Atatürk University
Discipline

Veterinerlik Cerrahisi Anabilim Dalı

Atatürk University

249

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Kedilerde multiple mandibula kırıklarının mandibular eksternal fiksatör ile sağaltımı

Bu çalışmada, kedilerde multiple mandibula kırıklarının mandibular eksternal fiksatör ile sağaltımının klinik ve radyolojik bulguları değerlendirildi. Bu amaçla, Siirt Üniversitesi Hayvan Sağlığı Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne getirilen ve mandibula kırığı belirlenen değişik ırk, yaş ve cinsiyette 8 kedi kullanıldı. Çalışmada, osteosentez materyali olarak Aysam Medikal tarafından tasarlanan "mandibular eksternal fiksatör sistemi" kullanıldı. Yapılan klinik ve radyolojik muayeneler sonucunda olguların hepsinde enfekte olmayan açık kırıklar belirlendi. Deplasmansız mandibula kırığı belirlenen 6 olguda kapalı redüksiyon ve eksternal fiksatör yöntemi, 2 olguda ise belirgin deplasman nedeniyle sınırlı açık redüksiyon ve eksternal fiksatör yöntemi uygulandı. Hastalar postoperatif bakım için hospitalize edildi. Postoperatif 7. günde radyolojik muayene bulgularında kırık iyileşmesinin tüm olgularda başladığı belirlendi. Yapılan kontrollerde olguların tamamında kırık iyileşmesi 6-7 haftalarda tamamlandı ve eksternal fiksatörler uzaklaştırıldı. Bu döneme kadar 2 olguda hafif pin dibi enfeksiyonu, 3 olguda da ödem belirlendi. Ancak, bu yönde yapılan sağaltım girişimleriyle kırık iyileşme sürecinin olumsuz yönde etkilenmediği görüldü. Sonuç olarak, kedilerde karşılaşılan değişik şekil ve lokalizasyondaki mandibula kırıklarında, mandibular eksternal fiksatör sisteminin endike olduğu sağaltım yönteminin uygulanmasıyla klinik ve fonksiyonel iyileşmenin kısa sürede sağlanabileceği kanısına varılmıştır.

Onur Yıldırım
Siirt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Tavuklarda tarsometatarsal kırıkların iyileşmesinde semisirküler ve sirküler eksternal fiksatör sağaltımlarının klinik ve biyomekanik yöntemlerle değerlendirilmesi

Kırık uçlarının karşı karşıya getirilmesi (redüksiyon) ve stabilizasyonun sürdürülmesi kırık tedavisinin en önemli noktasını oluşturmaktadır. Gerek evcil gerekse yabani kanatlılarda kanat ve ekstremitede uzun kemik kırıklarıyla sıkça karşılaşılmaktadır. Bu çalışmada, tavuklarda tarsometatarsal kırıklarda semisirküler ve sirküler eksternal fiksatör sağaltım teknikleri uygulanarak, iyileşme klinik ve biyomekanik yöntemlerle değerlendirilecektir. Bu yöntemlerde elde edilecek sonuçlar semisirküler eksternal fiksatörün sirküler eksternal fiksatör seviyesinde kırık iyileşmesi sağlarsa yapılacak daha ileri çalışmalarla kanatlıların femur ve kanatlardaki uzun kemik kırıklarında uygulanmasına imkân sağlayabilecektir.

BiyomekanikKırık fiksasyonuKırık fiksasyonu-ekstramedüller+5
Mehmet Salih Karadağ
Harran University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Van kedilerinde büyümeye bağlı iskelet gelişim bozukluklarının radyolojik vebiyokimyasal tanısı

Bu çalışma; Y.Y.Ü. Van Kedisi Araştııma Merkezi bünyesine kayıtlı ve Van ili yöresinden sağaltım amacıyla kliniklerimize getirilen 1-12 ay arasında bulunan, gelişme dönemindeki Van Kedilerinde iskelet sistemi hastalıklarının biyokimyasal ve radyolojik tanılarının tespiti amacı ile yapılmıştır. Araştırmada her iki cinsiyetten 20 adet erkek ve 20 adet dişi olmak üzere toplam 40 adet Van kedisi kullanılmıştır. Çalışmaya alınan hayvanların 3 aylıktan itibaren 3'er ay aralıklar ile ekstremite ve vücudun diğer kısımlarının radyolojik muayeneleri gerçekleştirilmiştir. Bu muayene sonucu; 3 'ünde raşitizma, 2'sinde hipertrofik osteopati, Yünde nutrisyonel sekonder hiperparatroidizm olmak üzere toplam 8 adet Van kedisinde metabolik kemik hastalıkları ve 8 adetinde de kalça displazisi tespit edilmiştir. Araştırmada 3'er ay aralıklar ile kan örnekleri alınan 32 adet sağlıklı Van kedisinin 3, 6, 9, ve 12 aylık Ca, P, Mg ve ALP değerleri sırası ile istatistiki olarak 3 2.8ThO.22, 211.50H1.79, 6 aylıkta; 195.40H3.98, 9 aylıkta; 10.1H.19, 6.0H0.22, 2.3Ho.12, 175.89H2.26, ve 12 aylıkta; 9.7Ho.13, 5.6&0.18, 2.4HO.05, 157.17ffl0.70 değerlerinde bulunmuştur. Yapılan biyokimyasal muayeneler sonucu ortalama Ca, P, Mg ve ALP konsantrasyonları raşitizmalı hayvanlarda 9.1 mg/dl, 3.6 mg/dl ve 2.3 mg/dl, 200 U/L olarak bulunurken, hipertrofık osteopatili hayvanlarda 10.9 mg/dl, 8.4 mg/dl ve 2.3 mg/dl, 260 U/L, N.S.H.'li hayvanlarda 8.6 mg/dl, 8.2 mg/dl ve 2.3 mg/dl, 206 U/L olarak ölçüldü. Kalsiyum fosfor oranı raşitizmalı hayvanlarda 2.6 mg/dl, hipertrofik osteopatili hayvanlarda 1.3 mg/dl, nutrisyonel sekonder hiperparatroidizmli hayvanlarda 1.1 mg/dl olarak belirlendi.. Genel olarak metabolik kemik hastalıklarının % 87.5 oranında 3-6 aylık yaş dönemlerinde ve kalça displazisinin ise 12 aylık ve sonrası dönemlerde görüldüğü tespit edildi. Ayrıca erkek kedilerde hastalıkların görülme oranı %62.5, dişi kedilerde %37.5 olarak belirlendi. Sonuç olarak metabolik kemik hastalıklarında kesin teşhislerinin konulmasında radyolojik ve biyokimyasal sonuçların önem arzettiği, bu yüzden metabolik kemik hastalığı saptanan kedilerde klinik bulguların radyolojik ve biyokimyasal muayenelerle desteklenmesi gerektiği kanısına varılmıştır.

İbrahim Yurdakul
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2005
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda sabit dozlarla tekrarlanan disosiyatif anestezinin histopatolojik ve biyokimyasal değerlere etkisi.

Hayvanlarda küçük cerrahi müdahaleler, yara bakımı, radyografi, idrar ve kan örneklerinin toplanması, göz, kulak ve oral muayenelerin yapılması, tırnak kesimi, diren, bandaj ve kateter uygulamaları ve deneysel uygulamalar gibi amaçlarla hayvanlara anestezi veya sedasyon uygulanabilmektedir. Belirtilen uygulamalardan dolayı hayvanlara bazı durumlarda tekrarlayan dozlarda anestezik madde verilmesi gerekebilmektedir. Çalışmamızın amacı çeşitli nedenlerle tekrarlanan dozlarda anestezi uygulaması yapılan hayvanların histopatolojik ve biyokimyasal değerlerindeki değişikliğin belirlenmesidir. Bu amaçla çalışmada ağırlıkları 160-220 gr arasında değişen 72 adet Wistar Albino dişi rat kullanılmıştır. Hayvanlar kontrol gurubu, zolazepam-tiletamin gurubu ve ksilazin-ketamin gurubu olmak üzere 3 ana gruba ayrıldı. Her bir ana gurup ise kendi içerisinde farklı günlerde yapılan 4 anestezi uygulamasına göre 4 farklı gruba ayrıldı. Hayvanlara 1, 3, 5 ve 7. günlerde anestezi uygulaması yapıldı. Anestezi uygulamaları boyunca hayvanların pedal, korneal, kutanöz ve doğrulma refleksleri kontrol edilerek kayıt altına alındı. Her bir uygulamanın ardından 2,4,6 ve 8. günlerde her ana gruptan rastgele 6 hayvan seçilip kan örnekleri alındıktan sonra sakrifiye edildi. Sakrifikasyon işleminin ardından hayvanlardan beyin, böbrek ve karaciğer örnekleri alındı. Alınan kan örneklerinin serumları çıkartıldı ve bu serumlarda AST, ALT, LDH, ALP, kreatinin, üre, albümin, seruloplazmin, total protein, globülin seviyeleri belirlendi. Alınan doku örnekleri hematoksilen eozin ile boyandıktan sonra histopatolojik olarak incelendi. Tekrarlayan dozlarda uygulanan zolazepam-tiletamin ve ksilazin-ketamin uygulamalarının bazı biyokimyasal, histopatolojik parametrelerinde ve refleks sürelerinde belirgin biçimde değişikliklere neden olduğu belirlendi. Tekrarlayan dozlarda anestezi uygulanmak durumunda kalınan hastalarda biyokimyasal parametreler değerlendirilmek istendiğinde çalışmamızda belirtilen değişikliklerin göz önünde bulundurulması hastanın daha doğru değerlendirilmesinde faydalı olacağı sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Disosiyatif anestezi, Tiletamin, Ketamin, Ksilazin, Tekrarlayan Dozlar.

AnesteziBiyokimyasal özelliklerCerrahi-veteriner hekimlik+7
Caner Kayıkcı
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Tavşanlarda deneysel oluşturulan kornea alkali yanıklarının sağaltımında medikal ozonun etkilerinin araştırılması

Çalışmada tavşanlarda sodyum hidroksitle (NaOH) deneysel olarak oluşturulan kornea alkali yanıkların sağaltımında medikal ozonun farklı uygulama şekillerinin korneal iyileşme üzerine olan etkinliğinin klinik ve histopatolojik olarak incelenmesi amaçlandı. Bu amaçla araştırmada toplam 32 adet Yeni Zelanda ırkı erkek tavşan kullanıldı. Deneklerin sadece sağ gözlerinin sentral korneasına 1 N NaOH emdirilmiş 6 mm çaplı filtre kağıdı 1 dk süre ile uygulandı. Deneklerin hiç birinde diğer oküler yapılar alkali ajandan etkilenmedi. Tavşanlar rastgele dört gruba ayrıldı. Alkali ajan oluşturulduğu gün 1. gün kabul edildi. Sağaltıma alkali yanık oluşturulduktan hemen sonra başlanıldı. Birinci grup (K) kontrol grubu olarak bırakıldı. Bu gruba medikal ozon uygulaması yapılmadı. İkinci gruba (M), üçer (3) gün aralıklarla subkonjuktival ozonlanmış kan uygulandı. Üçüncü gruba (S), üçer (3) gün aralıklarla subkonjuktival medikal ozon uygulaması yapıldı. Dördüncü gruba (O), üçer (3) gün aralıklarla major otohemoterapi uygulandı. Klinik değerlendirme amacıyla, korneada alkali yanık oluşturulduktan sonraki 1, 3, 7, 14 ve 21. günlerde (günün sabah saatlerinde), schirmer gözyaşı testi, korneal opasite (bulanıklık) değerlendirilmesi ve korneal erozyon alanının ölçümü yapıldı. 21. günün sonunda sakrifiye edilen tavşanların bulbus oculi ekstirpasyonu yapılarak, doku örnekleri alınıp % 10' luk formol solüsyonunda tespit edildi. Klinik değerlendirmeler neticesinde, epitelyal iyileşme açısından M grubu istatistiksel açıdan en iyi grup olurken, bunu S grubu ve ardından O grubu takip etti. Herhangi bir sağaltımın uygulanmadığı K grubu iyileşme açısından en zayıf grup olarak belirlendi. Gruplar arasından reepitelizasyon açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardı. Çalışmada sağaltım grupları ile kontrol grubu arasında opasite açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. 21. günün sonunda M grubu opasifikasyonu diğer gruplara göre bir miktar daha küçüktü. Sonuç olarak histopatolojik bulguların klinik bulgularla uyum gösterdiği ortaya çıktı. Elde edilen klinik, istatistiksel ve histopatolojik bulgular ışığında; korneal alkali yanığında medikal ozon sağaltımının farklı uygulama tekniklerinin, kontrol grubuna kıyasla oluşan komplikasyonları büyük oranda giderdiği ve korneal reepitelizasyonu hızlandırdığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Kornea Alkali Yanığı, Medikal Ozon, Tavşan

Hayvan deneyleriKorneaOzon+5
Yağmur Kuşcu
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İzmit ve çevresinde ruminantlarda görülen göz hastalıklarının insidansı

Bu çalışmada Kocaeli ilinin merkez ilçeleri olan Başiskele, İzmit ve Kandıra'nın toplam 51 mahallesinde değişik yaş, cinsiyet ve ırklardaki sığır, koyun ve keçiler göz hastalıkları açısından muayene edildi. Toplamda 13.672 (sığır 8.451, koyun-keçi 5.221) hayvan göz hastalıkları yönünden taramadan geçirilmiştir. Gözün muayenesi yapılmadan önce anemnez alınan bilgiler doğrultusunda buzağı, kuzu ve oğlaklar göz küresi, göz kapağı, kornea ve sklera anomalileri açısından muayene edilmiştir. Yetişkin hayvanlarda ise göz kapağı lezyonları, konjunktiva, kornea, sklera ve lens lezyonları, pupilla refleksinin durumu, amorozis varlığında hayvanın anormal yürüyüş ve davranışlarının değerlendirmesi şeklinde olmuştur. Yapılan çalışmada koyun, keçi ve sığırlarda ırk, cinsiyet ve yaş ayrımına gidilmeksizin tüm göz hastalıkları açısından tarama yapılmıştır. Göz hastalıkları tespit edilen tüm hayvanlar fotoğraflandırılmıştır. Çalışmada kullanılan 8451 Sığırın 180 tanesinde, 5221 Koyun-keçinin 158 tanesinde olmak üzere 338 hayvanda herhangi bir göz hastalığı tespit edilmiş olup bu hayvanlarda 21 çeşit göz hastalığı belirlenmiştir. Sığır, koyun ve keçileri kapsayan toplam 13.672 hayvan arasında hastalık görülme oranı % 2.58 olarak belirlenmiştir. Sığırlarda toplam populasyon içinde herhangi bir göz hastalığı görülme oranı % 2.13, koyun-keçi de ise % 3.31 oranında ortaya çıkmıştır. Konjunktivitis kataralis % 58.36 oranıyla hastalık tespit edilen sığır ve koyun-keçi grubunda en fazla karşılaşılan göz hastalığı olarak belirlenmiştir. Bu oran sığırlarda % 56.67, koyun-keçide ise % 60.12 miktarında bulunmuştur. Sığır ırkları arasında ilk sırada holştayn ırkında %1.30, ikinci sırada ise simental ırkında %1.01 oranında bir veya birden fazla hastalık görüldü. Aberden-Angus, Anadolu Mandası ve Hereford ırkı sığırlarda ve kuzu ile oğlaklarda herhangi bir göz hastalığı belirlenememiştir. Hasta hayvanlar arasında enfeksiyöz göz hastalıklarına yakalanma oranı % 91.50, nonenfeksiyöz göz hastalığına yakalanma oranı ise % 8.50 olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak çalışmanın yapıldığı bölgede iklime bağlı olarak uzun süreli rüzgarların esmemesi, hava sıcaklıklarının yüksek olmaması, köylerde otlakların uzun süreli yeşil kalması bölgesel avantaj olarak gözlemlenmiştir. Ayrıca, rüzgarlar nedeniyle taşınan yabancı maddelerin gözlerde soruna yol açmaması, barınak şartlarının iyi olması, bakım ve besleme şartlarının uygunluğu, işletme sahiplerinin bilinçli sayılabilecek şekilde hayvancılık yapması da göz hastalıkları insidansının düşük saptanmasında etkili olmuştur.

Göz hastalıklarıKeçilerKocaeli-İzmit+5
Elif Gökçe
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda ksilazin'in sedatif, analjezik ve bazı karaciğer enzimleri üzerine etkisi

Bu çalışma ratlarda Ksilazin iki değişik dozda kullanıldıktan sonra şekillenen sedasyonun derecelendirmesi, karaciğerde oluşabilecek hasarın ölçülmesi ve sedasyona bağlı olarak ağrı tepkisinin değişme durumunun belirlenmesi amacıyla yapıldı. Ağrı kontrolü çalışmalarında analjezik madde kullanılması en çok tercih edilen yöntemlerden biridir. Sedatif amaçla kullanılan ilaçlarda da analjezik etki söz konusudur. Ksilazin'in, ağrı hafifletilmesi, sakinleştirmesi (sedatif), uykuya yol açması (hipnotik), çizgili kasları gevşetmesi gibi etkilerinden yararlanılmaktadır. Ayrıca farklı anestezik ilaçların kullanımının öncesinde premedikasyon gayesi ile kullanılmaktadır. Çalışmada kullanılan 24 adet rat rastgele seçilip üç gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki (KO) ratlara sadece FTS verildi. Oluşturulan ikinci gruba Ksilazin (K10) 10 mg/kg intraperitonal verilip diğer üçüncü gruba ise Ksilazin (K15) 15 mg/kg/ip verildi. Sedatif ilaç uygulanan ratların uyaranlara karşı davranışlarına göre sedasyon değerlendirmesi yapıldı. Sedasyon hafif, orta ve ileri derecede olmak üzere sınıflandırıldı. Ratlarda ağrı kesici özelliğinin ne derecede olduğunu tespit etmek amacıyla Ksilazin'in etkinliği ağrı deneyi ile ölçüldü. Ağrı deneyi, hotplate testi ve hotplate aparatı ile yapıldı. Ağrı deneylerinden sonra sakrifiye edilen hayvanlardan kan alınarak AST, ALT ve kortikosteroid değerlerine kan serumunda bakıldı. Sonuç olarak AST ve ALT'nin kontrol ve deneme gruplarındaki serum değerlerinin değişmemiş olması küçük girişimler yapmak için gerekli olacak sedasyon sonrasında karaciğerde bu iki parametrenin değişikliğe uğramayacağının bilinmesi açısından önemli bulunmuştur. Ayrıca ratlarda ksilazinin ağrıyı azaltıcı özelliğinin bulunduğu ve kısa süreli tam hareketsizliğe ihtiyaç duyulması durumunda 15 mg/kg dozunda ksilazin uygulanmasının tercih edilmesinin daha iyi olacağı sonucuna varıldı Anahtar Kelimeler: Rat, Sedasyon derecesi, Ksilazin

AnesteziBilinçli sedasyonEnzimler+3
Nazlı Halitoğulları
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Van Muradiye ilçesinde ruminantlarda görülen ekstremite ve ayak hastalıklarının insidansı

Bu çalışmada; Van ili Muradiye ilçesindeki sığır, koyun ve keçilerde ekstremite ve ayak hastalıklarının insidansının araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmada farklı ırk, cinsiyet ve yaştaki 2000 baş sığır, 4500 baş koyun ve 500 baş keçi olmak üzere toplam 7000 baş hayvan ekstremite ve ayak hastalıkları ile tırnak deformasyonları yönünden incelendi. Taranan 7000 baş hayvanın 688'inde ekstremite ve ayak hastalıkları ile tırnak deformasyonu belirlendi. Bu hastalıkların 629 tanesi ayak hastalığı ve tırnak deformasyonu, 59 tanesi ekstremite hastalığı olarak tespit edildi. Ayak hastalıkları ve tırnak deformasyonu oranı sırasıyla sığırlarda %8,1 (162 olgu), koyunlarda %9,71 (437 olgu), keçilerde %6 (30 olgu) olarak görüldü. Ekstremite hastalıkları oranı sığırlarda %1,7 (34 olgu), koyunlarda %0,48 (22 olgu) ve keçilerde ise %0,6 (3 olgu) olarak gözlemlendi. Ayak hastalıkları ve tırnak deformasyonlarının daha çok arka ayaklarda şekillendiği görüldü. Ayak hastalıkları ve tırnak deformasyonlarının sığırlarda %44,44'ünün ön, %55,56'sının arka, koyunlarda %38,44'ünün ön, %61,56'sının arka, keçilerde ise %40'ının ön, %60'ının arka ayaklarda şekillendiği tespit edildi. Hayvanlarda en fazla tırnak deformiteleri görülürken bunu sırasıyla ayak ve ekstremite hastalıklarının takip ettiği saptandı. Sonuç olarak; Van ili Muradiye ilçesindeki sığır, koyun ve keçilerde ayak hastalıkları ve tırnak deformitelerinin insidansı %8,98, ekstremite hastalıklarının insidansı %0,84 olarak belirlendi.

Ayak hastalıklarıEkstremitelerRuminantlar+1
Deniz Tutuş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedilerde distal femur kırıklarının hibrid eksternal fiksatör ile sağaltımı

Bu araştırmada, kedilerde distal femur kırıklarının hibrid eksternal fiksatörü ile sağaltımının klinik ve radyolojik bulguları değerlendirildi. Bu amaçla Siirt Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı Kliniği'ne getirilen ve femur kırığı tanısı konan, değişik yaş, ırk ve cinsiyette toplam 10 adet kedi kullanıldı. Çalışmada, osteosentez materyali olarak sirküler ve linear fiksatörden meydana gelen hibrid eksternal fiksatörler kullanıldı. Kapalı kırık tanısı konulan iki olguda şekillenen kapalı redüksiyon ve eksternal fikzasyon yöntemi, açık kırık veya aşırı dislokasyon teşhisi konulan 8 olguda ise sınırlı açık redüksiyon ve eksternal fikzasyon yöntemi uygulandı. Hastaların tamamında post-operatif bakım için hospitalize edildi. Radyolojik muayene bulgularında kırık konsolidasyonun 9 olguda post-operatif 7. günde, 1 olguda ise 10. günde başladığı belirlendi. Olguların 2'sinde 4 haftada, 2'sinde 5 haftada, 6'sında ise 6 haftada kırık iyileşmesi tamamlandı (osseoz kallus tesbit edildi). Hastaların tamamında iyileşme tamamlandıktan 1 hafta sonra fiksatörler çıkartıldı. Çalışmada 3 olguda ilgili ekstremitede ödem, 3 olguda hafif pin dibi enfeksiyonu ve 4 olguda açık yara gibi yumuşak dokuya ilişkin komplikasyonlara rastlanıldı. Fakat bu komplikasyonların iyileşme süresini olumsuz yönde etkilemediği gözlendi. Sonuç olarak bu araştırmadan elde edilen veriler ile çalışma kapsamındaki yaş ve ağırlık skalasında bulunan kedilerde femur kırıklarının hibrid eksternal fiksatör sistemi ile başarılı bir şekilde tedavi edilebileceği kanısına varıldı.

Ali Gülaydın
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Van Erciş ilçesinde ruminantlarda görülen ayak hastalıklarının insidansı

Ayak hastalıkları ve deforme olmuş tırnaklar sığır yetiştiriciliği ve ekonomisinde önemli bir yere sahiptir. Bu çalışma Erciş ilçesi merkez ve bağlı köylerinde sığırlarda gözlenen ayak hastalıklarının insidansını belirlemek amacıyla yapıldı. Çalışmanın materyalini 1560 adet sığır oluşturdu. Bu hayvanlarda tırnak deformasyonu, deformasyonla birlikte ayak hastalığı ve yalnız ayak hastalığı olarak 215 olgu saptandı (%13,78). Bu çalışmada saptanan lezyonların %45.58' i Holştayn, %21,39' u Simental, %16,74' ü Montofon, %6,04' ü yerli, %10,23' ü melez ırklarda gözlendi. En sık gözlenen ayak hastalığı sırasıyla interdigital flegmon (%14,78), interdigital hiperplasi ile rusterholz ülseri (%10,49) en az rastlanan ayak lezyonu ise sırasıyla tırnak çatlağı (%4,76) ve ökçe apsesi (% 3,80) olmuştur. Bu çalışmada 30 (%27,27) sivri tırnak, 39 (%35,45) çift taban tırnak, 16 (%14.54) gaga tırnak ve 25 (%22,72) küt tırnak saptandı. Ayak lezyonlarının %63,81'inin tırnak deformasyonlarıyla birlikte oluştuğu tespit edildi. Sonuç olarak, Erciş ilçesi merkez ve bağlı köylerinde gözlenen sığır ayak hastalıklarının Eylül-Aralık 2020 insidansı %13,78 olarak tespit edilmiştir.

AyakAyak hastalıklarıSığırlar+3
Sevim Arıkan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda deneysel siyatik sinir hasarında Çinko L-karnosinin farklı dozlarının iyileşme üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Uysal S, Ratlarda Deneysel Siyatik Sinir Hasarında Çinko L-Karnosinin Farklı Dozlarının İyileşme Üzerine Etkisinin Değerlendirilmesi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Veterinerlik Cerrahisi Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2025. Çalışmada ratlarda deneysel olarak oluşturulan siyatik sinir üzerinde aksonetmezis tipi hasar modelinin sağaltımında oral olarak Çinko L_karnosinin farklı uygulama dozlarının sinir iyileşmesi üzerine olan etkinliğinin klinik, biyokimyasal ve histopatolojik olarak araştırılması amaçlandı. Bu amaçla çalışmada 28 adet Wister albino cinsi dişi rat kullanıldı. Genel anesteziye alınan ratlarda sinir hasarı oluşturmak üzere arka sağ ekstremiteleri aseptik hale getirildi. Kas diseksiyonu ardından 30 saniye süreyle pens ile sıkıştırılarak aksonetmezis tipi hasar verildi. Ratlar her grupta yedi adet olacak şekilde (GrpK, Grp10, Grp20, Grp40) dört gruba ayrıldı. Kontrol grubu olarak ayrılan (GrpK) ratlara %10 tween-80 oral yolla 2 cc verildi. Çinko L-Karnosin %10 tween-80 içerisinde çözündürülerek 30 gün boyunca günde bir kez Grp10' a 10 mg/kg, Grp20'ye 20 mg/kg, Grp 40'a 40 mg/kg dozunda olacak şekilde verildi. Verilen dozlar ratlar üzerinde klinik olarak toksikasyona sebep olmadı. 1. 14. ve 30. günlerde Siyatik Fonksiyon Indeksi (SFI) testi uygulandı. En belirgin ayak izlerinin fotoğrafları çekilerek ImageJ programı ile ölçümleri gerçekleştirildi. Ratların ağırlık artışları haftalık ölçülerek doz ayarlaması yapıldı. 30. günde ratlar genel anestezi altında yüksek miktarda kan alınarak sakrifiye edildi. Ensizyon hattı ve sinir adezyonları makroskobik inceleme ile değerlendirildi. Siyatik sinir örnekleri histopatolojik inceleme için alındı. Klinik olarak SFI analizinde gruplar arasında istatiksel olarak fark yokken (p>0.05), grup içinde anlamlı fark vardı (p>0.05). Kan çinko analizinde ve makroskobik incelemede kontrol ve diğer gruplar arasında istatiksel olarak fark yoktu (p>0.05). Histopatolojik inceleme rejenerasyon, fibrozis, inflamasyon, vakuolizasyon ve neovaskülerizasyonun yönünden yapıldı. GrpK ve Grp10'da rejenerasyon ve neovaskülerizasyonun çok az olduğu fibrozis, inflamasyon ve vakuolizasyon ileri derecede olduğu belirlendi. Grp20 ve Grp40'ta rejenerasyonun en çok, fibrozis ve vakuolizasyonun ise en düşük olduğu belirlendi. Grp40'ta inflamasyon en az, neovaskülerizasyon ise en çoktu. Bu nedenle sinir rejenerasyonunda 40mg/kg dozunun en optimal sonucu verdiği kanaatine varılmıştır. Bu çalışmanın klinik ve histopatolojik sonuçlarına göre aksonetmezis tipi perifer sinir hasarında Çinko L-Karnosin'in inflamasyonu baskıladığı ve rejenerasyonu hızlandırdığı kanısına varılmıştır. Anahtar kelimeler: Aksonetmezis, Çinko L-Karnosin, Rejenerasyon, Siyatik sinir.

Periferik sinir sistemi hastalıklarıSinir rejenerasyonu
Selime Nur Uysal
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda deneysel oluşturulan kornea alkali yanıklarının sağaltımında kuersetin' in etkilerinin araştırılması

ÖZET Ekin M. Ratlarda Deneysel Oluşturulan Kornea Alkali Yanıklarının Sağaltımında Kuersetin' in Etkilerinin Araştırılması. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı, Doktora Tezi, Van, 2025. Çalışmada ratlarda sodyum hidroksitle deneysel olarak oluşturulan kornea alkali yanıklarının sağaltımında damla formundaki kuersetin' in farklı uygulama dozlarının korneal iyileşme üzerine olan etkinliğinin klinik, biyokimyasal, histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak araştırılması amaçlandı. Bu amaçla araştırmada toplam 64 adet Wister albino ırkı erkek rat kullanıldı. Genel anesteziye alınan ratların alkali yanık oluşturulacak sağ gözlerine lokal anestezi uygulandıktan sonra korneanın merkezinde 25 µl 1 N NaOH emdirilmiş 3 mm çaplı Whatman filtre kağıdı ile alkali yanık modeli oluşturuldu. Sağ kornealarında alkali yanık oluşturulan ratlar rastgele her bir grupta 16 rat olacak şekilde 4 ana gruba ayrıldı. Bu ana gruplardaki hayvanlar 7. ve 14. günlerde sakrifiye edilmek üzere kendi arasında her bir grupta 8 hayvan olacak şekilde rast gele 2 alt gruba ayrıldı. K (kontrol) grubuna kuersetin' in çözdürüldüğü taşıt madde olarak kullanılan %5' lik DMSO, D grubuna %0,1' lik kuersetin, O grubuna %0,5' lik kuersetin ve Y grubuna ise %1' lik kuersetin içeren damlalar, çalışma süresince günde 3 defa birer damla olarak ratların gözlerine damlatıldı. Klinik değerlendirme amacıyla, korneada alkali yanık oluşturulduktan sonraki 0, 3, 7, ve 14. günlerde fotoğrafları çekilerek, korneal neovaskülarizasyon ve epitel defekt alanının ölçümü yapıldı. 7. ve 14. günün sonunda sakrifiye edilen ratların kornealarından biyokimyasal olarak VEGF ve TGF-β düzeyleri, histopatolojik olarak neovaskülarizasyon, epitel ve kollajen kaybı, immunohistokimyasal olarak ise kaspaz-3, TNF-α ve IL-6 ekpresyonları değerlendirildi. Klinik olarak neovaskülarizasyon skoru kontrol grubuna göre 7. gün de D grubunda anlamlı düzeyde düşük olduğu saptandı (p<0.05). Epitel rejenerasyon ölçümlerinde ise 7. ve 14. günlerde korneal reepitelizasyon D ve O gruplarında kontrol grubuna göre kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p<0.05). VEGF düzeyi sadece 7. ve 14. günlerde D grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük olduğu belirlenirken TGF-β düzeyi ise sadece 14. günde Y ve O grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük olduğu gözlendi (p<0.05). Histopatolojik ve immunohistokimyasal bulgularda ise D ve O grubunun kontrol grubuna göre kornea iyileşmesinde daha iyi sonuç gösterdiği ortaya konuldu. Sonuç olarak, düşük dozlarda kuersetin neovaskülarizasyonu, kollajen lif kaybını, TNF-α ve IL-6 ekspresyonunu baskılayarak inflamasyonu, kaspaz-3 ekspresyonunu baskılayarak apoptozisi azaltarak, kornea epitelizasyonunu arttırarak kornea alkali yanıklarının tedavisinde kornea iyileşmesine katkı sağladığı ancak etkinliğini ve güvenilirliğini daha net ortaya koyabilmek için, farklı çözücülerde, farklı dozajlarda özellikle %0,5-0,1 aralığı dozlar olmak üzere ve daha düşük dozlarda ileri düzeyde kapsamlı araştırmalara ihtiyaç duyulduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Göz, Kornea Alkali Yanığı, Kuersetin, Rat

Müslüm Ekin
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Spor atlarında torakolomber ağrı sağaltımında medikal ozon tedavisinin yürüyüş kalitesi üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada çeşitli disiplinlerde çalışan farklı ırk (7 Alman, 3 İngiliz, 22 Arap), cinsiyet (14 kısrak, 8 aygır, 10 iğdiş) ve yaşta (4-20 yaş aralığı) torakolomber ağrı saptanan 32 spor atına farklı yöntemlerle ozon tedavisi uygulandı. Bu yöntemler kendi aralarında ve kontrollü istirahat verilen kontrol grubuyla etkinlik açısından karşılaştırıldı. Karşılaştırmalar klinik muayene temelinde ağrı ve yürüyüş kalitesi derecelendirmesiyle ve infrared termografik görüntüleme ile gerçekleştirildi. Olgular 8'er bireyden oluşan 4 gruba ayrıldı. İlk olarak hastaların torakolomber bölgelerinin uygun koşullarda termogramları alındı. Sonrasında torakolomber ağrı muayenesi yapılarak palpasyonda ağrı derecelendirmeleri, torakolomber eklem sertliği, yürüyüş bozukluğu ve binici/eyer ağırlığı altında fiziksel işlev bozukluğu değerlendirildi. Grup 1'e paravertebral infiltrasyon ve rektal insuflasyon yöntemleri birlikte, Grup 2'ye sadece paravertebral infiltrasyon yöntemiyle, Grup 3'e sadece rektal insuflasyon yöntemiyle ozon gazı uygulandı. Grup 4'e ise sabah-akşam iki kez 15 dakika yedekte gezinti ve kontrollü ahır istirahati uygulandı. Uygulamalar 3 gün arayla toplamda kez yapıldı. Her uygulamadan önce ve son uygulamadan 3 gün sonra klinik muayeneler tekrarlandı. İnfrared termografik görüntüleme ise sadece ilk tedavi öncesi ve son tedaviden 3 gün sonrasında gerçekleştirildi. Bulgular istatistik olarak değerlendirildikten sonra paravertebral infiltrasyon ve rektal insuflasyon yöntemleri bir arada kullanıldığında ve paravertebral infiltrasyon yöntemi tek başına uygulandığında atlarda torakolomber ağrıya bağlı yürüyüş kalitesinde anlamlı bir iyileşme gözlendiği görüldü.

Ziynet Dila Ateşpare
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Flamingolarda (Phoenicopteriformes) ayak lezyonlarının klinik olarak değerlendirilmesi

Flamingolar, dünyanın dört bir yanındaki hayvanat bahçelerinde en yaygın olarak tutulan kuş türlerinden biridir ve benzersiz morfolojileri nedeniyle yıllardır insanların ilgisini çekmeye devam etmektedir. Narin olan görüntülerinin altında son derece güçlü bir savaşçı yatmaktadır. Yıllardır zoologlar ve ornitologların popüler çalışma konusu olan, dünya genelinde ve özellikle de Avrupa'daki hayvanat bahçelerinde yüksek sayılarda barındırılan bu kuşlarda bakım koşulları standardize edilmiş olmasına rağmen birçok merkezin, zemin seçimi (barınak dizaynı), beslenme, hijyen koşulları gibi temel bakım şartlarını suboptimal düzeyde yapması sebebiyle ayak sağlığı hala yaygın ve önemli bir refah sorunudur. Ayrıca artan kuş gribi vakalarına karşı önlem olarak hükümetler tarafından uygulanan zorunlu kapalı alanda barındırma şartları nedeniyle uzun süre kapalı alanda kaldıklarından, ayak sağlığı sorunları son yıllarda artış göstermektedir. Flamingo ötenazi vakalarının %95'inde ayak lezyonlarını birincil veya ikincil neden olduğunu bildirmişlerdir. Bu çalışmada, Kocaeli bölgesinde bulunan Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi'nde, 20 yılı aşkın süredir yaşayan, büyük flamingo (Phoenicopterus roseus), Amerikan flamingosu (Phoenicopterus ruber) ve küçük flamingodan (Phoeniconaias minor) oluşan bir koloni muayene edilerek, mevcut bakım koşullarının ayak sağlığı üzerindeki etkileri incelenmiş ve görülen lezyonlar daha önce tanımlanmış ve standardize edilmiş yöntemlerle sınıflandırılmıştır. Sınıflandırma sırasında ayak tabanı muayenesi, fotoğraf, infrared termografik görüntüleme ve radyografik görüntüleme yöntemleri kullanılmıştır. Bu çalışma Türkiye'deki hayvanat bahçelerinde yaşayan flamingoların sağlığı üzerine yapılan ilk çalışma olup amacı; insan bakımı altında tutulan flamingolarda bakım koşullarının en uygun seviyede tutulmasının, ayak sağlığının düzenli olarak izlenmesinin önemini vurgulamaktadır. Elde edilen bulgular Avrupa ve ABD'de yapılan çalışmalardan elde edilen veri havuzuna eklenecek ve gelecekte bu hayvanların refahı için yapılabilecek pozitif gelişimlere katkı sağlayacaktır.

Ezgi Can Vatansever Çelik
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Köpeklerde idiopatik jeneralize epilepsilerin manyetik rezonans spektroskopisi ile incelenmesi

İdiopatik jeneralize epilepsi (İJE), manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile incelendiğinde herhangi bir yapısal anomali saptanmaz. Yeni manyetik rezonans (MR) tekniklerinin geliştirilmesi bu hastalarda çeşitli fonksiyonel ve yapısal değişikliklerin tanımlanmasına olanak sağlamıştır. MR spektroskopi (MRS) beynin kimyasal bileşimi ile ilgili noninvaziv in vivo bilgi sağlar. N-asetil aspartat (NAA), kreatin (Kr) ve kolin (Kho) epileptik hastalarda MRS ile ölçümleri yapılan ana metabolitlerdir. Biz bu çalışmamızda, köpeklerde İJE vakalarını MRS kullanarak talamusun etkilenmesine bağlı biyokimyasal değişiklik oluşturduğu hipotezini araştırmayı amaçladık. Çalışmamız, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Veteriner Fakültesi Hayvan hastanesi Cerrahi Kliniğine başvuran International Veterinary Epilepsy Task Force (IVETF) 2015 kriterlerine göre 'İdiopatik Jeneralize Epilepsi' tanısı almış 6 ay ile 6 yaş arasındaki 20 köpek hasta grubu ve epilepsisi olmayan 10 köpek üzerinde yürütülmüş. Çalışmaya alınan tüm İJE hastalarının elektroensefalografisi (EEG) yapılmıştır. Çalışma grubu ve kontrol grubunun kranial MR incelemeleri 1.5 T (Magnetom Avanto; Siemens Healthineers, 2013, Germany) cihazda 12 kanallı kafa koili kullanılarak yapısal lezyonları dışlamak için T2 A görüntülerde sagittal sekans, dorsal ve transversal sekans, FLAIR'de dorsal sekans, T1A dorsal sekans uygulandı. İJE'li hastalar ve kontrol grubuna iki taraflı talamuslarda NAA/Kr, Kho/Kr, NAA/Kr, Ins/Kr değerleri ölçüldü. IJE'li hastaların sağ ve sol talamik NAA/Kr, Kho/Kr, NAA/Kr oranlarında kontrol grubuna göre anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır. EEG'de tek hemisfere lokalize olmuş epileptojenik odağı bulunan köpeklerin epileptojenik odağı olmayan hemisfer ile aralarında anlamlı farklılık bulunmadı. Çalışma grubunda Ins/Kr değerlerinde anlamlı bir azalış saptandı. Çalışmamızın sonucunda MRS bulguları bize nöronal disfonksiyon ya da hasar olabileceğini gösteren bir bulgu vermedi. NAA/Kr, Kho/Kr oranlarında anlamlı bir değişimin olmaması, vakaların az nöbet geçirmesi ve MRS ölçümlerinin klinik şikâyetlerin başlamasından kısa süre sonra yapılması ile ilişkilendirilmiştir. Bu durum, daha geniş çalışma gruplarına olan ihtiyacı ortaya koymaktadır.

Yağmur Koçak
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedi ve köpeklerde distal ekstremite lezyonlarının tanı ve tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesi

Kedi ve köpeklerde distal ekstremitelerin travmatik yaralanmaları tendoları, ligamentleri, kemikleri ve eklem yapılarını etkiler. Distal ekstremitelerdeki bu çoklu yaralanmalar ile çok fazla karşılaşılmaktadır. Bu çalışmada distal ekstremite lezyonu tespit edilen 308 hasta muayene edildi. Karpal ve tarsal eklem lezyonu olan hastaların %36 (49 olgu)' sında MRG ve BT kullanılarak lezyonların tümü sınıflandırıldı. Özellikle karpal ve tarsal eklemlerinin lezyonlarınn tanısında MRG ve BT' in kullanımının hastalardaki en ideal tekniğin seçimini sağladığı, operasyon süresini kısalttığı ve başarı oranının arttığını tespit ettik. Kırık ve eklemlerdeki luksasyonlarda Im pin uygulaması, Lineer tip II eksternal fiksatör, vida ve plaka uygulamaları kullanıldı. Tüm hastalarda operasyondan sonraki 0. Gün 15. 30, 60 ve 90. günlerde klinik ve radyografik muayeneleri yapıldı. Aşil tendo yaralanmalarında primer tendo tamirinde %55 oranında 3- loop pulley dikişi kullanıldı. tedo tamiri yapılmadan eklem stabilizasyonu yaptığımız olgularda da fonksiyonel başarılı sonuçlar sağlandı. Kırık olgularında ortalama 9 haftada mineralize kallus tespit edildi. Eksternal fiksasyon olgularımızda ortalama 8 hafta sonra materyal çıkarıldı. Karpal ve tarsal eklem lezyonlarında Im pin, eksternal fiksasyon ve plaka kullanarak eklemin stabilizasyonu gerçekleştirildi. Stabilizasyondaki sonuçlarımızda artrodeze göre hastaların iyileşme süreçlerinde önemli bir fark görülmedi. Eklem stabilizasyonu komplikasyon yönünden yapılan karşılaştırmada uyguladığımız stabilizasyon uygulamalarının komplikasyon oranı artrodeze göre daha düşüktü

Yusuf Altundağ
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedi ve köpeklerde akut spinal kord travmalarında meloksikamın etkinliğinin klinik olarak değerlendirilmesi

Akut spinal kord yaralanması, travmadan sonra şekillenen sekonder hasar ile progresif bir patofizyolojik süreç izleyen ve günümüzde sıklıkla karşılaştığımız bir sinir sistemi patolojisidir. Klinik bulgulara neden olan nörodejeneratif olayları durdurmak ve ikincil nöronal hasarı azaltmak amacıyla çeşitli medikal tedavi seçenekleri araştırılmaktadır. Ulusal Akut Spinal Kord Hasar Çalışmaları (NASCIS) sonucunda metilprednizolonun; travma şekillendikten sonraki ilk üç saat içinde kullanılması durumunda yararlı etkilerinin olduğunu; ancak travmadan 8 saat sonra uygulanmasının pnömoni, immunsupresyon, sekonder enfeksiyon, sepsis gibi ciddi komplikasyonlara neden olduğu ve motor fonksiyonlarda yeterli iyileşme sağlamadığı bildirilmiş; bu süreçte kullanımını önerilmemiştir. Yapılan birçok farklı deneysel çalışma sonucunda ise, akut spinal kord yaralanmasında non-steroid antiinflamatuar ilaçların (NSAİİ) fonksiyonel iyileşme sağladığı bildirilmiştir. Çalışmamızda akut spinal kord travması şekillenmiş olgularda bir NSAİİ olan meloksikamın klinik etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Tez çalışmasının materyalini güçsüzlük, sallantılı yürüyüş (ataksi), yürümede zorluk, paraliz, boyun veya bel ağrısı şikayetleri ile getirilen ve akut spinal kord travma tanısı konulan 25 kedi ve 25 köpekten oluşan 50 olgu oluşturdu. Muayene ve takipler nörolojik muayene, Teksas Spinal Kord Hasar ve Modifiye Frankel Skorlama Sistemi skalaları ile gerçekleştirildi, olguların Manyetik Rezonans Görüntülemeleri (MRG) 1.5 Tesla gücündeki MR cihazları tercih edildi. Dekompresyon, redüksiyon ve mekanik stabilizasyona gerek duyulmayan, operatif tedavi seçeneğini kabul etmeyen, sistemik hastalık, çoklu travma veya sekonder komplikasyonlar sebebiyle operatif girişime uygun olmayan olgular deney; analjezi ve genel bakım harici uygulama yapılmayan olgular ise kontrol grubuna dahil edildi. Olguların ilk muayene verileri 0. gün olarak değerlendirilerek, her iki gruptaki olgulara 3, 7, 14 ve 30. günlerde de skor değerlendirilmesi ve nörolojik muayene yapıldı. Deney grubundaki kedilere 0,1 mg/kg, köpeklere ise 0,2 mg/kg dozunda meloksikam enjeksiyonu yapıldı ve tedavi süresince 24 saatte bir olmak üzere tekrarlandı. Kedi deney grubunda yer alan 15 olgudan 10 tanesinin iyileşme gösterdiği ancak tam motor fonksiyon kazanamadığı, 5 olgunun ise tam iyileşme gösterdiği, grubun ortalama ilk TSCIS puanı 2,2/10 iken, deney sonunda ortalama skorun 8,80/10'a ulaştığı tespit edildi (p<0,001). Köpeklerde ise deney grubunda değerlendirilen 15 olgudan 7'sinde kısmi iyileşme görülürken, 8 olguda motor fonksiyonların tamamen geri kazanıldığı, grubun ortalama ilk TSCIS puanı 4,20/10 iken, deney sonunda 9,20/10'a ulaştığı görüldü (p<0,05). Deneyin sonucunda hastaların skorlarında olumlu yönde artış olması, motor fonksiyonlarda iyileşme saptanması, ağrı kontrolü sağlanabilmiş olması ve tedaviye bağlı herhangi bir mortalite ve morbidite ile karşılaşılmamış olması nedeniyle; kedi ve köpeklerde akut spinal kord yaralanmasında meloksikamın klinik olarak etkili olduğu görüldü.

Dilruba Pervaz Altunyuva
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedi ve köpeklerde açık kırıkların sağaltım teknikleri ve sonuçlarının değerlendirilmesi

Açık kırıklar, veteriner hekimlikte sık karşılaşılan ve bilinçli ilk müdehalenin olgunun seyrini tamamıyla değiştirdiği olgulardır. İlk müdahale yara debridmanı, açık kırığın reddi, uygun antibiyotiğin hızlıca başlanması ve hızlı bir şekilde operasyon planlanmasıdır. Bu tez çalışması ile kedi ve köpeklerin açık ekstremite kırıklarının sağaltım teknikleri ve sonuçları değerlendirildi. Tez çalışmasının materyalini çeşitli tiplerde açık kırığı olan 33 kedi ve 7 köpek oluşturdu. Olguların hepsine açık redüksiyon uygulanarak pin, plak veya eksternal fiksatör yerleştirildi. Bu materyaller tek olarak kullanıldığı gibi kombinasyonları da kullanıldı. Olgulardan 11 kedi ve 1 köpeğe sadece intramedullar pin, 2 kediye plak ve ESF, 2 kediye intramedullar pin ve plak uygulandı, 17 kedi ve 7 köpek olguya tek veya modifiye şekilde ESF uygulandı. Tüm hastaların operasyondan sonra değerlendirilmesi yapıldı. Açık kırığın tipine göre kontrol planlaması hastaya özel oluşturuldu. Hastaların radyografik kontrolleri 0., 15., 30., 60. ve gerekirse 90. günlerde olmak üzere planlandı. Sadece intramedullar pin uygulanan hastalara atelli Robert-Jones bandajı uygulandı. Tüm hastalarda başlangıç antibiyotiği olarak geniş spektrumlu olduğu bilinen 1. kuşak sefalosporin (sefazolin) kullanıldı. Kontaminasyon riski yüksek olan olgularda gentamisin 2. antibiyotik olarak eklendi. Yapılan kontrollerde en sık görülen minör komplikasyon eksternal fiksatörün pin dibi enfeksiyonu iken, en sık görülen majör komplikasyon 2 olguda nonunion şekillenmesiydi. Çeşitli sebeplerden 3 olgu kaybedildi. Olguların 35'inde (%87,5) ise başarılı sonuç elde edildi. Stabilizasyon teknikleri kendi aralarında karşılaştırıldıklarında başarılı iyileşme oranları arasında fark görülmedi. Uygun antibiyotik seçimi ve rijit fiksasyon sağlayan tekniğin birleşimi ile açık kırıklarda başarı sağlandığı belirlenmiştir. Veteriner hekimlikte uygulama, takip, hastaya uyum zorluğu sebebiyle eksternal fiksatör kullanımı kısıtlıdır ve bu konuda yapılan çalışmalar insanlara oranla çok azdır. Çalışmalarda hala en çok insan kaynakları referans olmaktadır, bu çalışmanın açık kırık tedavisine katkısı olacağı düşünülmektedir.

Cerrahi-veteriner hekimlik
Burak Gürkaş
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedi ve köpeklerde merkezi sinir sistemi lezyonlarına ilişkin manyetik rezonans görüntüleme ile elde edilen bulguların değerlendirilmesi

Günümüzde veteriner hekimlik uygulamalarında ileri görüntüleme tekniklerinin tanısal amaçla kullanımı yaygınlaşmış olup, özellikle üstün teknoloji manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve bilgisayarlı tomografi (BT) gibi teknikler sıklıkla kullanılmaktadır. Bu tekniklerden MRG, merkezi sinir sistemi lezyonlarının belirlenmesinde, diğer görüntüleme yöntemlerinden daha üstün bulunmuştur. Sunulan bu doktora tez çalışmasında İ.Ü.-Cerrahpaşa Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı Polikliniklerine getirilen ve nörolojik bulguları nedeniyle MRG görüntülemeleri yapılan 50 kedi ve 50 köpek olgu değerlendirilmiştir. Lezyon nörolokalizasyonları kranial ve spinal genel iki, beyin beyincik beyin sapı ve 5 spinal segment bölümünden biri olarak belirlendi. Buna uygun olarak olguların görüntüleme sonucunda 72 kranial, 19 servikal, 27 torakal, 29 lumbal olmak üzere toplamda 147 bölgesi görüntülenmiş olup, elde edilen görüntülerin her biri ayrı ayrı değerlendirildi. Olgular elde edilen MRG bulgularına göre tanısı koyulan hastalığa uygun olarak ViTAMiN D sistematiğine göre vasküler, infeksiyöz-inflamatuar, travmatik, toksik, anamoli, metabolik, idiopatik, nutrisyonel, neoplazik ve dejeneratif olmak üzere merkezi sinir sistemi hastalık gruplarına dâhil edildi. Çalışma sonrası elde edilen veriler nörolojik disfonksiyon gösteren hastaların kesin tanısında nörolökalizasyon ve MRG'nin veteriner diyagnostikteki önemini vurgulanmıştır. Bu doktora çalışması ile MRG'nin veteriner pratikte kullanımının yaygınlaştırılması, nöroradyodiyagnostikteki öneminin vurgulanması, sağaltım öncesi ve sonrası süreçlerin başarısının artırılması ve böylelikle hastaların bu süreci daha refah içerisinde geçirmelerinin sağlanması amaçlanmıştır. Aynı zamanda dünyada beşeri ve veteriner hekimlikte etkili biçimde kullanılan MRG teknolojisinin sağladığı avantajlar ve sağaltım seçeneklerinin, ülkemizde de aktif bir şekilde kullanılması ile veteriner hekimliği eğitimine ve uygulama sahasına katkı sağlanması hedeflenmiştir.

CerrahiKedilerKöpekler+5
Burcu Ezgi Eregar
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Küçük ırk köpeklerde tibial plato düzeltme osteotomi cerrahisi ile ön çapraz bağ kopuklarının klinik ve radyolojik olarak değerlendirilmesi

Ön çapraz bağ (Lig. cruciatum craniale) kopuğu, köpeklerde arka ekstremiteyi etkileyen en yaygın ortopedik sorunlardan biridir. Bu lezyon, diz ekleminde (Articulatio genus) instabiliteye yol açarak osteoartrit gelişimini hızlandırır ve köpeğin hareket yeteneğini önemli ölçüde kısıtlar. Çalışmanın amacı, küçük ırk köpeklerde ön çapraz bağ kopuğu tedavisinde tibial plato düzeltme osteotomisi (TPLO) cerrahisinin etkinliğini değerlendirmektir. Bu çalışma, ön çapraz bağ kopuğu bulunan 31 küçük ırk köpeğin 34 diz eklemini kapsamaktadır. Çalışmaya dahil edilen hastaların tamamı, 10 kg veya daha düşük ağırlığa sahip köpeklerden seçilmiştir. Tüm olgularda TPLO cerrahisi uygulanmış, operasyon öncesi ve sonrası tibial plato açıları ölçülerek osteotomi iyileşmesi radyografik olarak değerlendirilmiştir. Operasyon süreci, operasyon sonrası komplikasyonlar ve fonksiyonel iyileşme sonuçları detaylı bir şekilde kaydedilmiştir. Sonuçlara göre, TPA değerleri, önceki çalışmalarda önerilen aralıklarda kalmış; bu aralığı aşan hastalarda bile fonksiyonel iyileşmenin etkili olduğu görülmüştür. Postoperatif dönemde görülen komplikasyonlar, osteotomi hattında yavaş iyileşme ve yumuşak doku irritasyonu gibi minör komplikasyonlarla sınırlı kalmıştır. Çalışmada herhangi bir majör komplikasyon gözlenmemiştir. Cerrahi sonrasında hastaların tamamında yürüme fonksiyonlarında belirgin iyileşme sağlanmıştır. Veteriner cerrahide TPLO, rijit stabilizasyon sağlayan ve yüksek başarı oranıyla dikkat çeken bir tekniktir. Bu çalışma, küçük ırk köpeklerde ön çapraz bağ kopuğu tedavisi için TPLO'nun etkili bir yöntem olduğunu ortaya koymuş ve klinik uygulamalara katkı sağlamayı hedeflemiştir. Ayrıca, çalışmanın bulguları, küçük ırk köpeklerde TPLO'nun diğer stabilizasyon yöntemleriyle karşılaştırıldığında güvenilir ve etkili bir seçenek olduğunu doğrulamaktadır.

Melek Ece Bekdeşer
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedi ve köpeklerde toraks hastalıklarında radyodiyagnostik görüntülerin intraoperatif bulgularla değerlendirilmesi

Bu çalışma, toraks hastalıklarının tanısında kullanılan görüntüleme yöntemlerinin tanısal değerini ve intraoperatif bulgularla uyumunu değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmada cerrahi müdahale gerektiren 50 olgu (40 kedi, 10 köpek) incelenmiştir. Olguların yaş aralığı 1,5 ay ile 11 yaş arasında değişmekte olup, erkek hayvanların (%62) dişilere (%38) oranla daha fazla etkilendiği tespit edilmiştir. En sık görülen klinik bulgular abdominal solunum (%19.6), dispne (%17.8) ve taşipne (%8.4) olarak belirlenmiştir. En sık karşılaşılan patoloji diyafragmatik herni (%30) olup, bunu peritoneoperikardiyal diyaframatik herni (%20) ve torakal neoplaziler (%16) takip etmiştir. Görüntüleme yöntemleri ile elde edilen tanıların intraoperatif bulgularla uyumu %88 oranında tam, %12 oranında kısmi olarak gerçekleşmiştir. Radyografi tüm vakalarda ilk tanı aracı olarak kullanılmış ve vakaların %22'sinde tek başına yeterli tanısal bilgi sağlamıştır. En sık tercih edilen ve en yüksek tanısal doğruluğu sağlayan görüntüleme protokolü radyografi-ultrasonografi-BT kombinasyonu (%24) olmuştur. Bu üçlü kombinasyonun kullanıldığı vakalarda intraoperatif bulgularla uyum oranı %91.7'ye ulaşmıştır. Cerrahi tedavide en sık tercih edilen yaklaşım median laparotomi (%50) olup, bunu interkostal torakotomi (%18) takip etmiştir. Postoperatif dönemde olguların %50'sinde herhangi bir komplikasyon gelişmemiştir. Sağkalım açısından değerlendirildiğinde, olguların %66'ında tam iyileşme sağlanmıştır. Sonuç olarak, toraks hastalıklarının tanısında görüntüleme yöntemlerinin kombinasyonu, tek bir modaliteye göre daha yüksek tanısal doğruluk sağlamaktadır. Görüntüleme bulgularının intraoperatif bulgularla yüksek oranda uyum göstermesi, preoperatif tanı ve cerrahi planlama açısından görüntüleme yöntemlerinin güvenilirliğini desteklemektedir. Bu çalışmanın sonuçları doğrultusunda, toraks hastalıklarının tanı ve tedavisinde tek bir görüntüleme yöntemine bağlı kalınmaması, hastanın klinik durumu ve şüpheli patolojiye göre uygun modalite kombinasyonlarının tercih edilmesi önerilmektedir. Ayrıca, standardize edilmiş görüntüleme protokollerinin oluşturulması, detaylı görüntüleme arşivi tutulması ve özellikle kompleks vakalarda alternatif cerrahi yaklaşımlara hazırlıklı olunması önem taşımaktadır. Gelecek araştırmalarda, farklı görüntüleme modalitelerinin maliyet-etkinlik analizlerinin yapılması ve optimal tanı protokollerinin belirlenmesi yararlı olacaktır.

Nihan Dikbaş Tsatsaronis
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

İleri derecede femoropatellar osteoartrit bulunan köpeklerin troklea proteziyle sağaltımı

Patella luksasyonu, köpeklerde sıkça karşılaşılan ortopedik bir sorun olup, patellanın diz eklemi içerisindeki normal anatomik pozisyonundan kayarak medial veya lateral tarafa doğru yer değiştirmesi durumudur. Bu durum, genellikle küçük ırklarda daha yaygın olarak görülmekle birlikte, her yaş ve ırktaki köpeklerde de ortaya çıkabilir. Patella luksasyonu, zamanla eklemde ciddi ağrı ve fonksiyon kaybına yol açarak, köpeklerin yaşam kalitesini olumsuz etkiler. Femoropatellar osteoartrit de patella luksasyonuna eşlik eden bir durum olarak, diz ekleminde dejeneratif değişiklikler meydana getirir ve bu durumun cerrahi müdahale ile tedavi edilmesini gerektirir. Bu tez çalışmasında, patella luksasyonu bulunan ve ileri derecede femoropatellar osteoartrit tanısı konulan 20 köpeğin tedavisinde Patellar Oluk Değiştirme (Patellar Groove Replacement, PGR) yönteminin etkinliği değerlendirilmiştir. Çalışmanın amacı, PGR yönteminin sağaltım seçeneklerini ve elde edilen klinik sonuçları, radyografik bulgularla karşılaştırarak analiz etmektir. Çalışma materyali olarak, radyografik olarak şiddetli femoropatellar osteoartrit tanısı doğrulanan köpekler seçilmiştir. Tüm olgularda, patellanın anatomik olarak doğru pozisyonda stabilizasyonunu sağlamak için troklea protezi uygulanmıştır. Protezin türü ve boyutu, köpeğin bireysel anatomik gereksinimlerine göre belirlenmiştir. Ameliyat sonrası dönemde, olguların klinik, radyografik ve fonksiyonel açıdan değerlendirilmesi yapılmış ve iyileşme süreçleri 10., 30., 60. ve 90. günlerde gerçekleştirilen radyografik kontrollerle izlenmiştir. Post-operatif süreçte enfeksiyon riskini minimize etmek amacıyla geniş spektrumlu antibiyotikler kullanılmış ve anti-inflamatuvar tedavi uygulanmıştır. Gözlemlenen komplikasyonlar arasında protezin yerinden minimal kayması ve patellar reluksasyon yer almıştır. Takip sürecinde, bazı olgularda komplikasyonlar nedeniyle ikinci bir operasyon uygulandı. Sonuç olarak, PGR yönteminin, ileri derecede femoropatellar osteoartrit bulunan köpeklerde etkili bir cerrahi tedavi seçeneği olduğu tespit edilmiştir. Uygun cerrahi teknik ve implant seçimi ile komplikasyonların minimize edilebileceği bu çalışmada ortaya konmuştur. Bu çalışma, veteriner hekimlikte PGR yönteminin uygulanmasına ve post-operatif takip süreçlerinin önemine dikkat çekmekte ve femoropatellar osteoartrit tedavisine yönelik literatüre değerli bir katkı sağlamaktadır.

Sevda Şensoy Baykan
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedi ve köpeklerde gastrointestinal radyoopasitesi düşük yabancı cisim şüpheli hastaların klinik, laboratuvar, ultrasonografik ve radyolojik muayene bulgularının arasında korelasyon ve muayene sistematiği oluşturulması

Veteriner hekimlik pratiğinde sıkça karşılaşılan gastrointestinal yabancı cisim olguları, hastalarda oluşturduğu tıkanıklık derecesine, lokalizasyona ve süresine bağlı olarak değişken klinik tablolar ortaya koymaktadır. Radyopak yabancı cisimler, konvansiyonel radyografik yöntemlerle kolayca tespit edilebilirken; radyoopasitesi düşük yabancı cisimlerin tanısının konması, benzer semptomlara yol açabilen diğer gastrointestinal hastalıklar nedeniyle oldukça güçleşmektedir. Bu durum, tanıda multimodal yaklaşım gerekliliğini ön plana çıkarmaktadır.Bu çalışma, radyoopasitesi düşük yabancı cisim şüphesiyle başvuran 20 kedi ve 20 köpek olgunun klinik, laboratuvar, radyografik ve ileri görüntüleme (ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi) bulgularını tanısal doğruluk ve üstünlük bakımından karşılaştırmalı olarak değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Ayrıca, hasta anamnezi, semptomlar ve muayene bulguları arasındaki olası korelasyonları ortaya koyarak, tanısal sistematiğin etkinliğini artıracak öneriler geliştirilmiştir.Elde edilen veriler doğrultusunda, bilgisayarlı tomografi her iki tür için de kedilerde %77, köpeklerde %80 doğruluk oranı ile en yüksek tanısal başarıyı sağlamıştır. Ultrasonografi ise olguların %54'ünde yabancı cisimleri doğrudan görüntüleyebilmiş ve ileus gibi eşlik eden durumların saptanmasında değerli bilgiler sunmuştur. Radyografik değerlendirmeler ise %40 doğruluk oranı ile daha düşük performans göstermesine rağmen, bağırsak dilatasyon oranı hesaplamaları sayesinde tıkanıklık lehine önemli ipuçları sağlamıştır. Özellikle kapsamlı fiziksel muayenenin, uygun klinik değerlendirme süreci içinde vazgeçilmez bir basamak olduğu vurgulanmıştır.Sonuç olarak, radyoopasitesi düşük yabancı cisimlerin tanısında; fiziksel muayene, laboratuvar analizleri, radyografi, ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografinin birlikte değerlendirilmesiyle tanısal başarının arttığı ve multidisipliner yaklaşımın klinik yönetimde kritik rol oynadığı sonucuna varılmıştır.

Hasancan Öztürk
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedilerde entropiyonun tedavisinde hyaluronik asit subdermal dolgu maddenin kullanımı

Entropiyon, göz kapağı kenarının içe doğru dönmesiyle karakterize edilen, veteriner oftalmolojide sık karşılaşılan patolojik bir durumdur. Kedilerde multifaktöriyel olarak ortaya çıkan bu hastalık, trihiasis ve periokuler derinin göz küresine teması sonucu korneal irritasyon ve ülserasyonlar gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilmektedir. Bu çalışma, kedilerde görülen entropiyon olgularının tedavisinde hyaluronik asit bazlı subdermal dolgu maddelerinin etkinliğini ve güvenilirliğini değerlendirmeyi amaçlamıştır. Araştırmada, entropiyon ve gözyaşı akıntısı şikayetiyle başvuran 20 kedinin toplam 28 gözü incelenmiştir. Hyaluronik asit bazlı subdermal dolgu uygulaması sonrası yapılan takiplerde, olguların büyük çoğunluğunda göz kapağı pozisyonunda belirgin düzelme ve klinik belirtilerde (korneal irritasyon, epifora) önemli ölçüde azalma saptanmıştır. Uygulama sonrası 1., 3. ve 6. aylarda yapılan kontrollerde dolgu maddesinin etkinliğinin devam ettiği gözlenmiştir. Hastaların çoğunda tek seans uygulama yeterli olmuştur. Sonuç olarak, kedilerde entropiyon tedavisinde hyaluronik asit bazlı subdermal dolgu maddelerinin kullanımı, geleneksel cerrahi yöntemlere göre daha az invaziv ve etkili bir alternatif sunmaktadır. Bu yöntem; sedasyon ile uygulanabilmesi, hızlı iyileşme süreci ve düşük komplikasyon oranı nedeniyle özellikle anestezi riski taşıyan yaşlı kedilerde, sistemik hastalığı olan olgularda ve cerrahi müdahaleyi tolere edemeyecek hastalarda tercih edilebilir. Çalışmamız, hyaluronik asit bazlı subdermal dolgu uygulamasının, kedilerde entropiyon tedavisinde güvenli ve etkili bir yöntem olduğunu göstermiş olup, veteriner oftalmoloji pratiğinde entropiyon yönetiminde yeni bir perspektif sunmaktadır

Tohıd Nasırıbarı
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedi ve köpeklerin deri ve derialtı tümörlerinde elektrokemoterapiuygulaması ve sonuçların recist yöntemiyle değerlendirilmesi

Kedi ve köpeklerde kanser, önemli bir ölüm nedenidir ve erken tanı ile uygun tedavi yaklaşımları bu durumu kontrol altına almak açısından büyük önem taşır. Deri ve derialtı dokulardan köken alan yüzeysel tümörler genellikle hasta sahipleri tarafından geç fark edilmekte, veteriner onkoloji uzmanlarına geç başvurulmakta ve tümörler hızlı büyüme eğiliminde olmaktadır. Bu durum lokal tümör kontrolünü zorlaştırmaktadır. Cerrahi girişim, kemoterapi ve radyoterapi gibi konvansiyonel tedaviler çeşitli sınırlılıklar barındırmaktadır. Cerrahi girişim çoğu vakada birincil tedavi olsa da, tümörün büyüklüğü, lokalizasyonu ve yapısı operasyon başarısını sınırlayabilir. Kemoterapi ise yan etkileri nedeniyle iyi tolere edilemeyebilirken, radyoterapi erişilebilirlik ve maliyet açısından hasta sahipleri tarafından her zaman tercih edilmemektedir. Bu doğrultuda, lokal tümör kontrolünü artırmaya yönelik alternatif tedavi seçenekleri değerlendirilmektedir. Elektrokemoterapi (EKT), kemoterapötik ajanların hücre içine girişini elektrik akımı aracılığıyla artırarak antitümör etkinliği güçlendirmeyi hedefleyen bir yöntemdir. Bu çalışmada EKT, TSE (Tumour Specific Electroporation) teknolojisi ile çalışan vetIQure™ cihazı kullanılarak uygulanmıştır. TSE, tümöre özgü ve kontrollü elektrik alanı oluşturarak ilaç alımını artırırken çevre dokuların zarar görme riskini azaltan modern bir elektroporasyon yaklaşımı sunmaktadır. Bu çalışmada, deri ve derialtı yüzeysel tümöre sahip 15 kedi ve 15 köpekte EKT, histotip ayırt edilmeksizin küratif, adjuvan ve palyatif amaçlarla uygulanmış; sonuçlar RECIST kriterlerine göre değerlendirilmiştir. Uygulama sonrası %72–100 arasında objektif yanıt oranı elde edilmiş ve TSE tabanlı EKT, lokal tümör kontrolü açısından etkili, güvenli ve uygulanabilir bir yöntem olarak değerlendirilmiştir.

Simge Bayraktar
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kedi ve köpeklerde uzun kemik kırıklarının eksternal skeletal fiksatör ile sağaltımı

Bu çalışmanın amacı, kedi ve köpeklerde uzun kemik kırıklarının eksternal skeletal fiksatör ile sağaltım sonuçlarının klinik ve radyolojik olarak değerlendirilmesidir. Çalışma materyalini, Balıkesir Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniği'ne ekstremitelerde topallık şikayeti ile getirilen, klinik ve radyolojik muayenelerinin ardından uzun kemik kırığı teşhis edilen farklı tür, ırk, cinsiyet ve yaş gruplarındaki 7 (%70) kedi, 3 (%30) köpek olmak üzere toplam 10 hayvan oluşturmaktadır. Cinsiyet dağılımı 5 dişi (%50) ve 5 erkek (%50), yaş ortalaması 8.3 ay, ağırlık ortalaması 3.91 (± 3.47) kg olarak belirlenmiştir. Kırık oluşum nedenleri %50 trafik kazası, %40 yüksekten düşme, %10 bilinmeyen sebepler olarak; kırık oluşan kemikler %50 tibia-fibula, %30 humerus, %10 radius-ulna, %10 femur olarak tespit edilmiştir. Radius-ulna ve tibia-fibula kırığı bulunan kemiklerde her iki kemiğin de kırık olduğu görülmüştür. Kırıkların %30'u açık kırık, %70'i kapalı kırık olarak sınıflandırılmıştır. Tedavi sonrası ekstremite fonksiyonları 45. günde yapılan skorlanma ile %60'ı "çok iyi" (skor=1), %20'si "iyi" (skor=2), %20'si "orta" (skor=3) olarak bulunmuştur. Hiçbir olguda "kötü" (skor=4) skor elde edilmemiştir. Radyolojik skorlama sonucu 45. gün elde edilen verilere göre; %40'ı "kırık çizgisinin kaybolması, iyileşme" (skor=5), %40'ı "belirginleşen kallus, kırık çizgisinin görünürlüğünün kalmaması" (skor=4), %20'si "minimal kallus oluşumu" (skor=2) olarak bulunmuştur. Çalışma ile elde edilen klinik ve radyolojik verilere göre, kedi ve köpeklerde uzun kemik kırıklarında sağaltım amacıyla biyolojik osteosentez yöntemlerinden olan eksternal skeletal fiksatörlerin rahatlıkla kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.

Cerrahi-veteriner hekimlikFemoral kırıklarHumeral kırıklar+7
Deniz Nazlı Kurnaz
Balıkesir University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kedilerde ovariohisterektomi operasyonu anestezisinde kullanılan medetomidin, ketamin, isofluran ve medetomidin, butorfanol, isofluran kombinasyonlarının postoperatif analjezik etki yönünden karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı, kedilerin sağlıklı yaşam sürelerini uzatmak için yapılan ovariyohisterektomi işleminde kullanılan farklı analjezik ve anestezik madde kombinaslarının operasyon sonrası analjezik etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Kedilerin ovariohisterektomi operasyonu sıklıkla yapılan bir operasyondur. Bu operasyon sonucunda hayvanlarda hafif-orta şiddetli ağrı oluşmaktadır. Hayvanların ağrıya karşı verdiği tepkiler ve davranışlar değişkenlik göstermektedir. Bu tepkileri ve davranışları gözlemlemek uzmanlık gerektirir. Ağrı kesici ilaç kombinasyonlarının karşılaştırılabilmesi için hayvanların post operatif olarak çok iyi gözlemlenmesi gerekmektedir. Ağrı mutlaka sağaltılması gereken bir durumdur. Günümüzde operasyon öncesi ve sonrası kullanılabilecek birçok ağrı kesici ajan mevcuttur. Bu ağrı kesiciler tek başlarına kullanılabileceği gibi birbirleri ile kombine olarak kullanıldıklarında daha etkili sonuçlar elde edilmektedir. Yapılan tez çalışmasının amacı, ovariohisterektomi operasyonu uygulanan kedilerde medetomidin, ketamin, isofluran, meloxicam ve medetomidin, butorfanol, isofluran, meloxicam ilaçlarının kombinasyonlarının postoperatif ağrı kesici etkileri yönünden karşılaştırılmasıdır. Çalışma materyalini Edrevet Veteriner Hekim Muayenehanesi' ne kısırlaştırılmak üzere getirilen farklı ırk ve en az 6 aylık yaşa sahip sağlıklı dişi kediler (n=20) oluşturmuştur. Operasyon için uygun olan kedilerin kiloları ölçülerek tüm kedilere preanestezik olarak 80μg/kg dozda medetomidin kas içi, analjezik olarak ilk gruba ketamin 0.5mg/kg dozda deri altı olarak, ikinci gruba ise 0.4mg/kg deri altı butorfanol uygulanacak ve anestezinin indüksiyon (%5) ve idamesi (%2) inhalasyon anestezisi(isofluran) ile sağlanmıştır. Göbek deliği ve pubis arasındaki mesafe üçe bölünerek bölgenin orta üçte birinden ensizyon yapılarak operasyonlar gerçekleştirildi. Operasyon sonrasında oluşturulan gruplar arasındaki ağrı farklılıklarını ölçmek amacıyla kedilerin postoperatif 0, 1, 2, 3, 4, 6 ve 12. saatlerde kalp atımı, solunum sayısı ve vücut ısıları ölçülerek ayrıca vücut dilleri 'Colorado State Universitesi Kedilerin Akut Ağrı Skalası'na göre değerlendirildi. Ağrı skorları butorfanol grubunda post operatif birinci ve ikinci saatlerde ketamin grubuna göre daha yüksek bulundu. Gruplar arası nabız ve vücut sıcaklıkları benzer değerlerdeyken solunum sayıları gruplar arasında farklılık gösterdi. Ketamin deri altı subanestezik ve analjezik dozunun butorfanolun analjezik dozuna kıyasla daha etkilidir.

AnaljeziAnestetiklerAğrı-postoperatif+7
Yalım Uzel
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Köpeklerde tibia kırıklarında, internal plak uygulaması ile birlikte PRP kullanımının erken dönem iyileşmeye olan etkisinin araştırılması

Trafik kazaları, başka hayvanlar tarafından gerçekleşen saldırılar ya da ateşli silah yaralanmaları gibi travmatik nedenler; köpeklerin uzun kemiklerinde kırıklara neden olmaktadır. Bir kemiğin eski işlevinin tekrar kazandırılabilmesi için geçen süre, hayvanın hayat refahı açısından büyük önem taşır. Bu tezin amacı; köpeklerde tibia kırıklarında internal plak uygulaması ile birlikte PRP kullanımının, erken dönem iyileşmeye olan etkisinin araştırılması, klinik ve radyolojik olarak değerlendirilmesidir. Çalışma materyalini; Balıkesir Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniği'ne ve Çanakkale Anka Veteriner Kliniği'ne arka ekstremitelerde topallık şikâyeti ile getirilen, klinik ve radyolojik değerlendirmeler sonucunda tibia kemiğinde kırığı bulunan; değişik ırk, yaş, cinsiyet ve ağırlığa sahip 12 köpek oluşturmaktadır. Yaş ortalamaları; 24.92 ay, ağırlık ortalamaları ise 23.08 kg olarak belirlenmiştir. Hasta yakınlarının verdiği bilgiler ışığında, köpeklerde oluşan kırıkların tamamının (%100'ü) trafik kazası sonucu şekillendiği tespit edilmiştir. Getirilen 12 köpeğin tibia kırıklarının internal plak yöntemi ile stabilizasyonu sağlanmış, kemik boy ve kalınlığına uygun DCP, LC-DCP ve Rekonstrüksiyon plakları kullanılarak kırık fiksasyonu sağlanmıştır. Hayvanlar iki gruba ayrılmıştır. Birinci grupta olan 6 köpeğe operasyon sonrası, ensizyon hattı kapatılmadan, plağın üzerine gelecek şekilde, Easy PRP Kit ile hazırlanan PRP (Trombositten zengin plazma) solüsyonu dökülmüştür. İkinci grupta bulunan 6 köpeğe ise PRP uygulanmamıştır. Hastaların; operasyon öncesi, sonrası ve devamında (10.gün, 20.gün, 30.gün) toplamda 5 defa, iki pozisyon olacak şekilde (A/P ve M/L) röntgenleri çekilmiştir. Bu röntgenler üzerinden, oluşan kallus gri alanları ölçülerek kayıt altına alınmıştır ve ortaya çıkan veriler Mann Whitney-U Testi ile karşılaştırılmıştır. Radyolojik incelemede gözlemlediğimiz ve yapılan ölçümlerde sayısal veri olarak elde ettiğimiz kallus gri alanlarının; PRP uygulananlarda, PRP uygulanmayanlara kıyasla 10. ve 20. günlerdeki radyografilerinde daha yaygın olduğu görülmüştür. 30. günde ise elde edilen verilerde önemli bir fark oluşmamıştır. Hayvanlarda plak uygulaması sonrası ve PRP kullanımı sonrası, lokal ya da sistemik bir enfeksiyon görülmemiştir. Klinik tabloda ise tüm hayvanlar topallık olmaksızın sağlıklı taburcu edilmişlerdir. Çalışmada elde edilen veriler ışığında; köpeklerde tibia kemiklerinde internal plak uygulamasının etkin bir yöntem olduğu, kemiğin anatomik yapısından dolayı kolay uygulanabilir olduğu düşünülmüştür. PRP kullanımının kırık iyileşmesi, erken kallus oluşumu üzerine olumlu etkileri olduğu düşünülmüş ve otolog bir solüsyon olmasından kaynaklı, dokular üzerinde herhangi bir komplikasyona neden olmadığı görülmüştür. Bu sebeplerden yola çıkarak, tibia kırıklarında internal plak uygulaması yanında PRP kullanmanın, erken dönemde iyileşmeyi hızlandırmak için kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.

Kemik plaklarıKöpeklerKırıklar-kemik+5
Aliye Bozkurt
Balıkesir University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kedi ve köpeklerde görülen periodontal hastalığın klinik değerlendirilmesi

Periodontal hastalık, dişi destekleyen ve çevreleyen dokuların yangısıdır. Dişi gingiva, sement (dişin kemik tabakası), alveolar kemik (diş kökünü çevreleyen kemik) ve periodontal ligamet çevreleyerek destekler. Periodontal hastalık kedi ve köpeklerde salya artışına, diş etlerinde görülen kızarıklığa, kötü ağız kokusuna, iştahsızlığa, dişlerin sallanmasına ve diş kayıplarına sebep olmaktadır. Bu semptomlarla pet hayvanları yiyeceklerini yiyemez hale gelmekte, genel durumlarında bozukluk ortaya çıkmaktadır. Sunulan bu tez çalışmasında periodontal hastalık teşhis edilen kedi ve köpekler tür, yaş, cinsiyet özelikleriyle sınıflandırılarak periodontal hastalık aşamaları derecelendirilmiş ve klinik olarak değerlendirilmiştir. Periodontal lezyonların klinik görünümü, gingival cep derinliği ölçümleri, dişlerin radyolojik muayenelerinin yapılması bu hastalığın teşhis ve tedavisi için önem arz etmektedir. Periodontal hastalığın kedi ve köpeklerde yaş, ırk, cinsiyet, beslenme şekli, ev bakımı dikkate alınarak çalışmamız klinik yönden ele alınmıştır. 23 kedi ve 16 köpekte yapılan araştırma neticesinde kuru mama ile beslenen pet hayvanlarının periodontal hastalığa sahip olma yatkınlıkları kaydedilmiştir. Çalışmadaki olguların her birinde ağız kokusu varlığı bulunurken kliniğe getirilme şikayetlerinde %90 aynı semptomlar olduğu görülmüştür. Kedilerde periodontal hastalık premolar dişlerde oldukça sık görülürken carnivor olmalarına rağmen tür bazında farklılık ortaya çıkarak köpeklerde bu benzerlik ortaya çıkmamıştır. Medikal tedavide kullanılan antibiyotik seçiminin farklı olması kayda değer bir sonuç ortaya çıkarmamakla beraber düzenli diş fırçalayan hasta sahiplerinin hastalığın ilk aşamasında olan olgularda tedaviye büyük destek oldukları görülmüştür. Bu çalışma neticesinde kedi ve köpek besleyen pet hayvan sahiplerinin düzenli diş fırçalama alışkanlığı edinmeleri, hastalıktan korunmak ve hastalığın ilk aşamasında tedavi edici olması sebebiyle diş fırçalamanın önemi ortaya konmuştur.

Tülay Köneçoğlu
Balıkesir University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Domestik güvercinlerde (Columba Livia Domestica) iç organların tanısında standart radyografik pozisyonlar ile ayakta çekim pozisyonlarının karşılaştırılması.

Klinik olarak sağlıklı 25 güvercinde (Columba Livia Domestica) alternatif bir radyografik pozisyonu tanımlamak için metodolojik bir çalışma yapılmıştır. Tüm vücut radyografileri, dorso-ventral ayakta, ventro-dorsal yatış, sağ latero-lateral yatış, sağ latero-lateral ayakta pozisyonlarda elde edildi. Çekilen radyografiler eşleştirilerek organ görünürlükleri karşılaştırıldı. Her pozisyonda çeşitli anatomik öğelerin görüntülenmesi puanlandı ve radyografik ortalamaları oluşturmak amacıyla, kuşlarda standart koşullar altında çekilen radyografilerde kalp, karaciğer, böbrekler, dalak, proventrikülüs, gonad ve ilgili yapıların radyografik silüetleri ölçüldü. Gözlemciler arası uyum değerlendirildi. Kalp, karaciğer ve proventrikülüsün sölomik yapılarla oranları hesaplanarak ortalama indeks değerleri belirlendi. Solunum yolu yapılarının değerlendirilmesi ayakta alınan pozisyonlarda yatış halinde alınan pozisyonlara kıyasla sınırlı olarak değerlendirilmiş ve hava keselerinin yüzey alanları önemli ölçüde daha küçük bulunmuştur. Proventrikülüs dorso-ventral ayakta pozisyonunda böbreklerin gastrointestinal sistem sınırlandırması ise sağ latero-lateral ayakta pozisyonunda daha görünürdü. Kalbin görselleştirilmesi iki görünüm arasında anlamlı derecede farklı değildi. Ayakta elde edilen pozisyonlarda organ ölçümleri yatış pozisyonlarına kıyasla anlamlı derecede daha büyüktü. Sonuç olarak, dorso-ventral ayakta pozisyonu kalbi ve üst sindirim sistemini değerlendirmek için yeterli olabilir. Sağ latero-lateral ayakta pozisyonunda ise böbreklerin değerlendirilmesi için yeterli kabul edilebilir. Bu pozisyonların, genel anestezi veya dorsal yatış pozisyonu kontrendike olduğu vakalarda klinik açıdan önemli bilgiler sağlaması muhtemeldir.

Zühre Aleyna Ede
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Kedilerde Timpanik bulla, Temporomandibular eklem ve ilgili yapıların radyografik değerlendirilmesi

Çalışma materyalini Balıkesir Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesine getirilen, üst solunum yolu enfeksiyonu ve orta kulağı etkileyen hastalık bulguları olan on adet hasta kedi ile kafa travması, kulak hastalığı, solunum sistemi hastalığı veya diş hastalığına dair herhangi bir klinik bulgusu bulunmayan kontrol grubunu oluşturan sağlıklı on adet kedi olmak üzere toplam yirmi adet kedi oluşturdu. Çalışmada kullanılan hayvanların 5 farklı pozisyonda (ventrodorsal (VD) veya dorsoventral (DV), çift taraflı lateral ve çift taraflı oblik) olacak şekilde radyografileri alındı. Hayvanların çift taraflı oblik pozisyonlu röntgen çekimlerinde 10°'lik süngerden yapılmış bir rampa kullanıldı. Ventrodorsal veya dorsoventral pozisyon, hastanın durumuna, stresine ve klinik tablosuna göre rahat edeceği pozisyon seçilerek gerçekleştirildi. Skorlamalar ve ölçümler iki gözlemci tarafından gerçekleştirilerek gözlemciler arası ortak bir karara varıldı. Çekilen radyografiler üzerinden 2 puanlı (0-1) bir ölçek sistemi kullanılarak görüntüler değerlendirildi ve ölçümler yapıldı. Bu ölçümlerde kontrol grubu olan sağlıklı kedilerin ölçümleri baz alınarak hasta olan kedilerin radyografik ölçümleriyle kıyaslanıp herhangi bir farklı radyolojik bulgu varlığının tespit edilmesi amaçlandı. Otitis media teşhisi konan kedilerin radyografik değerlendirmesinde, %75'inde TB'da radyoopasite artışı, %100'ünde ise timpanik bulla duvar kalınlığının arttığı tespit edildi. Radyoopasite artışı bulunan bir TB'nın duvarının havayla dolu TB'nın duvarından daha kalın olduğu görüldü. Sinonazal hastalığı bulunan kedilerin hepsinde duvar kalınlığının arttığı görüldü. Radyografide sağ TB duvar kalınlığının ölçülmesinin anlamlı olduğu sonucuna varıldı. Polip teşhisi konan kedilerin TB duvar ölçümlerinde kalınlığın arttığı ve TB'da opasite artışı varlığı gözlemlenmiştir. Temporomandibular eklemin (TME) değerlendirilmesinde procesus coronoideus'ta dışa doğru dönme incelenirken, çekimler anestezi altında gerçekleştirilmediği için simetrinin hafif kaydığı bazı olgular yanlış pozitif sonuç verdi.

Elif Arıcan
Balıkesir University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Kedilerde üç boyutlu bilgisayarlı tomografi görüntüleri ile vertebral implant konumunun belirlenmesinin cerrahi öncesi planlama üzerine etkileri

Bu çalışma, kedilerde üç boyutlu bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri kullanılarak vertebral implant konumunun cerrahi öncesi planlama üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmada kullanılan kadavralar üzerinde vertebral stabilizasyon amacıyla pediküllü vida yerleştirme işlemleri gerçekleştirilmiştir. Klavuz yöntemi ve serbest el tekniği karşılaştırılarak cerrahi doğruluk ve komplikasyon oranları değerlendirilmiştir. Klavuz tasarımı, BT görüntüleme verileri ile belirlenen güvenli implantasyon koridorlarına dayanılarak hazırlanmış, vidaların ideal yerleştirme açıları ve mesafeleri göz önünde bulundurulmuştur. Klavuz yöntemi kullanılarak yapılan vidalamalarda herhangi bir komplikasyona rastlanmazken, serbest el tekniği ile yapılan uygulamalar sonrası, özellikle T12, T13, L4 ve L5 vertebralarında ciddi anatomik sapmalar ve spinal kanal invazyonları gözlemlenmiştir. Sağ taraftan yerleştirilen vidalarda medulla spinalis invazyonu (%40 oranında) daha sık görülmüş, sol tarafta ise spinal kanal invazyonunun (%30 oranında) daha yaygın olduğu tespit edilmiştir. Klavuz kullanılarak yapılan vidalamalarda, alfa açıları ve vidaların yerleştirme doğruluğu arasında tam uyum sağlanmıştır; ancak serbest el yönteminde T12 ve L5 arasında ölçülen açılar arasındaki farkların belirgin olduğu gözlenmiştir. Bu bulgular, BT verilerinin cerrahi öncesi planlamada kullanımının doğruluğu artırabileceğini ve klavuz kullanılarak yapılan girişimin cerrahi komplikasyonları en aza indirme potansiyeline sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

Çetin Bozkurt
Balıkesir University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kedilerde toraksta görülen cerrahi hastalıklarının radyografik değerlendirilmesi

Torasik radyografi, hem solunum hemde dolaşım sisteminin önemli yapılarını içinde barındıran toraksta oluşabilecek değişikliklerin tanımlanmasında bizlere bilgi sağlar. Çeşitli travmalarla getirilen kedilerin çoğunun toraks bölgesinde önemli patolojiler gerçekleşebilmektedir. Stabil hale gelen ve klinik muayeneleri gerçekleştirilen hastaların radyografilerinin alınması, tanı ve onu izleyen tedavinin planlanması için yapılabilecek en hızlı yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışma materyalini; 1 Haziran 2024 – 1 Aralık 2024 tarihleri arasında Balıkesir Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim dalı kliniğine ve özel bir kliniğe getirilen, yapılan klinik ve radyografik muayeneler ile toraks bölgesinde cerrahi bir hastalığı tespit edilen 24 kedi oluşturdu. İncelenen bu 24 vakada; 8 diyaframatik hernia, 7 pnömotoraks, 4 pleural efüzyon, 2 akciğer tümörü, 1 trakeal ruptur, 1 megaözafagus ve 1 sternum kırığı tespit edildi. Getirilen hastaların büyük çoğunluğunda, torakstaki patolojinin tespitinde kullanılan radyolojik muayenenin yeterli olduğu kanısına varıldı. Toraksın radyolojik değerlendirmesi; görülen cerrahi hastalığa özgü birden fazla radyolojik bulgunun varlığı dikkate alınarak yapıldı. Diyaframatik hernia ve megaözafagus gibi vakalarda direkt radyografinin yanı sıra kontrast radyografinin kullanılması teşhisin doğrulanmasına oldukça katkı sağladığı gözlendi. Pulmoner neoplazi şüphesi bulunan vakaların ayırıcı tanısında birden fazla hastalık varsa bilgisayarlı tomografi (BT) gibi ileri tanı görüntüleme tekniklerinin; pnömotoraks, pleural efüzyon gibi hastalıklarda altta yatan sebebin belirlenmesi için ek tanı yöntemlerinin kullanılması gerekliliğine vurgu yapıldı. Genel olarak şiddetli dispne ile getirilen hastalarda bulunan toraks cerrahi hastalıkların tespitinde radyolojik görüntülemenin vazgeçilemeyecek en hızlı ve en güvenilir tanı yöntemi olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kedi, toraks, radyografi, cerrahi hastalık

Serap Barut
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kedilerde odontoklastik rezorptif lezyonların klinik değerlendirmesi

Bu çalışma 1 Haziran 2024 – 1 Aralık 2024 tarihleri arasında Balıkesir Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı Kliniği'ne ve Bursa'da özel bir hastane olan Akademi Hayvan Hastanesine getirilen fiziksel ve radyolojik muayeneler sonucunda odontoklastik rezorptif lezyon tanısı konulmuş farklı ırk, yaş, cinsiyetteki kedilerin değerlendirilmesi sonucunda yapıldı. Çalışmanın materyalini 24 adet kedi oluşturdu. Belirtilen tarihler arasında Cerrahi Anabilim Dalı kliniği ve özel hastaneye getirilen 24 adet hastada toplam 325 adet dişte rezorptif lezyon tanısı konuldu ve kedi başına ortalama 13.54 dişte lezyon tespit edildi. Bu çalışmanın sonucunda, cinsiyet olarak erkeklerde dişilerden, yaş aralığı olarak >6 yaş ve 4-6 yaş aralığında en fazla olmakla birlikte artan yaş ile prevelansın arttığı, kısırlık durumuna göre kısır olmayan kedilerde kısır olan kedilere kıyasla ve melez kedilerde saf ırk kedilerden daha fazla rezorptif lezyon tanısı konulduğu görülmüştür. Hastalara kesin tanı radyolojik bulgular eşliğinde konulmuştur ve tüm hastalara tam ağız röntgenler çekilmiştir. Tomografi, röntgene göre dezavantajlı olmasından dolayı tercih edilmemiştir. Hastaların hepsinde tercih edilen tedavi yöntemi diş ekstraksiyonu olmuştur ve hastalarda etkilenen tüm dişlere uygulanmıştır. Anahtar kelimeler: Kedi, Odontoklast, Rezorptif lezyon, diş

Gökhan Özarkun
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Sağlıklı Alman çoban köpeklerinde pelvis geometrisinin ventro-dorsal pozisyonda röntgen çekimlerinde incelenmesi

Bu çalışma, sağlıklı Alman Çoban köpeklerinde pelvis geometrisinin ventro-dorsal pozisyonda röntgen çekimleriyle incelenmesini amaçlamaktadır. Çalışmada, 12 dişi ve 12 erkek olmak üzere toplam 24 köpeğin pelvik ve femoral morfometrik ölçümleri değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, cinsiyetler arasında özellikle iliak uzunluk, işium uzunluğu, tuber işium uzunluğu, koksa kemiği uzunluğu ve sol femur eğim açısı gibi parametrelerde anlamlı farklılıklar olduğunu göstermiştir. Erkek bireylerde bu ölçümlerin dişilere göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Buna karşın, Norberg açıları ve pelvis iç açısı gibi kalça displazisi ile ilişkili parametrelerde cinsiyetler arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Çalışma, pelvik morfometrik ölçümlerin cinsiyete bağlı farklılıklarını ortaya koyarken, bu verilerin kalça displazisinin değerlendirilmesinde tamamlayıcı bir yöntem olarak kullanılabileceğini desteklemektedir. Radyografik görüntüleme ve dijital ölçüm teknikleri, pelvik yapıların değerlendirilmesinde güvenilir ve tekrarlanabilir sonuçlar sunmuştur. Ancak, çalışmanın sınırlı sayıda birey ve tek bir ırk üzerinde yapılması, sonuçların genellenebilirliğini kısıtlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Pelvis geometrisi, Ventro-Dorsal röntgen, Morfometri, Kalça displazisi.

Fuat Gözütok
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Anestezi altındaki kedilerde kullanılan farklı tip göz kremlerinin gözyaşı sekresyonu üzerine olan etkilerinin araştırılması

Sunulan tez çalışması ile, operasyona uygun kedilerde anestezinin neden olduğu göz kuruluğunun önlenmesi için göze uygulanan farklı ilaçların karşılaştırılması, ayrıca tez sonuçlarının ileride yapılacak çalışmalara ışık tutması amaçlanmıştır. Çalışma materyali olarak Balıkesir Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniği ve Pati Beurre Veteriner Hekim Muayenehanesine getirilen operasyona uygun 12 adet kedi kullanıldı. Öncelikle hayvan sahiplerinden anamnez bilgileri alınmıştır ve ardından genel ve göz muayenesine gerçekleştirilmiştir. Muayeneler sonunda gözleri sağlıklı olan hayvanlar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen kedilerin operasyondan önce her iki gözüne Schirmer gözyaşı testi (STT) 2 dakika uygulanmıştır. Elde edilen veriler kayıt edilmiştir. Ölçümleri yapılan kediler rutin cerrahi prosedür için anesteziye alınmıştır. Anestezi için 2mg/kg ksilazin hidroklorür, 15 dakika sonra 6mg/kg ketamin uygulanmış ve hayvanlar anesteziye girdikten sonra anestezinin idamesi entübe edilen kedilerde %2 lik isofluran ile yapılmıştır. Kediler entübe edildikten sonra sağ göze hiyalüronik asidin sodyum tuzu olan sodyum hiyalüronat ve dekspantenol içeren göz damlası (Bepanthol Eye), sol göze ise karbomer (Viscotears) içeren göz jeli uygulanmıştır. Bu çalışmada rutin anestezi uygulaması yapılan kedilerde anesteziye bağlı oluşabilecek göz kurumaları için kullanılan dekspentenol-hyaluronik asid içeren göz damlası ve karbomer içeren göz jelinin anesteziye bağlı oluşabilecek göz kuruluğunu önlemesinde ki etkinliğini araştırılmıştır. Çalışmanın sonucunda grup içi zaman aralıkları değerlendirildiğinde Bepanthol Eye' ın kullanıldığı gözde anesteziden sonra 15. dakikalarda gözyaşı salgısı artmışken, Viscotears' ın kullanıldığı gözde 30. dakikalarda olmaktadır. Sonuç olarak Bephantol eye' ın daha hızlı gözyaşı salgısı gelmesini sağladığı söylenebilir, bunun yanında farklı anestezik kombinasyonlar ile çalışmalar devam ettirilmedir.

Celil Kük
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Periodontal hastalığı olan kedilerde propolis, bal, amoksisilin klavunik asit ve klindamisin'in etkinliğinin karşılaştırılması

Periodontal hastalıklar, evcil kedilerde en sık karşılaşılan oral patolojilerden biri olup, dişleri destekleyen dokuların progresif ve çoğunlukla geri dönüşümsüz yıkımı ile tanımlanmaktadır. Bu hastalıkların etiyopatogenezinde dental plak oluşumu ve buna bağlı gelişen bakteriyel kolonizasyon temel rol oynamaktadır. Tedavide sistemik antibiyotiklerin yaygın kullanımıyla birlikte, antimikrobiyal direnç sorunu ve alternatif tedavi arayışları dikkat çekmektedir. Bu bağlamda doğal arı ürünleri olan propolis ve balın antimikrobiyal etkinliği, periodontal enfeksiyonların tedavisinde potansiyel bir destekleyici ajan olarak değerlendirilmiştir. Bu çalışma, periodontal hastalığa sahip kedilerin oral kavitesinden izole edilen mikroorganizmalara karşı propolis, bal, amoksisilin-klavulanik asit ve klindamisinin in vitro antibakteriyel etkinliğini karşılaştırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Balıkesir Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniği'ne başvuran ve periodontal hastalık ve gingivitis tanısı konulan 24 adet kedi çalışmaya dahil edilmiştir. Olgulardan izole edilen mikroorganizmalar, standart mikrobiyolojik yöntemlerle tanımlanmış ve dört farklı ajan ile antibiyogram testine tabi tutulmuştur.

Bacteroides gingivalisCerrahi-veteriner hekimlikSubgingival flora
Beyza Uçar
Balıkesir University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Cavalier King Charles Spaniel ırkı köpeklerde bos akım dinamiğindeki bozuklukların değerlendirilmesi

Cavalier King Charles Spaniel (CKCS) ırkı köpekler sahip olduğu fenotipik ve genotipik özellikler nedeniyle nörolojik hastalıklara predispozedirler. Zaman içinde artan brahisefalik özellikleri sayesinde beyin omurilik sıvısı (BOS) akım dinamiğinde bozukluklar meydana gelmiş ve buna bağlı olarak nörolojik hastalıkların görülme oranı oldukça artmıştır. Bunlardan; Chiari benzeri malformayon (CBM), siringomyeli (SM), atlantooksipital örtüşme en sık görülen nörolojik hastalıklardandır. Bu hastalıkların tanısı manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile yapılabilmektedir. Rutin MRG incelemeleri haricinde, BOS akım hızı ile ilgili kantitatif inceleme ise Faz kontrast- MRG (FK-MRG) ile yapılmaktadır. Bu çalışmada, BOS akım dinamikleri incelenmek üzere 1-8 yaş arası 15 adet CKCS ırkı köpek kullanıldı. Nörolojik muayene bulgularına göre her bir olguya 1-5 arasında klinik derece skoru verildi. Daha sonrasında hastalara 3D-SPACE ve FK-MRG sekanslarını içeren iki aşamalı MRG çekildi. Bunun sonucunda olguların hepsinde CBM görüldü. CBM tanısı alan toplam 15 olguda, SM (n=11), ventrikülomegali/ hidrosefalus (n=7), Inteevertebral disk hastalığı (n=1), intrakranial kuadrigeminal kist (n=1), atlantooksipital örtüşme (n=5) ve rinore (n=1) gibi patolojilerin eşlik ettiği belirlendi. FK-MRG çekiminde ise akuaduktus mesensefali ve foramen magnum'un 1 cm kaudaline kürsör yerleştirilerek çekim yapıldı. Bu bölgelere ek olarak SM'i olan hastalarda SM hizasına da kürsör konarak ölçüm alındı. Elde edilen verilerin istatistiksel olarak değerlendirilebilmesi için üç ayrı grup oluşturdu. Klinik derece skoru 1 ve 2 olan hastalar Grup 1; Klinik derece skoru 3 olan olgular Grup 2 ve son olarak klinik derece skoru 4 ve 5 olan olgular ise Grup 3 olarak gruplandırıldı. Çekim bittikten sonra sonuçlar MRG istasyonunda değerlendirildi. Bunun sonucunda foramen magnum çapı, dördüncü ventrikül çapı, SM uzunluğu, SM çapı ile klinik derece skorları karşılaştırıldı ve aralarında istatistiksel anlamlı bir fark bulunmadı. Buna ek olarak, ventrikülomegali tanısı konan (n=7) olgularda ventrikül/beyin indeksine bakıldı ve olgularda hidrosefalus'a rastlanmadı. Atlantooksipital örtüşme tanısı konan olgulara kranioservikal bölgenin daha detaylı incelenmesi ve duruma atlantoaksiyal instabilitenin eşlik edip etmediğinin değerlendirmesi için bilgisayarlı tomografi önerildi. FK-MRG çekimi sonucunda ise klinik derece skoru ile BOS akım hızları arasında bir korelasyon bulunamadı. Sonuç olarak bu çalışmada yapılan morfolojik inceleme ve BOS akım hızı değerlerinin nihai bir sonuç ortaya koymaması klinik çalışma olmasına bağlı olarak kısıtlı süre zarfında az örneklem sayısı ile ilişkilendirilebilir.

Arnold-Chiari malformasyonuFenotipGenotip+6
İlayda Pazarbaşılar
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedi karaciğer ultrasonografi görüntülerinde histogram analizi ve karaciğer enzim değerleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Hepatobilier hastalıklar, veteriner hekimliğinde küçük morbidite ve mortalitenin önde gelen nedenleri arasında yer almaktadır. Spesifik olmayan klinik bulguları ve standart biyokimyasal anormalliklerin yaygınlığı göz önüne alındığında, bu hastaların ileri tanısal değerlendirmesi, etkili bir sağaltım planı oluşturmak için önemlidir. Özellikle yüksek karaciğer enzim değerleri, genellikle karaciğer hastalıklarının varlığını gösteren ilk parametrelerdendir. Kalitatif ultrasonografik anormallikler, organ ve dokuların şekil, boyut, ekojenite ve anatomik ve ekojenik ilişkilerindeki değişiklikler olarak saptanmaktadır. Aslında insan gözünün gri tonları ayırt etme hassasiyeti sınırlıdır. Bu nedenle bakılan organın ekojenitenin sübjektif değerlendirmesi operatörler arasında bir farklılığa sahip olabilmektedir. Histogram analizi, bir görüntüdeki her bir piksel değerinin dağılımını değerlendirerek görüntü heterojenliği hakkında nicel bilgi sağlayan kullanışlı bir doku analizi yöntemidir. Gri skala histogram ile birleştirilmiş ultrasonografik görüntüleme, nicel bilgi sağlayarak gri seviyelerin sıklığının, miktarının ve dağılımının ölçülmesine olanak tanımaktadır. Bu çalışmada, karaciğer hasarını gösteren karaciğer enzim değerleri ile karaciğer ultrasonografik görüntülerinin histogram analizleri arasındaki ilişkiyi incelemek üzere 1-6 yaş aralığında farklı ırk ve cinsiyette olan 90 kedi kullanıldı. Tüm olguların L/L radyografileri üzerinde karaciğer boyutlarının ölçümü yapıldı. Tüm olguların karaciğer ultrasonografik görüntülerinin histogram analizleri sonucu elde edilen ortalama piksel değerleri bir örneklik oluşturması açısından ALT seviyelerindeki değişkenlik ile kıyaslandı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Sonuç olarak bu çalışma serum ALT değer artışının karaciğer paranşimine etkisini nicel olarak gösterdi. Histogram analiz tekniğinin kan parametreleri ile birlikte değerlendirildiğinde hastalıkların başlangıç aşamasında, prognozunda, sağaltımın etkinliğinin değerlendirilmesinde önemli veriler sunduğu, karaciğer ultrasonografik görüntülerinin ekojenitesini kantitatif olarak belirlemek için kullanılabileceğini gösterdi.

EnzimlerHistogramKaraciğer+4
Hacer Merve Tuna
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedilerde paranazal sinüs bilgisayarlı tomografi görüntülerinin yarı-otomatik segmentasyon ile hacim ölçümü ve üç boyutlu yapılandırılması

Kedilerde sıklıkla izlenen sinonazal hastalıkların klinik bulgularının benzer olması ve bölgenin karışık anatomik yapısına bağlı olarak tanısı zordur. Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda kedi paranazal sinüsleri bilgisayarlı tomografik olarak 2 boyutlu değerlendirilmiştir. İnsanlarda paranazal sinüs değerlendirilmesinde bilgisayarlı tomografi (BT) bazlı segmentasyon altın standarttır. Beşeri hekimlikte yapılan güncel çalışmalarda paranazal sinüslerin 3 boyutlu değerlendirilmesinin ve hacim ölçümlerinin önemini vurgulanmakta ve sinonazal hastalıkların tanısında ve sağaltımında yardımı olabileceğini göstermektedir. Bu çalışmanın amacı BT görüntüleri kullanılarak kedi paranazal sinüslerinin değerlendirilmesi, morfometrik yapısının 3 boyutlu olarak ortaya koyulması, elde edilen bulgular ile kedilerde referans sinüs hacmi bulunarak hastalıkların rutin tanısında kullanılmasıdır. Çalışmada BT bazlı segmentasyonun kedi paranazal sinsülerinin değerlendrilmesinde rutin kullanım kazanması amaçlanmıştır. Bu çalışmada paranazal sinüs patolojisi olmayan 20 kediye ait BT görüntüleri kullanıldı. Kullanılan BT görüntüleri Fujifilm marka 32 kesit Supria model bilgisayarlı tomografi cihazı kullanılarak elde edildi. Kafatası uzunluk ölçümü sagittal kesit, kafatası genişlik ölçümü ise dorsal 2 boyutlu BT görüntüleri üzerinden yapıldı. Paranazal sinüslerin 3 boyutlu görünümleri ve hacim değerleri 3D Doctor programı kullanılarak BT bazlı segmentasyon ile elde edildi. Paranazal sinüslerin morfometrik yapıları ve anatomik varyasyonları, 2 boyutlu ve 3 boyutlu görünümler üzerinde değerlendirildi. Çalışma süresince elde edilmiş olan ağırlık, yaş, kafatası genişliği, kafatası uzunluğu, frontal sinüs hacmi ve sfenoid sinüs hacmi verilerine ait tanımlayıcı istatistikler; ortalama, standart hata, medyan, birinci çeyrek, üçüncü çeyrek, minimum ve maksimum ölçütleri ile özetlendi. Pearson korelasyon analizi ile sürekli değişkenler arasında olası ilişkiler incelendi. Kullanılan tüm istatistiksel analizlerde anlamlılık kriteri olarak p<0,05 kabul edildi. Çalışmada farklı ırk, yaş ve cinsiyetteki 20 kediye ait bilgisayarlı tomografi görüntüsü kullanıldı. Kedilerin ortalama yaşı 69,7±11,16 ay, ortalama ağırlıkları 3,96±0,21 kg'dır. Çalışmayı oluşturan görüntülerin %55'i dişi, %45'i erkek kediye aittir. Çalışmada tüm olguların 3 boyutlu değerlendirilmesinde frontal ve sfenoid sinüslerde anatomik varyasyon tespit edildi. Frontal sinüslerin %10'unda sağ ve sol kavite arasında asimetri gözlendi. Frontal sinüslerin 12'sinde hafif derecede septal deviasyon tespit edildi. Tüm frontal sinüslerde vertikal septa tespit edildi. Frontal sinüslerde oranında%65 horizontal septa izlendi. Sfenoid sinsülerin %90'ında eksantrik yerleşim gösteren oblik septum ve buna bağlı olarak sfenoid sinüs sağ ve sol kaviteleri arasında asimetri tespit edilidi. Sfenoid sinüste 1 septa %5 oranında tespit edildi. BT görüntülerinde yapılan 2 boyutlu ölçümlerde ortalama kafatası genişliği 40,08±0,25 mm, ortalama kafatası uzunluğu ise 88,58±1,29 mm'dir. Ortalama frontal sinüs hacmi 2579,23±211,3 mm3, ortalama sfenoid sinüs hacmi ise 330,25±31,74 mm3'tür. Dişi ve erkek olguların frontal ve sfenoid sinüs hacimleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu. Frontal ve sfenoid sinüs hacimleri arasında anlamlı yüksek korelasyon bulundu (p<0,05). Olguların kafatası uzunlukları ile sinüs hacimleri değerlendirildiğinde; frontal sinüs hacmi ile kafatası uzunluğunda anlamlı pozitif korelasyon bulundu. Frontal sinüslerin %15'i hipoplazik, %70'i normal pnömatize, %15'i ise hiperplaziktir. Sfenoid sinüslerin %20'si hipoplazik, %65'i orta büyüklükte pnömatize %15'i ise hiperplaziktir. Kedilerde paranazal sinüslerin karışık anatomik yapısı, 3 boyutlu düzlemde düzensiz uzanımları ve anatomilerinde bireysel farklılıkları yüksek oranda görülmesi nedeni ile bölgenin değerlendirilmesinde; 3 boyutlu hacim ve görünümlerin kullanılması önemlidir. Paranazal sinüsler değerlendirilmelerinde BT bazlı segmentasyonun veteriner hekimliğinde kullanımının sinonazal hastalıkların tanısına katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

HacimKedilerParanazal sinüsler+3
Gonca Sönmez
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Otolog trombositten zengin plazmanın kedilerde uzun kemik kırıklarında iyileşme üzerine etkisi

Bu çalışmada, kedilerde PRP'nin uzun kemik kırıklarının iyileşme üzerindeki etkisi klinik ve radyografik olarak değerlendirilmiştir. Çalışmanın materyalini Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi Cerrahi Kliniği'ne travma (yüksek-ten düşme, trafik kazası, köpek saldırısı vb.) şikayetiyle getirilen; klinik ve radyogra-fik değerlendirmeler sonucunda uzun ekstremite diyafizer bölgesinde kırık tespit edi-len ve intramedullar pin sağaltımına uygun, farklı ırk ve cinsiyette, 1-6 yaş arasında toplam 22 kedi oluşturmuştur. Klinik ve radyografik istatistik sonuçlarına göre, kallus formasyonu, kırık hattı ve topallık skorlarında her iki ölçüm zamanında gruplar ara-sında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir (p=0,509; p=0,155; p=0,579). Ancak, kaynama ile ilgili veriler incelendiğinde her iki zaman diliminde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmiştir (p=0,007). Çalış-ma sonucunda herhangi bir komplikasyon gözlenmemiştir. PRP'nin kedilerin uzun kemik kırıklarında erken dönemde iyileşmeyi hızlandırdığı ve topallık durumunu azalttığı; ancak klinik iyileşme sürecini değiştirmediği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kedi, Kırık, Trombositten Zengin Plazma, İyileşme Hızı

KedilerKırık iyileşmesiKırıklar-kemik+2
Nail Deniz Yaşrın
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

İdiyopatik epilepsili köpeklerde limbik sistemin ileri manyetik rezonans görüntüleme analizleri ile değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı idiyopatik epilepsili köpeklerde limbik sistem yapılarının ileri manyetik rezonans analizi ile değerlendirilmesidir. Çalışmada toplam 20 adet köpek kullanıldı. Bunlardan 10 adet köpek idiyopatik epilepsi tanısı doğrulandıktan sonra çalışmaya dahil edildi ve çalışmanın deney grubunu oluşturdu. Geriye kalan 10 köpek ise nöroloji kliniğine çeşitli şikayetlerle başvuran ancak epilepsi almamış ve çalışmanın kontrol grubunu oluşturdu. Çalışmada köpekleri çalışmaya dahil etmek amacıyla öncelikle hastaların genel muayeneleri ve nörolojik muayaneleri yapıldı. Bunun ardından, tam kan ve biyokimya analizleri yapıldı. Hasta grubunu oluşturan köpeklerin öncelikle epilepsi tanılarını doğrulamak amacıyla EEG kayıtları alındı. EEG analizlerinde diken ve diken dalga komplekslerinin belirlenmesi sonucunda epilepsi tanıları doğrulandı. Devamında bütün hastalara öncelikle konvansiyonel manyetik rezonans kayıtları 3T Siemens cihaz ile kaydedildi. Eğer beyinde yapısal değişiklikler belirlenmediyse, çalışmaya devam edilerek difüzyon ağırlıklı görüntüler elde edildi. Bu aşamaya kadar herhangi patoloji belirlenen hastalar çalışmadan çıkarıldı. Elde edilen bütün veriler daha sonrasında analiz yapılması amacıyla kaydedildi. Öncelikle hastaların voksel tabanlı görüntü analizleri yapıldı. Bu amaçla OsisriX analiz programı kullanıldı. Elde edilen veriler değerlendirilerek kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Elde edilen analiz sonuçlarına göre hasta gurubu ile kontrol gurubu arasında anlamlı bir fark belirlendi. Elde edilen difüzyon görüntüleme analizleri kontrol grubu ile değerlendirdi. Bu amaçla FSL yazılım programı kullanıldı. FSL programı ile görüntülerin fraksiyonel anizotropi (FA) analizleri yapıldı. Analiz sonucunda özellikle limbik sistem yapılarında p<0.05 olacak şekilde anlamlı olarak kontrol grubuna göre farklılık belirlendi. Yapılan bu çalışma ile özellikle ilaç dirençli epilepsilerde ilerleyen dönemlerde preoperatif değerlendirme anlamında faydalı olacağı ve bu çalışmaların artması gerektiği sonucuna varıldı.

Difüzyon manyetik rezonans görüntülemeEEGEpilepsi+3
Eren Uslu
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedilerde diyafizer oblik tibia kırıklarının sirküler-semisirküler eksternal fiksasyon sistemleri ile stabilizasyonunun makaslama kuvveti üzerine etkilerinin biyomekanik karşılaştırılması

Kedilerde tibia kırıkları genellikle yüksekten düşme ve trafik kazası sonucu şekillenmektedir. Bu kırıkların sağaltımında intramedullar pin, plak, eksternal fiksasyon, kilitli çivileme, tie-in konfigürasyonu ve bu sağaltım seçeneklerinin kombinasyonu gibi çeşitli yöntemler tanımlanmıştır. Eksternal fiksasyon yöntemi, beşeri ve veteriner hekimlikte osteosentez, eklem stabilizasyonu ve anguler deformitelerin sağaltımında sıklıkla kullanılmaktadır. Bu yöntem diğer yöntemlere göre, konfigürasyonun çok yönlü montajının yapılabilmesi, açık kırıklarda etkin yara sağaltımına olanak sağlaması, uygulanan ekstremitedeki vasküler yapının az düzeyde hasar görmesi nedeniyle daha avantajlı sayılmaktadır. Bu yöntemin değişik kullanım şekilleri tanımlanmış olsa da sıklıkla linear, sirküler ve hibrit eksternal fiksasyon sistemleri kullanılmaktadır. Klasik ilizarov sistemi ile yapılan osteosentez operasyonlarından olumlu sonuçlar alındığı bildirilse de insan temelli biyomekanik analizler 30° den daha oblik kırıklarda klasik ilizarov sisteminin makaslama kuvvetini önlemede diğer yöntemlere göre yetersiz olduğunu ortaya koymuştur. Yapılan bu analizler sonucu 30° den daha oblik kırıklarda makaslama kuvvetini en iyi şekilde önleyebilmek için parallelogram yapıyı oluşturmak gerektiği bildirilmektedir. Bu tez çalışmasında, çalışmayla ilişkilendirilmeyen, farklı nedenlerle ex olan veya tıbbi gerekçelerle ötenazi yapılan 1-5 yaş aralığında, iskelet sisteminde metabolik bozukluğu olmayan, tibia kemiklerinde kırık veya çatlak bulunmayan, 3-6 kg aralığında 20 kediden alınan 40 adet tibia kemiğine 4 farklı eksternal fiksasyon konfigürasyonu yerleştirilerek biyomekanik testler uygulandı. Daha sonra tibia kemiklerinin koronal yüzeyine, kemik testeresi ile orta 1/3 diyafizer bölgeden 45° oblik osteotomi yapıldı. 4 gruptaki toplam 40 kemik, basınç kontrollü hidrolik pres cihazına vertikal olarak yerleştirildi ve sırasıyla 0 N, 5 N, 10 N, 20 N, 40 N, 60 N, 100 N ve 150 N aksiyal kompresyon uygulandı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bu çalışmanın amacı, kedilerin 45° lik oblik tibia kırıklarında sirküler ve semisirküler eksternal fiksatör sistemleri ile yapılan stabilizasyonların, makaslama kuvvetini önleme derecelerini ve sistemlere eklenen parallelogram yapının makaslama kuvveti üzerine etkilerini biyomekanik olarak karşılaştırmaktır. Sonuç olarak bu çalışma, sirküler İlizarov halkalarının oluşturduğu konfigürasyonun, 135° semisirküler arkların oluşturduğu konfigürasyona göre makaslama kuvvetini daha iyi önlediğini ve sistemlere eklenen parallelogram yapının makaslama kuvvetini önlemede konfigürasyon stabilitesini arttırdığını ortaya çıkardı. Aynı zamanda parallelogram yapının konfigürasyonlara eklenmesinin oldukça pratik olması ve konfigürasyon dayanıklılığını arttırmasından dolayı tüm oblik kırıklarda uygulanabileceğini gösterdi.

BiyomekanikFiksasyonKayma kuvveti+3
Sencer Uygur
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Brakiosefalik köpek ırklarında oküler biyometri ve oftalmik parametrelerin belirlenmesi

Amaç: Bu araştırmada, oftalmolojik açıdan sağlıklı brakiosefalik köpeklerde oküler biyometri ve oftalmik parametrelerin belirlenmesi ve elde edilen veriler arasında herhangi bir korelasyon olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma materyalini, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı Kliniğine tedavi amacıyla getirilen ancak oftalmolojik açıdan sağlıklı 8 dişi, 22 erkek toplam 30 brakiosefalik köpek oluşturdu. Çalışma kapsamında brakiosefalik köpeklerde refleks muayeneleri, schirmer gözyaşı testi, göz içi basıncı, merkezi kornea kalınlığı ve gözün ultrasonografik muayenesi yapıldı. Ultrason muayenesi sonrasında köpeklerin göz aksiyel uzunluk, ön kamara derinliği, lens kalınlığı, lens uzunluğu ve vitreus derinliği ölçüldü. Elde edilen ölçümler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Köpeklerden elden edilen verilerde ırk, yaş ve cinsiyet ayrımı yapılmadan kümülatif ortalamaları alındı. Bu ortalamaya göre schirmer gözyaşı test I değerleri 19,80 ± 0,77 mm/dk, göz içi basınç değerleri 19,46 ± 0,74 mmHg ve merkezi kornea kalınlığı 586, 66 ± 5,37 µm olarak bulundu. Yapılan ultrasonografik muayenelerde kornea hiperekoik bir çizgi şeklinde, lens anterior ve posterior kapsülü hiperekoik olarak, korteksi anekoik bir yapı olarak belirlendi. Korpus vitreus ise lensin arkasında anekoik bir alan olarak görüldü. Yapılan ölçümlerde aksiyel uzunluk 17,0 ± 0,15 mm, ön kamara derinliği, 2,01 ± 0,05 mm, lens kalınlığı 6,59 ± 0,10 mm, lens uzunluğu 15,01 ± 0,42 mm ve vitreus derinliği 8,52 ± 0,15 mm olarak belirlendi. Sonuç: Bu çalışmada elde edile veriler normal referans aralığındaydı. Göz içi basıncı ile aksiyel uzunluk ve lens kalınlığı arasında orta düzeyde, ayrıca aksiyel uzunluk ile korpus vitreus derinliği arasında pozitif yönde korelasyonlar tespit edildi. Anahtar Kelimeler: Brakiosefalik köpek, Oftalmik parametreler, Oküler biyometri

Berk Güler
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kornea yaralarında kestane balının iyileşme üzerine etkisinin araştırılması: Deneysel rat modeli

Amaç: Bu tez çalışmasında ülkemizde üretilen kestane balını içeren jel ürünün kornea yaralarında iyileşme üzerine etkilerinin araştırması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Materyali, 10-12 haftalık 200-250 gram ağırlığında Spraque Dawley ırkı 61 dişi rat oluşturmuştur. Kontrol, kitosan ve bal jeli olmak üzere üç grupta toplam 61 gözde korneal hasar meydana getirilmiştir. Deneme modelindeki travmatik lezyonun, tek gözde olması, tüm gözü kaplamaması ve hayvanların fizyolojik ihtiyaçlarını karşılamalarına engel olmayacak büyüklükte olması nedeni ile ratların sol gözünde 3 mm çapında korneal yara oluşturma işlemi gerçekleştirilmiştir. Böylece deneme 61 ratın 61 gözü üzerinde yürütüldü. Kornea yaraları görüntü işleme yazılım programı kullanılarak lezyonun çeperi poligon yöntemi ile işaretlenerek µm2 cinsinden ölçülüp kaydedilmiştir. Histopatolojik analizlerin yapılması amacıyla 24. ve 67. saatlerde her gruptan rastgele seçilen 4'er ratın ötenazisi yapılmıştır. Bulgular: Korneal yara iyileşmesinin değerlendirildiği 24, 36, 48 ve 67. saatlerde en düşük yara alanları bal jeli grubunda gözlenmiştir. Çalışmanın 67. saatinde bal jeli grubunda çoğu denek tamamen iyileşmiştir. Sonuç: Bal jelinin, kornea yaralarında klasik tedaviye alternatif olarak veteriner hekimlikte tercih edilebilir ucuz ve kolay uygulanabilir olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Apiterapi, kitosan, korneal iyileşme.

Hakan Buğra Avcı
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Çatalburun ırkı köpeklerinin baş bölgesinin bilgisayarlı tomografi (BT) ile görüntülenmesi

Amaç: Yerli bir ırkımız olan Çatalburun köpeklerinin en önemli özellikleri burun yapılarının ortadan ikiye yarılmış bir şekilde çatallı olmasıdır. Burun yapısı açısından değerlendirildiğinde Çatalburun köpekleri, İspanya'da bulunan Pacon Navarro (Old Spanish Pointer) köpekleri ve Bolivya'da bulunan Kaplan Tazısı (Double-nosed Andean Tiger Hound) ile büyük benzerlik göstermektedir. Bununla birlikte yaptığımız literatür taramalarında ne Çatalburun köpekleri ne de diğer iki ırk köpeğin baş bölgesinin bilgisayarlı tomografi ile görüntülenmesiyle ilgili bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu tez çalışması ile ülkemize özgü bu ırkın kafatasının BT ölçümlerini ilk defa ortaya koymakla birlikte aynı zamanda ırkın tanınırlığının artırılması da amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, baş bölgesi ile ilgili bir patolojisi olmayan, farklı sebeplerle klinik muayene ve tomografi çekimi ihtiyacı duyulan farklı yaş ve cinsiyette 10 adet köpek üzerinde gerçekleştirilmiştir. Anestezi indüksiyonu için v.cephalica antebrachii'ye damar içi (i.v) 6 mg/kg dozunda propofol (Propofol, 10 mg/mL, Polifarma®, Tekirdağ, Türkiye) ile sağlandı, ardından isoflurane (2% Isoflurane® USP, USA) ile devam ettirildi. BT çekimi sırasında olası komplikasyonlara karşı acil müdahale ekipmanları ve ilaçlar hazır bulunduruldu. BT çekimi için Vimago GT 30 marka BT cihazı, anestezi için RWD marka R419 model otomatik ventilatörlü anestezi cihazı ve RWD marka R640 model Isoflurane vaporizatörü kullanıldı. Köpekler BT masası üzerinde, sternal yatış pozisyonunda, ağız açık bir şekilde sabitlendi. Elde edilen DICOM formatındaki görüntüler RadiAnt DICOM Viewer programına aktarılarak Tarama sonucu elde edilen transversal görüntüler ile bunlardan oluşturulan dorsal ve sagittal görüntüler üzerinden ölçümler gerçekleştirildi. Bulgular: Her olguda her bir ölçüm için 3'er defa tekrarlandı ve ortalamaları alındı. Yaş ve cinsiyet gözetmeksizin yapılan değerlendirmelerde, kafatası uzunluğu 16,51±0,45 cm, kafatası bazal uzunluğu 16,35±0,43 cm, kafatası genişliği 10,96±0,20 cm, kafatası yüksekliği 4,80±0,07 cm, neurocranium uzunluğu 10,14±0,10 cm, neurocranium bazal uzunluğu 7,26±0,13 cm, neurocranium genişliği 6,22±0,09 cm, neurocranium yüksekliği 4,80±0,07 cm, facial uzunluğu 6,65±0,26, facial bazal uzunluğu 9,01±0,28 cm, facial genişlik 1 9,01±0,28 cm, facial genişlik 2 6,90±0,13 cm, facial genişlik 3 3,77±0,11 cm, facial genişlik 4 4,07±0,09 cm, facial yükseklik 1 5,16±0,12 cm, facial yükseklik 2 2,51±0,12 cm, foramen magnum yüksekliği 1,84±0,06 cm, foramen magnum genişliği 2,12±0,05 cm, ön mandibular genişliği 2,26±0,08 cm, arka mandibular genişliği 8,27±0,14 cm, mandibular uzunluk 13,67±0,27 cm, nazal uzunluk 1 6,65±0,26 cm, nazal uzunluk 2 5,34±0,24 cm, kraniofacial açı 15,65±0,43 cm, kafatası indeksi 66,71±1,57, Facial indeks 166,83±6,20, cranial indeksi 61,40±0,94 ve foramen magnum indeksi 87,57±5,07 olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Tarsus Çatalburun köpeklerinin kafatası ile ilgili detaylı ölçümler BT görüntüleri üzerinden ilk defa bu çalışmayla ortaya konmuştur. Yapılan kafatası ölçümlerinde FU, FY2, FMY, FMG, NU1 ve KFA ortalama değerleri dişi köpeklerde erkek köpeklere göre daha yüksek iken geri kalan kafatası ölçüm değerleri erkek köpeklerde daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Baş Bölgesi, Bilgisayarlı Tomografi, Köpek.

Nursena Güneri Boztepe
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Brakisefalik köpeklerde kolumna vertebralis ve medulla spinalis'in bilgisayarlı tomografi ile görüntülenmesi

Amaç: Bu tez çalışmasında, brakisefalik özellikler gösteren küçük ırk köpeklerde (Fransız Bulldog, Pekinez ve Pug) servikal, torakal ve lumbal vertebra segmentlerine ait çok sayıda morfometrik parametre üç düzlemde (sagittal, transversal, dorsal) detaylı biçimde değerlendirilmiş ve segmental düzeyde karşılaştırılmıştır. Ölçümler; vertebra korpus uzunluğu, vertebra yüksekliği, dorsal ve ventral paraspinal kas yükseklikleri, insersiyon açısı ve insersiyon noktasına olan uzaklık gibi daha birçok parametreyi kapsamakta olup, elde edilen veriler kolumna vertebralisin yapısal, fonksiyonel ve kliniksel çeşitliliği açısından anlamlı sonuçlar ortaya koymuştur. Gereç ve Yöntem: Çalışma materyalini bilgisayarlı tomografi (BT) ile görüntülenmiş, 23 birey oluşturmuş; veriler multiplanar reformat (MPR) teknikleriyle ve DICOM tabanlı analiz yazılımlarıyla ölçülmüştür. SPSS ile yapılan istatistiksel değerlendirmelerde ANOVA ve post-hoc analizler sonucunda, hem segmentler arası hem de ırklar arası anlamlı morfometrik farklılıklar belirlenmiştir. Bulgular: Servikal vertebralarda fleksibilitenin yüksek olmasıyla uyumlu olarak insersiyon açılarında ve paraspinal kas yapılarında artış eğilimi gözlenmiştir. Torakal segmentlerde ise kranialden kaudale doğru uzanan progresif morfometrik değişim, yük aktarımı ve postüral denge açısından önem taşımaktadır. Lumbal vertebra segmentleri arasında gözlenen yükseklik ve insersiyon açıları gibi morfometrik varyasyonlar, bölgesel mobilite ihtiyacı ve mekanik yüklenmeye bağlı olarak oluşmuş yapısal adaptasyonları yansıtmakta; bu durumun, özellikle stabilizasyon kapasitesi ve hareket açıklığı üzerinde belirleyici bir rol oynayabileceği düşünülmektedir. Irklar bazında değerlendirildiğinde, Fransız Bulldog ırkı genellikle daha gelişmiş paraspinal kas yapıları ve yüksek insersiyon açıları ile öne çıkarken; Pekinez ve Pug ırkları daha kompakt ve kısa segmental morfoloji göstermiştir. Segmental düzeyde değişkenlik gösteren paraspinal kas yükseklik oranları, insersiyon açısı ve vertebral morfometri farklılıkları, intervertebral disk hastalıkları açısından potansiyel risk faktörleri olabileceği gibi; implantasyon, stabilizasyon ve cerrahi planlama açısından bireyselleştirilmiş yaklaşımların önemini de ortaya koymaktadır. Bu bulgular, literatürde tanımlanan ırk içi ve ırklar arası morfolojik farklılıklarla örtüşmekte ve radyolojik ve klinik değerlendirmelerde bu varyasyonların dikkate alınması gerektiğini açıkça göstermektedir. Sonuç: Bu tez tez, küçük ırk köpeklerde vertebral morfometrinin hem ırksal hem de segmental düzeyde anlamlı değişkenlik gösterdiğini ortaya koymuş; özellikle brakisefalik ırklarda spinal cerrahi müdahalelerde dikkatli ve bireyselleştirilmiş planlamaların kaçınılmaz olduğunu vurgulamıştır.

Bilgisayarlı tomografiCerrahi-veteriner hekimlikCorpus vertebrae+7
Ali Hazal Lenger
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda deneysel olarak oluşturulan osteoartritis tedavisinde intraartiküler kitosan uygulamasının etkinliğinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada osteoartritis tedavisinde eklem içi kitosan enjeksiyonunun etkinliğinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma materyalini 10-12 haftalık yaşta 30 adet erişkin erkek Sprague-Dawley ırkı rat oluşturdu. Ratlar rastgele olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Tüm gruplara 2 haftalık adaptasyon sürecinden sonra OA oluşturmak için 50 mikrolitre serum fizyolojik içerisinde 3mg monosodyum iodoasetat (MİA) çözeltisi enjekte edildi. Kronik osteoartrit şekillenmesi için 2 hafta beklendi. Birinci gruba eklem içi kitosan, ikinci gruba eklem içi hiyaluronik asit (HA), üçüncü gruba ise eklem içi izotonik NaCl uygulandı. Her gruptaki ratların kontralateral diz eklemi kontrol grubu olarak kabul edildi. Tüm gruplarda hayvanların ilgili diz eklemlerinin, sodyum iodoasetat enjeksiyonu öncesi, uygulama öncesi ve sonrasındaki 7. ve 14. günlerde klinik ve radyolojik değerlendirmeleri yapıldı. Bulgular: Bacak postür skorlaması, subkondral kemikteki skleroz skorlaması, osteofit skorlaması değerlendirmelerinde gruplar arası değerlendirmede birbirleri üzerine herhangi bir üstünlük bulunmamıştır. Eklem içi enjeksiyondan 14 gün sonra ötenazi uygulandı. Ötenazi uygulamasının ardından bütün gruplardaki ratların eklemleri açılarak makroskopik bulgu skorlaması açısından değerlendirildi ve diğer skorlamalardaki elde edilen sonuçların makroskopik bulgu skorlaması için de geçerli olduğu görüldü. Sonuç: OA şekillendirilen ratlarda tedavi amaçlı intraartiküler kitosan ve HA uygulamalarının ayrı ayrı etkin bir sağaltım olarak kullanılabileceği kanısına varıldı.

KitosanOsteoartrit
Fatma Yiğit Gök
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedilerde kolumna vertebralis ve medulla spinalis'in bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans ile görüntülenmesi

Amaç: İnsan hekimliğinde BTG ve MRG birçok hastalığın teşhisinde konvansiyonel radyografinin yetersiz kaldığı noktada başvurulan ileri görüntüleme yöntemleridir. Kolumna vertebralis ve medulla spinalise ait insan hekimliğinde referans değerleri ve patolojileri gösteren sayısız kitap ve literatürler yer almaktadır. 1990'lı yılların sonlarından itibaren veteriner hekimliğinde de kullanılmaya başlanan BTG ve MRG yöntemleri ile ülkemizde yapılan çalışmalar henüz sınırlı düzeydedir. Genel olarak veteriner literatür ve kitaplara bakıldığında çalışmaların çoğunluğu köpek ağırlıklı olup kedi ile ilgili çalışmalar sınırlı düzeydedir. Bununla birlikte kedilerde yüksekten düşme, trafik kazası ve benzeri nedenlerle kolumna vertebralis ve medulla spinalise ilgili lezyonlarla veteriner kliniklerine intikal eden çok sayıda vaka bulunmaktadır. Bu nedenle sunulan çalışmada kedilerde kolumna vertebralis ve medulla spinalisin BT ve MR ile anatomisinin detaylı olarak ortaya konması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın hayvan materyalini kliniğimize farklı şikayetlerle getirilen ancak kolumna vertebralis ve medulla spinalise ilişkin herhangi bir klinik şikâyeti olmayan 10 adet kedi oluşturmuştur. Çalışmamızda 1 ila 5 yaş arasında, vücut ağırlıkları 4,22±0,96 kg olan erişkin melez ırk kediler kullanılmıştır. Kedilerin kolumna vertebralisine ait kontrastsız sagittal ve transversal bilgisayarlı tomografi görüntülerinde, anatomik yapılar tanımlanmış, boyutsal ölçümler gerçekleştirilmiş ve çeşitli morfometrik indeksler hesaplanmıştır. BT görüntülerinde, sagittal ve transversal kesitlerde kolumna vertebralis servikal, torakal ve lumbal olarak üç bölüme ayrıldı. BT çalışmasında, sagittal ve transversal kesitlerde her bir vertebra seviyesinde; corpus vertebra uzunluğu, intervertebral aralık yüksekliği ve genişliği, canalis vertebralis yüksekliği ve genişliği, medulla spinalis yüksekliği ve genişliği, corpus vertebra yüksekliği ve genişliği, pedikül genişliği ve uzunluğu, transversal pedikül açısı, vertebra yüksekliği, Foramen transversum sagittal ve transversal genişlikleri ölçülmüştür. Ayrıca corpus vertebra yuvarlaklık indeksi ile medulla spinalis ve canalis vertebralis yuvarlaklık indeksleri hesaplanmıştır. MR çalışmasında ise sagittal ve transversal kesitlerde, her bir disk seviyesinde; canalis vertebralis yüksekliği ve genişliği, medulla spinalis yüksekliği ve genişliği, nükleus pulposus yüksekliği ve genişliği ölçülmüş; ayrıca medulla spinalisin canalis vertebralise oranı hesaplanmıştır. Bulgular: BT çalışmamızda; sagittal kesitlerde, kolumna vertebralis boyunca en yüksek CVU değeri servikal bölgedeki C2 vertebrada 20,45 mm olarak kaydedilmiştir. CVU en düşük T3 seviyesinde 8,06 mm olarak belirlenmiştir. IVAY, tüm kolumna vertebralis boyunca en düşük değerini T3–T4 aralığında (3,65 mm), en yüksek değerini L6–L7 aralığında (6,25 mm) almıştır. IVAG değerleri ise tüm kolumna vertebralis boyunca homojen bir şekilde seyretmiştir. Transversal BT görüntüleri değerlendirildiğinde, CVY, kolumna vertebralis boyunca en düşük düzeyine C4 seviyesinde (3,53 mm), en yüksek değerine L7 seviyesinde (5,91 mm) ulaşmıştır. CVG, kolumna vertebralis boyunca en düşük T2 seviyesinde 5,71 mm, en yüksek L7 seviyesinde 10,39 mm olarak belirlenmiştir. CVY/CVG oranı (yuvarlaklık indeksi) en yüksek C2'de (1,12) ve en düşük L6 (0,43) seviyesinde belirlenmiştir. Torakal bölgede, T3–T5 seviyelerinde yuvarlaklık indeksinde belirgin bir düşüş gözlenmiş; en düşük değer ise T5 seviyesinde tespit edilmiştir. Lumbal bölgede, yuvarlaklık indeks değerleri En düşük değer lumbal bölgede L6 vertebrasında 0,43 olarak belirlendi. Servikal bölgedeki C1 ve C2 vertebra seviyelerinde hem medulla spinalis hem de canalis vertebralis değerlerinde belirgin bir yükseklik ve genişlik farkı gözlemlenmiştir. Torakal bölge boyunca, medulla spinalis ve canalis vertebralis parametreleri en yüksek düzeyine C1 seviyesinde, en düşük değerlere ise torakal bölgede ulaşmıştır. Medulla spinalis ve canalis vertebralis'in yuvarlaklık indeksi incelendiğinde özellikle C2 seviyesinde belirgin bir artış gözlemlendi. Alan oranlamasında, servikal bölgede MS/Cv alanına oranının genel olarak yüksek seyrettiği, özellikle kolumna vertebralis boyunca en yüksek değerine C5–C6 düzeyinde %24.82 ile ulaştığı görülmektedir. Bu oran kolumna vertebralis boyunca en düşük değere Th13–L1 aralığında (%6.66) ulaşmıştır. Lumbal bölgeye geçişle birlikte MS/Cv oranında yeniden bir artış eğilimi gözlenmiş, L5–L6 düzeyinde oran %15 civarına yükselmiştir. Hem medulla spinalis hem de canalis vertebralis yuvarlaklık indeksi C6-C7 seviyelerinde yaklaşık 0.8 değerine inmesi medulla spinalisin daha silindirik bir forma geçtiğini, beraberinde torakal bölgede, değerlerin birbirine yakın seyretmesi medulla spinalisin bu bölgede silindirik bir yapı sergilediğini, lumbal bölgede her iki yuvarlaklık indeks değerlerinin azalması ise, medulla spinalisin bu bölgede daha dikdörtgenimsi bir yapı haline geldiğini gösterir. Kolumna vertebralisin tamamında PU en düşük T10 seviyesinde (4,19 mm), en yüksek değer L5 seviyesinde (7,33 mm) tespit edilmiştir. Kolumna vertebralis boyunca TPG'nin en düşük olduğu nokta T4 seviyesinde (1,17 mm), en yüksek olduğu nokta L7 seviyesinde (2,36 mm) belirlenmiştir. Kolumna vertebralis boyunca en yüksek TPA değeri C6 seviyesinde 42.81°, en düşük TPA değeri L3 seviyesinde 21.54° tespit edilmiştir. For. transversarium transversal genişlik değerleri, en yüksek değer C5 seviyesinde (1,12 mm), en düşük değer C4 seviyesinde (0,98 mm) tespit edilmiştir. For. transversarium sagittal genişlik değerleri en yüksek değer C6 seviyesinde (1,2 mm), en düşük değer ise C4 seviyesinde (1,03 mm) belirlenmiştir. MR çalışmamızda, sagittal kesit MR görüntüleri değerlendirildiğinde, SCvY'nin doğal olarak her bölgede SMsY'den daha fazla olduğu gözlemlenmektedir. SCvY ve SMsY değerleri servikal bölgede torakal ve lumbal bölgeye göre daha yüksek seyretmektedir. Servikal bölgede, MS/Cv oranı, C2-C6 arasında oldukça yüksek bulunmuştur. Torakal bölgede bu oran iyice düşmüş, lumbal bölgeye geçiş ile bu oran yükselişe geçmiştir. SNpY, kolumna vertebralis boyunca en düşük T1-T2 aralığında (2,35 mm), en yüksek L2-L3 aralığında (3,67 mm) belirlenmiştir. SNpG ise, en düşük T1-T2 aralığında 1,32 mm, en yüksek L7-S1 aralığında 2,31 mm olarak ölçüldü. Transversal MR görüntüleri değerlendirildiğinde, TCvY'nin kolumna vertebralis boyunca en yüksek değeri servikal bölgede C5-C6 aralığında 9,75 mm olarak ölçüldü. TCvY'inin, kolumna vertebralis boyunca en düşük değeri lumbal bölgede L6-L7 aralığında 6,85 mm olarak ölçüldü. TCvG'nin, kolumna vertebralis boyunca en yüksek değeri C1-C2 aralığında 12,78 mm ve en düşük olduğu seviye T6-T7 aralığında 7,63 olarak ölçüldü. TMsY ve TMsG değerleri servikal bölgede diğer bölgelerden daha yüksek bulunmuştur. Her iki değer en yüksek C5-C6 aralığında, TMsY (4,33 mm) ve TMsG (6,68 mm) aralığında ölçüldü. TMsY ve TMsG'nin her ikisinin de en düşük olduğu bölge Torakal bölgedir. TMsY, T12-T13 aralığında 1,76 mm; TMsG, T10-T11 aralığında 2,18 mm olarak ölçüldü. TNpY'nin, kolumna vertebralis boyunca en düşük değeri T7-T8 aralığında 3,29 mm ve en yüksek değeri, L7-S1 aralığında 9,70 mm olarak ölçüldü. TNpG, en düşük C3-C4 aralığında 2,25 mm, en yüksek L5-L6 aralığında 3,41 mm olarak ölçüldü. Sonuç: Bu tez çalışmasında kedilerde kolumna vertebralis ve medulla spinalisin BT ve MR anatomisine ile ilgili önemli veriler elde edilmiştir ki bulguların bir bölümü kedilerde ilk kez bu çalışma ile ortaya konmuştur. Dolayısıyla bu çalışmanın literatüre büyük katkı sağlayacağı, kedi hekimliği ile uğraşan veteriner hekimler için önemli bir kılavuz olacağı ve yeni çalışmalara da rehberlik edeceği kanaatindeyiz.

Bilgisayarlı mikrotomografiCerrahi-veteriner hekimlikCorpus vertebrae+7
Didem Eren
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Köpeklerde medetomidin- ketamin- izofluran anestezi protokolünde roküronyum bromür ve butorfanol kullanımının karaciğer ile safra kesesi üzerine olan etkisinin biyokimyasal ve ultrasonografik olarak değerlendirilmesi

Bu tez çalışmasında medetomidin, ketamin, izofluran anestezisine kas gevşetici ajan olan roküronyum bromür ve agonist-antagonist etkili bir opioid olan butorfanol eklenerek anestezi protokolü oluşturuldu. Çalışmanın amacı, oluşturulan bu anestezi protokolünün biyokimyasal ve hematolojik parametreler üzerine etkilerini değerlendirmek ve aynı zamanda hepatobilier sistemin ultrasonografik muayenesi sırasında, özellikle safra kesesi duvar kalınlığına, kullanılan anestezik kombinasyonlarının etkilerini belirlemektir. Çalışmanın materyalini, değişik ırk, yaş ve ağırlığa sahip toplam 21 adet dişi köpek oluşturdu. Köpekler rastgele olarak yedişerli üç gruba ayrıldı. Bütün gruplara preanestezik olarak medetomidin 0,04 mg/kg IM, indüksiyon ajanı olarak ketamin 10 mg/kg IM uygulandı. İndüksiyonu takiben tüm hayvanlar uygun çaptaki endotrakeal tüpler ile entübe edilerek, anestezi cihazına bağlandı ve hayvanlara %100 oksijen ile birlikte anestezinin idamesi için gaz anesteziği olarak izofluran verildi. Tüm hayvanlar monitörize edildi. İkinci gruptaki hayvanlara 0,6 mg/kg IV roküronyum bromür, üçüncü gruptaki hayvanlara 0,4 mg/kg SC butorfanol ve 0,6 mg/kg IV roküronyum bromür uygulandı. Anesteziye alınan hayvanlarda solunum sayısı, kalp atım sayısı, vücut sıcaklığı, noninvaziv kan basıncı (NIBP), oksijen saturasyonu (SpO2), end tidal karbondioksit (EtCO2) parametreleri kaydedildi. Anestezi öncesi ve anestezi sırasında tam kan ve biyokimyasal parametreleri (ALP, ALT, BUN, CRE, GLU, TP) değerlendirildi. Hayvanların ultrasonografik muayeneleri anestezi öncesi ve anestezi sırasında yapıldı. Safra kesesinin boyutlandırılması için gerekli olan yükseklik, genişlik, uzunluk ve kese duvar kalınlığı ölçülerek kaydedildi. Tüm gruplarda solunum sayısında azalma görülmekle birlikte, istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Anestezi süresince tüm gruplarda vücut sıcaklığının anlamlı düzeyde azaldığı görüldü. Kalp atım sayısı roküronyum bromür grubunda artarken, butorfanol grubunda anlamlı azalma belirlendi. Bütün gruplarda hematoloji ve biyokimya parametreleri değişiklik göstermekle birlikte, değişikliklerin tamamının referans aralığında olduğu görüldü. Safra kesesi duvar kalınlığı değerleri arasında anestezi öncesi ve anestezi sırasında anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç olarak, bu çalışmada medetomidin, ketamin ve izofluran ile oluşturulan anestezi protokolüne roküronyum bromür ve butorfanol eklenmesinin, özellikle izofluran gereksinimini azaltıcı bir etkiye sahip olduğu görüldü. Tüm gruplarda fizyolojik parametreler ile tam kan sayımı ve biyokimyasal değerlerde klinik açıdan anlamlı bir değişiklik tespit edilmedi.

Cerrahi-veteriner hekimlik
Gencer Çelik
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00