
843
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Kitle imha silahları ve patlayıcı madde kullanımının insan ve çevre üzerindeki etkileri: Japonya ve Türkiye örneği
Bu çalışmada kitle imha silahları ile patlayıcı madde kullanımının insan ve çevre üzerindeki etkilerinin Japonya ve Türkiye kapsamında değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Bu doğrultuda ilk olarak çalışma içerisinde kitle imha silahlarının tanımı, kapsamı ve niteliklerine dair bilgi verilmiş, kitle imha silahlarının sınıflandırmalarına dikkat çekilmiştir. Ardından kitle imha silahlarının sınıflandırılmasında kullanılan nükleer, kimyasal ve biyolojik savaş unsurları değerlendirilmiştir. Sonrasında kitle imha silahları ile patlayıcı maddelerin Türkiye ve Japonya örneklerinde kullanımlarına, Japonya'nın patlayıcı materyal kullanımının ardından gelişim ve toparlanma sürecine dikkat çekilmiştir. Çalışmada insan sağlığına, çevreye ve toplumsal düzene büyük zarar verebilecek tehlikeli maddeleri ve silahları ifade eden Kimyasal, Biyolojik, Radyolojik ve Nükleer (KBRN) tehditlerinin ülke kullanımları dışında olumsuz hedeflerle kullanılmasının mümkün olduğu, bundan dolayı ülkelerin mevcut silahlarını güvenlik hedefleri dışında saldırgan hedeflerle kullanmamalarının, dış unsurlara ticari hedeflerle bu veri ve silahları satmamalarının önemi vurgulanmıştır. Çalışma sonucunda kitle imha silahlarının özellikle savaşlarda kullanımının ardından uzun süreli, çevresel ve canlı yaşamına yönelik olumsuz etkileri bulunduğu, bu doğrultuda kitle imha silahlarının kullanımlarının azaltılması ve mümkün oranda engellenmesi gerektiği belirlenmiştir. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması gibi çalışma ve girişimler fikren desteklenmiş ancak ülkelerin kümülatif katılımları ile şeffaf bir küresel yapının oluşturulmasının bu doğrultuda olumlu sonuçlar sağlayacağı görülmüştür.
Ulus devlet sürecinde Türk Ocakları
Devlet, yeryüzünde binlerce yıldır varlığını sürdüren köklü bir toplumsal ve siyasal yapıdır. Devlet kavramı, Antik Yunan'dan itibaren düşünsel bir zeminde ve farklı dönemlerde farklı şekillerde tanımlanmıştır. Özellikle Avrupa'da meydana gelen reform hareketleri ve Aydınlanma Çağı'yla devlet kavramı dünyevi bir nitelik kazanmaya başlamıştır. Böylece siyasal düşünce yön değiştirmiş, ulus devletin kurumsal ve ideolojik temelleri oluşmuştur. Fransız Devrimi ile egemenliğin kaynağı, yurttaşlık hakları ve devlet tanımı değişmiştir. 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti, toprak kayıpları, savaşlar ve ekonomik sorunlarla birlikte Fransız Devrimi'nin etkisiyle modernleşme sürecine girmiştir. Osmanlı'da Tanzimat ve Meşrutiyet dönemleriyle birlikte başlayan merkeziyetçi ve modernleşme odaklı reformlar, devletin yapısal dönüşümünü sağlamıştır. Bu dönemde, Osmanlı Devleti'nde fikir akımları, basın-yayın faaliyetleri ve modernleşme hem düşünsel hem de kurumsal temellerini atmıştır. 1912 yılında Türk Ocakları da bu sürecin örgütlü bir ifadesi olarak kurulmuştur. Türk Ocakları kuruluşundan itibaren milli kimliğin güçlendirilmesi, halkın eğitilmesi, dil birliği, yayın faaliyetleri ve yurttaşlık bilincinin oluşturulması gibi alanlarda aktif rol oynamıştır. Bunun yanı sıra, Millî Mücadele döneminde Atatürk'ün desteğiyle Türk Ocakları, devlet ve halk arasındaki etkileşimi sağlamıştır. Nitekim bu çalışmada, devlet kuramları, bu kuramların gelişimine katkı sunan düşünürler ve tarihsel süreç birlikte ele alınmıştır. Bu doğrultuda, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş sürecinde devlet anlayışında hangi yapısal dönüşümlerin yaşandığı? Osmanlı Devleti'nin son döneminde ortaya çıkan fikir akımları, Türk Ocaklarının Osmanlı Devleti'ndeki faaliyetleri, erken Cumhuriyet döneminde Türk Ocaklarının ideolojik ve kültürel sürecindeki katkıları üzerinden Türk Ocaklarının ulusdevlet inşasındaki rolü ele alınmıştır.
Kentsel dönüşümde kamulaştırma ve acele kamulaştırma uygulamalarının kentsel haklar üzerinden değerlendirilmesi: Bitlis örneği
Kentsel dönüşümde kamulaştırma ve acele kamulaştırma uygulamalarının kentsel haklar üzerinden değerlendirilmesini incelemeyi amaçlayan bu araştırmada 9 sorudan oluşan yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılarak Bitlis'te bulunan eski çarşı ve yeni çarşı esnaflarıyla görüşme gerçekleştirilmiştir. Araştırmada, kentsel dönüşüm sürecine maruz kalan esnafların deneyimleri tematik analiz yöntemiyle değerlendirilmiştir. Araştırma bulguları, kentsel dönüşüm sürecinde esnafların yeterli düzeyde bilgilendirilmediğini ve karar alma süreçlerinden dışlandığını ortaya koymuştur. Katılımcıların büyük bir kısmı, kendilerine dönüşüm süreci hakkında yeterli, açık ve zamanında bilgi verilmediğini ifade etmiş; yapılan bilgilendirmelerin ise çoğunlukla yüzeysel ve tek taraflı olduğu belirtilmiştir. Kamulaştırma ve acele kamulaştırma süreçlerinde ise adalet, şeffaflık ve hakkaniyet ilkelerinin ihlal edildiği; birçok esnafın tazminat hakkından mahrum bırakıldığı, alternatif iş yeri seçeneklerinin ise eşitlikçi biçimde sunulmadığı anlaşılmaktadır. Barınma ve sosyal güvence açısından da esnafların ciddi bir destek eksikliği yaşadığı görülmüştür. Geçiş sürecinde kira yardımı, taşınma desteği, elektrik ve su gibi temel altyapı olanaklarının zamanında sağlanmaması, esnaflar üzerinde hem ekonomik hem de psikolojik baskı oluşturmuştur. Yeni iş yerlerine taşınan esnafların büyük bir bölümü, mekânsal ve erişilebilirlik bakımından yeni lokasyonlara adapte olamadıklarını, eski müşteri kitlelerine ulaşmakta zorlandıklarını ve bu durumun ticari faaliyetlerini doğrudan olumsuz etkilediğini belirtmiştir. Bunun yanı sıra, esnaf ve müşteri arasındaki geleneksel sosyal bağların zayıfladığı, kültürel sürekliliğin kesintiye uğradığı ve yerel ticaretin kimliksel boyutunun önemli ölçüde erozyona uğradığı saptanmıştır. Çalışmada ayrıca, esnafların yeni iş yerlerinde uzun vadeli bir ekonomik güvence göremedikleri, gelir düzeylerinin düştüğü ve birçok işletmenin kapanma riskiyle karşı karşıya kaldığı tespit edilmiştir. Kiracı konumundaki esnaflara yönelik herhangi bir tazminat ya da destek politikası geliştirilmemesi ise sürecin sosyal adalet bağlamında sorgulanmasına neden olmuştur. Sonuç olarak bu araştırma, dönüşüm süreçlerinde kamusal yararın çok boyutlu değerlendirilmesi, dezavantajlı grupların hak temelli korunması ve yerel paydaşların sürece etkin katılımının sağlanması gerekliliğine dikkat çekmektedir. Esnafların deneyimlerinden yola çıkarak, kentsel dönüşüm uygulamalarında katılımcı, eşitlikçi ve sürdürülebilir politika önerilerinin geliştirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.
Temsilde adalet, yönetimde istikrar ilkesi açısından seçim sistemleri ve Türkiye örneği
Günümüz dünyasında yönetim biçimleri içerisinde, en ideal yönetim biçiminin demokrasi olduğu düşüncesi toplumlarda yaygınlaşmıştır. Demokrasi en geniş tanımıyla halkın kendi kendini yönetmesi anlamına gelmektedir. Ancak günümüz şartlarında halkın doğrudan kendini yönetebilmesi mümkün görünmemektedir. Bu nedenle olağan hale gelmiş olan, halkın kendisinin seçtiği temsilciler yani vekilleri aracılığıyla yönetilmesidir. Bu anlayış çerçevesinde temsili demokrasi denen anlayış ortaya çıkmıştır. Temsili demokrasilerde toplumu temsil edecek vekiller, belirli ve düzenli aralıklarla yapılan seçimlerle belirlenmektedir. Ancak seçimin gerçekleştiği her rejimin demokratik olduğu söylenemez. Bu nedenle rejimlerin demokratik oluşundan bahsedebilmek için demokrasinin kalbi olan seçimlerin, serbest ve adil bir ortamda demokratik kriterlere uygun olarak yapılması gerekmektedir. Temsili demokrasilerde seçimin gerçekleşebilmesi için de seçme iradesine haiz olan seçmenin, hür iradesi ile temsilcilerini belirlemek üzere oy kullanmasıdır. İşte seçmenin nasıl ve ne şekilde oy kullanacağı, kullanılan oyların sandalyelere nasıl dönüştürüleceği ve ne şekilde değerlendirileceği gibi hususların düzenlendiği seçim sistemleri ortaya çıkmıştır. Seçim sistemleri, seçimlerde kullanılan geçerli oyların parlamentoda sandalyelere dönüştürülmesinde uygulanan teknik usullerdir. Seçim sistemlerinde, genellikle temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerinden birine ağırlık verilmektedir. Temsilde adalet ilkesini ön planda tutan sistemler, nispi temsil sistemi olarak adlandırılır. Yönetimde istikrar ilkesi ön plana çıkmışsa, bu sisteme de çoğunluk sistemi denilmektedir. Her iki ilkeyi bağdaştırmayı amaçlayan sitemler ise karma seçim sistemleri olarak adlandırılmıştır. Seçim sistemleri genel olarak, kendi olguları içinde güçlü ve zayıf yönleri barındırır. Temel hak ve özgürlüklerin bir ifadesi olan seçim uygulamaları, anayasa ve kanunlarla düzenlenen kurallarla gerçekleşir. Türkiye'de ilk seçim uygulaması, 1876 Anayasası ile başlamış ve günümüze kadar birçok farklı seçim uygulamaları gerçekleştirilmiştir. Fakat şimdiye kadar Türkiye'de uygulanan seçim sistemleri üzerinde tam bir uzlaşı sağlandığı söylenemez.
Nizamülmülk ve Machıavellı'ye göre devlet yönetimi
Devletlerin ve toplumların başarısı, yönetim yaklaşımlarına bağlıdır. Devlet yöneticilerinin vatandaşlarla iletişim kurması, taleplerini dinlemesi ve ulusal-uluslararası iş birliğini sağlaması önemlidir. Devletin varlığı, yönetim biçimiyle bağlantılıdır. Machiavelli ve Nizamülmülk, devlet yönetimi üzerine farklı teoriler geliştirmiştir. Machiavelli, gücün ön planda olduğunu savunurken, Nizamülmülk adalet ve ahlakın temel olduğuna inanmıştır. Modern devlet, her iki yaklaşımı da göz önünde bulundurmalıdır. Machiavelli, İtalya'nın birliğini sağlamak için çalışmış, Nizamülmülk ise Selçuklu Devleti'ni yönetmiş ve Türk birliğini pekiştirmiştir. Her iki düşünür de yönetim, liyakat ve devlet adamlığı konularında önemli izler bırakmıştır.
Meşrutiyet döneminde bir fikir akımı olarak: Milliyetçilik
Meşrutiyet Dönemi, Osmanlı İmparatorluğu'nda 1876 ve 1908 yılları arasında ilanedilen iki meşrutiyetin yürürlükte olduğu bir süreci kapsar. Bu dönemde, farklı fikir akımları Osmanlı toplumu üzerinde etkili olmuştur. Bunlardan biri de milliyetçiliktir. Milliyetçilik, ulusal kimlik ve bağımsızlık düşüncesini merkezine alan bir ideoloji olarak, Osmanlı İmparatorluğu'nda da etkili olmuş ve birçok etnik ve ulusal kimlik hareketinin yükselişiyle birlikte şekillenmiştir. Milliyetçilik, Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu zorlayıcı siyasi, ekonomik ve sosyal koşulların da etkisiyle ivme kazanmıştır. Meşrutiyet Dönemi'nde milliyetçilik, Osmanlı'nın çok etnik yapılı toplumu içinde farklı etnik ve dini gruplar arasındaki gerilimlerin artmasına yol açmış, bu da söz konusu gruplar arasında ulusal kimliklerin güçlenmesine neden olmuştur. İmparatorlukta yaşayan çeşitli etnik gruplar, kendi ulusal haklarını talep etmeye başlamış ve bu durum, Osmanlı Devleti'nin iç siyasi dengelerini sarsmıştır. Özellikle Türk, Arap ve Kürt milliyetçiliği gibi etnik temelli milliyetçilik akımları bu dönemde önem kazanmış ve Osmanlı Devleti'nin farklı bölgelerinde milliyetçi hareketler daha da güçlenmiştir. Milliyetçilik, Meşrutiyet Dönemi'nde Osmanlı'nın etnik ve dini grupları arasında ulusal kimlik bilincinin yükselmesine ve bağımsızlık taleplerinin artmasına zemin hazırlamıştır. Bu süreç, Osmanlı İmparatorluğu'nun sonraki yıllarında yaşanacak çöküşün ve ardından gelen ulus-devletlerin ortaya çıkışının temelini oluşturmuştur. Anahtar Kavramlar: Milliyetçilik, Fikir Akımı, Osmanlı Devleti, Meşrutiyet Dönemi, Ulusal Kimlik
Fransız İhtilali'nin Osmanlı'da milliyetçilik düşüncesinin gelişimine etkisi: Osmanlı aydınları örneği
Bu çalışma, 1789 Fransız Devrimi'nin Osmanlı Devleti'nde milliyetçilik düşüncesinin doğuşuna nasıl etki ettiğini ele almaktadır. Devrimle birlikte yaygınlaşan özgürlük, eşitlik ve halk egemenliği gibi kavramlar, Osmanlı'nın çok uluslu yapısını derinden etkileyerek hem entelektüel camiada hem de devletin siyasal yapısında köklü dönüşümlere yol açmıştır. Tez kapsamında, Fransız Devrimi'nin Avrupa'daki ve özelde Osmanlı'daki ideolojik yankıları tarihsel bir çerçevede incelenmiştir. Aydınlanma döneminin önemli düşünürleri olan Rousseau, Voltaire, Montesquieu, Diderot ve Condorcet'nin fikirlerinin Osmanlı aydınları üzerindeki etkileri detaylı bir şekilde analiz edilmiştir. Milliyetçilik kavramının teorik temelleri, çeşitleri ve Osmanlı bağlamında nasıl şekillendiği üzerinde durulmuştur. Osmanlı'nın Fransız Devrimi'ne verdiği tepki; reform hareketleri, Jön Türkler, İttihat ve Terakki Cemiyeti, öncü liderler, yayınlar ve örgütlenmeler çerçevesinde değerlendirilmiş; bu akımların II. Meşrutiyet sonrasındaki milliyetçilik politikaları üzerindeki etkileri sorgulanmıştır. Çalışma, nitel araştırma yöntemine dayalı olarak tarihsel belgeler üzerinden yürütülmüş; belge çözümlemesi ve karşılaştırmalı analiz teknikleriyle desteklenmiştir. Sonuç olarak, Fransız Devrimi'nin Osmanlı'nın modernleşme sürecine ideolojik bir katkı sunduğu, milliyetçiliğin ise hem imparatorluğun çözülmesini hızlandıran hem de yeni bir ulusal kimliğin filizlenmesini sağlayan temel unsurlardan biri olduğu ortaya konmuştur.
Toplum sözleşmesi kuramcılarında direnme hakkı
Bu çalışmada, toplum sözleşmesi düşünürleri olan Thomas Hobbes, John Locke ve Jean-Jacques Rousseau'nun direnme hakkını ele alış biçimleri incelenmeye çalışılmıştır. Direnme hakkı, kişilerin meşru saydıkları bir otoriteye karşı, onun özgürlük veya adalet esaslarına aykırı davrandığında kalkışma veya ayaklanma haklarını ifade eder. Hobbes, var olan düzenin bozulmaması için onun her daim korunması gerektiğini söyleyip direnme hakkını çoğunlukla reddederken, Locke, insanların doğuştan gelen doğal haklarının ihlal edilmesi sonucunda halkın yönetenlere karşı ayaklanmasını ve direnmesini meşru sayar. Rousseau ise egemenliği halka ait olan bir toplumun gerçek manada bir direnmeye ihtiyaç olmadığını düşünse de genel iradeye karşıt bir yönetim şekline son verilmesi gerektiğini savunur. Bu açıdan çalışma, toplum sözleşmecilerinin direnme hakkına dair düşüncelerini tarihsel, felsefi ve siyasal açıdan nitel araştırma yöntemi ile analiz ederek, modern demokrasi anlayışına katkılarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Hakların garanti altına alınmasını temin eden direnme hakkının farklı boyut ve durumlarda mevcut olabileceği temelinde bir sonuca ulaşılan çalışmada bu üç düşünürün bu konu hakkındaki görüşleri arasında farklılıklar mevcut olduğu tespit edilmiştir.
Bilimsel araştırma merkezlerinin yükseköğretim politikaları içindeki yeri: TRB2 Bölgesi
Bu çalışma, TRB2 Bölgesi'nde (Van, Muş, Bitlis ve Hakkâri illeri) yer alan üniversitelerin yükseköğretim politikaları içerisinde bilimsel araştırma merkezlerinin konumunu incelemektedir. Araştırma, bölge üniversitelerindeki araştırma merkezlerinin sayısı, odaklandıkları alanlar, bütçeleri, proje çıktıları ve bilimsel araştırma faaliyetlerinin karşılaştırmalı bir analizini sunmaktadır. Çalışma, kurumsal araştırma performansını analiz etmek ve araştırma merkezlerinin akademik politikayı şekillendirmedeki stratejik rolünü tartışmak için 2024 veri setini kullanmaktadır. Bulgular, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nin önemli proje hacmi ve bütçesi ile öne çıktığını; Bitlis Eren Üniversitesi'nin uzmanlaşma ve ticarileşme ile dikkat çektiğini; Muş Alparslan Üniversitesi'nin akademik yayınlarda güçlü olduğunu; Hakkâri Üniversitesi'nin ise altyapı kısıtlamaları nedeniyle sınırlı performans sergilediğini göstermektedir. Çalışma, araştırma merkezlerinin kurumsal stratejik vizyonlarla uyumlu bir şekilde yapılandırılmasının gerekliliğini vurgulamakta ve bölgesel kalkınmayı güçlendirmek amacıyla politika önerileri sunmaktadır.
Popüler milliyetçilik
İnsanlık tarihinin en eski ve en köklü ayırımı olan ?biz ve onlar? ayırımının ulusdevletler ve ideolojiler çağındaki karşılığı milliyetçiliktir. Dünyamızın son iki yüzyılınadamgasını vuran ideoloji olan milliyetçilik, Avrupa tarihinin bir fenomeni olarak ortayaçıkmıştır. Fransız İhtilali ile bütün dünyayı etkisi altına almıştır. ?Kendi kaderini tayin?prensibi ulus devletleri ortaya çıkarmış ve ulus devletler modern çağın tek geçerlidevlet biçimi olarak tarih sahnesindeki yerlerini almışlardır. Bugün, ulus devletleruluslararası düzenin en temel siyasi birimleri olarak varlıklarını devamettirmektedirler.Dünya tarihinin son iki yüzyılında yaşanan önemli siyasi gelişmeleri milliyetçilikideolojisini dikkate almadan açıklayabilmek mümkün değildir. Farklı coğrafyalarda,farklı milliyetçiliklerin olması, milliyetçiliğin tanımlanmasını güçleştirmekle birlikte,önemini azaltmamaktadır.Bugüne gelindiğinde ise etnik çatışmaların, milletlerarası savaşların, terörizminkol gezdiği bir dünyada, iddia edildiği gibi, ulus devletlerin sonunun gelmediği aşikar.Ama aynı zamanda ulus devletlerin küreselleşme ve yerelleşme ekseninde zorlandığıda başka bir gerçek olarak karşımızda bulunmaktadır.Küreselleşme ve beraberinde yükselen etnik milliyetçilikler ekonomik, siyasal,toplumsal, kültürel açılardan ulus devletlerin sınırlarını aşındırmaktadırlar. Bu durumulus devletlerin mevcut dünya düzeninin en anlamlı ve en güçlü birimleri olmayadevam ettiği gerçeğini değiştirmemektedir. Ancak ulus devletlerin kendilerinsavunmaya geçmesine sebep olmakta ve milliyetçiliği pek çok açıdan yeniden önemlihale getirmektedir.Bugün gelinen noktada milliyetçilik ulus devlet sathında bir kez dahapopülerleşmektedir. Ulus devletlerin karşı karşıya olduğu her sorun milliyetçi birtepkiyle karşılanmakta milliyetçilik popüler kültürün araçlarını kullanarak gündelikhayatta daha fazla görünür olmakta ve bir ideoloji olarak bağrında taşıdığı tehlikeleripopülerlik aracılığı ile insanların zihninden uzak tutmayı başarmakta ve kendimeşruiyet alanını bu yolla genişletmektedir
Avrupa güvenliği ve terrörizm
Bu çalışmada Avrupa Birliğinin kuruluşundan, itibaren yaşadığıgüvenlik sorunları soğuk savaş sonrası döneme odaklanılarak ele alınmıştır.Terör sorunu, uluslararası terörün 11 Eylül sonrası aldığı biçim ve bunlarınAvrupa'ya etkileri genel bir güvenlik sorunu etrafında ele alınmıştır. Çünkü enbaşta AB kurumları terör sorununu bu genişlikte ele almışlardır. Bu bakımdanilk başta terör ile pek az ilgili gibi görünen göç sorunu ve vize rejimi gibikonular bu genel güvenlik anlayışı içinde bir yere oturmaktadır.İlk olarak olgu ve kavram olarak terörizm ve güvenlik konusuna açıklıkgetirmeye çalışılmıştır. Bu çerçevede terör ve güvenlik kavramlarının ortayaçıkışı, tarihsel bağlamları ve günümüzde aldıkları biçim tarihsel ve olgusal birdeğerlendirme eşliğinde ele alınmıştır. Kavramsal düzeyde yürütülentartışmaları ele alınmış, kavramsal tartışmaların hukuksal tanımlara temelteşkil ettiği ve hukuksal tanımlamaların ise uluslararası politikada meşruiyetdayanakları oluşturdukları gerçeği dikkate alınmış, bu çerçevede dünyaölçeğinde yürütülen kavramsal tartışmalarla yer verilmiştir. Birleşmiş Milletlerçerçevesindeki tanımlama girişimleri ve onun paralelindeki akademik vehukuksal tanımlama çalışmalarının vardırıldığı aşama değerlendirilmiştir.Çalışmada Avrupa Birliği oluşumunun kısa tarihi ve Avrupa GüvenlikKonseptinin oluşumuna değinilmiş ve bu güvenlik ve terör sorunları hakkındakonuşulan siyasi ve coğrafi alanın ele alınması gereğinden kaynaklanmıştır.Avrupa güvenlik konseptinin soğuk savaş döneminde olduğu raddede olmasadahi hala büyük oranda içinde ABD'nin de yer aldığı NATO, AGİT gibikurumlarla irtibatlı olması sebebiyle Avrupa güvenliği bağlamında bukurumların yerlerine ve önemlerine , ayrıca rollerinin değişimine mercektutmaya çalışılmıştır. NATO ve AGİT'teki ortak çerçevenin dışında Birlik'inOrtak dış ve güvenlik politikası'nın ana hatları ile ne olduğu ve bu çerçevenin11 Eylül sonrasında hangi biçime doğru yol aldığı yine bu bölümün içindedeğerlendirilmiştir.Çalışmada Avrupa da terör tanımın ne şekilde yapıldığına değinilmiş,Avrupa Birliğinin terörle mücadele konusunda almış olduğu kararlar veoluşturdukları kurumlar değerlendirilmiş Avrupa Birliğinin Ortak dış vegüvenlik politikasının oluşturulması ve bu politikanın terörizm ile olan ilişkisiaçıklanılmaya çalışılmıştır.Çalışmanın ortaya koyduğu ana yaklaşım AB'nin özellikle SoğukSavaş sonrasında giderek karmaşıklaşan bir güvenlik ortamına doğru yolaldığı ve Birliğin bu çerçevede kendi güvenliğini düzenleyecek önlemlereyöneldiğidir. Özellikle Madrid ve Londra saldırılarının ardından AB kurumlarıuluslar arası terör sorununu baş gündemleri arasına almış ve bu konuda hembirlik düzeyinde hem de üye ülkeler düzeyinde önemli yasal düzenlemeleregidilmiştir. Dahası yeni bir savunma konsepti ile uluslar arası güvenliksorunlarına müdahale edebilecek bir aygıt yaratılmaya çalışılmaktadır.
4483 sayılı memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yargılanması hakkındaki kanunda soruşturmaya izin vermeye yetkili merciler sisteminin tartışılması
Kuvvetler ayrılığı ilkesinin benimsendiği günümüzün demokratik hukuk devletianlayışında memurların işlem ve eylemlerinin yargı denetimi dışında tutulması düşünülemez.Fakat memurların ve diğer kamu görevlilerinin yargılanması konusunda, tarihsel gelişimin deetkisi ile genelden ayrı soruşturma ve yargılama usulleri varlığını sürdürmektedir. Budüzenlemelerin gerekçesinde, devletin asli görevlerini kesintisiz yapmasının ve kamuhizmetlerinin kesintisiz yürütülmesinin önemine değinilmiş ve memurun değil yaptığıhizmetin korunduğu ifade edilmiştir.Türk hukuk sisteminde memurların görevlerinden doğan veya görevleri sırasındaişledikleri suçlardan dolayı yargılanmaları özel hükümlere tabi tutulmuştur. Bu konuda ilkhukuksal düzenleme 1872 yılında yürürlüğe konulan ?Memurin Muhakematına DairNizamname?dir. Daha sonra, bu nizamnamenin yerini 1913 (1329) tarihli MemurinMuhakematı Hakkında Kanunu Muvakkat almıştır.Soruşturmanın idare tarafından yapılmasını öngören bu Kanun 4 Aralık 1999 tarih ve23836 Sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 4483 Sayılı Memurlar ve Diğer Kamugörevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun ile yürürlükten kaldırılmıştır. 4483 Sayılı Kanungörev sırasında işlenen ancak görevle ilgisi bulunmayan suçları kapsam dışı bırakmaksuretiyle memurlar ve diğer kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri iddia olunansuçlardan dolayı yargılanabilmelerini yetkili merciin izin vermesi koşuluna bağlamıştır.Danıştay Kanunu. Hakimler ve Savcılar Kanunu gibi özel mahiyetteki pek çokkanunda özel yargılama usullerine ilişkin hükümlere yer verildiğini görmekteyiz. Ancak, buçalışmamızda memur yargılaması konusunda Memurin Muhakematı Hakkında KanunuMuvakkat'ın öngördüğü sistemin işleyişi ele alınmış ve 4483 Sayılı Kanun'un getirdiğisistem ile birlikte değerlendirilmiştir. Bu sistemin incelenmesindeki amaç. Memurlarhakkında özel yargılama sistemini savunmanın dayandığı gerekçelerin çağdaş hukukdevletinin ilkeleriyle ne ölçüde bağdaştığını ortaya koyabilmektir.Çalışmamızda öncelikle memurların özel bir yargılama usulüne tabi tutulmasınınnedenleri ve buna ilişkin sistemler ile genel hatlarıyla memurlar hakkında cezai kovuşturmausullerine değinildikten sonra, Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu Muvakkat'ın amacı,uygulama koşulları ve soruşturma yöntemi Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştayiçtiatları ile doktrindeki tartışmalar çerçevesinde ele alınarak açıklanmaya çalışılmıştır.Ayrıca, 4483 Sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanunincelenerek, bu kanunu öngördüğü ?izin sistemi? ile ilgili Memurin Muhakematı HakkındaKanunu Muvakkat'ın öngördüğü ?soruşturma sistemi?nin çağdaş hukuk devleti ilkesiningerekleriyle bağdaşıp bağdaşmadığı üzerinde durulmuştur.Sonuç olarak memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında özel yargılama sistemibenimsenmekle birlikte, 4483 Sayılı Kanun ile gelinen son aşamada idarenin oldukçaetkisizleştirildiği ve bölge idare mahkemeleri ile bir yüksek mahkeme olan Danıştay,Cumhuriyet başsavcılarının alt biriminde çalışan idari makamlar konumuna getirilmiştir. Bunedenle hiç olmazsa MMHK döneminde olduğu gibi, yapılan soruşturma hazırlık tahkikatıyerine geçmeli ve bölge idare mahkemeleri ile Danıştay'ın, memurların yargılanmalarınakarar vermeleri halinde doğrudan dava açılmış sayılmalı ve bu yönde Yasal düzenlemeivedilikle yapılmalıdır. Aksi halde mevcut haliyle uygulanmaktansa sistemin terk edilmesidaha uygun olacaktır.
Metropoliten alanlarda güvenlik sorunu ve çözüm önerileri
Bu tezin konusu Metropoliten Alanlarda Güvenlik Sorunu ve ÇözümÖnerileridir. Bilindiği üzere dünya, yaklaşık son yirmi yıldır hüküm süren hızlıbir değişim sürecinden geçmektedir. Oldukça karmaşık ve çok boyutlu olantoplumsal gelişmenin temelindeki küresel değişim dinamikleri, tüm dünyaülkelerini etkilemekte, düşüncelerde, inançlarda, geleneklerde, değeryargılarında ve kuramsal oluşumlarda yol açtıkları devrimlerle toplumlarınsosyo-ekonomik ve kültürel yapılarında köklü değişim ve dönüşümlere nedenolmaktadırlar.21. yüzyılda iletişim araçlarının baş döndürücü bir şekilde gelişmesiyle,ekonomik, siyasû ve kültürel küreselleşme zirveye çıkarak kent yönetimineyeni yükümlülükler getirmiş ve kent güvenliğinde iyileştirme ve düzenlemeçalışmalarının yapılmasını zorunlu hâle getirmiştir. Artık, cinayet, kapkaç,uyuşturucu kaçakçılığı, trafik kazaları, sahtecilik, orman katliamı, imaryolsuzlukları, organ kaçakçılığı, hatta insan kaçakçılığı olağan ve gündelikyaşamın bir parçası olarak algılanmaya başlanmıştır. Kamu Yönetimi çokönemli dönüşümler geçirmektedir. Kamu yönetimi sisteminin, gelişen vedeğişen koşullara ayak uydurmasını sağlayıcı yönde sürekli yenilenmesigerekmektedir. Tezinde özellikle metropoliten alanlarda kent güvenliğininyeniden düzenleme gereksinimi ve büyük kentlerde güvenlik sorunlarınındaha etkin ve ussal yollarla çözüme kavuşturmak düşüncesi temel hareketnoktası olmuştur.Bu çalışma dört bölüm hâlinde ortaya konulmuştur. Birinci Bölümde;kavramsal çerçevede kentin tarihsel gelişimi, tanımı, kentleşmenin tanımı,özellikleri, nedenleri, metropol kavramı, metropoliten alan yönetimi konularıincelenmiştir.İkinci bölümde; Metropoliten alan yönetiminde siyasal davranışlar vesuç ilişkisi açıklanmıştır.Üçüncü bölümde; güvenlik kavramının tanımı, devlet, bireyler, toplumve kamuoyu açısından çağırışımları, tartışmalı ve ihmal edilen bir kavramolarak yeri ve küreselleşme ile ilişkileri ele alınmıştır.Dördüncü bölümde; New York, Tokyo, Londra ve Türkiye'demetropoliten alanlarda güvenlik teşkiilatlarının yapısı ve işleyişi, Türkiyedegüvenlik teşkilatının sorunları, güvenlik alanında yapılması gerekendeğişikliklere ilişkin çözüm önerileri detaylı bir şekilde ele alınmış olup, yenibir teşkilatlanma modeli oluşturulmuştur.Sonuç bölümünde; çalışmanın özeti ve değerlendirmesi yapılarak tezbitirilmiştir.
Farklılaşmanın özel görünümleri olarak çokkültürlülük ve çokkültürcülük
İnsan, varlığını devam ettirme mücadelesini sürdürürken, diğer canlılardanayrılarak; tecrübelerini biriktirerek, kültür dediğimiz varlık alanını yaratmıştır.Sosyal bilimlerin ve Sosyolojinin cazip konularından olan bu kavramın temelolduğu ?çokkültürlülük?, tezimizin araştırma alanını oluşturmaktadır.Çokkültürlülükle bağlantılı olan ?çokkültürcülük? de çalışmamızda ele alınanönemli olgulardandır.Kültürel çeşitlilik, kültürler arası diyalog kaçınılmazdır, tüm kültürler iççoğulculuğa sahiptir, hepsi de yaratıcı etkileşimden oluşmaktadır, şeklindeözetleyebileceğimiz çokkültürlü bakış açısını içeren varsayımlara yönelikyaklaşımlar, tezimizin kapsamındadır ve bu yaklaşımların incelenmesindetarama değerlendirme yöntemi kullanılmıştır.Günümüzdeki 184 devletin 600 yaşayan dil grubuna ve 5000 etnik kimliğeev sahipliği yaptığı tahmin edilmektedir. Bu kadar çeşitli olan kültürel yapılararasındaki etkileşimden doğan kültür değişmeleri asimilasyon, eritme potasıve intibak gibi farklı kavramlarla adlandırılmıştır. Kültür değişimlerinden dahaçok, anlamlı farklılıklar gösteren kültürel öğelerin bir aradalığını ifade ederkençokkültürlülük; bu kavramla ilişkili olan fakat daha çok politik bir duruştanbahsedilirken de çokkültürcülük kavramı kullanılmıştır.Kültürler arasındaki ilk büyük etkileşim sömürgecilik dönemiyle başlamış,bu dönemle kültürleri birbirlerinden ayıran setler yıkılmıştır. Globalleşmeninyarattığı ortam da kültürler arasındaki geçişleri ve etkileşimleri daha daartırmıştır. Bu olaylar çokkültürlü toplum gerçeğinin kabul edilmesinde etkiliolmuştur. Günümüz devletlerinin toplumsal yapısı farklı kültürleri bünyesindetoplayan bir çeşitlilik arz etmektedir.Çokkültürcü politikalar 1970'li yıllarda daha çok zikredilmeye başlamıştır.Bu politikaları ve çokkültürlü toplumları konu alan kültürel çoğulculuktezlerinin hareket noktası: homojen bir devlet kurmak için uygulananunutturma ve dönüştürme siyasetlerine rağmen kültürlerin erimeyen,dayanıklı nitelikleri olduğu gerçeğidir. Yok edilemeyen kültürel unsurlarınvarlığının kabul edilmesi ve o unsurları taşıyan insanların toplumun diğerüyelerinin sahip olduğu haklardan yararlanmaya başlaması, bu haklarıntoplumun geneline yayılması bu gün de uğrunda mücadeleler verilensosyolojik, tarihi ve siyasal olguların başında gelmektedir.
Laikleşme teorisi ve küresel dini diriliş argümanı bağlamında dinsel değişim
Modernleşme, kapitalizmin ortaya çıkışıyla bağlantılı ekonomik ve teknolojikgelişmelerin etkisi altında toplumsal kurum ve alanların ileri derecedefarklılaşması ve karmaşıklaşması süreci olarak bilinir. Laikleşme, din- devletayrılığı örneğinde olduğu gibi, dinin ekonomik ve sosyal kurumlardanfarklılaşmasını ifade eden bir modernleşme örneğidir. Laikleşme aynı zamandadinin kültür ve bilinçten de ayrılmasını ifade eder. Laikleşmenin iki yönü objektifve sübjektif laikleşme olarak açıklanabilir. Dini diriliş ise, nesnel ve öznellaikleşmenin dayattığı değişmelere din adına karşılık verme girişimlerini ifadeeder.Sosyal düşünürler dinin modernleşme ve laikleşme güçleri karşısında varlığınıdevam ettirmesini beklemiyorlardı. Weber, Durkheim ve Simmel gibi dinsosyolojisinin kurucuları ve Wilson, Hadden ve Berger gibi sonrakiler,laikleşmenin sadece dinin devletten ayrılması düzeyinde (objektif laikleşme)değil, bilinç ve kültürden silinmesi düzeyinde (sübjektif laikleşme) de başarılıolacağını umuyorlardı. Onların bakış açısına göre, dünya artan oranda vekaçınılmaz olarak daha rasyonelleşmiş, aydınlanmış, kutsallıktan arınmış vebüyüden çözülmüş hale gelecektir.Ancak son yıllarda dünyanın hemen her yerinde dini mensubiyet vedavranışlarda diriliş şeklinde ortaya çıkan bir takım gelişmeler, laikleşme teziüzerinde yoğun tartışmalara neden olmuştur. Dinin diriliş katdettiğini ilerisürenler, kanıt olarak Ortadoğu'da, Güney Asya'da, Orta Asya'da ve diğerbölgelerde slam'ın yükselişi, Afrika ve Latin Amerika'da Hıristiyan sayısındakibelirgin artış ve dini terörizm gibi, ilk bakışta küresel gibi görünen bazı örneklervermektedirler.Bununla birlikte ?dinin küresel dirilişi? hipotezi henüz test edilmemiştir. Buçalışmada dini diriliş hipotezini test etmek ve alanını belirlemek için istatistikûveriler kullanılmıştır. Bu soruna eğilmek için çalışma dini mensubiyette ortayaçıkan küresel eğilimleri ele almakta ve dini inanç, değer ve davranışların zamanitibariyle değişimini ölçmeye çalışmaktadır. Çalışmada istatistiksel verilerkullanılarak, belirli bir topluluğun dindarlık derecesini ölçmek için yedi kriterbelirlenmiştir. Çalışma ayrıca birçok ülkedeki din-devlet ilişkilerini karşılaştırmaksuretiyle dini değişimin yönünü belirlemeye çalışmaktadır. Yine çalışma, ?dininözel alandan çıkışı? ve ?dini çoğulculuk? gibi diğer global dini eğilimlere bakarak,mevcut dini değişimin niteliği hakkında net bir kanaat edinmeyi denemektedir.Çalışma, dini diriliş argümanını destekleyen bol miktarda kanıtın bulunduğu,ancak sanayi sonrası toplumlar örneğinde olduğu gibi, laikleşme tezinidestekleyen istatistiki bulguların da var olduğu; dolayısıyla her iki tezin deevrensel bir geçerliliğe sahip olamayacağı sonucuna varmıştır.
Avrupa Birliği bütçesi,fonları ve Türkiye açısından bir değerlendirme
Türkiye'nin katılımının AB bütçesi üzerindeki etkisiyle ilgili yapılantahminler oldukça belirsizdir, fakat bu etkinin büyük olacağı açıktır.Türkiye'nin üyeliğinin maliyetinin müzakere sürecinin bir unsuru olacağınınönemle altını çizmek de gerekmektedir.Türkiye'nin Avrupa Birliğine katılımı hem AB hem Türkiye açısındanzorlu bir süreç olabilecektir. Ancak bu süreç iyi yönetilebilirse, her iki taraf içinde önemli fırsatlar sunabilir. Katılım için gerekli hazırlıklar önümüzdeki on yılboyunca sürebilir. Bu süre içerisinde AB gelişecektir ve Türkiye'nin de dahahızlı ve radikal bir biçimde değişmesi gerekecektir. Bu esnada müktesebatda 27 veya daha fazla üyeli bir AB'nin ihtiyaçlarına cevap verecek şekildedaha çok gelişecektir.Türkiye'nin katılımı, kültürel ve dini özellikleri ile birlikte, nüfusu,büyüklüğü, coğrafi konumu, ekonomik, güvenlik ve askeri potansiyelininbirleşik etkisinden dolayı önceki genişlemelerden farklı olabilecektir. Düşük-orta gelir ülkesi olarak, Türkiye'nin katılımı, genişlemiş AB'de, en songenişlemeye benzer bir şekilde, bölgesel ve ekonomik farklılıklarıartırabilecek ve uyum politikası için büyük bir sıkıntı oluşturabilecektir.Türkiye'nin AB'ye üyeliğinin bütçesel etkisi, Türkiye ile yapılacak malimüzakerelerin parametrelerinin 2014 ve sonrası için mali perspektiflerçerçevesinde tarif edilmesinden sonra ancak tam olarak değerlendirilebilir.Türkiye'ye yapılacak transferlerin mahiyeti ve miktarı, AB politikaları vemüzakereler sırasında Türkiye ile beraber karara varılan özel düzenlemelerlebirlikte o tarihteki bütçesel hükümler ve özellikle genel bütçe tavanı gibi bazıdeğişen etkenlere bağlı olabilecektir. Bununla birlikte, mevcut politikalartemelindeki bütçesel etkilerin ciddi büyüklüklerde olacağı açıktır.Türkiye üye olduğu takdirde harcama alanlarındaki başlıkların büyükbir bölümü etkilenecektir. Tarım alanında Türkiye, kırsal kalkınmapolitikalarını da dahil, Ortak Tarım Politikası çerçevesinde önemli tutarda malidestek almaya hak kazanacaktır. Türkiye'de tarım sektörünün büyüklüğü ileekonomik ve sosyal rolü, gelecekte AB'nin bütçe değerlendirmelerini önemlibir noktası olacaktır.Bölgesel politika açısından değerlendirildiğinde, satın alma gücüparitesine göre AB-25 ortalamasının % 28,5'i kadar kişi başı GSMH'si ileRomanya ve Bulgaristan'a yakın düzeyde bulunan Türkiye mevcut kurallaragöre AB'nin yapısal fonlarından çok yüksek bir seviyede yararlanmaya adayolacaktır. Buna rağmen Türkiye'nin AB' den umduğu desteği tahmin ederken,Komisyonun `'Türkiye'nin Üyeliği Perspektifinden Kaynaklanan Hususlar''raporundaki şu vurgular hayal kırıklığına uğramamak açısından göz ardıedilmemelidir.`'AB'nin mevcut kuralları 28 veya daha fazla üyeli bir AB'nin bölgeselfarklılıklarının giderilmesi için düzenlenmemiştir. Ayrıca mevcut kurallar,Türkiye büyüklüğünde, ekonomik gelişmişlik düzeyinde bir ülke için dahaönce uygulanmamıştır. Bu nedenle Türkiye için bu gün uygulanan politikalarve kaynak tahsisi kriterlerinin uygulanması ihtimal dahilinde görülmemektedir.Diğer yandan, bir ülkeye uygulanan toplam Yapısal ve Uyum Fonları tutarınınen çok, GSYİH'sinin en çok %4 `ü üst düzey limitinde olması şeklindekimevcut uygulamanın Türkiye için ilerde geçerli olacağı açık değildir. Budurumda Türkiye'nin özellikleri dikkate alınarak bir opsiyon mekanizmasınıngeliştirilmesi gerekli olabilecektir. Türkiye'nin katılım öncesi mali yardımlardanyararlanamayacak olması Türkiye'nin üyeliği ile birlikte dikkat edilmesigereken önemli hususlardan birisidir.''Son olarak nüfusunun büyüklüğü dikkate alındığında Türkiye'nin ABkurumlarında, özellikle Avrupa Parlamentosu ve Konseyinde, bütçe yönetimikonusunda, mevcut büyük üye devletler gibi, önemli etkisi olacaktır.
Yönetimin etkinleştirilmesi sürecinde e-Türkiye
1980'li yılların ortalarından itibaren dünya; küreselleşme, internet vebilgi çağı ile hiç olmadığı kadar hızlı bir dönüşüm sürecine girmiştir. Hayatınher alanını şekillendiren değişim dinamikleri yönetsel alanı da etkilemiş;yönetişim, e-demokrasi, e-vatandaş ve e-devlet gibi yeni kavramlarıgündeme getirmiştir. Değişimin yönü yine etkin kamu hizmeti ve vatandaştatmini olmasına rağmen bu kez soru; e-devletin ne kadar başarılıolabileceğidir.Etkin bir kamu yönetimi arayışının tüm dünyayı meşgul ediyor olduğubir dönemde Türkiye de değişimi yakalamak yolunda; gerek KalkınmaPlanlarında gerekse Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurulu Kararlarındakonuyla ilgili olarak öngörülen birçok projeye imza atmıştır. Ayrıca; bir AvrupaBirliği aday ülkesi olması dolayısıyla AB'nin çeşitli programları ve genişlemepolitikaları, Türkiye'nin Bilgi Toplumu ve E-Devlet projelerine yönvermektedir. Özellikle E-Avrupa ve E-Avrupa+ gibi aday ülkelere yönelikprogramlar e-Türkiye'ye öncülük etmektedir.Türkiye'nin etkinliğe doğru e-dönüşümü; oluşturulan e-devlet üstyapılanması, gerçekleştirilen kurumsal e-devlet projeleri ve yerel e-devletprojeleri incelenerek değerlendirilebilir. Türkiye'nin e-kültüre doğru büyükadımlar aldığı açıktır ancak; bir başka açıdan, vatandaş olarak bizlerin buuygulamalardan ne kadar memnun kaldığımız ve bu uygulamaların kaçınınetkinliğe hizmet ettiği sorularına da cevap aranmalıdır.
1974 öncesi Avrupa Birliği'nde sosyal politikalar
1951 yılında Paris Antlaşması'nın imzalanmasıyla kömür ve çelikkaynaklarının ortak yönetimini sağlamak ve bu sektörleri kapsayan ortak birpazar oluşturmak amacıyla kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ile1957 yılında Roma Antlaşması'yla kurulan, nükleer enerjinin gelişmesinisağlamak ve nükleer madenlerin asıl amaçları dışında kullanılmalarınıengellemek amacı taşıyan Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu ile bir gümrükbirliği ve sermayenin, kişilerin, hizmetlerin ve malların serbest dolaşımınınsağlandığı bir ortak pazar kurulmasını amaçlayan Avrupa EkonomikTopluluğu, özünde sosyal değil ekonomik bir birlik kurmayı hedeflemişlerdir.Sosyal politika, en genel anlamıyla devletlerin, sosyal dengesizlik veadaletsizlikleri azaltmak ve toplumsal refahı sağlamak amacıyla toplumuntümüne yönelik aldıkları kararlar ile uygulamaları ifade etmektedir. AvrupaToplulukları'nın kuruluşundan bu yana bütünleşmenin sosyal boyututartışılırken Topluluk bünyesinde bütün üye devletler arasında uygulanacaksosyal bir politikaya ihtiyaç olduğunu savunan görüşler kadar Topluluğun birsosyal politikaya ihtiyacı olmadığı yolundaki görüşler de tartışılmıştır. Butartışmalar sonucunda üye devletler arasındaki farklı sosyal politikauygulamalarının haksız rekabete yol açacağı gerekçesiyle Topluluk KurucuAntlaşması'na sosyal politika ile ilgili hükümler eklenmiştir. Bu hükümler hiçşüphesiz Avrupa Birliği'nin kendine özgü bir niteliği olan ve üye devletlerinegemenliklerinin bir kısmını Topluluğa devretmeleri ile gerçekleşen?uluslarüstü? niteliğiyle işlerlik kazanmıştır.Avrupa Birliği'nin uluslarüstü niteliğinin kendisine verdiği düzenlemeyetkisiyle Topluluğun 1974 öncesi sosyal politika uygulamaları, TopluluklarKurucu Antlaşmaları ile ikincil hukuki kaynaklar doğrultusunda faaliyetgöstermiştir. Bu dönemde Topluluğun asıl amacı olan ekonomik bütünleşmehedefi doğrultusunda ortak pazarı gerçekleştirmek için sosyal politikalar,işçilerin serbest dolaşımının önündeki engellerin kaldırılmasına yönelikdüzenlemeleri içermiştir. Bu açıdan özellikle çalışanların sosyal güvenlikhakkı, bir üye ülke vatandaşının bir başka üye ülkeye çalışmak amacıylagittiğinde ülkesinde yararlandığı sosyal güvenlik haklarını arayacağıgerekçesiyle önem taşımaktaydı. Diğer taraftan mesleki eğitim konusunda daaynı amaç doğrultusunda üye ülkeler arasında mesleki niteliklerin, eğitimsonunda verilen sertifikaların ve diğer dokümanların karşılıklı olaraktanınması hedeflenmişti.1974 öncesi dönemde işsizlik sorununun ciddi boyutlarda olmamasınedeniyle Topluluğun istihdam politikasına ilişkin düzenlemeler arka plandakalırken işyerlerinde sağlık ve güvenliğin korunması ise daha çok AKÇT ileAAET'de kömür ve çelik endüstrileri ile nükleer enerji alanlarında çalışanlarınkorunması amacıyla öngörülmüştür. Kadın ve erkek işçiler arasında eşitlikkonusu ise Roma Antlaşması'nda ücret eşitliği bağlamında ele alınmış ancakgeniş anlamda her türlü eşitliği kapsayacak şekilde yorumlanmıştır. Budönemde Avrupa Sosyal Fonu'ndan ise, ağırlıklı olarak mesleki eğitim içinyararlanılmıştır.19-20 Ekim 1972 tarihinde gerçekleştirilen Paris Zirvesinde ise, ilkdefa Topluluğun sosyal bütünleşmesinin ekonomik bütünleşme kadar önemliolduğu vurgulanarak; 1 Ocak 1974 tarihinden önce bir sosyal eylemprogramının hazırlanması kararı alınmıştır. Bu karar çerçevesinde hazırlananSosyal Eylem Programı, Avrupa Birliği sosyal politikasının gelişmesine büyükkatkı sağlamıştır. Bu tarihten itibaren gerek Kurucu Roma Antlaşması'nıdeğiştiren Antlaşmalarla, gerekse tüzük ve yönergeler gibi ikincil hukukidüzenlemelerle Avrupa Birliği sosyal politikası, bugünkü etkin konumunagelerek Avrupa Birliği için ekonomik bütünleşme kadar sosyal bütünleşmeninde önemli olduğunu gözler önüne sermiştir. Tüm bu gelişmelerle 1974 öncesidönem, Avrupa Birliği'nde sosyal politikanın ortaya çıkmasını sağlayan vesosyal politikaya temel oluşturan bir dönem olarak önem kazanmıştır.
Özelleştirme sürecinde kamu personel yönetiminden insan kaynakları yönetimine geçiş ve T. C. Ziraat Bankası örneği
Tüm dünyada hızla süren değişimler neticesinde, devletinküçültülmesi ve bunun yollarından biri olan özelleştirme kaçınılmaz olmuştur.Özelleştirme, ekonomik faaliyette bulunmak üzere devlet ya da başka birkamu kuruluşu tarafından yalnız ya da ortaklık yolu ile, sermayesinin tamamıçoğunlukla devlet ya da diğer kamu kuruluşlarına ait olarak oluşturulan,doğrudan doğruya ya da dolaylı biçimde devlet tarafından denetlenen veürettikleri mal ve hizmetlerden yararlanabilmek için karşılık ödenmesigereken iktisadi devlet teşekkülleri, kamu iktisadi kuruluşları, müesseseler,bağlı ortaklıklardan oluşan K T'lerin özel sektöre devredilmesidir.Özelleştirmenin amacı K T'lerden ve devletin yüklendiği bazı ?asli olmayan?görevlerden kaynaklanan sorunların çözülmesi ve devlete kaynaksağlanmasıdır.Özelleştirmenin özelleştirilen kurumun mülkiyet devri, bu kurumüzerindeki hakların tamamen ya da kısmi olarak devri ya da belli bir kamuhizmetinin özel sektöre devri gibi çeşitli yöntemleri vardır, bunlardan kurumve özelleştirme yapılan ülkenin yapısına uygun olanı gerektiğinde ülkeyetkililerce belirlenir. Türkiye Cumhuriyeti'nde de devletin ortaya çıkışıylaneredeyse paralel olarak başlayan özelleştirme çalışmaları 1985 yılından buyana hızlanarak devam etmektedir.Özelleştirmenin devlet yapısı üzerindeki etkilerine ve getirdiğideğişimlere bakılırsa; bunların azımsanmaması gereken bir kısmınınözelleştirilen ya da özelleştirilmesi gereken kumrulardaki personelindurumuyla ilgili olduğu görülür. Bu aynı zamanda zaten bir çok tartışmalaraneden olan ?Türk Kamu Yönetimindeki Personel Sorunları?nın daçözülmesiyle ilgilidir.Değişimin yaşandığı alanlardan biri olan kamu personel yönetimi,çağa ayak uydurmak için zamanla bu kavramın yerini alan insan kaynaklarıyönetimine dönüşmüştür. Bu dönüşüm her zaman tam anlamıylayaşanamasa da özellikle özel sektörle birebir iç içe olan hatta zaman zamanözel sektörle rekabet halinde olan K T'lerde olması gerektiği gibi daha çokkendini hissettirmiştir.Kamu personel yönetiminden insan kaynaklarından geçişle beraber,personel insan kaynağı olarak algılanmış ve insan olmaktan kaynaklanan veonu diğer üretim faktörlerinden özellikleri üzerinde durulmaya başlanmıştır.Bu noktada temelde örgüt verimini arttırmayı amaçlayan insan kaynaklarıyönetimi hem mevcut hem de potansiyel olarak ileride örgüte katılabilecekolan insan kaynaklarının memnuniyetine, planlanmasına, ve geliştirilmesineönem vermiş, bu doğrultuda oluşmuş ve gelişmiştir.Ancak bu gelişme gerek özel sektörde gerekse kamu sektöründe herzaman istenildiği gibi olmamış, beklenen sonuçları vermemiştir. Çoğunluklasadece personel departmanlarının isminin insan kaynakları departmanıolarak değiştirilmesinden ibaret olan bu değişim, kimi zamanda daha çokbüyük firmalarda ve bazı kamu kurumlarında ve K T'lerde gerçek birdeğişimin yaşanmasına sebep olmuştur.Türk bankacılık sektöründe önemli bir yere sahip olan ve kuruluşu19. yüzyıla dayanan T.C. Ziraat Bankası A.Ş. o günden bu yana yaşanangelişmeler çerçevesinde, Türk kamu yönetiminde yaşanan gelişme vedeğişimleri bu yapının bir parçası olarak yaşamıştır. Günümüzde de buçerçevede özelleştirilmesi gündemdedir. Özelleştirilmesi için öncelikle özelsektöre uyum sağlaması ve iyileştirilmesine çalışılan bankanın insankaynakları yapısı da bu uyum ve iyileştirme çalışmalarının bir parçasıdır.Modern bankacılık sektöründe var olan rekabet ortamında başarılı sonuçlaralabilmesi için bankanın insan kaynaklarında da mevcut sorunları tespit etmeve giderme; bankada daha başarılı ve verimli insan kaynakları yönetimioluşturma çalışmaları halen devam etmektedir.
Belediye iktisadi teşekküllerinin yönetimi
Belediye iktisadi teşekkülleri belediye hizmetlerinin etkinleşmesi veçabuklaşmasında bir araçtır. Bu nedenledir ki, sermayesinin belediyeye ait olduğu,yönetiminin belediyece belirlendiği, ürettiği malın ya da hizmetin büyük ölçüdebelediye tarafından satın alındığı bu şirketlerin sürekliliği ve verimli çalışmalarıgereklidir.Türk belediyecilik tarihi literatürde Tek Partili dönem,1945-1960 dönemi,1960-1980 dönemi, ve 1980 sonrası dönemi olmak üzere dört dönemdeincelenmektedir.Belediye ktisadi Teşekkülleride buna paralel olarak bir incelemeyetabi tutabilir.Bu çalışmada Belediye ktisadi Teşekkülleri; özellikleri,hukukidayanakları,kuruluş amaçları,kuruluş şekilleri,sermaye yapıları,yönetim ve istihdamyapıları açısından incelemeye tabi tutulup bu konular ayrıntılı olarak incelenmiştir.Ankara Büyükşehir Belediyesi bünyesinde bulunan şletme ve ştirakler DaireBaşkanlığı'na bağlı bulunan 14 adet şirketin 2004 yılı itibariyle sermaye yapıları,ortaklık payları incelenmeye çalışılmıştır.Dünyadaki tüm devletler ülkemizde olduğu gibi üniter devlet yapısına sahipdeğildirler. Kanada,Almanya, sviçre ve ABD gibi ülkeler fedaratif nitelik taşırlar. Buülkelerin ulusal yönetimleri tek tek eyaletlerin ya da kantonların bir ulus devlet olarakbiraraya gelme yönündeki ortak kararı ile oluşur. Bu tip ülkelerde yerel yönetimmerkezi yönetim kademesine daha az bağlıdır.Bu yüzden bu ülkelerin belediyeiktisadi teşekküllerinin yapılarıyla ülkemiz belediye iktisadi yapıları arasında farklılıklarvardır. Bu farklılıkların incelenmesi ve en uygun yönetim şeklinin bulunması içinülkeler arası farklılıkların değerlendirilmesi önem taşır.Belediye ktisadi Teşekküllerinin kurulmalarına objektif sınırlamalar getirilmeli,bu teşekküllerin serbest piyasa kurallarına göre çalışmaları sağlanmalı, yaratacaklarızarar ve maliyetlerin belediyelere yansıması önlenmeli ve siyasi amaçlı yapılanistihdamların önüne geçilerek nitelikli ve yeterli sayıda personel istihdam edilmelidir.
Kentleşme sürecinde dinsel kimliklerin dönüşümü: Ankara örneği
Bu çalışma kentleşme sürecinde Alevi dinsel kimliğinin nasıl dönüştüğünü AnkaraAlevilerini baz alarak açıklamaya çalışmaktadır. Alevilik merkeze uzak bir çevrehareketi olarak kendi içine kapalı bir toplumsal yapılanmadır. Bu toplumsal yapılanmainanç boyutunda kurumlar yaratmış ve geleneksel Alevilik bu kurumlar içindeoluşturulmuştur.Kentleşme sürecinde kırdan kente gelen Aleviler bu kurumlardan yoksun kalıncageleneksel Aleviliğin toplumsal yapısı ve dinsel kimliği çözülmüştür.Araştırmamızda Aleviliğin inanç sistemi, ibadet biçimi ve toplumsal yapısındakentleşme sürecinde nasıl bir dönüşüm olduğu açıklanmaya çalışılmıştır.Aleviliğin inanç esasları bağlamında yürütülmesi ve gerekli ritüellerin yaşayagelmesi Dede ailelerinin bu inançları nesilden nesile aktarmasıyla mümkün olmuştur.
Türkiye'de yaşayan Doğu Türkistan kökenli Uygur Türklerinin sosyo-kültürel kimlikleri Kayseri örneği
ÖZETnsanlar tarihi süreç içersinde, ticaret veya yeni yerler keşfetmek arzuları yanısıra savaş, siyasi baskı, soykırım ve kuraklık gibi afetler nedeniyle toplu şekilde yerdeğiştirmek zorunda kalmışlardır.Göç olarak nitelenen bu yer değiştirme sayesinde topluluklar farklıcoğrafyalarla birlikte farklı kültürlerle de karşılaşmışlardır. Bu karşılaşma kimi zamanbir çatışma, kimi zamanda uyum içersinde birlikte yaşama şeklinde ortaya çıkmıştır.Tez çalışması da bu çerçevede, çok uzak bir coğrafyadan ülkemize gruplarhalinde göç etmek zorunda kalan ?Doğu Türkistanlı Uygur Türkleri? ni kapsamaktadır.Çalılşmada, Kayseri bölgesine toplu halde yerleştirilen ve burada yaşayanyaklaşık 650 kişiden oluşan D.Türkistanlı Uygur Türklerinin, göçten önceki ve sonrakıyaşamları incelenmiştir. Ortaya çıkan değişimin ölçülebilmesi amacıyla Kayseri'debulunan gruba yönelik anket çalışması gerçekleştirilmiş, mülakatlar yapılmış,gözlemlerde bulunulmuştur.Araştırmalar neticesinde Türkiye/Kayseri'de yaşayan D.Türkistanlı UygurTürklerinin, benzer kültürel kodlara sahip olmanın verdiği avantajla, Türkiye'de AnaÜst Kültürel Sisteme entegrasyonu büyük oranda gerçekleştirdikleri, bunun yanı sıradiaspora özelliğinden kaynaklanan bazı hassasiyetleri de korudukları tespit edilmiştir.
Nükleer enerji üretim sürecinde kazalar, nükleer atıklar ve çevre sorunları
Canlı yaşamı ve doğal dengeyi tehdit eden çevre sorunları, dünyanınen önemli sorunlarından birisi olarak karşımızda durmaktadır. Doğalkaynakların aşırı tüketilmesiyle doğa kendi kendini yenileyemez durumagelerek tahrip olmakta, ekolojik denge bozulmaktadır.Enerji kaynakları, yerkürenin ihtiva ettiği hızla tüketilen kıtkaynaklarından olması nedeniyle tüm dünya ülkelerinin gündemindeekonomik, politik ve stratejik denge unsuru olarak hayati önem taşımaktadır.Diğer taraftan ise, enerji kullanımının çevresel sonuçları tüm dünya için aynıderecede önemli olmaktadır. Bu nedenle dünya gündeminde yer alannükleer enerjinin çevre ve insan sağlığına olumsuz etkileri nedeniyle, özelliklegelişmiş ülkeler vazgeçme eğilimindedir. Meydana gelen nükleer santralkazaları, atık sorunlarının çözümlenememiş olması, ekonomik olmayışı bueğilimin temel nedenlerindendir.Özellikle gelişmiş ve ileri teknolojilere sahip ülkeler; nükleer enerjidenuzaklaşan yeni politikalara yönelim içerisindedir. Bu yönelim, halihazırdadaha iyi ve temiz nitelikleri olan sürdürülebilir enerji anlayışıdır. Bu anlayış,enerjinin etkin ve verimli kullanımı, enerji tasarrufu ve enerji üretimikonusunda temiz, güvenilir, tükenmez ve yenilenebilir kaynaklarayönelmektedir.
Belediye hizmetlerinin özelleştirilmesi
Günümüzde şehirler hızla büyümekte ve şehirlerde karşılaşılanproblemler insanların sayısı ile birlikte artmaktadır. Hızlı şehirleşmebelediyelerin sunduğu kamu hizmetlerine olan talebi arttırmaktadır. Bu durumkamu hizmetlerinin sunulmasında yeni ve dinamik yaklaşımları kaçınılmazkılmaktadır.Özelleştirmenin yaygınlaştığı günümüzde, yerel yönetimlerde bazıhizmetlerin arzında çeşitli yöntemlerin kullanılmasıyla, bu tür hizmetlerinbürokrasiye takılıp gecikmesi önlenirken, üretimde de verimlilik artışıgörülmektedir. Kaynak yetersizliği, bürokrasiden kaçmak, teknik personeleksikliği, vesayet dışına çıkmak gibi arayışlar, yerel yönetimleri alternatifhizmet sunma yöntemlerini kullanmaya teşvik etmektedir.1970'li yılların sonlarına doğru aranan yöntemler içerisinde en fazlaönem arz edeni özelleştirme olmuştur. Bugün öncelikle gelişmiş ülkelerdegörülen özelleştirme uygulamaları dünya ölçeğinde yaygın bir şekildeuygulanmaktadır.Bu çalışmanın birinci bölümünde, kamu hizmetinin tanımı, özelliklerive türleri ile kamu hizmetlerinin merkezi ve yerel yönetimler tarafındanyürütülmesi incelenmiştir. kinci bölümde özelleştirme kavramı,özelleştirmenin nedenleri ve yararları açıklandıktan sonra genel olarakuygulamada rastlanılan özelleştirme yöntemleri anlatılmıştır. Bu yöntemlerinbir bölümü ülkemiz koşullarında sınırlı bir uygulama alanı bulabilmekteysede, belediyelerimiz açısından yol gösterici nitelikte oldukları için bu bölümdebu yöntemler hakkında bilgi verilmiştir. Üçüncü bölümde, özelleştirmeyeöncülük eden ve özelleştirme uygulamalarını başarı ile diğer ülkelereaktarabilen ngiltere, ABD ve Fransa'daki belediye hizmetlerininözelleştirilmesi ile Türkiye'de belediye hizmetlerinin özelleştirilmesiuygulamaları üzerinde durulmuştur. Dördüncü bölümde, belediyehizmetlerinin özelleştirilmesinden beklenen faydalar ve belediye hizmetlerineliberal açıdan yaklaşanlara getirilen eleştiriler, özelleştirmenin meydanagetirebileceği sakıncalar ve çözüm önerileri ele alınmıştır.
Sosyolojik bakış açısıyla yolsuzluk olgusu
ÖZETBu çalışmada Türkiye'de yaşanan yolsuzluk olgusunun ne olduğu, nasıl birtarihi seyir gösterdiği sosyolojik bir bakış açısıyla ele alınmıştır. bir suç türü olanyolsuzluk suç sosyolojisi kapsamında açıklanmış, yolsuzluk olgusunu ortaya çıkarannedenler belirtilmiştir.Bu çalışmanın amacı; sosyolojik teoriler ve olgulardan hareketle bir suç türüolan yolsuzluğun açıklanması ve olgunun Türkiye'deki boyutunun tasviri ve olanıntespitidir.Bu çalışmada yöntem olarak söylem analizinin bir türü olan nicel analizkullanılmıştır. 2005 yılı tirajları dikkate alınarak ilk üç medya gurubunun birergazetesinin yolsuzluğu hangi sıklıkla sayfalarında haber yaptıkları tespit edilerekgenel olarak medyanın yolsuzluk olgusuna suçuna bakış açısı analiz edilmeyeçalışılmıştır.Yolsuzlukla mücadelenin iktidarlara karşı yapıldığı ve bu mücadelede özgürbasın örgütlenmesine çok önemli görevler düştüğü ön kabulünden hareketleTürkiye'de medyanın yolsuzlukların üzerine gitmekte yetersiz kalmasının yolsuzluğunönlenememesinin sebeplerinden biri olduğu sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Yolsuzluk, Saydamlık, Medya, Banka, Suç.
Türkiye'de halk eğitim hizmetlerinin yönetimi ve halk eğitim merkezlerinin etkililiği üzerine alan araştırması
Eğitim hayatın olmazsa olmaz faktörlerinden biridir. Halk eğitimi iseyetişkinlerin fazlasıyla olduğu dünyamızda daha da vazgeçilmezdir.Halk eğitimi halkın bireysel, toplumsal, kültürel ve ekonomik ihtiyaçlarınıkarşılamasında önemli rol oynar. Halk eğitimi, bireye yeni bilgi becerikazandıran, bireyin tutumlarını ve bakış açılarını değiştiren, onun hayattabaşarılı olması yeni ortamlara ve durumlara uyum sağlamasına yardımcıolan, kişisel gelişimini sağlayan, mesleki gelişimini sağlayan, yeni meslekedinmesini sağlayan, boş zamanlarını değerlendirme imkanı sunan, ulusalkalkınmaya katkı sağlayıcı insan gücünü yetiştiren ardışık bir eğitimdir. Halkeğitimi örgün eğitime girememiş, örgün eğitimden ayrılmış ya da örgüneğitimden sonra eğitime devam etmek isteyenlere eğitim imkanı sunar. Halkeğitimi esnek, kısa sürede yetişkinin ihtiyacını karşılayıcı olan, gönüllülükesasına dayanan, yetişkinin görüşünü öğrenme ortamına katan bir eğitimdir.Bu tez, halk eğitimi alanında literatüre dayalı ve bilimsel araştırmayı(anket) içeren önemli bir çalışmadır. Türkiye'de Halk Eğitim HizmetlerininYönetimi ve Halk Eğitim Merkezlerinin Etkililiği Üzerine Alan Araştırması? adlıtez iki ana kısımdan oluşmaktadır. İlk kısım iki bölümden meydanagelmektedir. Birinci bölümde halk eğitimin tanımı, halk eğitimini gerektirennedenler, yetişkin eğitimi, halk eğitim programları ve halk eğitimin hukuksaltemelleri üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde Türkiye'de halk eğitimi tarihselgelişimi, Türkiye'de halk eğitim örgütü, halk eğitimi ve örgün eğitimi ve iletişimüzerinde durulmuştur. Böylece ilk kısımda halk eğitimi alanında literatüredayalı araştırma yapılmıştır.İkinci kısım ise bir bölümden oluşmaktadır. İkinci kısımda yer alanüçüncü bölümde ise ?Halk Eğitim Merkezlerinin Etkililiği Üzerine AlanAraştırması? yer almaktadır. Ampirik kısmı oluşturan bu bölümde Ankarailinde seçilen dört Halk Eğitim merkezindeki ?yönetici, öğretmen ve kursiyer?görüşleri yer almaktadır.Ankara'da mevcut 25 Halk Eğitim Merkezinden 4 tanesi örneklem olarakseçilmiştir. Araştırmada toplam 349 anket geri dönmüştür vedeğerlendirmeye alınmıştır. Çankaya, Keçiören, Yenimahalle, ve GölbaşıHalk Eğitim Merkezlerinde yapılan araştırmada betimsel (survey) araştırmayöntemi kullanılmıştır.Sonuç ve öneriler ise halk eğitim merkezlerinin etkililiği ile ilgili sonuçlarve yapmış olunan öneriler yer almaktadır.Ayrıca bu tezin ampirik kısmında, öğretmenlerin halk eğitimi (androgoji)alanında eğitim almasının yetişkinlerde öğrenmeye olumlu etki yapacağı,programların süre ve içerik yönden halkın bireysel ihtiyaçlarının dikkatealınması hâlinde daha etkili olacağı, programların iş piyasasının ihtiyaçlarınacevap verecek şekilde güncel olarak hazırlanmasının önemi, esnek birprogram, kurs bitiren kursiyerler hakkında geri bildirim alıp programlarınıngeliştirmenin önemi, sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yapmanın yararlarıüzerinde durulmuştur.
Türk kamu yönetiminde hizmete alma politikaları
?TÜRK KAMU YÖNETİMİNDE HİZMETE ALMA POLİTİKLARI?SÜHA OĞUZ ALBAYRAKÖZETBu çalışmada, Türk kamu yönetim sistemi içinde kamu hizmetlerine personelalma politikalarının gelişimi analiz edilmeye çalışılmıştır. Bu amaçla öncelikle kamuhizmeti, kamu yönetimi ve kamu personeli kavramları incelenmiş ve aralarındaki ilişkivurgulanmak istenmiştir. Bundan sonra, yıllar içinde Türkiye'de hizmet almapolitikalarının gelişim evreleri ele alınmış ve şu anda uygulanmakta olan hizmetealma yöntemleri anlatılmıştır.Analiz çalışmalarına göre, Türkiye'de uzun yıllar, kamusal istihdam işsizliği önlemearacı olarak kullanılmıştır. Ancak son dönemde yaşanan ekonomik krizlerin ve kamuyönetimi anlayışındaki gelişmelerin de etkisiyle, sistemin değişmeye başladığı,hizmete almanın liyakat ilkeleri çerçevesinde yürütülmesinin önemli ölçüdebenimsendiği değerlendirilmektedir
Kamu personel rejimi içerisinde devlet memurlarının başarısının değerlendirilmesi ve başarıya dayalı ücretin devlet memurlarına uygulanabilirliği
Devlet memurlarının başarısının değerlendirilmesi ve başarıya dayalıücretin Devlet memurları ücret rejimi ile ilişkilendirilmesi bu çalışmanın temelçerçevesini oluşturmaktadır.Çalışmanın birinci bölümünde, başarı değerlendirmesi kavramı elealınmış, kavram tanımı yapıldıktan sonra başarı değerlendirmesine ilişkinteorik bilgilere yer verilmiştir. İkinci bölümde, devlet memurlarının başarısınındeğerlendirilmesine ilişkin ilgili mevzuatta yer alan açıklayıcı bilgilere yerverilmiştir. Üçüncü bölümde ise, ücret ve başarı değerlendirmesine dayalıücrete ilişkin açıklayıcı bilgilere yer verilmiştir. Dördüncü bölümde, ülkemizkamu yönetiminde uygulanmakta olan kamu personeli ücret rejimiincelenmiş, kamu yönetimi reformu kapsamında yer alan Kamu YönetimiTemel Kanun Tasarısı, Kamu Personeli Rejimi Kanun Tasarısı ve kalkınmaplanlarında yer alan başarı ve başarıya dayalı ücret kavramı irdelenmiş,başarı ve başarıya dayalı ücret sisteminin gerek mevcut mevzuatçerçevesinde uygulanmasında gerek se reform çalışmaları çerçevesindeuygulanmaya geçmesi halinde ortaya çıkabilecek sorunlar ve bunlara yöneliköneriler üzerinde durulmuştur.Sonuç bölümünde ise, yapılan değerlendirmeler ışığında konu birbütün olarak ele alınmış ve başarıya dayalı ücretlendirmenin Devletmemurlarına uygulanması hakkında bazı değerlendirmelere yer verilmiştir.
Türkiye`de organize suçlar içerisinde narkotik suçlarının yeri ve durumu
Organize suç kavramı üzerinde henüz uzlaşılmış bir tanım mevcut değildir.Organize suçun çok yönlü ele alınmadan incelenmesi bu konuda mücadele edenbirimleri yanlış yönlendirecektir. Sadece hukuki açıdan değil sosyolojik açıdan dakonunun incelenmesi ile organize suçun veya mafianın ne olduğu ortaya konabilir.Türkiye'de organize suçların gelişimine bakıldığında, mafianın köklerininOsmanlı mparatorluğu'na; özellikle Celali syanlarına kadar uzandığı görülmektedir.Bu doğrultuda külhanbeyleri ve kabadayılar bugünkü organize suç patronlarınınöncüleri sayılmaktadır.Cumhuriyet dönemine bakıldığında ise bu tür yapılanmaların kökenindedönemsel olarak ülkede çeşitli nedenlerle devlet otoritesinin zaafa uğraması sonucumeydana gelen boşluğu doldurmak üzere ortaya çıkan yeni güç odaklarının yattığıgörülmektedir. Özellikle 1960'lı yıllarda organize suçların değişim geçirerek dahaprofesyonel hale gelmeye başladıkları görülmektedir. Bu yıllardan itibaren Türkmafiası uyuşturucu madde kaçakçılığı (özellikle eroin kaçakçılığı) ile uğraşmayabaşlamıştır.Uyuşturucu madde kaçakçılığı, yapısı itibariyle bir organize suçtur. Uyuşturucumadde kaçakçılığını motive eden etkenler; uyuşturucu madde bağımlılığınınyaygınlığı, uyuşturucu madde fiyatları, terörist faaliyetler ve meydana gelen siyasideğişikliklerdir.Türkiye, bölücü ve sol terör örgütlerin uyuşturucu madde kaçakçılığı yoluylaeylemlerine finansman sağladıkları bilinciyle uyuşturucu madde kaçakçılığını birinsanlık suçu olarak görmüş ve bu suç tipine karşı devletin tüm kurumlarıyla birlikteçok yönlü olarak mücadele etmektedir.Yıllardır doğu ile batı arasında bir kültür ve ticaret köprüsü olan Türkiye, aynışekilde uyuşturucu madde kaçakçılığında da bir köprü görevi görerek çift taraflıakıma maruz kalmaktadır. Türkiye'de, özellikle esrar, ecstacy ve kokain kaçakçılığı içpiyasaya yönelik olarak yapılmakta iken afyon ve türevleri, captagon ve asetikanhidrit kaçakçılığında Türkiye doğu ile batı arasında transit bir ülkedir.Organize suçlar bağlamında uyuşturucu madde kaçakçılığı ile mücadeleninuluslararası işbirliği içerisinde ve profesyonel bir şekilde sürdürülmesi gerekmektedir.Bu kapsamda Türkiye'de önemli adımlar atılmıştır. Nitekim TADOC sayesindemücadeleci birimlerde çalışan personel ve hatta bölge ülkelerin personeli teknolojininsunmuş olduğu en son imkânlardan faydalanarak eğitilmektedirler.Uyuşturucu madde kaçakçılığıyla, devletin tüm kurumları arasındakoordinasyon sağlanarak tam donanıma sahip mücadeleci birimler vasıtasıylamücadele edilmelidir. Ancak, salt polisiye tedbirler ile bu mücadelenin başarıyaulaşması mümkün değildir. Bu faaliyetlerin yanında halk da sürekli olarakbilinçlendirilerek ve bilgilendirilerek mücadeleye ortak edilmeli ve toplumun pozitifdeğerleri artırılmalıdır. Bu bağlamda ahlaki çöküntü ve toplumsal yozlaşmanın önünegeçilmesi büyük önem arz etmektedir.Türkiye'de 2000 ile 2005 yılları arası meydana gelen kaçakçılık, mali veorganize suç olaylarına bakıldığında yaklaşık % 35'ini narkotik suçu oluşturmaktadır.Uyuşturucu madde kaçakçılığı ile karapara aklama olayları gündeme gelmeyebaşlamıştır.MASAK'ın yapmış olduğu çalışmalar kapsamında karapara aklama suçunailişkin olarak Cumhuriyet Başsavcılıklarına karapara aklama suçunun işlendiğigerekçesi ile suç duyurusunda bulunulan dosyaların % 41'ini uyuşturucu maddeticareti oluşturmaktadır.
Turizmin kentleşme sürecine etkileri: Alanya örneği
Tüm Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de, turizm faaliyetleri çok hızlı birbiçimde artış göstermektedir. Turizmin gelişmesi ile birlikte özellikle turizmbölgelerindeki kent ve kasabalarımızın dokusunda önemli değişimleryaşanmaktadır. Bu esnada tarihi eserler ve geleneksel dokunun korunmasıgibi önemli konular göz ardı edilmeden, kent içi ulaşımın düzenlenmesinin,kentsel çevre kalitesinin arttırılması ve kent kimliğinden kentli yaşamkalitesine uzanan bir kentsel gelişmenin uygulanması ülkemize gelenyabancı turistlerin memnuniyetini kazanmak açısından bir zorunluluktur.Çalışma alanımız olan Alanya'da son dönemlerdeki turizmfaaliyetlerinin artması ile kentleşme konusunda da önemli gelişmeler sözkonusudur. Bu süreçte öncelikle turizm sektörü ile ilgili şehir planlamasisteminin, toplumsal değerleri içeren bir şekilde, planlama, tasarım vemimarlık açısından ekolojik Rönesans diye nitelendirebileceğimiz yaklaşımınilkelerine uyumlu duruma getirilmesi gerekmektedir.
Sokağın yoksun çocukları üzerine sosyolojik bir analiz: Ankara örneği
ÖZETYoksulluk ve gecekondu yaşamı, özellikle çocuklar için riskli ortamlarınoluşmasına ve çocukların bu bağlamda sokağa yönelmesinde önemli roloynamaktadır. Ekonomik yetersizlikler, çocukları aile bütçesine katkıda bulunabilmekamacıyla, erken yaşta çalışmaya itmektedir. Yasaların çocukların çalışmasınıyasaklaması nedeniyle, bu çocuklar saatler boyu kendi iradeleri dışında sokaktaçalışmak zorunda kalmakta ve bu bağlamda marjinal-yasadışı işlere yönelmeeğilimi göstermektedirler.Bu çalışmanın temel amacı, şehir merkezinin dışında yer alan, kentin tüm altve üst yapılarından asgari derecede yararlanabilen, her türlü riske açık bölgelerolarak nitelendirilen gecekondularda yaşayan çocukların, sokağa yönelme riskitaşıma ihtimalini belirlemek ve sokaktaki yaşam durumlarını betimlemeye çalışmaktır.Ankara İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü'ne bağlı çocuk ve gençlik merkezlerinin yanısıra Ankara'nın Ulus, Kızılay ve Bakanlıklar'ı içeren-sokakta çalışan çocuklarınyoğun olarak bulundukları-hatlarda gerçekleştirilen incelemeler sonucu 45 çocuklave 20 aile ile görüşülmüştür. Veriler, çocuklar ve yetişkinler için ayrı düzenlenengörüşmeler yoluyla elde edilmiştir. Araştırmanın bulguları, yoksul gecekonduailelerinin kentlileş(e)memesinin ve buna ek olarak ta ekonomik zorluklarıaşamamalarının aile içi çözülmeleri körüklediği bu bağlamda da çocukların üzerindenkalkan kontrol mekanizmasının, sokağın çocuk için birer cazibe merkezi halinialdığını göstermektedir.
Türkiye'de Kürt sorunu ve azınlık tartışmaları
Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşı olan Kürtlerin çok büyük birkısmı varolan toplumsal yapıyla ve ana kültür kalıbıyla bütünleşmiş olarakhayatlarını sürdürmekteyken; bir kısmı, hukuksal anlamda azınlıklara verilenhaklar içinde yer alan çeşitli taleplerle, ulusal ve uluslar arası hukuktarafından azınlık olarak tanınmalarında ısrar etmektedirler.Osmanlı egemenliğine girdikleri dönemden itibaren herhangi birayrıma tabi tutulmayan Kürtler; 20 nci yüzyıla kadar geçen süre içinde diğerbütün Müslüman unsurlar gibi, Osmanlı'nın ortak kültür birikimine dahilolmuşlardır.Merkezi otoritenin zayıflaması sonucunda bütün ülke genelinde olduğugibi Doğu bölgesinde de isyan olayları meydana gelmişse de, bunlar siyasiya da dini bir mahiyet taşımamıştır. I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadeledönemdeki hareketler de bütün Kürt aşiretlerini kapsayan etnik temellihareketler değildir. Cumhuriyet döneminde 1960'lara kadar meydana gelenhareketler ise Kürt isyanı şeklinde değerlendirilebilecek bir karaktertaşımamaktadır.1960 Darbesi ve ardından gelen yeni Anayasa süreci, Kürtçüfaaliyetler için uygun bir ortam oluşturmuştur. Bu dönemle başlayanhareketler ise öncekilerden farklı olarak ?ayrılıkçı? niteliktedir.Bugün, ayrılıkçı taleplere terörist PKK ile onun DTP'ye kadar uzananpartilerinde, örgütlerinde ve yoğun propagandalardan etkilenen bir kısım373taraftarında rastlanmakta olup; hukuksal anlamda azınlıklara tanınan çeşitlihaklar da bu grup tarafından dile getirilmektedir.Ancak, bir azınlık grubunun varlığından söz edebilmek için grubunsahip olması gereken kriterler ve azınlık türleri açısından konu elealındığında, Kürtlerin azınlık karakteri sergilemediği; Kürtçülerin Türkiye'denayrılma anlamına gelebilecek bir self determinasyon talep etme hakkınasahip olmadıkları; etnik federasyon ya da bölge özerkliği şeklinde dilegetirdikleri çözümlerin ise uygulanabilir olmadığı anlaşılmaktadır.Türkiye'de sorun, -Kürtçülerce iddia edildiğinin aksine- sosyolojikanlamda farklı bir takım karakteristiklere sahip kimselerin varolması vebunların kendilerine uygun bir hayat tarzı sürmek istemeleri değildir. Sorun,Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlarını temsil ettiğini iddiaeden, ancak kendileri dışındaki Kürtler tarafından temsilci olarakkabullenilmeyen bir grubun; bölücü hedefleri doğrultusundaki çeşitlitaleplerini, hukuki bir statü içinde tanımlattırmaya çalışmasıdır. Dolayısıyla,kimi çevrelerce ?Kürt Sorunu? olarak adlandırılan olgu gerçekte bir ?KürtçülükSorunu?dur.
Yönetim etiği açısından seçilmiş ülke uygulamaları ışığında Türkiye örneği
Kamu yönetiminde etiksel davranış, demokratik hükümetlerinyasallığını, dürüstlüğünü, hesap verebilirlik ve nesnelliğini sağlama vekorumada önemli bir role sahiptir.Yolsuzluk, kötü yönetim, patronaj gibi yönetsel hastalıklar, kamuyönetiminin temel sorunları arasında yer almaktadır. Bu hastalıklarıiyileştirmek, etiksel norm ve standartları güçlendirmek, yönetim ve toplumdakikamu gücünü sağlamada hayati bir unsurdur.Ülkelerin demokrasi ve gelişme düzeyleri, yönetim etiğiningelişmesinde doğrudan bir etkiye sahiptir. Ülkeler daha zengin ve demokratoldukça, daha az yolsuzluğa karışmakta ve dolayısıyla etik-dışı durumlarelimine edilmektedir. Çünkü, bilim ve nesnellik temelli bir kamu yönetimi vebir etik alt yapı oluşturarak gelişme ve modernleşme sürecinihızlandırmaktadırlar. Bu doğrultuda, seçilen karşılaştırmalı ülke uygulamalarıve uluslararası kuruluşlardaki yönetim etiği politikaları ülkemizdeki etiksel altyapının geliştirilmesine yardımcı olacaktır.Pek çok yasal düzenleme yapılmasına rağmen, Türkiye'dekurumsallaşma yönündeki temel çalışma, 25/05/2004 tarihinde çıkarılan ve5176 sayılı Kanun kapsamında oluşturulan ?Kamu Görevlileri Etik Kurulu?dur.Yönetim yapısına pek çok katkı sağlaması beklenen bu Kurul, etikselsorunların varlığı halinde bir tavsiye ve inceleme birimi olarak karşımızaçıkmaktadır.Sonuç olarak, kamuda etik ilkeleri ve etik kültürü hakim kılmak, uzunve kararlı bir sürecin takibi ve beraberinde siyasi iradenin desteği, etik-dışıdurumlara karşı geliştirilecek mekanizmaların işlerliği ve toplumsal farkındalıkile mümkün olacaktır.
Tek parti döneminde kadın milletvekillerinin seçimi (1923-1946)
Türkiye'de hâlâ varlığını sürdüren yaygın kanının aksine, kadınlar hakları içinköklü bir mücadele vermişlerdir. Kadın hareketi ilk kez, Tanzimat dönemindebaşlamış, II. Meşrutiyet döneminde örgütlü bir güç haline gelmiş, Cumhuriyetdöneminde ivme kazanmıştır. Bu dönemde kurucu iktidar ?sınıfsız, imtiyazsız bir kitleyaratma? hedefiyle simgelenen ideolojik algısıyla, toplumda ortaya çıkabilecekayrışmaları önlediği gibi kadınların hak mücadelelerine de izin vermemiştir.Kadınların, sosyal, ekonomik ve siyasal hakları için uğraşlarını aşırı, radikal vezamansız bulmuş, bu hakların zamanı geldiğinde kendilerine verileceğini söyleyerekkadın hareketlerini bastırmıştır.Bu çalışma, tek parti dönemi boyunca kadın parlamenterlerin, yükseksayılabilecek bir oranda (%4) mecliste temsil olanağına sahip olması ve 1946'da çokpartili düzene geçilmesiyle, paradoksal bir biçimde, kadın temsilcilerin meclistekioranlarının ülke demokratikleştikçe gözle görülür bir şekilde düşmesinden hareketleiki dereceli seçim sisteminin bu yüksek oran üzerinde etkili olduğu yargısına vekadınlara demokrasiyi ve modernleşmeyi simgeleme rolünün atfedildiği olgusunaulaşmaktadır. Demokratik bir seçim sisteminden oldukça uzak iki dereceli seçimsistemi ile ilk kadın parlamenterlerin siyasal hayatlarında aday olmak için yarışmakgibi bir kaygıları olmamıştır. Dolayısıyla meclis içi faaliyetlerinde de aktif bir tartışmacıolamadıkları, seçkinci yapıları sonucunda ülke sorunları ve kadın sorunlarından uzakoldukları vargısıyla son bulmaktadır.Bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm cumhuriyet öncesi vecumhuriyet sonrası dönemde Türkiye'de kadın hareketlerinin ortaya çıkışı ve gelişimiile ilgilidir. Buradaki amaç, Türkiye'de kadın hareketlerinin varlığını ve kadınların eldeetmiş oldukları kazanımları ortaya koymaktır.İkinci bölüm, 1923-1946 yıllarını kapsayan Tek parti döneminin genel siyasalözellikleri; kuruluşu, gelişmesi, ideolojisi ve dönemin seçim sitemi ile ilgilidir.Üçüncü bölüm, ilk kadın parlamenterlerin biyografik özellikleri ve parlamentoiçi faaliyetlerinin incelendiği bir bölümdür.
Avrupa Birliği'nde karar alma prosedürleri
Altı Batı Avrupa ülkesinin 1951 Paris Antlaşması'yla savaş sanayinin temelmaddeleri olan demir ve çeliğin üretim ve kullanım yetkisini kurdukları uluslarüstü bir organavermeleri ile başlayan Avrupa entegrasyon süreci, başlangıçta öngörülenin çok ilerisinde biraşamaya ulaşmıştır.Gelişim sürecinde, Avrupa Birliği (ve Topluluğu) hukuku, kurumsal yapısı vekarar alma prosedürleri de değişmiştir. Bu değişimin üç temel eğiliminden birincisi Birliğin(ve Topluluğun) yetki alanının artması, ikincisi daha hızlı ve etkin karar alması ve üçüncüsüise demokratik meşruiyet olmuştur.Birliğin münhasır ve üye ülkelerle yarışan yetkilerinin yanına Avrupa BirliğiAntlaşması ile yetki ikamesi ilkesinin de temel ilke olarak eklenmesiyle, Birlik kurumlarınıntakdir yetkisini arttıran bir anayasal güç sağlanmıştır.Başlangıçta, uluslararası antlaşmalarda teamül olduğu üzere oybirliği ile kararalınması benimsenmiştir. Ancak, zamanla Konsey'in nitelikli çoğunluklu oy ile karar alacağıkonuların sayıları arttırılmıştır.Avrupa Parlamentosu, ulusal parlamentolara benzeme yönünde gelişmektedir.Avrupa Birliği, daha geniş alanlarda etkili olan, demokratik meşruiyetinigüçlendiren, daha kolay işleyen ve daha kolay anlaşılabilen karar alma prosedürlerine doğrubir gelişim içindedir.
Kamu kurumlarında ISO 9000 uygulamaları (Bağ-Kur örneği)
Ekonomik, teknolojik ve sosyal hayatta son yirmi yılda yaşanangelişmeler, bir çok alanda olduğu gibi, kamu yönetimini de değişime zorlamışvevatandaşların beklentilerine zamanında cevap verebilen kurumsal yapıların veyönetim anlayışlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Kalite odaklıyaklaşımlar ise, özel sektörün ardından kamu yönetimlerinin de dikkatini çekmiş,vatandaşların memnuniyetini ve sürekli gelişmeyi esas alan Kalite Yönetiminegeçişsüreci başlamıştır.Japonya'da ortaya çıkan ve buradan tüm dünyaya yayılan Toplam KaliteYönetimini uygulamak isteyen kuruluşların yaygın olarak başvurduklarıilk yol,ISO 9000 Standartlarıtarafından belirlenmiş olan Kalite Yönetim Sistemininkurulmasıve bu sistemin belgelendirilmesidir.Bağ-Kur, yaklaşık 16 milyon vatandaşın sosyal güvenliğini temin eden birkurum olarak, 2001 yılında Kalite Yönetim Sistemini uygulamaya karar vermişvebu alanda ortaya koyduğu çalışmalarınıbugüne kadar sürdürmüştür.ISO 9001 Kalite Yönetim Sistemini kurmak ve sistemin sonuçlarındanyararlanmak isteyen kamu kurum ve kuruluşlarına yol göstermesi bakımındanönem taşıyan bu çalışmada, Kalite Yönetim Sistemi ve bu sistemin gerekleri, ISO9001:2000 Standardının şartlarıile birlikte değerlendirilmişve Bağ-Kur'da KaliteYönetim Sisteminin kurulması ve Standart şartlarının yerine getirilmesiincelenerek uygulanan bu sistemin başarısıaraştırılmıştır.Toplam beşbölümden oluşan çalışmanın ilk üç bölümü kaynak taramaniteliğinde olup, kavramsal çerçeve oluşturulduktan sonra Kalite Yönetim Sistemi,ISO 9001:2000 Standardıparalelinde incelenmişve kamu yönetiminde kaliteyaklaşımının gerekliliği ve karşılaşılabilecek sorunlar ifade edilmiştir. Son ikibölümde ise, çalışmanın yapıldığıkurumun yapısıve Kalite Yönetim Sistemiuygulamalarıanlatılmış, bu uygulamaların başarısı, kurum çalışanlarına vekurumdan hizmet alan vatandaşlara yönelik olarak yapılan iki ayrıanketçalışmasında değerlendirilmiştir.Çalışmanın ilk bölümünde kalite ile ilgili kavramların tanımları, kaliteyaklaşımlarıyla birlikte anlatılmıştır. İkinci bölümde standardizasyon ve IS0 9000Standartları ele alınarak bu standartlardan ISO 9001:2000 Standardınınşartlarına yer verilmiştir. Çalışmanın üçüncü bölümünde kamu yönetimininözellikleri ile mevcut yapıda var olan sorunlar anlatılarak kamu yönetiminde kaliteyaklaşımların gerekliliği ortaya konmuş, kamu yönetiminin genel yapısıiçindeortaya çıkmasımuhtemel sorunlar ile bu sorunların çözümü halinde Sisteminsağlayacağıyararlar incelenmiştir. Dördüncü bölümde Bağ-Kur'un yapısıveKalite Yönetim Sisteminin uygulanma biçimi anlatılmıştır. Son bölümde ise,kurum çalışanlarına ve kurumdan hizmet alan vatandaşlara uygulanan anketleraracılığıyla Bağ-Kur'da Kalite Yönetim Sisteminin başarısıdeğerlendirilmiştir.Çalışma sonucunda, kurumdan hizmet alan vatandaşların Kalite YönetimSistemini olumlu değerlendirdikleri, ancak iyileştirilmesi gereken alanlar olduğunudüşündükleri; kurum çalışanlarının ise sistemin yararlısonuçlar verdiğini, ancakbazışekilci ve kırtasiyeciliğe yol açan uygulamalar nedeniyle bu yararlarınistenen düzeyde olmadığınıdüşündükleri anlaşılmıştır. Uygulama aksaklıklarınınortadan kaldırılmasıhalinde Kalite Yönetim Sistemi etkin bir şekilde uygulanacakve kendinden beklenen faydalarımaksimum düzeyde sağlayacaktır.Anahtar KelimelerKalite Yönetim Sistemi, kalitenin tarihsel gelişimi, ISO 9000 Standartları,kamu yönetimi, Bağ-Kur Genel Müdürlüğü, sosyal güvenlik hizmetleri, KaliteYönetim Sisteminin başarısı
Alexis De Tocqueville'in demokrasi anlayışı
Bu tez, bir 19. Yüzyıl Siyaset Bilimi düşünürü olan Alexis De Tocqueville'i tanıtmayı amaçlamaktadır. Ayrıca onun demokrasi hakkındaki düşüncelerini de araştırma konusu yapmaktadır. De Tocqueville'in düşüncelerinden başlayarak, demokratik bir siyasal sistemin özelliklerini bulmak istemektedir. Bundan başka tezde, Fransa'nın ve Amerika Birleşik Devletleri'nin siyasal tarihleri ve siyasal sistemleri de özetlenmektedir. Alexis De Tocqueville, dünyanın hızlı bir değişim/dönüşüm sürecinden geçtiğini açıklamıştır. Bu süreç, iki noktaya doğru varmaktadır: eşitlik ve demokratikleşme. Ama bu süreç, yanında yeni problemleri ve yeni kavramları da taşımaktadır. Bu konuda ilk problem, eşitlik ile özgürlük arasında bir denge noktası bulmaktır. O, bu sorunu çözmek için "koşulların eşitliği"ni önermiştir. ikinci problem, "çoğunluğun tiranlığı"dır. De Tocqueville, bu sorunu çözmek için "yerinden yönetimi, "sivil toplum kuruluşlarını, "basın özgürlüğünü, "yargı bağımsızlığı" ve "hukukun üstünlüğü"nü önermiştir. Düşünür, merkeziyetçiliğin birey hakları ve kişi ve azınlık özgürlükleri açısından oldukça zararlı olduğuna inanmıştır. O, çoğulculuğa, kamu yönetiminde şeffaflığa ve yerel yönetimlerin etkinleştirilmesine önem vermiştir. Alexis De Tocqueville'in düşünceleri ve kitapları, günümüzün siyasal sorunlarını aydınlatmaktadır.
12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonuçlarının romanlar aracılığı ile analizi
Türkiye tarihinde askeri darbeler toplumsal yapının değişmesini etkileyen önemli faktörlerden biri olagelmiştir. Bu anlamda 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi de Türkiye'nin 1980 sonrasında toplumsal yapısının büyük ölçüde değişmesinde etkili olmuştur. Meydana gelen toplumsal değişmeyi izlemede romanlar önemli birer kaynak niteliğinde olduğundan araştırma romanlar üzerinden yapılmıştır. Bu tez çalışmasında, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi'nden sonra yazılan beş yazarın siyasi ve toplumsal değişimi yansıtan birer romanı ele alınarak, toplumsal değişimin romanlarda sunumu değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmede, 1980 öncesinden itibaren illegal faaliyet gösteren siyasi örgütlerden yola çıkılarak romanlarda, toplumun örgütsel faaliyetlere katılımı, örgütlere bakış açısı, örgütlerin çalışmaları, örgüt üyelerinin kendilerine, karşı gruplara ve topluma bakış açıları, işkence, Askeri Darbe'nin ele alınışı ve örgütler üzerindeki etkileri ile siyasi örgütlerin geldikleri sonucun yansıtılması üzerinde durulmuştur. Yapılan değerlendirmeler sonucunda, incelenen romanlarda, romanların 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi'nin toplumsal sonuçlarını yansıtır nitelikte olduğu görülmüştür.
Klasik toplum sözleşmesi kuramlarında birey-devlet ilişkisi
ÖZET Toplum Sözleşmesi Kuramları, temelde devletin varlığını haklılaştıran, onun nasıl ortaya çıktığını açıklayan ve bunu yaparken de, devletin kökeninde yönetenlerle yönetilenlerin karşılıklı "sözleşmeleri" sonucu, birbirlerini yükümlü kıldıklarını ileri süren, dolayısıyla da devleti ve yöneticileri yönetilenlerin rızasıyla "sınırlayan" teorilerdir. Toplum sözleşmesi kuramları bir yönüyle de, yönetenlerle yönetilenlerin karşılıklı sözleşme yaptıklarını varsaydıkları için "kurgusal" kuramlardır ve bu yönüyle de, kendi dönemlerini eleştirerek daha iyi bir dünya özlemini dile getiren ütopyalarla benzerlik taşırlar. Fakat onlardan farklı olarak sözleşme kuramcıları, ütopik bir kurgu değil, mantıksal bir kurgu yoluyla bu özlemlerini dile getirirler. Bunun literatürdeki diğer bir adının ise mantıksal akıl yürütme olduğu söylenebilir. Bununla birlikte, sözleşme kuramcılarının devlet-birey ilişkileri ile ilgili görüşleri farklılık gösterir. Hobbes, felsefesini güvenlik, Locke özgürlük, Rousseau da eşitlik üzerine kurduğu için, bireyin devlet karşısındaki konumunu da buna göre oluşturmuşlardır. Hobbes'ta bireyin güvenliğini sağlamak için Leviathan adı verilen egemen, bireyler tarafından oluşturulur ve bireylerin her türlü hakları ona devredilerek yetkilendirilir. Bu yapılmazsa Hobbes'a göre en kötü durum olan savaş durumu ortaya çıkar ve birey, en büyük kötülük olan ölümle karşı karşıya kalır. Locke'ta ise bireyin özgürlüğü esastır. Doğa durumu bir barış durumudur, ancak adil hüküm verecek ve uygulayacak yargıç yoktur. Bireyler, sözleşme yaparak bu görevlerle sınırlı olan devleti oluşturulur ve sadece yargılama haklarını devrederler. Bu nedenle hükümet, yetkilerini aştığında, bireylerin ihtilal hakkı doğar. Rousseau'nun sözleşme kuramında ise, birey kendini bütün haklarıyla topluma devreder. Doğa durumuna geri dönmek ve soylu vahşi gibi özgür olmak mümkün olmadığına göre, özgürlük artık ancak toplum içinde mümkündür. Bu görüşlerinin sonucu olarak Hobbes ve Rousseau egemenlik filozofları, Locke ise bireycilik filozofu olarak kabul edilmektedir.462 İngiltere'deki iç savaşa şahit olan Hobbes'a göre doğa durumu, tıpkı iç savaştaki gibi bir kaos durumudur. Böyle bir durumda herkesin herkesi öldürebilmesi mümkün olduğu için, hiç kimsenin can güvenliği bulunmaz. Bu nedenle bireyler, aralarında yaptıkları bir anlaşmayla mutlak bir güce sahip olan Leviathan'ı meydana getirirler. Çünkü ölüm, yeryüzündeki en kötü şeydir ve ölüm korkusu bireyleri barışa iten en önemli güdüdür. Hobbes'un ortaya çıkardığı ve Leviathan'ın temsil ettiği bu devlet, özü itibariyle bir güvenlik devletidir. Oysa Locke'un devleti bir özgürlük ve mülkiyeti koruma devletidir. Çünkü, iç savaşı görmüş olmasına rağmen, ona göre doğa durumunda bireyler bir barış ortamındadırlar, fakat aralarında adaletle hükmedecek durumda değildirler. Yaptıkları sözleşmeyle tarafsız bir hakem olarak hükümeti oluştururlar ve ona belirli sınırlar içinde ve şarta bağlı olarak itaat ederler. Rousseau'da ise doğa durumu bir barış ve özgürlük durumu olmakla birlikte, uygarlığın gelişmesiyle artık o durum, geri dönülemez bir hâle gelmiştir, öyleyse toplum sözleşmesiyle herkes tüm haklarını herkese devrederek doğal özgürlüklerini kaybeder, fakat sivil özgürlüğünü kazanır. Herkes herkese bağlı olduğu için, hepsi birden özgürlüğünü kazanır. Böylece Rousseau'da özgürlüğün yerini bağımsızlık almış olur fakat o da, ilginç bir şekilde, bireyin bütüne bağımlı olmasıyla elde edilir.
Post-fordist teoriler çerçevesinde Türkiye`de küçük ve orta büyüklükte işletmelerin sosyolojik analizi
164 ÖZET Bu araştırmanın amacı, Türkiye'deki KOBİ'lerin fordizmden post- fordizme geçiş sürecini teorileştiren düzenleme kuramı ve esnek uzmanlaşma kuramı temelinde sosyolojik analizini yapmaktır. Bu amaçla araştırmada öncelikle teorik çerçeveyi oluşturan kuramlar açıklanmış ve bunların analiz araçları gösterilmeye çalışılmıştır. Düzenleme kuramı özellikle az gelişmiş ülkelerdeki durumun, esnek uzmanlaşma kuramı ise KOBİ'lerin post-fordist üretim biçimi içinde nasıl bir yapılanmaya sahip olduklarının ortaya konulmasında kullanılmıştır. Araştırmada Dünya ve Türkiye ekonomisinin belirli dönemlerdeki genel niteliklerine bağlı olarak kapitalist gelişimin çevresel biçimlerinin Türkiye'de aldığı görünümler, KOBİ'lerin gelişimi ve sosyo-ekonomik yapıdaki yeri açıklanmıştır. Ayrıca küçük ve orta büyülükteki işletmelerin post-fordist üretim biçiminin temel özellikleri açısından nerede bulundukları tespit edilmeye çalışılmıştır.
Türkiye'de doğal afet (yıkım) olayları sonrası kent yenileme uygulamaları: 1999 Marmara depremi örneği
Doğal afetler olağan dışı bir kent yenileme nedenidir. Afet riskinin yüksek olduğu kentler afet ortaya çıkmadan önce veya afet olup bitikten sonra daha güvenli hale getirilmek amacıyla yenilemeye konu olabilmektedirler. Bu çalışmada, doğal afetler sonrasında kent yenileme, 1 999-Marmara Depremi örneğinde ele alınmıştır. Deprem sonrasında bölgede büyük hasar gören kentler yeniden inşa edilmişlerdir. Bu yeniden inşa sürecinde yıkılan ve hasar gören kentsel yapıların yerine yenilerinin inşa edilmesi yanında gelecekte olabilecek afetler karşısında daha güvenli kentlerin oluşturulması amaçlanmıştır. Depremle beraber kentsel riskler de ortaya çıkmış ve yeniden inşa sürecinde bunların ortadan kaldırılması fırsatı doğmuştur. Çalışma kapsamında yapılan alan araştırmasında bu fırsatlardan yararlanma boyutu sorgulanmış ve hasar gören kentlerde güvenlik önceliği doğrultusunda düzenlemeler yapıldığı sonucuna ulaşılmıştır. Sonuçlar şöyledir, (i) kalıcı konut alanları, kentlerin gelişme alanlarına yapılarak uzun vadede kentsel gelişmenin bu yönde gelişmesi amaçlanmıştır, (ii) risk analizleri ile hasara neden olan faktörler, kentlerin risk durumları belirlenmiş ve bu risklerin giderilmesine yönelik azaltım faaliyetleri yapılmıştır. Doğal afetlerin sık yaşandığı ülkemizde, kent yenileme yaklaşımı, gerek doğal afetler karşısında daha güvenli kentlerin oluşturulması gerekse diğer kentleşme sorunlarının ortadan kaldırılması için etkin bir çözümdür, özellikle doğal afet risklerinin yüksek olduğu kentlerde, henüz afet ortaya çıkmadan kent içinde riskli bölgelerin kent yenileme projeleri ile güvenli hale getirilmesi doğal afet kayıplarının azalmasını sağladığı gibi sağlıklı bir kentsel gelişmeyi de sağlayacaktır.
Azerbaycan Cumhuriyeti'nde kamu yönetiminin yeniden düzenlenmesi (1991 bağımızlık sonrası)
İdari yapılanma konusunda her zaman ve her ülke için ideal olabilecek bir modelden söz etmek imkansızdır. Ülkelerin idari yapılanlarım, ekonomik ve coğrafi yapılan gelenekleri, stratejik durumları gibi unsurlar belirlemektedir. Ancak, Batı Avrupa ülkelerinde birbirinden bağımsız olmakla birlikte eş zamanlı olarak başlayan ve birbirlerine benzerlik gösteren reformlara bakıldığında idari reformların en azından belli bir temel üzerinde yürütüldüğü ifade edilebilir. Bu reformlarda genellikle yerel yönetimlerin güçlendirildiği, ülkelerin merkezi birimlerinden yerel yönetimlere doğru görev ve kaynak aktanmımn yapıldığı, yerel yönetimlere belli konularda özerklikler verildiği, halkın katılımım arttırıcı uygulamaların geliştirildiği görülmektedir.Ülkemizde son yıllarda Kamu Yönetimi ile ilgili reform tartışmaları gündemin baş maddesi haline gelmiştir. İdari yapılanmamızın değiştirilmesi konusunda genel bir mutabakat vardır. İnsanlarımız bazı reformlar yapıldığı takdirde, kamu Mzmetlerinin daha iyi yerine getirileceğine ve sıkıntıların giderileceğine inanmaktadırlar. Reform için gerekli olan yeterli kamuoyu desteği mevcuttur. Tüm bu engellerin aşılmasının zor olmadığım belirtmek istiyorum. Bunun için, Sadece siyasal iktidarın ve bürokratların kararlılığı yeter. Siyasal sistemleri ne olursa olsun bütün ülkeler, yönetim sistemleri içerisinde yerel yönetimlere yer vermektedirler. Ancak her ülkede yerel yönetimlerin gücü, yetkileri, görev alanları ve yapılan farklılıklar arz etmektedir.Ülke yönetim sisteminin bütünlüğü içerisinde yer alan yerel yönetimler yerel halka kamu hizmeti sunan, organlan halk tarafından seçilen özerk kamu tüzel kişilikleridir. Federal, üniter bütün ülkelerde yerel yönetimlerin gücü ve etkinliği ile, demokrasinin yerleşikliği doğru orantılıdır. Hatta yerel yönetimlerin gücü ile ülkenin iktisadi gelişmişliği de çoğu zaman doğru orantılıdır. Kısaca yerel yönetim ve yerel demokrasi ile iktisadı kalkınma ve demokratikleşme arasında doğru orantılı bir ilişki vardır. Hatta aksine iddialara rağmen, yerel yönetimler ülke bütünlüğünün sağlanmasında da önemli işlevler görmektedirler. Çünkü kendi kendini yöneten halk, yönetim ve katılma ile kendini geliştirmekte, milli bütünlüğe entegre olmaktadır. Azerbaycan, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra 1991 yılında bağımsızlığım kazanmış yeni bir devlettir. Önce Çarlık Rusya'sı ardından da Sovyetler Birliğinin bünyesinde yer almıştır. Bugünkü idari yapı Sovyetler Birliğinden miras kalmıştır. Yapılan yeni düzenlemelere rağmen eski sistemin ağırlığı devam etmektedir. Yöneticilerin büyük bir bölümü eski sistemde de bu görevleri yerine getiren insanlardır. İdari yapıda yapılan ve yapılması planlanan bütün reformlar yönetici ve bürokratlann aktif ya da pasif direnişi ile karşılaşmakta ve yavaş ilerlemektedir. Bu da bürokrasinin dünyanın her yerinde yaşanan değişimlere karşı bir direnci olarak algılanabilir. Yeni yetişen genç yöneticilere görev verilmemesi de bürokrasinin bu tutumundan kaynaklanmaktadır. Bu çalışmanın amacı; Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti'ndeki siyasal, yönetsel ve ekonomik gelişmelerle birlikte devlet yapılanması, kamu yönetimi ve yerel yönetimler sistemini bir bütünlük içinde ele alarak federatif bir devlet yapısından Milli devlet yapışma geçme sürecinde sorunlan dile getirmek, bunun için de Azerbaycan'da devlet yapısının, belediyeleri ve yeniden düzenleme çatışmalannı incelemektir.
Geleneksel kamu yönetimi ve yeni kamu yönetimi
Dünyada çok hızlı bir değişim süreci yaşanmaktadır. Bu değişim süreci pek çok alanda kendini göstermiştir. Kamu yönetimi anlayışını da etkileyen bu değişim 1980'li yıllarda yeni sağ politikaların iktidara gelmesiyle birlikte ivme kazanmıştır. Değişim süreciyle ortaya çıkan yeni kamu yönetimi anlayışı şu konulan gündeme getirmiştir:. Devletin küçültülmesi,. Refah devleti anlayışının yerine piyasa ekonomisinin alması,. Yöneten-yönetilen ilişkisinin; devlet-müşteri anlayışına dönüşmesi,. Şeffaflık ilkesi,. Yönetimin denetlenmesinde yeni kurumların oluşturulması. Değişimle birlikte kamu yönetimi disiplini faklılaşmıştır. Özellikle ABD ve İngiltere'deki uygulamalar pek çok ülkede yakından izlenmiş ve yapılan çalışmalarda bunlardan yararlanılmıştır. Yeni kamu yönetimi anlayışı, Türk kamu yönetimi sistemini de etkilemiştir. Bu anlayışın sisteme adapte edilmesi ve sistemin çağdaş, etkili ve verimli hale getirilebilmesi amacıyla pek çok yeniden yapılandırma çalışması yapılmıştır. Bu çalışmalarda, mevcut durumun sonuçlarına ilişkin tespitleri ve çözüm önerilerini yer verilmiştir. Bu çalışmaların değerlendirilmesinde Türk kamu yönetiminin genel yapısı ve özellikleri göz önünde bulundurulmalıdır. Çalışmaların en önemli sorunu uygulamaya konamamasıdır. Yapılan çalışmalarda çok sayıda öneri getirilmiş ve bu öneriler tüm çalışmalarda tekrar edilmiştir. Ancak sistemin çağdaş, etkili ve verimli birV nitelik kazanması çalışmaların yapılıp önerilerin sıralanmasıyla mümkün olamamaktadır. Bu çalışmalar, Türkiye'nin sosyal gerçekliği de göz önünde bulundurularak hazırlanmalı; siyasi açıdan desteklenmiş kamu yöneticilerinin çalışmaların gerekli kıldığı alt yapıyı hazırlamasının ardından uygulamaya konmalıdır. Ancak bu şekilde hazırlanacak ve kamu yönetimi sisteminin bütüncül bir biçimde değerlendirilmesi ile sunulacak öneriler uygulama olanağı bulacaktır. Bu amaçla toplumda güven ortamının mutlak suretle sağlanması ve yönetimde farklı fonksiyonlarıyla yer alan birimlerin, bir bütünlük içersinde çalışması gereklidir.
Terörün küreselleşmesi ve AB'nin terörle mücadele politikasındaki dönüşüm
Bu tezin amacı; terörizm kavramının tanımlanması temelinde, özellikle günümüz itibariyle söz konusu olmaya başlayan ?küresel terörizm? olgusunun ele alınması ve değişen terörizm ve terörizmle mücadele algısı çerçevesinde, ?Avrupa Birliği'nin Terörle Mücadele Politikası?nın dönüşüm değişim sürecinin değerlendirilmesidir. Çalışmanın temel çıkış noktasını, terörizm ve terörizmle mücadelede farklılaşan ve öngörülen uluslararası politikalar ile özellikle 11 Eylül Saldırıları sonrasında, Avrupa Birliği'nin terörizmle mücadele konusunda gündeme getirdiği güvenlik politikalarıdır.Çalışma; özellikle 11 Eylül Saldırıları sonrasında, Avrupa Birliği'nin Terörle Mücadele Politikası'nda, bir anlamda köklü değişimlerin öngörüldüğü ve yaşandığı varsayımına dayanmakta ve öncelikli olarak da, bu varsayım doğrultusunda ?terör?, ?terörizm? ve ?küresel terörizm? kavramlarının açıklığa kavuşturulması adına değerlendirmelere yer vermektedir. Son Bölüm'de de; ?Terörün Avrupa'daki Tarihi?, ?Avrupa Ülkeleri ve Terörizmle Mücadele Politikaları?, ?Terörizmle Mücadele Politikası'nın İlk Dönemi (1970 ? 2001)?, ?2001 Sonrası Gerçekleşen ve Küresel Etkilere Sahip Terör Olayları ve Avrupa Birliği'nin Değişen Terörle Mücadele Politikası ? Türkiye İle İlişkiler? bağlamında ele alınmıştır.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'dan batıya yönelen göçlerin toplumsal sonuçları (1984-2006)
Anadolu, coğrafi konumu gereği tarih boyunca demografik anlamda hareketli olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nun genişleme döneminde Balkanlar'a yönelen göçler, gerileme ve dağılma döneminde tersine dönmüş ve Anadolu yoğun bir göç baskısı altında kalmıştır. Nüfusunun önemli bir kısmı Balkanlar ve Kafkaslardan gelen göçmenlerden oluşan Türkiye, 1950'den sonra kentleşme sürecine girmiştir. Kırdan-kente ve doğudan-batıya yönelen bu göçlerle ülkenin önemli şehirleri yoğun bir göç baskısı altında kalmıştır. 1984'te PKK terör örgütünün silahlı eylemlere başlamasıyla Türkiye'de yeni bir göç dalgası başlamıştır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri'nden yaklaşık bir milyon kişi can güvenliği olmadığı için göç etmiştir. Bölgenin önemli kentlerine ve Türkiye'nin batısındaki büyük şehirlere yönelen bu göç, ani ve zorunlu olduğu için göçün sonuçları da yıkıcı olmuştur. Zorunlu olarak yerinden olmuş bu nüfusun aile yapısı ve psikolojisi zarar görmüş ve yaklaşık yüzde sekseni de yoksullukla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Türkiye'nin kentleşme sürecinde yaşadığı çarpık yapılaşma, suç oranlarındaki artış ve kayıt dışı ekonomi bu göç ile daha belirgin hale gelmiştir. Ülkenin batı kentlerinde zorunlu göç sonrasında ortaya çıkan etnik polarizasyon ise en önemli toplumsal sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Elinizdeki tez, güvenlik nedeniyle yerinden olmuş nüfusun büyüklüğünü, sorunlarını ve bu göçün toplumsal etkilerini irdelemektedir.
Ceza Muhakemesi Hukukunda uzlaştırma
Temel felsefesini onarıcı adalet kavramından alan ve Anglo-Sakson kökenli olan uzlaşma kurumu, yirminci yüzyılın ikinci yarısında Kıta Avrupası hukuk sisteminde de yaygınlaşmış ve 2005 yılından itibaren Türk ceza hukuku ve ceza muhakemesi hukuku alanında yapılan köklü değişiklikler ile hukuk sistemimize girmiştir. Uzlaşma kurumu; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu ile mevzuatımızda ilk şeklini almıştır. Süjelerden gelen artan talepler ve uygulamada ortaya çıkan sıkıntılar sebebiyle, 5560 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikler uyarınca, uzlaşmaya ilişkin tüm düzenlemeler CMK'da toplanmıştır.Uzlaşma kurumu klâsik ceza adalet sistemini tamamlayıcı bir hukukî kurum olup, modern çağın ihtiyaçları ve yargılama süjelerinin talepleri ile ceza hukuku alanında uygulama alanı bulmuştur. Uzlaşma hem mağdurun zararının telafi edilmesi hem de failin pişmanlık duyarak affedilmesine imkân tanımaktadır. Dahası, yargının iş yükünü hafifletmekte ve tarafları barıştırmak suretiyle toplumsal barışa hizmet etmektedir.Klâsik ceza adaleti için yeni bir kavram ve uygulama olan uzlaşma kurumu, bu tezde üç bölüm altında incelenmiştir. Birinci bölümde, uzlaşma kavramın temellerini aldığı onarıcı adalet kavramı, kavramın tarihsel gelişimi, uzlaşma kavramı, uzlaşmanın amacı ve hukukî niteliği ortaya konmuştur. Yine birinci bölümde, uzlaşma kurumunun tarihsel gelişimi, ceza hukuku ve ceza muhakemesinin genel ilkeleri ile ilişkisi, uluslararası hukukî belgelerdeki yeri ile bu kurumun mukayeseli hukuktaki durumu ele alınmıştır. İkinci bölümde uzlaştırma uygulanmasının hukukumuzdaki mahiyeti, genel koşulları, haksız fiil ile oluşan zararın tespiti ve uzlaşma ile varılan edimin belirlenmesi tartışılmıştır. Üçüncü bölümde ise uzlaşmanın uygulanma şekli ve uzlaşmanın soruşturma ve kovuşturma aşamasında uygulanmasına göre izleneceği yöntem konusunda değerlendirme yapılmıştır. Bunun dışında uygulamadan kaynaklı aksaklıklara değinilmiştir. Dahası, uzlaşma müzakerelerinin işleyişi ve uzlaştırmacının atanması ile uzlaştırmacının uyması gereken temel ilkeler değerlendirilmiştir. Keza, uzlaşma girişiminin başarılı ya da başarısız sonuçlanması hâlinde, soruşturma ve kovuşturma aşamasında doğurduğu hukukî neticelerin neler olduğu tartışılmıştır. Aynı bölümde uzlaşmanın genel olarak doğurduğu diğer hukukî neticeler de belirtilmiştir.Sonuç bölümünde uzlaşmanın, artan farklı taleplere verilen haklı ve yerinde olarak getirilmiş bir düzenleme olduğu, ancak uzlaşmanın beklenilenin aksine yeterince uygulanmaması ve sebepleri ile bu kurumun nasıl yaygınlaşabileceği konusunda değerlendirmeler yapılmıştır.
5237 sayılı TCK'da hırsızlık suçu
5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nda hırsızlık suçunu incelemiş olduğumuz buçalışmamız, hırsızlık suçunu basit ve nitelikli halleri ile bir bütün olarak değerlendirmeamacı taşıdığından, konu olarak geniş kapsamlıdır. Çalışmamız dört bölümdenoluşmaktadır.Birinci bölümde; hırsızlık suçunun kavramsal açıklaması ve tanımı, tarihselgelişimi, benzer suçlarla mukayesesi, birkaç örnek ile öz olarak mukayeseli hukuktanasıl düzenlendiği hususları ele alınmıştır.İkinci bölümde; hırsızlık suçunun koruduğu hukuki yarar ve suçun unsurlarıincelenmiştir.Üçüncü bölümde; hırsızlık suçunun nitelikli halleri ve hafifletici sebepleri, şahsicezasızlık sebepleri, cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebepler ve etkinpişmanlık hali incelenmiştir.Çalışmamızın dördüncü ve son bölümünde ise hırsızlık suçuna teşebbüs, içtima,iştirak, soruşturma ve kovuşturma usulü, suçun yaptırımı incelenmiş vedeğerlendirmeden oluşan sonuç kısmı ile çalışmamız tamamlanmıştır.Anahtar SözcüklerHırsızlık suçu, taşınır mal, malvarlığına karşı suçlar, hırsızlık suçunun unsurları,hırsızlık suçuna teşebbüs, hırsızlık suçunun tarihsel gelişimi.
Cemil Meriç'te kültür ve ideoloji
Bu çalışmada temel amaç, kültür ve ideoloji kavramlarının Cemil Meriç'in görüşlerindeki karşılıklarını incelemektir. Kültür kavramı, genel olarak, bir ferdin sosyal ve zihni formasyonu, kişiliğinin, gıda, zevk, duyarlılık yönünden olgunluğa ermesi anlamını taşımaktadır. İdeoloji kavramı ise tasavvurların kurulma tarzını, kaynağını ve konularını arayan bilim manasında kullanılmakla birlikte, siyasi, ahlaki, felsefi ve dini sahalarda bilimlerinkine benzer kesin bilgi getirmek iddiasında olan teoriler anlamını da içermektedir. Bu bağlamda incelendiğinde Meriç, kültür kavramının tarifinin ardından, bir bilme, bir seziş halinin ürünü olan irfanı açıklamış ve bu kavrama dönülmesinin gerekliliğini ortaya koymuştur. Kültürün yanı sıra, bu kavramla ilintili olan ideoloji kavramı da incelendiğinde, Meriç, onu dünya görüşü bağlamında ifade etmiş, ardından, ideolojilerden bahsetmek suretiyle her birinin tanınması gerektiğinin önemini ortaya koymuştur.Çalışmanın ilk bölümünde, bir düşünce insanı olan Cemil Meriç'in kişiliğinin özelliklerini yansıtan bilgilere yer verilmiştir. İkinci bölümde, kültür kavramına ilişkin tanımlamalar, temel kavramlar ve konunun içeriğine ilişkin Meriç'in düşünceleri incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise ideoloji kavramın tarifleri, onunla ilişkili kavramlar, ortaya çıkan ideolojiler ve bu minval üzere Meriç'in ifadeleri irdelenmiştir. Bu çalışma, Meriç'in kendi eserlerine yönelik bir araştırmayı içermektedir.Anahtar Sözcükler:Kültür, İrfan, İdeoloji, Modern Siyasi İdeolojiler
Ak Parti Dönemi Türkiye-AB müzakere süreci
?AK Parti Dönemi Türkiye-AB Müzakere Süreci? adlı yazımızın temelini, Türkiye-Avrupa Birliği müzakere süreci, bu süreç sonucunda Türkiye'nin AB karşısında üyelik durumu ve üyelik sonrası Türkiye'nin ve AB'nin kazanımlarından oluşturmaktadır. Avrupa Birliği'nin hangi süreçlerden geçerek bugünkü durumuna ulaştığını anlatmak suretiyle ilk olarak Avrupa Birliği'nin tarihsel gelişimi, AB'nin bünyesinde oluşturulan kurumları ve AB'nin yasal çerçevesi değerlendirildikten sonra ise Türkiye-AB ilişkilerinin başlangıcı olan 1959 yılı ve ardından gelen Ankara Antlaşması'ndan başlayarak müzakere sürecine kadar olan devre anlatıldı. Brüksel Zirvesi'nde alınan kararla birlikte müzakerelerin başlaması sonucu yazımızın ana konusu olan müzakere süreci ele alınarak bu bağlamda süreç içerisinde kabul edilen Müzakere Çerçeve Belgesi başlığı altında müzakerenin ilkeleri, esasları, usulleri yazıldı ve daha sonra müzakere usullerinin aşamaları Türkiye açısından ayrıntılı olarak incelendi. AK Parti döneminde yapılan reformları ve uyum paketlerini anlattıktan sonra hem Kopenhag Kriterleri açısından hem de yükümlülükleri üstlenebilme yeteneği açısından Türkiye tarafından ulaşılan noktalara kısaca değinildi. Müzakere başlıklarındaki son durumları belirttikten sonra Türkiye'nin AB yolunda bundan sonra hangi adımları izleyeceğini anlatan Türkiye'nin AB stratejisi adlı konu ele alındı. Ortaklığın kurumsal araçları, Türkiye'de AB'nin yapılanması ve müzakere sürecinin kurumsal yapısı anlatıldıktan sonra sonuç kısmına ulaşıldı. Sonuç kısmında ise Türkiye'nin AB karşısında tam üyelik durumu ve AB'ne üye devlet olması halinde Türkiye'nin ve AB'nin kazanımlarını değerlendireceğiz.Anahtar SözcüklerAvrupa, Kurumlar, Antlaşmalar, Ankara, Gümrük, AK Parti, Müzakere, Uyum Paketleri.
Cumhuriyet Türkiyesi Kürt sorunu
Cumhuriyet'in kuruluşuyla başlayan ve `Türk' kimliği çatısı altında, ulus devlet ideolojisini gerçekleştirmeye matuf, tüm halkları tanımlama çabasının meydana getirdiği negatif etki, en fazla Kürt halkı üzerinde görülmüştür.Türkiye Cumhuriyeti'nin devlet politikası olarak Kürt halkına karşı tutumu 2002 yılına kadar inişli çıkışlı bir evre izlemiş fakat 2002'den sonra çözüm adına önemli adımlar atılabilmiştir.Cumhuriyet'imizin kuruluşundan günümüze kadar gelip geçen hükümetler Kürt sorununa karşı çözüm yolları aramışlar fakat her iki tarafı memnun edecek bir çözüm günümüzde yapılan çalışmalar hariç tutulursa bulunamamıştır.`Demokratik Süreç' adıyla gerçekleştirilmeye çalışılan Kürt sorununa çözüm arayışlarını kamuoyu yakından takip etmekte ve bu sürece aydınlar ve sivil araştırma kuruluşları da destek vermektedir.Bu bağlamda tezin amacı; Cumhuriyet'imizin kuruluşundan günümüze kadar geldiği süreçte Kürt sorununa karşı devletin nasıl bir politika sergilediğini anlamak, sonrasında da günümüzün önemli partilerinin Kürt sorununa bakış açısını ve bunların çözüm önerilerini incelemek, günümüzün önemli aydınlarından üç ismin Kürt sorununa bakışını ve çözüm önerilerine bakmak ve son olarak da kamuoyunca önemle takip edilen sivil araştırma kuruluşlarının hazırladığı raporlar çerçevesinde Kürt sorununa çözüm arayışlarının anlatılmasına çalışmaktır.