Dokuz Eylül University
Discipline

Plastic, Reconstructive and Aesthetic Surgery

Dokuz Eylül University

39

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

39 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ultrason ile önkoşullamanın yağ grefti yaşayabilirliğine etkisinin araştırılması

Son yıllarda plastik rekonstrüktif ve estetik cerrahi operasyonlarında yağ grefti kullanımı oranı giderek artmaktadır. Bu uygulamanın birçok avantajı olmasına rağmen hangi oranda yağ greftinin sağkalacağının bilinmemesi büyük bir dezavantajdır. Mevcut çalışmalar bu dezavantajı azaltmaya yoğıunlaşmıştır. Çalışmamızın amacı; TERUS uygulamasının yağ grefti yaşayabilirliğine etkisini araştırmaktır. Çalışmamızda 42 adet Wistar Albino tipi erkek rat kullanıldı. Yağ grefti donör alanı sağ inguinal bölge, alıcı alan ise interskapular cilt altı bölge olarak belirlendi. Deney hayvanlarının sırt bölgeleri standardize edilerek TERUS uygulaması planlanan zamanlara göre uygulandı. Yağ grefti operasyonu yapıldıktan sonra hayvanlar takip edildi ve sonrasında histolojik ve immunohistokimyasal değerlendirmeler yapıldı. 8 hafta sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek sırt bölgesinden yağ greftleri eksize edildi ve histolojik incelemeye tabi tutuldu. Makroskopik bulgularda istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Histolojik ve immunohistokimyasal bulgularda TERUS'un damarlanmayı artırdığı ancak yağ yaşayabilirliğini artırmadığı ortaya çıktı. Bu etkinin TERUS'un yağ hücrelerini küçültücü etkisi ile alakalı olabileceği düşünüldü. Preoperatif ve postoperatif masaj uygulaması yaptığımız 5. grupta yağ grefti yaşayabilirliği diğer gruplardan istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Sonuç olarak yağ grefti uygulaması için TERUS uygulaması vaskülariteyi artırma amaçlı kullanılabilir. Ancak TERUS uygulamasının yağ grefti sağkalımında olumlu yönde etkisi gözlenmemiştir.

Adipoz dokuCerrahiGref yaşaması+2
Arif Yılmaz
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel olarak otolog yağ grefti uygulamalarında, vitamin D3 (kolekalsiferol) ve Myrtus communis'in yağ grefti sağ kalımı üzerine etkilerinin araştırılması

Amaç: Bu deneysel çalışma, estetik ve rekonstrüktif cerrahide sık kullanılan otolog yağ grefti uygulamalarının başarısını artırmak amacıyla, Vitamin D3 (kolekalsiferol) ve Myrtus communis (mersin) bitkisinin greft sağkalımı üzerindeki etkilerini araştırmayı hedeflemiştir. Vitamin D3'ün immün modülatör ve anti-inflamatuar etkileri ile Myrtus communis'in antioksidan özelliklerinin sinerjik etkilerinin yağ grefti üzerine olan katkıları değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışma, 2–3 aylık 42 erkek Wistar Albino sıçan kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Sıçanlar yedi eşit gruba ayrılmıştır: Kontrol grubu (1.Grup), Yağ grefti + Lokal D3 vitamini uygulanan grup (2.Grup), Yağ grefti + Lokal D3 vitamini + oral Myrtus communis uygulanan grup (3.Grup), Yağ grefti + Sistemik D3 vitamini uygulanan grup, (4.Grup), Yağ grefti + sistemik D3 vitamini + oral Myrtus communis uygulanan grup (5.Grup), Yağ grefti uygulanan kontrol grubu (6.Grup), Yağ grefti + oral Myrtus communis uygulanan grup (7.Grup). Sekiz haftalık takip süresi sonunda biyokimyasal, histopatolojik ve immünohistokimyasal analizler gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Biyokimyasal analizlerde, 3. ve 5. grupta inflamasyon belirteçleri olan TNF-α ve IL-1 düzeylerinde kontrol (1. grup) ve yağ grefti (6. grup) ile karşılaştırıldığında anlamlı azalma saptanmıştır. Aynı grupta antioksidan enzim olan SOD aktivitesinde artış (646.20 ± 44.89 U/mg) ve MDA seviyelerinde düşüş (0.73 ± 0.10 nmol/mg) gözlenmiştir. Histopatolojik incelemelerde kombinasyon tedavisi uygulanan gruplarda adipositlerin düzenli dağıldığı, fibrozisin azaldığı ve doku organizasyonunun daha iyi olduğu izlenmiştir. İmmünohistokimyasal analizlerde, kombinasyon tedavisi gruplarında Caspase-3 ekspresyonunun anlamlı şekilde azaldığı (p<0.0001), lokal D3 vitamini uygulaması yapılan 3. grupta VEGF-A ekspresyonunun arttığı (p<0.0001) ve kombine tedavi gruplarında eNOS seviyelerinin azaldığı belirlenmiştir. Karaciğer enzim seviyeleri (ALT, ALP) kombine tedavi gruplarında daha düşük bulunurken, renal fonksiyon parametrelerinde gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Vitamin D3 ve Myrtus communis kombinasyonu, erken dönem inflamasyonu ve oksidatif stresi azaltarak otolog yağ grefti sağkalımını artırmaktadır. Kombinasyon tedavisi, hem lokal hem sistemik düzeyde koruyucu ve terapötik etkilere sahip olup, greft kalıcılığını iyileştirebilecek potansiyel bir strateji sunmaktadır. Ancak, uzun dönem etkilerin değerlendirilmesi ve optimal doz rejiminin belirlenmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Gülce Eda Başer
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda deneysel olarak oluşturulan asidik deri yanıklarında uygulanan eksozom tedavisinin etkinliğinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Bu çalışmada ratlarda hidroflorik asit (HF) ile oluşturulan kimyasal deri yanıklarında adipoz kökenli mezenkimal hücre kaynaklı eksozomların (ADSC-Exo) erken doku iyileşmesine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. HF yanıkları derin penetrasyonu, progresif nekroz oluşturması ve mevcut tedavilerin çoğunda sınırlı etkinlik görülmesi nedeniyle klinik açıdan zorlu lezyonlardır. Güncel nötralizan ajanlar (kalsiyum glukonat ve magnezyum sülfat) lokal toksisiteyi azaltmakla birlikte, doku bütünlüğünü hızla geri kazandıran, inflamasyonu kontrol eden ve apoptozu sınırlayan güçlü bir biyoterapötik seçenek halen bulunamamıştır. Çalışmanın ana hipotezi, antiinflamatuvar, antiapoptotik ve rejeneratif özellikler taşıyan adipoz kaynaklı eksozomların HF yanığında iyileşmeyi anlamlı biçimde hızlandırabileceğidir. Gereç ve Yöntemler: Çalışma Afyon Kocatepe Üniversitesi Deneysel Araştırmalar Birimi'nde gerçekleştirilmiştir. Yaşları 6–8 hafta arasında değişen, 250–350 g ağırlığında toplam 40 rat, her grupta on hayvan olacak şekilde dört gruba ayrılmıştır: Grup 1 (Sham), Grup 2 (Magnezyum Sülfat), Grup 3 (Kalsiyum glukonat), Grup 4 (ADSC-Exo). Tüm hayvanlarda sırt bölgesine standart hacimde %37 HF uygulanarak derin kimyasal yanık modeli oluşturulmuştur. Anestezi için 87 mg/kg ketamin ve 13 mg/kg ksilazin kullanılmıştır. Makroskopik ölçümler her gün yapılmış; 1., 3. ve 7. günlerde doku biyopsileri alınarak histopatolojik, immünohistokimyasal (PCNA, VEGF, TNF-α) ve apoptotik değerlendirmeler yapılmıştır. Bulgular: Başlangıç yanık alanları tüm gruplarda benzer bulunmuştur. Eksozom uygulanan Grup 4'te yanık, eritem ve nekrotik doku alanları diğer gruplara göre erken dönemde daha hızlı küçülmüş ve iyileşme eğilimi belirgin şekilde öne çıkmıştır. Histolojik incelemelerde 7. günde Grup 4'te epitel bütünlüğünün yeniden oluştuğu, inflamatuvar hücre infiltrasyonunun ve hemorajinin azaldığı, hipodermal bağ dokuda daha düzenli bir mimari geliştiği görülmüştür. Apoptoz analizlerinde ADSC-Exo grubunda hem 3. hem 7. günlerde apoptotik hücre sayısı diğer gruplara kıyasla anlamlı derecede düşük saptanmıştır. Kalsiyum glukonat ve magnezyum sülfat uygulanan Grup 2 ve Grup 3'te iyileşme izlenmekle birlikte, eksozom tedavisinin sağladığı hız ve doku bütünlüğündeki toparlanma düzeyine ulaşılamamıştır. Sonuç: ADSC-Exo tedavisi, HF kimyasal yanıklarında inflamasyonu azaltarak, apoptozu sınırlayarak ve epitelizasyonu hızlandırarak iyileşmeyi belirgin biçimde desteklemiştir. Bu çalışma eksozomların kimyasal yanık yönetiminde yeni ve etkili bir biyoterapötik ajan olarak kullanılmaya aday olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Hidroflorik asit, Kimyasal yanık, Eksozom, ADSC-Exo, Doku iyileşmesi, Apoptoz

Berker Uçar
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda epigastrik fleplerde iskemi reperfüzyon hasarına traneksamik asit, salisilik asit ve verapamil etkisi

Flep kayıplarındaki temel patofizyolojik mekanizmalardan biri flep dokusunda yeterli kan akışının sağlanamaması sonucu gelişen iskemi ve bu sürecin ardından reperfüzyon sırasında meydana gelen hasarlardır. İskemi, dokunun yetersiz kanlanması nedeniyle oksijen ve besin maddelerinin dokulara ulaşamaması ile başlar. Bu süreçte hücresel seviyede, oksijen eksikliği nedeniyle aerobik solunum yerini anaerobik solunuma bırakır. Bunun sonucunda laktat birikimi, hücre içi pH düşüşü ve hücre membranındaki iyon pompalarının disfonksiyonu gibi olaylar zinciri gelişir. Enerji üretimi için mevcut ATP depoları hızla tüketilir ve hücresel hasar başlar. Bu çalışmada, plastik ve rekonstrüktif cerrahi uygulamalarında sık kullanılan fleplerin iskemi reperfüzyon hasarına maruz kaldığında karşılaştığı sorunlara yönelik farmakolojik çözümler araştırılmıştır. Rat epigastrik flep modeli kullanılarak traneksamik asit, salisilik asit ve verapamilin iskemi reperfüzyon kaynaklı doku hasarını önlemedeki etkileri değerlendirilmiştir. Çalışma, kontrollü randomize hayvan deneyi olarak planlanmış ve ana deneydetoplam 40 adet Wistar-Albino cinsi rat kullanılmıştır. Deneyde, ratlar beş gruba ayrılmıştır: Kontrol grubu, cerrahi geciktirme grubu (delay), traneksamik asit (TXA) grubu, salisilik asit (ASA) grubu ve verapamil (VP) grubu. Ratların epigastrik flepleri cerrahi olarak hazırlanmış ve 7 saat boyunca iskemiye maruz bırakılmıştır. İskemi sonrası reperfüzyon başlamadan önce, farmakolojik ajanlar ilgili gruplara uygulanmış ve ardından flepler primer olarak yerine sutüre edilmiştir. Değerlendirme makroskopik gözlemlerle gerçekleştirilmiş ve sonuçlar istatistiksel analizlerle değerlendirilmiştir. Nekroz oranları ImageJ ve Adobe Photoshop programları ile piksel tabanlı ölçümler yapılarak belirlenmiştir. Çalışma sonucunda, cerrahi geciktirmenin ve salisilik asitin, iskemi reperfüzyon hasarını önlemede ve flep sağ kalımını artırmada anlamlı derecede etkili olduğu bulunmuştur. Verapamilin ve traneksamik asitin de olumlu etkiler sağladığı gözlemlenmiştir; ancak bu etkiler salisilik asite kıyasla daha sınırlı kalmıştır.Elde edilen sonuçlar, iskemi reperfüzyon hasarını azaltmaya yönelik farmakolojik müdahalelerin etkili bir yaklaşım olabileceğini göstermektedir. Bu bağlamda, plastik ve rekonstrüktif cerrahide flep sağkalımını artırmaya yönelik tedavi stratejilerinde traneksamik asit, verapamil ve salisilik asitin potansiyel birer ajan olarak değerlendirilmesi önerilir. Ayrıca, cerrahi geciktirme tekniğinin flep sağkalımı üzerindeki olumlu etkileri, farmakolojik ajanların kullanımıyla birlikte sinerjik bir fayda sağlayabileceği fikrini desteklemektedir.

Berkalp Berker
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alexandrite lazer epilasyonun menstruel siklus sırasındaki etkinliğinin karşılaştırılması

Lazer epilasyon, yaklaşık 30 yıldır hastalar üzerinde tedavi amaçlı olarak kullanılmaktadır. Günümüzde lazerler çok yaygın kullanılmasına karşın Pubmed'de ve Google Scholar'da lazer epilasyon ile ilgili çalışmalar 1000 civarındadır. Ayrıca estetik ve güzellik merkezlerinde yaygınca kullanılan ve bizimde çalışmamızda kullandığımız alexandrite lazer ile ilgili epilasyon çalışması sadece 200 civarındadır. Bilindiği kadarıyla vücudumuzdaki kıllar herhangi bir fazda bulunabilir ve herhangi bir bölgede bulunan kıl folikülünün, yakınındaki kıl folikülünden farklı bir fazda olabileceği de bilinen bir gerçektir. Lazerin etkinliğinin, yapılan çalışmalarda üstün bir biçimde anajen fazdaki kıllar üzerine olduğu gösterilmiştir. Ayrıca vücütta bulunan androjen dışında progesteron ve östrojen gibi hormonlar ve öncü yapılarının çevresel kıl folliküllerinin değişimindeki katkısı üzerinde son zamanlarda dikkat çekilmektedir. Bu sebeple çalışmamızda vücutta hormonal olarak değişim gösteren menstruel siklusun 3 ayrı dönemi incelendi. Bu dönemler; adet dönemi, periovulasyon fazı ve luteal fazı olarak ayrıldı ve bu dönemlerde alexandrite lazerin, epilasyonun etkinliğini karşılaştırmalı olarak araştırdık. Bu dönemlerin seçilmesinin sebebi menstruel siklusun adet döneminde östrojen ve progesteron en düşük seviyelerde bulunurken, periovulasyon fazda östrojenin pik yapması ve luteal fazın orta dönemlerinde ise progesteronun önemli pik yapmasıdır. Ayrıca menstruel siklustaki, kadınların ağrı hissi durumu ile ilgili farklı algılar gözlenmiş olup, araştırmamızda 3 farklı dönemde uygulanan lazerin, ağrı üzerine etkinliği görsel analog skalası ile 0 ila 10 arasında değendirildi. Hiç bir hastamızda yan etki görülmedi. Yalnızca işlem sonrası kıl folliküleri çevresinde hiperemi görünmekteydi ki bu olasılık hastalara daha önceden bildirilmişti. Çalışmamız, menstureal dönemlere göre lazer epilasyonun etkinliğinin değişmediğini ve hastalara lazer epilasyonun, herhangi bir zamanda uygulanabileceğini gösterdi. Lazer uygulaması sırasındaki hissedilen ağrı bireye göre değişiklik gösterebilmekle birlikte genel olarak değişmemektedir. Ayrıca lazer epilasyon uygulamasında ilk seans, folikül destrüksiyonu açısından en verimli seans olacaktır.

AğrıEpilasyonLazerler+2
Ertuğrul Karanfil
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşan kulağında oluşturulan modellerde hyalüronik asit dolgusuna bağlı iskemi tedavisinde hyalüronidaz ve sildenafil sitratın birlikte etkinliğinin gösterilmesi ve karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Plastik Cerrahi alanında hyalüronik asit dolguları sıkça uygulanan bir prosedürdür. Yüz bölgesinde uygulanan bu prosedürlerde öngörülemeyen intravasküler ve perivasküler enjeksiyonlar sonucu vasküler komplikasyonlar gelişebilmektedir. İntravasküler enjeksiyon sonucu, hyalüronik asit anterograd ve retrograd ilerleyip emboli oluşturarak ya da perivasküler enjeksiyon sonucu eksternal kompresyon uygulayarak iskemiye neden olmaktadır. Bunun sonucunda ise ana kaynak arter iskemisine bağlı uç organ nekrozu (körlük ya da cilt nekrozu) gelişebilmektedir. Literatür incelendiğinde bu tür komplikasyonlar nadir değildir. Retinada gelişebilecek böyle bir iskemide, retinanın iskemiye dayanma süresinin çok kısa olması nedeniyle acil müdahale edilmesi gereken bir komplikasyondur. Yine yüzü besleyen damarlarda gelişebilecek böyle bir iskemide, yüz cildinde ya da burun bölgesi gibi kompozit dokularda nekrozla sonuçlanabilmektedir. Estetik amaçla uygulanan hyalüronik asit enjeksiyonuna bağlı bu tür bir vasküler komplikasyonun gelişmesi oldukça katastrofiktir. Literatürde vasküler komplikasyonla mücadelede uygulanan tedavi yöntemleri daha çok uzman görüşü niteliğinde olmakla birlikte yeterli sayıda deneysel ve klinik çalışma bulunmamaktadır. Hyalüronidazın uygulama şekli ve uygulama dozu, trombolitik ajanlarla kombine edilmesi ile ilgili çalışmalar yapılmış olmasına rağmen sonucun tamamen tedavi edici olduğu gösterilememiştir. Etkinliği daha da potansiyelize edebilecek vazodilatör ilaçlarla ilgili bir çalışma literatürde saptanmamıştır. Ayrıca yapılan tüm çalışmalar sadece embolizasyon mekanizması ile oluşacak iskemilere yönelik yapılmıştır. Vasküler komplikasyonlara yönelik acil tedavi algoritması oluşturmaya, tedavi modalitelelerinin etkinliklerini göstermeye, birbiri ile karşılaştırmaya yönelik literatürde klinik ve deneysel çalışma yetersizdir. Bu çalışmada, tavşan kulağında hyalüronik asit dolgusunun enjeksiyonuna bağlı intravasküler embolizasyon ve eksternal vasküler kompresyon mekanizmasıyla iskemi modeli oluşturulması, tek başına hyalüronidaz, tek başına sildenafil sitrat, hyalüronidaz ve sildenafil sitrat ikili tedavisinin iki farklı iskemi modelinde etkinliğinin incelenmesi ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Böylece fizyopatolojik mekanizmaya göre tedavi protokolünün oluşturulmasına yardımcı olunması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda benzer fiziksel özelliklere sahip 28 adet Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Tüm gruplar 7'şer denek içerecek şekilde 4 denek grubu oluşturuldu. Tüm kulaklarda santral auriküler arter bazlı standart boyutlarda cilt ve kıkırdağı içeren kompozit flep hazırlandı. 28 denekteki toplam 56 kulaktan 7' şerli olacak şekilde 8 grup elde edildi. Tüm deneklerin sağ kulaklarındaki kompozit fleplerin santral arterleri hyalüronik asit dolgusunun intraarteriyel uygulanmasıyla oluşan embolizasyon ile, sol kulaklarındaki kompozit fleplerin santral arterine perivasküler hyalüronik asit dolgu uygulanmasına bağlı eksternal kompresyon ile iskemi modeli oluşturuldu. Böylece 2 farklı iskemi deney modeli, 1 denekte oluşturulmuş olundu. Denek grubu 1'deki hayvanlara herhangi bir tedavi uygulanmadı. Ardından sağ kulaklarındaki (deney grubu 1E) ve sol kulaklarındaki (deney grubu 1 K) etkiler incelendi. Denek grubu 2'ye hyalüronidaz tedavisi uygulandı. Ardından sağ kulaklarındaki (deney grubu 2E) ve sol kulaklarındaki (deney grubu 2K) etkiler incelendi. Denek grubu 3'e sildenafil sitrat tedavisi uygulandı. Ardından sağ kulaklarındaki (deney grubu 3E) ve sol kulaklarındaki (deney grubu 3K) etkiler incelendi. Denek grubu 4'e hyalüronidaz ve sildenafil sitrat tedavisi uygulandı. Ardından sağ kulaklarındaki (deney grubu 4E) ve sol kulaklarındaki (deney grubu 4K) etkiler incelendi. Deney modeli oluşturulduktan 4 saat sonra ve 14 gün sonra fleplere indosiyanin yeşili floresans görüntüleme yapıldı. Flep kanlanmaları ölçüldü. Ötenazi ile deney sonlandırıldıktan sonra kulaklar ampute edildi ve histopatolojik incelemeye tabi tutuldu. Elde edilen veriler parametrik ve non parametrik skalalarda istatiksel analiz uygulandı. Bulgular: Çalışmamızda deney modeli oluşturulduğu sırada fleplerin iskemiye bağlı soluk renkli olduğu görüldü. Ancak takiplerde denek grubu 1'de herhangi bir nekroz görülmedi. Bunula birlikte yapılan floresans görüntülemede belirgin kanlanma azalması ve flep boyutlarında da küçülme olduğu görüldü. Deney başındaki fleplerin boyutu ile deney sonrası boyutları ölçüldü ve not edildi. Histopatolojik incelemede inflamasyon, fibroplazi, ödem değerlendirildi ve ölçeklendirildi. Floresans görüntüleme verilerine göre bakıldığında sildenafil sitratın, hyalüronidazın etkisini her iki deney modelinde de potansiyelize ettiği ve iskemiyi azalttığı göstermektedir. Tek başına bakıldığında sildenafil sitrat, intravenöz uygulanan hyalüronidaz kadar iskemiyi azaltmasa da kontrol grubuna göre her iki modelde de kanlanmayı arttırdı. Etki gücü bakımında hyalüronidaz ve sildenafil sitrat emboli modelinde daha etkindi. Kontrol grubunda flep kontraksiyonu daha fazla, tedavi uygulanan gruplarda kontraksiyon daha az görüldü. Tartışma: Vasküler komplikasyonlar kuşkusuz dolgu enjeksiyonlarının en çok korkulan yan etkileridir. Hyalüronik asit enjeksiyona bağlı gelişen vasküler komplikasyonların neden olduğu hasarı önlemek veya en aza indirmek için çeşitli acil tedavi yöntemleri önerilmişse de çoğu etkinliği ispatlanmamış sadece uzman görüşü niteliğinde olan uygulamalardır. Embolizasyon ile oluşan iskemide hyalüronik asidin etrafında koagülasyon ve agregasyona bağlı trombosit ve fibrinden oluşan tıkaç ve damarda spazm oluşmaktadır. Bu sebeple tek başına hyalüronidaz yetersiz kalmaktadır. Kullanılacak antitrombotik ajan iskemiyi çözmede yardımcı olacaktır. Ancak bu uygulamanın eksternal kompresyon ile oluşan iskemiyi azaltmada benzer etkiyi göstermeyeceğini düşünmekteyiz. Yapılan çalışmalar sildenafil sitratın deride, orbitada ve retinada kanlanmayı arttırdığı gösterilmiştir. Vazodilatör bir ajan olmasının yanısıra neovaskülerizan bir ajandır. Bu sebeple vazodilatör etkinin yanındaki etkilerinden dolayı sildenafil sitrat çalışmamızda kullanılmıştır. Çalışmamızda her iki iskemi modelinde de hyalüronidazın etkisini, sildenafil sitratın arttıracağı sonucuna varılmıştır. Sonuç: Hyalüronik asit dolgu uygulamalarına bağlı gelişen emboli ve eksternal kompresyona bağlı vasküler komplikasyonların tedavisinde hyalüronidaz ana tedaviyi oluşturmaktadır. Ama tek başına yetersiz kalmaktadır. Çünkü süreç kompleks ve karmaşık yolaklar içermektedir. İskemiyi tedavi etmek için hyalüronidazla birlikte idame tedavide sildenafil sitrat kullanılabilir. Çalışmamızın verileri, dolgu uygulamasına bağlı gelişen iskemi komplikasyonlarının tedavisinde, bir tedavi algoritması oluşturmaya yardımcı olacaktır.

Cerrahi-plastikHyalüronidazHyalüronik asit+5
Hüseyin Emre Ulukaya
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme küçültme hastalarında indosiyanin yeşili lenfanjiografi görüntüleme yöntemi ile ameliyat sonrası lenfatik yeniden yapılanmanın haritalandırılması

Meme kanseri, günümüzde en sık tanı konulan kanser türüdür ve kadınlarda kanser sebepli ölümlerin en önde gelen nedenidir. Meme kanseri metastazlarını genellikle lenfatik yollar ile yapar. Meme küçültme operasyonu, glandüler dokuların ve fazla cildin rezeksiyonu ile memenin yeniden şekillendirilmesi amaçlanan bir prosedürdür ve plastik cerrahi alanında en sık yapılan ameliyatlardan birisi olma özelliği taşımaktadır. Kadınlarda en sık görülen kanserin meme kanseri olması ve meme küçültme ameliyatının kadınlarda sık uygulanan prosedürlerden birisi olması sebebiyle, meme küçültme operasyonu olan hastaların ileriki yaşamları boyunca meme kanserine yakalanma ihtimalleri azımsanmamalıdır. Meme küçültme ameliyatı sonrası lenfatik yeniden yapılanma yoluyla metastaz yolaklarının farklılaşması söz konusu olabilir. Bu durum, meme küçültme hastalarında olası meme kanseri görülme durumunda tedavinin seyrini değiştirebilir. Akdeniz Üniversitesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi kliniğinde 01.01.2022 ve 01.01.2024 tarihleri arasında operasyonu gerçekleştirilmiş, akrabalarında meme kanseri öyküsü olan 12 meme küçültme hastası çalışmaya dahil edilmiştir. Altı hastada inferior pedikül tekniği, altı hastada süperomedial pedikül tekniğinin kullanıldığı vakalarda lenfatik sistemin incelenmesi amacıyla yapılan preoperatif, intraoperatif ve postoperatif ICG lenfanjiografi görüntüleri değerlendirilmiştir. Ameliyat sırasında lateral ve medial cilt fleplerine dahil edilen lenfatiklerin korunması için fleplerin uygun kalınlıkta kaldırılmasına özen gösterilmiş, intraoperatif ICG lenfanjiografi ile fleplerde yer alan lenfatikler görüntülenmiştir. Ameliyat sonrası lenfatik haritalama postoperatif 10 ila 18. Haftalar arasında yapılmıştır. ICG lenfanjiografi görüntülerinde lenfatik damarların ve akım paternlerinin tespit edilmesi sonrasında gözlenen lenfatik damarlar hasta cildi üzerinde çizimi yapılarak incelenmiş, elde edilen görüntüler bu çalışma kapsamında değerlendirilmiştir. Hastaların postoperatif ICG lenfanjiografilerinde preoperatif görüntülerde mevcut olmayan, çoğunlukla üst dış kadran yerleşimli lenfatikler izlenmiştir. Ameliyat sonrası görüntülerde izlenilen bu lenfatiklerin lenfanjiogenez mekanizmasıyla oluştuğu düşünülmüş, ancak yeni oluştuğu gözlemlenen bu lenfatik yapıların hangi sebeple üst dış kadran yerleşimli olduğu konusunda net bir kanıya varılamamıştır. İnferior pedikül tekniği ile opere edilen 4 hasta ve süperomedial pedikül tekniği ile opere edilen 3 hastanın postoperatif ICG lenfanjiografi görüntülerinde, ameliyat öncesi görüntülerde mevcut olmayan sternal bölge yönelimli lenfatik yolaklar izlenmiştir. Lenfanjiogenez mekanizmasıyla oluştuğu kanısında olduğumuz sternal yönelimli bu lenfatik yolaklar, spekülatif olmakla birlikte, yüzeyel ve derin lenfatik ağ arasında daha önceden var olmayan bir bağlantı oluşturmuş ve internal mamaryan lenf nodlarına drene olacak şekilde yeniden yapılanmış olabilir. Bu çalışma meme küçültme hastalarında ameliyat sonrası lenfatik yeniden yapılanmanın ICG lenfanjiografi ile değerlendirildiği ilk çalışmadır. Çalışmamızda elde ettiğimiz verilerin, meme küçültme operasyon öyküsü olan meme kanseri hastalarının tanı, tedavi ve takip süreçlerine anlamlı katkı vereceği inancındayız. Anahtar Sözcükler: Meme küçültme, lenfanjiogenez, ICG lenfanjiografi, lenfatik sistem

Taylan Cihan Zöhre
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epidermolizis bülloza tanılı ve el bulguları ile takipli olan hastalarda uzun dönem fonksiyonel durum ve sağkalım oranlarının değerlendirilmesi

Epidermolizis Bülloza deri ve mukozal membranlarda artmış kırılganlık sonucu vücut genelinde farklı semptom ve bulgularla karşımıza çıkabilen nadir görülen genetik bir hastalıktır. Etkilenen bireylerin gündelik yaşamlarını kısıtlayan bu hastalığın kesin bir tedavisi olmayıp, tedavide temel amaç semptomların hafifletilerek etkilenen bireylerin yaşam kalitelerinin arttırılmasıdır. Epidermolizis büllozalı bireylerin el, el bileği ve parmaklarında görülebilen fleksiyon, ekstansiyon kontraktürleri, başparmakta addüksiyon kontraktürleri; vücut genelinde gündelik aktiviteler esnasında bile oluşabilen açık yaralar sonucunda hastalar gündelik aktiviteleri gerçekleştirmekten geri kalmaktadır. Bu durum ise hastaların hayat kalitesinde azalmaya neden olmaktadır. Yassı hücreli karsinom kronik yara zemininden gelişebilen, lenfatikler aracılı metastaz yapabilen kötü huylu bir deri kanseridir. Epidermolizis büllozalı bireylerin artmış deri ve mukozal kırılganlığa bağlı olarak vücutlarında sürekli olarak yaralar oluştuğu ve bu yaraların bazılarının kronik yaraya dönüştüğü göz önünde bulundurulduğunda; bu bireylerin Yassı hücreli karsinom açısından riskli grupta yer aldıkları görülmektedir. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesinde 2008-2023 yılları arasında Epidermolizis Bülloza tanılı ve el bulguları nedeniyle ameliyat edilmiş toplamda 30 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara ameliyat öncesinde EB-QoL ve Abilhand Kids anketleri uygulanmış ve tedavi sonrası yapılan kontrollerinde aynı anketler tekrarlanarak uygulanan tedavinin Epidermolizis Büllozalı bireylerin hayatları üzerindeki etkinliği değerlendirilmiştir. EB-QoL testinde ameliyat öncesine göre çalışmaya dahil edilen hastaların ameliyat sonrası ölçek toplamındaki ortalama 9,40±4,48 birimlik düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p=0,001; p<0,01). Hastaların ameliyat sonrası Eb-QoL ölçeği toplam puanı ile Abilhand-kids testi toplamından aldıkları puanlar arasında negatif yönlü %56'lık orta düzeydeki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (r=-0,560; p=0,001; p<0,01). Çalışmanın yürütüldüğü süre boyunca toplamda 5 Epidermolizis Bülloza tanılı hasta vücutlarının çeşitli bölgelerinde bulunan açık yaralara yapılan biyopsi sonucunda Yassı Hücreli Karsinom tanısı almış olup; bu hastalardan 2'si Yassı hücreli karsinom ilişkili komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Çalışmanın yürütüldüğü süre boyunca bahsedilen 2 hasta dışında Epidermolizis Bülloza ilişkili komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybeden başka hasta olmamıştır. Epidermolizis bülloza tedavisi olmayan nadir görülen genetik bir hastalıktır. Mevcut tedaviler hastaların semptomlarını gidermeye yöneliktir. EB'li bireyler sosyal hayattan izole yaşayan bireylerdir. Bu çalışma el bulguları ile takipli olan Epidermolizis Bülloza hastalarda ameliyatın hasta hayatı üzerine etkilerinin, uzun dönem el fonksiyonlarının ve sağ kalımlarının değerlendirildiği ülkemizde yapılan ilk çalışmadır. Bu çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler doğrultusunda el bulguları olan EB'li bireylere yönelik uygulanan cerrahi tedavinin hastaların günlük aktiviteleri gerçekleştirme güçlükleri ve sosyal hayattan izolasyonları üzerine olumlu etkileri olduğunun inancındayız. Anahtar Sözcükler: Epidermolizis Bülloza, El Bulguları, kontraktür, Uzun Dönem Fonksiyonel Sonuç

Vedat Can İşler
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüz Bölgesindeki Bazal Hücreli Karsinom Eksizyonları Sonrasında Cerrahi Marjinle Nüks Arasındaki İlişkinin Araştırılması

Bazal hücreli karsinom, en sık görülen cilt kanseridir ve ikinci en sık görülen cilt kanserinden (skuamöz hücreli karsinom) iki kat daha yaygındır. Bazal hücreli karsinomun görülme sıklığı her yıl artmaktadır. Bazal hücreli karsinom tedavisinin birincil amacı tümörün tamamen çıkarılmasıdır. Cerrahi eksizyondan sonra defektin rekonstrüksiyonu, defektin yeri ve boyutuna ve rekonstrüksiyonda kullanılacak cilde bağlı olarak değişir. Bu çalışmanın amacı yüz bölgesinde uygun cerrahi marjinle eksizyon yapılmış bazal hücreli karsinom hastalarında farklı patolojik tip ve patolojik cerrahi marjinlerde görülen nüks oranlarını karşılaştırmaktır. Buna göre yüz bölgesinde bazal hücreli karsinom tanısı almış 107 hastadaki bazal hücreli kanserlerin primer lezyonlarının histolojik tipi, lateral ve derin cerrahi sınıra uzaklığı gibi patolojik verileri değerlendirilmiştir. Ayrıca hastaların cinsiyetleri, yaşları, hangi cerrahi teknik ile opere olduğu, tümör lokalizasyonu, 1 senelik takipleri sonrası rekürrens durumları da ele alınmıştır. Elde edilen sonuçlar istatiksel analizleri gerçekleştirilmiş ve anlamlı farklılıklar araştırılmıştır. Yapılan bu çalışma sonucunda tümör lokalizasyonu en yaygın olarak nazal bölgede belirlenmiş ve hastaların %50,5'inde alt tipi belli olmayan BHK, %37,4 oranında ise nodüler BHK belirlenmiş ve tümör alt tipleri arasında istatiksel anlamlı farklılık elde edilmemiştir. Hastaların %7,5'inde nüks gerçekleşmiş ve nüks görülen hastalarda ve nüks görülmeyen hastalarda cerrahi sınır ortalamasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Bu çalışma opere edilecek hastaların tümör alt tipi , tümör yerleşim yeri ve bütün değişkenlerle yapılacak operasyon için planlanan cerrahi marjin için yol gösterici olmaktadır. Estetik ve cerrahi yeterlilik kaygılar göz önünde bulundurulduğunda cerrahi marjinin önemi oldukça fazladır. Anahtar Sözcükler: Bazal Hücreli Karsinom, Eksizyon, Cerrahi marjin, Nüks

Karsinoma-bazal hücreli
Ege Bora Özpar
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüz ve üst ekstremite allotransplant alicilarinda greft vaskülopatisinin yüksek çözünürlüklü ultrason ile değerlendirilmesi

Yüz ve Üst Ekstremite Allotransplant Alıcılarında Greft Vaskülopatisinin Yüksek Çözünürlüklü Ultrason ile Değerlendirilmesi Yüz ve üst ekstremite allotransplantasyonu sonrası greft kaybına yol açan kronik red, halen önemli bir endişe kaynağıdır. Kronik red, herhangi bir klinik belirti veya semptom olmadan da ortaya çıkabilir. Mevcut takip yöntemi, allogreft biyopsi örneklerinin histolojik analizine dayanmakta olup, bu yaklaşım hem invazivdir hem de pratik değildir. Önceki veriler, kronik reddin kol ve solid organ allogreftlerindeki damarların intima ve media kalınlıklarındaki değişikliklerle ilişkili olduğunu göstermektedir; ancak bu tür veriler yüz ve kol allotrasplantasyonu operasyonu için literatürde sınırlı sayıdadır. Buna göre yapılan bu çalışmada 3 üst ekstremite nakli hastasının, 2 yüz nakli hastasının, nakilden 4 ile 15 yıl sonrasında bilateral fasiyal, superfisiyel temporal, radial, ulnar, brachial, posterior tibial ve dorsalis pedis arterlerinin görüntüleri elde edilmiş ve damar çapları, intima-media kalınlığı, pik sistolik hız, rezistif indeks, pulsatil indeks, ve akselerasyon zamanı değerleri kaydedilmiştir. Nakil hastalarının hepsinde hafif-orta derecede rejeksiyon bulguları olmasına rağmen, yüksek çözünürlüklü ultrasonografi incelemelerinde greft damarlarında farklı parametrelerde farklı değişiklikler görülmüştür. Hastaların tüm bu greft damarları ilgili parametreler yönünden analiz edilip kontrol grubu ile karşılaştırıldığında sadece sol radyal arter ve sol brachial arter IMT değerlerinin kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak yüksek olduğu saptanmıştır. Aynı zamanda sağ brachial arterin akselerasyon zamanında istatiksel anlamlı bir azalma görülmüştür. Yüz nakillerinde IMT açısından sol fasiyal, sol superfisiyel temporal, sağ tibialis posterior ve sol dorsalis pedis arterlerinde istatiksel anlamlı farklılık elde edilmiştir. Buna göre sol fasial, sol temporal ve sağ tibialis posterior arterlerinde IMT değerlerinde artış; sol dorsalis pedis arterinde ise azalma görülmüştür. Pik sistolik hızı (PSV) bakımından tüm gruplar arasında sadece sol 98 fasial arterde azalma saptanmıştır. Buna göre elde edilen bu bulgular doku örneklemelerindeki rejeksiyon bulguları ile ilişkilendirilmiştir. Sonuç olarak, yapılan bu çalışma ile Yüksek Çözünürlüklü Ultrasonografi'nin nakil hastalarının takibinde, rejeksiyon değerlendirilmesinde ve erken tanısında değerli olabileceği gösterilmiştir. Ancak parametrelerde ve normal değer aralıklarında standardizasyon olmadığı için bu alanda daha büyük örneklem grupları ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.

Ramazan Furkan Akman
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanda oluşturulan kritik boyutlu kalvaryal kemik defekti modelinde sistemik traneksamik asit kullanımının yeni kemik oluşumu üzerindeki etkilerinin deneysel incelenmesi

Giriş ve Amaçlar Traneksamik asit, bir lizin analoğu olup; majör travma, doğum sonrası kanama, majör cerrahi, diş çekimi, burun kanaması ve menstrüel kanamalarda aşırı kanamanın önlenmesi için kullanılan antifibrinolitik ajanlardandır. Kırık hatlarından gelen kanamayı azaltmak ve buna bağlı gelişebilecek ödem ve ekimozun oluşmasını engellemek amacıyla maksillofasiyal cerrahide de kullanılmaktadır. Fibrinin kemik oluşumunu arttırdığı deneysel çalışmalarla gösterilmiştir. Erken dönem kemik iyileşmesi üzerinde hematomun iyileşme bölgesindeki varlığının önemi de bilinmektedir. Ancak antifibrinolitik ajanların kemik iyileşmesine etkisi sınırlı sayıda çalışmada araştırılmıştır. Bu çalışmanın hipotezine göre sistemik traneksamik asit, preoperatif dönemde uygulandığında per-op ve postoperatif oluşacak olan hematomu azaltacak; postoperatif dönemde uygulandığında ise hematom içindeki fibrini stabilize ederek traneksamik asit uygulanmadan önce oluşan hematomun ortamda daha uzun süre kalmasını sağlayacak ve buna bağlı olarak yeni kemik oluşumunda değişiklikler olacaktır. Bu çalışmada sıçanda kritik boyutlu kalvaryal kemik defekti modeli kullanılarak cerrahi öncesi ve sonrasında sistemik traneksamik asit kullanımının yeni kemik oluşumu üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem Çalışmada ağırlıkları 385 - 515 gram arasında değişen, 4 aylık, 30 adet Sprague Dawley erkek sıçanlar kullandık ve her grupta 6 adet olmak üzere bu sıçanları 5 gruba ayırdık. 1. grubu kontrol grubu olarak belirledik; 2. gruba operasyondan hemen önce 10 mg/kg dozunda ; 3. gruba postoperatif 1. günde 10 mg/kg dozunda; 4. gruba postoperatif 1., 2., 3. günlerde 10 mg/kg dozunda; 5. gruba postoperatif 1., 2., 3. günlerde 20 mg/kg dozunda traneksamik asidi dorsal kuyruk veni aracılığıyla enjekte ettik. Diş hekimliğinde implant cerrahisinde sıkça kullanılan trepan frez (8 mm çaplı) yardımıyla sıçan kalvaryumunda bregma ve lambda sütürleri arasında sagittal sütür merkezde olacak şekilde her iki parietal kemik üzerinde 8 mm çaplı bir adet sirküler kemik defekti oluşturduk. Postoperatif 1. ve 3. gün cerrahi alanda oluşan hematom miktarını Ultrasonografi (USG) ile ölçtük. Postoperatif 28. günde hayvanlara ötenazi uyguladık. Defektlerdeki yeni kemik oluşumu mikrotomografi ile ölçüldü. Total volüm (TV), kemik volümü(BV), kemik yüzeyi (BS), kemik volümü oranı (BV/TV), kemik yüzeyi dansitesi (BS/TV), spesifik kemik yüzeyi (BS/BV), yapısal model indeksi (SMI), trabekül sayısı (Tb.N), trabekül kalınlığı (Tb.Th), trabeküler ayrım (Tb.Sp), trabekül kalınlığının standart deviasyonu (Tb.Th.SD), trabeküler ayrımın standart deviasyonu (Tb.Sp.SD) parametreleri değerlendirildi ve 3 boyutlu görüntüler elde edildi. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 22 programı kullanıldı. Analizlerde one-way ANOVA ile paired t-testi kullanıldı. Web tabanlı ''effect size calculator'' ile çalışma gruplarının kontrol grubuna ve birbirlerine göre olan etki büyüklüğü (Cohen's d formülüne göre) elde edildi. < 0,3 değerler çok küçük etkili, ≥0,3 ve < 0,5 değerler küçük etkili, ≥0,5 ve <0,8 değerler orta etkili, ≥0,8 ve <1 değerler büyük etkili, ≥1 değerler çok büyük etkili olarak kabul edildi. Bulgular Değerlendirilen parametrelerde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,005). Postoperatif 1. ve 3. gün yapılan USG ölçümlerinde de istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Çalışma gruplarının kontrol grubuna ve birbirlerine göre etki büyüklükleri kemik volümü, kemik yüzeyi dansitesi ve trabekül sayısı parametreleri üzerinden hesaplandı ve yapılan müdahalenin etki büyüklüğünün çok küçük olduğu saptandı. Tartışma Daha önce sıçanda femur kırığı modelinde yapılan sonuçların direkt grafi ile değerlendirildiği deneysel çalışmalarda topikal ve sistemik traneksamik asit uygulamalarında çalışmamızdan farklı sonuçlar elde edilmiştir. Çalışmamızda USG ile postoperatif hematom miktarını ölçmemiz, traneksamik asidin farklı dozlarını kullanmamız ve kemik oluşum parametrelerini mikrotomografi ile değerlendirmemiz çalışmamızın sonuçlarını daha güvenilir kılan özelliklerdendir. Önceki çalışmalarla elde edilen sonuçlardaki farklılığın bir başka sebebi, bu çalışmalarda endokondral kemikleşme ile oluşan ve hareketli bir ekstremitede bulunduğu için iyileşmesi farklı dinamiklerden etkilenebilen femur üzerinde çalışılırken; kendi çalışmamızda intramembranöz kemikleşme ile oluşan ve hareketsiz bir bölgede yer alan kalvaryum tercih edilmiştir. Traneksamik asidin farklı kemikler üzerinde iyileşmeyi ne derecede etkilediği henüz anlaşılamamış olup bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Sonuç Bu çalışmada traneksamik asidin sıçanda oluşturulan kritik boyutlu kalvaryal kemik defekti modelinde yeni kemik gelişimi üzerindeki etkisinin istatistiksel olarak önemli olmadığı bulundu. Daha önce kraniyofasiyal cerrahi alanında günümüze kadar yapılan çalışmalarla ilgili literatür taraması yapıldığında bu konuyla ilgili yapılmış benzer bir deneysel çalışmaya rastlanamamış olup bu çalışmada klinikte kanama azaltmak için sıkça kullanılan traneksamik asidin yeni kemik oluşumunda etkisinin bulunmadığı ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Sıçanda mikrotomografi, sıçan kalvaryumu, traneksamik asit

KalvaryumKemik defektleriKemik rejenerasyonu+4
Mehmet Solmaz
İstanbul University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanda kraniyal pediküllü transvers rektus abdominis kas-deri flebinde preoperatif distal venöz arteriyelizasyonun flep sağkalımı üzerine etkisi

Pediküllü TRAM flebinde meydana gelen iskemik komplikasyonlar bu flebin kullanımını kısıtlayan önemli faktörlerdendir. Bu iskeminin hem arteriyel hem de venöz komponenetleri mevcuttur ancak flebin vasküler anatomisi nedeniyle venöz dışa akımdaki yetmezlik daha ön plandadır. İskemik komplikasyonları azaltıp flep sağkalımını arttırmaya yönelik olarak; deley yöntemleri, arteriyel ve venöz süperşarj teknikleri, turboşarj tekniği, çift pediküllü TRAM, profilaktik venöz kanülasyon gibi yöntemler denenmiştir. Amacımız; literatürde daha önce kullanıldığı saptanmayan ve pediküllü TRAM flebinde sağkalımı arttırması olası bir müdehale olan preoperatif distal venöz arteriyelizasyon tekniğinin değerlendirilmesidir. Çalışmamızda 3 deneysel grup oluşturulmuştur. Grup 1'de sadece kraniyal pediküllü TRAM flebi modeli oluşturulmuştur. Grup 2'de kraniyal pediküllü TRAM flebi kaldırılırken SİEV sağlam bırakılmış ve pediküllü TRAM flebinde venöz süperşarj modeli oluşturulmuştur. Grup 3'te flep kaldırılmadan önce tasarlanan pedikülün karşı tarafındaki femoral arter ve ven arasında anastomoz yapılmış; üçüncü gün sonunda anastomoz bağlanarak, grup 1 ve grup 2 ile aynı şekilde kraniyal pediküllü TRAM flebi kaldırılmıştır. Bu sayede preoperatif distal venöz arteriyelizasyon modeli oluşturulmuştur. Flep cerrahisi sonrası birinci günde her gruptan ikişer sıçana İCG ile kızılötesi aracılı anjiyografi çekilmiştir. Flep cerrahisi sonrası 7. Günde tüm sıçanlarda ötenazi uygulanarak, flep sağkalım oranları hesaplanmış ve histolojik inceleme için doku örnekleri alınmıştır. Her iki gruptan ikişer adet sıçan üzerinde yapılan İCG anjiyografisi sonucunda venöz süperşarjın ve preoperatif distal venöz arteriyelizasyonun flepte venöz dışa akımı arttırdığı ancak bunu farklı drenaj yolllarıyla yaptığı ayrıca preoperatif distal venöz arteriyelizasyonun flepte arteriyel akımı ve perfüzyonu da arttırdığı yorumu yapılmıştır. Flep sağkalım oranları ile ilgili analizlerde hem venöz süperşarj müdahalesinin hem de preoperatif distal venöz arteriyelizasyon müdahalesinin sağkalımı oranlarını istatiksel olarak anlamlı düzeyde arttırdığı ancak birbirlerine üstünlükleri olmadığı gösterilmiştir. Histolojik olarak damar dansitesi ve damar çapı ortalaması değerlendirilmiştir. Hem venöz süperşarj müdahalesinin hem de preoperatif distal venöz arteriyelizasyon müdahalesinin damar dansitesini istatiksel olarak anlamlı derecede arttırdığı ancak kendi aralarında istatiksel açıdan anlamlı fark olmadığı gösterilmiştir. Damar çapı ortalamarı açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Sıçanda kraniyal pediküllü TRAM flebinde, flep cerrahisinden 3 gün önce yapılan preoperatif distal venöz arteriyelizasyon müdahalesinin, flep sağkalımını en az venöz süperşarj müdahalesi kadar arttırdığı ortaya konmuştur bu etki ''choke'' anastomozlarının dilatasyonu, anjiyogenezin artışı ve venöz damar ağında meydana gelen değişiklikler sayesinde ters yönlü venöz dışa akımın artışına bağlıdır ancak hangisi daha ön planda sorusuna cevap verilememiştir. Teorik olarak preoperatif distal venöz arteriyelizasyon müdahalesi insan pediküllü TRAM flebinde sağkalımı arttırmak amacıyla kullanılabilir ancak sıçan ve insan pediküllü TRAM flep anatomisi birebir aynı değildir bu nedenle tezimizi destekleyecek daha çok deneysel ve klinik çalışmaya ihtiyaç vardır.

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikRekonstrüktif cerrahi+3
Mehmet Yıldıran
İstanbul University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serbest latissimus dorsi flebi sonrası donör saha morbiditesinin fonksiyonel değerlendirilmesi

Amaç: LD serbest flebi günümüzde rekonstrüktif mikrocerrahide güvenli pedikülü ile geniş doku defektlerini kapatmada sıklıkla başvurduğumuz flep seçeneklerimizdendir. Fakat mevcut literatür de uzun dönem fonksiyonel morbiditesi üzerine yeterli çalışma yoktur. Bu çalışmada kas fonksiyonlarını değerlendirmek amacıyla mevcut çalışmalardan farklı olarak daha hassas bir test yöntemi olan izokinetik kas gücü ölçümü ile uzun dönem fonksiyonel sonuçları kıyaslamak amaçlanmıştır. Hastalar ve yöntemler: Kliniğimizde rekonstrüksiyon amacıyla LD flebi tercih edilecek olan 15 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastalara post operatif dönemde 6. Ayda izokinetik kas gücü ölçümü ve ROM ölçümü yapıldı . Aynı zamanda hastaların yaşam kalitesi ve günlük aktiviteleri Quick DASH ve constant omuz skoru testi ile değerlendirildi. Objektif verilerle elde edilmiş biyomekanik paremetreler ile yaşam kalitesi ve günlük aktivite ölçekleri analizi yapılmıştır. Bulgular:Postoperatif 6. Ayda hastalarda adduksiyon ve ekstansiyon kas güçlerinde anlamlı bir azalma saptanmıştır (p <0.05). Quick DASH ve Constant Omuz skorlarında istatistiksel olarak anlamı bir düşme (p <0.05) görülmesine rağmen sonuçlar günlük yaşam fonksiyonlarını etkiletecek boyutta değildir. Yine yapılan ölçümlerde internal rotasyon ,external rotasyon ve abduksiyon ve fleksiyonda eklem hareket açıklıklarında kısmi bir azalma mevcuttur. Sonuç: Bu çalışma ile latissimus dorsi flebi sonrası post operatif 6. Ayda hastaların yaşam kalitelerinde bir negatif yönde değişme olmadığı ; üst ekstremite ile ilgili yaşamsal faaliyetlerinin operasyon öncesi dönemdeki gibi sürdürebildiklerine rastlanmıştır. Biyomekanik ölçümlerde adduksiyon ve extansiyon kas gücünde anlamlı azalma saptanmış olup fakat bunun kişinin günlük yaşamsal aktivitelerine herhangi bir etkisi bulunmamaktadır. Anahtar kelimeler: Latissimus dorsi, serbest flep ,kas gücü ölçümü

Cerrahi fleplerKas kuvvetiLatissimus dorsi+2
Erman Ak
İstanbul University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı doku komponentleri içeren yüz nakilleri sonrası lenfatik sistemin yeniden yapılanmasının araştırılması

Fonksiyonel bir lenfatik sistem vücut sıvısı homeostazını ve bağışıklık hücresi fonksiyonlarını sürdürmek için çok önemlidir. Bölgesel lenfatiklerin travmaları, kronik lenfödem, tekrarlayan enfeksiyon, fonksiyon kaybı ve yaşam kalitesinin düşmesine neden olmaktadır. Serbest flep ile yapılan rekonstrüksiyonlarda, ekstremite replantasyonları, ekstremite transplantasyonları veya yüz nakillerinde lenfatik sistemin direkt onarımının yapılmamasına rağmen dokularda ödem görülmemektedir. Bu gözlem lenfatik sistemin yeniden yapılanmasının yara iyileşmesi sırasında oluştuğu yönünde çıkarımlara yönlendirse de mekanizması ve hangi lenfatik yolları kullandığı tam anlaşılamamıştır. Lenfatik yapılardaki değişiklikler ve buna bağlı lenfodinamikler, donör ve alıcı doku etkileşiminin lenfatik sistemini anlamak açısından önemlidir. Lenfatik görüntülemedeki indosiyanin yeşili (ICG) lenfografi yöntemleri ile ilgili gelişmeler lenfatik taşınmanın daha iyi değerlendirilebilmesine izin verdi. Fakat günümüzde alıcı ve donör lenfatiklerin iletişimi ve fonksiyonel ve rejeneratif kapasiteleri hala tam olarak açıklanamamıştır. Bu çalışmanın amacı yüz rekonstrüksiyonunda lenfatik anastomoz yapılmaksızın, yüz nakilleri ve serbest flep ile rekonstrüksiyon sonrası oluşan lenfatik yeniden yapılanma ve rejenerasyonu incelemektir. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi kliniğinde 01.01.2012 ve 01.01.2022 tarihleri arası operasyonu gerçekleştirilmiş yüz nakli hastaları çalışmaya dahil edilmiştir. Bu hastalarda lenfatik sistemin incelenmesi amacıyla yapılan ICG lenfografi görüntüleri değerlendirilmiştir. Kontrol grubu olarak supraklavikuler serbest flep ile yüz rekonstrüksiyonu yapılan hastalarda ve flep ile rekonstrüksiyon yapılmamış maksillofasiyal fraktürü olan hastalarda yapılmış olan ICG lenfografi görüntüleri kullanılmıştır. Yüz bölgesinde yapılan ICG lenfografi, üretici önerileri uyarınca ve güncel literatüre uygun olarak 0.2 mL ICG solüsyonu (0.5 mg ICG) subkutan olarak midpupiller hatta bilateral supraorbital alan, infraorbital alan, oral komissur ve mental alan olmak üzere yüzün 8 belirleyici lokasyonuna enjekte edilerek gerçekleştirilmiştir. Elde edilen görüntüler bu çalışma kapsamında değerlendirilmiştir. ICG lenfografi görüntüleri transient fazda lineer ve retiküler olarak değerlendirilmiş, plato fazında ise lineer, splash, stardust ve diffüz patern olarak değerlendirilmiştir. 3 saatlik ICG lenfografinin tamamlanması sonrası, izlenen paternlerin hasta cildi üzerinde çizimi yapılarak incelenmiştir. Yüz nakli hastalarında lenfödem gözlenmedi veya az olarak değerlendirildi, ICG lenfografide çoğunlukla lineer patern izlendi, yüzeyel lenfatiklerde artış gözlendi. Alıcı ve donör dokuları arasında multiple lenfatik bağlantıların olduğu gözlendi, servikal lenf nodlarında ICG görüldü. Supraklavikular flep ile rekonstrüksiyon yapılan hastalardan birisinde az lenfödem görülürken, diğer hastada orta derecede lenfödem görüldü, ICG lenfografide her iki hastada stardust patern izlenmiş olmasına rağmen, bu hasta grubunda da alıcı ve donör dokuları arasında multiple lenfatik bağlantılar olduğu gözlendi ve servikal lenf nodlarında ICG görüldü. Lenfatik anastomoz yapılmamasına rağmen yüz nakli ve supraklavikular flep ile yüz rekonstrüksiyonu yapılan hastalarda spontan lenfatik bağlantıların oluştuğu gösterildi.

Cerrahi fleplerDoku nakliLenfatik sistem+7
Mehmet Bilgehan Sarı
Akdeniz University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Replantasyon ve bilateral üst ekstremite nakil hastalarında lenfatik ve vasküler sistemlerin yeniden yapılanmasının değerlendirilmesi

Vücut bütünlüğünü bozan ve fonksiyon kaybına yol açacak şekilde kompozit doku kaybı olan hastalarda; fiziksel görünümü geri kazanma, fonksiyon açısından iyileştirme amacıyla uygulanan VKDN ile replantasyon ameliyatları yaşam kalitesini arttırmaktadır. Bu özellikli hastalarda anatomik bütünlük sağlanmasını takiben vasküler yapıda oluşan değişiklikler ile lenfatik yapıların yeniden şekillenmesi ile ilgili bilgiler kısıtlıdır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesinde 01.01.2012 ile 01.01.2022 tarihleri arasında gerçekleştirilen 3 bilateral kol nakli hastası ile tek taraflı major üst ekstremite 3 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Major üst ekstremite replantasyon hastalarının 2'si forequarter ve 1'i dirsek replantasyon özelliği göstermektedir. Bilateral kol nakilli ve major üst ekstremite replantasyon öykülü hastalarda lenfatik sistemi değerlendirmek amacıyla ICG lenfografi bulguları değerlendirilmiştir. Ek olarak bu hasta grubunda anastomoz öncesi ve sonrasına ait arter doppler USG verileri değerlendirilmiştir. ICG lenfografi kontrol grubu olarak; ekstremitede malignitesi bulunan ancak daha önce ekstremitede herhangi bir işlem geçirmemiş 6 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. ICG lenfografi bulguları değerlendirildiğinde bilateral kol nakilli hastalarda lenfatik anastomoz yapılmamasına rağmen alıcı ve verici dokularda spontan lenfatik bağlantıların oluştuğu gösterildi. Dirsek replantasyon öykülü hastadaki durum benzerdi. Ancak bilateral kol nakil hastalarında üst kolda görülen yüzeyel lenfatik akım forequatr replantasyon hastalarında görülemedi. Spekülatif olmakla birlikte forequarter hastaların sütur hattında üst ekstremite lenfatik yönü ile ters akıma sahip lenfatik yolakların birleşememesi sonucunda aksiller yatağa akım kesintiye uğramıştır. Bu nedenle üst kolda bulunan yüzeyel lenfatik yolaklar fibroza uğrayarak derin lenfatik sisteme yönelmiş olabilir. Ayrıca kas hareket ve kontraksiyonlarının nakilli hastalara göre daha az olması iki grup arasındaki farka yol açmış olabilir. Tacrolimusun yüzeyel lenfatiklerin artışına sebebiyet vermesi de bu iki grup arasındaki ICG lenfografi farklarına yol açmış olabilir. Doppler USG incelemelerinde ise bilateral kol nakil öykülü bir hasta da verici arter duvarında alıcı artere göre intimada kalınlaşma, düzensizlik, kalsifikasyon tespit edilmiş olup allogrefte ait iskemik değişiklikler görülmemiştir. Diğer bilateral kol nakilli ve major üst ekremite replantasyon hastalarında alıcı ve verici arterlerdeki veriler birbirleriyle uyumlu bulunmuştur. Doppler USG ile hasta takiplerinin allogreft takibi için yararlı olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Kol nakli, replantasyon, ICG lenfografi, doppler USG

Cerrahi-plastikKolLenfatik sistem+5
Yunus Emre Şeker
Akdeniz University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanda oluşturulan periferik sinir yaralanması modelinde skar önleyici ajanların periferik sinir iyileşmesi üzerindeki etkilerinin deneysel incelenmesi

Giriş: Periferik sinir yaralanmalarından sonra sinir hücresinde gözlenen değişiklikleri inceleyen ve rejenerasyonun geliştirilmesi için yeni yöntemler tanımlamayı amaçlayan çok sayıda deneysel çalışma olmasına rağmen, sinir yaralanmaları önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Bu çalışmada, hyalüronik asit ve traneksamik asidin sinir iyileşmesinde etkinliklerini araştırmak amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Cerrahi işlemler için 18 adet Wistar tipi dişi sıçan kullanıldı. Ketamin anestezisi kullanılarak, sağ arka ekstremitede çalışıldı. Grup 1' de sağ siyatik sinir makas ile transeke edilerek primer olarak epinöral sütürlerle onarıldı. Grup 2' de siyatik sinir transeksiyonu ve epinöral onarım sonrası hyalüronik asit uygulandı. Grup 3' te siyatik sinir transeksiyonu ve epinöral onarım sonrası hyalüronik asit ve traneksamik asit kombine olarak uygulandı. Postoperatif 4. hafta sonunda deneklere bir takım analizler uygulandı. Fonksiyonel test olarak deneklere siyatik fonksiyon indeks (SFİ) ve EMG uygulandı. Denekler daha sonra sakrifiye edilerek ıslak gastrokinemius kası ağırlıkları ölçüldü. Transeke edilmiş siyatik sinirlerin proksimal ve distallerinden kesitler alınıp mikroskopik inceleme yapıldı. Bulgular: Veriler Kruskal-Wallis yöntemi kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirildi. SFI' de ve EMG' de, Grup 2 ve grup 3; grup 1' e göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde yüksek bulundu (p<0.05). Grup 2 ve grup 3 arasında istatistiksel anlamlılık tespit edilmedi (p>0.05). Sağ/sol gastrokinemius ıslak ağırlıkları oranında, gruplar arasında istatistiksel anlamlılık görülmedi (p>0.05). Makroskopik adezyon skorlama testi Grup3' te; grup 1 ' e göre istatistiksel olarak anlamlılık tespit edildi (p<0.05); ancak grup 1 ve grup 2 arasında ve grup 2 ile grup 3 arasında anlamlı fark tespit edilemedi (p>0.05). Sonuç: Hyalüronik asit grubu, kontrol grubuna göre fonksiyonel ve mikroskopik testlerde üstündü. Hyalüronik asit ve traneksamik asit kombinasyonunun olduğu grup ise fonksiyonel ve mikroskobiye ek olarak makroskopik adezyon skorlama sisteminde de kontrol grubuna üstün bulundu. Böylece, sinir onarımı sonrası HA ya da HA' nın TA ile kombinasyonunun uygulanmasının faydalı, güvenilir ve maliyetinin uygun olmasından dolayı uygulanabilir olduğu düşünüldü. Anahtar kelimeler: Periferik sinir, hyalüronik asit, traneksamik asit, sıçan modeli

Hayvan deneyleriHyalüronik asitPeriferik sinir hasarları+6
Soner Karaali
İstanbul University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dekorin protein uygulamasının sıçan siyatik sinir iyileşmesi üzerine etkisi

Periferik sinirler, temelde üç alt tipe ayrılmaktadır; bunlar motor nöronlar, duyu nöronları ve otonomik (sempatik-parasempatik) nöronlardır. Bu nöronlarda ortaya çıkan uyarılar ki bunlar ışık, sıcaklık, basınç gibi birbirlerinden farklı olabilmektedir, hücre membranında bulunan sodyum-potasyum ATPaz olarak adlandırılan pompayı aktive ederler. Aktive olan bu pompa, sitoplazmada ve ektrasellüler matrikste dengede bulunan elektrolitlerin yer değiştirmesine sebep olur. Bu uyarılar belirli bir eşik değeri geçtikten sonra ortaya impuls olarak adlandırılan bir iletim işlemi ortaya çıkar. Vücut bütünlüğü korunduğu müddetçe, bu fizyolojik süreç her an devam etmektedir. Ancak periferik sinirlerde meydana gelen travmalar bu süreci geriye dönüşsüz şekilde sekteye uğratabilmektedir. Yapılan çalışmalarda ortaya konduğu üzere periferik sinirleri ilgilendiren yaralanmalar travma hastalarının %5'ini oluşturmaktadır ve ülke çapında değerlendirildiğinde bu oran oldukça fazla insanı ilgilendirmektedir. Operatif tekniklerde gelişmeler olmasına karşın ameliyat sonrası ortaya çıkan skar fonksiyonel iyileşmeyi engellemekte ve epinöral skarlaşma sütur hattından aksonal uzamaya mekanik bariyer oluşturmaktadır. İyileşme sırasında oluşan yapışıklıklarda sinir mobilitesini kısıtlayarak hasarı arttırmaktadır. Bu çalışmada, periferik sinir yaralanması sonrası ortaya çıkan skar dokusunu engellemek için dekorin denilen bir molekül kullanılacaktır. Dekorin, total olarak 100 kDa ağırlığında, SLRP olarak adlandırılan lösinden zengin bir protein ailesinin parçasıdır. Bu protein temel olarak fibroblast, kondrosit, düz kas hücreleri ve endotel hücrelerinde üretilmektedir. Ayrıca bu molekül, hücre dışında bulunan büyüme faktörleri ve onların reseptörleri ve diğer proteinlerle etkileşebilmektedir. Hücre çoğalması, göç etmesi, farklılaşmasının regülasyonu yanında yaralanma sonrası ortaya çıkan inflamasyon sürecinin regülasyonunda da rol almaktadır. Literatürde dekorin molekülünün iyileşme sürecinde ortaya çıkan fibrozisi ortadan kaldırıldığı organ bazında gösterilmiştir. Glomeruloskleroz, bleomisin kullanımı sonrası akciğer hasarı ve santral sinir sisteminde fibrozis ile ilerleyen hastalıklarda etkin olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır; ancak periferik sinir iyileşmesinde skar oluşumu sonucunda fonksiyon kaybının önlenmesini araştıran benzer bir çalışmaya literatürde rastlanmamıştır. Bu çalışmanın amacı anti fibrotik etkinlik gösterdiği kanıtlanan dekorin molekülünün periferik sinir iyileşmesinde sorun oluşturan skar dokusunu azaltıp azaltamayacağını göstermektir. Yaptığımız çalışmada oluşturulan hayvan modelinde, siyatik sinir hasarı oluşturulmuştur. Lasere sinir dokusu mikrocerrahi yöntem ile epinöral olarak süture edilmiş, ardından bolus ve osmotik pompa ile infüzyon şeklinde dekorin protein uygulaması yapılmıştır. Deneklere operasyon öncesi ve sonrasında motor ile duyu testleri yapılmıştır. Motor değerlendirme open-field, rotarod ve EMG ile yapılmıştır. Duyu, hot-plate testi ile değerlendirilmiştir. Dekorin protein uygulaması, onarım sonrasında sinir iyileşmesi üzerine hem fonksiyonel hem de histolojik olarak faydalı sonuçlar vermiştir. Gruplar değerlendirildiğinde bolus uygulama istatistiksel olarak anlamlı fark ortaya çıkarmıştır. Halen dekorinin uygulama zamanlaması, dozu, belirlenen dozun ne kadar aralıklarla verileceği ve veriliş yolu belirsizliğini korumaktadır. Bunun yanında pahalı olması, ilaca erişimin zor olması, üretimin uzun ve belirli laboratuvarlarda gerçekleşmesi klinik uygulamasını kısıtlamaktadır. Sinir iyileşmesi oldukça kompleks ve karmaşık yolaklar içeren bir süreçtir. Bu yüzden tek bir ilaç veya teknik kullanarak tam iyileşmeyi sağlamak için daha moleküler düzeyde çalışmalara ihtiyaç vardır; ancak bolus dekorin protein uygulaması sinir iyileşmesine önemli katkı sağlamaktadır.

DekorinFibrozHayvan deneyleri+4
Alper Geyik
Dokuz Eylül University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan arka bacağında oluşturulan lenfödem modeli üzerinde inguinoperitoneal lümenli fenestralı tüplerin ve lümensiz kılcal rodların lenfödem drenajına etkisinin araştırılması

Lenfatik sistem vücutta birçok doku ve organda yer alan lenf damarları ve nodlarının kompleks ağı şeklinde organize olan; interstisyel sıvının kan dolaşımına transferini sağlayan ve immün sistemin bir parçası olarak filtre görevi gören bir sistemdir. Lenfödem; yetersiz lenfatik transport sonucunda, proteinden zengin interstisyel sıvının dokularda birikerek; distansiyon, inflamasyon, yağlı dokuda ve bağ dokuda proliferasyon ve fibrozise yol açmasıdır. Lenfödem çoğu zaman ekstremitelerde şişlikle kendini gösteren şekil ve fonksiyon bozukluğuna yol açan bir durumdur. Fakat baş-boyun, meme ve genital bölge gibi organlar da etkilenebilir. Lenfödem lenfatik sistemdeki yapısal malformasyonlar, gelişme geriliği veya kazanılmış bozukluklara bağlı olarak ortaya çıkabilir. Manuel lenfatik drenaj, kompresyon terapisi, egzersiz, cilt bakımı ve kompresyon kıyafetlerinin giyilmesinden oluşan komplet dekonjestif terapi lenfödem tedavisinde altın standart ve ilk sıra tedavidir. Bu tedaviye yanıt vermeyen olgularda cerrahi tedaviler uygulanabilir. Endikasyonları; ekstremite fonksiyonunun bozulması ve hareket kapasitesinin azalması, tekrarlayan sellülit ve lenfanjit atakları, ağrı, lenfanjiyosarkom ve kozmetik nedenlerdir. Cerrahi tedavi yapılan hastalar tüm hastaların %5-10'unu oluşturmaktadır. Temelde iki çeşit cerrahi yaklaşım vardır. Eksizyonel prosedürlerde; tüm lenfödematöz epifasyal doku eksize edilir. Mikrocerrahi yaklaşımlarda; lenfo-lenfatik, lenfatikovenöz, lenfatiko-veno-lenfatik ve lenf nodu-venöz anastomozlar oluşturulması amaçlanır. Lenfödem tedavisine yönelik drenaj bazlı tedavi yaklaşımlarına ilk olarak 1900'lü yılların başında başvurulmuş ve lenfödemli ekstremiteye ipek sütürler yerleştirilmesini içeren bir tedavi yaklaşımı denenmiştir. Bu tedavi yaklaşımının başarısızlığı ardından uzun yıllar terkedilen drenaja yönelik yöntemlerin yerini, lenfovenöz anastomozlar ve lenf nodu transferleri gibi mikrocerrahi yöntemlerin arayışına bırakmıştır. Bu çalışmada lenfatik diseksiyon ve radyoterapi sonrasında gelişen lenfödeme yönelik olarak; gerek lenfödem oluşmadan önce uygulanan drenaj sistemleriyle lenfödemin oluşmasının önlenmesi, gerekse oluşmuş lenfödemin drenajı sayesinde lenfödemin azaltılması hedeflenmektedir. Çalışmada 35 adet 200-300 gram ağırlığında Sprague-Dawley cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. Sıçanların sol arka ekstremitesinde inguinal ve popliteal lenf nodu diseksiyonu ve radyoterapi uygulaması ile lenfödem oluşturulması amaçlandı. Karşı ekstremiteler kontrol grubu olarak belirlendi. Ardından hayvanlar 5 gruba ayrıldı. Sham grubunun sol arka ekstremitesine yalnızca lenf nodu diseksiyonu ve radyoterapi uygulandı. Erken fenestralı tüp ve erken lümensiz rod gruplarına lenf nodu diseksiyonu sırasında ekstremiteden peritoneal bölgeye uzanan fenestralı tüp ve lümensiz rodlar yerleştirildi. Geç grupların drenaj sistemleri ise lenfödem oluşmasının ardından 8. haftada, ikinci bir operasyonla yerleştirildi. Hayvanların ekstremite ölçümleri ve ağırlık takipleri haftalık olarak yapıldı. 0., 8. ve 12. haftalarda hayvanların arka ekstremitelerine hacim analizi amaçlı bilgisayarlı tomografi uygulandı. Yapılan ölçümlerin istatistiksel analizi doğrultusunda, lenfödem oluşturmak için kullanılan yöntemin lenfödem oluşumunda başarılı olduğu ve hem erken hem de geç uygulanan drenaj sistemlerinin ekstremite çaplarını ve ayak kalınlıklarını azaltarak lenfödemin azaltılmasına katkıda bulunduğu gösterildi. Bilgisayarlı tomografi aracılı yapılan hacimsel analizler de ölçüm sonuçlarını desteklemiştir.

DrenajHayvan deneyleriLenfödem+1
Selin Güler
Dokuz Eylül University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dört uzunlamasına bileşenli devamlı epitendinöz sütür ile tendon onarımı ve diğer tekniklerle karşılaştırılması: Tavşanlarda deneysel çalışma

Amaç Travmatik tendon kesileri günümüzde hayat kalitesini ciddi şekilde bozan, uzun süreli işgücü kaybına sebep olan ve sık görülen yaralanmalardır. İdeal tendon onarım tekniğini geliştirmek amacıyla araştırmacı ve klinisyenler bu konuda pek çok in vivo ve ex vivo çalışmalar yapmış ve son birkaç on yılda pek çok farklı tendon onarım tekniği tanımlanmıştır. Ancak bazı noktalar genel olarak kabul edilmekle birlikte tek bir ideal onarım tekniği üzerinde uzlaşılamamıştır. Çalışmamızdaki deney grubunda kullanacağımız kendi geliştirmiş ve pratiğimizde kullanmakta olduğumuz tendon onarım tekniği bu çalışmaların sonucunda çıkan önemli faktörler arasındaki hassas denge düşünülerek tasarlanmıştır. Tarafımızca önerilen bu tekniğin karşılaştırma için kullanılan diğer tekniklere göre ideale en yakın teknik olduğunu göstermek amacıyla bu çalışma planlanmıştır. Yöntem Çalışma için 21 adet, 8-12 aylık, 4000±500 gr, erkek cinsiyet Yeni Zelanda tavşanı kullanılmıştır. İki gruptan birer hayvanın kaybedilmesi ve bir gruptan bir hayvanın çalışmadan çıkarılması ile grup başına 6 denek kalmıştır. Çalışma 6 hayvandan oluşan 3 grup olmak üzere toplamda 18 denekle yürütülerek tamamlanmıştır. Birinci kontrol grubunda 4 merkezi dikişli modifiye Kessler yöntemi uygulanmış ve iki numara küçük başka bir sütür kullanılarak kilitli devamlı epitendinöz onarım gerçekleştirilmiştir. Epitendinöz dikiş kullanılmayan ikinci kontrol grubunda ise Tang yöntemi uygulanmış ve diğer gruplarla aynı materyal ve kalınlıkta dikiş kullanılarak 6 merkezi dikişli onarım uygulanmıştır. Üçüncü grupta ise tarafımızca tanımlanmış olan teknik uygulanmış ve bu grup deney (D) grubu olarak adlandırılmıştır. Söz konusu teknikte kor dikişler 4 uzunlamasına bileşenli modifiye kessler dikiş tekniğine benzer olacak şekilde ikili penington kilit sistemi kullanılarak atılmış, merkezi dikiş düğümlenirken düğüm sürtünmeyi azaltmak amacı ile onarım hattı içerisinde bırakılmışıtr. Ardından sütür kesilmeyerek devamlı, kilitli epitendinöz dikiş olarak devam ettirilmiş, onarım hattının etrafı tamamen bu şekilde dönülmesinin ardından kor dikişi düğümü ile aynı noktada düğümlenerek onarım tamamlanmıştır. Onarım sonrasında düğümün onarım hattı dışına çıkmasını engellemek amacıyla iğnesiz uç düğüme yakın bir noktadan kesilerek onarım hattı içerisinden proksimale doğru iğne geçirilip gömülmüştür. İlk cerrahi sonrası denekler 56 gün (8 hafta) izlem yapılmıştır. İzlem döneminin sonunda hayvanların kontralateral kalkaneal tendonları da aynı noktadan kesilerek gruplara atanmış olan tekniklerle onarılmış ve bilateral tendon spesimenleri hayvanlardan alınmıştır. Bu aşamada onarım süreleri de kaydedilerek onarımlar arasındaki zaman farklılıkları not edilmiştir. Hayvanlardan elde edilen bilateral kalkaneal tendonlar sayesinde her grup için farklı onarım teknikleriyle onarılmış 8 haftalık iyileşme süreci sonrası modeli ve onarım sonrası modelini temsil edecek olan yeni onarım yapılmış olan tendonlar elde edilmiştir. Her grup başına 6 tavşandan elde edilmiş olan 12 adet spesimen her hayvan ve grup için ayrı ayrı olacak şekilde biyomekanik testlerden geçirilmiştir. Bulgular Onarım sonrası modelinde kopma için gereken maksimum kuvvet değerlerinin gruplar arası varyans analizi için yapılan Kruskal-Wallis testi sonucu istatiksel olarak anlamlı farklılık olduğu saptanmıştır (p=0,002; p<0,05). İkili olarak grupların karşılaştırmasında Mann-Whitney U testi uygulanmıştır. Deney grubu diğer gruplara karşı yapılan ikili değerlendirmesinde onarım anında oluşan maksimum gerilme kuvveti açısından her iki gruba üstün olduğu görülmüştür. Birinci kontrol grubuna karşı p değeri 0,015 (p<0,05); ikinci kontrol grubuna karşı ise 0,002 (p<0,05) olarak saptanmıştır. İyileşme sonrası modelinde gruplar arası farkın araştırılması amacı ile yine Kruskal Wallis testi uygulanmıştır. Özellikle ikinci kontrol grubu ve deney grupları arasında gözle görünen ortalama iyileşme sonrası kopma değerlerindeki farka rağmen Kruskal Wallis testine göre 3 grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Onarım sonrası modelinde olduğu gibi gruplar ikili olarak birbirleri ile Mann-Whitney U testi kullanılarak yeniden karşılaştırılmıştır. Yapılan ikili karşılaştırma analizlerine göre de en büyük istatistik farklılık ikinci kontrol ve deney grupları arasında bulunmuş (p=0,109) ancak gruplar arası anlamlı istatiksel farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Ortalama onarım süreleri bağımsız 3 grubun istatiksel değerlendirilmesi amacı ile kuvvet ölçümlerine benzer şekilde Kruskal-Wallis yöntemi ile değerlendirilmiştir. Test sonucuna göre yöntemler arasında onarım için gereken süre açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0,001; p<0,05). Yapılan karşılaştırmalı analiz sonuçlarına göre birinci kontrol grubu onarım süresi açısından ikinci kontrol grubundan istatiksel olarak anlamlı düzeyde onarım için daha kısa süre gerektirmektedir (p=0,026; p<0,05). Deney grubu ise her iki gruba göre anlamlı düzeyde daha kısa sürede onarılmıştır. Her iki grup ile de karşılaştırıldığında p değeri 0,002 olarak hesaplanmıştır (p<0,05). Bu durumda onarım için gereken süre K2> K1> D olarak saptanmıştır. Sonuç Sonuçta tarafımızca geliştirilen ve bu çalışmanın deney grubunda kullanılan tekniğin onarım anında ve iyileşme sonrasında hem Modifiye Kessler yönteminden hem de Tang yöntemlerinden daha yüksek gerilme kuvveti oluşturduğu söylenebilir. Onarım sonrası modelinde gerilme kuvvetlerinin ölçümünde elde edilen istatiksel olarak anlamlı farklılık özellikle tendon iyileşmesi için çok önemli role sahip olan erken rehabilitasyon protokollerine daha uyumlu olacağı anlamına gelmektedir. İyileşme sonrası modelinden elde edilen biyomekanik veriler ve yapılan istatiksel analizlerin sonucu da deney grubunda kullanılan tekniğin iyileşme dönemindeki tendon üzerinde herhangi bir olumsuz etkisi olmadığını; onarım sonrasında yapılan ölçümlerde gösterdiği üstünlüğü iyileşme döneminde de koruduğunu göstermiştir. Aynı zamanda ölçülen cerrahi onarım süreleri ve bunların istatiksel analizleri de hem uygulanma hızı hem de kolaylığı açısından deney grubunda kullanılan tekniğin daha üstün olduğunu göstermektedir.

BiyomekanikHayvan deneyleriSütürler+3
Fatih Alp Öztürk
Dokuz Eylül University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serbest fasyokutan ve serbest muskuler fleplerde uzun dönem pedikül bağımsızlığı sonuçlarının karşılaştırılması

Plastik cerrahide, konjenital ya da edinsel çeşitli sebeplerle oluşan geniş doku defektlerini kapatmada ya da fonksiyonel rekonstrüksiyonlar amacıyla serbest fleplerin kullanımı oldukça yaygındır. Serbest flep aktarımı; flebe ait tanımlanmış olan vasküler yapının, aktarılacağı alandaki uygun alıcı damarlara anastomozu ile gerçekleştirilmektedir. Aktarıldığı vasküler pediküle bağımlı olarak beslenen bu dokular, zamanla çevre doku yatağından neovaskülarizasyona uğramakta ve pedikülünden bağımsız bir şekilde beslenebilmektedir. Literatüre bakıldığında serbest fleplerin pedikülünden bağımsız bir şekilde alıcı yatağından beslenmesini sağlayan pedikül bağımsızlığı süreci net olarak aydınlatılamamıştır ve flep çeşitleri arasındaki süreç farklılıkları göze çarpmaktadır. İndosiyanin yeşili (ICG) anjiyografi görüntülemesi, flep cerrahisinde perfüzyonu eş zamanlı gösterebilmesi açısından günümüzde sıkça kullanılmaktadır. Serbest doku transferleri sonrası doku inceltilmesi, skar revizyonu, flebin tekrar ilerletilmesi gibi ikincil işlemlerde flep pedikülünün güvenliği ve korunması açısından tarafımızca da kullanılmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız; SPY cihazı ile indosiyanin yeşili floresan anjiyografi görüntülemesi kullanılarak, serbest fasyokutan ve serbest kas fleplerinin pedikül bağımsızlığı süreçlerini, flep doku içeriğine, transfer bölgesine, hasta morbidite ve demografik özelliklerine göre kıyaslamaktır. 2018-2020 tarihlerinde polikliniğimize başvuru yapan toplam 22 hasta olmak üzere 13 adet serbest fasyokutan ve 9 adet serbest muskuler flep hastalarının ICG anjiyografi görüntüleri incelenmiştir. Toplamda yer alan 22 hastanın 17' si erkek, 5' i kadın bireylerden oluşmaktadır ve yaşları 12 ile 69 arasında değişmektedir. Bu hastalardan 13 tanesine (10'u erkek, 3'ü kadın) serbest anterolateral uyluk flebi (ALT), 8 hastaya (6'sı erkek, 2'si kadın) serbest latissimus dorsi kas flebi, 1 hastaya (erkek) ise serbest vastus lateralis kas flebi ile rekonstrüksiyon yapılmıştır. Fleplerin en az 3 aylık takip süreleri sonrası yapılan ikincil cerrahi işlemleri esnasında pedikül oklüzyonu öncesi ve pedikül oklüzyonu sonrası olmak üzere ICG video anjiyografi görüntüleri çekilmiştir. SPY görüntüleme sisteminde hastanın serbest flebine komşu sorunsuz cildi %100 kanlanan bölge olarak referans alınmış ve fleplerin perfüzyon paternleri proksimal, distal, periferik, santral olmak üzere dört bölgeye ayrılarak incelenmiştir. Flebe ilk ICG girişi ve ICG değerinin flepte pik yaptığı toplam süre 4'e bölünmüş ve flep bölgelerinin bu 4 farklı zamandaki ortalama değerleri kaydedilmiştir. Serbest fasyokutan ve serbest kas flep grubu şeklinde yapılan değerlendirmeler sonucunda pedikül oklüzyonu sonrası perfüzyon süresinin erken fazlarında flep proksimal ve santral bölgelerinde değer kaybı görülürken, periferik ve distal bölge perfüzyonunda artış görülmektedir. Serbest ALT flep grubunda faz 2 aşamada santral bölgede oklüzyon öncesi 33.3 olan perfüzyon ortanca değerinin oklüzyon sonrası 28 olduğu ve bu perfüzyon kaybının anlamlı olduğu sonucuna varılmıştır (p=0.03). Faz 3 aşama incelendiğinde ise oklüzyon öncesi perfüzyon ortanca değeri 19.7 olan distal bölgenin oklüzyon sonrası 23.8'e çıktığı ve bu perfüzyon artışının anlamlı olduğu sonucuna varılmıştır (p=0.007). Flep perfüzyon başlangıç ve flep tam perfüzyon sürelerinin elde edildiği verilerin analizi yapıldığında ALT fleplerde oklüzyon sonrası perfüzyon başlangıcında referans cilde göre anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0.068). Kas flebi grubu değerlendirmesinde ise pedikül oklüzyonu sonrasında referans cilde göre perfüzyonun daima geç başladığı tepit edilmiş ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.012). ALT flep grubunda oklüzyon öncesi ortalama perfüzyon süresi 31.5 saniyeyken oklüzyon sonrası perfüzyon süresi 66.7 saniyeye yükselmiştir (p=0.003). Kas flep grubunda ise oklüzyon öncesi perfüzyon süresi ortalaması 23.6 saniyeyken oklüzyon sonrası tam perfüzyon süresi 95.4 saniyeye yükselmiştir (p=0.008). ALT flep grubunda tam perfüzyon süresi 2 kat , kas flep grubunda ise yaklaşık 4 kat artmıştır. Bu çalışma; fasyokutan fleplerde de kas fleplerinde de periferal bölgeden flebe doğru kan akışının mevcut olduğu kanıtının ICG anjiyografi yardımıyla video görsel olarak net bir şekilde gösterilebildiği ilk çalışmadır. Çalışmamızda klinik olarak her iki flep türünde de yeterli süre beklenildiğinde revaskülarizasyonun gerçekleştiği sonucuna ulaşılmıştır. Pedikül oklüzyonu sonrası kas fleplerindeki perfüzyon paterninin fasyokutan fleplere göre daha fazla değiştiğini görmekteyiz. Her iki flep türünün de pedikül hasarına toleransı öngörülememektedir fakat; pedikül oklüzyonu sonrası kas fleplerinin perfüzyon süresinin fasyokutan fleplere göre daha fazla uzamış olması ve flebin bazı bölgelerindeki düşük perfüzyon oranının dakikalar sonrasında bile artmamış olması, kas fleplerini pedikül bağımsızlığı konusunda fasyokutan fleplere göre daha güvensiz kılmaktadır. Anahtar kelimeler: Pedikül bağımsızlığı, serbest flep, indosiyanin yeşili

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikDeri malformasyonları+4
Yalçın Leymunçiçeği
Akdeniz University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda adipoz kaynaklı kök hücre, stromal vasküler fraksiyon, yağ grefti ve doku kokteylinin dondurma işlemi sonrasında sağkalımlarının ve yağ dokusuna katkılarının karşılaştırılması

Yağ greftleri, kişinin kendisinden elde edilip, oluşturduğu kontur ile güvenli, doğal bir dolgu maddesidir. Fakat yağ hücrelerinin (adiposit) hipoksiye hassasiyeti nedeniyle nakledilen yağın kısmi nekrozu kaçınılmaz olmaktadır. Manyetik rezonans ile yapılan incelemelerde nakledilen hacmin ancak %55-70'i korunarak greftin devamlılığını sürdürdüğü gösterilmiştir. Dolayısıyla, tedavi hedeflerine ulaşmak için sıklıkla birden fazla işlem gerekir ve bu da hem ekstra maliyete hem de hasta için artan morbiditeye neden olmaktadır. Yağ grefti uygulamasının, bu istenmeyen etkilerinin azaltılabilmesi için, ilk seansta alınacak yağ dokusunun bir bölümünün, hastanın ek tedavi ihtiyacı olduğunda tekrar kullanılabilmesi için düşük derece sıcaklıklarda saklanması yani kryoprezervasyonu deneysel ve klinik olarak denenmiştir. Fakat kryoprezervasyon protokolünün basamakları, saklanan dokunun çözünme sonrası nakledildiği dokudaki sağ kalımı hakkında net bir görüş yoktur. Çalışmamızda, 48 adet Wistar sıçan (erkek, 200-500 gram) her grupta 8 denek olacak şekilde 6 gruba ayrılmıştır. Her bir sıçanın önce bir taraftaki inguinal yağ dokusu çıkarılarak, bu yağ dokusundan yağ grefti, adipoz doku kaynaklı kök hücre (AKKH), stromal vasküler fraksiyon (SVF) ve doku kokteyli elde edilmiştir. Elde edilen bu materyaller, dondurma protokolü için, öncelikle 43°C'de %5 CO2 ile 1 saat ısı şoku uygulanması sonrasında, 37°C'lik hücre kültürü inkübatörlerinde 3 saat dinlendirilmiş sonrasında %10 DMSO+FBS solüsyonu içerisinde 4°C'de 10 dakika bekletilerek, her dakika 1°C soğutulacak şekilde depolama ısısı olan -80°C'de 3 ay depolanmıştır. Sürecin sonunda her bir materyal 37°C sıcak su banyosunda hızlıca çözündürülmüş ve otolog olarak sıçanların kontralateral inguinal yağ dokusuna nakledilmiştir. H&E ile yapılan morfolojik incelemede ve VEGF, Ki67 ile yapılan immünohistokimyasal değerlendirmede kontrol grubu ile diğer gruplar arasında anlamlı farklılık görülmüştür (p>0.0001). AKKH, SVF, AKKH ve SVF gruplarında yağ grefti ve doku kokteyli gruplarıyla olan karşılaştırmada, yağ grefti ve doku kokteylinin VEGF ve Ki67 boyanması anlamlı derecede yüksek izlenmiştir (p>0.0001). Ayrıca yağ grefti ve doku kokteyli gruplarında diğer gruplardan farklı olarak nekroz ve dev hücreler görülmüştür. AKKH, SVF, AKKH ve SVF gruplarında hücrelerin sağ kalımı ve anjiogenez ile adipogenez için yağ grefti, doku kokteyli gruplarına göre ideal morfolojiye ve VEGF, Ki67 boyanmasına sahip olduğu düşünülmüştür. Sonuç olarak, yağ grefti ve doku kokteyli gibi görece daha büyük dokuların dondurulması sonrasında hücrelerin sağ kalımı ve işlevleri azalmaktadır. Yağ dokusunda bulunan ve anjiogenezi, adipogenezi düzenleyen; oluşturan ve destekleyen hücrelerin dondurulmasının dokunun bütününün dondurulmasına göre daha iyi sonuçlar verdiği düşünülmektedir. Hücrelerin kryoprezervasyona karşı dayanıklılığı sayesinde daha fazla hücrenin canlılığını koruması; dokuda nakledilen hacmin korunmasıyla beraber yeni damar ve adiposit oluşumunu da sağlayacaktır. Klinik uygulamada, bu avantajların kullanılması hem tedavinin etkinliğini arttırırken hem de hastanın tedavi süresince konforunda da etkili olacaktır.

Adipoz dokuDondurarak saklamaGref yaşaması+4
Sinem Çilingir
Akdeniz University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda periferik sinir kesisi modelinde otolog adiposit kaynaklı kök hücrelerin ve takrolimus kombine kullanımının sinir iyileşmesi üzerine etkileri

Periferik sinir kesileri sonrası yapılan sinir onarımlarda, fonksiyonel geridönüşün maksimize olmasında rejenerasyon süresi önemli rol almaktadır. Kesi sonrasında oluşan ileti kaybına bağlı olarak son organlarda fonksiyon kaybı oluşmaktadır. Motor sinirlerin kesileri sonrasında iskelet kaslarında motor-son plakta dejenerasyonun gelişmesinden sonra yapılacak ileti getirici yöntemlerin fonksiyonel geri dönüş üzerine etkisi olmadığı bilinmektedir. Periferik sinir kesisi sonrasında iskelet kaslarının nöronal uyarılmasının kısa sürede ve nitelikli olarak sağlanması ile fonksiyonel kayıplar azaltılabilmektedir. Literatürde sinir onarımları sonrasında rejenerasyonun başarılı ve hızlı olması amacıyla denenmiş çeşitli ajanlar, cerrahi yöntemler ve kök hücre çalışmaları bulunmaktadır. Takrolimus (FK506) isimli immünsupresif ajanın nörorejeneratif etkisini destekleyen çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Takrolimusun immünsupresif yan etkilerinden kaçınmak amacıyla kısa dönemli kullanımında nörorejenerasyonu arttırdığına dair çalışmalar mevcuttur. Adiposit kaynaklı kök hücrelerin nörorejeneratif etkisi literatürde incelenmiştir. Farklı diferansiasyon evrelerindeki adiposit kaynaklı kök hücreler ve schwann hücrelerine benzeyen transdiferansiye adiposit kaynaklı kök hücrelerin periferik sinir kesi modellerinde nörorejenerasyona olumlu etki ettiğine yönelik çalışmalar mevcuttur. Ancak kök hücrelerin sinir koaptasyon bölgesine sunum yöntemleri ile ilgili sorunlar bulunmaktadır. Çalışmamızda bu hücrelerin perifasiküler aralığa sunularak verilmesi planlanmıştır. Bu çalışmada koaptasyon yapılmış sinir kesisi modellerinde, otolog adiposit kaynaklı kök hücre ve kısa dönem kullanılan takrolimusun (FK506) birlikte kullanımının nörorejenerasyon üzerine etkileri incelenmek istenmektedir. Ayrıca bu ayrı iki rejenerasyon arttırıcı yöntemin birbirlerine olan üstünlükleri ve zayıflıkları ele alınmıştır Sonuçların incelenmesi aşamasında fonksiyonel geri dönüşümün gösterilmesi için yürüme analizi yapılmıştır. Rejenerasyonun başlangıcını bulmak amacıyla ratlarda ilgili gastrocnemius kasına yönelik EMG uygulanmıştır. Rejenerasyon kalitesini incelemek amacıyla histopatolojik olarak sinir kesitleri incelenmiştir. Elde edilen sonuçlar neticesinde yürüme analizi verileri izole kök hücre alan grubun sinir kesisi olan diğer gruplara oranla daha iyi fonksiyonel sonuçlar gösterdiğini işaret etmektedir (p<0,05). Elektrofizyolojik çalışmada ise maksimum kas aksiyon potansiyelleri ve latans süreleri değerlendirilmiş ve kök hücre ve takrolimusun beraber uygulandığı deneklerde latans süresinin daha kısa olduğu gözlenmiştir. Her iki kök hücre uygulanan grupta ise kesi yapılan diğer gruplara oranla daha yüksek amplitüdlü aksiyon potansiyelleri ve daha kısa latans süreleri elde edilmiştir (p<0,05). Islak kas ağırlıkları kıyaslandığınında kök hücre kullanılan iki grubun, kesi yapılan gruplara kısmi üstünlüğü gösterilmiştir (p>0.05). Histopatolojik incelemede kesinin proksimali ve distalindeki sinir lif sayıları oranları arasında gruplar arası farklılık saptanmamıştır (p=0,116). Ancak morfolojik bakılarda kök hücre kullanılmayan kesi modellerinde fasikül içi ödem ve lif yoğunluğunda azalma dikkati çekmiştir. Ek olarak perifasiküler alana enjekte edilmiş hücrelerde S100 boyanma izlenmiştir. Bu sonuçlar ışığında kök hücrelerin sinir kesi modellerinde maksimum kas aksiyon potansiyelini ve fonksiyonel iyileşmeyi arttırdığı görülmektedir. Kök hücrelerin izole olarak nörorejeneratif etkisinin takrolimusla beraber kullanımı arasında kısmi farklılıklar gözlenmiştir. Ancak nörorejenerasyona pozitif etkisi olan bu iki etkenin beraber kullanımının etkilerinin ve mekanizmalarının daha net anlaşılması için ileri çalışmalar gerekmektedir Anahtar kelimeler: Periferik sinir rejenerasyonu, Takrolimus, Kök Hücre, Yürüme analizi, elektromyografi

Cerrahi-plastikElektromiyografiHayvan deneyleri+7
Onur Oğan
Akdeniz University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alt ekstremite yumuşak doku defektlerinin rekonstrüksiyonunda kullanılan serbest fasyokutan çapraz bacak flebi ile serbest fasyokutan konvansiyonel fleplerin nörosensöriyel ve klinik karşılaştırılması

Rekonstrüktif cerrahide amaçlardan biri, vücudun defektli bölgesinde onarım yapılan alanda defekt oluşmadan önceki hale getirme işlemi olarak görülmektedir. Alt ekstremite geniş defektlerinde hastanın uzuvlarını kaybetmemesi açısından uygulanan serbest fleplerin yeri önemlidir. Bunun için de onarım yapılan alanda uygun alıcı damar bulunmalıdır. Eğer uygun alıcı damar bulunmuyorsa karşı sağlam bacağın damarları kullanılarak onarım yapılabilmektedir. Alt ekstremite defektlerinde tam bir onarımdan bahsedebilmek için o bölgenin duyusal açıdan da işlevi olması önem arz etmektedir. Vücutta ağız bölgesi, meme dokusu, ayak tabanı gibi alanlar duyunun daha önemli olduğu alanlardır. Biz bu çalışmada serbest fasyokutan konvansiyonel fleplerle serbest fasyokutan çapraz bacak fleplerini nörosensöriyel ve klinik açıdan karşılaştırdık. Kasım 2018 – Aralık 2018 tarihlerinde polikliniğimize başvuru yapan daha önce alt ekstremite defekti nedeniyle fasyokutan özellikli sinir onarımı yapılmayan konvansiyonel serbest flepler ile defektli alt ekstremitede alıcı damar sorunu nedeniyle karşı bacağın damarlarının geçici olarak kullanıldığı fasyokutan özellikli serbest çapraz bacak flebi yapılan hastalar karşılaştırıldı. Toplamda 24 hastanın 12' si ( 2 kadın, 10 erkek) serbest konvansiyonel fleple onarım yapılan hastalardan, geri kalan 12' si (2 kadın, 10 erkek) serbest çapraz bacak flebi ile onarım yapılan hastalar olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların yaşları 18 ile 70 arasında yer almakta olup hastaların takip süresi 12-86 ay arasında değişmekteydi. Tüm hastaların defektleri alt ekstremitede olup serbest flep yöntemi ile opere edilen hastalardır. Bu hastaların hiçbirinde sinir onarımı yapılmamıştır. Tüm hastalarda kullanılan flep çeşidi aynı olup fasyokutan karakterde anterolateral uyluk flebi (ALT) kullanılan hastalar çalışmaya alınmıştır. Bu hastalara hafif dokunma, sıcak-soğuk ayrımı, ağrılı uyaran verme, Semmes Weinstein monofilaman testi ile duyu testi ve akıllı telefona entegre termal kamera ile flep bölgelerinin sıcaklıkları karşılaştırıldı. Yapılan değerlendirmelerde hafif dokunma duyusunun tüm hastalarda flep periferal bölgelerinde santral bölgeye göre daha iyi olduğu gözlendi. Hafif dokunma duyusunun çapraz bacak flebi uygulanan grupta konvansiyonel flep hastalarına göre flep üst kısmında, medial kısmında ve lateral kısmında daha iyi olduğu gözlendi. Fleplerin alt kısmında ve santral bölgelerinde anlamlı fark gözlenmedi. Semmes Weinstein testi ile yapılan değerlendirmede tüm hastalarda donör bölgelerde flep bölgesine göre dokunma duyu hassasiyetinin daha iyi olduğu gözlendi. Bu testte serbest çapraz bacak flebi yapılan olgularda serbest konvansiyonel flep yapılan olgulara göre fleplerin üst kısmı, medial kısmı, alt kısmı ve santral kısmının dokunma duyu hassasiyetinin daha iyi olduğu gözlenirken lateral kısımlarda anlamlı fark gözlenmedi. Termal kamera ile flep dokusu sıcaklık ölçümünde her iki grupta anlamlı fark gözlenmedi. Sonuç olarak alt ekstremite defektlerinde serbest fleple onarım yapılan hastalarda aksonal filizlenme ile flep dokusunun periferde daha çok rejenere olduğu, serbest fasyokutan çapraz bacak fleplerinde ise serbest konvansiyonel fleple onarıma göre duyunun daha iyi olduğu sonucuna ulaştık.

Alt ekstremiteCerrahi fleplerCerrahi-plastik+3
Hasan Tuna Türkmen
Akdeniz University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deri melanomu hastalarına güncel yaklaşımlar, klinik uygulamalar ve sağkalımı değiştiren etkenler

Amaç: Akdeniz Üniversitesi Hastanesi'ne başvuran deri malign melanomu demografik, histopatolojik, klinik özelliklerini tanımlamak, başvuru anındaki evrelemesini yapmak ve uygulanan cerrahi tedavi sonucu elde edilen sağkalım oranlarını değerlendirmek Metot: Kliniğimize başvuran hasta arşivi 2001-2017 yılları arası geriye dönük taranarak deri melanomu ön tanısıyla başvurarak opere edilen ya da dışmerkezde ilk operasyonu yapılarak deri melanomu tanısıyla yönlendirilen, bölümümüzde tamamlayıcı cerrahi yapılan 164 hastanın veri analizini içermektedir. Sonuçlar: Başvuran hastaların median yaşı 56 ve 98 hasta (%59,8'i) erkekti. En sık görülen histolojik alt tip noduler melanomaydı (35 hasta, %21,3). En sık görülen bölge, alt ekstremiteydi (55 hasta, %33,5). En sık görülen Breslow kalınlığı 4 mm'den büyük olan gruptu (61 hasta, %37,2). Sadece 24 hastanın (%14,6) 1 mm'den küçük olduğu görüldü. 76 hastaya sentinel lenf nodu işaretlemesi yapıldığı, toplamda 101 hastaya lenf nodu diseksiyonu yapıldığı görüldü. Evreleme için yeterli verisi olan 158 hastadan en sık görülen klinik evrenin 73 hasta (tüm hastaların %44,5'i) ile evre 2 olduğu görüldü. Beş yıllık genel sağkalım %58 olarak hesaplandı. Sonuç olarak: Çalışmamız 10 yıldan fazla süreyi içeren, tek bir cerrahi kliniğin güncel deneyimlerini paylaştığı ve uygulanan tedavi sonucunda elde edilen sağkalımın hesaplandığı, Antalya ve bölgesi deri melanomu demografik, histolojik ve klinik dağılımı hakkında bilgi veren, sorunların tespiti ve çözümler için öneriler sunan tanımsal bir çalışma özelliği taşımaktadır. Anahtar kelimeler: Deri melanomu, Antalya bölgesi, Breslow kalınlığı, Sentinel lenf nodu, Evreleme

AntalyaCerrahiDemografi+7
Serkan İlhan
Akdeniz University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düz silikon, pürtüklü silikon ve poliüretan implant yüzeylerinde, lokal antibiyotik uygulamasının etkinlik ve süre açısından invivo karşılaştırılması

Silikonla meme büyütme ameliyatı tüm dünyada en sık yapılan estetik ameliyattır. Bu ameliyat sonrası en sık görülen komplikasyon kapsül kontraktürüdür. Kapsül aslında yabancı cisme karşı doğal bir sonuçtur. Kapsülün anormal gelişimi kapsül kontraktürüne yol açmaktadır. Bu patolojik duruma yol açan bilinen en sık neden biyofilm oluşumu ve yarattığı kronik subklinik enfeksiyondur. Ayrıca biyofilm ve subklinik enfeksiyon son yıllarda kapsül ile implant arasında geliştiği gösterilmiş olan "Meme implantı ilişkili Anaplastik Large Cell Lenfoma (BIA-ALCL) gelişiminde de suçlanmaktadır. Bu çalışmada kapsül kontraktürü etiyolojisinde en önemli neden olan biyofilm ve subklinik enfeksiyonu önleyecek olan lokal antibiyoterapi uygulamasının farklı yüzey özelliklerine sahip implantlardaki etkinlik gücü ve süresi araştırılmıştır Çalışmada 36 adet wistar albino türü sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar her bir grupta 6 adet olacak şekilde 6 ana gruba ayrıldı. Her sıçanın sırt bölgesine 3 adet cep oluşturularak düz, poliüretan ve pürtüklü yüzeyler randomize şekilde yerleştirildi. Tüm gruplardaki örneklere uygulama öncesi 10⁷ Staphylococcus epidermidis ekildi. Grup 1-2-3'teki sıçanlara sadece bakteri inokülasyonu yapılmış örnekler yerleştirilirken grup 4-5-6'daki sıçanlara ayrıca rifampisin ile 5 dakikalık standart lokal antibiyoterapi uygulandı. Grup 1-4'teki örnekler 1.saatte, grup 2-5'teki örnekler 6.saatte, grup 3-6'daki örnekler 24.saatte çıkarıldı. Çıkarılan örneklerde bakteri koloni sayımı yapıldı. Grup 1-2-3'te poliüretan ve pürtüklü yüzeylerde tüm saatlerde, saatlere göre giderek artan şekilde bakteri yükü standart değerin üzerinde ölçüldü. Düz yüzeylerde ise tüm saatlerde standart değerin altında ölçüldü ancak kolonizasyonun saatlere göre arttığı gözlendi. Düz ve poliüretan yüzeyler arasında tüm saatlerde düz ve pürtüklü yüzeyler arasında 6. ve 24. saatlerde düz yüzey lehine istatistiksel anlamlı fark gözlendi. Grup 4-5-6'da tüm yüzeylerde bakteri yükü standart değerin altında ölçüldü. Poliüeretan ve pürtüklü yüzey arasında tüm saatlerde poliüretan lehine anlamlı fark gözlendi. Poliüretan ve düz yüzey arasında tüm saatlerde bakteri yükü poliüretanda daha az bulunmasına rağmen istatistiksel anlamlı fark gözlenmedi. Düz ve pürtüklü yüzey arasında ise 6. ve 24.saatlerde düz lehine istatistiksel anlamlı fark gözlendi. Grup 4-5-6 ile grup 1-2-3 karşılaştırıldığında düz yüzey 1.saatler ve pürtüklü yüzey 1.saatler hariç tüm saat dilimlerinde ve tüm yüzeylerde grup 4-5-6 lehine anlamlı istatistiksel fark gözlendi. Sonuçlar lokal antibiyoterapinin bakteriyel yük azalışını sağlayarak biyofilm oluşumunu önleme noktasında etkili olduğunu düşündürdü. Ayrıca poliüretan yüzeyde etkinliğin dikkate değer ölçüde 1.saatten itibaren güçlü bir şekilde başlayıp 24.saate kadar artarak devam etmesi poliüretan yüzeyde lokal antibiyoterapinin etki gücünün yüksek, etkinlik süresinin uzun olduğunu düşündürdü.

Antienfektif ajanlarBakterilerMeme+4
Ebubekir Karakaş
Gazi University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trombositten zengin plazmanın etkinliğinde donörün, trombosit sayısının ve konsantrasyonun öneminin fibroblast hücre kültürü üzerinde incelenmesi

Trombositten Zengin Plazma (TZP) günümüzde Kardiyovasküler Cerrahi, Ortopedi, Üroloji, Maksillofasyal Cerrahi, Diş Hekimliği, Spor Hekimliği, Estetik ve Plastik Cerrahi gibi pek çok alanda kullanılmaktadır. Bu kadar geniş kullanım alanı olan TZP uygulamaları ile ilgili etkinlik, standardizasyon, hazırlama şekilleri adına pek çok çalışma devam etmektedir. Çalışmada amacımız; TZP'nin iki farklı donörden hazırlanıp aynı konsantrasyonlarda uygulandığında fibroblast hücre kültürüne etkilerinin ne olacağını incelemek oldu. Bu amaçla iki farklı donörden alınan tam kanlar ile çift aşama santrifüj yaparak TZP'ler elde ettik. TZP'leri iki donörde de 4 farklı gruba bölerek, farklı dilüsyon oranlarında toplamda 8 grup fibroblast hücre kültürüne uyguladık (J1, J2, J3, J-PPP, E1, E2, E3, E-PPP). Ayrıca iki donör için fibroblast hücresi içermeyen TZP grupları oluşturuldu (J1ext, J2ext, J3ext, E1ext, E2ext, E3,ext). Çalışmada süreyi 24 saat olarak uyguladık. Bulguları yorumlarken; fibroblast hücre kültürleri'nde mitotik aktivite artışını ve kültürlerde "Fibroblast Growth Faktör (FGF)", "Insulin Like Growth Faktör (IGF)", "Vasküler Endotelyal Growth Faktör (VEGF)", "Transforme Growth Faktör (TGF)", "Platelet Derived Growth Faktör (PDGF-AB)" düzeylerinin ölçümlerini ve bu düzeylerin TZP konsantrasyonları ile korelasyonunun olup olmadığını değerlendirdik. Çalışma sonunda; J-ppp ve E-ppp grupları hariç diğer tüm gruplarda fibroblast hücre kültürlerinde mitotik aktivitenin, diğer bir deyişle prolifrasyonun kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak arttığını belirledik. J-ppp ve E-ppp grupları trombosit konsantrasyonu açısından fakir gruplar olduğundan proliferasyon artışı kontrol grubuna göre anlamlı olmadı. Büyüme faktör düzeyleri incelendiğinde; TZP konsantrasyon artışı ile korelasyonu olan büyüme faktörünün PDGF-AB olduğunu gördük. Diğer büyüme faktör düzeylerininkonsantrasyon artışı ile korelasyonu saptanmamıştır. TZP; kolay elde edilebilen, yan etki profili düşük, otolog bir kan ürünüdür. Plastik Cerrahi alanında özellikle yara iyileşmesi üzerine olumlu etkilerinden dolayı kullanılmaktadır. Yara iyileşmesinin kilit hücrelerinden olan trombositleri ve büyüme faktörlerini yüksek konsantrasyonda içermektedir. Çalışmamızda TZP'nin fibroblast hücrelerinde proliferasyonu arttırdığını ve bu artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğunu tespit ettik. PDGF-AB düzeylerinin TZP'de konsantrasyon artışı ile korelasyonunun olduğunu gördük. İki farklı donörden hazırladığımız TZP'lerin aynı konsantrasyonlarda birbirine benzer etkiler gösterdiğini gördük. Bu bize TZP etkinliğini değerlendirmede; konsantrasyon oranının trombosit sayısından daha belirleyici olduğunu düşündürdü. Ancak yinede çalışmamızın, kendi TZP'sini hazırlayanlara referans olabilmesi, etkinliğin daha da iyi açıklanabilmesi için detaylandırılması ve ileriye götürülmesi gereklidir. Anahtar Kelimeler :Trombositten Zengin Plazma, Fibroblast Hücre Kültürü, TZP Standardizasyon, TZP Artan Dozlar

Doz-cevap ilişkisi-ilaçFibroblastlarHücre kültürü+3
İstemihan Öztürk
Bolu Abant Izzet Baysal University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trombositten zengin plazma ve yağ dokusu kaynaklı stromal vasküler fraksiyonun flep yaşayabilirliği üzerine etkilerinin incelenmesi

Flep cerrahisi plastik cerrahide defekt kapamada en sık kullanılan doku onarım tekniklerindendir. Flep cerrahisinin başarısı flep yaşayabilirliği ile paralel seyretmektedir. Bu nedenle birçok çalışmada flep yaşayabilirliğini arttıran ajanlar ve yöntemler denenmiştir. Plateletten zengin plazma ve adipoz doku kaynaklı stromal vasküler fraksiyon da içeriklerindeki çok sayıda büyüme faktörü ve pluripotent hücreler nedeni ile tıbbın her alanında olduğu gibi plastik cerrahide de giderek artan sıklıkta kullanılmaktadır. Bu çalışmada amacımız flep yaşayabilirliğini arttırmada, ayrı ayrı ve birlikte kullanıldıklarında, PRP ve SVF'nin random paternli deri flepleri üzerindeki etkilerini değerlendirmek ve karşılaştırmaktı.Bu amaçla 24 adet 250-350 gr. dişi sıçan rastgele 4 guruba ayrıldı. Donör olarak seçilen 10 adet başka sıçandan PRP ve SVF hazırlanması amacı ile tüm vücut kanları ve bilateral inguinal yağ yastıkları toplandı. Alınan dokulardan hazırlanan ürünler flep yapılması planlanan alanlara deri altına enjekte edildi (Gurup I:Kontrol, GurupII:PRP, GurupIII:SVF, GurupIV:PRP+SVF). Değerlendirme amacı ile postoperatif 3. günde ve 7. günde doku örnekleri toplandı. Ayrıca flep alanları fotoğraflanarak nekroza giden alanlar hesaplandı.Tüm denekler prosedürleri iyi tolere etti. Tüm tedavi guruplarında flep yaşayan oranları, nötrofil invazyonu, yeni oluşan damar sayısı, VEGF ve bFGF ekspresyonu düzeyleri bakımından kontrol gurubuna göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi. Tedavi guruplarının arasında ise anlamlı fark bulunamadı.PRP ve SVF kolay elde edilen, yan etki profilleri düşük otolog ürünlerdir. Etkilerini içerdikleri büyüme faktörleri ve proaktif hücreler yolu ile gösterirler. Çalışmamızda, bu iki ürünün flep yaşayabilirliğini anlamlı derecede arttırdığını gösterdik. İki ürünün flep yaşamını arttırmada birbirlerine üstünlüğünü saptayamadık. İki ürün birlikte kullanıldığında ise yaşayabilen flep oranında artış olsa da bu artış istatistiki olarak anlamlı bulunamadı. Yapılacak daha ileri araştırmalar ile kolay elde edilebilen bu iki otolog ürünün flep yaşayabilirliğini arttırmada daha güvenle kullanılabileceğini düşünüyoruz.

Cerrahi fleplerGref yaşamasıKan trombositleri+3
İbrahim Sağlam
Bolu Abant Izzet Baysal University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Redüksiyon mamoplasti sonrası vertebral kolondaki açısal değişikliklerin değerlendirilmesi

Makromasti birçok fiziksel ve psikolojik semtomlarla ilişklidir. Bazı çalışmlar göstermiştirki büyük göğüslerin asıl olumsuz etkisi etkisi vertebral kolon üzerindedir. Muhtemelen büyük memeye sahip olan kadınlarda kitle etkisine bağlı olarak vücut denge merkezi değişmektedir ve vertebral kolondaki normal fizyolojik eğimler artmaktadır. Bundan dolayı intervertebral disklerin posteriorunda gelisen basınç hastada boyun, sırt ve bel ağrısına sebep olabilir.Bu hastaların, destekleyici sütyen kullanmalarına, ağrı kesici ilaç almalarına, fizik tedavi ve egzersiz gibi yöntemlere baş vurmalarına rağmen şikayetleri devam etmektedir.Çalışmamızda meme küçültme hastalarının hastasının ameliyat öncesi servikal lordoz, torasik kifoz, lumber lordoz açılarını ölçerek vertebral kolondaki patolojik değişikliklerin ne düzeyde oldugunu ve küçültme ameliyati sonrasında anlamli düzelme olup olmadigini objektif olarak değerlendirmeyi amaçladık.Ocak-Haziran 2012 tarihleri arasında memenin hipertrofisi tanısıyla, sigorta kapsamında, kurul kararıyla, ameliyat olmasına karar verilen hastalar çalışmaya dahil edildi. Bunun için meme küçültme operasyonu yapılacak hastaların ameliyat öncesi ve sonrası vertebral kolonun lateral skolyoz grafileri çekildi. Cobb metodu ile servikal lordoz, torakal kifoz ve lomber lordoz açıları ölçüldü. Bu ölçümler ameliyat öncesi ve sonrası olarak SPSS programında istatiksel olarak karşılaştırıldı.Redüksiyon mamoplasti operasyonu öncesinde vücut postürünü belirleyen sevikal lordoz, torasik kifoz, lumber lordoz açılarının artmis olduğu ve meme kücültme ameliyatından ortalama iki ay sonra bu açılarda istatistiksel olarak anlamli düzeyde düzelme olduğu gösterildi.Hipertrofik meme sadece kozmetik bir problem olmayıp, fiziksel problemlere özellikle de vertebral kolonda patolojik problemlere neden olmaktadır. Redüksiyon mamoplastinin sadece estetik bir operasyon gibi algılanmaması gerekir. Sağlıklı ve konforlu bir yaşam için makromastinin tedavisinde redüksiyon mamoplasti ilk seçenek olarak sunulmalıdır.Anahtar kelimeler: Redüksiyon mamoplati, vertebral kolon, kifoz, lordoz, makromastia

Ali Gökkaya
Bolu Abant Izzet Baysal University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan inferior epigastrik ada flebi venöz iskemi modelinde pentoksifilin ve n asetilsistein'in tek ve birlikte kullanılarak iskemik hasarın değerlendirilmesi

Plastik cerrahinin temel uğraş alanlarından biri doku defektlerinin kapatılmasıdır. Bunun içinde flepler sıklıkla kullanılmaktadır. Her flep operasyonu sonrasında iskemi ve reperfüzyon olmaktadır. Iskemi süresinin uzunluğuna bağlı olarak flep yaşayan alanı değişmekte ve bunda reperfüzyon hasarının da etkisi olduğu bilinmektedir. Venöz iskeminin daha sık gözlenmesi ve reperfüzyon hasarının daha ağır olması nedeniyle sıçan inferior epigastrik ada flebi venöz iskemi modelinde pentoksifilin ve n asetilsistein tek tek ve birlikte kullanılarak iskemik hasarı önleme etkileri değerlendirilmiştir. Çalışmada 32 adet Sprague Dawley tipi dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar rastgele sekizer adet seçilerek kontrol, pentoksifilin, n asetilsistein ve pentoksifilin, n asetilsisteinin birlikte verildiği guruplar olacak şekilde 4 gurup oluşturuldu. Sıçanlarda sol inferior epigastrik ada flebi hazırlandıktan sonra loop büyütme yardımıyla pedikülde epigastrik ven bulundu ve 9 saat klempe edilerek venöz iskemi modeli oluşturuldu. Kontrol gurubuna klemp açılımı sonrası 0.1 cc intraperitoneal serum fizyolojik, ikinci guruba 50 mg/kg/gün pentoksifilin, üçüncü guruba 40 mg/kg/gün n asetilsistein, dördüncü guruba 50 mg/kg/gün pentoksifilin ve 40 mg/kg/gün n asetilsistein beşer gün verildi. Beşer günün sonunda flep yaşayan alanları makroskopik incelemeye tabi tutuldu. Fleplerde beşinci günün sonunda kontraksiyon geliştiğinden dolayı değerlendirme flep yaşayan alanı / flep total alanı şeklinde yapıldı. Kontrol gurubunda 3 total nekroz görüldü ve ortalama flep yaşayan alanı yüzde 14 'ti. Grup 2'de ortalama flep yaşayan alanı yüzde 40,75 , grup 3'te yüzde 49.88, grup 4'te yüzde 45.38 bulundu. İskemi reperfüzyon hasarını venöz iskemi üzerinden değerlendirdiğimiz çalışmamızda n asetilsistein ve pentoksifilin kullanımının flep yaşayan alanı istatiksel olarak anlamlı düzeyde artırdığı (p<0.001) sonucuna ulaştık. N asetilsistein yüzdelik olarak pentoksifiline göre flep yaşayan alanı artırsada bu istatiksel olarak anlamlı çıkmamıştır (p>0.05). Iki ilacın aynı anda kullanımı sinerjistik etki yapacağı öngörümüze rağmen tekli ilaç kullanımına göre bir artış yapmamıştır. Anahtar kelimeler: Flep, Venöz iskemi-reperfüzyon hasarı,serbest radikaller, n asetilsistein, pentoksifilin

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikN-asetilsistein+5
Taha Sönmez
İstanbul University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Omentin etken maddesinin flep yaşayabilirliği üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Plastik rekonstrüktif ve estetik cerrahide en önemli problemlerden biri büyük defektlerin kapatılmasıdır. Büyük defektleri kapatmada kullanılan fleplerin boyu uzadıkça flebin yaşayabilen kısmında azalma olabilmektedir. Bu durumda flep distalinde nekroz alanları oluşabilir. Fleplerin yaşayabilen kısımlarını arttırmak için çok sayıda kimyasal, fiziksel ve cerrahi modifikasyon yapılmıştır. Omentin, endotel aracılı nitrik oksit sentaz (e-NOS) üzerinden endotelyal nitrik oksiti (e-NO) i arttırarak damarlarada vasodilatasyon yaptığı kanıtlanmış, omental yağ dokusu kaynaklı antiinflamatuar ve vasodilatatör özellikleri olan bir mediatördür. Buna rağmen literatürde, bu ürünün flep yaşayabilirliğini arttırmadaki rolü üzerine yeterli sayıda çalışma yoktur. Bu çalışmada amacımız, rat dorsal derisinden kaldırılan McFarlane flebinde, lokal olarak uygulanan omentinin, flep yaşayabilirliğine olan etkisini araştırmaktır. Çalışmada deney hayvanı olarak dişi, erişkin, 250-350 gr. ağırlığında Sprague-Dawley ratlar kullanıldı. Denekler 3 gruba ayrılarak, 1. Grup kontrol grubu, 2. Grup omentinin flep kaldırılmadan 1 hafta önce verileceği grup, 3. Grup ise omentinin flep kaldırılmadan 2 gün önce ve flep kaldırıldığı gün verileceği grup. Enjeksyonlar, flebin en distalinde tek noktadan dental enjektör yardımıyla girilerek, 300 nanogram/cc omentin şeklinde distal 1/3 kısmının cilt altına yapıldı. Cerrahi işlemler için uygun anestezi sağlandıktan sonra, sıçanların sırt bölgesinde, pedikülü kaudal tarafta ve paniculus carnosusu içerecek şekilde, 3x10 cmlik random paternli deri flebi kaldırıldı ve aynı seansta yerlerine iade edildi. 7 gün sonra tüm hayvanlar %3 sodyum pentobarbital ile sakrifiye edildi. Daha sonra fleplerin yaşayabilen alanlarının makroskopik değerlendirilebilmesi için fotoğraflama yapıldı. Histolojik inceleme için ise fleplerin ortasından 1?er cm2?lik biopsiler alındı. Rutin işlemlerden sonra parafin bloklar hazırlandı. Kesitlerde hematoksilen-eosin ve mason 3?lü boyama ile nötrofil sayısı bakıldı. Ayrıca angiogenezisin değerlendirilmesi için vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) immün boyaması yapıldı. Her deneğe ait doku, epidermis kalınlığı, inflamasyon, ödem ve hemoraji yönünden değerlendirildi. Tüm denekler prosedürleri iyi tolere etti. Doku örneklerinin homojenizasyonundan sonra, ELISA yöntemi ile omentinin endotelde artışına sebep olduğu endotelyal Nitrik Oksit Sentaz (eNOS) ekspresyonu bakıldı. Tüm veriler istatistiki değerlendirmeye tabi tutularak, omentinin flep yaşabilirliği üzerindeki etkileri incelenmiştir. Tedavi gruplarında fleplerin yaşayan alanların yüzdeleri, epidermis kalınlığı, endoteli VEGF pozitif boyalı yeni oluşan damar sayısı ve eNOS ekspresyonu düzeyleri bakımından kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi. Tedavi gruplarının arasında ise fleplerin yaşayan alanlarının yüzdeleri dışında bakılan parametrelerde anlamlı fark bulunamadı. Antiinflamatuar özelliği değerlendirmek için bakılan nötrofil miktarı açısından, 3.gün fleplerden alınan biopsilerde yapılan değerlendirmede omentin enjekte edilen gruplarda nötrofil yoğunluğu bakımından kontrol grubuna göre azalma görüldü. Fakat bu istatistiki olarak anlamlı bulunmadı. Omentin Human kolay temin edilen, yan etki profili düşük rekombinant bir üründür. Antiinflamatuar ve vasodilatatör etkilidir. Çalışmamızda, bu ürünün flep yaşayabilirliğini istatistiki olarak anlamlı derecede arttırdığını gösterdik. Yapılacak daha ileri araştırmalar ile kolay temin edilen bu ürünün flep yaşayabilirliğini arttırmada daha güvenle kullanılabileceğini düşünüyoruz. Anahtar Sözcükler: flep, omentin, e-NO sentaz

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikGref yaşaması+2
Fatih Burak Efeoğlu
Bolu Abant Izzet Baysal University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trombositten zengin plazmanın hızlı ve yavaş doku genişletme üzerine etkilerinin incelenmesi

Doku genişletme, primer olarak kapatılamayan doku defektlerinin, komşu dokunun balon yardımı ile genişletilerek renk ve doku uyumu bakımından benzer dokular ile onarılmasını sağlayan bir tekniktir. Doku genişletme yönteminin rekonstrüksiyon basamağındaki önemli avantajlarının yanında tedavi için uzun zaman gerektirmesi, güvenli şişirilebilmesi için sık doktor kontrolü hastanın konforunu bozmakta ve enfeksiyon gibi komplikasyonlara zemin hazırlamaktadır. Zaman kaybını azaltmak için yapılmak istenen hızlı doku genişletme işlemi sonucunda ise dolaşımın bozularak nekrozun oluşma sıklığı artmaktadır. Hızlı ve yavaş doku genişletme işlemlerinin her ikisinde de komplikasyonların azaltılması için yeni yöntemler geliştirilmeye çalışılmaktadır. Plateletten zengin plazma içeriğindeki çok sayıda büyüme faktörü nedeni ile tıbbın her alanında olduğu gibi plastik cerrahide de giderek artan sıklıkta kullanılmaktadır. Bu çalışmada amacımız PRP'nin anjiogenez ve doku remodelingi üzerindeki olumlu etkilerinden faydalanarak hızlı ve yavaş doku genişletme işlemleri üzerlerindeki etkilerini gözlemlemektir. Bu amaçla 42 adet 350-450 gr. Ağırlığındaki dişi sıçan rastgele 6 gruba ayrıldı. Donör olarak seçilen 7 adet başka sıçandan PRP hazırlanması amacı ile tüm vücut kanları alındı. Alınan kanın santrifüj edilmesi ile hazırlanan PRP, doku genişletme yapılması planlanan bölgeye, gruplarına göre farklı zamanlarda enjekte edildi ve doku genişleticiler hızlı ve yavaş şişirilme yöntemleri ile şişirildiler (Grup 1A: Hızlı doku genişletme uygulanan kontrol grubu, Grup 1B: Yavaş doku genişletme uygulanan kontrol grubu, Grup 2A: PRP uygulandıktan 1 hafta sonra hızlı doku genişletme yapılan grup, Grup 2B: PRP uygulandıktan 1 hafta sonra yavaş doku genişletme yapılan grup, Grup 3A: PRP uygulaması ile aynı gün hızlı doku genişletme yapılan grup, Grup 3B: PRP uygulaması ile aynı gün yavaş doku genişletme yapılan grup). Değerlendirme amacı ile genişletme eylemi bittikten 7 gün sonra genişletilen dokunun tepe noktasından örnekler alınarak, histolojik değerlendirme için Histoloji ve Embriyoloji laboratuarına, ELISA değerlendirmesi için Tıbbi Farmakoloji laboratuarına teslim edildi. Grup 1A'daki 3 denekte, Grup 1B'deki 2 denekte, Grup 2A ve Grup 2B'deki 1'er denekte genişletme eylemi uygulanan bölgenin tepe noktasında % 50'den fazla nekrotik alan oluştuğu gözlendi. PRP uygulanan gruplarda nötrofil invazyonunda azalma tespit edildi. PRP'nin doku genişletme eyleminden 1 hafta önce verildiği gruplarda yeni oluşan damar sayısında, hızlı doku genişletme uygulanan ve PRP verilen bütün gruplarda ise eksprese edilen bFGF ve VEGF düzeylerinde anlamlı artışlar tespit edildi. Ayrıca PRP verilerek yavaş doku genişletme işlemi uygulanan gruplarda ve hızlı doku genişletme işlemi ile aynı gün PRP verilen gruplarda kapsül kalınlığında anlamlı derecede azalma olduğu gözlemlendi. PRP kolay elde edilen, yan etki profili düşük otolog bir üründür. Etkisini içerdiği büyüme faktörleri ve proaktif hücreler yolu ile gösterir. Çalışmamızda, bu ürünün doku genişletme işlemi esnasında oluşabilecek majör komplikasyonlardan biri olan nekrozu azalttığını, genişletme eyleminin başarı ile sonuçlanabilmesini sağlayacak yeni damar oluşumunu artırdığını ve kapsül kalınlığını azalttığını gösterdik. Yapılacak daha ileri araştırmalar ile kolay elde edilen bu iki otolog ürünün doku genişletme işleminde daha güvenle kullanılabileceğini düşünüyoruz.

Anjiyogenez inhibitörleriCerrahi-plastikDoku genişleticiler+3
Şerif Yavuz
Bolu Abant Izzet Baysal University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda yanık staz zonu üzerine taurin ve apocyninin etkilerinin araştırılması

Amaç: Yanık travması insanın karşılabileceği en ağır travmalardan birisidir. Bakımı ve tedavisi ayrı bir uğraşı ve tecrübe gerektirir. Ciltte yanık olan bölgede koagulasyon, staz ve hiperemi zonları oluşur. Yanığın en şiddetli olduğu merkez alan koagulasyon, onun etrafındaki alan staz ve en dış kısımda ise hiperemi zonu şeklinde ifade edilir. Koagluasyon zonu bölgesindeki dokular çoğunlukla yaşamını sürdüremez ve hiperemi zonundaki dokular çoğunlukla ek tedaviye ihtiyaç duymaz ve patolojik bir sorun yaşamaz. Özellikle staz zonunda yanık ile birlikte oluşan bir takım metabolik süreçler başlar. Bu bölgedeki dokular tedavinden en iyi şekilde yanıt görerek canlılığını sürdürebilecek kritik bir sürece girerler. Bu metabolik süreç staz zonu bölgesindeki oksidatif stres ile ne kadar başa çıkabileceği ile alakalıdır. Staz zonundaki dokuların sağkalımı artarsa yanık bölgesi daha iyileşme kaydeder. Biz bu çalışmamızda Taurin aminoasidi ile Apocynin molekülünün yanık staz zonu bölgesindeki dokuların sağkalıma etkilerini inceledik. Gereç ve Yöntem: Çalışma ağırlıkları 270 ± 20 gram arasında değişen ratlar ile yapıldı. Yanık alanları, 55x19 mm'lik özel yapılmış metal pirinç bir blok kullanılarak daha önce literatürde tanımlanan şekle göre oluşturuldu ve staz zonları elde edildi. Gruplar; Kontrol, Yanık, Taurin, Apocynin ve Taurin+Apocynin olacak şekilde 5 grup olarak belirlendi. Çalışma 21 sürdü. Çalışmanın 3. ve 7. gün histolojik inceleme için biyopsiler ve 21. gün, yani son gün histoljik inceleme ve biyokimyasal inceleme için biyopsiler ile laboratuar analizi için kan örnekleri alındı. Aynı zaman 3. 7. ve 21. günler makroskobik inceleme için fotoğraflama yapıldı. Ratlar deney başı ve sonunda tartıldı. Deney sonunda histolojik olarak inflamasyon, reepitelizasyon, kolajenizasyon değerlendirildi ve CD34 immün reaksiyonu ölçüldü. Biyokimyasal olarak CAT, SOD, tGSH, TAS, TOS, MDA ve PPC ölçümleri yapıldı. Labarauvar incelemesinde, kanda tam kan ve kan biyokimyası bakıldı. Ağırlık ölçümleri kayıt altına alındı. Fotoğraflama ile yanık alanındaki değişimler bilgisayar ortamında analiz edildi. Bulgular: Histolojik olarak 3. 7. ve 21. günlerde yapılan incelemede 3. günde inflamasyonun, yanık harici gruplarda az olduğu, 7. günde taurin grubuda daha iyi reepitelizasyon olduğu 21. günde yanık grubu hariç diğer gruplarda yanıkta alanında belirgin reepitelizasyon görüldü. Biyokimyasal analizde apocyninin antioksidan etkilerinin fazla olduğu saptandı. Fotoğraf incelemesinde Taurin+Apocynin grubunda belirgin iyileşme görüldü. Ağırlık ölçümünde anlamlı fark çıkmadı. Taurin ve apocynin karaciğer ve böbrekte toksik etkisi görülmedi. Sonuçlar: 3. günde taurin ve apocyninin inflamasyonu önlediği, taurinin staz zonunda erken dönem (7. gün) etkilerinin daha belirgin olduğu, apocyninin antioksidan enzimler üzerine etkisinin daha belirgin olduğu, geç dönem (21. gün) taurin ve apocynin sinerjistik etki oluşturarak yanık alanını daha iyi iyileştirdiği belirlendi. Anahtar Kelimeler: apocynin, staz zonu, taurin, yanık, yanık iyileşmesi

Özcan Öcük
İnönü University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Superfisyal temporal arter bazlı fleplerle yüz defektlerinin rekonstrüksiyonu: Klinik araştırma

Amaç: Yüz bölgesindeki defektlerin rekonstrüksiyonu plastik cerrahinin en önemli uğraşı alanlarından biridir. Malignite veya travma sonucu oluşan defektlerin rekonstrüksiyonu için çok sayıda yöntem tarif edilmiştir. Çalışmamızda diğer yöntemler yerine superfisyal temporal arter bazlı fleplerin kullanımıyla daha estetik bir görünüm ve fonksiyonel sonuçların elde edilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca bu flebin özellikle yaşlı hastalardaki geniş defektlerin rekonstrüksiyonu için serbest flepler gibi uzun ve riskli cerrahi girişimler yerine daha güvenilir ve daha kısa süren prosedürler ile daha iyi sonuçların elde edilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2009-2018 yılları arasında opere edilen 24 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların klinik notları ve ameliyat notları incelendi. İnceleme sonucunda hastaların yaş, cinsiyet, başvuru nedenleri, tümörün tipi, yapılan cerrahi işlem ve komplikasyonları, hastaların bilinen kronik hastalıkları belirlendi. Hastaların ameliyat öncesinde ve rekonstrüksiyon yapıldıktan sonraki dönemde çekilen fotoğrafları değerlendirildi. Hastaların fotoğrafları on ayrı plastik cerrahi uzmanı tarafından likert skalası kullanılarak estetik görünüm açısından değerlendirildi. Bulgular: Yaşları 20 ile 95 arasında değişen hastaların ortalama yaşı 70,75 olarak hesaplandı. Hastaların 12'si kadın, 12'si erkekti. 24 hastanın 14'ünde BHK eksizyonu, 8'inde SHK eksizyonu, birinde yanık skarı eksizyonu, birinde de travmaya bağlı defekt rekonstrükte edildi. Likert skalasının sonuçlarına göre estetik görünüm açısından tüm fleplerin kabul edilebilir, iyi ve çok iyi düzeyde çıktığı görüldü. Özellikle ada fleplerinin genel görünüm, flep konturu, renk uyumu ve doku uyumu açısından yüzdeki defektlere çok iyi uyum sağladığı sonucuna varıldı. Sonuçlar: STA bazlı fleplerin diseksiyonu kolay, dolaşımı güvenli, pedikülü uzun ve ince, rotasyon arkı geniştir. Flep renk, doku ve kalınlık açısından yüz bölgesi ile uyumludur. Flep kıllı veya kılsız olarak planlanabilmektedir. Bu nedenlerden dolayı yüz defektlerinin rekonstrüksiyonda ilk tercih olarak akılda tutulabilir. Anahtar kelimeler: Ada flebi, alın flebi, superfisyal temporal arter, yüz rekonstrüksiyonu.

ArterlerCerrahiCerrahi flepler+3
Mehmet Fatih Algan
İnönü University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farelerde ultraviyole-B ışını ile geliştirilen deri karsinogenezi modelinde oral ve topikal skualen uygulamalarının profilaktik etkisinin araştırılması

Deri kanseri tüm dünyada, özellikle beyaz ırkta giderek artan, morbidite ve mortaliteye neden olabilen bir kanser türüdür. Deri kanserinin yaygın olarak görülmesi ve insidansının giderek artması nedeniyle deri kanseri profilaksi çalışmaları önem kazanmıştır. Kolesterol sentezinde ara metabolit olan skualenin derideki antioksidan, sitoprotektif ve yaşlanma geciktirici etkisi; kolon kanseri ve akciğer kanserine karşı koruyucu etkisi gösterilmiştir. Çalışmamızda ise skualenin derinin skuamöz hücreli karsinomuna karşı koruyucu etkisi araştırılıp etki mekanizması saptanmaya çalışılmıştır. Literatürdeki deri kanseri modellerinde kimyasal karsinogenez ya da ultraviyole karsinogenez yöntemleriyle farelerde aktinik keratoz benzeri premalign lezyonlar olan papillom ismi verilen tümörler oluşturulmuştur. Bu tümörlere karsinojen maruziyeti devam ettikçe invaziv karsinoma evrildiği belirtilmiştir. Kemoprofilaktik etkisi araştırılan maddelerin premalign papillom isimli tümörlere etkisi incelenmiş olup çalışmamızda da aynı şekilde skuamöz hücreli karsinomun öncül lezyonu olarak kabul edilen aktinik keratoz benzeri papillomlar literatürdeki gibi "tümör" olarak isimlendirilmiştir. Çalışmada 28 adet 25-30 gr ağırlığında dişi BALB/c türü fare kullanılmıştır. Her bir grupta yedi adet fare olacak şekilde dört grup belirlenip her farenin sırt bölgesine Ultraviyole-B (UVB) ışını uygulanarak deri karsinogenez modeli oluşturulmuştur. Grup-1'de (kontrol grubu) sırt derisine skualen çözücüsü (aseton), Grup-2'de sırt derisine topikal skualen (asetonla çözünmüş olarak) uygulandı. Grup-3'te sırt derisine skualen çözücüsü (aseton) uygulanıp aynı zamanda peroral skualen verilirken Grup-4'te sırt derisine topikal skualen (asetonla çözünmüş olarak) uygulandı ve peroral skualen verildi. Bu uygulamaların tümü deney boyunca düzenli olarak yapıldı. Deneklerde aktinik keratoz oluşturmak için sırt derilerine ilk 10 gün boyunca her gün 540 milijoule/cm2 UVB ışını uygulandı. Dört günlük aranın ardından 16 hafta boyunca haftada üç gün, günde 540 milijoule/cm2 UVB uygulandı. Koruyucu amaçlı kullanılan skualen ise ilgili gruplarda 18 hafta boyunca UVB ışınlamasından 30 dakika önce topikal olarak kullanıldı. Oral skualen ise UVB ışınlama günlerinde oral gavaj kanülü yardımıyla peroral yolla verildi. Gruplardaki fareler geliştirdikleri aktinik keratoz sayıları açısından düzenli olarak takip edilerek deney sonunda karşılaştırıldılar. Deney sonunda sakrifiye edilen farelerin sırt derileri eksize edilerek hematoksilen eozin boyama yapıldı ve ışık mikroskopu altında incelendi: Aktinik keratoz ile uyumlu, displazi ve mitozlar içeren premalign kitleler saptandı. Deri örneklerinin tamamı incelenerek epiteldeki hiperplazinin ve atipinin en yoğun olduğu bölgede epitelin kalınlığı, keratin tabakası hariç tutularak ölçüldü. İnflamasyonun en yoğun olduğu yerler saptanarak yangısal hücreler sayıldı ve gruplar karşılaştırıldı. Ayrıca skualenin karsinogenez patogenezinde p53 mutasyonuna etkisini saptamak amacıyla kitlelerden alınan örneklerde immünohistokimyasal yöntemlerle mutant p53 proteini incelenerek gruplar karşılaştırıldı. Topikal skualen kullanılan 2. ve 4. grupta diğer gruplara göre tümör sayısında ve epitel kalınlığında belirgin azalma, inflamatuar hücre oranında anlamlı bir artış saptandı. Mutant p53 proteini içeren hücre oranlarında ise tüm gruplar arasında anlamlı bir fark görülmedi. Tüm bu bilgiler ışığında topikal olarak uygulanan skualenin premalign aktinik keratoz benzeri papillom lezyonlarını anlamlı olarak azalttığı, ortaya çıkma süresini geciktirdiği, immün sistem hücrelerinin sayısını artırdığı ve dolayısıyla derinin skuamöz hücreli karsinomuna karşı koruyucu etkisi olduğu söylenebilir.

Deri neoplazmlarıFarelerHayvan deneyleri+7
Hüsnü Hacı
Dokuz Eylül University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yanıklı dokuda mikrocerrahinin uygulanabilirliği ve kök hücre uygulamasının etkisi

Yanık, çeşitli etiyolojik faktörler ile deri, kas veya kemik üzerinde meydana gelen bir travma , yaralanma çeşidi1 olmakla birlikte karşılaşılabilen en ağır travmalardan biridir 2. Gelişmiş ülkelerde elde edilen faydalar nedeniyle , özellikle ciddi yanıklarda erken tanjansiyel eksizyon standart tedavi algoritması içerisine girmiştir 6-7. Erken tanjansiyel eksizyon ve greftleme; mortalite ve mobiditede azalma, enfeksiyon gelişme riskinde azalma ve hastanede kalma süresinde kısalmaya neden olmakla birlikte ek olarak eskarın erken eksizyonu ile hipertrofik skar gelişme riski ve ortama salınan inflamatuvar mediatör salınımı azalmaktadır 7-8- 9-10-11. Yanık nedenli yapılan erken debridman sonrasında eğer uygun, iyi vaskülarize yara yatağı mevcutsa ilk basamak olarak deri grefti uygulamaları yapılmakta , uygun yara yatağının olmadığı durumlarda ise diğer bir seçenek olarak lokal flep uygulamaları yapılmaktadır 13. Bununla birlikte yanıklı hastalarda genellikle hasara bağlı olarak yanık çevresindeki dokulardan lokal flep kaldırılması özellikle ekstremitelerde çoğu zaman mümkün olmamaktadır ve bu durumda en uygun seçenek serbest flep uygulamalarıdır 13. Günümüzde yapılan erken debridman ve serbest flep ile yara rekonstrüksiyonu uygulamalarında vasküler anastomozlar için yanık hasarı içermeyen salim alanlar seçilmekte ve anastomozlar bu alan altında yapılmaktadır. Yapılan literatür araştırması da bunu destekler niteliktedir. Bununla birlikte yanık merkezlerine yönlendirilen bazı vakalarda; özellikle ekstremitelerde, değişen derecelerde tüm yüzeylerde yanık izlenebilmekte ve bu nedenle serbest flepler için yanık hasarının olmadığı salim doku olmayabilmektedir. Literatürde bu tür klinik vakalarda serbest flep uygulanabilirliği ile ilgili bir çalışmaya rastlanılamamıştır. Yanıkta birçok sistemik ve lokal faktör etkileşime girmektedir. Bu vakalarda serbest flep gerekliliği durumunda yanıklı zemin altında damar anastomozu gerekmesi halinde bunun yanığın lokal etkilerinden nasıl etkilendiği merak konusudur ve bu konuyla ilgili deneysel veya klinik bir çalışma mevcut değildir. 2 Adiposit kaynaklı kök hücrelerin PDGF, FGF,TGF beta gibi büyüme mediatörleri salgılayarak re-epitelizasyonun hızlanması; VEGF-A, HGF ( hepatik growth faktör ), FGF-2 gibi mediatörlerin salınımlarını arttırmakla yeni damar oluşumu, yaranın iyileşmesinin hızlanması, keratinosit ve dermal fibroblast proliferasyonunun artması gibi yara iyileşmesi üzerine bir çok olumlu etkilerinin 22-23-24-25-26 yanında rekonstrüktif flep cerrahisinde iskemi sonrası görülen iskemi-reperfüzyon hasarını azaltarak flep survisine olumlu katkıları olduğu gösterilmiştir 27. Bu amaçla yanıklı doku altında, damarların yanıktan doğrudan etkilenmediği fakat üzerini yanıklı dokunun örttüğü, yanığın lokal etkilerinin etkili olduğu bir ortamda , damar anastomozu başarısı ve kök hücre uygulamasının buna etkisi araştırılmıştır. Bu amaçla denekler (21 adet ortalama 300 gram ağılığında wistar – albino rat ) kontrol, yanık ve yanık + kök hücre grubu olmak üzere üçe ayrılmış, ilk grupta sadece modele uygun olarak femoral arter anastomozu yapılmış, ikinci grupta deneklerin sol ingüinal alanları yakılarak yanık altında femoral arter anastomozu yapılmış ve son grupta yanık sonrası yapılan anastomoz hattına kök hücre uygulaması yapılmıştır. Bütün deneklerin operasyondan sonra 3. günde anastomoz patensleri değerlendirilmiş, biyokimyasal ve histolojik çalışmalar için örnekler alınarak denekler sakrifiye edilmiştir. Kontrol grubunda bir sıçan ölmüş ve yanık grubunda bir denekte yara açılması ve yara yerinde çok mitarda yabancı cisim tespit edilmiş bu nedenle bu denekler çalışma dışı bırakılmıştır. Deney sonunda kontrol grubunda 6 femoral arter anastomozundan 1 tanesi, yanık grubundan 6 femoral arter anastomozundan 3 tanesi ve yanık + kök hücre grubundan 7 femoral arter anastomozundan 3 tanesi tromboz ile sonuçlanmıştır. Bu veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiş ve gruplar arasında istatistiksel analiz sonrasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. VEGF angiogenezisi ve endotel iyileşmesini arttıran bir mediyatördür. Yine yanık sonrası tromboza olan yatkınlık sebeplerinden biri ATIII'te meydana gelen azalmadır. Çalışmada bu iki parametre her üç grupta incelenmiş , kök hücre uygulaması sonucu bu mediyatörlerin nasıl değiştiği araştırılmıştır. İstatistiksel olarak ve histopatolojik olarak bu üç grupta VEGF ve ATIII düzeylerinde anlamlı bir değişiklik saptanmamakla birlik kök hücre uygulalan deneklerin oksidatif strese daha iyi cevap verildiği gözlenmiştir. 3 Bu bilgiler ışığında yanık yarası debridmanından sonra serbest flep endikasyonu gerektiren yaralarda, yara komşuluğunda ; serbest flepleri besleyecek vasküler yapıların seçiminde, salim doku olmasa bile vaskülerin yapıların doğrudan etkilenmediği fakat yanıklı doku altında bulunan damarsal yapıların kaynak olarak kullanılabileceği ve bu hastalarda serbest flep kullanımının uygulanabilir olduğu sonucu ortaya çıkmıştır. Hastaların erken ve uygun tedavisi için serbest flep gerektiren durumlarda ; ekstremiteler başta gelmek üzere geniş yüzey alanını içeren yanıklarda vasküler yapılar yanıklı doku zemininde olsa dahi serbest flep uygulamasından kaçınılmaması gerektiği ve konu ile ilgili deneysel ve klinik ek çalışmaların yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.

MikrocerrahiTedaviVasküler endotel büyüme faktörleri+5
Ersin Gür
Ege University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kapalı rhinoplasty'de alar kıkırdak kaynaklı kalkan greftler ile burun ucu projeksiyonunun artırılması

Burun ucu cerrahisi rhinoplasty operasyonun en zor ve tartışmalı konularından biridir. Özellikle yapısal yada kazanılmış burun ucu projeksiyon kayıplarının tedavisinde burnun kendisinden yada burun dışından alınan kıkırdaklar kullanılabildiği gibi muhtelif sütür teknikleri de tariflenmiştir. Günümüzde sıklıkla septal kıkırdaklar tercih edilmektedir. Ancak septal kıkırdak kaynaklı kalkan greftler kalın ve sert yapısı nedeniyle silüet deformitesi (dışarıdan belirme) şeklinde estetik kontür sorunlarına yol açabilmekte, palpasyonla hissedilmektedir. Bu çalışmada, burun ucu projeksiyonunu artırmada estetik komplikasyonları azaltmak ve sonuçları iyileştirmek amacıyla, alar kıkırdak kaynaklı kalkan greftler kullanıldı ve sonuçları antropometrik analiz yapılarak değerlendirildi. Çalışmada, Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniği'nde 2009-2016 yılları arasında alar kalkan (shield) greft uygulamasının ilave edildiği kapalı rhinoplasty operasyonu yapılan 31 hasta (çalıma grubu) ile standart kapalı rhinoplasty operasyonu yapılan 30 hasta (kontrol grubu) geriye dönük olarak karşılaştırdı. Hastaların ortalama yaşları çalışma grubunda 23,77 ± 4,45 ve kontrol grubunda 26,4 ± 6,17 yaş idi. Ortalama izlem süreleri sırasıyla 16,48 ve 10,12 aydı. Değerlendirme fizik muayene ve ameliyat öncesi-sonrası standart fotoğraflar üzerinde alınan ölçümlerin antropometrik analizleri ile yapıldı, elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştrıldı. Ameliyat sonrası yapılan rutin kontrollerde ve çekilen fotoğrafların geriye dönük incelemesinde hiçbir hastada yerleştirilen alar kalkan greftlere ait rezorbsiyon (emilim), migrasyon (yerdeğiştirme) ve silüet deformitesine (belirginleşme) rastlanmadı. Sonuçlar cerrah ve hasta için tatmin ediciydi. Hiçbir hastada grefte yönelik revizyon yapılmadı. Çalışma grubu hastalarında burun ucu projeksiyonunu gösteren alar groove-tip (AG_T) değeri ortalaması preoperatif 30,61 ± 4,10 mm ve postoperatif 31,64 ± 4,01 mm idi, aralarında anlamlı fark vardı (P = 0,0004). Kontrol grubunda AG_T değeri ortalaması preoperatif 32,92 ± 3,44 mm ve postoperatif 32,24 ± 4,01 mm idi, anlamlı bir fark yoktu (P = 0,086). İki grubun preoperatif AG_T değerlerinin karşılaştırılmasında anlamlı fark varken (P = 0,021), postoperatif AG_T değerleri arasında ise anlamlı fark yoktu (P = 0,563). Çalışma grubu hastalarında burun ucu projeksiyonunu gösteren subnazal-burun ucu mesafesi (Sn_T) değeri ortalaması preoperatif 19,00 ± 2,84 mm ve postoperatif 21,99 ± 2,55 mm idi; aralarında anlamlı fark vardı. (P = 0,000). Kontrol grubunda Sn_T değeri ortalaması preoperatif 20,58 ± 2,32 mm ve postoperatif 20,86 ± 2,41 mm idi, anlamlı fark yoktu (P = 0,406). İki grubun preoperatif Sn_T değerlerinin karşılaştırlmasında anlamlı fark varken (P = 0,021), postoperatif Sn_T değerleri arasında ise anlamlı bir fark yoktu (P = 0,080). Çalışma grubu hastalarında ölçülen labiokolumellar açı (LCA) değerlerinin ortalaması preoperatif 95,89 ± 11,17 derece ve postoperatif 104,52 ± 7,87 dereceydi; aralarında anlamlı fark vardı (P = 0,000). Kontrol grubunda LCA değerlerinin ortalaması preoperatif 99,02 ± 8,12 derece ve postoperatif 102,08 ± 7,82 dereceydi, anlamlı fark vardı (P = 0,0006). İki grubun preoperatif ve postoperatif LCA değerlerinin karşılaştırlmasında anlamlı fark yoktu (P = 0,217 ve 0,228). Çalışmamızda kullanılan alar kalkan greftler, etkili bir projeksiyon oluşturacak kadar sert, ancak cilt altında belirginleşmeyecek kadar yumuşak yapıda olup, kolay şekillenir. Dolayısıyla hem altaki düzensiz yapıları iyi kamufule eder, hem de burun ucu projeksiyonunu artırır. Ek verici saha hasarı oluşturmaz, uygulaması kolaydır, kapalı ve açık rhinoplastylerde rahatlıkla uygulanabilir. Sonuçların antropometrik analize dayanan objektif değerlendirilmesinde, yöntemin projeksiyon kayıplarında yeterli, etkin ve uzun süreli bir artış sağladığı ortaya konmuştur. Komplikasyon ve revizyon oranları ise son derece düşüktür. Ancak çok ağır projeksiyon kayıplarında tek başına yeterli olmayabilir ve tip destek greftleri ve sütürlerle kombine edilebilir. Tek başına kolumellar strut greftin burun ucu projeksiyonunu artırmasa da stabil tuttuğu ve azaltmadığı görülmüştür. Çalışmamızda kullandığımız fotoğraflar üzerinde yapılan ölçümlere dayalı antropometrik analiz, standardize edildiği için tekniğimizin objektif değerlendirilmesi mümkün olmuştur. Anahtar Kelimeler: alar, antropometri, burun, greft, kalkan, kıkırdak, projeksiyon, rhinoplasty, rotasyon, tip

AntropometriBurunBurun deformiteleri+4
Mehmet Akif Çakmak
Atatürk University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mandibula kırıklarının 12 yıllık analizi: Retrospektif çalışma

Amaç: Mandibula kırıklarının insidansının, tedavi yöntemlerinin, sonuçlarının; bunları etkiyecek çeşitli faktörlerle ilişkisinin değerlendirilmesi ve mandibula kırıklarının epidemiyolojisinin analiz edilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ocak 2010-Haziran 2022 tarihleri arasında Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniğinde mandibula kırığı nedeni ile tedavi edilen hastalar retrospektif olarak incelendi. Yaş, cinsiyet, sigara-alkol-nonintravenöz uyuşturucu madde kullanımı, sistemik hastalık varlığı, etiyoloji, dentisyon durumu, başvuruda anındaki semptom ve bulguları, hastanede yatış süresi, travma ile cerrahi arası süre, eşlik eden maksillofasiyal ve maksillofasiyal dışı ek yaralanmalar, tedavi yöntemleri, reoperasyon ve komplikasyonlar incelendi. Mandibula kırıklarının sınıflandırmasında; AO CMF (Association of Osteosynthesis , Craniomaxillofacial ) mandibula kırık sınıflaması kullanıldı. Bulgular: 543 hastada 913 kırık tedavi edildi. Erkek/kadın oranı 3.41'di. Pik insidans 3 dekattı. Trafik kazaları (%36,2) ve ardından düşme (%33,1) en sık etiyolojik nedendi. Düşme, kadınlarda ve pediyatrik hastalarda en sık etiyolojik nedendi. Kondil (%34,06) ve simfizis/parasimfizis (%23,22) en sık kırılan bölgeydi. Kondil kırığı olan hastalarda, kondil tabanı (%58,84) en sık kırılan alt bölgeydi. Kondil kırığı olan pediyatrik hastalarda; kondil başı (%42,85) en sık kırılan alt bölgeydi. Bir veya birden fazla komplikasyonu olan hastaların oranı %33.3 olarak bulundu. En sık görülen komplikasyonlar enfeksiyon (%13,63) ve maloklüzyondu (%11,05). Reoperasyon oranı % 8.2 idi. Sigara, alkol, nonintravenöz ilaç kullanımı ile enfeksiyon oranı arasında pozitif korelasyon bulundu (p<0,05). Travma ile cerrahi arası süre, kırık sayısı, sistemik hastalık varlığı, sigara-alkol-nonintravenöz uyuşturucu madde kullanımı ile genel komplikasyon arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). Sonuç: Mandibula kırıklarının epidemiyolojisinin ve bunu etkileyen değişkenlerin iyi anlaşılması; mandibula kırıklarının tahmini, teşhisi, tedavisi ve önlenmesi açısından önem taşımaktadır. Anahtar Sözcükler: Mandibula fraktürü, Epidemiyoloji, Etiyoloji, Tedavi, Komplikasyon

Angulus mandibulaeEpidemiyolojiKomplikasyonlar+7
Sinan Topuz
Ondokuz Mayıs University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin yanık hastalarında amniyon membran uygulamasının mortalite üzerine etkisinin araştırılması

AMAÇ: Bu çalışmada İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Erişkin Yanık Ünitesinde 2013-2016 yılları arasında tedavi edilen erişkin yanık hastalarda amnion membran uygulanan ve uygulanmayan hastalardaki mortalite oranlarını ve risk faktörlerini araştırmak amaçlanmıştır. MATERYAL VE METOD: 2013-2016 yılları arasında çalışmaya 494 hasta dâhil edilmiştir. Tüm guruplardaki hastalarda yaş, cinsiyet, yanık yüzdesi, yanık türü, hastane yatış süresi, kültür sonuçları, geçirdiği cerrahi sayısı, yanığa bağlı komplikasyonlar ve mortalite açısından ayrı ayrı değerlendirilerek SPSS 17.0 paket programı kullanılarak istatiksel olarak skorlandı. Mortaliteyi etkileyen risk faktörlerinin saptanmasında lojistik regresyon analizi yöntemi kullanıldı. BULGULAR: Çalışmaya dâhil edilen hastaların %40,9'una amnion uygulanmış, %59,1'ine ise amnion uygulanmamıştır. 164 kadın ve 330 erkek hasta çalışmaya dâhil edildi. Hastaların %57,5 (n=284) tam kat yanık belirlenirken, %42,5(n=240) ise tam kat yanık olmadığı belirlendi. Lojistik regresyon model amniyon membran uygulamanın yanıkta mortaliteyi azalttığı ve 2,1 kat koruyuculuk sağladığını gösterdi. (odd ratio:0.467 Güven Aralığı : %95 P=0,0001) Total vücut Yanık yüzdesi cut off değeri %30 olarak belirlendiğinde bu oran üzerindeki yanıklarda mortalite yanık yüzdesi %30 ve altındaki hastalara göre 5,35 kat artmaktadır. ABSI mortalite risk faktörüdür. ABSI puanındaki her bir birimlik artış mortalite riskini 1,99 kat artırmaktadır. Yara kültürü pozitliği mortalite için risk faktörüdür. Yanık yarasında mikroorganizma üremesi mortalite riskini 2,68 kat artırmaktadır. Komplikasyon gelişmesi mortalite için risk faktörüdür. Sepsis mortalite riskini 2,83 kat artırırken, Renal yetmezlik gelişen hastaların renal yetmezlik gelişmeyen hastalara göre mortalitesi 5,8 kat artmaktadır. (P=0,0001) SONUÇ: Sonuç; amnion membran uygulaması yanık ciddiyet indexi yüksek olan hastalarda mortaliteyi azaltmaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Amniyon membran, yanık, mortalite, lojıstık regresyon analizi

AmnionCerrahiCerrahi-plastik+4
Göçmen Aslan
İnönü University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bakteriyel kontaminasyon sonrası silikon implant çevresinde kapsül oluşumunun histopatolojik olarak incelenmesi

Amaç: Kapsül kontraktürü, meme implant cerrahisi sonrası sık görülen komplikasyonlardan biridir. Bu çalışmanın amacı; kapsül kontraktürü sonrası implant çevresinden sık olarak izole edilmiş bakterilerin ve bu bakterilerin biyofilm tabakası oluşturma özelliklerinin, implant çevresinde oluşturduğu histopatolojik değişiklikleri karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada steril silikon materyallerin sıçanlara implante edildiği kontrol grubu (n:11), biyofilm tabakası oluşturma özelliği bulunmayan Staphylococcus epidermidis ATCC 12228 suşu ile (n:11), biyofilm tabakası oluşturma özelliği bulunan Staphylococcus epidermidis ATCC 35984 suşu ile (n:11) ve Cutibacterium acnes ATCC 6919 ile (n:11) kontamine edilmiş silikonların, toplamda 44 adet Wistar cinsi sıçanlara implante edildiği 4 grup kullanılmıştır. İmplantasyondan 2 ay sonra sıçanlardan çıkarılan materyaller histopatolojik olarak incelenmiştir. Bulgular: Biyofilm tabakası üretme özelliği bulunan Staphylococcus epidermidis ve Cutibacterium acnes bakterileri ile kontamine edilmiş silikon materyallerin kullanıldığı gruplardaki kapsül kalınlıklarının, kontamine olmayan gruba göre anlamlı olarak daha fazla olduğu saptanmıştır (p<0.001, p<0.001). Sitolojik incelemede makrofaj-histiyosit sayısının; biyofilm tabakası üretme özelliği bulunan Staphylococcus epidermidis ile kontamine edilen grupta, biyofilm tabakası üretme özelliği bulunmayan Staphylococcus epidermidis ile kontamine edilen gruba ve steril gruba göre anlamlı olarak daha fazla olduğu bulunmuştur (sırası ile p=0.045; p=0.001). Sonuç: Bu çalışma silikon implantların yüzeyinde oluşacak biyofilm oluşturma özelliği bulunan bakteriler (Staphylococcus epidermidis ATCC 12228, Cutibacterium acnes ATCC 6919) ile kontaminasyonunun, perikapsüler dokudaki kalınlık artışında büyük bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Çalışmamızda Staphylococcus epidermidis ATCC 35984 suşu ile kontamine silikon materyaller çevresinde bulunan makrofaj-histiyosit sayısı, diğer gruplara göre daha fazla tespit edilmiştir. Kapsül kontraktürünü düşündürecek bir histopatolojik bulgu olan kapsül kalınlığı artışını engellemek için; biyofilm tabakası ile ilişkili bakterilerin kontaminasyonunu cerrahi sırasında ve sonrasında önlemek, perikapsüler dokudaki makrofaj-histiyosit sayısı ve aktivasyonunu engellemek gerekmektedir.

Oğuzhan Sağlam
Karadeniz Technical University
2024
10