Vasküler endotel büyüme faktörleri

150 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik retinopatide LRG1, kallistatin, VEGF, TGFβ düzeylerinin klinik bulgularla ilişkisi

Amaç: DR diyabetin en yaygın mikrovasküler komplikasyonudur. Hastalığın patogenezinde suçlanan faktörler olmasına rağmen kesin nedeni bilinmemektedir, kalıcı tedavisi yoktur. Angiyogenez ile yeni damar oluşumu hastalığın patofizyolojisinde etkili mekanizmalardan biridir. Çalışmamızın amacı diyabetin yaygın komplikasyonu olan DR'de daha önce beraber çalışılmamış anjiyogenez göstergeleri olabilecek LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ düzeylerinin retinopati evreleri ile ilişkisini incelemektir. Gereç ve yöntem: DR gelişmemiş 30 diyabetli, 30 NPDR gelişmiş diyabetli, 30 PDR gelişmiş diyabetli ve 30 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubu olmak üzere 120 kişi çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılan tüm hasta ve sağlıklı gönüllelerin serumunda LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ düzeyleri ölçüldü. Elde edilen veriler SPSS 21 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Diyabetik hastalar ve kontrol grubu arasında LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ düzeylerinde farklılık bulundu (p=0,001). LRG1 ortalaması PDR grubunda 470,22 ± 18,92 ng/ml, NPDR grubunda 438,74 ± 33,5 ng/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 408,9 ± 39,44 ng/ml ve kontrol grubunda 359,9 ± 89,78 ng/ml idi. LRG1 düzeyleri PDR grubunda en yüksek, kontrol grubunda en düşük bulundu. Alt grup analizlerinde LRG1 düzeylerinde; PDR-NPDR arasında (p=0,001), PDR-DR Olmayan diyabetikler arasında (p=0,001), PDR-Kontrol arasında (p=0,001), NPDRKontrol arasında (p=0,001), NPDR-DR Olmayan diyabetikler arasında (p=0,002) farklılık saptandı. Kallistatin ortalaması PDR grubunda 608,64 ± 352,45 ng/ml, NPDR grubunda 272,21 ± 240,13 ng/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 284,4 ± 222,63 ng/ml ve kontrol grubunda 186,0 ± 217,71 ng/ml idi. Kallistatin düzeylerinde PDR grubu ile kontrol, DR Olmayan diyabetikler ve NPDR grupları arasında farklılık saptandı (p=0,001). VEGF ortalaması PDR grubunda 378,54 ± 163,63 pg/ml, NPDR grubunda 247,43 ± 95,62 pg/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 252,7 ± 80,06 pg/ml ve kontrol grubunda 204,4 ± 79,83 pg/ml idi. PDR grubunda VEGF değeri diğer tüm gruplardan yüksekti: PDR-DR Olmayan p=0,003, PDR-NPDR p=0,003, PDRKontrol p=0,001. TGFβ ortalaması PDR grubunda 35,28 ± 14,9 ng/ml, NPDR grubunda 28,84 ± 5,7 ng/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 24,66 ± 9,69 ng/ml ve kontrol grubunda 22,24 ± 5,4 ng/ml idi. TGFβ düzeyleri PDR grubunda, DR Olmayan diyabetikler ve Kontrol grubuna göre anlamlı yüksekti (p=0,012, p=0,001). NPDR-Kontrol grubu arasında da farklılık saptandı (p=0,001). Sonuç: Angiyogenezde rol aldığı düşünülen biyomarkerların; LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ; PDR'de plazma seviyelerinde yükselme görüldü. DR'nin erken teşhisinde ve evrelemesinde bu markerlar non-invaziv ve ucuz belirteçler olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: DR, PDR, LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ

Diabetes mellitusDiabetik retinopatiGlikoproteinler+3
Esra Kiriktir
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Streptozotosin ile deneysel diyabet oluşturulan sıçan karaciğer dokusunda Vasküler endotelyal büyüme faktör (VEGF) geninin ifadesi

Bu tezde deneysel diyabet oluşturulmuş sıçanların karaciğer dokusunda vasküler endotelyal büyüme faktörü'nün (VEGF) gen ifadesini araştırmak amacıyla 20 adet dişi Wistar cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar, kontrol grubu ve deneysel diyabet grubu olmak üzere iki gruba ayrıldılar. Deneysel diyabet grubundaki sıçanlara kilogram vücut ağırlığı başına 50 mg streptozotosin (STZ), 0,01 M sitrat tamponu içerisinde (pH: 4,5) çözülerek karın içi uygulama yol ile tek doz verildi. Kontrol grubu sıçanlara ise STZ'nin çözüldüğü taşıt madde olan 0,01 M sitrat tamponu karın içi yolla tek doz uygulandı. STZ uygulamasının ardından 72 saat sonra sıçanların kuyruk veninden alınan kanlardan kan şeker ölçümü yapıldı ve açlık kan şekerleri 350 mg/dL ve üzerinde olanlar diyabetli kabul edildiler. STZ uygulamasından 21 gün sonra sıçanlar dekapite edilerek karaciğer dokuları alındı ve gerçek zamanlı PZR'de VEGF gen ifadesine bakıldı. Sonuçta diyabet ve kontrol grubu sıçanların karaciğer VEGF gen ifadesinde anlamlı bir fark bulunmadı.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-deneyselGen ifadesi+4
Selin Çelik
İnönü University · Institute of Health Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anti vasküler endotelyal büyüme faktörü bevucizumab'ın nazal polipozis ve nazal mukoza üzerine etkileri

Amaç: Nazal polipozis prevalansı yüzde bir ile yüzde dört arasında değişmektedir Etyopatogenezi halen tam olarak anlaşılamamıştır. Doku kültür çalışmalarında vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF) nazal polipoziste ekspresyonunun arttığı gösterilmiştir. VEGF'nin angiogenezisi ve kapiller permeabiliteyi artırdığı gösterilmiştir. Hastalığın tedavisinde tıbbi ve cerrahi birçok yöntem denenmesine karşın halen nüksler görülebilmektedir. Nazal mukoza hastalıklarından inatçı epistaksislerle seyreden herediter hemorajik telenziektazide de anti-VEGF kullanımı bildirilmektedir. Çalışmamızın hipotezi, anti-VEG'nin neovaskülarizasyonu azaltarak nazal polip oluşumunu ve gelişimini önleyebileceği öngörüsüne dayanmaktadır. Bu maksatla hücresel immünitesi baskılanmış deney hayvanı (fare) modeli kullanıldı. İlacın nazal polipoziste etkinliği incelenirken, nazal mukoza üzerindeki etkilerini ve sistemik yan etkilerini de araştırmayı amaçladık. Yöntem: İnsanlardan elde edilen normal nazal mukoza ve nazal polip dokuları zenogreft yöntemiyle hücresel immünitesi olmayan Nude CD-1 farelere implante edildi. Sekiz fareden oluşan birinci grup kontrol grubu olarak alındı ve herhangi bir ilaç uygulanmadan nazal polip ve nazal mukoza örnekleri implante edildi. Sekiz farelik ikinci gruba sistemik (intraperitoneal) anti-VEGF bir ilaç olan (bevacizumab) uygulandı, üçüncü sekiz farelik gruba sadece nazal polip dokusu implante edildi ve ilacı polip üzerine uygulamayı sağlayan Alzet pompası ile topikal bevacizumab uygulandı ve son 8 farelik gruba sadece nazal mukoza implante edilerek Alzet pompası ile topikal olarak bevacizumab uygulandı. Tüm gruplardaki hayvanlar implantasyonu izleyen altıncı haftanın sonunda sakrifiye edilerek implante edilen polip ve nazal mukoza dokuları ve iç organ örnekleri çıkarılmak suretiyle histopatolojik inceleme için gönderildi. Bulgular: Bu çalışma ile, nazal polipozisin patogenezinde önemli rol oynayan bir mediatör olan VEGF'nin antagonisti bevucizumab'ın hücresel immünitesi işlevsiz olan fare modelinde nazal polipleri kontrol dokularına göre histolojik ölçütlete göre istatistik olarak anlamlı ölçüde gerilettiği gösterilmiştir. Bu etki, ilacın parenteral (i.p) kullanımı ile topikal kullanımında olduğundan daha belirgindir. Nazal mukoza ve polip üzerindeki etki mekanizmasının yeni damar oluşumunu azaltması ve dokuyu stabilize etmesine dayanıyor olması kuvvetle muhtemeldir. Diğer yandan, ilacın akciğer, karaciğer, mide ve böbreklerde işlev bozukluğu yapmayan toksisite bağlantılı minimal değişiklikler yaptığı saptanmıştır. Sonuç : Elde ettiğimiz sonuçlar, bevucizumab'ın tedavisi zor bir hastalık olan NP'de öncelikle topikal formda, insanlarda denenmeyi hak ettiği ve hastalığın tedavisinde önemli gelişmelere yol açabileceği kanaatindeyiz. Çalışmamızın bir diğer sonucu da immün sistemi baskılanmış deney hayvanı modelinin muhtelif kimyasalların hem topikal hem de sistemik preparatlarının etki ve yan etkilerinin test edilmesinde uygun bir model olarak kullanılabileceğini teyit ediyor olmasıdır.

BevacizumabBurunNazal mukoza+2
Onur Erdoğan
Kütahya Dumlupınar University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Veteran sporcularda farklı tip akut egzersizin serum beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) düzeyleri ve nörobilişsel işlevler üzerine etkisi

Bu çalışmada, masa tenisi, koşu ve satranç akut egzersizlerinin veteran sporcuların serum beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), irisin düzeylerine ve nörobilişsel işlev performanslarına etkisini incelemek amaçlanmıştır. 50-65 yaş aralığındaki 30 veteran sporcu (masa tenisi, uzun mesafe koşu ve satranç) ve 10 sağlıklı erkek yetişkin, veteran masa tenisi (VMG, n:10), veteran atlet (VAG, n:10), veteran satranç (VSG, n:10) ve sedanter kontrol (SKG, n:10) grupları şeklinde çalışmaya gönüllü olarak dahil edilmiştir. VMG kalp atım hızı rezervinin (KAHrezerv) %70-75'inde akut masa tenisi (40 dakika), VAG eş şiddet ve sürede koşu ve VSG satranç egzersizleri uygularken SKG yalnızca dinlendirilmiştir. Katılımcılardan egzersizlerden önce ve hemen sonra sırasıyla serum BDNF, VEGF ve irisin seviyeleri için kan örnekleri alınıp hemen ardından Stroop (ST), İz sürme A ve B (İST A / B), Mental Rotasyon (MR) ve Reaksiyon Zamanı (RZ) testleri uygulanmıştır. Ön test- son test değerlerinin % değişimlerinin gruplar arası karşılaştırmaları için, normal dağılım gösteren değişkenlerde Tek Yönlü Varyans analizi, normal dağılım göstermeyen değişkenlerde Kruskal-Wallis analizi uygulanmıştır. Çoklu karşılaştırma testi olarak Bonferroni testi kullanılmıştır. Grup içi karşılaştırmalar için, normal dağılım gösteren değişkenlerde bağımlı örneklem t testi, normal dağılım göstermeyen değişkenlerde ise Wilcoxon işaretli sıra testi yapılmıştır. P<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Akut egzersizler sonrası VMG' de serum BDNF ve irisin seviyesinde anlamlı artış saptanırken diğer gruplarda değişiklik saptanmamıştır. Akut egzersizler sonrası hiç bir grupta serum VEGF seviyelerinde değişiklik gözlenmemiştir. Deneysel çalışma sonrasında tüm grupların RZ değerlerinde değişiklik saptanmamışken, İST B tamamlama sürelerinde anlamlı düşüşler (daha iyi performans) saptanmıştır. Akut egzersizler sonrası tüm egzersiz gruplarında MR etkin cevaplama performansı artış gösterirken SKG' de değişiklik saptanmamıştır. VMG ve VAG gruplarında İST A ve ST 5 tamamlama sürelerinde anlamlı düşüş (daha iyi performans) saptanmışken SKG ve VSG' de değişiklik saptanmamıştır. Bu sonuçlar, veteran sporcularda akut olarak uygulanan yalnızca fiziksel egzersize dayalı aerobik koşu ya da yalnızca bilişsel aktiviteye dayalı satranca kıyasla, bu iki egzersiz çeşidini tek aktivitede birleştirebilen masa tenisinin serum BDNF ve irisin üzerinde sinerjik etki sağlayabileceğini göstermektedir. Dahası farklı tip akut egzersizlerin veteran sporcuların nörokognitif işlev performanslarına olumlu etkisi olduğu ortaya koyulmuştur.

EgzersizNeurobilişsel işlevlerSinir büyüme faktörleri+4
Yakup Zühtü Birinci
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Educational Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Et tipi tavuklarda asites sendromunun oluşumunda vascular endothelıal growth factor (VEGF) aktivitesinin incelenmesi

Asites sendromunda et tipi tavuklarda pulmoner hipertansiyona bağlı olarak sağ kalp yetmezliği oluşur ve bunu izleyen venöz konjesyon gelişerek, vücut boşluklarında seröz sıvı birikimine neden olur. Vascular Endothelial Growth Factor (VEGF), fizyolojik ve patolojik anjiogenezisde ve ödem oluşumunda anahtar bir role sahip olan damarsal geçirgenliği arttıran oldukça güçlü bir mediyatördür. Bu tez çalışması yüksek rakım modeli oluşturularak et tipi tavuklarda Asites oluşumunun akut ve kronik döneminde VEGF'ün hastalıktaki olası rolünü immünohistokimya (İHK), ve ELİSA yöntemleri kullanarak incelemeyi amaçlamıştır. İHK'sal boyamalarda; akciğerde bronş epitelleri, damar endotellerinin ve adventisyasının pozitif boyandığı, damar etrafındaki bağ doku hücrelerinin ise az sayıdaki hayvanda ve sınırlı olarak boyandığı; karaciğerde hepatositlerin çok kuvvetli boyandığı; kalp boyamalarında hayvanların tamamına yakınında miyokart hücrelerinde ve elastik ipliklerde pozitif boyandığı; böbreğe ait kesitlerde özellikle tubul epitellerinin ve pozitif olarak boyandığı, beyin dokusu boyamalarında hayvanların tamamına yakınında nöronların pozitif boyandığı gözlendi. Semikantitatif İHK'sal skorlamada kontrole kıyasla akut dönemdeki asitesli hayvanlarda kalpte (3,28), böbrekte (1,54), akciğerde (1,61) ve beyinde (1,39) kat VEGF'ün daha yoğun boyandığı dikkati çekti. Kronik dönemde ise akut döneme kıyasla böbrekte (2,27), kalpte (2,27), akciğerde (1,81) ve beyinde (2,41) kat daha yoğun boyamalar dikkati çekti. ELISA testinde kronik dönemdeki (118, 2 pg/ml) asitesli hayvanların akciğer doku lizatlarının ortalama değerinin kontrol (114,8 pg/ml) ve akut döneme (114,9 pg/ml) göre daha yüksek olduğu gözlendi. Asites grubu hayvanlardaki asites sıvısındaki VEGF miktarının akut dönemde (69,5 pg/ml) kronik dönemden (16,8 pg/ml) 4,1 kat fazla olduğu gözlendi. Bu çalışmada, VEGF'ün somatik hücrelerden asites sırasında daha fazla salgılandığı ve asites sıvısında akut döneme kıyasla kronik döneme ilerledikçe azalan VEGF varlığının saptanması, VEGF'ün hastalığın patogenezisinde (özellikle akut dönemde) rol aldığını; ödem (ve asites) oluşumunda rol oynayabileceği düşündürmektedir

AssitHipertansiyon-pulmonerKümes hayvanları+2
Ömer Arda
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oksidatif stres markerları; ısı şok proteini-70 (HSP-70), vasküler endotelyal büyüme faktörü-a (VEGF-A), hipoksi ile indüklenen faktör-1alfa (HIF-1α) ve matriks metalloproteinaz-7 (MMP-7) serum düzeylerinin relapsing remitting multipl skleroz hastalarında relaps ve remisyon dönemlerinde ölçümü ile hastalık oluşumuna katkılarının araştırılması

Multipl Skleroz (MS) dünyada genç erişkinlerdeki nörolojik yeti kaybının en sık sebebidir. İmmün yanıt kaynaklı santral sinir sistemi iltihabı MS patogenezinde ana etmendir. Son yıllarda oksidatif stres ve inflamasyonun neden olduğu doku hasarının da hastalık oluşumuna katkı sunduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji polikliniğinde Relapsing Remitting Multipl Skleroz (RRMS) tanısı ile takip edilen hastalarda oksidatif stresin hastalık oluşumuna katkılarını araştırmak amaçlanmıştır. Çalışma prospektif olarak yapılmıştır. Çalışmaya 2017 revize McDonald kriterlerine göre RRMS tanısı almış 142 hasta ile 39 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. 71 hasta atak döneminde alınmış, bu hastalardan metilprednizolon tedavisi öncesi ve sonrası kan örnekleri toplanmıştır. Son 1 yılda atak geçirmeyen 71 hasta remisyon grubu olarak alınmış, sağlıklı gönüllüler ise kontrol grubuna dahil edilmiştir. Çalışma için oksidatif stres markerları HIF-1α, HSP-70, MMP-7 ve VEGF-A molekülleri seçilmiştir. Çalışma Gaziantep Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından TF.UT.22.58 proje no ile kabul edilmiş ve elisa kitleri birim desteği ile temin edilmiştir. Çalışmaya alınan tüm olguların yaş, cinsiyet, engellilik durumları, hastalık tanısı aldıklarından beri geçen süre ve hastalık modifiye edici ajan kullanıp kullanmadıkları kaydedilmiştir. Elde edilen verilerin analizinde SPSS 22.0 Windows versiyon paket programı kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Sonuç olarak; HIF-1α, HSP-70, MMP-7 ve VEGF-A moleküllerinin MS hastalarında oksidatif stres belirteci olarak kullanılmasının istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar göstermediği, ayrıca bu moleküllerin kan düzeylerinin yaş, cinsiyet, hastalık süresi ve EDSS ile de istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyonu olmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Multipl Skleroz, Oksidatif Stres, Isı Şok Proteini-70 (Hsp-70), Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü-a (Vegf-a), Hipoksi ile İndüklenen Faktör-1alfa (Hif-1α)

HIF-1aHipoksiMatriks metalloproteinaz 7+5
Burak Akpek
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otoimmün tiroiditli hastalarda serum adropin, vasküler endotelyal büyüme faktörü, C1q/tümör nekroz faktör ilişkili protein 9, yüksek duyarlıklı C-reaktif protein ve nitrik oksit düzeyleri

Hashimoto tiroiditi (HT) ve Graves hastalığı (GH) en sık görülen otoimmün hastalıklardır. Son zamanlarda yeni çalışmalarda immün sistemin endotelyal disfonksiyon ve ateroskleroz patogenezinde önemli rol oynadığı gösterilmiştir. Adropin yeni keşfedilmiş bir peptid olup enerji homeostazı ve endotel fonksiyonlarının regülasyonu ile ilişkilidir. C1q/tümör nekroz faktör ilişkili protein 9 (CTRP9) özgün bir adipokin olup immünmodülatör ve vasküler etkileri vardır. Bu çalışmada, otoimmün tiroid hastalıkları (OİTH) ile adropin, CTRP9, tümör nekroz faktörü-α (TNF-α), nitrik oksit (NO), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ve yüksek duyarlıklı C-reaktif protein (hs-CRP) arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Kliniği'nde takip edilen 35 GH'li hastayı, 35 HT'li hastayı ve 35 sağlıklı kişiyi inceledik. Tüm hastalarda ve kontrol grubunda biyokimyasal ve hormonal parametreler değerlendirildi. Adropin, CTRP9, TNF-α, NO ve VEGF analizleri immünoassay kitlerle çalışıldı. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, lipid profilleri ve tiroid hormon seviyeleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. Serum adropin ve hs-CRP düzeyleri GH'li hastalarda sağlıklı kontrol grubuna oranla anlamlı olarak yüksekti (sırasıyla p=0,036 ve p=0,004). HT'li hastalarda adropin seviyeleri kontrol grubuna oranla yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi. GH ve HT gruplarında serum CTRP9, NO, VEGF ve TNF-α düzeyleri sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p<0,05). Elde ettiğimiz veriler TNF-α, VEGF, CTRP9 ve NO seviyelerinin HT ve GH olanlarda anlamlı olarak yüksek olduğunu göstermiştir. Bu sonuçlar her iki hasta grubunda otoimmün tiroidite bağlı oluşan sistemik kronik inflamasyon varlığının endotelyal disfonksiyon gelişimine katkısı olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca endotelyal disfonksiyon ve ateroskleroz gelişiminde geleneksel risk faktörlerinden bağımsız olarak NO, TNF-α, VEGF ve CTRP9, OİTH'de takip ve prognoz değerlendirmesi açısından kullanılabilecek parametrelerdir. Adropin düzeylerindeki artış otoimmünite ile ilişkili olabilir ve OİTH değerlendirmesinde yararlı olabilir. Ancak OİTH ile adropin ve CTRP9 arasındaki etkileşim mekanizmasını tespit edecek başka çalışmalara ihtiyaç vardır.

AdropinC reaktif proteinGraves hastalığı+7
Esra Ülker
Gaziantep University
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Psöriazisli hastalarda VEGF, Fas, Fas L Gen polimorfizmleri ile Serum VEGF, fas ve fas l düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması

PSÖRİAZİSLİ HASTALARDA VEGF, Fas, Fas L GEN POLİMORFİZMLERİ İLE SERUM VEGF, Fas ve Fas L DÜZEYLERİ ARASINDAKİ İLİŞKİNİN ARAŞTIRILMASIPsöriazis kronik, multifaktöryel, keratinositlerin T hücre aracılı hiperproliferasyonuyla ve keskin sınırlı, eritemli plak veya papüller üzerinde yerleşmiş, parlak sedefi-beyaz skuamlarla karakterize kronik, otoimmün inflamatuar bir deri hastalığıdır. Demografik ve epidemiyolojik çalışmalar, aile/ ikiz çalışmaları, serolojik ve genetik çalışmalar psöriazisin poligenik ve multifaktöryel bir hastalık olduğunu göstermiştir.Bu çalışmada psöriaziste Fas -670 A/G, Fas L -844 T/C ve VEGF 936 C/T polimorfizmlerinin araştırılması, serumda soluble Fas (sFas) ve FasL (sFasL) değerleri ve serum VEGF düzeylerinin belirlenmesi ve gen polimorfizmleri ile serum düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı ve Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı polikliniklerine başvuran sistemik tedavi gören 50, sistemik tedavi görmeyen 69 hasta dahil edilmiştir. Psöriazis hastası olmayan 140 sağlıklı birey kontrol grubu olarak değerlendirilmiştir. Her üç grupta PCR-RFLP yöntemi kullanılarak Fas -670 A/G, Fas L -844 T/C ve VEGF 936 C/T polimorfizleri çalışılmıştır. Ayrıca hasta gruplarından randomize seçilen 40 tedavili hasta, 40 tedavisiz hasta ve kontrol grubundan randomize seçilen 80 bireyin, mikroelisa yöntemi ile serum sFas, sFas L ve VEGF düzeyleri ölçülmüş, gen polimorfizmleri ile serum düzeyleri arasındaki ilişki araştırılmıştır.Çalışmamızda hasta ve kontrol gruplarında Fas -670 A/G, Fas L -844 T/C ve VEGF 936 C/T polimorfizleri açısından anlamlı bir fark görülmemiş ancak soluble Fas ve Fas L düzeyleri hasta gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. VEGF serum düzeyi CT genotipli bireylerde, CC genotipli bireylere göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur.Sonuç olarak, çalışmamızda Fas -670 A/G, FasL gen -844 T/C ve VEGF -936 T/C polimorfizmleriyle psöriazis arasında belki doğrudan bir ilişki bulunamamıştır. Ancak hastalarda serum sFas ve sFasL düzeylerinin yüksek bulunması, bu faktörlerin hastalığın patogenezinde önemli olduğunu göstermektedir.Anahtar sözcükler: Psöriazis, Fas, Fas L, VEGF, Polimorfizm

Apolipoprotein A IDeri hastalıklarıPolimorfizm-genetik+3
Gülay Gülbol Duran
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lokal ileri evre meme kanserli hastalarda, neoadjuvan kemoterapinin VEGF ve KI-67 değişimine etkisi

Neoadjuvan kemoterapi, lokal ileri evre meme kanserli hastaların tedavisinde günümüzde kullanılan bir yöntemdir. Neoadjuvan kemoterapi ile primer operable meme kanserlerinde meme koruyucu cerrahi şansı artmakta, inoperable ve inflamatuvar meme kanserlerinde ise operabiliteyi sağlayıp sağkalımı uzatmaktadır. Neoadjuvan kemoterapi uygulaması esnasında verilen sitotoksik ajanların etkisiyle neoadjuvan kemoterapi öncesi ve sonrasında değerlendirilen bazı parametrelerde değişimler olmaktadır. Amaç: Bu çalışmada lokal ileri evre meme kanserli hastalarda neoadjuvan kemoterapi etkisiyle tümör çapı, tümörlü dokuda çalışılan vasküler endotelyal growth faktör, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü, Ki-67 ve Cerb-B2 düzeylerinde değişim olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi ve Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı?nda 2008 ve 2013 yılları arasında lokal ileri evre meme kanseri (Evre III-A, evre III-B, evre III-C) nedeniyle tedavi gören, çalışmaya başlamadan önceki hastaların da çalışmaya dahil edildiği 69 hastanın verileri prospektif olarak araştırılmıştır. Tümör çapı, tümörlü dokuda çalışılan vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 düzeyleri neoadjuvan kemoterapi öncesi ve sonrası dönemde karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Neoadjuvan kemoterapi öncesi dönemde tümörlü dokuda değerlendirilen vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 düzeyleri ile; neoadjuvan kemoterapi sonrası dönemde değerlendirilen tümör çapı, vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edilmiştir. Sonuçlar: Bu çalışmada lokal ileri evre meme kanserli hastalara uygulanan neoadjuvan kemoterapinin etkisiyle tümör çapı, vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 gibi parametrelerde istatistiksel olarak değişim olabileceği saptanmıştır. Tümörlü dokuda çalışılan vasküler endotelyal growth faktör düzeyindeki anlamlı değişim, tümörün anjiyogenezisinin ve bu yolla metastaz yapabilme yeteneğinin neoadjuvan kemoterapi etkisiyle azalabileceği sonucunu düşündürmektedir. Tümörlü dokuda çalışılan Ki-67 proliferasyon indeksi düzeylerindeki anlamlı değişim; malign hücre proliferasyonunun neoadjuvan kemoterapi etkisiyle azaldığını gösterebilir. Değerlendirilen vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 düzeylerindeki değişikliklerin kliniğe olan yansımaları için, uzun dönem sonuçlarının değerlendirildiği randomize klinik çalışmalara ihtiyaç vardır Anahtar sözcükler: Meme kanseri, neoadjuvan kemoterapi, tümör çapı, VEGF, Ki-67, ER, PR, Cerb-B2.

Genler-C-Erbb-2Kemoterapi-adjüvantKi-67+7
Ahmet Gökhan Sarıtaş
Çukurova University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Preeklamptik olgularda anjiyojenik ve anti-anjiyojenik faktörlerin araştırılması

Preeklampsi gebeliğin 20. haftasından sonra hipertansiyon ve proteinüri karakterize bir hastalıktır. Maternal ve perinatal morbidite ve mortalitenin en önemli sebeplerindendir. Preeklampsinin patofizyolojisi henüz tam olarak anlaşılamasa da plasental anjiyojenik ve antianjiyojenik faktör dengesinde bozulma ile birlikte seyretmektedir. Bu nedenle son zamanlarda preeklampsinin etiyolojisinde anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörlerin önemi artmıştır. Çalışmamızda preeklamptik olgularda bazı önemli anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörlerin seviyelerinin belirlenmesi ve hastalığın seyri üzerindeki rollerinin tanımlanması amaçlanmıştır. Araştırma Gaziantep Cengiz Gökçek Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi kliniklerinde 24-42 haftalık gebeliği olan preeklampsi nedeniyle tedavi gören hastalar üzerinde yapılmıştır. Bu tezin kapsamında 41 preeklamptik kadın ve maternal yaş olarak uyumlu 32 sağlıklı hamile kadınların serum örneklerinde PlGF (Placental Growth Factor), VEGF (Vascular Endothelial Growth Factor), sFlt–1 (Soluble Fms-Like Tyrosine Kinase–1) ve sEndoglin düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçülmüş ayrıca hemogram, tam idrar tahlili, glukoz, BUN, üre, kreatinin, ALT, AST, potasyum gibi biyokimyasal parametreler de değerlendirilmiştir. Hasta ve kontrol grupları arasında karşılaştırma yapıldığında sFlt-1 ve sEndoglin seviyeleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur(p<0,05). PlGF seviyeleri ise hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur(p<0,05). Ancak VEGF seviyeleri hasta grubunda kontrol grubuna göre yüksek olarak ölçülmelerine rağmen aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Sonuç olarak çalışmamıza göre preeklampside sFlt-1 ve sEndoglin gibi antianjiyojenik faktörlerin seviyeleri artarken, anjiyojenik bir faktör olan PlGF'ninki azalmıştır. Böylece sFlt-1, sEndoglin ve PlGF gibi testlerin kombine edilerek preeklampsinin tanı ve takibinde kullanılabileceği görülmektedir.

EndoglinEtyolojiGebelik+3
Muhammet Hanifi Kızılyer
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı tip 1 diyabetli hastalarda erken nefropati ve endotel disfonksiyon bulguları

Diyabetes mellitus erken kardiyovasküler hastalık için bir risk faktörüdür. Tip 1 diyabetin mikrovasküler komplikasyonlarının hastalık süresi ile arttığı bilinmektedir. Tip 1 DM'da vasküler hastalık, hastalığın süresini ve kronik metabolik bozuklukların ciddiyetini yansıtmaktadır. Bu çalışmanın amacı, diyabetin süresi ile mikroalbüminüri, vasküler endotelyal büyüme faktörü, angiopoietin 2, arteriyel sertlik ve yaşam içi kan basıncı izlemi (YİKBİ) gibi mikrovasküler komplikasyon belirteçleri arasındaki ilişkiyi analiz etmektir. Çukurova Üniversitesi Pediatrik Endokrinoloji polikliniğinde Tip 1 DM tanısıyla takipli 40 çocuk ve 40 sağlıklı çocuk çalışmaya dahil edildi. Hastalar iki gruba ayrıldı: Diyabetin başlangıcından itibaren 5-9 yıl süre geçen 20 çocuk DM-1 grubuna, diyabet başlangıcından itibaren 10 yıl ve üzerinde süre geçen 20 çocuk DM-2 grubuna dahil edildi. Bütün çocukların 24 saatlik idrar mikroalbumin atılımı, HbA1c düzeyi, böbrek fonksiyon testleri, lipid profili kaydedildi. Tüm çocuklara aynı zamanda 24 saatlik kan basıncı izlemi yapıldı ve ELISA testi kullanılarak Ang-2 ve VEGF düzeyleri ölçüldü. Arteriyel sertlik, Vicorder cihazı kullanılarak nabız dalga analizi (Pulse Wave Analizi) ve nabız dalga hızının (Pulse Wave Velocity) ölçülmesi ile değerlendirildi. Ultrasonografik bir cihaz olan Acuson kullanılarak karotis intima kalınlığı değerlendirildi. 24 saatlik idrar mikroalbumin atılımı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında DM-1 ve DM-2 gruplarında daha yüksekti ( p değerleri sırasıyla 0.037, 0,006). HbA1c değerlerinde DM-1 ve DM-2 grupları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Gece, gündüz ve 24 saatlik sistolik, diastolik ve ortalama kan basıncı z skorları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında DM-1 ve DM-2 gruplarında anlamlı olarak yüksek bulundu (p <0.001). Sistolik ve diastolik kan basıncı yükleri (>% 30) kontrol grubuna göre DM-1 ve DM-2 gruplarında anlamlı olarak yüksek bulundu. Ortalama IMK kontrol grubu ile karşılaştırıldığında DM-1 ve DM-2 gruplarında yüksek değildi. Karotis distenbility, elasticity RAW ve SDS, stifness RAW ve SDS için gruplar arasında anlamlı bir fark yoktu. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında nabız dalga hızı DM-2 grubunda daha yüksekti (p=0.02). VEGF düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında DM-1 ve DM-2 gruplarında yüksek olarak bulundu (p <0.001). Ang-2 düzeyleri kontrol grubuna göre DM - 2 grubunda yüksek olarak bulundu (p < 0.001). Ang- 2 düzeylerinde DM-1 ve kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p <0.5). DM-1 ve DM-2 grupları arasında Ang-2 seviyelerinde önemli fark vardı (p=0,017). Ang-2 ve 24 saat idrar mikroalbumin atılımı arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu. Bu çalışmada, diyabetik hastalarda hipertansiyonun tespiti ile yüksek VEGF ve Ang-2 düzeyleri mikrovasküler komplikasyon başlangıcını ve endotel hasarını göstermektedir. 24 saatlik idrarda mikroalbüminüri ve yüksek kan basıncı, bu çocuklarda diyabetik nefropatinin belirleyicileri olabilir. Diyabetik çocuklarda mikrovasküler komplikasyonun azaltılması için sıkı glisemik kontrol gereklidir. Anahtar kelimeler: Tip 1 Diyabetes Mellitus, mikrovasküler komplikasyonlar, Ang-2, VEGF

AnjiopoietinlerAnjiyotensinlerArterioskleroz+5
Fatma Sercan Aynacı
Çukurova University
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Akut lenfoblastik lösemili çocuklarda VEGF-A, MMP-2, MMP-9, TIMP-1 ve TIMP-2 genlerinin ekspresyon ve metilasyon düzeylerindeki değişikliklerin incelenmesi

Akut lenfoblastik lösemi (ALL), lenfositik progenitörlerin malign hastalığı olup tek bir B ya da T hücre klonundan köken alır. Blastik hücrelerin kemik iliğinde birikimi ve çoğalması kemik iliği baskılanmasına neden olur ve hastalık tablosu ortaya çıkar. VEGF-A, TIMP-1, TIMP-2, MMP-2 ve MMP-9 genleri solid tümörlerde hastalığın invazyon ve metastazı ile ilişkilendirilmiş ancak hematolojik kanserlerin etiyolojisine etkileri tam olarak bilinmemektedir. Çalışmamızda, Çukurova Üniversitesi, Pediatrik Onkoloji Bilim Dalı'nda ALL tanısı almış 26 hasta ile bu hastalara yaş ve cinsiyet açısından uygun olan sağlıklı ve ailesinde kanser öyküsü olmayan 26 kontrol dâhil edildi. Hastalarda vasküler endotelyal büyüme faktörü-A (VEGF-A), matriks metalloproteinaz-2 (MMP-2), matriks metalloproteinaz-9 (MMP-9), doku inhibitörü matriks metalloproteinaz-1 (TIMP-1) ve doku inhibitörü matriks metalloproteinaz-2 (TIMP-2) genlerinin ifadesi ile metilasyon düzeyi RT-PCR yöntemi ile tarandı. İnceleme sonucunda; VEGF-A, TIMP-1, TIMP-2, MMP-2 ve MMP-9 genlerinin ifadeleri hasta ile kontrol grubu karşılaştırıldığında; VEGF-A (p<0,05), TIMP-1 (p<0,05), MMP-2 (p<0,05) ve MMP-9 (p<0,05) genleri için anlamlı bir fark saptanırken, TIMP-2 (p>0,05) geninin anlamlı olmadığı tespit edildi. VEGF-A, TIMP-2, MMP-2 ve MMP-9 genlerinin metilasyon yüzdesi hasta ile kontrol grubu arasında karşılaştırıldığında; VEGF-A (p<0,05), TIMP-2 (p<0,05), MMP-2 (p<0,05) ve MMP-9 (p<0,05) genleri için anlamlı bir farkın olduğu saptandı. Çalışmamızda, hastaların yaş, lökosit, hemoglobin, trombosit, CD yüzey antijenleri, metilentetrahidrofolat redüktaz (MTHFR) geni polimorfizmi ve sınıflandırma ölçütleri de istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak çalışmamızda hasta grubumuzda tanı anında VEGF-A, TIMP-1, TIMP-2, MMP-2 ve MMP-9 genlerinin ifadeleri ve metilasyon değerlerinin ALL hastalığının tanısında önemli olabileceği, hastalığın takibinde nüks ve mortalite için araştırılması gereken hedef genler olabileceği iler sürülebilir. Anahtar Kelimeler: Akut lenfoblastik lösemi, VEGF-A, TIMP-1, TIMP-2, MMP-2, MMP-9.

Gen ifadesiLösemiMatriks metalloproteinaz 2+6
Nihal İnandıklıoğlu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hashimoto tiroiditli hastalarda serum fetuin-a ve osteoprotegerin düzeyi ile ateroskleroz arasındaki ilişki

Hashimoto tiroiditi otoimmün tiroid hastalığıdır. Ateroskleroz, dünyada en sık görülen ölüm nedenidir ve ciddi morbiditeye neden olur. Aterosklerozda arterlerin subintima tabakasında lipidler, karbonhidratlar, fibröz doku, kalsiyum gibi maddelerin lokal birikimlerinin oluşturduğu patolojik bir durum söz konusudur. Hipotiroidi hastalarında LDL kolesterol absorbsiyonun artması, endotel disfonksiyonu, hiperkoagulabilite, diastolik hipertansiyon gibi klasik risk faktörlerinin ateroskleroz riskini arttırabileceği üzerinde durulmasına rağmen artmış riskin mekanizması henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Son yıllarda, aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar için yeni risk faktörleri tanımlanmaktadır. Bunlar; fetüin-A, osteoprotegerin (OPG), vasküler endotelial growht faktör (VEGF), fibroblast growht faktör-23 (FGF-23) ve interlökin-6 (IL-6) dır. Biz bu çalışmamızda hashimoto tiroiditi tanılı hastalarda serum fetüin-A, OPG, VEGF, FGF-23, İL-6 düzey tesbiti ile KİMK, brakial arter dilatasyon ölçümü yaparak sağlıklı populasyona göre ateroskleroz ile ilişkisini ortaya koymayı amaçladık. Kontrol grubunun medyan yaşı 30.42+9,6 hasta grubunun medyan yaşı ise 31.85+7.13 saptandı. Her iki grupta da 10 erkek 30 kadın çalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarında FMD-sonra ölçümleri FMD-önce ölçümlerine göre anlamlı derecede yüksek olup bu fark kontrol grubunda daha belirgindi (p=0,001,p=0,001). KİMK, hashimoto hastalarında kontrol grubuna göre daha fazla saptandı ve bu istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,033). Fetüin-A (p=0,37), OPG (p=0,33), FGF-23 (p=0,35), IL-6 (p=0,69) düzeylerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. VEGF istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,024). Hashimoto hastalarında; fetuin-A, osteoprotegerin, FGF-23 ve interlökin-6 düzeylerini sağlıklı populasyona göre farklı bulamadık Dolayısıyla ölçümü yapılmış olan bu parametreleri ateroskleroz ile ilişkilendirmek mümkün olsa da elimizdeki veriler halen yeterli değildir ve daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır

AterosklerozFetuin AHashimoto hastalığı+4
Hakan Yücel
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Neovasküler tip yaşa bağlı makula dejeneresansında ıntravitreal aflibercept tedavisinin etkinliği ve koroid kalınlığı üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Neovasküler tip Yaşa Bağlı Makula Dejeneresansı (YBMD)'ında intravitreal aflibercept tedavisinin sonuçlarının ve koroid kalınlığı üzerine etkisinin değerlendirilmesi. Gereç ve Yöntem: Aralık 2012-Kasım 2016 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Retina Biriminde neovasküler YBMD nedeniyle intravitreal aflibercept enjeksiyonu uygulanan 76 hastanın 89 gözü prospektif olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, sistemik hastalıkları, lens durumları, tedavi süreleri, OKT ve FFA bulguları kaydedildi. Neovasküler YBMD için intravitreal aflibercept enjeksiyonu dışında tedavi almamış olanlar grup 1, daha önceden farklı anti-VEGF tedavisi almış olanlar ise grup 2 olarak sınıflandırıldı. Tüm hastaların enjeksiyon öncesi oftalmolojik muayeneleri yapıldı. Enjeksiyon sonrası kontrollerde en iyi düzeltilmiş görme keskinlikleri (EİDGK), merkezi makula kalınlıkları (MMK) ve koroid kalınlıkları (KK) değerlendirilerek iki grup karşılaştırıldı. Bulgular: Grup 1'de intravitreal aflibercept enjeksiyonu öncesinde ortalama EİDGK 1,12±0,48, grup 2'de 1.07±0,56 idi, aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,647). Grup 1'de enjeksiyonu sonrası ortalama EİDGK 0,94±0,5, grup 2'de 0,98±0,53 idi, aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,555). Enjeksiyon sonrasındaki EİDGK'de grup 1'de ortalama 0,18±0,34 artış olup istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0,01). Grup 2'de ise 0,092±0,38'lik artış olup istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,131). Değişim miktarı açısından iki grup karşılaştırıldığında ise istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı görüldü (p=0,230). Grup 1'de enjeksiyonu öncesinde ortalama MMK 454,96±207,9 µm (101-1000), grup 2'de 454±195,3 µm (148-1039) idi ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,982). Grup 1'de enjeksiyon sonrasında ortalama MMK 254,60±140,98 µm (100-708), grup 2'de 270,63±115,42 µm (119-774) idi, aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,686). Enjeksiyon sonrasında MMK'deki değişim miktarı grup 1'de ortalama 200,35±216,13 µm ve grup 2'de 183,36±203,4 µm olup istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0,00 ve p=0,00). Değişim miktarı açısından iki grup karşılaştırıldığında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görüldü (p=0,234). Grup 1'de enjeksiyon öncesinde ortalama KK 190,98±56 µm (100-384), grup 2'de 197±52,52 µm (125-330) idi, aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,592). Enjeksiyonu sonrasında grup 1'de ortalama KK 168,79±50,64 µm (98-302), grup 2'de 174,92±47,59 µm (106-260) idi ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,14). Enjeksiyon sonrasında KK'deki değişim miktarı grup 1'de ortalama 22,19±0,62 µm olup istatistiksel olarak anlamlı idi (p= 0,014). Grup 2'de ise ortalama 22,28±74,05 µm olup istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,061). Değişim miktarı açısından iki grup karşılaştırıldığında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görüldü (p=0,586). Grup 1 ve grup 2'de enjeksiyon sonrası EİDGK değişimi ile cinsiyet (p=0,418, p=0,552), lens durumu (p=0,182, p=0,993), sistemik hastalık varlığı (p=0,326, p=0,959), Pigment Epitel Dekolmanı (PED) varlığı (p=0,855, p=0,103), İç Segment-Dış Segment (IS/OS) bandı durumu (p=0,203, p=0,888) ve Koroid Neovaskülarizasyonu (KNV) tipi (p=0,972, p=0,275) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Grup 1 ve grup 2'de enjeksiyon sonrası MMK değişimi ile cinsiyet (p=0,543, p=0,955), lens durumu (p=0,793, p=0,879), sistemik hastalık varlığı (p=0,101, p=0,47), PED varlığı (p=0,27, p=0,599), IS/OS bandı durumu (p=0,243, p=0,304) ve KNV tipi (p=0,12, p=0,835) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Grup 1 ve grup 2'de enjeksiyon sonrası KK değişimi ile cinsiyet (p=0,568, p=0,449), lens durumu (p=0,615, p=0,084), PED varlığı (p=0,561, p=0,561), IS/OS bandı durumu (p=0,702, p=0,949) ve KNV tipi (p=0,349, p=0,349 ) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuçlar: Neovasküler tip YBMD'de tedavi seçeneklerinden biri olan intravitreal afliberceptin önceden başka anti-VEGF tedavisi alan ve almayan gözlerde etkili olduğu gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Aflibercept, anti-VEGF, koroid kalınlığı, neovasküler YBMD, OKT

AfliberseptGöz hastalıklarıKoroid+4
Ayna Sariyeva Ismayılov
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik rat modelinde PRP'nin over ve endometrium üzerine etkisi

AMAÇ: Bu çalışmada Diyabetes Mellitus'un mikrovasküler hasar ve fibrozis yapıcı etkisi AMH, VEGF, TGFbeta, Pentraxin-3 üzerinden incelenerek, PRP tedavisinin over ve endometrium üzerindeki tedavi edici ve koruyucu etkinliğinin araştırılması amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda sıçanlar üzerinde STZ aracılığı ile deneysel diyabet modeli oluşturuldu. Diyabetin fibrozis yapıcı etkisi belirli markerlar aracılığı ile histopatolojik yöntemlerle, histokimyasal boyamalarla ve biyokimyasal olarak incelendi. PRP tedavisin etkisi endometrium, ovaryum ve kan örnekleri üzerinden incelendi. Elde edilen bulgular ile gruplar arasındaki farklılık istatistiksel olarak değerlendirildi. BULGULAR: Diyabetin overde atretik folikülleri indüklediği, over rezervini azalttığı, endometriumda fibrozisi arttırıp epitel bütünlüğünü bozduğu ve anjiogenezi azalttığı saptandı. PRP tedavisi verilen grupta AMH seviyesi hem intrauterin hem intraovaryan olarak diğer gruplara göre anlamlı artarken, VEGF seviyesi artmasına rağmen anlamlı farklılık saptanmadı. Tedavi verilen grupta TGFβ seviyeleri intraovaryan ve biyokimyasal olarak azalmasına rağmen endometrial olarak artmış saptandı. PTX3 seviyesi ise intrauterin azalmasına rağmen biyokimyasal ve intraovaryan olarak anlamlı farklılık saptanmadı. SONUÇ: Diyabetik ratlarda PRP tedavisi sonrası over rezervinin, endometrial bütünlüğün arttığı görülürken fibrozisin azaldığı saptandı. PRP kadın doğum kliniğinde klasik tedavilere destek olarak umut vadedici olabilir. ANAHTAR KELİMELER: PRP, Diyabetes Mellitus, TGFbeta, AMH, VEGF, PENTRAXİN-3

Antimüllerian hormonDiabetes mellitusEndometriyum+7
Nigar Çetinkaya
Manisa Celal Bayar University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel OHSS modelinde kisspeptin-54 uygulamasının granüloza hücrelerindeki VEGF ve PEDF seviyelerine etkisi

Amaç: OHSS modeli oluşturulmuş sıçanlarda, Kisspeptin-54'ün, ovaryum morfolojisine ve VEGF, PEDF, PKA ve PKC seviyelerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İmmatür dişi Sprague-dawley sıçanları (n=30, 25 günlük, 30-40gr) rastgele 5 gruba (kontrol, sham, OHSS modeli, kısa süreli kisspeptin-54 uygulanmış OHSS modeli ve uzun süreli kisspeptin-54 uygulanmış OHSS modeli) ayrıldı. Serum LH ve FSH seviyeleri ELISA ile belirlendi. Sağ ovaryumlardan oositler ve granüloza hücreleri izole edilerek VEGF, PEDF, PKA, PKC için qRT-PCR analizi yapıldı. Oositler alfa-tübülin için immünofloresan yöntem ile boyandı. Sol ovaryum dokuları morfolojik olarak ve VEGF, PEDF, PKA, PKC için immünohistokimyasal yöntemler ile değerlendirildi. Bulgular: OHSS grubunda, fallop tüplerinde dilatasyon, ovaryumlarda anormal ağırlık ve hacim artışı gözlendi. Kısa ve uzun süreli Kisspeptin-54 uygulanan gruplarda etkilerin azaldığı belirlendi. OHSS grubunda, gelişmekte olan foliküllerin ve korpus luteumların azaldığı, kistik ve atretik foliküllerin arttığı gözlenirken, Kisspeptin-54 uygulanan gruplarda, gelişen folikül sayılarının ve korpus luteumun arttığı, atretik ve kistik foliküllerin azaldığı saptandı. OHSS grubundaki granüloza hücrelerinde VEGF, PKA, PKC seviyeleri mRNA ve protein düzeyinde artış gösterirken, PEDF seviyelerinin düştüğü belirlendi. Kisspeptin-54 uygulanan gruplarda bu etkilerin iyileştiği bulundu. Oositlerin tüm gruplarda immatür olduğu, olgun oositlerin kesimden önce ovulasyona uğradığı gözlendi. Uzun tedavi protokolünün kısa tedavi protokolünden daha etkili olduğu belirlendi. Sonuçlar: Kisspeptin-54'ün OHSS bulgularını azaltan etkilere sahip olduğu belirlendi. Kisspeptin-54'ün OHSS riskli kadınlarda oosit matürasyonunu tetikleyebilen bir aracı olduğu düşünülmektedir.

Hayvan deneyleriKisspeptinOver+7
Hülya Birinci
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aşırı aktif mesanede anjiyogenik ve inflamatuar belirteçlerin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, endostatin, galektin-3, makrofaj göç inhibitör faktör (MIF) ve vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF), aşırı aktif mesane (AAM) tanısında belirteç olarak kullanımı ve bu belirteçlerin aşırı aktif mesanede anjiyogenik ve inflamatuar süreçlerdeki rolünü değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Şubat 2020 ile Kasım 2020 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Üroloji kliniğine aşırı aktif mesane şikayetleri ile başvuran 30 kişi hasta grubu olarak, şikayeti ve ek hastalığı olmayan 30 kişi de kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubunda ve hasta grubunda, serum ve idrar endostatin, galektin-3, MIF ve VEGF düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Hasta grubunda 4 haftalık medikal tedavi sonrası ölçümler tekrarlandı. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi SPSS 21.0 programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, aşırı aktif mesane hastalarında serum VEGF, serum endostatin ve idrar endostatin düzeyleri istatistiksel anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Sonuçlar: Çalışmamızdaki bu sonuçlar, AAM patofizyolojisinde anjiyogenik sürecin önemli olabileceğini ve serum VEGF, serum endostatin ve idrar endostatin düzeylerinin AAM sendromu tanı ve tedavi süreçlerinde belirteç olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Aşırı aktif mesane, endostatin, galektin-3, makrofaj göç inhibitör faktör, vasküler endotelyal büyüme faktörü

EndostatinGalektin-3Makrofajlar+4
Caner Buğra Akdeniz
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklampsi etiyopatogenezinde antimülleriyan hormon ve ilişkili miRNA'ların rolü

Amaç: Preeklampsi gebelikte en sık görülen komplikasyonlardan olup maternal ve perinatal morbidite ile mortalitenin en önemli nedenidir. Preeklampsi etiyopatogenezinin aydınlatılabilmesi, hastalığı önleyebilmek ve tedavi yöntemleri geliştirebilmek bakımından önemli bir adım olup hem maternal hem de perinatal sağlığa önemli katkıları olacaktır. Çalışmamızda preeklampsi etiyopatogenezinde fetal cinsiyet ve AMH, AMHIIR, VEGF ve microRNA-26, microRNA-126, microRNA-155 ile microRNA-210'un rolünün araştırılması hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya 20 preeklampsi, 20 kontrol grubu hastası olmak üzere toplam 40 hasta dahil edildi. Hem maternal serumda hem de plasentada preeklampsi etiyopatogenezinde oldukça önemli olduğu düşünülen miR-26, miR-126, miR-210, miR-155 miRNA'ların ifade düzeyleri qPCR yöntemi kullanılarak belirlendi. Ayrıca plasenta örneklerinde AMH, AMHIIR, VEGF genlerinin ifade düzeyleri hem immünohistokimyasal hem de qPCR yöntemleri ile tespit edildi. Bulgular: İmmnohistokimyasal değerlendirmede, AMH primer antikor ve AMH reseptör ve VEGF antikor immünreaktivitesinin preeklampsi grubu sinsityotrofoblast hücrelerinde azaldığı; endotel hücrelerin VEGF primer antikoru immünreaktivitesinin preeklampsi grubunda anlamlı olarak azaldığı, VEGF'nin plasenta ekstra embriyonik mezoderm bölgesinde ekspresyonunun kontrol ve preeklampsi grubunda anlamlı farkı olduğu tespit edildi. Plasental dokudan elde edilen örneklerde yapılan qPCR analizlerinde, AMH ve AMHIIR mRNA gen ifadesinin preeklampsi grubunda anlamlı olarak artmış olduğu; VEGF mRNA gen ifadesinin preeklampsi grubunda anlamlı olarak azalmış olduğu gösterildi. Serum ve plasentadan alınan örneklerde miRNA'lar için yapılan qPCR analizleri sonucunda; preeklampsi grubunda miR-26 ifadesinin serum örneklerinde anlamlı olarak artış gösterdiği, plasenta örneklerinde ise anlamlı olarak azaldığı; miR-126 ifadesinin serumda anlamlı olarak azaldığı ancak plasental ifadesinde anlamlı fark olmadığı; miR-155 ile miR-210 ifadesinin ise hem serum hem plasenta örneklerinde anlamlı olarak artış gösterdiği tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda preeklampsi etiyopatogenezi ile ilişkili olduğu düşünülen çeşitli moleküller hem serum hem plasentada incelenmiştir. Elde ettiğimiz veriler doğrultusunda preeklampsi hastalarının serum ifadelerinde anlamlı farklılık saptanan miRNA moleküllerinin, preeklampsinin erken tanınması için bir belirteç olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca plasental doku örneklerinden izole edilip ifadeleri değerlendirilen hem AMH, AMHIIR, VEGF mRNA genlerinin hem de miRNA'ların preeklampsi etiyopatogenezi ile ilişkili moleküller oldukları düşünülmektedir. Çalıştığımız moleküllerle ilgili literatürde farklı görüşler olduğu, ancak yeni moleküller olmaları ve bu sebeple kısıtlı literatür verisi elde edilebilmesi nedeniyle daha fazla ve geniş kapsamlı araştırmalara ihtiyaç olduğu anlaşılmaktadır.

Antimüllerian hormonEtyopatogenezGenetik+2
Didem Çırak
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) inhibitörü alan hastalarda, ilacın tansiyon arteryel ve sol ventrikül diyastolik fonksiyonları üzerine etkisinin araştırılması

Vaskülar Endotelial Growth Faktör (VEGF), anjiyogenezin birincil düzenleyicilerinden biridir. Aktivasyonunu takiben endotelyal hücre büyümesini tetikler ve destekler. VEGF inhibitörleri, 2004 yılında bevacizumab adlı molekülün 2004 yılında kolorektal karsinom'da kullanımı için FDA onayı alması ile birlikte klinik kullanıma girmiş olup, kanser tedavisinde yeni damar oluşumunu engelleyerek gittikçe yaygınlaşan kullanımı olan efektif moleküllerdir. (3,4) VEGF inhibitörlerinin kullanımı ile birlikte görülen yan etkiler arasında hipertansiyon oldukça sık görülmektedir.(5) Celal Bayar Üniversitesi Onkoloji Polikliniğine başvuran ve klinik endikasyonu sonucunda VEGF inhibitörü tedavisi başlanma kararı alınmış olan ve rutin tedavi öncesi kardiyak değerlendirmesi amacıyla Eylül 2020-Kasım 2021 tarihleri arasında Kardiyoloji polikliniğine başvuran hastalar arasından seçilmiştir. Hastalara tedavi öncesi ekokardiyografik görüntüleme ve 24 saatlik tansiyon holter tetkiki yapılmış olup sonrasında yaklaşık 30-45 günlük tedavileri sonrasında (Oral medikasyonlar için 30 gün, bevacizumab tedavisi için 3. Kür sonrası) kontrol ekokardiyografik bakıları ve 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı tetkikleri tekrarlanmış olup yine sonuçlar değerlendirilerek tedavi gereksinimleri sonucunda gerekli antihipertansif tedavileri düzenlenmiştir. Ekokardiyografik incelemede hastaların interventriküler septum (IVS), Asendan aorta ve Mitral annular plan sistolik ekskürsiyon (MAPSE) ölçümlerinde anlamlı bir artış saptanmıştır. (IVS: 9.6±2.2--10.37±1.34 (p: 0.021), Asendan aorta: 35.04±3.16--35.73±2.93 (p: 0.048), MAPSE: 13.87±2.42--14.66±2.64 (p: 0.020)) Her ne kadar interventriküler septum kalınlığının hipertansiyon ile ilişkisi iyi biliniyor olsa da, hastaların bir önemli bir kısmının (tedavi öncesi değerlerine göre artış görülse bile) hipertansiyon tanı sınır değerlerinin altında kan basınçları olduğu ve ekokardiyografi kontrollerinin 30-45 gün içerisinde yapılmış olduğu düşünüldüğünde hastalarda bu değişikliğin asendan aorta ve MAPSE değerleri ile de birlikte, ölçüm kaynaklı olabileceği düşünülmüştür. Hastaların sistolik veya diyastolik fonksiyonlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Hastaların tüm gün, gündüz ve gece ortalama ambulatuvar kan basıncı ölçüm sonuçları değerlendirildiğinde tüm gün ortalama, gündüz ve gece ölçümlerinde sistolik ve diyastolik ölçümlerinin tümünde artış saptanmış olup; ortalama sistolik, ortalama diyastolik, gündüz sistolik ve gündüz diyastolik ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artma görülmüştür. ( Ortalama sistolik: 118.33±10.92--123.81±14.54 p( 0.017), Ortalama diyastolik: 69.85±8.26--73.43±10.0 p(0.018), Gündüz sistolik: 120.52±10.96--126.36±14.17 p(0.011), Gündüz diyastolik: 72.17±8.19--75.87±10.11 p( 0.023)). Sonuç olarak çalışmamızın sonucunda VEGF inhibitörlerinin hipertansiyon öyküsünden bağımsız olarak, arteryel kan basıncı ortalamasını (hem tüm gün ortalama, hem gündüz hem de gece ölçümlerinde) ve hem sistolik hem diyastolik kan basıncını arttırdığı görülmüştür. Bu bağlamda onkolojik değerlendirmesinde VEGF inhibitör tedavisi alacak hastaların bu anlamda rutin olarak daha yakından takip edilmesi önem arz etmektedir.

EkokardiyografiVasküler endotel büyüme faktörleriVentriküler fonksiyon-sol+1
Eren Ozan Bakır
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Astımlı hastalarda serum Plasental Growth Faktör (PIGF), Vasküler Endotel Growth Faktör (VEGF) ve CD 95'in klinik testlerle ilişkisi

Amaç: Astım kronik inflamatuar bir hastalık olup hastalığın patofizyolojisi, hala tam olarak anlaşılamamıştır. Astımda yeni damar oluşum mekanizması halen yoğun biçimde araştırılmaktadır. Çalışmamızda, astım hastalarındaki remodelizasyon göstergelerinden olan; vasküler endotel büyüme faktörü (VEGF), Plasental büyüme faktörü (PLGF), vasküler endotel büyüme faktörü reseptörü-1 (VEGFR-1), vasküler endotel büyüme faktörü reseptörü-2 (VEGFR-2) gibi anjiogenik markırları, CD4, CD8, CD25, CD45RO, CD95 gibi hücre yüzey belirteçlerini ve inflamasyon göstergesi hs-CRP'nin incelenmesi amaçlanmıştır.Gereç yöntem: Çalışmaya, 30 orta persistan astımlı hasta hasta grubuna ve 20 sağlıklı gönüllü kontrol grubuna dahil dahil edilmiştir. Tüm olgulardan çalışma başında bir kez venöz kan örneği alınmıştır. Hasta grubuna solunum fonksiyon testi uygulanmıştır. Serum VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeyleri ELISA yöntemi ile, serum hs-CRP immunassay yöntemi ile ve CD4, CD8, CD25, CD45RO, CD95 hücre yüzey belirteçleri flow sitometri yöntemiyle çalışılmıştır.Bulgular: Astım ve kontrol grubu arasında VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeyleri anlamlı olarak birbirinden farklı bulunmuştur (sırasıyla p= 0,002, p= 0,004, p= 0,006, p= 0,001). Hs-CRP düzeylerinde ise hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık (p= 0,227) gözlenmemiştir. Hastalık süresi ile çalışma parametreleri arasında bir ilişki saptanmamıştır. CD4, CD8, CD25, CD45RO, CD95 hücre yüzey belirteçleri için iki grup arasında da anlamlı bir fark (sırasıyla p= 0,401, p= 0,184, p= 0,186, p= 0,127, p= 0,446) saptanmamıştır. Hastalık süresi 5 yıldan fazla olanların 5 yıldan az olanlara göre, CD4+ ve CD25-CD4+ lenfosit düzeyleri, artmış, hastalık süresi 10 yıldan fazla olan grubta 10 yıldan az olanlara göre, CD4+ ve CD25+ lenfosit düzeyleri artmış olduğu gözlenmiştir. FEV1 ile VEGF arasında (r=-0,399, p=0,029) ve FEV1 ile CD4+ düzeyleri arasında negatif korelasyon (r=-0,467, p=0,009) tesbit edilmiştir.Sonuç: Astımlı hasta grubunda anjiogenez markırlarının sağlıklı kontrollerden yüksek olması, astım patofizyolojisinde anjiogenez mekanizmasının önemini göstermektedir. Astım hastalarında serum PLGF düzeyleri ilk kez çalışmamızda incelenmiş ve sağlıklı konrollere kıyasla astım hastalarında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı tespit edilmiştir. İleri araştırmalarda astımda farklı evrelerdeki hastalarda serum VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeylerinin incelenmesi astımdaki vaskülogenezis mekanizması konusunda daha ayrıntılı bilgiler sağlayabilecektir. Ayrıca, FEV1 ve VEGF arasındaki saptadığımız negatif ilişki örneğinde olduğu gibi serum VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeylerinin astım hastalarında evrelendirmede de yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Söz konusu anjiogenez patofizyolojisini aydınlatacak çalışmalar yeni ilaçlar içinde yol gösterici olacaktır kanısındayız.

Akım sitometrisiAnjiyogenez inhibitörleriAstım+4
Mehmet Çalkan
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Behçet hastalarında sTREM- 1, VEGF-B VE VEGF gen ekspresyonu düzeylerinin, hastalık aktivasyonu ile ilişkisinin değerlendirilmesi

AMAÇ: Çalışmada VEGF-B, VEGF gen ekspresyonu ve sTREM-1 düzeylerinin Behçet hastalığı aktivasyonu ile ilişkisinin araştırılması amaçlandı.GEREÇ VE YÖNTEM: Romatoloji Polikliniği'ne başvuran ve Uluslararası Çalışma Grubu kriterlerine göre BH tanısı konulan hastaların klinik özellikleri incelendi. EBDCAF skorlamasına göre aktif dönemde olan 30 Behçet hastası ile 30 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Laboratuarında, tüm hasta ve sağlıklı grubunun VEGF-B, VEGF gen ekspresyonu ve sTREM-1 düzeyleri çalışıldı.BULGULAR: Aktif Behçet hastalığı olan olguların VEGF-B, VEGF gen ekspresyon ve sTREM-1 düzeyleri, kontrol grubuna göre yüksek bulundu. Fakat sadece VEGF gen ekspresyonu istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0.008). Behçet hastalarında oral aft, genital ülser, göz, eklem, damar, deri ve nörolojik tutulumlu hastaları alt gruplar halinde ayrı ayrı analiz edildi. Eklem tutulumu (artrit/artralji) olan Behçet hastalarının VEGF gen ekspresyon düzeyini ve damar tutulumu olan (DVT/tromboflebit) Behçet hastalarının ise VEGF-B ve VEGF gen ekspresyonu düzeyini istatistiksel olarak anlamlı (p=0.035, p=0.021) yüksek bulduk. Bununla beraber her bir alt grup, kontrol grubu ile ayrı ayrı analiz edildi. Tüm gruplarda VEGF gen ekspresyonu, kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı. Genital ülseri ve damar tutulumu (DVT/tromboflebit) olan hastalarda aynı zamanda VEGF-B düzeyleride kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı.SONUÇLAR VE ÖNERİLER: VEGF-B ve VEGF gen ekspresyonu Behçet hastalığında aktivite belirteci olabilir. Ayrıca bu çalışma eklem ve damar tutulumu olan Behçet hastalarında yeni tedavi seçeneklerinin irdelenmesi gerektiğini göstermektedir. İlerleyen yıllarda bu çalışmayı irdeleyerek daha yüksek katılımlı araştırmalar ile VEGF'nin BH'lığı etyopatogenezi, aktivasyon ve prognozu üzerindeki rolünü ortaya koyan ve buna yönelik tedavi yöntemlerini araştıran yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Sözcükler: Behçet hastalığı, sTREM-1, VEGF-B, VEGF gen ekspresyonu

Behçet hastalığıPrognozVasküler endotel büyüme faktörleri
Kadir Harmancı
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesane üroteliyal neoplazilerinde D2-40 ile saptanan lenfatik damar yoğunluğunun ve lenfatik endoteliyal büyüme faktörlerinin (VEGF-C and VEGF-D) ekspresyonunun klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi

Bu çalışmada mesanenin 12 DMPPÜN, 84 DDPÜK ve 88 YDPÜK olgusu ile 8 CİS odağı ve 30 normal mukoza örneği yaş, cinsiyet, nüks, progresyon gibi klinik özellikler yanı sıra histopatolojik özellikler ile gözden geçirilmiştir.D2-40, VEGF-C ve VEGF-D ekspresyonları tümör derecesi, tümör evresi, tümörün nüks ve progresyonundaki yararlılıkları açısından immunhistokimyasal yöntemle incelenmiştir.PÜN'lü olguların yaşı tümörün histolojik derecesi ve invazyon derecesi (pT) ile pozitif korele bulunmakla birlikte (sırasıyla p?0,001, p=0,01), erkek ve kadın olgular arasında histolojik derece ve invazyon açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Nükslü grupta, nükssüz gruba göre histolojik derece ve invazyon daha yüksek saptanmıştır(sırasıyla p=0,006, p=0,000). Nüks gösteren toplam 34 olgunun 11'i histolojik derece progresyonu,18'i invazyon açısından progresyon göstermiştirNormal mukozada bulunan LDY, neoplastik oluşumlarda bulunan LDY'den daha düşük saptanmıştır (p=0,003). Tümörlü olgularda ise LDY, histolojik dereceve invazyon derecesi ile ilişkili olmakla birlikte nüksü öngörmede değerli bulunmamıştır. Artmış LDY'nin mesane ÜK'lerde prognostik belirleyicilerden olan histolojik derece (p=0.000) ve invazyon kapasitesi ile (p=0,001) ilişkili bulunması nedeniyle LDY'nin kötü prognoz ile ilişkili olduğu düşünülebilir. Çalışmamızda VEGF-C ekspresyonu arttıkça histolojik derece (p=0,026) ve invazyon derecesinin (p=0,034) azaldığı görülmektedir. VEGF-D ekspresyonu ise klinikopatolojik parametrelerden hiçbiri ile ilişkili bulunmamıştır. Literatürde mesane ÜK'lerinde VEGF-C ve VEGF-D için prognostik belirleyici olarak çelişkili sonuçların olması bu büyüme faktörlerinin geniş serilerde yeni antikorlarla araştırılması gerektiğini düşündürmüştür.

Kan damarlarıLenfatik sistemMesane+3
Arzu Özdamar
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artrit hastalık aktivitesinin değerlendirilmesinde dinamik MRG, serum anjiogenik faktör düzeyleri ve VEGF gen ekspresyonunun araştırılması

Amaç: Çalışmamızda RA'lı hastalarda eş zamanlı olarak anjiogenez belirteçlerinin serum seviyelerini ve periferik kan VEGF gen ekspresyon düzeylerini saptayarak, RA hastalık aktivasyonunun hem konvansiyonel indeksleri (klinik, laboratuvar ve radyolojik), hem de dinamik kontrastlı MR parametreleri ile ilişkilerini değerlendirmeyi amaçladık.Gereç ve yöntem: Çalışmaya 40 RA hastası ve 20 sağlıklı kontrol eş zamanlı olarak serum anjiogenez belirteçlerinin ((VEGF, ang-1, ang-2, tie-2) ve VEGF gen ekspresyon düzeyi çalışıldı ve 40 RA hastası ve 7 kontrole el bilek dinamik kontrastlı MR görüntülemesi yapıldı. Görüntülerin analizi sonucu elde edilen sinyal zaman eğrisinden REE ve REt değerleri hesaplandı. 40 RA hastasının her iki el ?el bilek ve ayak direkt grafileri modifiye Sharp Van der Heijde skorlama sistemine göre skorlandı. Hastalık aktivitesi klinik ve laboratuvar parametreleri değerlendirildi.Klinik değerlendirmede sabah tutukluğu süresi, hastanın ağrı değerlendirmesi (VAS), hekim ve hasta global değerlendirmesi (VAS) sorgulandı. Hassas eklem ve şiş eklem sayısı belirlendi. Hastalık aktivitesi için DAS 28, Ritchie skoru hesaplandı. Fonksiyonel değerlendirme için HAQ kullanıldı. Laboratuvarda anti CCP, RF, ESH ve HsCRP analizi yapıldı.Bulgular: Çalışmamızda RA hastalarında, serum VEGF ve VEGF gen ekspresyon düzeyleri, dinamik kontrastlı MR görüntüleme parametreleri REE ve REt değerleri kontrollerden anlamlı olarak yüksek saptandı. Hastalık süresine göre yapılan alt grup analizlerinde sadece serum VEGF düzeyinde geç hastalık döneminde, erken hastalık dönemine göre anlamlı yükseklik saptandı. DAS 28'e göre alt grup analizlerinde orta ve yüksek aktiviteli hastalar arasında ise sadece REE değeri için anlamlı fark saptandı. VEGF değeri yüksek aktiviteli hastalarda istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha yüksek saptanmıştır. Geç hastalık döneminde serum VEGF düzeyi ile REE arasında anlamlı korelasyon saptandı. REE ve REt parametreleri tedavi almayan hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti. Laboratuvar parametrelerinden anti-CCP ile ang-1 arasında, klinik hastalık aktivite parametrelerinden DAS 28, HAQ, ritchie skoru ile REE ve REt arasında, geç hastalık döneminde serum VEGF düzeyi ile SVH total ve erozyon skoru arasında anlamlı korelasyon saptandı.Sonuç ve öneriler: Sonuçlarımız, RA hastalarında serum VGEF, VEGF gen ekspresyon düzeylerinin ve dinamik konrastlı MR REE ve REt parametrelerinin neovaskülarizasyonu yansıtmada kullanılışlılığını göstermiştir. Klinik aktivite parametreleri DAS 28, HAQ, ritchie skoru ile dinamik MR parametreleri REE ve REt arasında korelasyonun saptanması ve yüksek aktiviteli hastalarda REE değerinin anlamlı olarak yüksek olması, tedavi almayan hastalarda REE ve REt değerlerinin tedavi alan hastalara göre daha yüksek olması dinamik kontrastlı MR'ın hastalık aktivitesini ve tedavinin etkilerini değerlendirmede kullanışlılığını desteklemektedir. Anjiogenez belirteçlerinden VEGF'in hastalık süresi ile korele olarak artış göstermesi, geç hastalık döneminde daha yüksek saptanması, VEGF ile SVH total ve erozyon skoru, ang-1 ile anti-CCP arasında saptanan korelasyonlar, anjiogenez belirteçlerinin hastalık aktivitesi yanında eroziv ve destrüktif değişiklikleri öngörme ve hastalık progresyonu değerlendirmede bir parametre olabileceğini göstermektedir.

Anjiyogenez inhibitörleriArtrit-romatoidManyetik rezonans görüntüleme+1
Zahide Aslanalp
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psödoeksfoliasyon sendromu olan ve olmayan gözler arasında hümör aköz ve kanda TIMP, MMP, VEGF ve CTGF düzeylerinin araştırılması

Amaç: Ülkemizde sık rastlanan psödoeksfoliasyon sendromunda (PES) etiopatogenez halen tartışmalı bir konudur. Bu çalışmada PES bulunan ve PES bulunmayan bireyler arasında hümör aközde (HA) ve serumda matriks metalloproteinaz doku inhibitörleri 1 (TIMP-1), matriks metalloproteinaz 9 (MMP-9), bağ dokusu büyüme faktörü (CTGF) ve vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) düzeylerinin farklı olup olmadığını ve dolayısıyla bu maddelerin regülasyonunun gelecekte PES tedavisinde potansiyel rolü olup olamayacağını incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya katarakt ameliyatı geçiren toplam 72 hastanın 72 gözü (PES grubu n:30, katarakt haricinde okuler patolojisi bulunmayan kontrol grubu n:42) dahil edildi. Pseudoeksfoliatif glokomu (PEG) olan PES hastaları ?PEG +? alt grubu, glokom saptanmayan PES hastaları ise ?PEG -? alt grubu olarak belirlendi. Hastalardan operasyon gününde koldan 5 ml kan örneği, operasyon başlangıcında ön kamaradan 100-200 ?l HA örneği alındı. Kan örneklerinin santrifüjü sonrası elde edilen serum örnekleri ile HA örnekleri derin dondurucuda analiz edilinceye kadar muhafaza edildi. HA örneklerinde TIMP-1 ve MMP-9 düzeyleri, serum örneklerinde TIMP-1, MMP-9, CTGF ve VEGF düzeyleri ELİSA kitleri kullanılarak belirlendi.Bulgular: Ortalama HA MMP-9 ve TIMP seviyeleri PES grubunda sırasıyla 3,54±5,09 ng/ml ve 31,2±37,9 ng/ml, kontrol grubunda sırasıyla 4,16±6,11 ng/ml ve 21,1±16,08 ng/ml olarak saptandı (p>0.05). Serum MMP-9 ve TIMP seviyeleri PES grubunda sırasıyla 283,7±348,6 ng/ml ve 122,4±150,3 ng/ml, kontrol grubunda sırasıyla 427,4±435,7 ng/ml ve 97,5±57,9 ng/ml olarak saptandı (p>0.05). Serum örneklerinde ortalama VEGF ve CTGF düzeyleri PES grubunda sırasıyla 333,08±241,73 ng/ml ve 570,95±1222,13 ng/ml, kontrol grubunda sırasıyla 381,73±226,2 ng/ml ve 449,48±459,64 ng/ml olarak saptandı (p>0.05). HA' de ortalama TIMP-1 seviyesi PEG+ alt grubunda PEG- alt grubuna göre belirgin derecede yüksek (p=0.012), HA ortalama MMP-9 seviyesi ise PEG+ alt grubunda PEG- alt grubundan daha düşük olarak belirlendi (p>0.05). Ortalama serum TIMP-1 seviyesi PEG- alt grubunda PEG+ alt grubuna göre daha yüksek, ortalama serum MMP-9 seviyesi PEG+ alt grubunda PEG- alt grubuna göre daha düşük olarak saptandı (p>0.005). Ortalama serum CTGF düzeyi PEG+ alt grubunda PEG- alt grubundan daha yüksek iken (p>0.005), ortalama serum VEGF düzeyi iki alt grup arasında çok yakın düzeydeydi (p>0.005).Sonuç: PES bulunan olgularda gerek HA gerekse serumda MMP , TIMP ve CTGF düzeylerinde PES bulunmayan olgulardan farklılıklar mevcuttur. Bu durum ekstrasellüler matriks homeostazının ekstrasellüler matriksin birikimi yönünde bozulduğunu desteklemektedir. PEG mevcut olgularda MMP-9, TIMP ve CTGF düzeylerinin glokomu olmayan PES olgularından farklı bulunması PEG' in PES tablosunun daha ileri bir formu olduğunu düşündürmektedir. Gelecekte MMP-9, TIMP ve CTGF arasındaki ilişkileri düzenleyecek koruyucu tedavilerin geliştirilmesiyle PES' in gelişiminin engellenebileceği veya yavaşlatılabileceği öngörülebilir.Anahtar kelimeler: psödoeksfoliasyon sendromu, psödoeksfoliasyon glokomu, hümör aköz, ekstrasellüler matriks, MMP-9, TIMP-1, CTGF.

Aköz sıvıEkstrasellüler matriksGlokom+5
Ceren Gülhan Top
Manisa Celal Bayar University
2011
00

Related subjects