
272
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Neoadjuvan kemoradyoterapi verilen lokal ileri rektum kanserli hastalarda tümör tomurcuklanmasının prognostik önemi
Amaç: Neoadjuvan kemoradyoterapi verilen ve verilmeyen rektum kanserli hastaların rezeke edilmiş patolojik piyeslerinde tümör tomurcuklanmasının prognostik önemi ve iyi bilinen klinikopatolojik faktörler ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı.Hastalar ve Yöntem: Ocak 2000?Haziran 2010 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Kolorektal Cerrahi Birimi'nde uluslararası kabul edilmiş standartlara göre klinik evrelemesi yapılıp cT3N0-cT4N0 veya herhangi bir cTN(+) pozitif olarak lokal ileri rektum kanseri tanısı almışve multidisipliner kolorektal konseyinde neoadjuvan kemoradyoterapi alması gerekliliği karara bağlanmış, metastazı olmayan rektum kanseri hastaları(n=117) ile preoperatif adjuvan tedavi verilmeyen cT2N0-cT3N0 rektum kanseri hastalarının(n=113) klinikopatolojik verileri ve onkolojik sonuçları prospektif olarak değerlendirildi.?Tumor budding?[Tümör Tomurcuklanması(TT)] değerlendirilirken Hase ve ark.'nın 1993 yılındaki tanımlaması esas alınarak izole tek bir kanser hücresi veya 5'den daha az sayıda hücreden oluşmuş olan kanser hücresi kümesi ?tomurcuklanma odağı? olarak kabul edildi. Elde edilen sayı tümör tomurcuklanmasının derecesi olarak kabul edildi ve bu sayı için ?tomurcuklanma yoğunluğu? terimi kullanıldı. TT yoğunluğuna göre yok, az(1?5), orta(6?10), çok(>10) olarak sınıflandı. Ayrıca TT yoğunluğu skalası (yok, az) ve (orta, çok) olarak iki grup(TT-1 ve TT-2) oluşturuldu.Sonuçlar: Tümör tomurcuklanması ile neoadjuvan kemoradyoterapi(KRT), tümör invazyon derinliği, lenf nodu tutulumu, lenf damar invazyonu, venöz invazyon, lokal nüks, uzak metastaz ve metastatik lenf nodu sayısı arasında anlamlı ilişki saptandı.TT yoğunluğu arttıkça olgularda genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım oranları azalmaktadır. Tümör tomurcuklanması tüm rektum kanserlerini içeren seride ve neoadjuvan KRT verilmeyen olgularda genel sağkalım için bağımsız prognostik faktör olarak tespit edildi. Neoadjuvan KRT verilen olgularda tümör tomurcuklanması skorunun genel sağkalıma bağımsız bir faktör olarak etkisinin olmadığı görüldü.Neoadjuvan KRT verilmesi ile genel sağkalım arasında anlamlı ilişki saptanırken, hastalıksız sağkalım üzerine anlamlı etkisinin olmadığı görüldü.Lenf damar invazyonu ve venöz invazyon varlığının genel sağkalımı ve hastalıksız sağkalımı azalttığı tespit edildi.Çevresel rezeksiyon sınırı(ÇRS) uzaklığının yetersiz olmasının hastalıksız sağkalımı azalttığı ve ÇRS uzaklığı mesafesi daraldıkça-tümöre yaklaşıldıkça-hem neoadjuvan KRT alan hem de almayan olgularda genel sağkalım ve hastalıksız sağkalımın azaldığı saptandı.
Lokal ileri rektum kanserinde preoperatif kemoradyoterapi ve cerrahi arasında geçen sürenin patolojik tümör regresyonuna etkisi
LOKAL İLERİ REKTUM KANSERİNDE PREOPERATİF KEMORADYOTERAPİ VE CERRAHİ ARASINDA GEÇEN SÜRENİN PATOLOJİK TÜMÖR REGRESYONUNA ETKİSİAMAÇÇalışmamızda klinik olarak lokal ileri evre rektum kanseri tanısı alıp, neoadjuvan kemoradyoterapi almasına karar verilen hastaların, neoadjuvan kemoradyoterapi (KRT) bitiminden cerrahiye kadarki bekleme süresi 8 hafta ve 12 hafta olan iki gruba ayırılarak bu iki hasta grubu arasında patolojik tümör regresyonu karşılaştırılmaktır. Neoadjuvan KRT ile cerrahi arasındaki bekleme süresinin artmasının, neoadjuvan tedaviye yanıtı iyileştirebileceğini düşünmekteyiz.GEREÇ VE YÖNTEMDEUTF Genel Cerrahi AD Kolorektal Cerrahi Birimi'nde histolojik olarak kanıtlanmış lokal ileri rektum kanseri(LİRK) nedeniyle neoadjuvan KRT sonrası küratif cerrahi planlanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Oluşturulan randomizasyon şemasına göre hastalar 24'er kişilik 2 gruba ayrıldı, gruplardan birinde neoadjuvan KRT sonrası 8 hafta, diğer grupta 12 hafta beklendikten sonra ameliyat gerçekleştirildi.Cerrahi rezeksiyon materyalinin histopatolojik incelemesi Quirke ve ark.tarafından tanımlanan prensipler çerçevesinde yapıldı. Tümörün patolojik evrelendirmesi American Joint Commite on Cancer(AJCC) TNM evreleme sistemi 7. baskısına göre yapıldı. Tümör regresyon derecelendirmesi için Ryan Regresyon sistemi kullanıldı. İki grup neoadjuvan tedaviye yanıt açısından karşılaştırıldı.Ameliyat öncesi RT yüksek enerjili (6-23 MV) X ısınları kullanılarak dört alan foton tekniği ile toplam 45-50 Gy doz, 1,8-2 Gy'lik fraksiyonlar halinde, 20-25 günde uygulandı. Tüm hastalara eşzamanlı KRT protokolü doğrultusunda radyoterapi (RT) ile birlikte santral damar yolundan (venöz ?access? port) 5-FU, 225 mg/m2/gün (haftada 5 gün) sürekli infüzyon yöntemiyle uygulandı.Küratif amaçlı cerrahi rezeksiyon KRT bitiminden 8 ya da 12 hafta sonra yapıldı. Alt ve orta rektum yerleşimli tümörlerde total mezorektal eksizyon (TME) ameliyatı yapıldı.Üst rektum yerleşimli tümörlerde mezorektum tümörün distal sınırının 5 cm altından bölündü. Tümörün 2 cm distaline inilemeyen ve sfinkter invazyonu olan olgularda abdominoperineal rezeksiyon (APR) tercih edildi.Neoadjuvan KRT sonrasında bekleme süresi dışında; olgulara yapılacak preoperatif tetkikler, ameliyat, patolojik inceleme ve postoperatif takip hali hazırda rektum kanseri nedeniyle ameliyat edilen hastalara yapılan inceleme ve rutin prosedürlerle herhangi bir farklılık göstermedi.İstatistiksel analiz için SPSS for Windows 15.0 kullanıldı.BULGULARÇalışmada yer alan 48 hastanın 32 (%66.6)'u erkek, 16 (%33.3)'u kadın olup ortalama yaşları 59±10.6 (dağılım; 28-81) idi. Tümör; 13 (%27.1) hastada alt rektum, 24 (%50) hastada orta rektum ve 11 (%22.9) hastada üst rektum yerleşimli idi. Preoperatif evrelerine bakıldığında, 1 (%2.1) hasta evre II, 47 (%97.9) hasta evre III olarak bulundu. 37 (%77.1) hastaya sfinkter koruyucu cerrahi, 9 (%18.8) hastaya abdominoperineal rezeksiyon, 2 (%4.1) hastaya hartmann ameliyatı yapıldı.T evre gerilemesi 8 haftalık grupta 11 hastada (%45.8), 12 haftalık grupta 12 hastada (%50), N evre gerilemesi 8 haftalık grupta 20 hastada (%83.3), 12 haftalık grupta 19 hastada (%79.1), patolojik tam yanıt 8 haftalık grupta 3 hastada (%12.5), 12 haftalık grupta 7 hastada (%29.1), klinik ve patolojik evreler karşılaştırıldığında evre gerilemesi ise her iki gruptada 20 şer hastada (%83.3) izlendi. Bu parametrelerin hiçbirinde anlamlı fark izlenmemesine rağmen patolojik tam yanıtta 12 haftalık grupta artış izlendi.Neoadjuvan tedaviye yanıt açısından tümör regresyon dereceleri karşılaştırıldığında 20 (%41.7) hasta TRG1 (tümör yok yada çok az tüm duvarda fibrozis var), 22 (%45.8) hasta TRG2 (fibrozis tümörden daha fazla), 6 (%12.5) hasta TRG3 (fibroizs tümörden daha az) olarak saptandı. Her iki gruba göre dağılımlarına bakıldığında anlamlı farklılık izlenmedi (p:0.242).TARTIŞMA VE SONUÇNeoadjuvan KRT ile lokal ileri rektum kanserlerinde tümör boyutunda küçülmeye bağlı küratif rezeksiyon ve sfinkter koruyucu cerrahi yapılabilirliğinin arttığı bildirilmiştir. Neoadjuvan tedavi sonrası lokal ileri rektum karsinomlu hastalarda %30'lara varan patolojik tam yanıt (ypTY) alındığı bilinmektedir. Neoadjuvan tedaviye yanıt yani tümör regresyon derecesi arttıkça sağkalım artmaktadır. Radyoterapi ve cerrahi arasındaki optimum aralık bilinmemektedir.Bizim çalışmamızın amacı neoadjuvan KRT ile cerrahi arasındaki bekleme süresini artırarak, bekleme süresinin artmasının patolojik tümör regresyonuna etkisini araştırmaktı. Neoadjuvan tedaviye yanıt, T evresindeki gerileme, N evresindeki gerileme, patolojik tam yanıt, evre gerilemeleri ve tümör regresyon dereceleri karşılaştırılarak değerlendirildi. Patolojik tam yanıtta 12 haftalık grupta artış izlenmesine rağmen hiçbir parametrede her iki grup arasında anlamlı farklılık izlenmedi.Sonuç olarak neoadjuvan KRT ile cerrahi arasındaki bekleme süresinin uzaması patolojik tam yanıt oranlarını arttırmıştır. Fakat anlamlı istatistiksel veri elde etmek için hasta sayısı yeterli çalışmalara ihtiyaç vardır.
Transsfinkterik anal fistüllerde cerrahi sonrası anal sfinkter işlevleri, nüks oranlarının ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Amaç:Anal fistül tıp tarihinin ilk dönemlerinden beri bilinen ve tedavi arayışları süren bir hastalıktır. Tedavi başarısını değerlendirmede iki parametre arasındaki denge önemlidir:nüks ve inkontinens gelişimi. Bu çalışmada transsfinkterik anal fistül nedeniyle ameliyat ettiğimiz hastalarda tedavi sonuçlarını ve anorektalişlevleri değerlendirmeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Temmuz 1993 - Ağustos 2010 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalında transsfinkterik fistül nedeniyle tedavi edilen 52 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar sadece gevşek seton uygulanan (Grup 1) ve fistülotomi ve/veya gevşek seton uygulanan (Grup 2) hastalar olarak iki gruba ayrıldı. Hastalarda tedavi sonuçları (iyileşme ya da nüks gelişimi) ve anorektal işlevler (Wexner inkontinens sorgu anketi, anorektal manometri, ?fecal incontenence quality of life scale? [FIQL] yaşam kalitesi anketi) değerlendirildi.Bulgular: Çalışmaya katılan 52 hastanın 13'ü (%25) kadın, 39'u (%75) erkek idi. Hastaların 31'inde yüksek transsfinkterik, 21'inde alçak transsfinkterik fistül nedeni ile cerrahi işlem (40'na fistülotomi ve/veya gevşek seton, 12'sine sadece gevşek seton) uygulanmıştı. Semptomatik inkontinensin sadece gevşek seton uygulanan hastaların %25(n=3)'inde fistülotomi ve/veya gevşek seton uygulanan hastaların %50(n=20)'sinde geliştiği saptandı. 36(%69.1) hastada iyileşme sağlandığı, 16 (%30.9) hastada ise iyileşme olmadığı ya da nüks gelişimi olduğu görüldü.iyileşen ve iyileşmeyen ve/veya nüks olan iki grup karşılatırıldığında ortalama Wexner skoru (P=0.04) iyileşen grupta anlamlı olarak yüksek bulundu. Fistülotomi yapılmayan sadece gevşek seton kullanılan ve fistülotomi ve/veya gevşek seton yapılan hastalar karşılaştırıldığında anal kanal dinlenim basınçları sırasıyla 72 mmHg ve 63 mmHg (P=0.05), sıkma basınçları 139 mmHg ve 112 mmHg (P=0.02). FIQL skorlarının fistülotomi yapılan hastalarda daha kötü olduğu saptandı (P=0.04)Tartışma ve sonuç: Transsfinkterik fistüllerde yapılan cerrahi sonrası özellikle fistülotomi yapılan hastalarda sadece gevşek seton uygulanan hastalara oranla iyileşme oranları daha yüksek iken inkontinens gelişme oranının arttığı ve bunun yaşam kalitesi üzerinde olumsuz etkiye neden olduğu gözlendi.
Steatotik karaciğerli ratlarda %70 hepatektomi öncesi verilen granülosit koloni stimüle edici faktörün karaciğer rejenerasyonuna olan etkisi
1.ÖZETAmaçSteatotik karaciğerli ratlarda %70 hepatektomi öncesi verilen granülosit koloni stimüle edici faktörün (G-CSF) karaciğer rejenerasyonuna olan etkisini araştırmakGereç ve YöntemBu çalışma Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Labaratuvarı'nda yapıldı. Çalışmada, ağırlıkları 200-250 gram arasında değişen, erkek Wistar-Albino ratlar kullanıldı. Ratlarda karaciğer yağlanması oluşturmak için Lieber ve Carli tarafından tanımlanan karaciğer yağlandırma modeli kullanıldı.Ratlarda yeterli steatohepatit oluştuğunun kanıtlanması için çalışmanın başlamasından önce pilot çalışma olarak 8 hafta boyunca 3 rat %70 yağlı diyet ile beslenerek karaciğer biyopsisi alındı. Bu ratlarda patolojik olarak karaciğerde steatohepatit derecesinin 2 ve üzerinde olduğu saptanarak steatohepatit modelinin yeterli şekilde uygulanmış olduğu görüldü.Çalışmada 3 grup oluşturuldu.Grup 1: Steatohepatit derece 2 ve üzerinde üzerinde karaciğer yağlanması oluşturulan 7 rata, %70 hepatektomi yapılmasından önceki 5 gün boyunca 50 mcg (5MU) dozunda G-CSF (Neupogen®, Roche, Amgen, Zug, Switzerland) %5 dextroz ile karıştırılarak subkutan olarak uygulandı.Grup 2: Steatohepatit derece 2 ve üzerinde karaciğer yağlanması oluşturulan 7 rata, %70 hepatektomi yapılmasından önceki 5 gün boyunca 1dzm %5 dextroz solüsyonu subkutan olarak verildi.Grup 3: Steatohepatit yapılmayan 7 rata 5 gün boyunca 1dzm subkutan %5 dextroz solüsyonu uygulandı.Grup 1ve 2'deki ratlardan %70 hepatektomi yapılmasından hemen önce ve Grup 3'teki ratlardan ise %5 dextroz solüsyonu uygulanmasının 5. gününde biyokimya ölçümleri için kuyruk veninden kan alındı.Grup 1 ve 2'deki ratlara %70 hepatektomi sonrası 5. gün total hepatektomi uygulanarak karaciğer dokusu rejenerasyonun değerlendirilmesi için patolojik incelemeye gönderildi. İntrakardiyak olarak kan alındıktan sonra biyokimya ölçümleri için biyokimya laboratuvarına gönderildi. Karaciğer rejenerasyonunu göstermek için patoloji laboratuarında Kİ-67 indeksine bakıldı.İstatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 15.0 programı kullanıldı.BULGULARKaraciğer yağlanması olup G-CSF verilen grupta karaciğer rejenerasyonu anlamlı olarak daha fazladır (p= 0,002). G-CSF verilmeyen grupta postoperatif 5.günde ast,alp ve direk bilirubin değerleri anlamlı olarak artmıştır. G-CSF verilen yağlı karaciğer grubunda ast, alt, alp ve total bilirubin değerleri anlamlı olarak artmıştır. Makroveziküler ve mikroveziküler yağlanma oranı arttıkça Kİ-67 indeksi azalmaktadır.SONUÇG-CSF steotatik karaciğerli ratlarda rejenerasyonu arttırmaktadır. Karaciğer yağlanması rejenerasyonu baskılamaktadır.
Triklosan kaplı dikişlerin cerrahi alan enfeksiyonu üzerine etkisi: Tek kör randomize kontrollü çalışma
Giriş: Cerrahi dikişlerin yara kontaminasyonu için odak oluşturabileceği 30 yıldan fazladır bilinmektedir. Triklosan ile kaplı dikiş materyalinin in vitro ve in vivo çalışmalarında bakteri yükünü azalttığı bildirilmiştir. Bu çalışmada trikolsan kaplı dikişlerin cerrahi alan enfeksiyonu üzerindeki etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Genel cerrahi pratiğinde yara iyileşmesi ve cerrahi alan enfeksiyonu ile ilişkili sorunların en sık yaşandığı hastalıklardan birisi olması nedeniyle antibiyotik kaplı dikişlerin etkinliğini araştırmak üzere pilonidal sinüs hastaları seçilmiştir. Gereç-Yöntem: Ocak 2010-Ocak 2013 tarihleri arasında pilonidal sinüs nedeniyle Dokuz Eylül Üniversitesi Genel Cerrahi ve İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi polikliniklerine başvuran 125 hasta randomize edildi. Hastaların hepsine sinüs eksizyonu ve primer kapama yapıldı. Çalışma grubundaki 63 hastada monoflaman polidioksanon 1/0, triklosan kaplı poliglaktin 3/0 ve triklosan kaplı monoflaman polidioksanon 3/0; kontrol grubundaki 62 hastada monoflaman polipropilen 1/0, poliglaktin 3/0 ve poliproplen 3/0 dikişlerle primer kapama yapıldı. İki grup cerrahi alan enfeksiyonu açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Demografik ve cerrahi özellikler açısından iki grup arasında herhangi bir fark yoktu. Postoperatif ilk 1 ay içinde 17 (%13.6) hastada cerrahi alan enfeksiyonu saptandı. Triklosan kaplı dikişlerle yarası kapatılan 63 hastada cerrahi alan enfeksiyonu oranı %9.5 (n=6) ve kontrol grubundaki 62 hastada CAE oranı %17.7 (n=11) idi. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.180). Yirmi beş (%20) hastada seroma saptandı. Bu hastaların 19?u triklosan, 6?sı kontrol grubundaydı. Triklosan grubundaki hastalarda seroma oranı istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p= 0.004). Triklosan grubundaki 9 hastada, kontrol grubundaki 3 hastada CAE olmaksızın yara yeri ayrılması gözlendi. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.073). Ortalama iyileşme süresi tüm hastalar için 18.2±7.3 (14-45), triklosan grubunda 18.4±7.9 (14-40) ve kontrol grubunda 18±6.5 (14-45) gün idi. İyileşme süresi açısından iki grup arasında bir fark yoktu (p=0.818) Sonuç: Çalışma sonucunda triklosan kaplı dikişlerin kullanıldığı grupta cerrahi alan enfeksiyonu oranı kontrol grubuna göre daha düşük bulunmasına karşın aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Triklosan kaplı dikişler cerrahi alan enfeksiyonu oranını azaltabilir. Konuyla ilgili daha çok hasta içeren çalışmalara gereksinim vardır.
Manyetik rezonans görüntüleme ile ameliyat öncesi haritalanması yapılan perianal fistül hastalarında erken dönem cerrahi sonuçlar
Giriş: Bu çalışmada; rutin olarak MRIdeğerlendirilmesi yapılmış anal fistül hastalarında, fistülotomi veya seton tatbiki ile yapılan cerrahinin erken dönem sonuçlarını ve MRI değerlendirilmesinin fistül haritalandırılmasındaki tanı değerini intraoperatif bulgular ile karşılaştırarak ortaya koymayı amaçladık. Materyal-Metod: Bu çalışmada, Aralık 2015 ile Aralık 2020 tarihleri arasından K.T.Ü. Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'nde perianal fistül nedeni ile ameliyat edilen 145 hasta retrospektif olarak incelendi. Tüm hastaların ameliyat öncesi anal kanala yönelik Alt Abdomen MRI ile görüntülemeleri yapıldı, fistül haritası çıkartıldı.HastalarParks ve St. James Üniversitesi Hastanesi Sınıflamalarına göre sınıflandırıldı.Çalışmaya dâhil edilen tüm hastalara ameliyat tekniği olarak fistülotomi ve seton cerrahilerinden biri uygulandı.Seton tatbikinde ipek ip kullanılmıştır. Hastalar basit ve kompleks fistül şeklinde gruplandırıldı ve bu gruplardaki nüks ve inkontinans oranları incelendi. Bulgular:Çalışmaya toplamda 111 hasta dâhil edildi. Hastaların 87'si (%78) erkek, 24'ü (%22) kadın idi. Olguların yaş dağılımı 19-83 arasında olup yaş ortalaması 45.06 idi.HastalarınMRI'a göre Parks sınıflaması yapıldığında; 70 hastada (%63) intersfinkterik, 33 hastada (%29,7) transsfinkterik, 8 hastada (%6) suprasfinkterik fistül saptandı. Çalışmamızda ekstrasfinkterik fistül saptanmadı.Olguların 63'üne (%57) fistülotomi, 48'ine (%43) seton tatbiki yapıldı. Genel toplamda; fistülotomi cerrahisi yapılan 63 basit fistül hastasının 6'sında (%9) inkontinans, 4'ünde (%6) rekürrens gelişti. Seton cerrahisi yapılan 48 kompleks fistül hastasının 5'inde (%10) inkontinans ve 5'inde (%10) rekürrens gelişti. Sonuç:Sonuç olarak, fistül cerrahisi ameliyatına girmeden önce MRI ile fistül traktının haritalanarak fistülün tam olarak tiplendirilmesi cerrahi stratejiye katkı sağlamakla birlikte, operasyon esnasındaki bulgular ihmal edilmemelidir.
Ratlarda mastektomi ve aksiller diseksiyon sonrası porcine dermal kollajen kullanımının seroma oluşumuna etkisinin incelenmesi
RATLARDA MASTEKTOMİ VE AKSİLLER DİSEKSİYON SONRASI PORCİNE DERMAL KOLLAJEN KULLANIMININ SEROMA OLUŞUMUNA ETKİSİNİN İNCELENMESİGiriş ve Amaç: Seroma doku diseksiyonu ya da doku eksizyonu ile oluşan ölü boşluğa lenfovasküler sıvı kaçağı sonucu ortaya çıkar. Meme kanseri cerrahisi sonrası en sık görülen komplikasyondur. Yara yeri enfeksiyonu, hospitalizasyonda uzama, kanser tedavisinde gecikme gibi çok sayıda soruna yol açabilmektedir. Seroma oluşum mekanizması ve önlenmesi konusunda kesin görüş birliği henüz sağlanamamıştır.Kollajen bir çok gelişmiş canlıda ekstraselüler matriksin ortak komponentidir. Yara iyileşmesinin farklı aşamalarında farklı komponentleri ön plana geçmektedir.Porcine dermal kollajen aselüler domuz matriksinden üretilen, yapısal olarak insan dermisi ile benzerlik gösteren nonallerjik, nontoksik, yabancı doku reaksiyonu oluşturmayan bir malzemedir.Bu çalışmada porcine dermal kollajenin 3 boyutlu yapısı, normal insan doku bileşeni olması, inert özelliği ve adezyonu arttırıcı özellikleri nedeniyle seromayı önlemeye yönelik etkinliğini araştırılmak amaçlanmıştır.
Mezenkimal kök hücrelerinin radyoterapi verilen ratlarda kolon anastomozunun iyileşmesi üzerine etkileri
Kök hücre tedavisinin anastomoz hattı üzerindeki olumlu etkileri ile radyoterapiye bağlı oluşan negatif etkileri azaltmak ve anastomoz güvenliğini arttırmak amaçlanmıştır.
Kolit oluşturulan sıçanlarda adipoz doku kaynaklı kök hücre tedavisinde verilme yollarının karşılaştırılması : Deneysel çalışma
İnflamatuar barsak hastalıkları (İBH) son yıllarda görülme sıklığı artan ve genç nüfusu etkileyen immünite, genetik ve çevresel faktörlerin neden olduğu bir hastalıktır. Tedavi yöntemleri yıllar geçtikçe artmakta ve İBH üzerine çalışmalar devam etmektedir. Kök Hücrelerin kolit üzerindeki iyileştirici etkisi nedeniyle kök hücre çalışmaları son yıllarda artmaktadır. Bu çalışmalarda İBH benzeri bir kolit modeli kimyasal olarak oluşturulmakta ve kök hücre farklı yollar ile uygulanmaktadır. Kök hücre çoğunlukla lokal yada sistemik yolla verilmektedir. Lokal olarak verilen kök hücreler hücre duvarında hasar yaratmaktadır ve uzun bir kolon segmentinin her alanına uygulanması teknik olarak insanda güçlük yaratmaktadır. Sistemik olarak verilen kök hücreler ise hastalıklı alana düşük konsantrasyonda ulaşmakta, dalak ve akciğer gibi diğer organlarda tutulmaktadır. Bu sebepler sistemik verilen kök hücrelerin etkisi azalmaktadır. Biz bu çalışmada asetik asit (AA) ile oluşturulan kolit modelinde inferior mezenterik arteri (İMA) selektif perfüze ederek kök hücreyi direkt olarak hastalık oluşturulan sigmoid kolona yüksek konsantrasyonda verdik. Aynı zamanda intra-arteriyal kök hücre uygulamasını barsak duvarına enjekte edilen lokal teknik ile kıyasladık. Her grupta 6 adet Wistar-Albino cinsi erkek sıçan olacak şekilde 5 grup oluşturuldu. Grup 1; kolit kontrol grubu Grup 2; lokal fosfat buffer saline (PBS) grubu Grup 3; lokal kök hücre grubu Grup 4; intra-arteriyal PBS grubu Grup 5; intra-arteriyal kök hücre grubu olarak planlandı. Bütün sıçanlarda rektal lavman yoluyla asetik asit ile kolit oluşturuldu. Tüm sıçanlar kolit oluşturulan gün, kök hücre verilen ameliyat günü (7. gün)ve sakrifikasyon günü (14. gün) tartıldı. Tüm gruplar ağırlık kaybı, makroskobik laparotomi bulgusu, kan TNF ile uyarılan gen – 6 (TSG-6) düzeyi ve histopatolojik olarak değerlendirildi. TSG-6 kök hücrenin immünmodülasyonuna aracılık eden ve kök hücrenini aktivitesini gösteren bir moleküldür. Aynı zamanda kök hücreler yeşil floresan protein (GFP) ile işaretlenerek floresan mikroskopta incelendi. Çalışma sonucunda kolit oluşturulan tüm hayvanlarda anlamlı olarak kilo kaybı meydana geldi (p<0.05). Yapılan histopatolojik incelemede mukozal hasarın ve iyileşmenin intra-arteryel grupta anlamlı olarak daha iyi olduğu bulundu (p<0.05). İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da histopatolojik iyileşmenin intra-arteriyel grupta daha iyi olduğu bulundu (p>0.05). Kan TSG-6 düzeyi de intra-arteryel grupta diğer gruplara göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0.05). Laparotomi bulgularında anlamlı olarak farklılık saptanmadı (p>0.05). İntra-arteriyel kök hücre grubunda tekniğe bağlı herhangi bir komplikasyon yaşanmadı. İmmünfloresan mikroskopta ise intra-arteryel olarak verilen kök hücrelerin daha homojen ve diffüz bir şekilde tüm kolona yayıldığı gösterildi. İntra-arteryel olarak verilen kök hücreler, lokal olarak verilen kök hücrelerden daha etkili bir şekilde kolona yayılmaktadır. İntra-arteriyle kök hücre uygulaması girişimsel anjiyografik teknikler ile inflamatuar barsak hastalıkları için güvenli bir tedavi seçeneği olabilir. Bu tedavi için daha fazla deneysel ve klinik çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: kolit modeli, intra-arteriyal kök hücre, yeşil floresan protein
Anal fistül tedavisinde noninvaziv laft girişiminin invaziv cerrahi girişimlerle etkinlik açısından karşılaştırılması
Amaç: Fistül traktüsünün lazer (LAFT) ile ablasyonu perianal fistula tedavisinde yeni bir yöntemdir. Lazer enerjisi kullanularak fiber diot lazer uçlarıyla fistül traktusu kapatılır. Bu çalışmanın amacı klasik cerrahi yöntemlerle LAFT yönteminin cerrahi etkinlik ve oluşabilecek komplikasyonlar açısından karşılaştırılmasıdır. Hastalar ve Yöntem : Temmuz 2010- Ağustos 2013 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Kliniğinde perianal fistül hastalığı nedeniyle klasik invaziv cerrahi girişimlerle opere edilen 52 perianal fistül hastası ile LAFT yöntemiyle opere edilen 45 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastalarin 28'i (% 29 ) kadin, 69'u (% 71) erkekti. LAFT grubunda ortalama yaş 42 (18-74) ve izlem süresi 3.5 ay -1.5 yıldı (ort: 9.6 ay). Klasik yöntemlerle opere edilen hastaların ortalama yaşı 48 (34-68 yaş) ve izlem süresi 3.5 ay -3 yıldı (ort:2 yıl). Fistül tipi belirlenmesinde operasyon bilgileri ve preoperatif MR görüntüleri kullanılarak Park's sınıflaması kullanıldı. 8 hastada basit, 44 hastada intersfinkterik, 40 hastada transsifinkterik, 3 hastada ekstrasfinkterik ve 2 hastada suprasfinkterik anal fistül vardı. Hastaların 45'inde (%46) yüksek, 52'sinde (%54) alçak fistül vardı. Sonuçlar : İntra operatif hiçbir komplikasyon gözlenmedi. Çalışmaya alınan klasik cerrahi girişimlerle (İS+ESGS,fistülotomi) opere edilen 52 anal fistül hastasından 36'sında iyileşme (%69.1) sağlandığı, 16'sında ise nüks (%30.9) olduğu görüldü. LAFT Grubunda Tam iyileşme 16 hastada (%36), Minimal semptomlar hafif akıntı ile birlikte 13 hastada (%29), Persistan semptomatik drenaj 14 hastada (%31), Ağrılı semptomatik drenaj 2 hastada (%4) gözlendi.Klasik cerrahi uygulanan hastalarda ortamla Wexner skoru 1.8, FQIL skoru 115.7 olarak bulundu. Fistülotomi uygulanan hastalarda ortalama Wexner skoru 2.33, FQIL skoru 103.5 olarak bulundu. Her iki alt grup invaziv girişim grubu altında değerlendirildiğinde: Wexner skoru: 2.03, FQIL:105.26 olarak bulundu. LAFT grubunda ise ortalama Wexner skoru 0.2 ve FQIL skoru:111.91 olarak bulundu.İşe dönme ve iyileşme süreleri açısından her iki grup karşılaştırıldığında LAFT grubunda ortalama 1 gün sonra işe dönebilirken, klasik cerrahi grubunda ortalama 6,5 günde işe dönebilmekteydi. İyileşme LAFT grubunda ortalama 20,8 gün; klasik grupta 38,4 gün sürmektedir. Tartışma : Perianal fistüllerde yapılan girişim invazivse iyileşme ve inkontinens oranları daha yüksek ,yaşam kalitesi daha düşüktür.Klasik cerrahi girişimlerdeki yüksek inkontinans oranları alternatif tedavi arayışlarıyla sonuçlanmıştır.LAFT anal fistül tedavisinde ülkemizde yeni kullanılmaya başlanan noninvaziv girişim olup nüks oranları diğer yöntemlere göre daha yüksek olmasına rağmen düşük işe dönme ve iyileşme süreleri, düşük inkontinens oranları ve yüksek yaşam kalitesi skorları sağlamasıyla perianal fistül tedavisinde alternatiftir. Hastalarda LAFT girişimi sonrası semptomların şiddeti zaman içinde anlamlı bir şekilde(2/3 oranında) gerilemektedir.Daha büyük serilerde çalışma gruplarına ihtiyaç vardır.
Rektum kanserinde manyetik rezonans pelvimetrik ölçümlerin ve tümör volümünün cerrahi teknik ve onkolojik sonuçlar üzerindeki etkisi
Amaç: Lokal ileri rektum kanserinde manyetik rezonans (MR) pelvimetri ile ölçülen tanımlı pelvik çapların, pelvik kavite indeksinin (PKİ), tümör volümünün ve tümör volüm regresyon oranının(TVRO) cerrahi teknik ve onkolojik sonuçlar üzerindeki etkisini araştırmak Gereç-Yöntem: Lokal ileri rektum kanseri nedeniyle neoadjuvan kemoradyoterapi(KRT) alan, küratif onkolojik cerrahi uygulanan 125 rektum adenokarsinomlu hastanın ileriye dönük olarak kaydedilmiş klinikopatolojik veri kümesi kullanıldı. Uzak metastazı/peritoneal karsinomatozu/ acil cerrahi girişimi olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Preoperatif MR ile ölçülen pelvik çaplar, PKİ(Pelvik girimXinterspinöz mesafe/pelvik derinlik), tümör volümü, TVRO[(Preoperatif tümör volümü=V1-KRT sonrası tümör volümü=V2x100)/V1] ile hastaların komplikasyonları ve onkolojik sonlanımları arasındaki ilişki araştırıldı. Rektum MR incelemes iki radyolog tarafından veriye çapraz-kapalı olarak yapıldı. Bulgular: Tek değişkenli analiz sonucuna göre; yaş (p= 0.010), evre(p= 0.005), lenfatik invazyon (p= 0.043), çevresel rezeksiyon sınırı(ÇRS)(p< 0.001), pelvik derinlik(p= 0.014), interasetabular uzaklık (p=0.026), PKİ(p=0.005), KRT sonrası tümör volümü/PKİ(V2/PKİ)(p=0.028), TVRO(p=0.02) ve lokal nüks(p<0.001) 5-yıllık sağkalımla ilişkili bulundu. Çok değişkenli analiz sonucuna göre; yaş (p= 0.03), ÇRS (p< 0.001)PKİ(p=0.049) ve evre (p= 0.027) bağımsız güçlü prognostik faktörler olarak saptandı. Tek değişkenli analizde, lokal nüksü belirlemede PKİ'nin küçük olması(PKİ≤90) anlamlı fark(p= 0.026) oluşturmuştur. Lojistik regresyon analizine göre komplikasyon gelişimini intertüberöz mesafe, sakral promontoryumdan S3-S4'e uzanan mesafe ve TVRO belirlemektedir. Lineer regresyon analizine göre kan kaybı miktarı için PKİ(p<0.001) ve pelvik derinlik(p<0.033); ameliyat süresi için de PKİ(p<0.001) bağımsız belirleyici bir faktördür. Komplikasyon ve lokal nüksü belirlemede en yüksek diskriminatif analizi PKİ ve TVRO sağladı. Diskriminatif analiz sonucunda komplikasyon ve lokal nüksün doğru sınıflandırılma oranı sırasıyla %66 ve %88 olarak saptandı. Sonuç: Lokal ileri rektum kanserli hastalarda MR görüntüleme ile elde edilen pelvimetrik ve tümör volümü ölçümleri ile hastaların komplikasyonları ve onkolojik sonlanımları öngörülebilir. Bu ölçümler prognostik açıdan tartışmalı evrede olan olgularda(T3N0) neoadjuvan KRT tedavi kararının alınmasında ya da alınmamasında etkili olacaktır.
Karaciğer iskemi reperfüzyon injurisine L-theanine etkileri
Amaç: Çalışmamızda L-Theanine (LTA) karaciğer iskemi reperfüzyon (IR) modelinde mikrosirkülasyon, histopatoloji, apopitozis, antioksidan ve hepatoprotektif ve bazı enzim sistemleri üzerine etkisini araştırmak ve aynı zamanda karaciğer majör rezeksiyonlarında ve karaciğer transplantasyonlarında karaciğerin korunmasına yönelik yeni yöntemleri bulmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Cerrahi Araştırma Merkezinde Sıçanlarda karaciğerde %70 bir saat iskemi ve 4 saat reperfüzyon uygulayarak LTA'nin karaciğer IRI'ne etkisini inceledik. Çalışma dört grup üzerinde yapılmıştır. Gruplar Sham+Salin, Sham+LTA, IR+Salin, IR+LTA'dır. Sham gruplarında IR olmadan salin ve LTA verilirken IR gruplarına IR sonrası salin ve LTA verilmiştir. LTA deney öncesi 3 gün ve deney günü iskemi öncesi ve reperfüzyondan önce 150mg/kg LTA verilmiştir. Bulgular: İskemi reperfüzyon injurisi LTA kullanımı serum alanin aminotransferaz (ALT), laktat dehidrogenaz (LDH) ve tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α)'nın serum aktivitesini azaltır. Doku indüklenebilir nitrik oksit sentaz (iNOS), doku miyeloperoksidaz (MPO) ve doku malondialdehit (MDA) seviyelerini iskemi sonrası normal seviyelere yaklaştırır. Ayrıca oksite glutatyon (GSSG), hipoksi ile indüklenebilir faktör 1-α (HIF-1α) için H skorunun doku aktivitesinde önemli bir artışa neden oldu. Karaciğerde indirgenmiş glutatyonun (GSH) doku aktivitesinde artış sağlar ve iskemi sonrası artan Perfuze Vessel Density (PVD) değerlerinde önemli bir azalma sağlayarak hem doku kanlanmasını artırmış hem de antioksidan mekanizmalar üzerine olumlu etkiler göstermiştir. Sonuç: Bu çalışmada, LTA uygulaması hepatik IRI'ni önlemektedir. Bu etkilerini lipid peroksidasyonunun, doku iNOS seviyesinin ve TNF konsantrasyonunun azaltılması ayrıca doku kanlanmasını arttırarak HIF 1-α boyama seviyesinin azaltılması ve hücresel antioksidan seviyesinin eski haline getirilmesiyle gösterilmiştir. LTA antioksidan ve antiinflamatuar etkileri ile bu etkileri göstermektedir.
Ratlarda oluşturulan deneysel Akut Nekrotizan Pankreatite antiepileptik ilaçların etkileri
GİRİŞ ve AMAÇ: Pankreatik nekrozis akut pankreatitde prognozu belirleyen önemli parametrelerden biridir. Akut pankreatit sırasında apoptozise yol açan mekanizmalar prognozda önemlidir. Bu nedenle antiapoptotik etkinin pankreatit prognozunda olumlu etkisi olabileceği bildirilmiştir. Ölümcül hemorajik pankreatit vakaları bildirilmişse de VA'nın pankreatit için bir risk faktörü olup olmadığı açık değildir. Antiapoptotik etkisi gösterilmiş olan topiramat kullanımı ile pankreatit ilişkisi literatürde bildirilmemiştir. Bu çalışmada topiramat ve valproatın pankreatit üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlandı.MATERYAL?METOD: Sham gruplarında altışar, pankreatit gruplarında ise yedişer rat olacak sekilde 6 grup olusturuldu. Pankreatit, glycodeoxycholic asitin ise biliopankreatik kanala infüzyonu sonrası ceruleinin intravenöz yolla verilmesi ile oluşturuldu. İlaç gruplarına üç gün öncesinden başlanmak üzere toplam dört gün (pankreatit oluşturulan gün dahil) eş zamanlı 6. ve 18. saatlerde sham+T, ANP+T gruplarına 80 mg/kg dozunda topiramat ve ANP+V, sham+V gruplarına ise 300 mg/kg dozunda valproat intraperitoneal verildi. Dördüncü gün ratlarda kardiak ve biyokimyasal parametreler ölçüldü. Sağ akciğere BAL uygulanarak BAL LDH değerleri ölçüldü . Deneyin sonunda akciğer ve pankreas dokularında MPO, MDA değerleri ve pankreas histopatolojisi değerlendirildi. Serum IL-6 seviyeleri ölçüldü.BULGULAR: ANP grubunun ödem, nekroz ve inflamasyon açısından diğer gruplarla karşılaştırıldığında Grup 1, Grup 2, Grup 3'teki inflamasyon oranlarıyla, Grup 1, Grup 3'teki nekroz oranları yüksek istatistiksel anlam taşıyordu (p<0.0033). Grup 5 ile diğer gruplar karşılaştırıldığında ise Grup 1, Grup 2, Grup 3'de sadece inflamasyon oranlarıyla yüksek istatistiksel anlam taşıyordu (p<0.0033). Grup 6 diğer gruplarla karşılaştırıldığında ise sham gruplarıyla ödem, nekroz, inflamasyon oranlarında istatiksel olarak yüksek anlamlı farklar bulunmuştur (P<0,0033). Ödem, nekroz, inflamasyon oranları akut pankreatit oluşturulan gruplarda sham gruplarına kıyasla yüksekti (p<0.05).SONUÇ: Topiramat ve valproatın akut nekrotizan pankreatitteki etkilerine bakılarak; valproatın klinik tabloyu daha da ağırlaştırmış olduğuna, topiramatın ise klinik tabloyu hafiflettiğine, özellikle histopatolojik skorlamalarda görülen yüksek anlamlı istatiksel veriler ile ulaşılmıştır.Anahtar kelimeler: Akut nekrotizan pankreatit, apoptozis, Topiramat, Valproat
Total tiroidektomi yapılan hastalarda postoperatif komplikasyonların yaş gruplarına göre karşılaştırılması
Giriş: Tiroidektomi, genel cerrahı kliniklerinin en sık uyguladıkları ameliyatlararasında yer almaktadır. Tiroid operasyonlarından sonra mortalite ve morbidite çok düşükoranda görülmesine rağmen, belli bir takım komplikasyonlar kişinin tüm hayatını olumsuzyönde etkileyecek düzeydedir. Yaşlılarda tiroid hastalıklarının tedavisi komplikasyonriskinin artmış olması nedeniyle özel bir dikkat gerektirir. Özellikle endemik bölgelerde,yaşın ilerlemesiyle nüks oranlarının fazlalığı ve malignite riskinin yüksekliği nedeniyletotal tiroidektomi tercih edilen cerrahi yöntemdir. Bu cerrahi yöntemin yaşlılardauygulanabilirliği ve güvenilirliği bir tartışma konusudur. Biz de bu çalışmamızda totaltiroidektomi yapılan hastalarda, gelişen komplikasyonlar yönüyle gençler ve yaşlılararasındaki farkları araştırdık.Materyal ve Metod: Bu çalışmada Delbridge kapsüler diseksiyon tekniği ile totaltiroidektomi operasyonu yapılan 150 hasta prospektif olarak izlendi. Hastalar yaş, cinsiyet,preoperatif tanı, ameliyat süresi, peroperatif kanama miktarları, kan kalsiyumu, seskısıklığı, yara yeri enfeksiyonu, hematom, seroma varlığı, skar gelişimi, hastanede yatışsüresi ve malignite oranları yönünden değerlendirildi. Bu faktörlerin yaşlılarla gençlerarasındaki farkları karşılaştırıldı.Bulgular: 150 hastanın 44'ünde geçici hipokalsemi geliştiği görüldü. Bunların 19tanesi 50 yaş altı, 25 tanesi 50 yaş üstü idi. 8 hastada kalıcı hipokalsemi görüldü. Bunların3 tanesi 50 yaş altı, 5 tanesi 50 yaş üstü idi. Bir hastada bileral RLS(rekürren laringealsinir) hasarı görüldü ve bu hasta 50 yaş üstü idi. Tek taraflı kalıcı RLS hasarı 50 yaş altıhasta grubunda 1 hastada, 50 yaş üstü hasta grubunda da 1 hastada gözlendi. Geçici RLShasarı 50 yaş altı hasta grubunda 3 ve 50 yaş üstü hasta grubunda 4 hastada gözlendi.Postoperatif dönemde ortalama hastanede kalış süresi 3,61 gün, en az hastanede kalışsüresi 2 gün ve en fazla hastanede kalış süresi 10 gündür. Ameliyat sonrası, 50 yaş altıhasta grubunda; 1 hastada hematom, 1 hastada yara yeri enfeksiyonu gelişti. 50 yaş üstühasta grubunda ise 1 hastada hematom, 1 hastada seroma, 1 hastada yara yeri enfeksiyonugelişti. V.A.S.(visuel analog skala) skorlamasında yara yerinin tüm hasta grubunda v.a.s.skoru ortalaması 10,11 idi. En düşük v.a.s. skoru 8 ve en yükseği 15 idi. 50 yaş altı hastagrubunda vas skoru ortalama değeri 9,36 iken 50 yaş üstü 10,88 idi. 8 hastada yutkunmaklahareketli skar, 3 hastada yutkunmakla fikse skar gelişmiştir. Spesmenlerin histopatolojikincelemesi sonucu 128 tanesi benign (50 yaş üstü: 60; 50 yaş altı 68), 22 tanesi malign (50yaş üstü: 14; 50 yaş altı 8) idi.Sonuç: Özellikle endemik bölgelerde, yaşın ilerlemesiyle nüks oranlarının fazlalığıve malignite riskinin yüksekliği nedeniyle total tiroidektomi tercih edilen cerrahiyöntemdir. Cerrahi tekniğin ve anestezi uygulamalarının gelişmesiyle yaşlılarda da totaltiroidektomi güvenle uygulanabilir. Total tiroidektomi ameliyatlarında, postoperatifkomplikasyonların yara iyileşmesi dışında gençler ve yaşlılar arasında fark yoktur.
Mide kanserlerinde lokalizasyon, stage, histopatolojik tip değişiklerinin karşılaştırılması
Mide kanserleri tüm dünyada kansere bağlı ölümlerin ikinci en sık nedenidir. Gelişmiş ülkelerde insidansı azalmakla birlikte kötü prognoz özellikleri ile dikkat çeken proksimal mide kanserlerinin görülme oranlarında artış tesbit edilmiştir ve bunun nedenleri tam olarak anlaşılamamıştır.Çalışmamızda 1990-1999 (A periyodu) ve 2000-2009 (B periyodu) yılları arasında kliniğimizde mide kanseri cerrahisi uygulanan 388 hastanın tümör özellikleri incelendi ve her iki periyod arasındaki veriler karşılaştırıldı.Opere edilen hastalarda yaş, tümörün lokalizasyonu, mide duvarına invazyon derinliği, histolojik tipi, lenf nodu invazyon durumu her bir periyodda incelendi ve periyodlar arası karşılaştırmalar yapıldı.Yapılan istatistiksel değerlendirmelerde; B periyodunda; kardiya lokalizasyonunda görülen tümörlerdeki artışa bağlı olarak proksimal mide kanserlerinde (PMK) artma olduğu, orta-distal mide kanserlerinde (O-DMK) T2 evrede cerrahiye giden hastaların sayısının arttığı ve total gastrektomi ameliyatlarının yapılma oranlarının arttığı, A periyodunda O-DMK'lerinde T3 evresinin PMK'lerinden daha fazla görüldüğü ve son iki dekatta cerrahi yapılan hastaların en çok T3 evresinde olduğu, T4 evre tümörlerin PMK'lerinde daha fazla görüldüğü, lenf nodu invazyonu oranlarının PMK'lerinde daha fazla olduğu, anlamlı olarak tesbit edilmiştir.PMK'leri son dekatta daha fazla görülmekte, tümörle invaze lenf nodları daha fazla oranda olmakta ve daha ileri evrede cerrahi yapılmaktadır. Mide kanseri tedavisinde ana hedef tümörü erken evrede tesbit etmek olmakla birlikte; kliniğimizde en fazla ileri evre olan ve prognoz beklentisinin düşük olduğu T3 evresinde tümör cerrahisi yapılmış ve erken evre tümör cerrahisi yapılan hastalar çok düşük oranda kalmıştır.
Laparoskopik kolesistektomide umbilikal trokar yerinin kapatılmasında alternatif bir yöntem
Bu çalışmada kolesistektomi gereken safra kesesi hastalığı olan 100 hastaya laparoskopik kolesistektomi ameliyatı yapıldı. A Grubunda (n=50) umbilikal trokar yeri primer elle kapatıldı. B Grubunda (n=50) Berci iğnesi kullanılarak umbilikal trokar yeri kapatıldı. Berci iğnesiyle kapama yönteminin intraoperatif, erken ve geç postoperatif komplikasyonlar üzerine etkisi, trokar yeri kapama süresine etkisi ve güvenirliği araştırıldı. B Grubunda umbilikal trokar yeri kapama süresi daha kısa bulundu (P=0.005). B Grubunda erken postoperatif komplikasyonlar daha fazla gözlendi (p=0.003). Gruplar arasında intraoperatif ve postoperatif komplikasyonlar arasında bir fark bulunmadı. İki gruptada mortalite gözlenmedi.
Yanık sonrası karaciğerde gelişen oksidatif hasar üzerine wr-2721 (amifostin)'in etkisinin araştırılması
Yanık travması vücutta sıvı kompartmanları arasındaki dengeyi bozar. Periferik perfüzyon ve hipovolemiyi düzeltmek için verilen sıvı replasman tedavileri ile daha önce iskemik olan dokuya oksijen sunumu yapıldığında iskemi-reperfüzyon hasarı oluşur. Bu etki yanık sonrası geç sıvı resusitasyonu (GSR) yapıldığında daha belirgindir. Hipoksik kalan dokuda hücresel enerji azalır ve tekrar oksijen sunumu ile serbest oksijen radikalleri oluşur. Ek olarak, aktive olmuş nötrofiller de serbest oksijen radikalleri oluşturur. Sonuçta inflamatuvar sitokinler salınır, antioksidan savunma sistemleri bozulur ve lipid peroksidasyonu meydana gelir.Antioksidan tedaviler iskemi reperfüzyon hasarının etkilerini önleyebilir. Bu deneysel çalışmada, yanık travması sonrası iskemi reperfüzyon hasarı sonucu meydana gelen oksidatif stresin karaciğer üzerine olan etkileri ve bu etkilere karşı Amifostin'in koruyuculuğu araştırıldı. Amifostin, iyonize radyasyon ve kemoterapötik ajanlara karşı normal dokularda hücre koruyucu etki sağlayan, klinik onkolojide kullanılan inorganik bir tiyofosfattır.Çalışmaya herbiri altı rattan oluşan altı grup dahil edildi. Grup I: Kontrol grubu , Grup II: Yanık oluşturulmadan sadece Amifostin verilen, Grup III: Yanık+Erken Sıvı Resusitasyonu (ESR) yapılan, Grup IV: Yanık+GSR yapılan, Grup V: Yanık+ESR+Amifostin verilen , Grup VI: Yanık+GSR+Amifostin verilen ratlardan oluşmuştur. Ratlar yanık sonrası beşinci gün sakrifiye edildi. Portal venden alınan kan örneklerinde Karaciğer Fonksiyon Testleri (KCFT), Tümör Nekroz Faktörü α (TNF-α), İnterlökin-6 (IL-6), İnterlökin-8 (IL-8) değerlendirildi. Ayrıca karaciğer dokusunda Malondialdehid (MDA) ve glutatyon (GSH) düzeyleri değerlendirildi.Yapılan istatistiksel analiz sonucunda, Amifostin'in yanık sonrası karaciğerde serbest oksijen radikallerinin bir etkisi olan lipid peroksidasyonunu azalttığı ve serbest oksijen radikallerine karşı hücresel antioksidan savunma mekanizmalarını arttırdığı saptandı.
UW (University Of Wisconsin) ve HTK (Histidin-Triptofan-Ketoglutarat) prezervasyon solüsyonlarının antioksidan ve hepatoprotektif etkilerine WR 2721 (Amifostin)' in katkısı
Tüm organ nakli programlarında olduğu gibi karaciğer naklinde de ister canlı, isterse kadavra kaynaklı olsun elde edilen organın korunması, uzun süre saklanması ve bu esnada hepatositlerde iskemi-reperfüzyon hasarını minimale indirmek için Histidine-Tryptophan- Ketoglutarate (HTK) ve University. of. Wisconsin (UW) gibi birçok koruma solüsyonu tanımlanmıştır. Amifostin; kemoterapi ve radyoterapinin normal hücrelerde yaptığı hasarı önlemek amacıyla 1969 yılından beri kullanılmaktadır. İlacın selektif sitoprotektif etkisi birçok klinik çalışmada gösterilmiştir. Bu çalışmada sitoprotektif bir ajan olan Amifostin'in HTK ve UW solüsyonlarının hücre koruyucu etkisine katkısının analizi amaçlandı. Çalışmada; her biri 8 rattan oluşan 6 grup kullanıldı. Prezervasyon için 1.gruptaki ratlara Ringer Laktat (RL), 2.gruba RL+ amifostin, 3.gruba HTK, 4. gruba HTK+amifostin, 5.gruba UW ve 6.gruba UW+ amifostin verildi. Amifostin hepatektomiden 30 dakika önce 200 mg/kg dozunda cilt-altı yolla uygulandı. Perfüzyon sonrası hepatektomi yapılarak doku içinde aynı sıvı bulunan torbalara konularak +4oC de saklandı. Sıfır, altı ve onikinci saatlerde perfüzyon sıvısı ve karaciğerden doku alınarak biyokimyasal olarak alanin aminotransferaz (ALT), alkalen fosfataz (ALP) ve nitrik oksid (NO), immunhistokimyasal yolla İndüklenebilir Nitric Oksit Sentetaz (iNOS) ve terminal dUTP nick end labeling (TUNEL) yöntemi ile apopitozis değerlendirildi. Ek olarak hücrede meydana gelen histopatolojik değişiklikler ışık ve elektron mikroskobu ile değerlendirildi. Sonuçta; Amifostin verilen gruplarda UW ile perfüze edilen grupta daha fazla olmak üzere 6.saatten başlayarak hepatosit hasarının belirgin olarak azaldığı, elektron mikroskobu ile yapılan incelemede hücre çatısının UW+A grubunda en iyi korunduğu, Amifostin verilmeyen gruplarda ise hücre çatısının nispeten daha çok bozulduğu görüldü. Bu bulgular ışığında, hepatektomiden 30 dakika önce Amifostin kullanımının, HTK ve UW prezervasyon solüsyonlarının hepatosit koruyucu etkilerini potansiyelize ettiği söylenebilir.
Çoklu antibiyotik dirençli, pseudomonas aeroginosa enfeksiyonu oluşturulmuş ratlarda topikal antimikrobiyal ajanların (sitrik asit %3, klorheksidin asetat %0.5 (bactigras®), gümüş sülfodiyazin %1 (silverdin®) ve silver-coated dressing (acticoat®)) etkinliğinin değerlendirilmesi:
Yanık insan vücudunun karşılaştığı en ağır travmalardan biridir. Uzun süren tedavisi ve sıklıkla üzerine eklenen ikincil enfeksiyonlar nedeniyle mortalitesi halen yüksektir. Büyük ve komplike yanık şok, enfeksiyon ve bunlara bağlı çoklu organ yetmezliği sonucu hayatı tehdit eder hale gelebilirken, küçük yanıklar çeşitli derecede fonksiyon kayıpları oluşturarak yaşam kalitesini etkileyebilir. Yanık yoğun bakım ünitelerinde sık rastlanan ve kısa sürede çoklu antibiyotik direnci geliştirerek ciddi mortalite ve morbiditeye neden olan Pseudomonas Aeroginosa suşlarına yönelik, günümüzde kullanılabilecek etkin bir topikal antimikrobiyal ajan bulunmamaktadır. Literatüre bakıldığında sınırlı sayıda olgu sunumları şeklinde makaleler bulunmakla beraber, deneysel olarak dirençli Pseudomonas Aeroginosa suşlarına karşı antimikrobiyal ajanların etkinliklerinin değerlendirildiği çalışma bulunmamaktadır. Bu amaçla yaptığımız çalışmamızda etkinliği deneysel olarak ortaya konulmamış sitrik asit'in etkinliğinin değerlendirimesi, diğer antimikrobiyal ajanlarla etkinliğinin karşılaştırılması ve yanık hastalarında ciddi morbidite ve mortalite nedeni olarak karşımıza çıkan dirençli Pseudomonas Aeroginosa enfeksiyonlarının, topikal antimikrobiyal ajanlarla tedavi sonuçlarını ortaya koymaya çalıştık. Bu amaçla; yanık yoğun bakım ünitelerinde sıklıkla kullanılan sitrik asit %3, klorheksidin asetat %0.5 (Bactigras®), silver-coated dressing (Acticoat®), gümüş sülfodiyazin %1 (Silverdin®)'nin dirençli Pseudomonas Aeroginosa suşlarına karşı etkinliklerini değerlendirdik. Çalışmaya alınan toplam 40 rat, kontrol grubu (grup 1; n=8), gümüş sülfodiyazin %1 (Silverdin®) grubu (grup 2; n=8), klorheksidin asetat %0.5 (Bactigras®) grubu (grup 3; n=8), sitrik asit %3 grubu (grup 4; n=8), silver-coated dressing (Acticoat®) grubu (grup 5; n=8) olarak 5 gruba ayrıldı. Yanık sonrası birinci hafta sonunda ratlar sakrifiye edildi ve yanık sahası, komşu paravertebral kas, ve akciğerden kantitatif sayım için doku kültürleri, sol ventrikülden kan kültürü ve histopatolojik inceleme için yanık sahasından doku kültürleri alındı. Histopatoljik inceleme sonucunda tüm ratlarda tam kat yanık oluşturulduğu görüldü. Gruplar arasında antimikrobiyal ajanların etkinliği değerlendirildiğinde; gümüş sülfodiyazin %1 (Silverdin®) grubu (grup 2; n=8) ve silver-coated dressing (Acticoat®) grubu (grup 5; n=8)'nun diğer gruplara göre istatistiksel olarak daha etkili olduğu gösterildi (p<0.05). Grup 2 ve grup 5'in kendi aralarında yapılan karşılaştırmada ise grup 2'nin istatistiksel olarak daha etkili olduğu görüldü (p<0.05). II Çalışma sonunda dirençli Pseudomonas Aeroginosa suşları tam olarak eradike edilemese bile, grup 2 ve grup 5'de kullanılan topikal antimikrobiyal ajanlarla sistemik enfeksiyona neden olabilecek düzeydeki kolonizasyon sayısının azaltılmış olduğu ve bu sonucununda istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (p<0.05). Bu sonuçlara paralel olarak birçok çalışmada hala yanık yoğun bakım ünitelerinde en sık görülen mikrobiyal ajan olarak karşımıza çıkan dirençli Pseudomonas Aeroginosa suşlarının etkileri ve sistemik yayılımları grup 2 ve 5'de kullanılan topikal antimikrobiyal ajanlarla önlenmiş olup; bu ajanların dirençli Pseudomonas Aeroginosa enfeksiyonlarında kullanımı ile oluşabilecek mortalite ve morbidite oranlarının azaltılabileceği kanaatindeğiz.
Deneysel intestinal iskemi reperfüzyon modelinde soluble complement receptor type 1'in lokal ve uzak organ hasarını önlemedeki etkinliği
Bu çalışmada; ratlarda Süperior Mezenterik Arter (SMA) yolu in vivo olarak oluşturulan iskemi/reperfüzyon modelinde lokal ve uzak organlarda oluşan hasar ve kompleman inhibitörünün rolü ve tedavideki etkilerini incelemeyi amaçladık. Elde edilen veriler doğrultusunda kompleman inhibitörünün pratik kullanımı hakkında bilgi edilinilecektir. Çalışmada ağırlıkları 200-250 gram arasında değişen 24 adet erkek rat kullanıldı. Ketamin hidroklorür ve ksilazin hidroklorit ile anesteziyi takiben, 1. Grup ratlarda SMA 60 dakika klemplenmesi ile iskemi ve takiben reperfüzyon oluşturuldu. 2. Grup ratlara laparatomiyi takiben intravenöz olarak ?soluble complemant inhibitör 1? (sCR1) verildi. 3. grup ratlara SMA 60 dakika klemplenmesi ile iskemi sonrası 60. dakikada intravenöz sCR1 verildikten 1 dakika sonra reperfüzyon uygulandı. 4. Grup ratlara sadece laparotomi uygulandı. Tüm ratlar işlemlerden 4 gün sonra sakrifiye edilip biyokimya, patoloji ve histolojik parametreler için gerekli serum ve karaciğer, böbrek ve intestinal doku örnekleri alındı. Ratlarda sistemik organ hasarının incelemek amacıyla, Karaciğer hepatosit hasarı açısından serumda Aspartatamino Transaminaz (AST), Alaninamino Transaminaz (ALT) seviyeleri ölçüldü. Böbrek fonksiyonlarını değerlendirmek için serumda Blood Urea Nitrogen (BUN) ve Kreatinin seviyeleri çalışıldı. Ayrıca iskemi ve reperfüzyonun yarattığı sistemik ve lokal inflamasyonu belirlemek için serumdaki total protein ve albumin, Tümör Nekrotizan Faktör alfa (TNF ?) ve İnterlökin 6 (IL 6) seviyeleri çalışıldı. Doku örneklerinde lokal ve uzak organ reperfüzyon hasarını değerlendirmek için glutatyon (GSH), malondialdehid (MDA), myeloperoksidaz (MPO) pozitif nötrofil sayısı ölçümleri yapıldı. Altmış dakikalık iskemi ve dört günlük reperfüzyon sonunda karaciğer GSH düzeyleri anlamlı derecede azalırken, sCR1 uygulaması bu azalmayı anlamlı olarak önlemiştir. MDA değerlerinde ise İR sonucunda arttığı gözlenmiştir. Bu değerlerdeki artış seviyesi sCR1 uygulaması ile azalmıştır. MPO pozitif nötrofil sayısı ise İR sonrasında yüksek bulunmuştur. Nötrofil sayısı hem lokal hem uzak organlarda İR sonrası sCR1 verilmesi ile azalmıştır. v T. protein, BUN ve Kreatinin düzeyleri tüm gruplarda normal bulunurken, AST, ALT ve Albumin düzeylerinde İR sonucunda gözlenen artış da sCR1 uygulaması ile önlenmiştir. TNF ? ve IL 6 değerleri ise İR sonrasında artış gösterirken İR sonrası sCR1 uygulanması TNF ? ve IL 6 düzeylerini azaltmıştır. Yapılan istatistiksel analiz sonucunda; sCR1 iskemi-reperfüzyonun indüklediği organ hasarını azalttığı, antiinflamatuar etki gösterdiği ispatlanmıştır. En önemlisi reperfüzyonun oluşturduğu uzak organ hasarı ortaya konmuş ve sCR1?in bunu engellediği gösterilmiştir. Bu bulgulara bakarak sCR1?in morbidite ve mortaliteyi önemli oranda azaltabileceği düşünülmektedir.
Kısmi Kalınlıkta Yanık Sonrası Trombosit Zengin Plazmanın Lokal Uygulanmasının Yara İyileşmesi Üzerine Etkileri
Yanık insan vücudunun karşılaştığı en ağır travmalardan biridir. Uzun süren tedavisi ve sıklıkla üzerine eklenen sekonder enfeksiyonlar nedeniyle mortalitesi halen yüksektir. Yanık alanın erken dönemde debridmanı ve greftlenmesi ile oldukça başarılı sonuçlar alınmaktadır. Ancak hastanın ameliyatı kaldıramayacak durumda olması, greft için kullanılabilecek yeterli sağlam cilt bulunmaması gibi çeşitli sebeplerle erken greftlemenin yapılamadığı durumlarda özellikle geniş yanık alanı bulunan hastalarda yara iyileşmesini hızlandıracak çeşitli ürünlerin kullanımı hastanın sağkalımını etkileyebilir ve görülebilecek enfeksiyöz komplikasyonları azaltabilir. Bu amaçla yara örtüm materyalleri ve yapay deriler üretilmiş ve denenmiştir ancak bunlar çoğunlukla pahalı ve ülkemizde nadir kullanılan ürünlerdir. Bu alanda halen çalışmalar devam etmekte olup yeni çözümler araştırılmaktadır. Trombosit zengin plazma (TZP) genellikle oral ve maksillofasial cerrahide kemik rekonstrüksiyonunda kullanılan yeni ve oldukça yararlı bir üründür. Trombosit zengin plazma kan santrifüj edildikten sonra trombin ve kalsiyum klorid eklenerek visköz bir jel haline getirilerek hazırlanır ve trombositlerin aktive olması nedeniyle büyüme faktörlerinden zengin bir yapıya kavuşur. Trombositler yara iyileşme sürecinde oldukça önemlidirler. Yara bölgesine oldukça hızlı bir şekilde ulaşırlar ve koagülasyonu başlatırlar. Trombositler sadece pıhtı oluşumu ve bunu takiben lokal kan ve lenf kaybını durdurmayı sağlamakla kalmayıp aynı zamanda yara iyileşmesinde damarlanmayı tetiklemek, mezenkimal hücreleri uyarmak ve yara iyileşmesi için gerekli büyüme faktörlerini sağlamak gibi oldukça önemli bir role sahiptirler. Trombin gibi bazı proteinler trombosit degranülasyonu ile bu faktörlerin salınmasını sağlarlar. Trombosit granülleri katekolaminler, serotonin, adenozin trifosfat (ATP), albumin, fibrinojen, osteonektin, osteokalsin, kalsiyum gibi biyolojik olarak aktif birçok madde ve çeşitli pıhtılaşma faktörleri ile lokal olarak etkili trombosit kaynaklı büyüme faktörü (PDGF), transforme edici büyüme faktörü α (TGF-α), transforme edici büyüme faktörü β (TGF-β), insülin benzeri büyüme faktörü (IGF), fibroblast büyüme faktörü (FGF), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), interlökin-1 (IL-1) ve epidermal büyüme faktörü (EGF) gibi çeşitli büyüme faktörlerini içerirler (5, 17). Bu büyüme faktörleri hücresel kemotaksisi, proliferasyonu, differansiasyonu ve ekstraselüler matriks depolanmasını artırırlar. Trombosit zengin plazmanın yara iyileşmesi üzerindeki olumlu etkilerini dikkate alarak yaptığımız bu çalışmada ratlarda kısmi kalınlıkta sıcak su yanığı modeli oluşturularak trombosit zengin plazmanın yanık yarasında yara iyileşmesi üzerindeki etkileri araştırıldı. Çalışmaya alınan toplam 30 rat çalışma grubu (grup 1; n=10), kontrol grubu (grup 2; n=10) ve kan donörü grubu (grup 3; n=10) olarak üç gruba ayrıldı. Kan donörü grubundan alınan kanlardan Başkent Üniversitesi Hastanesi Kan Merkezi'nde trombosit zengin plazma elde edilerek çalışma grubuna topikal olarak uygulandı. Yanık sonrası birinci haftada ratlar sakrifiye edilerek biyokimyasal ve histopatolojik incelemeler yapıldı. Histopatolojik incelemede yara iyileşme süreci değerlendirilirken polimorfonükleer lökosit (PMNL), fibroblast, damar proliferasyonu ve kollajen birikimi modifiye Ehrlich-Hunt skorlaması ile değerlendirildi. Epitelizasyon varlığı ise var/yok olarak kaydedildi. Biyokimyasal incelemede ise doku hidroksiprolin düzeyi ölçüldü. Yapmış olduğumuz çalışmada histopatolojik incelemeler sonucunda genel olarak bakıldığında ikinci grupta (kontrol grubu) yara iyileşmesinin inflamatuar evrede durakladığı birinci grupta (çalışma grubu) ise iyileşmenin daha iyi olduğu ve proliferatif evreye geçtiği görüldü ancak yapılan istatistiksel analiz sonucunda iki grup arasında PMNL infiltrasyonu haricinde diğer bulgularda istatistiksel olarak anlamlı derecede farklılık saptanmadı (p>0.05). Doku hidroksiprolin düzeyi ölçümü sonucunda çalışma grubunda kontrol grubuna göre doku hidroksiprolin düzeyinin daha yüksek olduğu ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu görüldü (p=0.03). Yapmış olduğumuz bu çalışma ile trombosit zengin plazmanın kısmi kalınlıkta yanık sonrası yara iyileşmesini artırdığı gösterilmiş olup bu sonuçlardan hareketle trombosit zengin plazmanın yanık yüzdesi geniş yüzeyel kısmi kalınlıktaki yanıklarda klinik kullanıma girmesi sağlanabilir. Özellikle greftleme imkânı olmayan ve geniş yanık yüzeyine sahip hastalarda yanık alanların hızlı iyileşmesi komplikasyonların azalmasını ve sağkalımın artmasını sağlayacağından trombosit zengin plazmanın bu hastalar için bir alternatif olabileceği düşünülmektedir. Yine trombosit zengin plazmanın 3. derece yanıklarda yara iyileşmesi üzerine olan etkilerinin de deneysel yanık modellerinde araştırılması gerekmektedir.
Komplike kolesistit olgularında erken laparoskopik kolesistektomi ile perkütan kolesistostomi sonrası interval kolesistektomi sonuçlarının karşılaştırılması
Perkütan transhepatik kolesistostomi, cerrahi için yüksek riskli, tıbbi tedaviye yanıt vermeyen veya komplike olmuş kolesistit olgularında dekompresyon amaçlı kullanılan güvenilir bir tedavi yöntemidir. Bu çalışmada, komplike kolesistit gelişmiş hastalarda erken kolesistektomi ile perkütan kolesistostomi yerleştirilmesi sonrası interval kolesistektominin klinik sonuçlarını ve her iki tedavi yönteminin maliyet analizini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmaya Mayıs 2005 tarihinde prospektif olarak başlandı. Çalışmamıza 100 komplike kolesistitli olgusu dahil edildi. ilk gelen komplike kolesistitli 50 hasta Grup 1'e, daha sonra gelen 50 hasta ise grup 2'ye dahil edildi. Ocak 2009 tarihde 100 hasta tamamlanınca çalışma sonlandırıldı. Her iki grup için, cerrahi açıdan yüksek riskli kabul edilen ASA 4/5 hastalar, koledokolitiasis saptanıp başarısız ERCP yapılan hastalar, daha önce üst abdominal cerrahi geçirmiş hasalar çalışma dışı bırakıldı. 50 hastada acil kolesistektomi yapıldı (Grup 1). Bu gruptaki iki hastada ameliyat sırasında koledok eksplorasyonu ihtiyacı olduğu için hastalar çalışma dışı bırakıldı. Grup 2'deki 50 hastaya ise perkütan kolesistostomi kateteri yerleştirildi ve bu hastaların 43'üne 6-11 hafta sonra interval kolesistektomi yapıldı. Her 2 grupta, hastaların erken ve geç dönem klinik sonuçları ile tüm tedavi giderleri kaydedildi. Grup 1'de açık kolesistektomiye dönme oranı %54,2 (n:26) iken, Grup 2'de %18,6 (n=8) idi. Gruplar arasında açık kolesistektomiye dönme oranları açısından Grup II lehine istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0.0001). Perioperatif dönemde izlenen komplikasyonlar, Grup 1'de %60 Grup 2'de ise %17 olarak saptandı. Komplikasyonlar açısından değerlendirildiğinde her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p=0.0001). Grup 1'de tedavi giderleri ortalama 1673 dolar iken, Grup 2'de ortalama 2952 dolar olarak hesaplandı (p<0.05). İnterval kolesistektomide, kolesistostomi katateri yerleştirilmesi, kontrol kolanjiografiler çekilmesi ve takip programı uygulanması gibi nedenlerle, tedavi maliyeti erken kolesistektomiye göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. Komplike kolesistit olgularında, perkütan kolesistostomi sonrası interval kolesistektomi her ne kadar yüksek maliyete sahip olsada güvenli bir tedavi yöntemidir ve komplike kolesistit olgularında tercih edilebilir.
Sekonder hiperparatiroidizm olgularında yapılan kriyoprezervasyonsuz total paratiroidektomi/önkol ototransplantasyon tekniğinin uzun dönem sonuçları
Sekonder hiperparatiroidi, kronik böbrek yetmezlikli hastalarda çok sık görülen bir komplikasyondur ve hastalığın progresyonunu yavaşlatmaya yönelik uygulanan medikal tedaviye rağmen yıllık paratiroidektomi insidansı yaklaşık %2.5'tir. Çalışmamızda, kliniğimizde sekonder hiperparatiroidizm olgularına uygulanan subtotal paratiroidektomi ve kriyoprezervasyonsuz total paratiroidektomi ve ototransplantasyon cerrahi yöntemlerinin erken ve geç dönem sonuçlarını ve etkinliklerini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmaya 2003-2009 yılları arasında, paratiroidektomi yapılan 68 sekonder hiperparatiroidizmli hasta dahil edildi ve hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Subtotal paratiroidektomi yapılan hastalar grup 1 olarak, total paratiroidektomi ve ototransplantasyon yapılan hastalar grup 2 olarak sınıflandırıldı. Hastaların demografik özellikleri, ameliyat süresi, hastalıklı bez sayısı, hastalara eş zamanlı uygulanan tiroidektomi ve timektomi ve frozen patoloji kullanım bilgileri ve ameliyat sonrası dö¬nemde de, 48. saat, 1. hafta, 3., 6. ve 12. aylarda kontrol amaçlı bakılan serum kalsiyum, fosfor, parathormon ve alkalen fosfataz düzeyleri değerlendirildi. Ameliyatta, grup 1'de 8 hastaya (%14.9), grup 2'de 17 hastaya (%76.2) eş zamanlı timektomi yapıldı. Grup 1'de görülen persistan hiperparatiroidi oranı %14.9 (n=7) iken, grup 2'de %4.8 (n=1) idi. Rekürren hiperparatiroidi grup 2'de görülmezken, grup 1'de %10.6 oranında (n=5) görüldü. Tüm hastalar değerlendirildiğinde, persistan veya rekürren hiperparatiroidi gelişen hastaların %69.2'sinde (n=9) neden, ektopik veya süpernumara bez varlığıydı. Subtotal paratiroidektomi tekniğinde, artmış paratiromatozis ve artmış remnant doku hiperplazisi görülme sıklığı, rekürren hiperparatiroidizmden sorumludur. Seçilecek cerrahi tekniğe bilateral servikal timektominin eklenmesi, ektopik veya süpernumara bez varlığına bağlı gelişen rekürren ve persistan hiperparatiroidi insidansını azaltabilir. Son dönem böbrek yetmezlikli sekonder hiperparatiroidizm tanılı hastalara, bilateral servikal timektominin eklendiği, kriyoprezervasyonsuz total paratiroidektomi ve ototransplantasyon tekniği, güvenli ve etkili bir cerrahi seçenek olarak uygulanabilir.
Laparoskopik ve tek insizyon laparoskopik apendektominin prospektif karşılaştırma sonuçları
Laparoskopik apendektomi apandisit olgularının tedavisinde standart bir cerrahi yöntem olmuştur. Tek insizyon ile yapılan laparoskopik cerrahide (SILA) ise tek port kullanılması nedeniyle ameliyat sonrası ağrı daha az görülür ve kozmetik sonuçları ise daha iyidir. Bu avantajlar nedeniyle son yıllarda birçok konvansiyonel laparoskopik cerrahinin yerini almaya başlamıştır. Biz çalışmamızda merkezimizde gerçekleştirilen laparoskopik ve SILA apendektominin sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık. Ocak 2011 ile Mart 2012 tarihleri arasında kliniğimizde laparoskopik apendektomi (LA) ve tek insizyon laparoskopik apendektomi (SILA) yapılan hastalar yaş, cinsiyet, ameliyat süresi, hastanede kalış süresi, vücut kitle indeksi (VKİ), Alvarado skoru ve sayısal sözel ağrı skorları (SSAS) açısından prospektif olarak değerlendirilmiştir. Ameliyat sonrası hastalara 3.ayda Gastrointestinal Yaşam Kalitesi İndeksi (GIQLI) uygulanmıştır. 44 apandisit hastasına LA yapılırken, 30'una SILA tekniği uygulandı. Hastaların 36'sı (%48,6) kadın, 38'i (%51,3) erkek, ortalama yaş 37 (18-64) idi. Her iki grup arasında yaş, Alvarado skoru, şikayet süresi, serum lökosit ve CRP düzeyi, VKİ ve ASA skoru açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Ameliyat süresi laparoskopik grupta ortalama 63.41 dakika (30-150) ve SILA grubunda ortalama 54.33 dakika (15-120) olarak hesaplandı (p=0,146). Hastanede kalış süresi laparoskopik grupta ortalama 28.39 (13-102) ve SILA grubunda ortalama 25.23 (16-144) saatti (p=0,508). Tek komplikasyon LA grupta 1 (%2,3) hastada gözlenen mesane hematomu idi. LA grupta 12.saat SSAS skorları ortalama 2,62 (0-7) 1.hafta ortalama 2,52 (0-5) iken, SILA grubunda 12. saatte 3,43 (1-7), 1. haftada ise 2,9 (1-5) idi, iki grup arasında SSAS skorları açısından istatistiksel anlamlı farklılık gözlenmedi (12. Saat SSAS için P=0.131, 1. hafta SSAS için P=0.866). Ameliyat sonrası 3. Ayda bakılan GIQLI skorları açısından da her iki grup arasında istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı. SILA, apandisit olgularında uygulanabilecek güvenli bir cerrahi yöntem olmakla beraber konvansiyonel laparoskopik cerrahiye tek üstünlüğü daha iyi görsel kozmetik sonuçlarıdır.
Kısmi kalınlıkta yanık sonrası statik magnetik alanın lokal uygulanmasının yara iyileşmesi üzerine etkileri
Yanık cildin koagulatif yıkımına neden olan en ağır travmalardan biridir. Termal nedenler (sıcak ya da soğuk), kimyasallar, elektrik ve radyasyon benzer şekilde doku hasarına neden olur. Normal cilt bariyerinin bozulması, malnütrisyon ve baskılanmış immün sistem fonksiyonları gibi sebeplerle resüsitasyon fazını atlatmış yanık hastalarında en önemli mortalite sebebi enfeksiyonlardır. Yanık alanının erken dönemde debridmanı ve greftlenmesi ile oldukça başarılı sonuçlar alınmaktadır. Ancak hastanın ameliyatı kaldıramayacak durumda olması, greft için kullanılabilecek yeterli sağlam cilt bulunmaması gibi çeşitli sebeplerle erken greftlemenin yapılamadığı durumlarda özellikle geniş yanık alanı bulunan hastalarda yara iyileşmesini hızlandıracak çeşitli ürünlerin kullanımı hastanın sağ kalımını etkileyebilir ve görülebilecek enfeksiyon komplikasyonlarını azaltabilir. Bu amaçla yara örtüm materyalleri ve yapay deriler üretilmiş ve denenmiştir ancak bunlar çoğunlukla pahalı ve ülkemizde nadir kullanılan ürünlerdir. Bu alanda halen çalışmalar devam etmekte olup yeni çözümler araştırılmaktadır. Elektromagnetik alanın (EMA) biyolojik sistem üzerindeki etkileri yüzyıllardır incelenmektedir. Bilimsel çalışmalar pulse ve statik magnetik alan üzerinde odaklanmıştır. Yaşayan organizmalar membran fonksiyonundan sinir sisteminde bilgi iletimine, makromoleküler ilişkilere kadar elektromagnetik alanları kullanan elektromagnetik sistemlerdir. Non iyonize elektromagnetik enerjinin organizmada fizyolojik prosesleri etkilediği bilinmektedir ve medikal tedavide elektromagnetik alanlar son birkaç yıldır kullanılmaktadır. Son yıllarda statik magnetik alanın (SMA) ve elektromagnetik alanın (EMA) birçok hastalıkta tatmin edici terapötik etkisi olan alternatif noninvasif bir metod olduğunu gösteren birçok kanıt elde edilmiştir (1). Birçok deneysel çalışmada SMA'nın birçok dokuda yara iyileşmesini (2,3) ve kemik iyileşmesini desteklediği gösterilmiştir (4). Birkaç klinik araştırma da SMA'nın doku tamirinde ve ağrının azalmasındaki etkinliği kanıtlanmıştır (5). SMA ve EMA'nın insanlarda dermal iyileşmeye pozitif etkisi de bulunmaktadır (6). Statik magnetik alanın yara iyileşmesini artırdığına dair birçok deneysel ve klinik çalışmalar mevcut olmakla beraber yanık yarasının iyileşmesi üzerindeki etkilerini inceleyen herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Bütün bu bilgilerin ışığında bu deneysel çalışmada statik magnetik alanın yüzeyel kısmi kalınlıkta yanık oluşturulmuş ratlarda yanık bölgeye lokal uygulanmasının yara iyileşmesi üzerine etkileri araştırıldı. Çalışmaya alınan toplam 40 rat çalışma grupları (grup 1 ve grup 3; n=20), kontrol grupları (grup 2 ve grup 4; n=20) olarak dört gruba ayrıldı. Çalışma gruplarında ve kontrol gruplarında oluşturulan yanık alanına komşu sağlam cilt altına magnet barlar ve mıknatıs özelliği olmayan barlar yerleştirildi. Yanık sonrası üçüncü ve yedinci günlerde yanık yara alanları ölçüldü ve yanık yarası iyileşme oranları her bir denek için hesaplandı. Yanık sonrası birinci haftada ratlar sakrifiye edilerek histopatolojik incelemeler yapıldı. Histopatolojik incelemede yara iyileşme süreci değerlendirilirken polimorfonükleer lökosit (PMNL) hücre dağılımı, fibroblast dağılımı derecelendirldi ve damar proliferasyonu değerlendirildi. Kollojen üretimi ve epitelizasyon varlığı ise var/yok olarak kaydedildi. Bu çalışmada histopatolojik incelemeler sonucunda genel olarak bakıldığında kontrol gruplarında (grup 2 ve grup 4) yara iyileşmesinin inflamatuar evrede durakladığı, çalışma gruplarında (grup 1 ve grup 3) ise iyileşmenin daha iyi olduğu ve proliferatif evreye geçtiği görüldü. Histopatolojik bulgular tek tek incelendiğinde PMNL dağılımının çalışma gruplarında kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük olduğu (p<0.001) görülürken; fibroblast hücre dağılımının (p<0,001), damar proliferasyonunun (p<0,001), kollojen üretiminin (p<0.004) çalışma grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha fazla olduğu görüldü. Çalışma gruplarında 3 (%15) denekte epitelizasyon mevcut iken, kontrol gruplarında hiçbir denekte epitelizasyon saptanmadı, ancak aradaki bu fark alt gruplardaki denek sayısının azlığı nedeniyle istatistiksel olarak anlamlı bulunamadı (p=0.072) Yapmış olduğumuz bu çalışma ile statik magnetik alanın kısmi kalınlıkta yanık sonrası yara iyileşmesini artırdığı gösterilmiş olup bu sonuçlardan hareketle statik magnetik alanın yanık yüzdesi geniş yüzeyel kısmi kalınlıktaki yanıklarda klinik kullanıma girmesi sağlanabilir. Özellikle greftleme imkânı olmayan ve geniş yanık yüzeyine sahip hastalarda yanık alanların hızlı iyileşmesi komplikasyonların azalmasını ve sağ kalımın artmasını sağlayacağından statik magnetik alanın bu hastalar için bir alternatif olabileceği düşünülmektedir. Yine statik magnetik alanın 3. derece yanıklarda yara iyileşmesi üzerine olan etkilerinin de deneysel yanık modellerinde araştırılması gerekmektedir.
Kısa barsak sendromlu ratlarda kök hücre tedavisi: Deneysel çalışma
Bu çalışmada, kısa barsak sendromu oluşturulan sıçanlarda kök hücre tedavisinin etkisi araştırıldı. Her grupta 18 sıçan olacak şekilde iki grup oluşturuldu. Grup 1; fosfat buffer saline( PBS) grubu ve Grup 2; kök hücre grubu olarak planlandı. Bütün sıçanlarda, Treitz' in 5 cm distali ile ileoçekal valvin 10 cm proksimali arasında kalan ince barsak rezeke edilerek kısa barsak sendromu( KBS) oluşturuldu. PBS grubunun kalan ince barsak duvarına, jejunum ve ileuma ayrı ayrı, kök hücre içermeyen PBS verilirken; diğer gruba aynı miktarda kök hücre içeren PBS verildi. Tüm sıçanlar ameliyat günü ve sacrifye edilen ameliyat sonrası 7.günde tartıldı. Kök hücre verilen KBS grubunda, diğer gruba göre kilo kaybı daha az oldu. Geride kalan barsakta uzama ve barsak çapında artma kök hücre grubunda diğer gruba göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. İntestinal adaptasyonun parametreleri olarak kabul edilen villus yüksekliği, kript derinliği, mukozal kalınlık, mitoz ve goblet hücre sayıları kök hücre verilen KBS grubunda daha yüksek bulundu. Bu çalışmada oluşturulan KBS modelinde kök hücrenin barsak adaptasyonunu olumlu yönde etkilediği görüldü. Anahtar kelimeler: kısa barsak sendromu, kök hücre, barsak adaptasyonu
Sağ lob karaciğer nakli yapılan hastalarda donörün safra yollarındaki anatomik varyasyonlarının alıcıda görülen safra yolları komplikasyonları üzerine etkisi
Sağ Lob Karaciğer Nakli Yapılan Hastalarda Donörün Safra Yollarındaki Anatomik Varyasyonlarının Alıcıda Görülen Safra Yolları Komplikasyonları Üzerine Etkisi Amaç: Merkezimizde sağ lob karaciğer nakli yapılan hastalarda donörün ameliyat öncesi manyetik rezonans kolanjiyopankreatografi (MRKP) görüntülerinin intraoperatif kolanjiyografi görüntüleri ile karşılaştırılarak portal vene göre safra yolu anatomisinin belirlenmesi ve bunun sonuçlarına göre vericide yapılan diseksiyonların veya alıcıdaki farklı anastomozların alıcıda görülen safra yolu komplikasyonları üzerine etkisini değerlendirmektir. Canlı vericili karaciğer transplantasyonunda (CVKT) vericinin safra yolu anatomisi sağ lob hepatektomide son derece önemlidir, çünkü sağ hepatik duktus varyasyonları sıklıkla görülür. Sağ posterior safra kanalının (SPSK) anatomik varyasyonları, özellikle de portal vene göre supra ya da infraportal yerleşimi, alıcıda birden fazla safra kanalı anastomozunun yapılması gerekliliğine neden olur. SPSK supraportal tipte ise, sağ hepatektomi yapılırken yaralanmaya daha müsaittir. Metod: Kliniğimizde 34' ü (%32.4) kadın, 71'i erkek (%67,6) yaş ortalaması 40,89 (median: 21-60) toplam 105 hastaya sağ lob karaciğer nakli yapıldı. Huang sınıflamasına göre Tip 1, 2 ve 3 safra yolu anatomisine sahip olan bu hastaların MRKP ve intraoperatif kolanjiyografileri geriye dönük olarak yeni bir sınıflama ile tekrar değerlendirildi. Sağ posterior safra kanalının (SPSK) kaudal seyreden kısmının portal venin altında ya da üstünde olması veya trifurkasyon olmasına göre 3 tipe ayrıldı. Tip 1 infraportal SPSK (32 hasta), Tip 2 supraportal SPSK (58 hasta), Tip 3 trifurkasyon (supraportal veya infraportal olabilir) (15 hasta) olarak sınıflandırıldı. Her tipte SPSK' nın konfluense uzaklığı mm olarak ölçüldü. Sınıflandırmaya göre bu 3 tipin ayrı ayrı safra yolu komplikasyonları üzerine olan etkisi ve SPSK' nın supraportal veya infraportal olmasının safra yolu komplikasyonları üzerine olan etkileri değerlendirildi. Sonuç: 33 hastada birden fazla safra kanalı, 72 hastada ise tek safra kanalı vardı. Tip 2' de 18 hastada birden fazla sayıda kanal varken, Tip 3' de yer alan tüm hastalarda çoklu safra kanalı saptandı. Toplam 40 hastada (%38.1) ameliyat sonrası dönemde safra yolu komplikasyonu saptandı. En yüksek komplikasyon oranı %46 ile tip 2 ve 3' te görüldü. Tartışma: Supraportal seyreden, konfluense yakın açılımlı ve kaudal seyirli sağ posterior kanal varlığı, split sonrası birden fazla safra kanalı açıklığı safra yolu komplikasyonu açısından belirgin bir risk faktörü oluşturmaktadır. Anahtar kelimeler: Safra kanalı anatomisi, komplikasyon, karaciğer transplantasyonu
Postoperatif adezyonları önlemede intraperitoneal propolis tedavisinin etkisi
Karın içi yapışıklıklar; peritonun hasara karşı oluşturduğu dinamik, fibroproliferatif ve inflamatuar bir savunma mekanizması sonucu dokular veya organlar arasında bağlantı oluşturan fibröz bantlar olarak bilinir (11). Karın içi operasyon geçiren hastalarda oluşan yapışıklık oranının %64 ile %97 arasında değiştiği, açık cerrahi girişimler sonrası bu oranın laparoskopik girişimlere oranla daha yüksek olduğu görülmüştür (1,2). Ameliyat sonrası yapışıklıklar, cerrahlar için tekrar ameliyat durumlarında, karın içine ulaşma süresini artırması, karın içinin eksplorasyonunu zorlaştırması ve karın içi organların yaralanma riskini arttırması nedeni ile önemli bir sorundur (4-6). Yapışıklıklar klinik olarak semptomatik hale geldiklerinde tedavi edilmeye çalışılır. Konservatif tedavi ile düzelmeyen durumlarda cerrahi gerekir (12). Bugüne kadar kullanılan ajanlardan hiçbirinin karın içi yapışıklığı önlemede kesin ve tam etkili olduğu ispatlanamamıştır (10). Propolis arıların kendilerini böcekler ve mikroorganizmalardan korumak için ürettikleri bir üründür (71). Propolisin antibakteriyel, anti-inflamatuar, iyileşme, anestetik, çürük önleyici, antifungal, antiprotozoal ve antiviral aktiviteler gibi çeşitli terapötik etkileri vardır (72, 80). Birçok propolis ürünü veya izole bileşikleri farklı mekanizmalarla inflamasyonu inhibe etmektedir. Bununla beraber propolisin anti-inflamatuar etkileri temel olarak uygulama şekli ve dozajına bağlıdır (89). Bu deneysel çalışmada ciddi sorunlara yol açabilen postoperatif intraabdominal yapışıkları önlemede anti-inflamatuar ve anti-oksidan etkileri olan propolis maddesinin adezyonlar üzerindeki önleyici etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Bu çalışmada 30 adet yakın yaş aralığında genç erkek Sprague-Dawley ırkı ratlar rastgele 10'arli 3 gruba ayrıldı. Üç cm'lik median laparatomi sonrası tüm ratların çekum duvarında 1 cm² alanda spanç ile 60 kez sürtünme yaparak abrazyon oluşturuldu ve bu çekal abrazyon bölgesinin karşısındaki periton parçası eksize edildi. Bu çalışmada kullanılacak olan propolis maddesi Rize-Artvin bölgesi propolisi olarak Hacettepe Üniversitesinden temin edildi. Grup 2'ye 0,4 ml etanol (%96'lık), grup 3'e 0,4 ml propolis (900 mg/kg) ve etanol (%96'lık) intraperitoneal olarak uygulandı. Grup 1 sham grubu olarak belirlendi ve abrazyon sonrası hiçbir solüsyon verilmedi ve sonrasında karın kapatıldı. Postoperatif 21. günde ratlar sakrifiye edildi. Karın ters U şeklinde açıldı. Adezyonlar makroskopik olarak sayıldı ve Nair skorlamasına göre değerlendirildi. Abrazyon oluşturulan alandan biyokimyasal analiz ( malondialdehit (MDA), glutatyon düzeyi (GSH) ) ve histopatolojik değerlendirme için örnekler alındı. Yaklaşık olarak 5-6 ml kan örneği alınarak fibrinolitik sistemi değerlendirmek için doku plazminojen aktivatörü (TPA), plazminojen aktivatör inhibitör-1 (PAI-1), α2-makroglobulin, α1-antitripsin ve prostaglandin E2 (PGE2) ve lökotrien B4 (LB4) değerleri bakıldı. Propolis grubunun makroskopik Nair (etanol-propolis, P>0,002 ve sham-propolis, P>0,023) ve mikroskopik Zühlke (etanol-propolis, P>0,033 ve sham-propolis P>0,024) skalasına göre anlamlı farklılık gösterdiği görülmüştür. Hasta grupları arasında fibrozis açısından anlamlı bir fark bulunmuştur (P>0,01). Hasta grupları arasında vasküler proliferasyon açısından anlamlı bir fark bulunmuştur (P>0,01). Hasta grupları arasında yabancı cisim reaksiyonu açısından anlamlı bir fark bulunmuştur (P>0,007). Biyokimya sonuçlarına göre TPA grubunda (P>0,029), α1–antitripsin grubunda (P>0,023), GSH grubunda (P>0,040), alfa2-makroglobulin grubunda (P>0,01) istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. Propolis grubunda istatistiksel olarak yapışıklığın daha fazla olduğu görülmüştür. Bu durumun propolisin uygulama şekline, uygulanan miktara ve çözücüsünün konsantrasyonun yüksekliğine bağlı olabileceği düşünülmüştür. Propolisin yapışıklığı arttırması nedeniyle intraperitoneal uygulamada doz ayarlaması yapılması gerektiği, çözücüsünün daha düşük konsantrasyonlarda ayarlanması ve uygulanan anti-inflamatuar maddedin uzun süreli karın içinde bırakılmaması için uygulama sonrası erken dönemde çözücüsü ile peritoneal lavaj ile yıkama yapılması propolisin etkinliğini değerlendirmek için yapılacak diğer çalışmalarda göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar kelimeler: Anti-inflamatuar, Anti-oksidan, Peritoneal adezyon, Propolis
Kolon anastomozlarında kök hücre ve trombositten zengin fibrinin etkileri: Deneysel çalışma
Gastrointestinal sistem cerrahisi, genel cerrahi uygulamasında önemli bir yer tutmaktadır. Gastrointestinal sistem cerrahisinde geliĢmelere rağmen anastomoz kaçakları önemli bir sorun oluĢturmaktadır. Yapılan birçok çalıĢmanın amacı güvenli kolon anastomozu sağlayarak, komplikasyonları azaltmaktır. Anastomoz iyileĢmesinde önemli hedeflerden biride doku kanlanmasını arttırarak anastomoz sağlamlığını arttırmaktır. Trombositten zengin fibrin (TZF) içerdiği büyüme faktörleri ve sitokinler sayesinde yeni damar oluĢumu ve yara iyileĢmesine etki eden 2. kuĢak trombosit konsantrasyonudur. Adipoz kökenli kök hücreler elde ediliĢ biçimleri ve çoklu dokulara farklılaĢma özellikleri nedeni ile gündemdeki en potansiyel kök hücrelerden biridir. Adipoz doku kökenli kök hücre farklılaĢarak yeni hücrelerine dönüĢebildiği gibi yeni damar oluĢumunu arttırdığı da birçok çalıĢmada gösterilmiĢtir. ÇalıĢmada 80 adet Sprague-Dawley cinsi diĢi sıçan kullanıldı. Her biri 20‟Ģer sıçan bulunduran 3 grup oluĢturuldu. 20 tane sıçan da kök hücre ve trombositten zengin fibrin eldesi için kullanıldı. Tüm gruplardaki sıçanların inen kolonu tam kat kesildikten anastomoz yapıldı. Kontrol grubunda anastomoza herhangi bir Ģey uygulanmazken, diğer iki grupta anastomoz üzerinde trombositten zengin fibrin ve trombositten zengin fibrin+kök hücre uygulandı. Tüm sıçanlar iĢlemden sonraki 7. günde sakrifiye edildi. Üç grubun her birinde iki alt grup vardı. Anastomoz patlama basıncı ve histopatolojik değerlendirmenin yapılacağı bir grup ve damarlanmanın anjiyografik olarak değerlendirileceği ikinci bir grup planlandı. Ġmmünohistokimyasal olarak; çalıĢma grubunda DiI ile iĢaretli adipoz kökenli kök hücrelerin takibi için floresan mikroskopta inceleme yapıldı. ÇalıĢmadaki sıçanların kiloları değerlendirildiğinde 3 grupta da anlamlı farklılık saptanmadı. Grupların ilk ve son kiloları değerlendirildiğinde kontrol grubunda (p=0.253); TZF grubunda (p<0,05) ve TZF+kök hücre grubunda (p=0,525) anlamlı farklılık saptanmadı. Kontrol grubunda karın içi yapıĢıklıklar TZF ve TZF+kök hücre grubuna istatistiksel olarak daha fazla olmasına rağmen hiçbir grupta perforasyon, fistülizasyon yada karın içi apse izlenmedi. Anastomoz patlama basınçları ve damarlanma açısından karĢılaĢtırma yapıldığında TZF+kök hücre grubunda diğer iki gruba göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Kontrol grubunda patlama basıncı ortalaması 159,1 ± 18,2 mmHg, TZF grubunda 176 ± 24,3 mmHg ve TZF+kök hücre grubunda 191,1 ± 20,9 mmHg (p<0,05) olarak hesaplandı. Anjiyografik değerlendirmede mm² düĢen damar sayısı v hesaplandı. Kontrol grubunda 17,7 ± 4,3 adet, TZF grubunda 25 ± 3,7 adet ve TZF+kök hücre grubunda 33,9 ± 4,1 adet damar (p<0,05) izlendi. Histopatolojik değerlendirmede ise reepitelizasyon (p=0.082), fibrozis (p=0,089), iskemik nekroz (p=0,058) ve muskuler tabakada bozulmada (p=0,133) anlamlı farklılık saptanmadı. Fakat vasküler proliferasyon (p<0,05) ve inflamasyonda (p<0,05) TZF ve TZF+kök hücre gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı farklılık saptanmadı. TZF ile TZF+kök hücre grupları arasında vasküler proliferasyon (p=0,211) ve inflamasyonda (p=0,999) anlamlı farklılık saptanmadı. Flöresan mikroskopi ile yapılan değerlendirmede kök hücrenin hem endotel hücresine dönüĢümü hem de villöz yapılar arasında olduğu tespit edildi. ÇalıĢma sonucunda TZF‟nin salgıladığı büyüme faktörleri ile, kök hücrenin ise endotel hücresine farklılaĢarak ve sitokin salgısıyla anastomoz iyileĢmesine etki ettiği görüldü. Histopatolojik olarak vasküler proliferasyon ve inflamasyonda anlamlı farklılık olmaması TZF‟nin yedinci günde pik yapan büyüme hormonları ve sitokin salınımına bağlanırken, çalıĢma süresinin daha uzun planlanması halinde kök hücrenin anlamlı farklılık yapacağı düĢünüldü. Anahtar kelimeler: Trombosit zengin fibrin, kök hücre, kolon anastomozu
Yanık sonrası gelişen bakteriyel translokasyon üzerine amifostin'in (WR-2721) etkisi
Bakteriyel translokasyon ve buna bağlı geliĢen sepsis, yanık gibi major travmalar sonrası ortaya çıkan önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Bakteriyel translokasyonu azaltmaya yönelik çok çeĢitli terapötik ilaçlar ve modeller ileri sürülmüĢtür. Bu çalıĢmada daha önce klinik onkolojide kullanılan, iyonize radyasyon ve kemoterapötik ajanlara karĢı normal dokularda hücre koruyucu etki sağlayan, WR-2721(Amifostin)‟in bakteriyel translokasyon üzerine etkisinin analizi amaçlandı. ÇalıĢmada ağırlıkları 180-350 gr arasında değiĢen 27 adet (Wistar Albino) erkek rat kullanıldı. ÇalıĢmaya herbiri 9 rattan oluĢan üç grup alındı. Grup I: Kontrol grubu, Grup II: 3.derece yanık oluĢturulan grup, Grup III: 3. derece yanık oluĢturulup Amifostin verilen grup. Anesteziyi takiben kontrol grubu hariç diğer ratların sırtı tıraĢlandı ve toplam vücut yüzeyinin %30‟ luk alanı hesaplanarak 3.derece temas yanığı oluĢturuldu. Resusitasyon için %0,9‟ luk serum fizyolojik intraperitoneal olarak uygulandı. Yanıktan 48 saat sonra steril Ģartlar altında laparotomi yapılarak sırasıyla karaciğer orta lob, dalak, mezenterik lenf nodları ve çekumdan alınan doku örnekleriuygun kültürlere ekildi. Üreyen mikroorganizmaların tipi ve koloni sayısı tek tek kaydedildi. Ġstatistiksel analiz tek yönlü varyans analizi (One-Way ANOVA) ile yapıldı. p<0,05 için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Kontrol grubunda çekum dıĢında diğer bölgelerde mikroorganizma üremesi saptanmadı. Grup II ve III‟ de en fazla mezenterik lenf nodu ve çekumda olmak üzere, karaciğer ve dalaktan alınan örneklerde mikroorganizma üremesi mevcuttu. Grup II‟ de mezenterik lenf nodlarında üreyen mikroorganizma sayısı ve tipi Grup III‟ e göre daha yüksek oranda bulunmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Gruplarda en sık üreyen mikroorganizma Escherichia coli olarak saptandı. Deneysel olarak yanık oluĢturulan ratlarda WR-2721(Amifostin)‟in bakteriyel translokasyonu azaltma üzerine belirgin etkisinin olmadığı söylenebilir. Anahtar kelimeler: Bakteriyel translokasyon, yanık, WR-2721(Amifostin)
Zayıflatılmış kolon anastomozlarında kök hücre ve trombositten zengin fibrinin etkileri,deneysel çalışma
Kolorektal cerrahiler gastrointestinal sistem cerrahisi içerisinde başta kolorektal tümörler olmak üzere önemli bir yer teşkil etmektedir. Yapılan çalışmalar sonucu yeni teknikler ve farklı tedavi yöntemleri geliştirilmektedir. Cerrahi işlemlerin hastalıkların tedavisinde yüz güldürücü sonuçları olmasına rağmen meydana gelen komplikasyonlar can sıkıcı sorunlar oluşturmaktadır. Bu komplikasyonlardan en önemlilerinden bir tanesi anastomoz kaçaklarıdır. Yapılan birçok çalışmanın amacı güvenli kolon anastomozu sağlayarak, komplikasyonları azaltmaktır. Kolorektal kanserlerde neoadjuvan veya adjuvan kemoterapiler sonucu cerrahi sonrası yara iyileşmesi bozulmakta dolayısıyla anastomozda kaçak oranları artmaktadır. Anastomoz iyileşmesinde hedeflerden en önemlisi doku bütünlüğünü doğru tekniklerle koruyarak doku kanlanmasını arttırmak ve anastomoz sağlamlığını arttırmaktır. Trombositten zengin fibrin (TZF) dokulardaki biyolojik bütünlüğü sağlaması, endotelyal hücre göçünü kolaylaştırması ve içerdiği büyüme faktörleri ve sitokinler sayesinde anjiyogenez ve yara iyileşmesine etki ederek enfeksiyöz ve inflamatuar olayların regülasyonunda oldukça önemli trombosit konsantrasyonudur. Adipoz kökenli kök hücreler elde ediliş biçimleri ve çoklu dokulara farklılaşma özellikleri nedeni ile gündemdeki en potansiyel kök hücrelerden biridir. Adipoz doku kökenli kök hücre farklılaşarak yeni hücrelere dönüşebildiği gibi yeni damar oluşumunu arttırdığı da birçok çalışmada gösterilmiştir. Neoadjuvan veya adjuvan kemoterapi ile cerrahi sonrası anastomoz bölgelerinde bozulan yara yeri iyileşmesi, yeni damar oluşumunun engellenmesi üzerine anastomoz sağlamlığı azalmakta ve kaçak kaçınılmaz olmaktadır. Çalışmada 90 adet Sprague-Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Her biri 20'şer sıçan bulunduran 4 grup oluşturuldu. Kök hücre ve trombositten zengin fibrin için 10 adet sıçan kullanıldı. Tüm gruplardaki sıçanların inen kolonu tam kat kesilip rezeksiyon yapıldıktan sonra anastomoz yapıldı. Kontrol grubuna rezeksiyon ve anastomoz sonrası sadece intraperitoneal 3-5cc serum fizyolojik uygulandı, 5-Fu grubuna anastomoz sonrası intraperitoneal 5-Fu, TZF+5-Fu grubuna anastomoz sonrası anastomoz çevresine trombositten zengin fibrin ve intraperitoneal 5-Fu, TZF+Kök hücre+5-Fu grubuna anastomoz çevresine trombositten zengin fibrin+kök hücre ve intraperitoneal 5-Fu uygulandı, 1 hafta boyunca kontrol grubu hariç diğer 3 gruba intraperitoneal 5-Fu verilmeye devam edildi. İntraperitoneal verilen 5-Fu miktarı şıçanların kilolarına göre ayarlandı. Tüm sıçanlar işlemden sonraki 7. günde sakrifiye edildi. Dört grubun her biri 10'ar adet sıçandan oluşan iki alt gruptan oluşuyordu. Anastomoz patlama basıncı, histopatolojik değerlendirme ve damarlanmanın anjiyografik olarak değerlendirilmesi planlandı. İmmünohistokimyasal olarak çalışma grubunda DiI ile işaretli adipoz kökenli kök hücrelerin takibi için floresan mikroskopta inceleme yapıldı. Çalışmadaki sıçanların kiloları deney öncesi değerlendirildiğinde 4 grupta da anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,852). Grupların ilk ve son kiloları değerlendirildiğinde ortalama kilo kaybı yönünden anlamlı farklılık saptandı (p<0,001). Kontrol grubuna göre 5-Fu ve 5-Fu+TZF grubunda kilo kaybı ististiksel olarak daha yüksek bulundu (p<0,001 ve p<0,001), 5-Fu grubuna göre 5-Fu+TZF ve 5-Fu+TZF+Kök hücre gruplarında daha az miktarda kilo kaybı tespit edildi (p=0,009 ve p<0,001), 5-Fu+TZF grubuna göre 5-Fu+TZF+Kök hücre grubunda da daha az kilo kaybı görüldü (p<0,001). Kontrol ve 5- Fu+TZF+Kök hücre grupları arasında kilo kaybı istatistiksel olarak benzerdi (p=0,753). Karın içi yapışıklıklar değerlendirildiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Kontrol grubuna göre 5-Fu ve 5-Fu+TZF grubunda yapışıklık istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,007 ve p<0,001), 5-Fu+TZF grubunun yapışıklık derecesi 5-Fu ve 5-Fu+TZF+Kök hücre grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,039 ve p=0,005). Kontrol grubu ile 5-Fu+TZF+Kök hücre grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi (p=0,051), 5-Fu ve 5-Fu+TZF grubunda 5-Fu+TZF+kök hücre ve kontrol grubuna göre belirgin sekilde perforasyon, fistülizasyon, karın içi apse ve anastomoz ayrılması izlendi. Anastomoz patlama basınçları açısından karşılaştırma yapıldığında kontrol grubu ve TZF+5-Fu+kök hücre grubunda diğer iki gruba göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı, 5-Fu ve 5-Fu+TZF grubunda belirgin anastomoz ayrılması nedeniyle patlama basınç ölçümü yapılamadı. Kontrol grubunda patlama basıncı ortalaması 147,9 ± 20,02 mmHg, TZF+5 Fu+kök hücre grubunda 150 ± 28,1 mmHg bu iki grup arasında istatiksel olarak fark saptanmadı. Anjiyografik değerlendirmede milimetrekareye düşen damar sayısı hesaplandı, kontrol grubunda 21,7 ± 3,2 adet, 5-Fu grubunda 15 ± 4,6 adet ve TZF+kök+5-Fu hücre grubunda 23,9 ± 4,1 adet damar izlendi, gualitatif olarak kontrol ve kök hücre grubunda damarlanmanın diğer iki gruba nazaran artmış olduğu tespit edildi. Histopatolojik değerlendirmede ise reepitelizasyon (p=0.002), fibrozis (p<0,001), iskemik nekroz (p<0,001) ve inflamasyon, nötrofil, lenfosit ve dev hücre (p=0,177-p=0,562) anlamlı farklılık saptanmadı. Kontrol grubuna göre 5-Fu ve 5-Fu+TZF+Kök hücre gruplarında arasında vasküler proliferasyon istatistiksel anlamlı olarak (p=0,019) tespit edildi. Floresan mikroskopi ile yapılan değerlendirmede kök hücrenin hem endotel hücresine dönüşümü hem de villöz yapılar arasında olduğu tespit edildi. Gruplar arasında mortalite oranları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark olup (p<0,001) kontrol grubuna göre 5-Fu ve 5-Fu+TZF grubunda mortalite oranı istatistiksel anlamlı olarak yüksekti (p=0,018 ve p=0,003), TZF+5-Fu+kök hücre grubuna göre 5-Fu ve 5-Fu+TZF grubunda mortalite istatistiksel olarak anlamlı daha yüksekti (p=0,018 ve 0,003). Kontrol grubu ile TZF+5-Fu+kök hücre grubu arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Çalışmamızın sonucunda 5-Fu'nun inflamasyonu arttırıp epitelizasyonu ve anjiyogenezi azaltması anastomoz düzeyinde yara iyileşmesini bozmuştur. TZF'nin salgıladığı büyüme faktörleri ile kök hücrenin endotel hücresine farklılaşarak ve sitokin salgısını arttırması anastomoz bütünlüğü sağlamıştır. Trombositten zengin fibrin (TZF) kök hücre olmadan sadece 5-Fu ile birlikte kullanıldığında ise büyüme faktörlerinin etkinliğinin oldukça az olduğu tespit edilmiştir. Kök hücre, cerrahi sonrası kullanılacak kemoterapötiklerin etkisi sonrası dokularda yara yeri iyileşmesinde anlamlı farklılık yaratmıştır. Anahtar kelimeler: Kolon anastomozu, 5-Fu, Trombosit zengin fibrin, Kök hücre
Beden kitle indeksinin böbrek nakli sonuçları üzerine etkisi
Böbrek nakli, son dönem böbrek yetmezliğinin etkin tedavisidir. Böbrek nakli başarısını etkileyen çok sayıda etken bulunmaktadır. Obezite, pek çok sistem üzerindeki etkilerinin yanında, immünolojik fonksiyonu ile de öne çıkmaktadır. Yağ dokudaki immünolojik süreçlerin, transplantasyon üzerine etkisi, son yıllarda pek çok araştırmaya konu olmuştur. Bu çalışmada, böbrek nakli yapılan hastalar arasında, beden kitle indeksi (BKİ) 25'in altında olan bireyler ile beden kitle indeksi 25'in üstünde olan aşırı kilolu ve obez bireylerin greft fonksiyonu, greft sağkalımı durumu, akut rejeksiyon atağı ve postoperatif komplikasyon sıklığı gibi verilerinin karşılaştırılması planlanmıştır. Çalışmamızda Mart 2005- Eylül 2014 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi Genel Cerrahi Kliniğinde canlı donörden böbrek nakli yapılan 323 erişkin hastanın verileri geriye dönük olarak değerlendirildi. BKİ'nin greft başarısızlığı için bağımsız bir risk faktörü olup olmadığı Cox oransal hazard regresyon modeli ile değerlendirildi. BKİ gruplarına göre greft sağkalım eğrileri Kaplan-Meier yöntemi ile gösterilmiş ve sağkalım eğrileri arasındaki fark log-rank testi ile değerlendirildi. Akut rejeksiyon atakları açısından değerlendirildiğinde, beden kitle indeksi 25'in üzerinde olan bireylerde rejeksiyon sıklığının arttığı izlenmiştir. Aşırı kilolu ve obez olan hastaların, normal kilodaki hastalara göre daha yüksek bir komplikasyon evresinde olduğu gösterilmiştir. Gecikmiş greft fonksiyonu, beden kitle indeksi 25 ve üzerinde olan bireylerde istatistiksel olarak anlamlı bir artış göstermektedir. Log-rank testi sonucuna göre normal kilolu hastaların aşırı kilolu veya obez hastalara göre medyan sağkalım zamanı istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Böbrek naklinin başarısını etkileyen pek çok faktör bulunmaktadır. Bunların bir kısmı organ nakli alıcısına, bir kısmı da vericiye bağlıdır. Ayrıca teknik yöntemler ve tedavi protokolleri de bu süreçte etkilidir. Bu çalışmada, alıcının beden kitle indeksinin, böbrek nakli sonuçlarına etkili bağımsız bir risk faktörü olduğu gösterilmiştir. Ancak daha geniş hasta serileri ile planlanacak çalışmalar ile yağ dokunun transplantasyon immünolojisindeki rolü hakkında net çıkarımlar yapılması mümkün olacaktır.
Rektosel ve anal inkontinans birlikteliği ve eş zamanlı cerrahi onarım sonuçları
Rektosel tıkayıcı defekasyon sendromunun en sık sebebidir. Hastaların %30'unda anal inkontinans eşlik edebilir. Bu çalışmada rektosel ve anal inkontinans birlikteliğinin prevelansı ve bu hasta grubunda uygulanan transperineal onarım tekniğinin uzun dönem sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. 2010-2014 yılları arasında polikiniğimize çıkış obstrüksiyonu semptomları ile başvuran 297 kadın hasta prospektif olarak değerlendirildi. Çalışma grubunu, klinik olarak rektosel ve anal inkontinans tanısı konulan, ortalama yaşları 61 olan 27 hasta oluşturdu. Hastaların çoğunda başlıca şikayet, zor dışkılama ve fekal kirlenme idi. Rektosel tanısı bimanuel rektovajinal muayene ve defekografi ile konuldu. Anal sfinkterler MRG ile değerlendirildi. Tüm hastalarda perineal yaklaşımla vicryl mesh ile onarımı takiben 9 hastaya overlapping sfinkteroplasti, 18 hastaya levatoroplasti uygulandı. Ameliyat öncesi ve sonrası tüm hastalar anal manometri basınç ölçümleri, Cleveland Clinic İnkontinans Skoru(CCIS), Tıkayıcı Defekasyon Skoru (ODSc), Cleveland Clinic Constipation Skoru (CCCS) ve Pelvik Taban Bozuklukları Formu ( PFDI-20) ile değerlendirildi. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 12. Ayda uygulanan CCCS, CCIS ve ODSc (14.15 vs 5.6, 9.7 vs 2.7 ve 9.3 vs 3.4) skorları arasındaki düşme istatistiksel olarak anlamlı idi. Anal manometri değerlendirmelerinde ortalama dinlenim ve sıkma basınçları arasında istatistiksel anlamlı olmamakla beraber belirgin yükselme gözlendi (47.11 vs 54.55 ve 51.55 vs 61.7). PFDI-20 ile değerlendirilen hayat kalitesinde de post-operatif dönemde anlamlı iyileşme saptandı (72.45 vs 20.83). Pelvik çıkış obstrüksiyonu olan hastalarda inkontinans varlığının klinik olarak değerlendirilmesi cerrahi teknik seçiminde ve dolayısı ile başarılı tedavi sonucu elde edilmesinde önemlidir. Bu hasta gruplarında rektoselin mesh ile onarımına eş zamanlı sfinkteroplasti veya levatoroplasti eklenmesi ile başarılı sonuçlar alınabilir. Anahtar sözcükler: Rektosel, Anal inkontinans, Cerrahi teknik
Everolimus ile immunsuprese edilen sıçanlarda yapılan kolon anastomozlarında kök hücrenin anastomoz üzerine etkileri: Deneysel çalışma
Gastrointestinal sistem cerrahisi, bening veya malign nedenlerden dolayı yoğun olarak yapılan ameliyatlardır. Gastrointestinal sistem ameliyatları sonrası görülen anastomoz kaçakları önemli mortalite ve mobiditeye neden olmaktadır. Anastomoz kaçaklarının azaltılması ve yönetimi konusunda uzun yıllardan beri yapılan birçok çalışma vardır. Solid organ nakli yapılan hastalara, nakledilen organa karşı gelişen immun reaksiyonu önlemek ve greftin uzun süreli sağ kalımını sağlamak amacıyla immunsupresif tedaviler verilmektedir. İmmunsupresif tedavi alan bu hastalara, organ nakli cerrahisi sırasında veya sonrasında, gastrointestinal sistem ameliyatları yapılabilmektedir. İmmunsüpresif tedaviler sıklıkla; kalsinörin inhibitörleri, kortikosteroid ve antiproliferatif ajanların tekli veya kombine şeklinde kullanılması şeklindedir. Kalsinörin inhibitörlerinin kullanılamadığı durumlarda genellikle mTOR inhibitörlerinin yer aldığı tedavi protokolleri tercih edilmektedir. mTOR inhibitörleri, kalsinörin inhibitörlerine göre daha az nefrotoksik olmasına ve daha güçlü immunsupresyon sağlamasına rağmen yara iyileşmesinde gecikme, infertilite, pnömonitis ve trombositopeni gibi yan etkileri vardır. mTOR inhibitörlerinin, kalsinörin inhibitörlerine göre yara iyileştirmesini belirgin oranda geciktirdiği birçok çalışmada gösterilmiş ve mTOR inhibitörlerinin yara iyileşmesindeki olumsuz etkilerini azaltan çeşitli tedaviler denenmiştir. Mezenkimal kök hücre tedavisinin, çoklu dokulara farklılaşma özelliklerinden ve yeni damar oluşumunu arttırdığından ötürü yara iyileşmesine pozitif etkileri olduğu ve anastomoz kaçaklarını azalttığı gösterilmiştir. Bu çalışmada; mTOR inhibitörü ile immunsüpresyon sağlanan sıçanlarda, kolon anastomuzunda adipoz dokudan elde edilen kök hücrenin yara iyilişmesi üzerine olan etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 60 adet Sprague-Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Her biri 14 adet sıçan bulunduran 4 grup oluşturuldu. Grup 1: Kontrol, Grup 2: Kök hücre, Grup 3: Everolimus, Grup 4: Everolimus + Kök hücre. 4 adet sıçan ise kök hücre eldesi için kullanıldı. 4 ana gruptan 3. ve 4. gruplar laparotomiden 7 gün öncesinden itibaren mTOR inhibitörü(everolimus) ile immunsuprese edildi. Tüm gruplardaki sıçanların inen kolonu tam kat kesildikten sonra anastomoz yapıldı. İkinci ve dördüncü gruplarda anastomoz bölgesine subserozal kök hücre enjeksiyonu yapıldı. Tüm gruplar eşit şekilde iki alt gruba ayrıldı. Alt gruplardan bir tanesi 4. gün, diğeri ise 7. gün sakrifiye edildi. Tüm gruplarda vücut kitle kaybı, anastomoz patlama basıncı, doku hidroksiprolin düzeyi ölçümü ve histopatolojik değerlendirme yapıldı. İmmünohistokimyasal olarak; çalışma grubunda DiI ile işaretli adipoz kökenli kök hücrelerin takibi için floresan mikroskopta inceleme yapıldı. Deney sonucunda dördüncü günde sakrifiye edilen hayvanlar dikkate alındığında uygulama grupları arasında kilo kaybı dağılımı açısından istatistiksel olarak önemli bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Ancak, Grup 3 de ortanca kilo kaybı yaklaşık %13,5 olarak gözlenirken grup 1 yaklaşık %5,4 oldu. Bununla birlikte 7.günde Grup 3'te ortanca kilo kaybı %13,4 olarak gözlenirken Grup 1 de yaklaşık %1,3 olmuştur (p<0,001). Karın içi yapışıklığı açısından gruplar değerlendirildiğinde dördüncü günde daha fazla yapışıklık görüldü. Grup 2, 3 ve 4, Grup 1 ile ayrı ayrı karşılaştırıldığında hafif dereceli yapışıklıklarda azalma gözlenirken, orta ve ileri dereceli yapışıklıkların arttığı görüldü. Ancak Grup 3 ile 4 karşılaştırıldığında yapışıklık skoru ve oranın kök hücre verilmesi ile Grup 4'de daha az olduğu gözlendi. Yedinci günde gruplar arasında yapışıklık olarak bir fark görülmedi. Yedinci günde sakrifiye edilen sıçanlarda hidroksiprolin düzeyinin dördüncü günde sakrifiye edilen hayvanlara göre daha yüksek olduğu görüldü. Bununla beraber 4 ve 7. günde kök hücre uygulaması Grup 2'de Grup 1'e göre doku hidroksiprolin seviyesinde artmaya neden olurken, immunsuprese edilen Grup 3'te aynı etkiye neden olmadı. Everolimus verilmesi sıçanlarda dördüncü günde doku hidroksiprolin seviyesinde azalmaya neden oldu. Dördüncü günde, kök hücre uygulaması Grup 2 ve Grup 4'te patlama basıncında artışa neden oldu (p <0.05). Yedinci günde bu farklılık gözlenmedi. Histopatolojik inceleme sonucunda reepitelizasyon, iskemik nekroz, fibrozis ve muskuler tabakada bozulma açısından farklılık saptanmadı. Vasküler proliferasyon açısından yapılan değerlendirmede 4. gün sakrifiye edeilen sıçanlar arasında anlamlı farkılık saptanmazken (p=0,226), 7. günde kök hücre verilen Grup 2 ve Grup 4'te daha fazla vasküler proliferasyon saptandı (p=0,003). Everolimus ile immunsuprese edilen ve edilmeyen sıçanlarda yapılan kolon anastomozuna subserozal kök hücre enjeksiyonunun yapılması anastomoz dayanıklılığını artırmakta, kilo kaybını azaltmakta, vasküler proliferasyonu arttırmaktadır. Riskli gastrointestinal anastomozlarda, adipoz doku kaynaklı kök hücre uygulaması uygun bir yöntem olabilir.
Deneysel rat modelinde idrarın mesane rekonstrüksiyonda kullanılan ileum kas tabakası üzerine etkisi
Son dönem böbrek yetmezliği olan hastalarda böbrek nakli en iyi tedavi seçeneğidir. Küçük, fonksiyon bozukluğu olan mesaneler böbrek yetmezliğine sebep olabilen sorunlardan biridir. Bu sorunu çözmek amacıyla birçok yöntem denenmiştir, fakat bir çözüme ulaşılamamıştır. Bu deneysel çalışmadaki amacımız ince bağırsaktan oluşturulan yeni bir mesane modelinde idrarın bağırsak kas tabakası üzerine olan etkisini değerlendirmek ve bu sayede böbrek nakli önünde engel teşkil eden mesane problemlerini deneysel hayvan modelinde çözmektir. Toplam 15 Sprague dawley dişi rat çalışmaya alındı. Mesane, üreter orifislerinin 0,5 cm üzerinden eksize edildi. 4 cm'lik ileal segment ile ileobladder hazırlandı. Ratlara genel anestezi altında yeniden laparatomi yapılarak ileobladder, ince bağırsak anastomoz bölgesi ve her iki böbrek eksize edilip patolojik ve farmakolojik değerlendirme yapıldı. Ratlardan ilk ameliyattan önce ve ikinci ameliyat sırasında 1'er cc kan alınıp laboratuvarda üre ve kreatinin düzeylerine bakıldı. Her iki grupta ameliyat öncesi ve sonrası üre, kreatinin düzeyleri karşılaştırıldığında benzer sonuçlar saptandı. Patolojik değerlendirme için erken ve geç dönem histopatolojik bulguların incelenmesi amacıyla ratlar iki gruba ayrıldı. Gruplar arasında ürotelyal metaplazinin varlığı, inflamasyon bulunup bulunmaması, yabancı cisim reaksiyonu varlığı, mukozada ülser varlığı, sağ ve sol böbrek parankimi ve renal pelvisteki inflamasyon oranı değerlendirildi. Ayrıca ileobladder, ince bağırsak ve mesane kas kalınlığı ölçülerek karşılaştırıldı. Grup B'de ürotelyal metaplazi, Grup A'da inflamasyon ve ülser gelişimi yüksek bulundu. Grup A'da ileobladder kas kalınlığı 0,5 ± 0,78 mm, Grup B'de ise 0,75 ± 0,8 mm olarak bulundu ve bu iki grup arasında kas kalınlığı açısından anlamlı farklılık olduğu saptandı. Farmakolojik çalışmada ileobladder dokusunda muskarinik ve beta adrenerjik reseptör işlevlerinin korunduğu, ileobladder dokusu gevşeme işlevi bakımından naif ileum dokusundan çok, naif mesane dokusuna yakın özellik gösterdiği görüldü. Bütün bu veriler doğrultusunda deneysel olarak ratlarda ileum kullanılarak başarılı bir şekilde mesane büyütme ameliyatı yapılabilir. Ratlarda uyguladığımız yeni ileoblader modelimiz fonksiyonel mesane hacmi sağlamada umut vericidir.
Ratlarda oluşturulan deneysel duodenum yaralanmalarında primer onarım, serozal patch ile onarım ve domuz dermal kollajeni onarımının karşılaştırılması
GİRİŞ: Duodenal travma çok sık görülmemesine rağmen, cerrahlar için ciddi bir stres kaynağıdır. Travma nedeniyle yapılan laparotomilerin %3-5'inde görülür. Duodenal yaralanmaların yaklaşık %80'i güvenle primer onarılabilir. Yaklaşık %20'si ise daha kompleks işlemler gerektiren ağır yaralanmalardır. AMAÇ: Ratlarda oluşturulan deneysel duodenum yaralanmalarında primer onarım, serozal patch ile onarım ve domuz dermal kollajeni onarımın karşılaştırılması. GEREÇ ve YÖNTEM: Laparatomi yapılıp duodenum 2. Kısım ön yüzünde yaklaşık 4-5mm çapında, lümenin çevresinin %50'sinden fazlasını kapsayacak şekilde duodenum yaralanma modeli oluşturuldu. Ratlar her biri 7 rattan oluşan 4 gruba ayrıldı (duodenum yaralanması yapılıp onarılmayan grup, primer onarılan grup, serozal patch ile onarılan grup ve domuz dermal kollajeni ile onarılan grup). Postoperatif 21. günde ratlar sakrifiye edildi ve patlama basınçları ölçülerek histopatolojik incelemeye alındılar. BULGULAR: Patlama basıncı açısından değerlendirildiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. En yüksek patlama basıncı değerleri (ortalama değer: 295.67mmHg) domuz dermal kollajen yama ile onarım grubunda ölçüldü. Histopatolojik incelemede gruplar arasında inflamasyon, fibrozis ve ülser gelişimi açısından herhangi bir fark bulunmadı. Epitelizasyon derecesi ve yabancı cisim varlığı açısından gruplar birbiriyle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. SONUÇ: Kompleks duodenal yaralanmalarda domuz dermal kollajen yama ile onarım düşük mortalite oranları ile yapılabilir. Onarım güvenliğini ve sağlamlığını gösteren patlama basınçlarının en yüksek ortalama değeri domuz dermal kollejen onarım grubunda görüldü. Bu da domuz dermal kollajenin kompleks duodenal yaralanma onarımında yeterince sağlam bir iyileşme sağladığının göstergesi olabilir.
Safra taşına bağlı batın içi yapışıklıklarda elajik asidin etkisi
Laparoskopik kolesistektomi, semptomatik safra kesesi taşı hastalığında halen gold standart olarak kabul görmektedir. Ancak bu ameliyat sırasında safra kesesi sıklıkla perfore olmaktadır. Safra kesesi perforasyonu ve safra taşlarının dağılması daha önceleri önemsenmese de son çalışmalarda bildirildiği üzere birçok komplikasyona yol açabileceği bilinmektedir. Bunlardan birisi de safra taşlarının intraabdominal adezyonlara sebep olmasıdır. Etyopatogenezinde lokal artmış iltihabi cevabın olduğu, çalışmalarla ortaya konmuştur. İntraabdominal adezyonları önlemede sistemik antibiyotikler, hyalüronik asit, trimetazidin, pulmoner sürfaktanlar gibi birçok ajan denenmiş ve etkileri araştırılmıştır. Biz bu çalışmada antikanserojen, antienflamatuvar, antioksidan, antidiyabetik ve antimutajenik etkileri bildirilmiş olan ahududu, çilek, ceviz ve nar gibi meyvelerde çokça bulunan elajik asidin intraabdominal adezyonlardaki etkisini araştırdık. Peritona bırakılan safra taşlarının mezotel ile tamamen örtüldüğü, çoğunlukla yerleştiği incebağırsak mezosunda yoğun yapışıklık oluşturduğu, bazı deneklerde incebağırsak anslarını gato haline getirdiği görüldü. Oral yoldan verilen elajik asidin gözle görülür şekilde adezyonları azalttığı ve tüm adezyon skorlarında düşüşe sebep olduğu tespit edildi. Anahtar kelimeler: Safra taşı, adezyon, elajik asit.
Eksizyonel meme biyopsilerinde onkoplastik yaklaşımlar
Onkoplastik meme cerrahisi, malignite tanısı bilinen hastalarda yaygın kullanımı olan rezeksiyon sonrası kalan meme dokusunun şeklini düzenlemeye yönelik bir uygulamadır. Birçok onkoplastik yöntem ile meme kanseri tedavisinde kozmetik etkinlik ve onkolojik başarının birlikte sağlanabildiği bildirilmiştir. Çalışmada bu yöntemler, meme kanserinin cerrahi tanısına uyarlanmakta; yöntemlerin estetik başarısıyla onkolojik sonuçları prospektif randomize araştırma biçimiyle sorgulanırken geleneksel eksizyonel biyopsi, onkoplastik yaklaşımla karşılaştırılmaktadır. Çalışmanın ön hazırlık döneminde, eksizyonel meme biyopsisi kararı alınan hastalarda meme yapısı ve lezyon özelliklerine göre hangi yöntemin kullanılacağı literatür derlenerek belirlenmiş ve kanıta dayalı onkoplastik yaklaşımlı eksizyonel meme biyopsisi protokolü belirlenmiştir; onkapeks protokolü. Meme büyüklüğü ve lezyon konumuna özel, seçilmiş prosedürler, çıkartılması planlanan piyesin meme hacmine oranıyla belirlenen iki düzeyli onkoplasti protokolüne uygun bir çizelgede toplanmaktadır. Farklı lokalizasyonlarda farklı kozmetik sonuçların bildirildiği bilindiğinden çalışmada meme dokusu 2 sagital plan ile 3 tabakaya ayrılarak incelenmiştir; medial, santral ve lateral. Santral ve lateral tabakaların kozmetik sonuçlarının onkoplastik grupta daha iyi olduğu gösterilmiştir (p<0,05). Meme kanserinin lokal kontrolü açısından cerrahi sınırlar sorgulanmış ve iki grup arasında cerrahi sınır pozitifliği açısından fark olmadığı anlaşılmıştır (p>0,05). Tüm radyoloji ve patoloji raporlarının uyumluluğu sorgulanarak cerrahi tanı süreci gereksiz biyopsileri belirlemek üzere hasta düzeyinde mercek altına alınmıştır. İleri non-invaziv biyopsi yöntemleri ile saptanabilecek olan lezyonların olası klinik seyri üzerine çıkarımlarda bulunulmuştur. Gelecekte hasta katılımının daha yüksek olduğu çalışmalar ve metaanalizler ile desteklenebilirse onkapeks protokolü meme kanserinin tanısında altın standart yöntem kabul edilen konvansiyonel eksizyonel biyopsinin yerini alabilir. Böyle bir durumda multidisipliner kurullarda hastaya özel tedavi stratejisinin geliştirilmesinin önemi daha da fazla olacaktır.
İntraperitoneal verilen işaretli E.coli'nin fibrin yapıştırıcı (Vivostat®) ile kaplı diyafragmadan sistemik dolaşıma geçişin değerlendirilmesi
İntraperitoneal gelişen enfeksiyonlarin sistemik etkilerinin oluşmasında diyafragmatikstomatalardan bakteri ve bakteri yıkım ürünlerinin geçişi önemli rol oynamaktadir. Deneyselçalışmalar, diyafragmadaki lenfatik stomatalardan geçişin engellenmesi halinde mortaliteninazaltılabildiğini göstermiştir. Ancak, bu çalışmalarda blokaj için kullanılan yöntemlerin klinikpratikte uygulanması mümkün görünmemektedir. Bir fibrin yapıştırıcı olan Vivostat®,biyouyumlu, esnek, adezyonu yüksek, dokuya zarar vermeyen ve hızlı polimerize olan yapısıile cerrahi alanlarda çok amaçlı kullanılmakta, yüzeylere kolayca uygulanabilmektedir. Fibrinyapıştırıcıların diyafragmadaki lenfatik stomataları kapatıp kapatamayacağına ilişkili net birbilgi bulunmamaktadır. Biz bu çalışma ile, sıçanlarda Vivostat'ın diyafragma lenfatikstomataları üzerindeki kaplayıcılığını gözlemlemeyi ve stomatalardan bakteri geçişine olanetkisini değerlendirmeyi amaçladık.Bu amaçla, 280-300 gr arası ağırlığında, 16 adet erişkin (2 tanesi ön çalışma için) erkek,Wistar - albino cinsi sıçan iki gruba ayrıldı. Grup 1 (n=7): infradiyafragmatik alana Tc-99mperteknetat ile işaretli E coli uygulandı. Grup 2 (n=7): diyafragma üzeri Vivostat® ilekaplandıktan sonra aynı alana Tc-99m perteknatat ile işaretli E coli uygulandı. Batınkapatıldıktan hemen sonra 20 dk dinamik, daha sonra 1, 2 ve 6'ıncı saatlerde 10 dk statiksintigrafik görüntüler alındı. Altıncı saat statik görüntüleme sonunda ratlar sakrifiye edilerekkan kültürü ve radyoaktivite sayımı için intrakardiak kan, organlardaki radyoaktivite sayımıiçin ise hepatektomi ve splenektomi yapıldı.Her iki gruptaki tüm ratlarda dinamik sintigrafik görüntülerde erken dönem diyafragma yoluile mediastinal lenf sistemi ve kan dolaşımına geçiş izlendi ve tümünde kan kültürlerinde deüreme saptandı. Grup 1 ve 2'de kan, karaciğer ve dalak örneklerindeki radyoaktivite sayım2sonuçları sırası ile 3,4x105±1,2x105, 3,9x105±1,5x105 cpm/ml/dk (p=0,655), 5,7x104±2,5x104,7,7x104±2,4x104 cpm/gr/dk (p=0,277), 3,2x104±1,6x104, 3,5x104±1,8x104 cpm/gr/dk(p=0,749) olarak bulundu ve gruplar arası istatistiksel anlamlı fark saptanmadı.Bu çalışma sonuçları, fibrin yapıştırıcının (Vivostat®) diyafragmatik lenfatikstomatalardan E coli geçişini engellemediğini göstermiştir.Anahtar Kelimeler: İntraperitoneal, işaretli E coli, vivostat, diyafragma, sistemik dolaşımageçiş
Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsi sitoloji sonucu önemi belirsiz atipi olan hastalarda klinik deneyimlerimiz ve sonuçlar
Tiroid nodülleri genel popülasyonda %3-7 sıklığında görülmektedir. Tiroid nodülü olan hastalarda İİAB önemli bir tanı aracıdır. İİAB sonuçları için birçok raporlama sistemi mevcuttur ve bunlardan en yaygın kullanılanı Bethesda raporlama sistemidir. Bu retrospketif çalışmanın amacı; tiroid nodülü nedeniyle İİAB uygulanan hastalardaki önemi belirsiz atipi tanı oranlarını tespit etme, bu hastaların daha sonra uygulanan İİAB sonuçlarını değerlendirme, operasyon kararı verilen hastalardaki operasyon tipini, malignite oranlarını belirleme ve literatürle karşılaştırmaktır. Çalışmada Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları veya Girişimsel Radyoloji kliniklerinde benign veya malign tiroid hastalığı endikasyonu ile Ocak 2010 ile Temmuz 2016 tarihleri arasında tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) yapılan 3371 hasta retrospektif olarak değerlendirildi ve tiroid lobektomi veya total tiroidektomi operasyonu kararı alınan 61 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmada İİAB sonucunda atipi görülme oranı %8 bulundu. İİAB sonuçlarının nihai patoloji sonuçları ile birlikte değerlendirilmesi sonucunda ilk İİAB'ın duyarlılığı %100, özgüllüğü ise %5 olduğu gözlendi ve yapılan birinci İİAB'ın pozitif tanısal değeri %30, negatif tanısal değeri ise %100 olarak görüldü. Birinci İİAB sonucu atipi olarak gelen hastalara yapılan ikinci İİAB'nin malignite açısından duyarlılığı %75, özgüllüğü ise %0 olarak görüldü. Yapılan değerlendirmede patolojik inceleme sonucu elde edilen malignite neticelerine yönelik olarak birinci İİAB sonrası operasyon ile ikinci İİAB sonrası operasyon arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlemlenemedi. Yapılan hasta serilerinde İİAB sonucunda atipi görülme oranı %3-10 arasında belirtilmiş olmakla beraber bizim çalışmamızda da bu oran literatür ile uyumlu şekilde %8 olarak görülmüştür. Hastaların tiroidektomi materyallerinin patolojik incelemesinde malignite görülme oranı literatürde %22-35 arasında belirtilmiş olup yaptığımız çalışmamızda bu oranı literatür ile uyumlu şekilde %29'5 olarak bulduk. İlk İİAB sonucu operasyon ile tekrarlayan ikinci İİAB sonucu operasyon sonrasında malignite görülme oranları açısından literatürde çelişkili bilgiler mevcut olmakla beraber, daha geniş vaka serileri içeren çalışmaların yapılması gerekmektedir.
Sentinel lenf nodu metastazı olan meme kanseri hastalarında sentinel dışı lenf nodu metastazı riskini belirleyen üç modelin değerlendirilmesi ve yeni bir model oluşturulması
GİRİŞSentinel lenf nodu biyopsisi (SLNB) erken evre meme kanserlerinin evrelemesi ve tedavisi amacıyla günlük uygulamada sıkça kullanılan bir yönemdir. Ne var ki SLNB sonucunda metastaz saptanmış olan hastaların aksiller diseksiyon (AD) materyalleri incelendiğinde %40-70 kadarında ilave lenf nodu metastazı saptanmamaktadır. Bu durumdaki hastalar için yapılan aksiller diseksiyonun evrelemeye ve tedaviye katkısı olmayacağı düşünülmektedir. Aksiller diseksiyonun seroma, uyuşukluk ve hissizlik, omuz ve kol bölgesinde ağrı, kolda lenfödem, omuz ve kol hareketlerinde kısıtlılık, yara enfeksiyonu gibi komplikasyonları da göz önünde bulundurulduğunda; bu hasta grubunu önceden belirleyebilmek önem kazanmıştır. Son yıllarda bu amaç için hazırlanmış nomogramlar birçok merkez tarafından değerlendirmeye tabi tutulmuştur.AMAÇÇalışmamızda sentinel dışı lenf nodu (SDLN) metastaz riskinin belirlenebilmesi amacıyla oluşturulmuş olan nomogramları değerlendirmeyi ve SDLN metastazına etki eden faktörleri tanımlayarak Dokuz Eylül Üniversitesi verileriyle yeni bir hesaplama sistemi oluşturmayı amaçladık.GEREÇ VE YÖNTEMTemmuz 2008 ? Ağustos 2010 tarihleri arasında primer meme kanseri tanısı ile ameliyat edilen ve SLNB sonucu pozitif olarak belirlenen 170 hastanın dosyası geriye dönük olarak incelendi. Hastalar ?SDLN metastazı olmayan? (grup 1 - 70 hasta) ve ?SDLN metastazı olan? (grup 2 ? 100 hasta) şeklinde iki gruba ayrılarak incelendi. Hastaların yaşı, tümörün yerleşimi, tipi, büyüklüğü, derecesi, multifokalitesi, SBR derecesi, nükleer, mitoz ve histolojik dereceleri, intraduktal komponent oranı - türü, tümörün lenfositik infiltrasyon durumu, elastozis varlığı, lenf damarı - kan damarı ? perinöral ? deri - fasya invazyon durumu, ER ve PR durumu, boyanma yoğunlukları kaydedildi. Sentinel lenf nodu saptama metodu, pozitif ve negatif SLN sayıları saptandı, SLN oranı hesaplandı, SLN metastazında kapsül invazyon durumu, metastaz boyutu (izole tümör hücresi, mikrometastaz, makrometastaz) incelendi. Tüm veriler SPSS 15.0 programı ile istatistiksel açıdan incelendi. İstatistiksel olarak anlamı olan değişkenler ve diğer nomogramda anlamlı olarak saptanmış değişkenler için çoklu regresyon analizi yapıldı. Tüm hastalar için MSKCC (Memorial Sloan-Kettering Kanser Merkezi), Tenon ve Stanford nomogramlarına göre hesaplamalar yapıldı.Ayrıca istatistik verilerine dayanarak DEÜ için yeni bir formül geliştirildi ve tüm çalışma hastalarına uygulandı.BULGULARTek değişkenli analizlerde multifokalite (p:0,001), LVİ varlığı (p:0,019), PR reseptör durumu (p:0,050), PR boyanma yoğunluğu (p:0,022), negatif sln sayısı (p:0,001), metastatik sln oranı (p:0,001), SLN kapsül invazyonu (p:0,001), SLN metastaz büyüklüğü (p:0,046) istatistiksel olarak SDLN metastazına etki eden faktörler olarak belirlendi. Çok değişkenli analizlerde ise multifokalite (OR:2,35 (%95 CI=1,00-5,51)), pozitif SLN oranı (OR: 14,674 (%95 CI=3,51-61,22)), lenfovasküler invazyon (OR: 2,90 (%95 CI=0,87-9,66)), SLN kapsül invazyonu (OR:7,83 (%95 CI=3,64-16,80)) SDLN metastazına etkili faktörler olarak görüldü.MSKCC, Tenon ve Stanford nomogramlarının sonuçlarına göre ROC eğrileri çizildi EAA (eğri altındaki alan) hesaplamaları yapılarak etkinlikleri değerlendirildi. MSKCC nomogramı için EAA:0,713; Tenon nomogramı için EAA:0,671; Stanford nomogramı için EAA:0,534 olarak hesaplandı.DEÜ formülü için Elde edilen sonuçlarla ROC eğrisi çizilerek EAA hesaplaması yapıldı. Bu formül için EAA:0,814 olarak hesaplandı.TARTIŞMAYapılan değerlendirmede, hastaları sentinel dışı lenf nodu metastazı açısından riski yüksek ve düşük olarak ayırmak adına oluşturulmuş nomogramlardan, MSKCC (Memorial Sloan-Kettering Kanser Merkezi) nomogramının kullanılabilir olduğu sonucuna varıldı. Diğer iki nomogramın etkinliğinin yeterli düzeyde olmadığı anlaşıldı.DEÜ nomogramı için yapılan değerlendirmede bu nomogramın metastaz riski için ayrımı yüksek başarı yüzdesiyle yapabildiği görüldü.Böylece yayımlanmış olan bu nomogramları kullanmadan önce nomogramlar için etkinlik değerlendirmesi yapılması gerektiği ve metastaz riski değerlendirmesinin mümkün oldukça birden çok nomogram ile yapılması gerektiği sonucuna ulaşıldı.
Hepatosellüler kanserde karaciğer nakli ve karaciğer rezeksiyon tedavilerinin karşılaştırılması
Amaç: Hepatosellüler karsinom (HSK), dünya genelinde en sık görülenbe?inci tümördür ve yılda 500.000 den fazla ölüme yol açar (1, 2). Viral hepatitlerebağlı kronik karaciğer hastalığı zemininde geli?en HSK da tedavi gerektiren sadecetümörün kendisini değil, aynı zamanda altta yatan karaciğer hastalığıdır.Hepatosellüler kanser tedavisinde kür sağlayıcı tek yöntem karaciğer nakli (KN)veya karaciğer rezksiyonu (KR)'dur. Cerrahi rezeksiyon, küratif bir yöntem olmasınarağmen sirozun varlığı veya tümörün sayısal çokluğu rezeksiyona engel olmaktadır.Karaciğer nakli, hem altta yatan kronik karaciğer hastalığının tedavisinde hem deHSK tedavisinde kür sağlayıcı bir tedavidir. Bu çalı?mada kliniğimizdegerçekle?tirilen sirotik HSK'li hastalarda KN ve KR'nun kar?ıla?tırılmasıamaçlanmı?tır.Yöntem ve Gereç: Ocak 1998 ? Ocak 2010 tarihleri arasında Dokuz EylülÜniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı HepatopankreatobiliyerCerrahi Birimi'nde hepatosellüler kanser nedeniyle KN uygulanan 57 ve KRuygulanan 36 hasta retrospektif olarak; erken dönem komplikasyon ve sağkalımaçısından değerlendirildi.Bulgular: Olguların ortalama takip süresi 34 aydı ve iki grubunda takip süreoranları yakla?ık aynıydı. Hastanede kalı? süresi KN grubunda, KR grubundananlamlı olarak daha uzundu (p <0,001). Child-Turcotte-Pugh (CTP) A HSKhastalarında KR anlamlı olarak daha fazla (p =0,001); CTP B hastalarında KN dahafazla (p=0,03) uygulandı. Child-Turcotte-Pugh C olan HSK hastalarda ise sadece KNyapıldı. Postoperatif komplikasyon oranları ve erken operatif mortalite oranları ikigrup arasında benzerdi. Genel sağkalım oranı, KN grubunda KR grubuna göreanlamlı olarak uzundu (p=0,001). Hastalıksız sağkalım oranları benzer ?ekilde KNgrubunda daha fazlaydı (p=0,00). Karaciğer nakli ve KR operasyonları öncesiuygulanan lokal ablatif yöntemler (kemoembolizasyon, radyofrekans ablasyon, alkolenjeksiyonu) iki grup arasında benzerdi. Karaciğer nakli yapılan hastaların %87'siMilan kriterlerine uyan HSK'li hastalardı. Milan kriterlerine uyan hastalarda KNistatiksel olarak fazla uygulandı ve KR grubuna kıyasla daha uzun sağkalım oranı(p=0,01) ve daha iyi hastalıksız sağkalım oranına sahipti (p=0,00). HSK nüksoranlarında ise KN ve KR grupları arasında anlamlı fark yoktu (p<0,232).Sonuç: Çalı?mada KN'den sonra hastanede kalma süresinin, KR'una oranladaha uzun olduğu görüldü. Morbidite ve mortalite insidansı her iki grupta farklıdeğildi. Karaciğer nakil uygulanan hastalar, rezeksiyon uygulananlara kıyasla dahaiyi genel ve hastalıksız sağkalım oranı gösterdi. Bu sonuçlar ı?ığında KN, sirotikdoku zemininde geli?mi? olan tüm HSK olgularında sağladığı sağkalım avantajı ileöncelikli tedavi seçeneği olarak düşünülmelidir.
Lokal ileri rektum kanserli hastalarda tümör regresyon derecesi ile neoadjuvan tedaviye yanıt ve karsinoembriyonik antijen düzeyleri arasindaki ilişkinin değerlendirilmesi
AMAÇÇalışmamızda klinik olarak lokal ileri evre rektum kanseri tanısı alıp, neoadjuvan kemoradyoterapi almasına karar verilen hastaların, neoadjuvan tedavi öncesi CEA düzeyleri ile neoadjuvan tedaviye yanıt ölçütleri ve histopatolojik incelemede saptanan tümör regresyon dereceleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmek ve neoadjuvan tedaviye yanıtı öngörmede kullanılabilecek faktörleri ortaya çıkarmak amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEM1993-2009 yılları arasında lokal ileri rektum kanseri tanısı alıp tedavi ve takipleri Dokuz Eylül Üniversite Hastanesi'nde yapılan ve bilgileri prospektif olarak tutulan hastalar retrospektif olarak Kolorektal Kanser veri tabanından tarandı. Bilgilerine eksiksiz olarak ulaşılabilen 138 hasta çalışmaya dahil edildi.Hastaların patolojik evrelemeleri `'Collage of American Pathologist'' kriterlerine uygun olarak incelendi. Tümör regresyon derecelendirmesi için Wheeler skorlama sistemi kullanıldı.Preoperatif radyoterapi, toplam 45-50 Gy doz, 20-25 günde uygulandı. Hastalara eş zamanlı 5FU 225mg/m2/gün kemoterapi santral venöz katater yolu ile uygulandı.Neoadjuvan tedavi sonrası 6-8 hafta süre içinde tüm hastalara total mezorektal eksizyon tekniği ile operasyon uygulandı. Distalde 2cm temiz cerrahi sınır sağlanabilen hastalara sfinkter koruyucu cerrahi, sağlanamayanlara ise abdominoperineal rezeksiyon uygulandı.İstatistiksel analiz için SPSS for Windows 15.0 kullanıldı.BULGULARÇalışmada yer alan 138 hastanın 89 (%64.5)'u erkek, 49 (%35.5)'u kadın olup ortalama yaşları 58±13 (dağılım; 21-87) idi. Tümör, 92 (%66.7) hastada alt rektum, 31 (%22.5) hastada orta rektum ve 15 (%10.8) hastada üst rektum yerleşimli idi. Preoperatif evrelerine bakıldığında, 24 (%17.4)'ü evre II, 114 (%82.6)'ü evre III olarak bulundu. Hastaların 83 (%60.1) tanesine sfinkter koruyucu cerrahi, 55 (%39.9) hastaya abdominoperineal rezeksiyon yapıldı.Postoperatif 8 (%5.8) hastada patolojik tam yanıt saptandı. Hastaların %62.3 (86)'ünde neoadjuvan tedavi sonrası evre gerilemesi saptandı. Seride TRG1 olan 39 (%28.2) hasta, TRG2 olan 70 (%50.7) hasta ve TRG3 olan 29 (%21.1) hasta saptandı. TRG1 hastaların 27 (%69.2)'sinde neoadjuvan tedaviye yanıt saptandı (p>0.05).Hastaların ortalama CEA değeri 11.1±23.6 ng/ml (dağılım; 0.32-202ng/ml) idi. Hastaların %53.6 (74 hasta)'sının CEA düzeyi ?5 ng/ml, %46.4 (64 hasta)'ü CEA>5 ng/ml idi. CEA?5 ng/ml grubunda T evresindeki gerileme , CEA>5 grubuna göre anlamlı olarak fazlaydı (p=0.004). Evre gerilemesi de CEA?5 ng/ml grubunda anlamlı olarak fazla idi (p=0.002). CEA düzeyleri ve TRG grupları arasında anlamlı ilişki saptanmadı.Ortalama izlem süresi 42 ay idi. Çevresel rezeksiyon sınırı pozitif olan hastalar çıkarıldığında 11 (%8.1) hastada lokorejyonel nüks saptandı. Neoadjuvan tedaviye yanıt ile lokorejyonel nüks arasında anlamlı bir ilişki saptandı. Neoadjuvan tedaviye yanıtı olan hastalarda lokorejyonel nüks anlamlı olarak daha az görüldü (p=0.025). TRG ile lokorejyonel nüks arasında ilişki saptanmadı.Neoadjuvan tedaviye yanıt verenlerde genel sağ kalım 127±13 ay bulundu (p<0.001). Hastalıksız sağ kalım aynı grupta 99.9±11.2 ay idi (p<0.001). TRG ile genel sağ kalım ve hastalıksız sağ kalım arasında ilişki saptanmadı. Benzer şekilde CEA düzeyleri ve sağkalım arasında ilişki saptanmadı.TARTIŞMA VE SONUÇNeoadjuvan tedavi alan hastaların bir kısmında patolojik tam yanıt görülürken bir kısmında kemoradyoterapiye direnç saptanmaktadır. Hastaların Kemoradyoterapi yanıtını öngörmek tedavi planında değişikliklere yol açacak ve dirençli hastaların gereksiz yere kemoradyoterapi almalarının önüne geçilecektir.Çalışmamızda tedavi öncesi ölçülen CEA düzeylerinin (cut off 5ng/ml) lokal ileri rektum kanserli hastalarda tümörün T evre gerilemesini öngörmede faydalı olduğunu belirledikWheeler regresyon skorlaması ise tedaviye yanıtı değerlendirmede etkili bir faktör olarak görülmemektedir. Farklı regresyon skorlamaları daha faydalı olabilir.Sonuç olarak tedavi öncesi ?5 ng/ml CEA değeri neoadjuvan tedaviye yanıt verme olasılığının daha yüksek olduğu konusunda fikir verebilir.
Ratlarda intraperitoneal ve sistemik rapamisin uygulamasının postoperatif peritoneal adezyonlar üzerine etkisi
Amaç: Cerrahi sonrası oluşan intraabdominal adezyonlara bağlı komplikasyonlar ve olumsuz sonuçlar sıktır. Bağırsak obstrüksiyonu, daha sonra yapılacak cerrahi bir işlemde yanlış enterotomi gibi korkutucu komplikasyonlar sadece morbidite değil, mortaliteye de yol açabilir. Rapamisin (RAPA) immunosupresif, antitumoral, antifungal özellikleri bulunan karbosiklik bir lakton-laktam makrolid antibiyotiktir. Bugün rapamisin transplantasyon sonrası immunosupresyonda ve koroner ve periferik arter stentlerinde rutin kullanımdadır. Ratlarda politetrafluoroetilen (PTFE) greft yerleştirilmesinden sonra perigreft adezyonları azalttığı gösterilmiştir. İmmunosupresyonun postoperatif adezyonlar önlenmesi üzerine olumlu etkisi bildirilmiştir. Bu çalışmada selektif bir immunosupresif olan rapamisin'in postoperatif peritoneal adezyonlar üzerine yüzeyel ve sistemik etkisinin tanımlanması ve karşılaştırılması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmada ortalama 300-350g ağırlığında, erkek, Wistar-albino ratlar kullanıldı. Her biri yedi rat içeren intraperitoneal rapamisin, oral sistemik rapamisin ve kontrol grupları oluşturuldu. Tüm ratlarda peritoneal adezyon modeli oluşturuldu. Postoperatif 7. günde eksplore edilen ratlar çalışma yapısından habersiz bir cerrah tarafından makroskopik adezyon skorlaması ile değerlendirildi. Adezyon gelişen ratlarda bantla birlikte etkilenen organlarda çıkarılırken, gelişmeyenlerde ise çekum anterior duvarı ile parietal periton cilt hariç tüm katları içerecek şekilde patolojik örnekleme için eksize edildi ve ratlar sakrifiye edildi.Bulgular: Yapılan değerlendirmeler sonunda makroskopik değerlendirme skorları için üç grup arasında(intraperitoneal rapamisin, oral-sistemik rapamisin, kontrol) istatistik olarak anlamlı fark bulundu(p=0.002).İntraperitoneal rapamisin ve oral-sistemik rapamisin grupları için istatistik olarak anlamlı fark saptanmadı(p=0.062). İntraperitoneal rapamisin ve kontrol grupları arasında istatistik olarak anlamlı fark bulundu(p=0.001). Oral sistemik rapamisin ve kontrol grupları arasında istatistik olarak anlamlı fark yoktu(p=0.021).Sonuç: Bu çalışmanın sonucunda rat modelinde intraperitoneal rapamisin uygulanmasının postoperatif adezyonları önlemede anlamlı etkiye sahip olduğu gösterilmiştir.Anahtar kelimeler: Postoperatif adezyon, intraperitoneal rapamisin, sistemik rapamisin
Ratlarda sistemik rapamisin uygulamasının postoperatif peritoneal adezyonlar üzerine etkisi
Amaç: Batın cerrahisi sonrası oluşan intraabdominal adezyonlar abdominal cerrahinin sık görülen problemidir ve ciddi komplikasyonlara yol açar. Bu ciddi komplikasyonlar da morbidite artışına ve ciddi ekonomik kayba neden olur. Peitoneal adezyonlar infertilite,kronik pelvik ağrı veya bağırsak obstrüksiyonu şeklinde karşımıza çıkar.Postoperatif adezyonlar batına tekrar giriş zamanını uzatarak re-operatif cerrahi prosedürlerin uygulanmasında ciddi problemlere ve tedavinin aksamasına yol açar.Operasyon sırasında abdominal kavitenin eksposurunu bozar ve istenmeyen enterotomilere neden olur.İntraabdominal adezyonlar aynı zamanda sağlık harcamalarını arttırır. Biz bu çalışmada rapamisin'in postoperatif peritoneal adezyonlar üzerine sistemik etkisinin tanımlanmasını amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmada ortalama 250-300g ağırlığında, dişi, Wistar-albino ratlar kullanıldı. Her biri yedi rat içeren sistemik rapamisin ve kontrol grupları oluşturuldu. Sistemik rapamisin grubuna adezyon modeli uygulamadan 3 gün önceden itibaren günlük 1 mg/kg oral gavaj ile rapamisin verildi. Tüm ratlarda peritoneal adezyon modeli oluşturuldu. Postoperatif 7.günde re-eksplore edilen ratlar çalışma yapısından habersiz bir cerrah tarafından makroskopik adezyon skorlaması ile değerlendirildi. Oral rapamisin verilen ratlardan kan düzeyini görmek için venöz örnekleme yapıldı. Adezyon gelişen ratlarda bantla birlikte etkilenen organlarda çıkarılırken, gelişmeyenlerde ise çekum anterior duvarı ile parietal periton cilt hariç tüm katları içerecek şekilde patolojik örnekleme için eksize edildi ve ratlar sakrifiye edildi. İstatiksel analizde Mann whitney u testi kullanıldı.Bulgular:Yapılan değerlendirmeler sonunda makroskopik değerlendirme skorları için iki grup arasında( sistemik rapamisin, kontrol) makroskopik adezyon skorları açısından istatistiki olarak anlamlı fark bulundu (p=0.035). Histopatolojik skor açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.790). Sistemik rapamisin verilen deneklerde kan düzeyi ile makroskopik ve histopatolojik adezyon skorları arasında istatiksel olarak anlamlı sonuç bulunmadı (p=0.449,p=0.618).Sonuç: Bu çalışmanın sonucunda rat modelinde sistemik rapamisin uygulanmasının postoperatif intraabdominbal adezyonları önlemede etkili olabileceği sonucuna varıldı.
Rektum kanseri nedeniyle küratif amaçlı aşağı anterior rezeksiyon ve abdominoperineal rezeksiyon yapılan hastaların lokal nüks, uzak metastaz ve sağ kalım açısından karşılaştırılması
AMAÇAşağı anterior rezeksiyon ve abdominoperineal rezeksiyon ile tedavi edilen rektum kanserli hastalarda hasta ve tümör ile ilişkili risk faktörlerini, lokal nüks ve genel sağ kalım açısından karşılaştırmaktır.YÖNTEMHaziran 1999-Ocak 2011 yılları arasında rektum kanseri nedeni ile Dokuz Eylül Üniversitesi Kolorektal Cerrahi Birimi tarafından küratif amaçlı abdominoperineal rezeksiyon ve aşağı anterior rezeksiyon yapılan 228 hastaya ait kaydı prospektif tutulmuş olan tıbbî ve demografik veriler Şubat 2011 tarihinde retrospektif olarak lokal nüks ve sağ kalım açısından incelendi.Tüm hastaların tümörün anal verge uzaklığı ve lokalizasyonuna yönelik klinik muayenesi genel cerrahi uzmanı tarafından rektal tuşe ya da rigid sigmidoskopi ile yapıldı. Bütün hastalarda lokal evreleme yüksek rezolüsyonlu ya da endorektal-koil manyetik rezonans görüntüleme ile yapıldı. Çalışmaya küratif amaçlı rezeksiyon yapılan hastalar alındı. Evre IV olan, palyatif cerrahi yapılan ya da neoadjuvan tedavi sürecinde ölen hastaların verileri analize dahil edilmedi. Hastaların tedavi planı, kolorektal cerrahi, radyoloji, medikal onkoloji, radyasyon onkolojisi, gastroenteroloji ve patoloji bölümlerinden oluşan kolorektal kanser konseyinde multidisipliner yaklaşım ile düzenlendi. Hastaların klinik evreleri bu konseyde belirlendi ve lokal ileri (T3/T4,N+) evredeki hastalara neoadjuvan kemoradyoterapi uygulandı.Neoadjuvan tedavi sonrası altı-sekiz hafta sonra tüm hastalara küratif amaçlı cerrahi (Otonom Sinirleri Koruyucu Total Mezorektal Eksizyon ) yapıldı. Histopatolojik evreleme TNM sınıflandırmasına göre yapıldı. Cerrahi sonrası spesmenler Quirke ve arkadaşlarının, tanımladıkları protokole göre çevresel rezeksiyon sınırı (ÇRS) bir milimetre olacak şekilde standart patolojik değerlendirmeye alındı (11). İki bin beş yılı sonrası patoloji raporlarında TME kalite değerlendirmesine yer verilmeye başlandı. Tümör perforasyon oranları bakıldı. Patolojik Evre II ve III rektum kanserli 75 yaşından küçük ciddi kardiyak hastalığı olmayan hastalara postoperatif adjuvan kemoterapi uygulandı.Aşağı anterior rezeksiyon ve abdominoperineal rezeksiyon yapılan hastaların lokal nüks ve sağ kalım oranları hesaplandı. İstatiksel analizde kikare testi, t testi, Kaplan Meier Analizi, kullanıldı. İstatistik anlamlılık düzeyi p <0,05 kabul edildi.SONUÇLARRektum kanseri tanısı alan toplam 228 hastaya küratif amaçlı AAR [n=171, (% 75)] ya da APR [n=57, (% 25)] yapıldı. İki grup cinsiyet, ortalama yaş, tümör çapı açısından benzerdi. Alt rektum (0-5cm) yerleşimli toplam 68 (%29) hastanın 18'ine (%26) AAR, 50(%74)'sine APR yapıldı (P=0.000).Klinik evre 203(%89) hastada değerlendirildi. Aşağı anterior rezeksiyon yapılan hastaların klinik evrelemesinde 15 (% 9) hasta evre I/II ilen APR yapılan hastaların hiçbiri erken evre değildi (P =0.013). Aşağı anterior rezeksiyon yapılan hastaların 138(%81)' i klinik evre III iken APR yapılan 50 (%100) hasta klinik evre III idi (P =0.013).Klinik ÇRS tutulumu açısından toplam 164 (%72) hastanın verisine ulaşıldı. AAR grubunda 33 (% 29) hastada, APR grubunda 11 (%22) hastada tutulum vardı (P =0.409). İki yüz yirmi beş hastaya (% 99) ait histopatolojik ÇRS tutulum bilgisi sağlanabildi. Buna göre AAR grubunda 20 (%11 ) hastada, APR grubunda 9 (%16) hastada ÇRS tutulumu vardı(P =0.412).Total mezorektal eksizyon (TME) kalitesi 2005 yılından itibaren patoloji verilerinde bulunmaktadır ve 157(%69) hastaya ait bilgiye ulaşıldı. Aşağı anterior rezeksiyon yapılanlarda 103'ünde (%83) tam ya da tama yakın TME yapılmış iken APR grubunda bu sayı 30 (%70) idi (p=0.01).Hastaların ortalama izlem süresi 41.5 ±25.9 ay (6-143)'dır. Lokal nüks ve uzak metastaz açısından operasyon sonrası en az 6 ay sağ kalımı olan 217 (%74) hasta değerlendirmeye alındı. Peroperatuar mortalite nedeni ile kaybedilen 5 hasta (%2), izlemde ulaşılamayan 4 (%2) hasta ve kemoterapi sırasında kaybedilen 2 (%0.8) hasta lokal nüks ve sağ kalım istatistik analizlerine alınmadı. Aşağı anterior rezeksiyon grubunda 169 hasta vardı ve 16 (% 9) hastada lokal nüks görüldü. Abdominoperineal rezeksiyon grubunda 48 hasta vardı ve 5 (%10) hastada lokal nüks görüldü (P =0.946). Uzak metastaza yönelik grupların karşılaştırılmasında AAR yapılan 28 (%16) hastada, APR yapılan 13 (%24) hastada uzak metastaz oldu (P =0.193). Sağ kalım sonuçları, 217 hastadan 44 (%20) hasta, hastalığa bağlı öldü. Tüm hastaların ortalama yaşam süresi 35,10 (6-143) aydır. Aşağı anterior rezeksiyon grubu için 35,25; APR grubu için 34,70 aydır. Çalışmamızdaki 217 hastaya ait 1 yıllık sağ kalım %98, 3 yıllık sağ kalım %80 ve 5 yıllık sağ kalım %64'tü. Serimizdeki, iki grubun 1, 3 ve 5 yıllık sağ kalım oranları karşılaştırılmıştır: AAR grubunda 1 yıllık sağ kalım oranı %97, 3 yıllık sağ kalım oranı %78, 5 yıllık sağ kalım oranı %69'du. Abdominoperineal rezeksiyon grubunda 1 yıllık sağ kalım oranı %98, 3 yıllık sağ kalım oranı % 85, 5 yıllık sağ kalım oranı; % 67 idi (P =0.821).YORUMBizim serimizde APR yapılan hastalarda TME kalitesi daha kötü, spesmen perforasyon oranı daha yüksek olmasına rağmen ÇRS tutulumu açısından iki grup arasında anlamlı bir fark oluşmamış ve lokal nüks ve sağ kalım açısından anlamlı fark görülmemiştir. Ancak hasta sayılarının artması ve izlem süresinin uzaması ile bu bulgular değişebilir.Anahtar Kelimeler: Rektum kanseri, lokal nüks, sağ kalım
Sıçanlarda intraabdominal adezyon formasyonu üzerinde intraperitoneal N-asetilsistein'in etkisi
Amaç: Adezyonlar, serosa ile çevrili normalde birbiri ile birleşmeyen fakat yaralanmalarını takiben iki yada daha fazla yüzeyler arasında meydana gelen anormal birleşmelerdir. İntraabdominal operasyon geçiren hastaların yaklaşık % 90'ında adezyon gelişebilir. Ancak bunların %20-30 kadarı klinik bir tablo yaratmaktadır. Adezyonların tedavisi çoğunlukla konservatif olarak sağlanabilse de klinik tablo, reoperasyonlar, barsak rezeksiyonları, komplike enterokütan fistüller, peritonit gelişimi gibi süreçlerle hastanın kaybına kadar gidebilmektedir.Bu çalışma; sıçanlarda deneysel olarak oluşturulan intraabdominal adezyonları önlemede bilinen antioksidan, antienflamatuar, fibrinolitik etkisi gibi bilinen özelliklere sahip N-asetilsisteinin etkinliğini araştırmak amacıyla yapılmıştır.Gereç ve Yöntem: Yirmi adet erkek Wistar ? Albino cinsi sıçan (250-350 gr) 2 gruba ayrılarak çalışıldı.Sıçanlarda anestezi intramuskuler (i.m.) 50 mg/kg ketamin(Ketalar®, Pfizer) ve 10 mg/kg ksilazin hidroklorür (Rompun® Bayer) karışımı ile sağlandı. Steril şartlar altında karın boşluğuna 3 cm'lik bir insizyonla girildi. Tüm sıçanlarda kuru bir gazlı bez yardımı ile çekumun antimezenterik yüzeyi ve komşuluğundaki periton yüzeyine abrazyon yapıldı. Bu işleme yüzeylerde peteşial kanama odakları görülünceye kadar devam edildi. Birinci grup sıçanlara tek doz 1 ml. serum fizyolojik intraperitoneal olarak uygulanıp insizyon kapatıldı. İkinci grup sıçanlara 300 mg/kg NAC (ASIST %10 3 ML 300 MG Hüsnü Arsan İlaçları A.Ş.) intraperitoneal olarak verilip 3¬\0 ipek sütür ile devamlı dikişler ile insizyon kapatıldı. Yedi gün sonra tüm hayvanlar yüksek doz eterle sakrifiye edildi ve ilk cerrahi işlemde olduğu gibi tekrar ameliyata hazırlandı. Eski insizyon hattından batın boşluğuna girildi. Önce adezyonlar makroskopik olarak adezyon şiddet sınıflamasına göre 0-3 arasında derecelendirildi. Makroskopik sınıflama yapıldıktan sonra yaralanma oluşturulan çekum anterior duvarı ile pariyetal periton varsa adezyon bantları ile birlikte cilt hariç tüm katları içerecek şekilde patolojik örnekleme için eksize edildi. Sonrasında patolojik piyesler %10'luk tamponlanmış formolde fiske edildi ve parafin bloklara gömüldü. 3 mm kalınlığında kesitler lam üzerine alındı ve hemotoksilen-eosin boyası ile boyanarak ışık mikroskobunda histolojik bölüm skorlaması sistemine göre skorlandı.İstatiksel analizde Mann Whitney U testi kullanıldı. Anlamlılık değeri p<0.05 kabul edildi.Bulgular: Visseral ve pariyetal periton yüzeylerine uygulanan hasarın histopatolojik incelemesinde oluşturulan hasarlanmanın şiddeti açısından her iki grubun homogen olduğu belirlendi (7,5[1:11] ve 8[7:11]; p=0.353). Makroskopik adezyon skorunun NAS uygulanan sıçanlarda kontrol grubuna oranla anlamlı derecede düşük olduğu saptandı (0[0:1] ve 2,5[1:3]; p=0.000). NAS grubundaki üç sıçanda Grade 1 adezyon saptanırken kalan yedi sıçanın hasarlanma alanında makroskopik adezyon gelişimine rastlanmadı (Grade 0). Buna karşılık, kontrol grubundaki tüm sıçanlarda makroskopik adezyon gelişimi gözlendi. Bunların bir tanesinde Grade 1, diğer dokuzu Grade 2 ve 3 şiddetindeki adezyonlardı.Sonuç: Sıçan modelinde intraperitoneal NAS uygulanmasının postoperatif adezyon gelişimini önlemede etkili olabileceği sonucuna varıldı.
Lokal ileri rektum kanserli hastalarda diyabetin neoadjuvan tedavi yanıtına etkisi
Amaç:Diyabetik kolorektal kanserli hastaların aynı evredeki diyabetik olmayan kolorektal kanserli hastalara oranla kolorektal kanser açısından prognozlarının daha kötü olduğu bilinmesine rağmen çok az sayıda çalışmada bu farkın bir sebebi olarak diyabetik hastaların neoadjuvan kemoradyoterapiye cevabı irdelenmiştir. Bu çalışmada, lokal ileri rektum kanserli, diyabetik ve diyabetik olmayan hastaların neoadjuvan kemoradyoterapiye cevapları karşılaştırılmıştır.Yöntem:Bu çalışmada, tek merkezli olarak haziran 1993 ? ekim 2009 tarihleri arasında neoadjuvan kemoradyoterapi sonrası küratif rezeksiyon yapılan lokal ileri rektum kanserli hastalar retrospektif olarak incelenmiştir. Tedavi öncesi TNM (tümör ? lenf nodu ? metastaz) evrelemesi manyetik rezonans görüntüleme, endorektal ultrasonografi ve bigisayarlı tomografi kullanılarak yapılmıştır. Tedavi sonrası evreleme patolojik inceleme ile yapılmıştır.Sonuçlar:Çalışmaya 141 hasta dahil edildi. Bunların 23 tanesi diyabetik iken 118'i diyabetik değildi. Tedavi öncesi evrelemelere bakıldığında diyabetik grupta 6 (% 26.1) hasta evre 2 ve 17 (%73.9) hasta evre 3 iken diyabetik olamayan grupta 19 (% 16.1) hasta evre 2 ve 99 (% 83.9) hasta evre 3 idi. Çalışmaya alınan tüm hastalar Dokuz Eylül kolon ve rektum kanser konseyinde planlanan neoadjuvan kemoradyoterapi tedavisini tamamlamıştı. Diyabetik olmayan hastalarda tümör gerileme oranı fazla olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (diyabetiklerde; % 52.2 ? diyabetik olmayanlarda; % 63.6, p=0.428). İlginç olarak diyabetik hastalarda nodal gerileme oranı fazla olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (diyabetiklerde; % 60.9 ? diyabetik olmayanlarda; % 52.5, p=0.614). Diyabetik grupta patolojik tam yanıt görülmez iken diyabetik olmayan grupta 8 (% 6.8) hastada patolojik tam yanıt mevcuttu. Diyabetik olmayan grupta wheeler tümör regresyon skorlamasına göre neoadjuvan tedaviye cevap oranı daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (diyabetiklerde; % 73.9 ? diyabetik olmayanlarda; % 79.7, p=0.736). Her iki grupta lokal progresyon oranları benzerdi (diyabetiklerde: %4.3, diyabetik olmayanlarda: % 4.2).Tartışma:Hasta sayısı yeterli olmasa da bu çalışmanın sonuçları; diyabet varlığının lokal ileri rektum kanserli hastalarda neoadjuvan kemoradyoterapiye cevabı olumsuz yönde etkileyebileceği hipotezini desteklememiştir.Anahtar kelimeler: rektal kanser ? kemoterapi ? radyoterapi ? diyabet
Ratlarda mastektomi ve aksiller disseksiyon sonrası klinoptilolit (Froximun) kullanımının seroma oluşumuna etkisi
Amaç: Seroma, meme kanseri cerrahisi sonrası en sık görülen komplikasyondur (%10-50).Doku diseksiyonu ya da doku eksizyonu ile oluşan ölü boşluğa lenfovasküler sıvı kaçağı sonucu ortaya çıkar. Güncel tedavilere göre, uzamış enflamatuar yanıt veya yara iyileşmesinin ilk fazının uzaması sonucu gelişen anormal eksuda vasıflı sıvı lokülasyonu seroma oluşumunda en önemli etkendir. Seroma, yara yeri enfeksiyonu, abse, doku nekrozu ve sepsis gibi ciddi komplikasyonlara sebep olabilmektedir. Klinoptilolit(Froximun®) kullanıldığı yüzeyi kaplayarak,açık yaralarda hemostatik, absorban, antiviral, antifungal, antibakteriyel özellikleriyle yara iyileştirici ve sızıntıyı önleyici etki yapmaktadır. Bu tedavida amaç, Klinoptilolitin lenfovasküler sızıntıyı engelleyerek ve sağladığı antisepsi sayesinde yara iyileşmesini hızlandırarak seroma oluşumunu azaltabileceğini ortaya koymaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmada ortalama 200-250 g ağırlığında genç, dişi Wistar ratlar kullanıldı. Kontrol ve tedavi grupları yedişer rattan oluşturuldu. Ratlara sağ mastektomi ve aksilla dissekisyonu uygulandı. Ameliyat sonrası kontrol grubuna herhangi bir uygulama yapılmazken, tedavi grubuna ameliyat sonrası lokal klinoptilolit uygulandı. Operasyondan 10 gün sonra mastektomi kavitesinden steril enjektör ile seromalar aspire edildi, miktarları ölçüldü ve laboratuvar parametreleri (total protein, albumin, Laktat dehidrogenaz (LDH), total kan hücre sayımı, C reaktif protein (CRP)) incelendi. Ratlar anestezi altında sakrifiye edilerek operasyon lojundan doku örnekleri alındı, patolojik değerlendirmeleri yapıldı. Örnekler,damar proliferasyonu, fibrin miktarı, ödem, nekroz, konjesyon, mikroorganizma, polimorfonükleer lökosit, fibroblast, lenfosit, makrofaj ve fibröz doku artışı,granülasyon dokusu oluşumu açısından değerlendirildi.Bulgular: Değerlendirmeler sonunda, tedavi grubunda seroma, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha az meydana geldi (p= 0,02). Tedavi grubu ve kontrol grubu karşılaştırılarak istatistiksel analizleri yapılan biyokimyasal beyaz küre, LDH, albumin ve total protein değerleri arasında anlamlı fark bulunmadı.Patolojik incelemelerde ise granülasyon dokusu oluşumu tedavi grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu(p=0,006).Sonuç: Bu çalışmada, klinoptilolitin mikrogözenekli kafes oluşturan absorban yapısıyla, mastektomi ve aksiller diseksiyon sonrası ortaya çıkan lenfatik ve vasküler sızıntıları engellediği, bunun yanı sıra kullanıldığı yüzeyde gösterdiği aseptik özellikleri ve granülasyon dokusunu arttırıcı etkisi olması nedeniyle yara iyileşme sürecini de hızlandırarak seroma oluşumunu azalttığı sonucuna varılmıştır. Klinoptilolitin iyileşme sürecinde granülom formasyonu oluşturması ve bu yapının uzun dönem eliminasyonu uzun soluklu çalışmalarla ortaya konulmalıdır.Anahtar Kelimeler: Seroma, mastektomi, klinoptilolit, yara iyileşmesi
Proksimal pankreatikoduodenektomi sonrası ortaya çıkan postoperatif pankreatik fistüllerin risk faktörlerinin araştırılması
AMAÇProksimal pankreatikoduodenektomi (PPD) sonrası postoperatif pankreatik fistüller (POPF) sık görülen komplikasyonlardan dır. PPD sonrasında POPF %0-17 oranında görülmektedir. Genellikle anastomoz kaçağı sonrası oluşan pankreatik fistüller PPD sonrası mortalite ve morbiditenin en önemli sebebidir. International Study Group on Pancreatic Fistula (ISGPF) tarafından POPF; postop 3. gün veya sonrasında elde edilen dren sıvısındaki amilaz değerinin serum amilaz değerinden 3 kat daha fazla olması olarak tanımlamış ve Grup A, Grup B ve Grup C olarak üç gruba ayrılmıştır. Grup B-C POPF gelişen hastalar klinik olarak anlamlı olarak gruplandırılmıştır.Bu çalışma da PPD sonrası görülen en önemli komplikasyonu olan POPF gelişimine neden olan risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlandı.GEREÇ-YÖNTEMBu çalışmada, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı tarafından 08.03.1995?03.08.2011 tarihleri arasında PPD yapılan 204 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi.Ameliyat öncesi dönemde; yaş, cinsiyet, geliş yakınması, ASA skoru, hemogram ve biyokimya değerlerine, ameliyat öncesi tanı ve tedavi amaçlı herhangi bir girişim yapılıp yapılmadığına (ERCP, PTK ,internal ve eksternal drenaj kateteri) bakıldı.Ameliyat sırasında; ameliyat süresine, ameliyatta kullanılan eritrosit süspansiyonuna, kanama miktarına, Wirsung kanal çapına, pankreas kıvamına, ek organ rezeksiyonu, portal ven rezeksiyonu yapılıp yapılmadığına bakıldı.Ameliyat sonrası dönemde; pankreatik fistül gelişip gelişmediğine ve çıkarılan piyesin patoloji sonuçlarına, ameliyat öncesi ve sonrası klinik notları, operasyon notları, laboratuar sonuçları, radyoloji raporları ve patoloji raporlarını içeren tıbbi kayıtlar incelenerek elde edilecektir.Elde edilen veriler SPSS 15 0 programı kullanılarak analiz edildi.SONUÇBu çalışmada, yapılan tek değişkenli analizde, tüm gruplarda, POPF gelişmesinde etkili ana pankreatik kanal çapının (Wirsung) 3 mm altında olması (p=0,004) ve pankreas kıvamının yumuşak olması (p<0,001), anlamlı olarak değerlendirildi.Grup B ve C'de ise yapılan tek değişkenli analizde, pankreatik fistül gelişiminde etkili olan ana pankreatik kanal çapının(Wirsung) 3 mm altında olması(p=0,003), pankreas kıvamının yumuşak olması(p<0,001) ve pankreas tümörü dışı ( kronik pankreatit hariç) nedenlere yönelik yapılan PPD dahil etkinlikleri istatiksel olarak anlamlı bulundu. (p=0.018)Çok değişkenli analizde ise pankreas kıvamının yumuşak olması hem POPF (Grup A-B-C) için (Odds Ratio oranı 2,018, güven aralığı 2,993-18,932, p<0,001) hemde Grup B ve Grup C pankreatik fistül için (Odds Ratio 2,763 güven aralığı 3,906-65,352, p<0,001) istatiksel olarak anlamlı bulundu ve risk faktörleri içinde en güçlü etken olduğu görüldü.Bu çalışma, bize göstermektedir ki, PPD sonrası pankreatik fistül gelişme riski yüksek olan hastaları önceden belirleyerek ve bu hastalarda gerekli önlemleri alarak (ameliyat sırasında pankreatik kanala stend koymak, somatostatin analogu vermek, anostomoz hattına fibrin yapıştırıcılar kullanmak, amliyat sonrası erken dönemde dren çekmek veya dren kullanmamak gibi) POPF nedeniyle oluşabilecek mortalite ve morbidite oranlarını azaltılabiliriz.