve iki teknik arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Süre karşılaştırıldığında, ultrasonik+BTR-Pen sistemi (23,97±8,35 dk), trepan frez+BTR-Pen (24,1 ± 8,28 dk) ile benzer sonuçlar gösterdi (p > 0,05). Dişlerin kök kırılma dirençleri incelendiğinde trefan ve ultrasonik grupları arasında fark yoktur (p=0.989). Hem Trefan hem de ultrasonik grup pozitif ve negatif kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak kırılma dirençleri anlamlı derece daha düşüktür (p<0,0001). Sonuç olarak trefan frez +BTR Pen ve ultrasonik sistem + BTR Pen grupları arasında kırık alet çıkarılabilme başarısı, süresi ve kök kırılma direnci açısından anlamlı derecede fark yoktur. Anahtar Sözcükler: BTR-Pen, kırık alet, ultrasonik,trefan frez
Malzeme testi için ultrasonik test teknikleri ve düzenekleri
ABSTRACT ULTRASONIC TECHNIQUES AND EQUIPMENT FOR MATERIAL TESTING KOÇ, Ramazan M.S. in Eng. Physics Supervisor: Asst. Prof. Dr. Refik KAYALI February 199E, 82 pages In this study, an ultrasonic transmitter-receiver probe is designed and developed. An ordinary microphone crystal is used in the construction of probes, and its frequency response is determined. Then various experimets are set up to investigate the propagation of sound waves in different mediums applying different methods. Some physical parameters of different materials are measured by using the developed probes. Finally experimental results have been compared with the theoretical results and it has been found that they were in a good agreement with each other. Keywords: transducers, piezoelectric, probe, nondestructive methods, ultrasound 111
Pediatrik yaş grubu hastalarda hepatik fibrozisin değerlendirilmesinde sonoelastografinin yeri
AMAÇ: Bu çalışmada, pediatrik yaş grubu hastalarda hepatik fibrozisin değerlendirilmesinde sonoelastografinin etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEM: Kronik karaciğer hastalığı ön tanısıyla biyopsi yapılması için bölümümüze başvuran 24 adet pediatrik yaş grubu (0-18 yaş) olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların 8'i kız 16'sı erkekti. Olgular Hitachi EUB 7500 US ile incelenerek B-mod ve sonoelastografi görüntüleri elde edildi. Tüm görüntüler dijital ortamda kaydedildi. Tüm olgulara sonoelastografi işleminden bir hafta önce veya sonra biyopsi işlemi yapıldı. Fibrozisin elastografik skorları literatürdeki çalışmalardan faydalanılarak nonfibrotik (skor 1), hafif derecede fibrotik (skor 2), orta derecede fibrotik (skor 3) ve ileri derecede fibrotik (skor 4) olmak üzere dört kategoriye ayrıldı. Tüm görüntüler iki radyolog tarafından kör olarak değerlendirildi ve fikir birliği ile skorlandı. Onaltı olguda ?gerinim oranı? (?strain index?) değerleri hesaplandı. Olguların elastografi skorları, ortalama gerinim oranları ve patolojik tanıları karşılaştırıldı.ULGULAR: Histopatolojik incelemede modifiye ISHAK sınıflaması kullanılarak olgular sınıflandırıldı. Olguların 8'sinde fibrozis saptanmazken (F0) , 5 tanesinde hafif derecede fibrozis (F1), 9 tanesinde orta derecede fibrozis (F2) , 2 tanesinde ileri derecede fibrozis (F3) saptandı. Histopatolojik tanıları bilinmeden yapılan sonoelastografi incelemesinde fibrozis saptanmayan 8 olguda elastografi skorları ortalama 1,75 ± 0,707 , fibrozis saptanan 16 olguda yapılan incelemelerdeise elastografi skorları ortalama 2,94 ± 0,772 arasında değerlendirildi. Yapılan çalışmada sonoelastografinin hepatik fibrozisin varlığını göstermede istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p<0,05) gösterildi. Gerinim oranı değerleri nonfibrotik olgularda ortalama 0.69 ± 0.56 fibrozis saptanan olgularda ise 1.76 ± 0.56 olarak saptandı. Gerinim oranı sınır değeri minimum 1.03 kabul edildiğinde gerinim oranının hepatik fibrozisin varlığını ayırmada %100 duyarlılık, %83.3 özgüllüğe sahip olduğu izlendi.Çalışmamızda olgu sayısının az olması nedeniyle orta ve ileri derecede fibrozis saptanan hastalar aynı grupta değerlendirilmiş olup, yapılan çalışmalarda elastografi skorları hafif ve orta-ileri derecede fibrozisin ayrımında istatistiksel olarak anlamlı idi. Gerinim oranı değerleri çoklu karşılaştırmalarda hepatik fibrozisin değerlendirilmesinde istatistiksel olarak anlamlı bulunduSONUÇ: Kronik karaciğer hastalıklarında pediatrik yaş grubunda hepatik fibrozisin tanı ve evrelemesinde sonoelastografi noninvaziv yardımcı bir tanısal modalitedir.
Tiroid nodüllerinin tanısında US-elastografinin etkinliği
Tiroid nodülü bulunan 100 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların yaşları 18-78 arasında (ortalama 45,6) olup, 79'u kadın, 21'i erkekti. Olgular, Hitachi EUB 7500 US cihazı ile incelenerek, B-mod, renkli Doppler ve elastografi görüntüleri elde edildi. Tüm nodüllerden iki kez gerinim oranı ölçüldü ve ortalama gerinim oranı değerleri hesaplandı. Tüm görüntüler dijital ortamda kaydedildi. Tüm olguların sitolojik/histopatolojik tanısı mevcut idi. Lezyonların elastisite skorları; Skor 1: Nodülün tamamında elastisite var, Skor 2: Ağırlıkla elastik nodül, gerçek zamanlı incelemede değişen inelastik (mavi) alanlar var, Skor 3: Nodül içerisinde geniş ve gerçek zamanlı incelemede değişmeyen inelastik (mavi) alanlar var, Skor 4: Nodülün santralinde geniş ve gerçek zamanlı incelemede değişmeyen inelastik (mavi) alanlar var, Skor 5: Tamamen inelastik nodül, olmak üzere beş kategoriye ayrıldı. Nodüller ayrıca, sayı, boyut, ekojenite, sınır yapısı, halo varlığı, mikrokalsifikasyon varlığı, iç yapı (solid/solid-kistik karışık) ve vaskülarite bakımından da değerlendirildi. Tüm renkli Doppler ve elastografi görüntüleri iki radyolog tarafından kör olarak değerlendirildi ve fikir birliği ile skorlandı. Olguların gri skala özellikleri, vaskülarite skorları, elastografi skorları ve ortalama gerinim oranları, patolojik tanıları ile karşılaştırıldı.Olguların 84'ü benign, 16'sı maligndi. Benign nodüllerin 77'si kolloid (adenomatöz, hiperplastik) nodül, 7'si ise folliküler adenomdu. Malign nodüllerin ise 15'i papiller karsinom, biri andifferansiye tiroid karsinomu idi. Cinsiyet, nodül sayısı, `yüksekliği genişliğinden fazla' bulgusu, iç yapı ve nodül içi vaskülarite ve yoğun vaskülarite ile malignite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Hipoekojenite, belirsiz sınır yapısı, halo yokluğu, mikrokalsifikasyon varlığı ve düzensiz vasküler yapı seyri ile malignite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Skor 1 elastisite izlenen 21 nodülün hepsi benigndi. Skor 2 elastisite izlenen 51 nodülün 47'si benign, 4'ü maligndi. Skor 3 elastisite izlenen 16 nodülün 12'si benign, 4'ü maligndi. Skor 4 elastisite izlenen 11 nodülün 4'ü benign, 7'si maligndi. Skor 5 elastisite izlenen yalnızca bir nodül mevcuttu ve maligndi. Malignite ile yüksek elastisite skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0,001). 3 ve üzerindeki elastisite skorunun duyarlılığı %75, özgüllüğü %81, genel doğruluğu ise %80'di. Benign nodüllerin ortalama gerinim oranı değeri 1,889 iken, malign nodüllerin ortalaması 3,334 idi. Gerinim oranı için 2,485 kesim değeri olarak belirlendi. 2,485'in altında ve üstündeki gerinim oranına sahip nodüller arasında malignite açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p=0,001). 2,485'in üzerindeki gerinim değerinin malignite açısından duyarlılığı %56,2, özgüllüğü %85,7, genel doğruluk değeri ise %81'di. Tüm nodül özellikleri arasında hem duyarlılığı, hem özgüllüğü, hem de genel doğruluğu en yüksek olan özellik, mikrokalsifikasyon varlığı idi.US-elastografi, tiroid nodüllerinin ayırıcı tanısında B-mod ve Doppler ultrasonografiye yardımcı bir görüntüleme yöntemidir.
Tanısal ultrason için adaptif güvenlik parametresi modelinin oluşturulması ve görüntü kalitesinin arttırılması
Tanısal ultrason, bir görüntüleme aracı olarak tıpta yaklaşık olarak yarım yüzyıldır kullanılmaktadır. Tanısal ultrason, doku ve organların yapısı ve fonksiyonları ile ilgili bilgi elde etmek için kullanılmaktadır. Buna karşın bu yöntemde vücut içine akustik enerji gönderildiği için canlı dokular üzerinde ısıl ve mekanik olmak üzere iki biyolojik etki oluşabilmektedir. Tanısal ultrasonun neden olduğu bu biyolojik etkilerin belirli ultrason çıkış değerlerinde tehlikeli olduğu düşünülmektedir. Bu tez çalışmasında, tanısal ultrasonun ısıl ve mekanik biyolojik etkileri için bir güvenlik parametresi önerilmiştir: SUT (güvenli çalışma süresi). SUT modeli, bir eşik seviyesine göre bir doku parçasının güvenli bir şekilde ne kadar süreyle ultrasonla görüntüleneceğini belirlemek için oluşturulmuştur. Bu çalışmada, SUT modelini kullanarak akustik yoğunluğu, A.B.D. İlaç ve Gıda Dairesi (FDA) tarafından belirtilen sınır değerlerinin üzerine arttırılabileceği teorik olarak gösterilmiştir.Operatör, görüntüleme performansını arttırmak için önerilen SUT modelini esas alarak yüksek güçlü ultrason dalgasını kısa süreli olarak kullanabilir. Bu çalışmada, SUT modeli kullanılarak özellikle yüksek çözünürlük ve/veya geniş penetrasyon derinliğinin elde edilmesi amaçlanmıştır. Burada sunulan sonuçlar, güvenli sınırlar içinde kalarak penetrasyon derinliğinin ve/veya çözünürlüğün arttırılması için FDA tarafından müsaade edilenden daha yüksek akustik çıkış değerlerinin kullanılabileceğini göstermiştir. Ayrıca bu çalışma, görüntü kalitesinin, akustik enerji ve frekansın yanında ultrason inceleme süresinin de bir fonksiyonu olarak değiştiğini ortaya çıkarmıştır.
Ultrasonik uç veya Er:Cr:YSGG lazer ile hazırlanan kök ucu kavitelerinde kök ucu dolgu materyali olarak kullanılan farklı adeziv sistemlerin apikal tıkama etkinliği
Bu tez çalışmasının amacı dört farklı kendinden pürüzlendirmeli adeziv sistemin apikal tıkamadaki etkinliğinin bakteriyel sızıntı testi ile incelenmesidir. Ayrıca bu materyallerin tıkama etkinliği ile kök ucu kavitesinin hazırlanmasında ultrasonik uç veya Er:Cr:YSGG lazer kullanımı arasında ilişki olup olmadığı ve cihazların kavite yüzeyinde çatlak oluşturma etkileri de değerlendirildiBu çalışmada 196 adet ön kesici insan dişi deney için hazırlandı. 50 adet kök üzerinde ultrasonik ve farklı parametrelerdeki Er:Cr:YSGG lazer ile kaviteler hazırlandı, çatlak oluşumu stereomikroskop ile incelendi. Ayrıca her gruptan bir numune SEM'da incelendi.Geriye kalan 146 adet kök Grup A ve Grup B olmak üzere rastgele iki ayrı gruba ayrıldı. Grup A'da ultrasonik uç ile Grup B'de ise Er:Cr:YSGG lazer ile kaviteler hazırlandı, kontrol grupları MTA ile dolduruldu. Kalan kökler Grup A (Grup 1, 2, 3, 4) ve Grup B (Grup 5, 6, 7, 8) olarak ayrıldı. Numunelere, Clearfil SE Bond, Clearfil Protect Bond, Clearfil S3 Bond, Optibond Solo Plus uygulandı ve her gruptan iki numune SEM ile değerlendirildi. Geriye kalan numunelerin kök ucu kaviteleri ise kompozit rezin ile tıkandı ve bakteriyel sızıntı metodu ile değerlendirildi.Çalışmanın sonucunda Grup A'da, Grup B'ye göre daha fazla çatlak oluştuğu gözlendi. Grup B alt grupları arasında ise çatlak oluşumu yönünden aralarında anlamlı farklılık gözlenmedi. Grup A ve Grup B'de kontrol gruplarında hiç sızıntı gözlenmedi. Clearfil S3 Bond haricinde diğer adeziv sistemlerde Grup B'deki numuneler Grup A'dakilere göre daha az sızıntı gösterdi.Bu çalışmaya göre kök ucu kavitesinin hazırlanma şekli ve seçilecek kendinden pürüzlendirmeli adeziv sistemin tipi tıkamayı etkileyen bir unsurdur.
Betonların mekanik özelliklerinin çarpma dayanımına etkisinin incelenmesi
Beton dayanımı denildiğinde basınç ve çekme dayanımları olarak algılansa da, bunların dışında çarpmaya da maruz kalmaktadır. Basınç ve çekme dayanımlarını etkileyen faktörler tam olarak incelenmesine karşın çarpma dayanımı üzerinde pek fazla araştırma yapılmamıştır.Yapmış olduğumuz çalışmada; betonun mekanik özelliklerinden olan basınç, eğilmede çekme ve yarmada çekme dayanımlarının çarpma dayanımı üzerindeki etkileri incelenmiştir. Bu amaç doğrultusunda; agrega çapı ve su/çimento (S/Ç) oranının çarpma dayanımı üzerindeki etkilerinin de incelenmesi amacıyla, agrega çapı 4 ? 8 ve 16 mm, S/Ç oranı 0,5 ve 0,55 olan toplam altı seri hazırlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda; basınç, eğilmede çekme, yarmada çekme ve ultra ses değerleri deneysel olarak belirlenmiştir. Ayrıca çarpma dayanımı ile betonun diğer mekanik özelliklerinin kıyaslanması amacıyla Charpy çarpma deneyi yapılarak her serinin kırılma enerjileri ve çarpma dayanımları belirlenmiştir. Elde edilen verilerin analizleri yapılarak betonun çekme dayanımı ile diğer mekanik özellikleri arasındaki ilişki incelenmiştir.Yapılan çalışma sonucunda; dmax değerindeki artış dayanımları artırmıştır. Basınç, çekme ve çarpma dayanımları da yaklaşık olarak aynı oranda artmıştır. S/Ç oranındaki artış basınç ve çekme dayanımlarını yaklaşık %20 oranında azaltmıştır. Fakat çarpma dayanımındaki düşüş %5 civarında kalmıştır.
Geniş bandlı 3 MHz ultrasonik dönüştürücünün tasarımı ve gerçekleştirilmesi
Bu çalısmada, 3 MHz'lik piezoelektrik kristaller kullanılarak genisbantlı bir ultrasonik dönüstürücü tasarımı yapılmıstır. Tasarıma geçmeden önce, piezoelektrik malzemelerin mekaniksel ve elektriksel davranısları, bağıntılarıda göz önüne alınarak detaylı bir sekilde izah edilmistir. Daha sonra, ultrasonik dalgaların özellikleri ve piezoelektrik maddelerle üretilmesi incelenmistir. Bir piezoelektrik materyal kullanılarak yapılan dönüstürücünün, modellemesinde kullanılan esdeğer devreleri verilerek, genisband ve hassasiyet elde etmek için empedans uygunlastırmanın gerekliliği anlatılmıstır. Son olarak, tasarım asamaları anlatılmıstır. Dönüstürücüden elde edilen impuls cevapları verilmistir.
Pnömonili köpeklerde klinik, ultrasonografik ve bronkoskopik bulguların araştırılması
Amaç: Bu çalışma, pnömoni tanısı konmuş köpeklerde; klinik muayene bulguları, hematolojik bulgular, radyografik değerlendirmeler, akciğer ultrasonografisi ve bronkoskopik gözlemlerin bütüncül olarak analiz edilmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın materyalini, Dicle Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi'ne solunum sistemi semptomları ile getirilen ve pnömoni ön tanısı konmuş 50 hasta köpek ile kontrol grubu olarak sağlıklı 10 köpek oluşturmuştur. Tüm köpeklere klinik muayene yapılmış, ardından hematolojik analizler, toraks radyografileri, torakal ultrasonografi (USG) ve bronkoskopik incelemeler yapılmıştır. Elde edilen bulgular hasta ve sağlıklı kontrol grubu arasında karşılaştırılmıştır. Bulgular: Klinik muayene bulgularında; halsizlik, öksürük, burun akıntısı, gözyaşı akıntısı, ateş ve dispne gibi semptomların pnömonili köpeklerde sık karşılaşılan klinik bulgular olduğu tespit edilmiştir. Radyografik incelemelerde, alveoler veya bronkoalveoler infiltrasyonlar ve interstisyel desen bozulmaları saptanmış; ancak plevral yüzeye yakın lezyonların değerlendirilmesinde ve kostaların akciğere gölge yapması nedeniyle de radyografinin sınırlı kaldığı gözlenmiştir. Torakal USG, özellikle subplevral konsolidasyonlar, çizgi artefaktları (B-line) ve hepatizasyon paternleri açısından yüksek tanısal değer göstermiştir. Bronkoskopik gözlemlerde ise mukozal ödem, hiperemi, mukopurulent sekresyonlar ve bronş lümeninde daralma gibi pnömoniye özgü patolojik değişiklikler tespit edilmiştir. Sonuç: Elde edilen bulgular, pnömoni gibi sistemik ve kompleks etkenli hastalıkların tanısında tek bir yöntemin yeterli olmadığını, klinik muayene ile birlikte görüntüleme yöntemlerinin değerlendirilmesinin tanıya önemli katkı sağlayacağını ortaya koymaktadır. Klinik bulguların laboratuvar verileriyle desteklenmesi, radyografinin derin doku değerlendirmesinde, torakal USG'nin yüzeyel lezyonların tanımlanmasında ve bronkoskopinin doğrudan gözleme dayalı detaylı tanısal katkısı ile kombine edilen bu yaklaşım, tanının doğruluğunu artırmakta ve hastalığı izleme süreçlerini kolaylaştırmaktadır. Bu bağlamda, torakal ultrasonografi gibi hızlı, güvenli ve tekrarlanabilir yöntemlerin klinik protokollerine entegre edilmesi ve pnömoni gibi solunum sistemi hastalıklarının yönetiminde standart algoritmaların geliştirilmesi önerilmektedir. Anahtar Sözcükler: Köpek, pnömoni, bronkoskopi, ultrasonografi, radyografi
Ultrason taramalarından fetüs hareketlerinin tespiti için yeni derin öğrenme modelleri geliştirilmesi
Tıbbi görüntülerin ve videoların bilgisayar destekli algoritmalar ile analiz edilmesi, hastalıkların teşhis ve tedavisinde önemli faydalar sağlamaktadır. Özellikle son yıllarda, derin öğrenme algoritmalarındaki artan gelişmeler, medikal verilerin işlenmesinde hız, performans ve donanım ihtiyacı gibi konularda sürekli iyileşme sağlamıştır. İleri derece uzmanlık gerektirebilen medikal verilerin inceleme işlemlerinin derin öğrenme algoritmalarıyla yapılması, hekimlerin karar verme aşamasında yardımcı bir araç olarak yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır. Ultrason (US) videolarında fetüsün hareketlerinin izlenmesi ve anatomik yapıların tanınması bebek sağlığının değerlendirilmesinde önemli bir parametredir. Fetüs hareketlerinin takip edilmesi sağlıklı giden bir gebelik sürecinde önemli bir parametre olup, anne karnında fetal hareketlerin azalması veya hiç olmaması ciddi fetüs risklerinin bir belirtisi olarak değerlendirilebilir. Bu tez çalışmasında, ultrason videolarından fetüs hareketlerinin analizi ve değerlendirilmesi için Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden toplanan ultrason videoları ile bir veriseti oluşturulmuştur. Tez çalışmasında, öncelikle fetal ultrason videolarını kullanarak fetüsün anatomik yapılarını tanımak ve hareketlerini tespit etmek için YOLO ve uzun kısa-süreli bellek (LSTM) algoritmalarına dayanan hibrit bir derin öğrenme yöntemi önerilmiştir. Bu aşamada, fetüsün anatomik yapıları belirlenmek ve hareketlerini takip etmek için ultrason videoları uzman radyologlar eşliğinde etiketlenmiştir. Deneysel analizlerde fetüsün kalp, baş ve gövde gibi anatomik yapılarının hareketleri takip edilerek hareket yörünge örüntüleri çıkarılmıştır. Son adımda ise iki boyutlu düzleme dönüştürülen hareket örüntüleri kullanılarak LSTM derin öğrenme algoritması ile fetal anatomik yapıların tespiti ve sınıflandırılması sağlanmıştır. Ultrason videolarındaki fetal hareketlerin otomatik olarak sınıflandırılması, fetal iyilik halinin değerlendirilmesi ve hamilelik sırasında olası komplikasyonların tespit edilmesi için kritik öneme sahiptir. Tez çalışmasının ikinci aşamasında ise, ultrason video dizilerindeki fetal hareketlerin sınıflandırılmasını iyileştirmek için bir dikkat (attention) mekanizması ve evrişimsel sinir ağlarını (CNN) içeren yeni bir derin öğrenme modeli olan FetalMovNet mimarisi geliştirilmiştir. Model, özellik çıkarımı için CNN ve uzamsal-zamansal örüntüleri yakalamak için bir dikkat mekanizmasını entegre ederek fetal hareketlerin sınıflandırma performansını önemli ölçüde artırmaktadır. FetalMovNet'i değerlendirmek için, yedi farklı anatomik yapıya (kafa, gövde, kol, el, kalp, bacak ve ayak) ait ultrasondaki fetal hareketleri içeren verisetinde deneysel çalışmalar yürütülmüştür. Elde edilen sonuçlar, FetalMovNet'in 0.9887 doğruluk (accuracy), 0.9871 kesinlik (precision), 0.9910 geri çağırma (recall) ve 0.9891 F1-skoru (F1-score) elde ederek gelişmiş CNN ve CNN-LSTM mimarilerinden daha iyi performans başardığını göstermektedir. Ablasyon çalışmaları, FetalMovNet'in CNN için 0.9471 ve CNN-LSTM için 0.9543 ile karşılaştırıldığında, 0.9957'lik bir eğri altı alan (AUC) puanı elde etmesiyle dikkat mekanizmasının etkinliğini doğrulamaktadır. Önerilen FetalMovNet modeli, gerçek zamanlı fetal hareket izleme için sağlam ve klinik olarak uygulanabilir bir araç sağlayarak manuel değerlendirme ihtiyacını azaltmaktadır ve doğum öncesi bakımı iyileştirme potansiyeline sahiptir. Tez kapsamında önerilen derin öğrenme modellerinin boyutu küçük olduğundan sınıflandırma ve tespit süresi oldukça düşüktür ve gerçek zamanlı ultrason görüntülerinin değerlendirilmesi için uygun olduğu değerlendirilmektedir. Çalışmada kullanılan FetalMovNet derin öğrenme modelinin bir diğer önemli avantajı, düşük çözünürlüklü ultrason görüntülerinde bile yüksek performans göstermesidir. Tezde, hareket anomalilerinin sınıflandırılması ve dokulara özel hareket yörüngelerinin ayrıntılı incelenmesi, fetüste nörolojik rahatsızlıkların erken teşhisine yönelik umut vaat eden bir yaklaşım olarak değerlendirilmiştir. Gelecekte bu yaklaşımın, fetüste anormal hareket tespitinde kullanılarak hamilelikte tanı süreçlerinde önemli bir rol oynayabileceği değerlendirilmektedir.
Nadir bir meme kanseri olan papiller karsinom ile invaziv duktal karsinomun ultrasonografik ve mamografik özelliklerinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı,patolojik olarak meme kanseri tanı almış meme kitlelerinde nadir bir meme kanseri tipi olan papiller meme karsinom ile sık bir meme kanseri tipi olan olan invaziv duktal karsinomun ultrasonografik ve mamografik bulgularının araştırılması ve bu iki kanser tipinin karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem:Ocak 2010-Mart 2019 tarihleri arasında patolojik olarak meme kanseri tanısı almış hastalar çalışmaya dahil edildi.Bu çalışmada toplam 88 meme lezyonu (44 papiller kanser, 44 invaziv duktal kanser) araştırıldı.Hastalara ait farklı düzlemlerdeki ultrasonografi görüntüleri ile MLO-KK ve tomosentez görüntüleri PACS sisteminde tarandı.Radyolojik bulgular patoloji verileri altın standart kabul edilerek istatiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular;Histopatololojik olarak tanı almış 44 papiller karsinom hastası ve 44 invaziv duktal karsinom lezyonunun mamografi ve ultrasonografide kontur,şekil,iç yapı,kalsifik-kistik komponent,ekojenite,arka akustik değişklik,cilde göre oryantasyonu,çevre ekojenik halo gibi kriterlere göre gruplara ayrıldı. Gruplar arasında mamografi kontur, USG kontur, USG şekil, USG arka akustik ve USG içyapı bakımından istatistiksel olarak önemli fark elde edildi. Bu değişkenlerden hangisinin gerçekten etkili faktör olduğunu tespit etmek için ileriye dönük seçimli olarak gerçekleştirilen lojistik regresyon analizi yapıldı. Lojistik regresyon analizi USG içyapıda homojen görünüm varlığı (p<0,001) ile USG arka akustikte gölgelenme yokluğunun (p=0,001) papiller karsinomu belirlemede en uygun bulgular olduğunu gösterdi. USG içyapıda homojen görünüme sahip olan bir tümörün papiller karsinom olma olasılığı invaziv duktal karsinoma göre 16,869 kat fazla olarak bulunurken, USG arka akustikte gölgelenme olan bir tümör için aynı olasılık 0,101 kat daha az olarak saptandı. Sonuç:İnvasiv duktal karsinom ile memenin papiller karsinomunu hem ultrasonografik hem de mamografik olarak histopatolojik tanısı olmadan ayırt etmek çok güçtür. Ne ultrasonografik incelemeler ne de mamografik veriler bu iki tanıyı birbirinden ayırt etmede yeterli olmaktadır. Her ne kadar yaptığımız çalışmadaki sonuçlarımız, ultrasonografik bulgulardan akustik gölgelenme artışı ve kitle içyapısında ki homojenite kaybının invasiv duktal karsinom lehine olduğunu gösterse de, yine de invaziv duktal karsinom ile papiller karsinomun ultrasonografik ve mamografik bulguları bir birlerine benzerdir.Dolayısıyla sadece bu iki kriter doğrultusunda her iki kanser türünün ayırt edilmesi hala mümkün değildir. Anahtar sözcükler: Mamografi,Ultrasonografi,Papiller kanser,İnvaziv Duktal kanser
Gebelerde PAPP-A düzeyi ile doppler ultrason ölçümleri ve gebelik sonuçlarının karşılaştırılması
Giriş ve AmaçPreeklampsi ve intrauterin gelişme geriliği ve buna bağlı perinatal ölüm ya da 32. gebelik haftasından önceki erken doğum altta yatan olası plasental patoloji ile çok yakın ilişkilidir. Gebeliğin ilk ve ikinci üç ayında yapılan uterin ve umblikal arter doppler akımları ölçümleri, anne kanında bakılan alfa feto-protein (AFP), human korionik gonadotropin (hCG) düzeyleri plasental yetmezliği erken öngörmek amacıyla en çok araştırılan konulardır. Son olarak gebelikle ilişkili plasma proteininin (pregnancy-associated plasma protein-A; PAPP-A) düşük serum düzeylerinin kötü gebelik sonuçları ile ilişkili olabileceği daha önce yapılan bazı çalışmalarda gösterildi. Bu araştırmadaki amacımız; ilk üç ay testi sırasında bakılan rutin PAPP-A düzeyini, ikinci ve üçüncü üç ay ultrason incelemelerinde fetal biometrik ölçümleri ve doppler akımlarını (bilateral uterin arter, umblikal arter) takip etmek ve gelişme geriliği veya diğer gebelik komplikasyonları tanısını mümkün olan en erken gebelik haftasında koyabilmek ve hasta gruplarının gebelik sonuçlarını karşılaştırmaktır.Gereç ve YöntemlerProspektif kohort olarak planlanan bu çalışmaya 11-14. gebelik haftasında başvuran 175 tekil gebe kadın dahil edildi. Tüm gebelerin ilk üç ay testi sonuçları kaydedildi; ardından 15-18. gebelik haftalarında bilateral uterin arter renkli pulse doppler ultrason incelemesi, 20-24. ve 28-32. gebelik haftalarında umblikal arter renkli pulse doppler incelemesi ve fetal biometrik ölçümleri yapıldı. Tüm gebeler doğuma kadar takip edildi ve bebeklerin doğum ağırlıkları, yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı, preterm doğum (<37 hafta), prematüre doğum (<32 hafta), erken doğum tehtidi, erken membran rüptürü, gestasyonel hipertansiyon veya preeklampsi, gestasyonel diabetes mellitus (GDM), ablasio plasenta, fetal ya da neonatal ölüm bilgileri kaydedildi. Elde edilen veriler ki kare, Mann Whitney U ve Student t testleri ile analiz edildi.Sonuçlarİzlemden çıkan gebeler ayrıldığında kalan 158 hasta çalışma grubunu oluşturdu. İlk üç ay testi sırasında ölçülen PAPP-A değeri için ROC eğrisi çizildi. Sınır değer ( cut-off value) 0,72 MoM alındığında kötü gebelik sonuçları için % 82,4 sensitivite ve % 29,8 spesifisiteye ulaşıldı. 15-18. gebelik haftalarında bakılan sağ ve sol uterin arter PI'nin ortalama değerleri alındı ve ROC eğrisi çizildi. Kötü gebelik sonuçları için sınır değer % 58,8 sensitivite ve % 48,2 spesifisite ile 1,08'den kesildi. Uterin arterde olduğu gibi umblikal arter PI değerleri hesaplandı ve ROC eğrisi çizildi. 20-24. gebelik haftalarında umblikal arter PI için sınır değer 1,135 alındığında kötü gebelik sonuçları için % 70,6 sensitivite ve % 48,9 spesifisiteye ulaşıldı. 28-32. gebelik haftalarında umblikal arter PI için ise sınır değer 0,85 alındığında kötü gebelik sonuçları için % 82,4 sensitivite ve % 22,7 spesifisiteye ulaşıldı. 20-24 ve 28-32. gebelik haftalarında fetal biometrik ölçümlere göre hesaplanan gebelik haftası, son adet tarihinine göre hesaplanan gebelik haftasından 1 haftanın üzerinde gerilik gösteren gebeler ve 20-24. ve 28-32. gebelik haftalarında ölçülen HC/AC oranları sırası ile 1,15 ve 1,10 üzerinde olan gebeler erken başlangıçlı gelişme geriliği açısından riskli grup olarak kabul edildi. Bu grup ile normal gebeler karşılaştırıldığında gebelik sonuçları açısından istatistiksel anlamlı fark saptandı. (p değeri= 0,045) İki grup arasında ortalama bebek doğum ağırlıkları da farklıydı. (p değeri= 0,011)TartışmaÇalışmamızın sonuçlarını ve daha önceki araştırmaları dikkate aldığımızda PAPP-A için, obstetrik komplikasyonlar açısından, kesin olarak belirlenebilen bir sınır değer mevcut değildir. Uterin arter ortalama PI için gebelik sonuçları açısından anlamlı fark yoktu; ancak ortalama bebek doğum ağırlıkları açısından, PI daha düşük olan grubun lehine, anlamlı fark saptandı. Bu sonuç bize yüksek uterin arter PI'nin fetal doğum ağırlığında azalmaya yol açabileceğini gösterdi. Benzer sonuçlar RI için de elde edildi. Uterin arterde unilateral ya da bilateral çentiklenme gösteren hastaların gebelik sonuçlarında ise hiçbir anlamlı fark saptanmadı. Araştırmamızın sonuçlarına göre, fetal biometrik ölçümler ve HC/AC oranı değerlendirmesi ışığında gebelik sonuçları ve bebek doğum ağırlığı açısından anlamlı bulgular elde etmek mümkün olmuştur.
Sucuklarda ultrason destekli nitrit/nitrat ekstraksiyonunun optimizasyonu ve HPLC ile tayini
Bu araştırmada, sucuk ve ısıl işlem görmüş sucukta nitrit ve nitrat katkı maddelerinin yüksek performanslı sıvı kromatografisi ile miktar tayini için kullanılan metot prosedürü ultrason destekli ekstraksiyon ile optimize edilmiştir. Optimize edilen metot ile koruyucu içermediği bilinen sucuk ve ısıl işlem görmüş sucuk nitrit ve nitrat ile zenginleştirilerek validasyon (geçerli kılma) ve ölçüm belirsizliği çalışmaları yapılmıştır. Validasyonda, seçicilik/spesifiklik, tespit limiti, ölçüm limiti, ölçüm aralığı/doğrusallık, tekrarlanabilirlik, tekrarüretilebilirlik, geri kazanım ve sağlamlık parametreleri çalışılmıştır. Yapılan validasyon ve ölçüm belirsizliği çalışmaları sonucunda; ölçüm limiti nitrit için 7 ppm ve nitrat için 12 ppm, geri kazanım oranı nitrit için % 88,03 ve nitrat için % 89,45, genişletilmiş belirsizlik sonuçları her ikisi için de 0,20 olarak bulunmuştur. Validasyon sonucu elde edilen analiz sonuçları istatistiksel testlerle karşılaştırılmış ve uygun olarak değerlendirilmiştir.