Karadeniz Technical University
Discipline

Biochemistry

Karadeniz Technical University

99

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

İzole bir toplumda eritrosit asit fosfataz genetik polimorfizmi

Adli Fen Bilimleri uygulamalarında genetik işaret olarak kullanılan ACPı polimorfizminin, izole bir popülasyondaki dağılımı araştırıldı. Bir köyde yaşayan ve aralarında akrabalık bulunan 55 kişinin kan örnekleri incelendi. Kan örneklerinden hemolizatlar hazırlandı. örnekler sellüloz asetat elektroforeziyle fenotiplerine ayrıldı. Fenotipler UV-3 66 nm ışık altında incelendi ve değerlendirildi. Her bir alelin frekansı gen sayımı ile hesaplandı. Gen frekansları, ACPiA = 0.100 ± 0.028, ACPjB = 0.736 ± 0.042, ACPıC = 0.164 ± 0.035 bulundu. Gözlenen değerler Hardy- Weinberg dengesine uygun bulundu (%z = 1.4804, SD = 2, a=0.05).

GenetikGenetikPolimorfizm-genetik+1
M. Bahattin Seçilmişoğlu
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
1995
00
DoctorateOpen AccessTR

Diyette margarin kullanımının bazı plazma ve eritrosit membran lipidleri üzerine olan etkisinin incelenmesi

49 ÖZET Margarinli ve margarinsiz diyet alımının plazma lipidleri, lipoproteinleri, membran kolesterolleri ile yağ asitleri üzerine olan etkileri; 30 margarin kullanan ve 30 margarin kullanmayan şahıslar arasında karşılaştırıldı. Margarin kullanan şahısların, plazma kolesterol değeri ortalama 200.90+21.08 mg/dL, LDL kolesterolü 124.54+13.34 mg/dL, HDL kolesterolü 48.80+15.26 mg/dL, trigliserid değeri 133.73 +28.65 mg/dL, eritrosit membran değeri 1.29 +0.07 mg/10 10 hücre olarak tesbit edildi Margarinli diyet alanların eritrosit membranlanndan, pentanoik asit, heptanoik asit, nonanoik asit, trideakanoik asit, oleik asit, erukik asit, petroselinik asit yağ asitleri elde edildi. Margarin alan şahısların plazma kolesterolleri ile LDL kolesterol(r=0.39, p<0.05), HDL kolesterol (r=.064, p<0.05)ve trigliserid (r=0.47 p<0.05) değerleri arasmda anlamh bir ilişkiye rastlanmıştır. Fakat eritrosit membran kolesterolü ile diğer lipid değerleri arasmda anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir. Margarinsiz diyet alan şahısların plazma kolesterolü ortalama 182.56+26.70 mg/dL, LDL kolesterolü 104.37+18.04 mg/dL, HDL kolesterolü 56.73+9.85 mg/dL, trigliserid değeri 102.37+45.78 mg/dl, eritrosit membran değeri 1. 17+0.09 mg/1010 hücre olarak tesbit edildi. Margarin kullanmayanların eritrosit memranlanndan, pentanoik asit, heptanoik asit, nonanoik asit, tridekanoik asit, pentadekanoik asit, heptadekanoik asit, stearik asit, oleik asit, linoleik asit, heneikosanoik asit, erukik asit yağ asitleri elde edildi. Margarinsiz diyet kullananların plazma kolesterolleri ile LDL kolesterol ( r=0.87, pO.001), HDL kolesterol(r=.37, p<0.05), ve trigliserid (r=0.42, p<0.05) değerleri arasmda anlamh bir ilişkiye rastlanmıştır. Fakat eritrosit membran kolesterolü ile diğer lipid değerleri arasında anlamh bir ilişki gözlenmemiştir.50 Margarin kullanan ve kullanmayan şahısların plazma kolesterolleri, LDL ve HDL kolesterolleri, trigliserid değerleri, eritrosit membran kolesterol değerleri arasında anlamlı bir fark tesbit edilmiştir. Margarin kullanan şahıslarda plazma lipid, lipoprotein ve eritrosit membran kolesterol değerlerinin artması, margarinsiz diyet alanlarda azalması; satüre, monoansatüre, poliansatüre diyetlerin plazma lipid değerlerini etkileyebileceğini ve plazma ile membran arasında bir değişimin olabileceğini düşündürmektedir.

DiyetEritrosit membranıLipidler+2
Necmettin Yılmaz
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
1995
10
Master'sOpen AccessTR

Eritrosit membranı proteinlerinin amonyum sülfat ile ayrılması

Bu çalışmada, eritrosit membran proteinleri amonyum sülfatla ayınlarak, sodyum dodesil sülfat poliakrilamid jel elektroforeziyle elektroforetik hareketlilikleri izlendi. Bu amaçla farklı yöntemler denendi. Birinci yöntem için 30, ikinci ve üçüncü yöntemler için 10'ar normal numune kullanıldı. %10, %20, %30, %40 ve %50'lik amonyum sülfat doygunlukları ve %10'luk akrilamid konsantrasyonda hazırlanmış jeli kullanan birinci yöntemde, tüm bantların en iyi gözlenebildiği doygunluk %10 oldu. %5, %10, %15, %20, %25, %30, %40, %50, %60, %70, %80 doygunluklarıyla yapılan ikinci yöntemde %15'lik doygunluk ve %5, %15, %25, %35, %45, %55, %65, %75 ve %85 doygunluklan ile yapılan üçüncü yöntemde yine %15'lik doygunluk tüm bantların en iyi gözlenebildiği amonyum sülfat doygunluklan olarak bulundu. İkinci ve üçüncü yöntem için %8'lik akrilamid konsantrasyonlu jeller kullanıldı. Her üç yöntemde de, hemen hemen tüm doygunluklarda spektrin dimerlerine rastlanmıştır. Ayrıca ankirin, protein 4.1, protein 4.2 ve protein 4.5'in alt birimlerde gözlenebilmiştir. Protein 4.2 birinci yöntemde ve özellikle % 10luk doygunlukta dimer halinde görülürken protein 4.5 bazı numunelerde dimer bazılarında ise trimer yapıda görülmüştür. Ayrıca EDTA'nın proteinlerin ayrışmasına etkisini belirlemek amacıyla EDTAlı ve EDTA'sız tank tamponu ile yapılan elektroforez neticesinde EDTA'lı tank tamponunun bantlarının iyi gözlenebilmesi açısından daha olumlu sonuç verdiği tespit edilmiştir.

Amonyum sülfatEritrosit membranıMembran proteinleri
Birgül Vanizor
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
1995
00
Master'sOpen AccessTR

Belirli yaş gruplarındaki bireylerde serum total karbonik anhidraz ve karbonik anhidraz III aktivitelerinin belirlenmesi

7. ÖZET Karbonik anhidrazlar Zn2+ iyonu ihtiva eden monomerik enzimlerdir. CO2 hidrasyonu veya HCO3 dehidrasyonunu katalizlerler. Fizyolojik öneme sahip bu reaksiyon yardımıyla asit-baz dengesi, membranlardan iyon ve sıvı transportu, yağ asitleri ve nükleotidlerin sentezi gibi birçok metabolik olayda önemli bir role sahiptirler. Ancak günümüze kadar kanda CA aktivitesi seviyelerini ifade etmeye yönelik bir çalışma mevcut değildir. Bu çalışmada belirli yaş gruplarına ait sağlıklı bireylerde kan total CA ve CAHI aktiviteleri tayin edildi. Analizlerde esteraz metodu kullanıldı ve reaktifleri laboratuvarda hazırlandı. Çalışma kapsamına 45 erkek ve 45 kadın olmak üzere toplam 90 kişi dahil edildi. Total CA aktiviteleri(aritmetik ortalama ± standart sapma,U/L) 1-20 yaş grubunda erkeklerde(n=15) 318+116 ve bayanlarda(n=15) 405+96, 20-40 yaş grubunda erkeklerde(n=15) 206±56 ve bayanlarda(n=15) 160 +74, 40 ve üzeri yaş grubunda erkeklerdeki 5) 158 +53 ve bayanlarda 166 ±53 olarak bulundu. CAffl aktiviteleri ise 1-20 yaş grubunda erkeklerde(n=15) 191+119 ve bayanlarda(n=15) 208 ±128, 20-40 yaş grubunda erkeklerde(n=15) 107± 47 ve bayanlarda(n=15) 94± 48, 40 ve üzeri yaş grubunda erkeklerde(n=15) 76 ±42 ve bayanlarda(n=15) 113+57 şeklindeydi. Buradaki veriler total CA ve CAin aktiviteleri için referans değerlere ait bir ön çalışma olarak kabul edilebilir.

EnzimlerKarbonik anhidraz
Ahmet Alver
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip II diabetes mellitusta serum nitrik oksit düzeyleri ve lipid parametreleriyle ilişkisi

Emine Kıran
Karadeniz Technical University
1998
00
Master'sOpen AccessTR

Asetilkolinesteraz ve butirilkolinesteraz enzimleri üzerinde bazı pestisitlerin etkilerinin incelenmesi

Bakteriler, virüsler ve çeşitli haşerelerin insanlar çevre yada gıdalarına olan zararlı ilerini yok etmek için kullanılan kimyasal maddeler, organik bileşenler yada dezenfektanlar gibi bileşikler ve yöntemlere pestisit ismi verilir. Çalışmamızda bazı pestisitlerin AChE ve BChE enzimleri üzerindeki inhibisyon etkileri incelendi. Bu amaçla enzim aktiviteleri üzerine inhibisyon etkisi gösteren bu maddeler için IC50 değerleri hesaplandı.

AsetilkolinesterazButirilkolinesterazEnzim-inhibisyon yöntemi+1
Ömer Akdeniz
Agri Ibrahim Cecen University · Institute of Graduate Studies in Science
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Asetilkolinesteraz ve butirilkolinesteraz enzimleri üzerinde bazı bitki yağlarının etkilerinin incelenmesi

Bitkilerden doğal olarak elde edilen yağlar yüzlerce yıldır geleneksel tedavide kullanılan en etkili araçlardan biri olmuştur. Birçok hastalığın tedavisinde yararlanılan direkt olarak ya da karışımın bir parçası olarak doğal bitki yağları önemli bir bileşen olmuştur. Çalışmamızda çörek otu yağı, nane yağı, limon yağı, hint yağı ve lavanta yağının AChE ve BChE enzimleri üzerindeki inhibisyon etkileri incelendi. Bu amaçla enzim aktiviteleri üzerine inhibisyon etkisi gösteren bu maddeler için IC50 değerleri hesaplandı.

AsetilkolinesterazBitkisel yağlarButirilkolinesteraz+6
Orhan Erboğa
Agri Ibrahim Cecen University · Institute of Graduate Studies
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Bazı bitki ekstrelerinin kolinesteraz inhibisyon potansiyellerinin belirlenmesi

Asetilkolin (ACh), vücutta periferik ve merkezi sinir sisteminde işlev gören temel bir nörotransmitterdir. Asetilkolinesteraz (AChE, EC 3.1.1.7), asetilkolini parçalayan bir hidrolaz enzimi olarak görev yapar. Öte yandan, Bütirilkolinesteraz (BChE, EC 3.1.1.8), spesifik olmayan bir kolinesteraz enzimidir. Kolinesteraz inhibitörleri, asetilkolinin yıkılmasını engelleyen enzimleri baskılar. Bu inhibitörlerin başlıca kullanımı Alzheimer hastalarının demansını tedavi etmektir. Alzheimer hastalığında beyindeki ACh seviyeleri düşer ve kolinesteraz inhibitörleri, bu seviyeleri dengeleyerek hastalığın iyileştirilmesine katkıda bulunur. Bu tez çalışmasında bazı bitkilerin (Alcea setosa, Eryngium campestre, Falcaria vulgaris ve Glycyrrhiza glabra L.) ekstrelerinin AChE ve BChE enzimleri üzerindeki inhibisyon potansiyelleri belirlenmeye çalışıldı. Bu amaçla enzim aktiviteleri üzerine inhibisyon etkisi gösteren bu ekstreler için IC50 değerleri hesaplandı.

Alcea setosaAsetilkolinesterazBitki özütü+6
Orkun Sanır Batmaz
Agri Ibrahim Cecen University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Spiraea japonica var. fortunei bitkisinin fitokimyasal özelliklerinin spektroskopik ve kromatografik yöntemlerle belirlenmesi

Spiraea japonica var. fortunei, Rosaceae familyasına ait bir bitki olup yüze yakın spiraea bitkisi türü vardır. Çiçeklerinin rengi beyaz, kırmızı, pembe ve sarı olarak türlere göre farklılık göstermektedir ve 1,5 ile 3 m kadar uzayabilmektedir. S. japonica var. fortunei, ağırlıklı olarak Asya ülkelerinde yetişen ve alkaloidleri ile tanınan bir çalı bitkisidir. Spiraea cinsi fenolik bileşikler açısından zengin olarak bilinmektedir. Fenolik bileşik sınıfına ait olan flavonoidler ayrıca antioksidan aktiviteye sahiptir. Bu çalışmanın amacı, S. japonica var. fortunei'nin toplam fenolik ve flavonoid içeriği ve FTIR analizi ile fenolikler ve flavonoidler ile ilişkili fonksiyonel gruplarını ortaya çıkarmaktadır. Bitkinin yaprakları ve çiçekleri, etanol veya metanol kullanılarak ayrı ayrı ekstrakte edilmiştir. Metanolün hem yaprak hem de çiçekler için etanole kıyasla ekstraksiyon için daha iyi bir çözücü olduğu belirlenmiş ve bununla daha yüksek ekstraksiyon verimleri, toplam fenolik ve flavonoid elde edilmiştir. Öte yandan, yaprakların fenoller ve flavonoidler açısından daha zengin olduğu ve çiçeklerden daha yüksek antioksidan aktiviteye sahip olduğu belirlenmiştir. Yaprakların etanol ve metanol ekstraktlarının toplam fenolik içerikleri sırasıyla 18,13±1,61 ve 25,64±0,32 mg GAE/g kuru madde iken çiçek ekstraktlarında 11,08±0,13 ve 19,33±1,24 mg GAE/g kuru madde olarak belirlenmiştir. En düşük flavonoid içeriği S. japonica var. fortunei çiçeklerinin etanol ekstraksiyolarında (16,98±3,07 mg QE/g kuru madde), en yüksek ise yaprakların etanol estraktında (46,46±2,96 mg QE/g kuru madde) iken çiçeklerinin ve yapraklarının metanol ekstraktlarının toplam flavonoid içerikleri sırasıyla 22,68±2,63 ve 28,35±3,54 mg QE/g kuru madde olmuştur. Örneklerin antioksidan aktiviteleri de DPPH radikal süpürme hızı ölçülerek incelenmiş. En düşük konsantrasyonda (0,156 mg/mL) çiçeklerin ve yaprakların etanol ve metanol ekstraktlarının antioksidan aktiviteleri %12,30±0,79, 21,60±1,80, 29,40±4,30 ve 30,00±0,67 olarak belirlenirken en yüksek konsantrasyondaki (6,25 mg/mL) antioksidan aktiviteleri sırasıyla %66,43±0,11, 69,76±0,34, 65,71±0,90 ve 69,29±2,58 olarak tespit edilmiştir. Yaprakların antioksidan aktivitesi, 0,156 mg/mL konsantrasyonda çiçeklerden oldukça yüksektir. Öte yandan, tüm örneklerin antioksidan aktiviteleri 6,25 mg/mL'de hemen hemen aynıdır. Bu çalışmada da S. japonica var. fortunei çiçek ve yapraklarından elde edilen etanol ve metanol ekstraktlarının IC50 değerleri sırasıyla 0,57±0,06, 0,48±0,01, 0,43±0,01, ve 0,45±0,00 olarak hesaplanmıştır. Ekstraktların UV-VIS spektrumları ve FTIR analizleri, fenoliklerin ve flavonoidlerin varlığını doğrulamıştır. Bu çalışmada ayrıca LC-MS analizine dayalı S. japonica var. fortunei bitkilerinin çiçek ve yapraklarının metanol ekstraktlarında 54 flavonoid bileşik ve 14 flavonoid olmayanlar bileşik tanımlanmıştır.

AlkaloidlerAntioksidanlarFenolik bileşikler+3
Haka Fajrıana Febda Kurnıa
Sakarya University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Hipergliseminin, kültüre edilmiş rat aortik düz kas hücrelerinde anjiotensin II uyarımlı Jak2 ve STAT 1 fosforilasyon yoluna etkisi ve bu yolda PDGF beta reseptörünün rolü

ÖZETDiyabetik aterosklerozisin altında yatan temel nedenlerden biri hiperglisemininindüklediği vasküler düz kas hücre (VDKH) proliferasyonudur. Ang II ve Jak/STATyolu, VDKH proliferasyonuna katkıda bulunmaktadır. Bu çalışmamızdaVDKH'lerinde özellikle yüksek glukoz koşulları altında Ang II uyarımlı Jak2 veSTAT1 fosforilasyonu gözlemlemek istedik. Bunula beraber VDKH'de Ang IIuyarımlı Jak/STAT aktivasyonunda PDGF- β reseptör transaktivasyonun ve PKC'ninrolünü araştırmak istedik.Yapılan çalışmalar sonucunda verilerimiz, aortik rat dokusunda elde edilenprimer hücre kültürlerin düz kas α-aktin antikoru ile immünositokimyasal olarakvasküler düz kas oldukları gösterildi. Jak2 ve STAT1 fosforilasyonu Ang II'nin 100nM konsantrasyonu ve 5. dakikasında maksimum olduğu tespit edildi. Ang IIuyarımlı gözlenen Jak2 ve STAT1 fosforilasyonun AT1 reseptör aracılı olduğunuAT1 reseptör inhibitörü losartan kullanılarak gösterildi. 48 saat yüksek glukoz ileinkübe edilen hücrelerde hem Ang II uyarımlı hem de bazal Jak2-STAT1fosforilasyonu; normal glukoz koşullarına göre artmış olarak bulunmuştur. AyrıcaPDGF-β reseptör inhibitörü AG1295 ve PKC inhibitörü GF109203X kullanılarakyapılan deneylerde, yüksek glukoz aracılı Ang II uyarımlı Jak2 ve STAT1sinyalizasyon artışın, PDGF- β reseptör ve PKC'den bağımsız gerçekleştiğigösterildi. Bu bulgulardan yola çıkarak Ang II uyarımlı Jak2 ve STAT1fosforilasyonu PDGF reseptörü üzerinden meydana gelmemektedir. PKC'nin de Jak2ve STAT1 fosforilasyonunda etkili olmadığı yaptığımız çalışmada gözlemlendi.Anahtar Kelimeler: Anjiotensin II, yüksek glukoz, vasküler düz kas hücreler,Jak2, STAT1, PDGF-β reseptör, Protein kinaz C.

Oktay Hasan Öztürk
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

H-ras aktif hücrelerinin Fibronektin proteinine bağlanma yeteneklerinin incelenmesi

Ras proteini, aktif olduğu hücrelerde sinyal iletimi yollarının düzenlenmesinde, hücre büyümesi ve farklılaşmasında merkezi bir moleküldür. Ras uyarıcı döngünün aktifleşmesinin, çeşitli kanserlerin ilerlemesinde önemli bir etken olduğu bulunmuştur.Fibronektin, ekstraselüler matriksin glikoprotein ailesine ait yüksek moleküler kütleli bir proteinidir, hücre zarındaki spesifik integrin moleküllerine bağlanır. Fibronektin, hücre gelişimi, hücre farklılaşması, doku oluşumu, apoptoz gibi birçok hücresel olayda önemli etkiye sahiptir.Bu çalışmada, H-ras aktif sıçan embriyo fibroblast hücreleri (5RP7)'nin çoğalma oranının zamana bağlı olarak belirlenmesi, bu hücrelerin fibronektin proteinine bağlanma kapasitelerinin ve bu bağlanmanın hücre apoptozu üzerine etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.5RP7 hücrelerinin büyüme eğrisinin belirlenmesi için tripan mavisi ile boyama yöntemi, bu hücrelerin fibronektine bağlanma kapasitesinin belirlenmesi için MTT yöntemi kullanılmış, değişik konsantrasyonlardaki fibronektin'e bağlı hücrelerin apoptozunda kaspaz enzim aktivitesinin belirlenmesi için DNA parçalanma oranları ölçülmüştür.5RP7 hücre konsantrasyonları zamana bağlı olarak doğru orantılı artış göstermiştir, etki çalışmalarında kullanılmak üzere optimum hücre sayısı 12,5x104 olarak tespit edilmiştir. 5RP7 hücrelerinin fibronektin'e bağlanmalarının konsantrasyona bağlı değişim gösterdiği ve hücrelerin 30 ?g/ml fibronektin'e maksimal oranda bağlandığı gösterilmiştir. Buna karşın, 30 ?g/ml fibronektin'e bağlanan hücrelerin apoptoza gitmediği, 10 ?g/ml fibronektin'e bağlanan 5RP7 hücrelerininse apoptoza giderek apoptotik DNA belirteci görüntüsüne paralel görüntü verdiği gösterilmiştir. Kaspaz-3 ve kaspaz-9'un fibronektin'e bağlı 5RP7 hücre apoptozu üzerindeki etkileri bu enzimlere spesifik inhibitörlerin eklenmesiyle araştırılmıştır. Kaspaz-3 ve kaspaz-9 inhibisyonunun fibronektin'e bağlı 5RP7 hücre DNA parçalanma oranını azalttığı belirlenmiştir. Sonuç olarak 5RP7 hücrelerinin fibronektin'e bağlı apoptoz mekanizmasının, mitokondrial yolaktan ya da endoplazmik retukuluma bağlı [Ca]+2 artışı sonucunda kaspaz-12 ve daha sonra kaspaz-9'un aktivasyonuna bağlı olduğu düşünülmektedir.

ApoptozisFibronektinlerİntegrinler
Çağlar Fırat
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Hemodiyalizin renal biyobelirteçler ve oksidatif stres üzerine etkilerinin incelenmesi

Fibroblast büyüme faktörü 23 (FGF23), kronik böbrek hastalığında mineral metabolizmasının bozulmasının patogenezinde önemli rol oynayan kemik kaynaklı bir hormondur. Bu çalışmada, hemodiyalizin özellikle FGF23, 25(OH) Vitamin D ve parathormon (PTH) olmak üzere renal biyobelirteçler üzerine olan etkisinin araştırılması ve hemodiyaliz tedavisinin komplikasyonlarından biri olan oksidatif stresin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmaya, 25 hasta (11 K:14 E; 62.92 ± 12.35 yaş) ve 25 sağlıklı kişi (10 K:15 E; 56.68 ± 9.98 yaş) dahil edilmiştir. Hasta (hemodiyaliz öncesi ve sonrası) ve kontrol grubunda FGF23, 25(OH) Vitamin D, PTH, böbrek fonksiyon testleri, total antioksidan seviye (TAS), total antioksidan kapasite (TAK), total oksidan seviye (TOS), hemogram ve kan gazı parametreleri incelenmiştir. Hemodiyaliz tedavisi öncesinde dolaşımdaki ortalama FGF23 düzeyi 349.58 ± 207.79 pg/mL, hemodiyaliz sonrasında 403.56 ± 193.26 pg/mL ve kontrol grubunda 338.20 ± 141.17 pg/mL olarak ölçülmüştür. Gruplar arasında fark gözlenmemiştir (p>0.05). Hasta grubunda hemodiyaliz öncesinde iPTH (intakt PTH) düzeyi 293.70 (219.85-577.25) pg/mL, hemodiyaliz sonrasında 104.8 (60.05-280.70) pg/mL ve kontrol grubunda 47.40 (37.20-57.60) pg/mL olarak ölçülmüştür. Hemodiyaliz öncesi-hemodiyaliz sonrası ve hasta (hemodiyaliz öncesi-kontrol arasında anlamlı fark bulunmuştur (p<0.001). Hasta grubunda Vitamin D konsantrasyonları, hemodiyaliz sonrasında (9.81 ± 3.97 ng/mL) hemodiyaliz öncesine ( 9.37 ± 3.97 ng/mL) göre değişmemiştir (p>0.05). Kontrol grubunda 14.38 ± 7.05 ng/mL olarak ölçülen Vitamin D düzeyi hasta grubundan (hemodiyaliz öncesi) yüksek bulunmuştur (p=0.004). Hemodiyaliz sonrasında TOS düzeyi değişmezken TAK ve TAS düzeyi artmıştır (p<0.05). Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında TOS düzeyi iki grup arasında değişmemiş (p>0.05) ve kontrol grubunda TAK artmış, TAS azalmıştır (p<0.05). Bu çalışmanın sonucunda hemodiyaliz sonrası FGF23 atılımında değişiklik olmadığı; ürik asit, üre, kreatinin, fosfat, atılımının arttığı gözlemlenmiştir. Özellikle FGF23 klirensinin artırılması için araştırmaların yapılması gerektiği düşünülmektedir Ayrıca hemodiyaliz sonrası serumda total antioksidan konsantrasyonu artarken oksidan stresin değişmediği ortaya konmuştur. Anahtar kelimeler: FGF23, hemodiyaliz, mineral ve kemik metabolizması, oksidatif stres

BiyobelirteçlerBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+7
Neslihan Yüce
Bolu Abant Izzet Baysal University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Neo-natal fc reseptör (fcrn) saflaştırılması için kolon geliştirilmesi

Neo-natal FcRn reseptör, insanda FCGRT geni tarafından kodlanan ve molekül kütlesi 46 kDa olan bir proteindir. IgG-Fc reseptörü olarak da bilinmektedir ve majör histokompatibite kompleksi (MHC) sınıf I yapısına benzemektedir. FcRn reseptörü, anne-çocuk arasında gerçekleşen IgG döngüsünün gözlenmesinde etkin rol oynayan tek reseptördür veIgG antikoruna Fc bölgesinden bağlanmaktadır. Ayrıca; asidik pH (6.0-6.5)'da bağlanma gözlenirken fizyolojik pH ya da daha yüksek pH'larda etkinlik gözlenmemektedir. Bu nedenle; Fc reseptörlerinin ayırımı ve saflaştırılması, immunoglobulin yapısında olan ilaç taşıyıcı, ayırma ve diagnostik platformların geliştirilmesinde önemli rol oynayacaktır.Bu çalışma kapsamında; neonata lFcRn reseptörünün insan plasentasından ayırımı ve saflaştırılması için IgG yapısının bir monomer ligand olarak kullanıldığı ve fotosensitif polimerizasyon yoluyla sentezlendiği P(IgG-co-HEMA) kriyojel kolon hazırlanmıştır. Bu doğrultuda; ilk olarak plasenta epitelyum dokusundan özellikle sinsitiyotrofoblastların bulunduğu bölümlerden alınan kesitler Triton X 100 ile homojenize edilmiştir. Daha sonra; IgG-FcRn etkileşiminin asidik pH'larda gerçekleşip fizyolojik pH'larda gerçekleşmemesinden yararlanılarak ve P(IgG-co-HEMA) kriyojelinin kolon malzemesi olarak kullanıldığı Hızlı Protein Sıvı Kromatografisi (FPLC) ileFcRn reseptörünün ayırımı sağlanmıştır.

Gülnur Dönmez
Anadolu University · Institute of Graduate Studies in Science
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı sentetik bileşiklerin anti-kanser özelliklerinin belirlenmesi

Günümüzde çeşitli kanser türlerinde yoğun olarak kullanılan antrakinon grubu ilaçlara farklı yan zincirlerin eklenmesiyle, terapötik etkilerinin artacağı, oluşturulan yeni antrakinon türevlerinin kanser hücrelerinde direnç gelişiminin engellenebileceği bilinmektedir. Bu nedenle, çok sayıda yeni antrakinon türevleri sentezlenmekte ve apoptotik etki mekanizmaları ayrıntılı olarak araştırılmaktadır. Bu tez kapsamında, yeni sentezlenen sekiz antrakinon türevinin HeLa hücre hattı üzerindeki sitotoksik ve apoptotik etkilerinin araştırılmıştır. Türevlerin IC50 değerleri 3-(4,5-dimetiltiazol-2yl)-2,5 difenil tetrazolium bromid (MTT) metodu ile belirlenmiş olup, 24 saatlik sitotoksik dozlara göre en etkili bileşiklerin Ant 3 (IC50; 10?M), Ant 4 (IC50; 8?M) ve Ant 6 (IC50; 8?M) olduğu tespit edilmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda, bu türevlerin IC50 ve daha düşük dozlarının HeLa hücre apoptozu üzerine etkileri ayrıntılı olarak araştırılmıştır. Anneksin V-FITC yöntemi ile ölçülen erken apoptotik hücre oranı, 6 saat Ant 6 (3 ?M) inkübasyonu sonrasında % 12.9'a yükselmiştir. Bu oran 2.6 ?M mitoksantron ile % 2.0 olarak tespit edilmiştir. Buna göre Ant 6 türevi, mitoksantron ve diğer türevlere göre hücre erken apoptozunu etkili bir şekilde uyarmıştır. Bununla birlikte Ant 6 (3 ?M) ile 24 saat inkübasyona tabi tutulan hücrelerdeki DNA kırıklarına dayalı apoptotik indeks % 54 olarak belirlenmiştir. Akım sitometrisi tarafından ölçülen kaspaz-3 aktivasyon düzeyine bakıldığında ise, 6 ?M Ant 3'ün 12 saat inkübasyonu sonrasında kaspaz 3 düzeyi % 18'e kadar yükselmiştir. Sonuç olarak, her üç türev de mitoksantrona oranla, kısa inkübasyon süresi sonrasında, HeLa hücrelerindeki apoptozu daha etkili bir şekilde uyarmıştır. Kemoterapötik potansiyele sahip bu antrakinon türevleri in vivo çalışmalar sonrasında kanser tedavisine fayda sağlayacaktır.

Antineoplastik ajanlarAntrakinonlarApoptozis+5
Nur İpek Önder
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı fluoren tiyazol türevlerinin antikanser etkilerinin araştırılması

Kanser, hücrelerde oluşan moleküler mekanizma bozuklukları sebebiyle meydana gelir. Bu nedenle kanser çalışmalarında hücreler yıllardır moleküler düzeyde çalışılmaktadır. Örneğin, sinyal iletim yolaklarında, apoptoz ve hücre döngüstünde yer alan proteinler ve bunların görevleri, hücrelerin kontrolsüz bir şekilde işleyen mekanizmaları incelenirken aydınlanımıştır. Küresel olarak, akciğer kanseri erkeklerde en yaygın kanser ve kansere bağlı ölümlerin önde gelen nedenlerindendir. Meme ve kolorektal kanserlerden sonra üçüncü en yaygın kanser tipidir. Kadınlarda ise kanser ölümlerinin (meme kanserinden sonra) ikinci önde gelen nedenidir. Antikanser, antialerjik, anti-enflamatuar, antibakteriyel, antihipertansif, antimalaryal, antipsikotik, diüretik, antifungal, hipnotik, nöroprotektif ve antioksidan nitelikler daha önce tiyazol içeren bileşikler için gösterilmiştir. Beş üyeli heterosiklik organik molekül 1,3-tiyazol bir azot, bir sülfür ve üç karbon atomundan oluşur. Tiyazollerin antiviral ve antikanser özelliklere sahip olduğu gösterilmiştir. Hem deniz hem de mikrobiyolojik kaynaklardan elde edilirler. Bir östrojen reseptör ligandı olarak bilinmesinin yanı sıra, tiyazolün özel bir tür adenozin reseptör antagonisti olduğu da düşünülmektedir. Bu tez çalışmamızda, kanser tedavisinde, sağlıklı hücrelere zarar vermeden veya en az zararla tedavinin mümkün olabilmesi için, ilk defa sentezlenen fluoren tiyazol türevi bileşenlerin A549 insan akciğer adenokarsinomu hücreleri üzerindeki sitotoksik ve apoptotik etkilerinin, gen ekspresyonlarının in vitro olarak araştırılması hedeflendi.

Aydan Huseynlı
Anadolu University · Institute of Graduate Studies
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Polidatinin meme kanseri üzerindeki anti-proliferatif ve apoptotik etkisinin uzun kodlanmayan RNA'lar üzerinden incelenmesi

Kanser neden olduğu ölüm oranları bakımından kardiyovasküler hastalıklardan sonra ikinci sırada bulunmaktadır. Meme kanseri kadınlar arasında en sık tanı alan ve en çok ölüme neden olan kanser türüdür. Polidatin (PD), Polygonum cuspidatum bitkisinden ekstrakte edilmektedir. PD 'nin çeşitli kanser türlerine ait tümörlerde hücre proliferasyonunu inhibe ettiği ve apoptozu indüklediği gösterilmiştir. Uzun kodlanmayan RNA 'lar (LncRNA), proliferasyon ve apoptoz ile ilişkili genlerin ifadelerini epigenetik olarak değiştirerek kanserin oluşumuna ve ilerlemesine aracılık ederler. Tez çalışmamızda, PD 'in farklı dozları uygulanan MCF-7 meme kanseri hücrelerinde 24 ve 48. saatteki % canlılıkları ve IC50 dozları belirlendi. 24 saat IC50 dozu uygulanan MCF-7 hücrelerinde mikroarray aracılığıyla yapılan LncRNA ekspresyon taramasında en dramatik değişimin LncRNA SLC9A3-AS1 'de olduğu saptandı. LncRNA SLC9A3-AS1 'in proliferasyon ve apoptoz genleri üzerine etkisi, LncRNA SLC9A3-AS1 geni susturulduktan sonra RT-PCR aracılığıyla incelendi. RT-PCR analizi sonucunda SLC9A3-AS1-siRNA transfekte edilmiş MCF-7 hücre hatlarında proliferasyon (JAK2, NRAS, TP73, RASSF1, BRCA1 ve HGF) ile ilişkili ve apoptoz (TRAF2, AIFM1, APAF1, TP53, HRK, NFKB1 ve CASP2) ile ilişkili genlerin ekspresyonlarının istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik gösterdiği belirlendi (p< 0.05). Annexin V-FITC kiti ve TUNEL kiti aracılığıyla da SLC9A3-AS1-siRNA transfekte edilmiş MCF-7 hücre hatlarında apoptotik hücre sayısının artış gösterdiği saptandı.

Biyokimya
Canan Yılmaz Kapancık
Anadolu University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

İlaç yeniden konumlandırma tabanlı anti-alzheimer ilaç keşfi ve in vitro değerlendirilmesi

Geleneksel ilaç geliştirme yöntemlerinin uzun zaman alması ve yüksek maliyetler, zaman- maliyet açısından daha verimli yöntemlerin kullanımını gerekli kılmaktadır. Alzheimer hastalığı (AH), günümüzde halen daha etkin ilaçlara ihtiyaç duyulan ve semptomatik tedavi uygulanan nörodejeneratif bir hastalıktır. İlaç yeniden konumlandırma, mevcut ilaçların asıl tasarlandıkları terapötik amaçlarının ötesinde, yeni endikasyonlarda kullanılması prensibine dayanan bir ilaç keşif yöntemidir. Bu bakış açısı; farmakokinetik, toksikolojik ve güvenlik verileri daha önce bilinen mevcut ilaçların yeniden değerlendirilmesini içerdiğinden daha güvenli bir profil oluşturmaktadır. Bu bağlamda, tezin temel hedefi, AH için ilaç yeniden konumlandırma stratejisini kullanarak potansiyel ilaç adaylarını belirlemektir. İlk aşamada, NCBI GEO veritabanı kullanılarak AH'ye ait gen ekspresyon profilleri elde edilip cMAP platformu aracılığıyla aday ilaçlar belirlenmiştir. Bu aşamanın sonunda, dehidroizoadosteron, moricizine, SKF-96365, KU-0063794, ouabain, proscillaridin A, digoxin, WYE-354, MK-212, parbendazole, cinobufagin aday moleküller olarak seçilmiştir. İkinci aşamada ise belirlenen potansiyel ilaçların asetilkolinesteraz (AChE) enzim inhibisyonu çalışması gerçekleştirilerek in vitro değerlendirme yapılmıştır. Yapılan değerlendirme sonucunda; araştırılan bileşikler 31,181 nM-113,134 nM (standart bileşik takrin: 33,052 nM) arasında IC50 değerleri ve 8,065±4,700 nM-123,164±92,915 nM (standart bileşik takrin: 7,177±4,429) arasında KI değerleri ile inhibitör potansiyel göstermiştir. Bu tez çalışması, AH tedavisi için alternatif potansiyel ilaç seçeneklerini genişletmek amacıyla in silico yöntemlerle potansiyel ilaçların tespiti ve in vitro yöntem ile de bu bulguların desteklenmesi açısından yenilikçi bir yaklaşım sunmuştur. Anahtar Sözcükler: İlaç yeniden konumlandırma, Alzheimer hastalığı, Cmap, İlaç keşfi, Asetilkolinesteraz

Alzheimer hastalığıEnzimlerİlaç keşifleri+2
Bilge Çiftci
Anadolu University · Institute of Graduate Studies
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Isırgan otu tohumu yağının antioksidan aktivitesinin belirlenmesi ve akciğer (A549) ile serviks (HeLa) kanser hücreleri üzerindeki apoptotik ve sitotoksik etkilerinin araştırılması

Anormal hücrelerin kontrolsüz büyümesi ve metastazı sonucu ile karakterize olan kanser, dünyada ölümlerin en önde gelen sebeplerinden biridir. Akciğer kanseri, dünya çapında erkeklerde en sık görülen kanser türü olarak öne çıkarken, kadınlarda ise üçüncü sırada en çok görülen kanserdir. Serviks kanseri ise, dünyada kadınlarda en sık görülen kanserler arasında meme kanseri ve kolorektal kanserinden sonra üçüncü sırada yer almaktadır. Kanser tedavisinde ya da tedavi süreçlerini desteklemede, tıbbi bitkiler potansiyel olarak bir seçenek sunmaktadır. Bu tez çalışmasında, ısırgan otu (Urtica dioica) tohumu yağının antioksidan özellikleri ile birlikte A549 (insan akciğer adenokarsinom) ve HeLa (serviks) hücreleri üzerindeki sitotoksik ve apoptotik etkileri in vitro koşullarda araştırılmıştır. Antioksidan kapasite DPPH ve ABTS (TEAK) yöntemleriyle değerlendirilmiş ve DPPH testinde en yüksek konsantrasyonda %83.17 inhibisyon sağlanmış, ancak bu etki pozitif kontrol ile karşılaştırıldığında düşük bulunmuştur. MTT analiz sonuçlarına göre, A549 hücrelerinde 24 ve 48 saatlik IC50 değerleri sırası ile 0.503 mL/L ve 0.5485 mL/L olarak, HeLa hücrelerinde 24 saatlik 0.4209 mL/L olarak tespit edilmiş ve 48 saatlik sürede sonuç bulunamamıştır. Annexin V testi sonucunda A549 hücresinde apoptoz oranı 24 ve 48 saatte %10.05; %13.90; HeLa hücresinde ise sırasıyla %5.64 ve %2.51 olarak belirlenmiştir. Kaspaz-3 analizinde, A549 hücrelerinde anlamlı bir artış gözlenmemiş olmakla birlikte HeLa hücrelerinde 24 saatte % 48.25 kaspaz aktivasyonu tespit edilmiştir. Mitokondriyal membran potansiyeli sonuçları ise A549 hücrelerinde 48 saatte %55.13'lük depolarizasyon tespit edilmiştir. Morfolojik görüntüleme için TUNEL boyama, özellikle A549 hücrelerinde apoptozun arttığını göstermiştir. Sonuç olarak, Urtica dioica tohumu yağı, A549 hücrelerinde apoptozu zamana bağlı olarak arttırırken, HeLa hücrelerinde daha çok nekrotik hücre ölümüyle sonuçlandığı tespit edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Isırgan otu tohumu yağı, Kanser, Antioksidan, Apoptoz

AntikanserTıbbi bitkiler
İbrahim Halil Çelik
Anadolu University · Institute of Graduate Studies
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Hipoksi koşullarda kanser hücrelerinin glukoz metabolizması ve apoptozunun incelenmesi

Kanser hücrelerinin birçoğu "Warburg etkisi" olarak adlandırılan normoksik koşullar altında bile daha çok hızlandırılmış glikolizle enerji üretmekte ve laktik asit fermantasyonu yapmaktadır. Apoptoz mekanizmasının tetiklenmemesi için yeniden programlanmış metabolizmadan faydalanırlar. Tez kapsamında, insan akciğer karsinoma hücreleri (A549), 5 mM glukoz (Gli 5), 25 mM glukoz (Gli 25) ve 10 mM galaktoz içeren (OKSFOS/aglisemik) normoksik ya da hipoksik ortamda inkübe edilerek, biyoenerjetik yolu ve apoptoz mekanizması incelenmiştir. HIF-1a stabilizasyonun 4. saatte maksimum seviyeye ulaştığı belirlenmiştir. Hem normoksi hem de hipoksi koşullarda glikolitik hücrelerin OKSFOS hücrelerine göre yaklaşık 20 kat fazla laktat ürettiği ve daha yüksek p-PDH/PDH oranına sahip olduğu tespit edilmiştir. Hipoksi ortamda inkübe edilen hücrelerde metabolik koşullardan bağımsız olarak, sitrat sentaz aktivitesinin normoksi ortama göre daha düşük olduğu belirlenmiştir. Gli 5 ve Gli 25 hücrelerinin normoksi altında ATP üretiminin hipoksideki Gli 5 ve Gli 25 hücrelerine göre daha fazla olduğu görülmüştür. OKSFOS hücreleri ise hipokside daha fazla ATP üretimi sergilemiştir. Hipoksi koşulda aglisemik OKSFOS hücrelerinin erken apoptoz (%15.5±7.1), kaspaz-3 (%6.1±0.9), kaspaz-9 (%30.4±0.9) aktivitesinde ve sitokrom c ekspresyon seviyesinde artış olurken, mitokondriyel membran potansiyelinde (%51.9 ±0.4) düşüş tespit edilmiştir. Bu çalışma sonucunda HIF-1α tarafından düzenlenen yeniden metabolik programlamaya rağmen aglisemik ortamda oksidatif fosforilasyonun işlevsel hale geldiği ve apoptozun tetiklendiği belirlenmiştir. Bu veriler terapötik müdahalede hedeflerin belirlenebilmesi açısından önem taşımaktadır.

ApoptozisHIF-1aHipoksi+2
Yüksel Öğünç Keçeci
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı 2-hidrazinotiyazol türevlerinin biyokimyasal etki mekanizmalarının araştırılması

Kanser, dünya çapında önde gelen ölüm nedenlerinden birisidir. 2018 yılında dünyada 18,1 milyon vaka teşhis edilmiş ve 9,5 milyon kanser nedenli ölümler gözlenmiştir. Bu sayıların 2040 yılında 29,5 milyon yeni teşhis ve 16,4 milyon kansere bağlı ölüm olmak üzere artması bekleniyor. Değişen metabolizma, kanserin ayırt edici bir özelliğidir. Günümüzde kullanılan kemoterapi ilaçlarının şiddetli böbrek sorunları, alerjik reaksiyonlar, enfeksiyonlara karşı bağışıklığın azalması, gastrointestinal bozukluklar ve kanama gibi çok sayıda istenmeyen yan etkileri nedeniyle sağlıklı hücrelere toksik olmayan ve çok hafif yan etkiye sahip alternatif ilaç arayışları devam etmektedir. Heterosiklik bileşik olan tiyazoller ilaç tasarımında en çok kullanılan bileşiklerdendir. Tiyazol halkasında birkaç reaksiyon bölgesinin varlığı, uygulama alanlarını genişletir ve sentetik ve tıbbi kimyadaki zorluklar için yeni çözümlere yol açar. 1,3-tiyazollerin moleküler mimarisi, onları ilaç geliştirme için uygun parçalar haline getirmektedir. Antibakteriyel, antifungal, anti-inflamatuar, antitümör, antidiyabetik, antiviral ve antioksidan gibi birçok farklı biyolojik aktivite gösterdiği bildirilmektedir. Bu tez çalışmamızda, kanser tedavisinde, sağlıklı hücrelere zarar vermeden veya en az zararla tedavinin mümkün olabilmesi için, ilk defa sentezlenen 2-hidrazinotiyazol türevi bileşenlerin A549 insan akciğer adenokarsinomu hücreleri üzerindeki sitotoksik ve apoptotik etkilerinin, gen ekspresyonlarının in vitro olarak araştırılması hedeflendi. Anahtar Sözcükler: Tiyazoller, Apoptoz, Akciğer kanseri.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıApoptozis+5
Zennure Şevval Çiyancı
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı MikroRNA'ların apoptotik süreçteki rolü

Dünya genelinde kanser, kardiyovasküler hastalıklardan sonra ölüm nedeni olarak ikinci sırada yer almaktadır. Günümüzde aktif olarak kanser tedavisinde uygulanan yöntemlerden birçoğu kanserli hücrelerin yanında sağlıklı hücrelere de zarar vermesinden dolayı yeni araştırmalar kanser tanısında ve tedavisinde hedef molekül olarak kullanılabilecek yeni biyobelirteçlerin keşfedilmesine yöneliktir. Bu tez kapsamında hsa-miR-455-3p'nin Wnt/β-katenin sinyal yolu üzerindeki etkisine bakılarak, β-katenin inhibitörü (cardamonin) varlığında ve yokluğunda hsa-miR-455-3p'nin SKOV-3 hücrelerinde göç, proliferasyon ve apoptotik etkileri incelenmiştir. Cardamonin ile inkübe edilen SKOV-3 hücrelerinin farklı dozlarda hsa-miR-455-3p transfeksiyonu sonrasında hücre proliferasyon ve göç oranları gerçek zamanlı hücre analiz sistemi ile incelenmiştir. Elde edilen sonuçlar; miRNA transfeksiyonu ve cardamonin uygulaması yapılan hücre grubundaki göç ve proliferasyon oranlarının diğer hücre gruplarına kıyasla anlamlı bir azalışın olduğunu göstermiştir. Akridin oranj/Etidyum bromür boyama sonuçları, hsa-miR-455-3p transfeksiyonu yapılan hücre grubu ile inhibitör uygulanan hücre grubunda apoptotik hücre sayısında belirgin bir artış olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, yapılan kombine hsa-miR-455-3p ekspresyonunun uyarılması ve β-katenin inhibisyonu sonrasında, SKOV-3 ovaryum hücrelerinin göç ve hücre proliferasyonunun inhibe edildiği ve bu kombine uygulamanın hücre apoptozu üzerinde uyarıcı bir etkiye sahip olduğu belirlenmiştir. Ayrıca, hsa-miR-455-3p'nin β-katenin aktivasyonunun baskılanması ile birlikte SKOV-3 hücreleri üzerine anti-kanser etki gösterdiği görülmektedir. Bu sonuçlar, hsa-miR-455-3p'nin sinyal yolları üzerindeki etki mekanizmasının tam olarak belirlenmesi ile birlikte mortalite oranı yüksek olan yumurtalık kanserinde tedaviye yönelik ilaç geliştirme açısından fayda sağlayabilecektir.

ApoptozisMikro RNARNA
Burcu Akyıldız
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Üreteropelvik bileşke obstrüksiyonu patogenezinde idrar kaspaz-3 ve sitokrom C düzeylerinin önemi

Giriş: Bu çalışmanın amacı, unilateral hidronefrozlu hastaların idrar örneklerinde sitokrom c ve kaspaz-3 düzeylerini araştırmak ve cerrahi girişim uygulanan hastalarda postoperatif tedavi başarısını değerlendirmede üriner biyobelirteç düzeylerindeki farklılıkları incelemektir. Yöntem: Klinik olarak üreteropelvik bileşke obstrüksiyonu tanısı konan 33 hastadan toplam 66 idrar örneği (ameliyat öncesi ve sonrası) toplandı. Tüm hastalarda tek taraflı hidronefroz vardı ve açık pyeloplasti (Pyeloplasti grubu) uygulandı. Hastaların anteroposterior pelvis çapı (APD) ve diğer ultrasonografi sonuçları ile sintigrafik diferansiyel renal fonksiyon (DRF) değerleri kaydedildi. Birinci kontrol grubunu nonobstrüktif hidronefrozu [nonobstrüktif dilatasyon (NOD) grubu] olan 32 hasta, ikinci kontrol grubunu ise 34 sağlıklı çocuk oluşturdu. Sitokrom c ve kaspaz-3 ölçümleri ELISA yöntemi kullanılarak yapıldı ve sonuçlar kreatinin seviyelerine oranlanarak verildi. Bulgular: Preoperatif üriner kaspaz-3 seviyeleri, NOD ve kontrol grupları ile postoperatif seviyelere göre anlamlı derecede yüksekti. Postoperatif dönemde bakılan üriner kaspaz-3 seviyeleri düştü ve kontrol gruplarına benzer şekilde saptandı. Tüm gruplar arasında idrar sitokrom c seviyelerinde anlamlı bir değişiklik olmadı. Pyeloplasti grubunda APD ile DRF arasında negatif korelasyon olmasına rağmen bu parametreler ile diğer gruplar arasında korelasyon yoktu. ROC (Reciever Operating Curve) analizinde pyeloplasti yapılan hastalar için üriner kaspaz 3 düzeyi orta düzeyde tanısal seçicilik için uygun bulunmuştur. Sonuç: UPJ obstrüksiyonu olan hastalarda üriner kaspaz-3 seviyeleri artarken sitokrom c seviyelerinde anlamlı bir değişiklik izlenmedi ve bu da üriner obstrüksiyonda apopitoz mekanizmasında ekstrinsik yolağının rol oynadığını desteklemektedir.

KaspazlarSitokromlarÜreteropelvik bileşke darlığı+1
Seyide Görkem Zeybek
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Amaranthus lividus L. tohumlarından hazırlanan etanol ekstresinin ve ham ekstreden saflaştırılan lektinin bazı biyolojik aktivitelerinin incelenmesi

Bu çalışmada, ülkemizde Batı Karadeniz Bölgesinde "darı mancarı" olarak bilinen ve halk arasında yiyecek olarak kullanılan bir bitki olan Amaranthus lividus L. tohumlarından hazırlanan etanol ekstresinin lipozomların peroksidasyonunu inhibe edici, radikal giderici aktivitesi ile redükleme gücü, -tokoferol, askorbik asit ve doğal bir polifenolik bileşik olan gallik asidin etkisi ile karşılaştırılarak incelendi ve ekstrenin antioksidan etkiye sahip olduğu görüldü. Ayrıca ekstrenin in vitro AChE, BuChE, COX-1 ve COX-2 inhibe edici aktiviteleri incelenerek Alzheimer hastalığı, inflamasyon ve kanser tedavilerine yönelik potansiyel bir ajan olarak kullanılabileceği sonucuna varıldı. A. lividus tohumlarından hazırlanan ham ekstresinden amonyum sülfat ile çöktürme ve affinite kromatografisi yöntemleri kullanılarak lektin 11,8 kez saflaştırıldı ve her monomerin molekül ağırlığı denatürasyon ve indirgeme koşullarında yapılan SDS poliakrilamid jel elektroforezinde 34 kDa olarak belirlendi. Sonuç olarak, bu araştırmanın sonuçları, Amaranthus lividus L. tohumlarının fenolik bileşikler ve lektin gibi sağlık için faydalı olan bileşenler içerdiğini göstermiştir.

Amaranthus lividus L.AntioksidanlarBitki özütü+4
Ayhan Üğüden
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Allium lazikkiyense türünün çeşitli biyolojik aktivitelerin ve LC-MS/MS analizi ile fenolik içeriğinin belirlenmesi

Allium türleri gıda olarak tüketilmesinin yanında dünyanın birçok yerinde halk arasında hemoroid, kulak ağrısı, diyabet, zehirlenme ve hipertansiyon gibi çeşitli hastalıkların tedavisinde de kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı; endemik Allium lazikkiyense (Amaryllidaceae) türünün toprak üstü ve soğan kabuğu kısımlarından hazırlanan etanol, metanol ve diklorometan ekstrelerinin LC-MS/MS analizi kullanılarak fitokimyasal içeriğinin ve in vitro olarak antioksidan, antidiyabetik, anti-Alzheimer ve antikanser aktivitelerinin belirlenmesidir. Ekstrelerin antioksidan potansiyelinin belirlenmesi için total fenolik ve flavonoid içerikleri, 2,2-difenil-1-pikrilhidrazil (DPPH) radikal giderici aktiviteleri ve demir indirgeyici güçleri, antidiyabetik aktivitesinin belirlenmesi için α-amilaz ve α-glukozidaz enzimlerini inhibe edici etkileri ve anti-Alzheimer aktivitesinin belirlenmesi için asetilkolinesteraz (AChE) ve bütirilkolinesteraz (BCHE) enzimlerini inhibe edici etkileri ölçüldü. Ayrıca, ekstrelerin antikanser aktivitesinin saptanması için meme kanseri hücre hattı (MCF-7) üzerindeki sitotoksik etkileri tayin edildi. Sonuçlar incelendiğinde, A. lazikkiyense ekstrelerindeki majör bileşiklerin toprak üstünde fumarik asit, p-kumarik asit, askorbik asit ve hiperosit, soğan kabuğunda ise sarsapogenin, kafeik asit ve fumarik asit olduğu saptandı. Etanol ekstrelerinin hem toprak üstü hem soğan kabuğu kısımlarında en yüksek total fenolik ve flavonoid içeriğe ve antioksidan aktiviteye sahip olduğu görüldü. Toprak üstü ekstrelerinin α-glukozidaz inhibe edici aktivitelerinin buna karşın soğan kabuğu ekstrelerinin sitotoksik etkilerinin daha yüksek olduğu bulundu. Tüm ekstreler α-amilaz, AChE ve BChE üzerine düşük düzeyde inhibisyon gösterdi. Çalışmamız, A. lazikkiyense bitkisinin toprak üstü ve soğan kabuğu kısımlarının antioksidan, antidiyabetik ve antikanser aktivitelere sahip bileşiklerin doğal bir kaynağı olabileceğini ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Allium lazikkiyense, Fenolik içerik, Antioksidan, Antidiyabet, Anti-Alzheimer, Antikanser Bu çalışma, İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 36957

AlliumAllium lazikkiyenseAlzheimer hastalığı+6
Faız Tabassum Azamı
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Pleurotus eryngii var. ferulae mantarından lektin saflaştırılması ve bazı biyolojik aktivitelerinin incelenmesi

Bu çalışmada toz haline getirilmiş Pleurotus eryngii var. ferulae mantarından hazırlanan ham ekstresinden % 80 amonyum sülfat ile çöktürme, DEAE-Sefaroz anyon değiştirici ve Sefadeks G-100 jel filtrasyonu kromatografi yöntemleri kullanılarak lektin 18,3 kez saflaştırıldı. Saflaştırılan lektinin spesifik aktivitesi 5 120 HB/mg protein olarak hesaplandı, molekül ağırlığı ise denatürasyon ve indirgeme koşullarında yapılan SDS-PAGE'de 43 kDa olarak belirlendi. Pleurotus eryngii var. ferulae lektinin (PEFL), lipopolisakkarit (LPS) ile uyarılmış RAW 264.7 makrofajlarda, siklooksijenaz-2 (COX-2) ve indüklenen nitrik oksit sentaz (iNOS) gibi enzimlerin, tümör nekroz faktör-α (TNF-α), interlökin-1β (IL-1β), interlökin-6 (IL-6) ve interferon- (INF-) gibi pro-inflamatuar ile interlökin-10 gibi anti-inflamatuar sitokinlerin ve prostaglandin E2 (PGE2) üretimi üzerine olan inhibitör etkisi araştırıldı. PEFL'in, LPS ile uyarılmış PGE2, TNF-α, IL-1β, IL-6 ve INF- üretimi üzerine güçlü bir inhibitor etki gösterdiği sonucuna varıldı. LPS uygulanan hücre grubunda, PGE2, TNF-α, IL-1β, IL-6 ve INF- düzeylerinde kontrole göre istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptanırken (p<0,05), LPS+PEFL uygulanan hücre grubunda yalnız LPS uygulanan hücre grubuna göre PGE2 ve sitokin düzeylerinde de anlamlı bir azalma olduğu tespit edildi (p<0,05). Western Blot analiz sonuçlarına göre, kontrol grubunda, iNOS ve COX-2 proteinleri oldukça az düzeyde ifade edildi. iNOS ve COX-2 düzeyleri LPS uygulanan gruplarda anlamlı bir şekilde artmışken (p<0,05), LPS+PEFL uygulanan gruplarda doza bağlı olarak anlamlı bir şekilde azaldığı görüldü (p<0,05). Ayrıca, PEFL uygulaması yapılan LPS grubuna ait hücre süpernatantların IL-10 düzeyinde ise, LPS grubuna oranla, anlamlı bir artış olduğu tespit edildi (p<0,05). Bu çalışmada, PEFL'in anti-inflamatuar etkisinin, iNOS ve COX-2 enzimleri ve sitokin üretimi üzerine olan inhibe edici etkisinden ileri geldiği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Pleurotus eryngii var. ferulae, Mantar, Lektin, Lipopolisakkarit, RAW 264.7 makrofajlar, Sitokinler

LektinlerLipopolisakkaritlerMakrofajlar+3
Thoıba Mogahıd Husseın Selıman
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'de yetişen Rosa micrantha, Rosa pisiformis, Rosa phoenicia ve Rosa pulverulenta türlerinin bazı biyolojik aktivitelerinin incelenmesi

Türkiyede Rosa cinsi 26 tür ile temsil edilmekte ve bu türlerden bazıları halk tarafından diyare, dispepsi, nefrit, soğuk algınlığı, öksürük, bronşit, diabet tedavisinde ve tonik, ekspektoran, mide ağrılarına karşı, diüretik olarak kullanılmaktadır. Anabilim Dalımızda in vitro olarak yapılan çalışmalarda, Rosa agrestis, Rosa sempervirens ve Rosa horrida'dan hazırlanan yaprak ekstrelerinin faydalı etkileri, fenol ve flavonoit bileşiklerin antioksidan etkilerinden ileri geldiği bildirilmiştir. Fitokimyasal analizler, Rosa türlerinin yapraklarında fitobileşiklerin major kısmını oluşturan rutin, kemferol, kersetin ve ellajik asid gibi flavonoidlerin varlığını göstermişlerdir. Rosa türlerinin yaprakları üzerindeki çalışmalarımızın bir devamı olan bu çalışmada, Rosa micrantha, Rosa pisiformis, Rosa phoenicia ve Rosa pulverulenta türlerinden hazırlanan metanolik ekstrelerin total fenol bileşikleri ile antioksidan, asetilkolinesteraz (AChE), butirilkolinesteraz (BuChE) ve anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) üzerinde inhibe edici etkileri incelenerek Alzheimer hastalığı ve hipertansiyon tedavisinde terapötik ajan olarak kullanılma potansiyellerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. İncelenen ekstrelerinin her birinin güçlü AChE, BuChE ve ACE inhibitör etkisi ile antioksidan olarak yüksek indirgeyici güce sahip olduğu, DPPH·, ABTS·+ ve superoksid radikallerini giderdiği, lipid peroksidasyonunu inhibe ettiği belirlenmiştir. Enzim kinetiği çalışmalarında ellajik asid, kemferol ve kersetinin AChE ve BuChE'ı geri dönüşümlü olarak nonkompetatif şekilde inhibe ettikleri belirlenmiştir. Sonuçlar, incelenen Rosa türlerinin yaprakları farklı farmasötik kullanımı olan yeni ilaçların geliştirilmesinde yüksek potansiyele sahip oldukları göstermektedir. Anahtar kelimeler: Rosa türleri, yapraklar, fenolik bileşikler, antioksidan, antikolinerjik, anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibisyonu

AnjiopoietinlerAnjiyotensin konverting enzim inhibitörleriAntioksidanlar+7
Ayça Sağlam
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Probiyotik ilavesinin ev yapımı yoğurdun antioksidan aktivitesi üzerine etkisinin incelenmesi

Probiyotikler, "canlı mikrobik gıda takviyeleri veya insan sağlığı üzerinde olumlu etkileri olduğu gösterilen bakteri bileşenleri" olarak tanımlanmıştır. Lactobacillus ve Bifidobacterium türleri yaygın olarak kullanılan probiyotik bakterilerdir. Bu bakterilerin, gastrointestinal dengeyi sağlamanın yanı sıra, antioksidan, antiinflamatuvar ve antikanser özellikleri de bulunmaktadır. Bu çalışmada probiyotik ilavesinin ev yapımı yoğurdun antioksidan aktivitesi üzerine etkisini incelemek amacıyla, kontrol yoğurdu ve probiyotik ilaveli yoğurtların total fenolik bileşik miktarı, DPPH (2,2-difenil-1-pikrilhidrazil) radikali ve ABTS [2,2ʹ-azinobis-(3-etilbenzotiazolin-6-sülfonik asit)] radikal katyonu giderme aktivitesi, FRAP (ferrik iyonu redükleme antioksidan gücü) ile β-glukozidaz aktivitesi tayin edilmiştir. Probiyotik ilaveli yoğurt örneklerine ait tüm antioksidan ve enzim aktivite değerleri, kontrol yoğurduna ait değerlerden yüksek bulunmuştur. Probiyotik miktarının artmasıyla, yoğurtların aktivitelerinde doza bağımlı bir artış olduğu tespit edilmiştir. 1 hafta 4˚C'de bekletme süresinde, yoğurt örneklerinin tüm aktivitelerinde genellikle azalma eğilimi gözlenmiştir. Probiyotik ilavesinin ev yapımı yoğurdun antioksidan aktivitesi üzerine arttırıcı etki gösterdiği, bu nedenle probiyotiklerin insan sağlığı açısından olumlu yönde etki edebileceği sonucuna varılmıştır.

AntioksidanlarBakterilerLactobacillus+2
Neslişah Çebi
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Meme kanserinde oleuropein maddesinin oksidatif stresteki rolü

Meme kanseri diğer kanser türlerine göre kadınlar arasında en fazla teşhis edilen kanserdir. Paklitaksel (PTX) taksan sınıfına ait meme kanseri, yumurtalık kanseri, akciğer kanseri gibi birçok kanserin tedavisinde yaygın olarak kullanılan etkili bir kemoterapötik ajandır. Oleuropein (OLE) antikanser, antioksidan, antidiyabetik, kardiyoprotektif, nöroprotektif etkiler gösteren doğal bir polifenoldür. Bu tez çalışması kapsamında, OLE ve PTX kombinasyonlarının MCF-7 hücre hattında oksidatif strese olan etkileri incelenmiştir. MCF-7 hücre hattında OLE ve PTX'in sitotoksik etkilerini belirlemek amacıyla xCELLigence RTCA yöntemi kullanılmıştır. MCF-7 hücre hattında OLE ve PTX'in IC50 değeri sırayla 230 µM ve 7,5 µM olarak hesaplanmıştır. Oksidatif stresin belirlenmesi için Total Oksidan (TOS) ve Total Antioksidan (TAS) durumları ölçülerek Oksidatif Stres İndeksi (OSI) hesaplanmıştır. OLE ve PTX kombinasyonlarının daha düşük konsantrasyonlarda MCF-7 hücre hattının proliferasyonunu sinerjik etkili olarak inhibe ettiği ve TAS seviyesini arttırdığı saptanmıştır. Oksidatif stres belirteçleri olan süperoksit dismutaz (SOD), redükte glutatyon (GSH) ve malondialdehit (MDA) düzeyleri ölçülmüştür. Tek başına OLE ve PTX uygulamasına göre kombinasyon gruplarındaki SOD ve MDA seviyesinin arttığı GSH seviyesinin düştüğü gözlemlenmiştir.

Meme hastalıklarıMeme neoplazmlarıNeoplazmlar+3
Gamze Yılmaz
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Hela hücre dizisinde viniferin madddesinin oksidatif stres üzerine olan etkisinin incelenmesi

Bilinen tarih boyunca canlı yaşamını tehdit eden ve ortak olarak en sık görülen problem kanser olmuştur. Rahim ağzı kanseri, dünya çapında meme kanseri (2,1 milyon vaka), kolorektal kanser (0,8 milyon) ve akciğer kanserinden (0,7 milyon) sonra kadınlarda en sık görülen dördüncü kanserdir. 𝜀-Viniferin'in antioksidan aktivitesi, kanserin başlamasını ve ilerlemesini engelleyerek hem kimyasal kaynaklı oluşabilecek kanserin hem de oksidatif hasarın önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Bu tez çalışmasında HeLa hücre dizisinde ε-Viniferin maddesinin oksidatif stres üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Cisplatin (CDDP) ve ε-Viniferin'in HeLa hücre hattındaki sitotoksik etkilerinin tespit edilmesi amacıyla MTT yöntemi kullanılmış, bunun sonucunda CDDP için IC50 değeri 28 µM, ε-Viniferin için IC50 değeri 21 µM olarak hesaplanmıştır. IC50 değerleri ile hesaplanan kombine gruplarda Total Antioksidan Seviyeleri (TAS) ve Total Oksidan Seviyeleri (TOS) içerisinde, kombinasyon indeksine göre seçilmiş sinerjik gruplar içerisinde anlamlı fark TAS için %20 (5.6 µM CDDP + 4.2 µM VİN), TOS için %10 (2.8 µM CDDP + 2.1 µM VİN) gruplarında görülmüş, buna karşılık Oksidatif Stres İndeksleri (OSI), uygulan bütün dozlarda 1'den büyük hesaplanmıştır. Sinerjik etkiye sahip olduğunu düşündüğümüz %20 ve %10'luk kombine gruplarının Süperoksit Dismutaz (SOD) değerleri kontrole göre (1,550 ± 0,10 U/mL) düşük, Redükte Glutatyon (GSH) değerleri kontrole göre (1,378 ± 0,09 μM) düşük ve Malondialdehit (MDA) değerleri kontrole göre (0,461 ± 0,000 μM) yüksek çıkmıştır. Sonuç olarak, kombinasyon indeksine göre sinerjik kombine gruplarının, tek başına verilen CDDP'ye göre kıyaslaması yapıldığında minör seviyede oksidatif stres engelleyici özellik görülebildiği ancak kontrole göre yapılan istatistiklere göre ε-Viniferin'in CDDP'nin neden olduğu oksidatif stresi kısmen de olsa azaltmasına rağmen beklediğimiz seviyede hücre canlılığını azaltıcı etkiye sahip olmadığı gözlemlenmiştir.

AntioksidanlarHela hücreleriOksidatif stres+2
Tayyar Görkem Sayer
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı 2,4 disubstitüetiyazol türevlerinin antikanser ve antiinflamatuar etkilerinin araştırılması

İnflamatuar yanıtlar kanserin çeşitli gelişme aşamalarının-malign dönüşüm, invazyon ve metastazların oluşumunda önemli rol oynamaktadır. Bugün antiinflamatuar ve antikanser etkiye sahip ilaçlar yüksek toksisite, düşük etkinlik ve ilaç toleransına neden olabildiği için tercih kısıtlılığına neden olmaktadır. Bu sebeple daha düşük toksik özelliğe sahip ve yüksek etki potansiyeline sahip antikanser ve antiinflamatuar ilaçların sentezi ve tasarlanmasına yönelik araştırmalar önem kazanmıştır. Tiyazol halkası, çeşitli hastalıkların ve kanserin tedavisinde kullanılan bileşiklerin molekül yapısına dahil olduğu için yeni araştırmalar ve daha etkili ilaçların geliştirilmesi açısından da büyük öneme sahiptir. Bu tez kapsamında, 2,4 disubstitüetiyazol türevi bileşiklerin, siklooksijenaz (COX) enzimleri üzerinde inhibitör etki potansiyelleri ve A549 ve L929 hücre hatları üzerinde MTT yöntemi ile sitotoksite değerleri, apoptotik etki testleri ile ise bileşiklerin apoptotik aktiviteleri değerlendirilmiştir. MTT ile yapılan deneylerde HAL3, HAL5 ve HAL9 koduna sahip bileşiklerin A549 hücre hattı üzerinde sisplatin pozitif kontrole kıyasla daha yakın etki değerlerinin olduğu gözlemlenmiştir. Fakat bu üç bileşiğin COX-I ve COX-2 üzerinde inhibisyon aktivitelerine dair veri bulunamamıştır. COX inhibisyon deneylerinde ise en iyi sonuçları HAL2 ve HAL10 kodlu bileşikler göstermiştir. Çalışmamızın sonucundan elde edilmiş genel bulgular ise, HAL3, HAL5 ve HAL7 koduna sahip bileşiklerin iyi antikanser etki potansiyeline sahip ola bileceğine dair fikir oluşturmuş ve bununla da tiyazol türevi bileşiklerinin temel alanları ile ilgili ilaç geliştirme çalışmalarında kullanılabileceğini göstermiştir.

2,4-disubstitüetiyazol türevleriAntiinflamatuar ajanlarAntineoplastik ajanlar+3
Emıl Mamızada
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Servikal kanserde Resveratrol'ün apoptozdaki rolü

Kanser, normal genlerin mutasyona uğrayarak, işlevlerinin bozulması ya da tamamen kaybolması sonucu ortaya çıkan hastalık türlerinden biridir. Rahim ağzı kanseri, kadınlar arasında en sık görülen ikinci kanser türü olup kadın sağlığı için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Kemoterapötik ajanlar, hücrelerin biyokimyasal süreçlerini değiştiren, doğrudan ya da dolaylı yollardan hücrenin çoğalmasını engelleyen ve tümör gelişimini baskılamak gibi belirtileri kontrol altına almak amacı ile kullanılan biyokimyasal bileşiklerdir. Cisplatin, rahim, meme, testis ve beyin kanseri gibi pek çok kanser türüne karşı sıklıkla uygulanan bir kemoterapötik ajandır. Doğal bir antioksidan olan Resveratrol (RSV) kanser hücreleri üzerinde antiproliferatif ve apoptotik etkilere sahip olduğu bilinmektedir. Birçok çalışma, doğal ürünler ve kemoterapi ajanlarının birlikte kullanımının kemoterapi ajanlarının duyarlılığını ve sitotoksisitesini artırabileceğini de göstermiştir. Bu tez çalışması kapsamında, CDDP ve RSV'nin kombinasyon halinde kullanımının, HeLa servikal kanser hücreleri üzerindeki apoptotik etkileri ele alınmıştır. CDDP ve RSV'nin HeLa hücreleri üzerindeki sitotoksik etkilerinin belirlenmesi amacı ile MTT yöntemi kullanılmıştır. MTT sonuçları doğrultusunda CDDP ve RSV'nin IC50 değerleri sırasıyla 30±12 µM ve 60±16 µM olarak hesaplanmıştır. Elde edilen IC50 değerlerinin yüzdeleri üzerinden kombinasyon 50 (KM50) (15 µM CDDP, 30 µM RSV) ve kombinasyon 40 (KM40) (12 µM CDDP, 24 µM RSV) olmak üzere CDDP ve RSV kombinasyonları oluşturulmuştur. CDDP, RSV ve kombinasyonların hücreler üzerindeki apoptotik etkileri, Annexin-V FITC/PI, kaspaz-9 yöntemleri ile belirlenmiştir. Annexin-V FITC ile çalışılan yöntemde, 60 µM RSV'nin HeLa hücresine uygulandığı grup, CDDP'ye ve kombinasyonlara göre daha yüksek oranda apoptoza neden olmuştur. HeLa hücrelerinde (%83,8) negatif kaspaz-9, (%16,0) pozitif kaspaz-9 aktivitesi gözlemlenmiştir. CDDP ve RSV ayrı ve kombine uygulamalarında pozitif kaspaz-9 yüzdelerinde düşme meydana gelmiştir. Sonuç olarak düşük doz CDDP ve RSV içeren KM50 ve KM40 kombinasyonları, apoptotik ölümü indükleyerek HeLa hücre büyümesini sinerjistik bir şekilde inhibe etmiştir.

ApoptozisHela hücreleriNeoplazmlar+4
Selin Değirmenci
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

3-hidroksibütirat'ın SH SY-5Y hücre hattında hidrojen peroksit toksisitesi üzerine etkisinin incelenmesi

Giriş ve amaç: Alzheimer Hastalığı (AH), progresif ilerleme gösteren, hafıza kaybı ile sonuçlanan geri dönüşümsüz nörodejeneratif bir hastalıktır. Patogenezinde amiloid beta (Aß) toksisitesinin temel mekanizmalardan biri olduğu düşünülse de, oksidatif stres ve mitokondri disfonksiyonu gibi birçok patofizyolofik süreç yer almaktadır. Nörolojik hastalıkların bir kısmında ketojenik diyet terapötik bir seçenek olarak kullanılmaktadır. Ketojenik diyetin etki mekanizması tam olarak anlaşılamamış olsa da, güçlü kanıtlar mitokondriyal fonksiyonu iyileştirerek etki ettiğini ileri sürmektedir. Diğer taraftan hücre mitokondrisinde sentezi başlayan nörosteroidlerin nöroprotektif rolleri yanı sıra aktif nörotransmiter rolü görerek, beynin öğrenme, hafıza, duygu durum ve bilişsel yeti ile ilgili alanlarında olumlu etkiler gösterdikleri bilinmektedir. Bu çalışma ile nöronal karakterli SH SY-5Y hücrelerinde oluşturulan Hidrojen Peroksit (H2O2) toksisitesinde bir keton cismi olan 3-Hidroksibütirat (3-OHB) uygulamasının hücre canlılığı üzerine etkilerinin konsantrasyon ve zaman bağımlı olarak belirlenmesi amaçlanmıştır. Bunun yanı sıra 3-OHB'ın steroid hormon sentezinde hız kısıtlayıcı mitokondriyal bir enzim olan sitokrom P450 kolesterol yan zincir koparıcı (P450scc) enzim düzeyi ve kognitif fonksiyonlar üzerine olumlu etkileri olduğu bilinen nöronal steroidlerden dehidroepiandrosteron (DHEA) ve dehidroepiandrosteron sülfat (DHEAS) konsantrasyonları üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntemler: SH SY-5Y hücrelerine 48 saat süre ile 1 ve 4 mM 3-OHB'ın ön uygulamasının farklı glukoz konsantrasyonlarında oluşturulan H2O2 toksisitesinde hücre canlılıkları üzerine etkileri 3-(4,5-dimethyl-2-thiazolyl)-2,5-diphenyl-2H-tetrazolium bromid (MTT) testi kullanılarak incelendi. Ayrıca P450scc enzim, DHEA ve DHEAS düzeyleri Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay (ELİSA) yöntemi kullanılarak belirlendi. Bulgular: H2O2 ile oluşturulan toksisite modelinde 200 μM dozda uygulanan H2O2'in hücre canlılığını kontrol grubuna göre ~% 40- 50 oranında azalttığı gösterildi. 1 mM 3-OHB ile 48 saat ön muamelenin, üç glukoz konsantrasyonu (17.5 mM, 5 mM ve 1 mM) koşulunda da 200 μM H2O2 uygulanan gruba kıyasla hücre canlılığında herhangi bir değişiklik ortaya çıkarmadığı izlendi. Bunun yanında, aynı deney koşullarında 1 mM 3-OHB'ın sadece H2O2 uygulanan gruba kıyasla P450scc enzimi, DHEA ve DHEAS düzeylerinde artışa neden olduğu gösterildi. Ancak bu artış sadece 5 mM glukoz varlığında P450scc enzimi (p=0.043) ve DHEAS için (p=0.029) istatistiksel olarak anlamlıydı. Sonuç: Sonuç olarak bu çalışma ile 3-OHB'nin nörosteroidlerin sentezinde görevli enzimi tetiklediği ve oksidatif hasara karşı olası koruyucu etkileri olduğu vurgulanan DHEA ve DHEAS seviyelerinde artışa neden olduğu gösterilmiştir. 3-OHB'nin olası nöroprotektif etkisini sadece normoglisemik bir koşulda oluşturduğunu ve bu etkinin nörosteroidler ile bağlantılı olduğunu gösteren önemli in vitro veriler elde edilmiştir. Keton cisimleri ve nöronal steroid yapılı hormonların ilişkisi nörodejeneratif değişiklerin önlenmesi ve nörodejeneratif hastalıkların oluşum mekanizmalarının anlaşılmasında önemli ipuçları oluşturacaktır.

Alzheimer hastalığıHidrojen peroksitHidroksibütiratlar+6
Samar Mohamed Alı Ahmed
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Eryngium billardieri bitki ekstrelerinin biyolojik aktivitelerinin incelenmesi

Bu çalışmanın amacı Eryngium billardieri'nin sulu ve metanollü ekstrelerinin antioksidan, antimikrobiyal aktiviteleri ile tirozinaz, bütirilkolinesteraz, asetilkolinesteraz, α-glukozidaz ve α-amilaz inhibitör aktivitelerini belirlemektir. E. billardieri'nin sulu ve metanollü ekstrelerinde demir indirgeyici antioksidan güç (FRAP), radikal temizleme aktivitesi (DPPH) ve bakır indirgeyici antioksidan güç (CUPRAC) testleri spektrofotometrik olarak çalışılmıştır. Antimikrobiyal aktivite, agar kuyucuk difüzyon yöntemiyle test edilmiştir. Enzim inhibisyonları, toplam fenolik ve flavanoid madde miktarları spektrofotometrik olarak tayin edilmiştir. E. billardieri su ekstresinin toplam fenolik ve flavanoid madde miktarları sırasıyla 157.02±0.51 mg GAE/g numune, 18.08±3.45 mg QE/g numune olarak bulunmuştur. Metanollü ekstresi ise 338.11±0.932 mg GAE/g numune, 24.07±2.58 mg QE/g numune olarak tespit edilmiştir. FRAP sonuçları bitkinin sulu ekstresinde 358.67±0.91 μmol troloks/g numune, metanollü ekstresinde ise 687.67±1.98 μmol troloks/g numune bulunmuştur. CUPRAC sonuçları sulu ekstrede 748.67±1.67 μM troloks/g numune, metanollü ekstrede ise 938.67±2.39 μM troloks/g numune olarak tespit edilmiştir. E. billardieri'nin metanollü ekstresinin (SC50: 0.1162±0.028 mg/mL), sulu ekstreye (SC50: 0.2677±0.020 mg/mL) göre daha yüksek radikal temizleme aktivitesine sahip olduğu bulunmuştur. Bitkinin sulu ekstresi standartlarla karşılaştırıldığında antimikrobiyal aktivite göstermemiştir. Ancak metanollü ekstresinin E. coli, Y. pseudotuberculosis, K. pneumonia, P. aeruginosa, S. aureus, C. tropicalis E. faecalis, B. cereus, S. cerevisiae, M. Smegmatis ve C. albicans'a karşı orta derecede antimikrobiyal aktivite göstermiştir. E. billardieri sulu ve metanolik ekstrelerinin tirozinaz inhibitör aktiviteleri 125.89±2.45 μg/mL ve 15.14±2.14 μg/mL olarak bulunmuştur. E. billardieri sulu ve metanolik ekstrelerinin asetilkolinesteraz inhibisyonu IC50 değerleri sırasıyla 81.28±2.51 ve 20.42±1.21 µg/mL bulunmuştur. Bütirilkolinesteraz inhibisyonu IC50 değerleri ise sırasıyla 75.86±2.37 ve 117.49±2.42 µg/mL olarak bulunmuştur. E. billardieri sulu ve metanolik ekstrelerinin α-amilaz inhibisyonu IC50 değerleri sırasıyla 173.78±3.75 ve 107.15±3.07 μg/mL olarak tespit edilmiştir. α-Glukozidaz inhibisyonu IC50 değerleri ise sırasıyla 269.15±2.54 ve 147.91±1.97 μg/mL olarak bulunmuştur. E. billardieri'nin farmakolojik, kozmetik ve gıda endüstrilerinde kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Antioksidan, Antimikrobiyal Aktivite, Eryngium billardieri, Flavonoid

Antienfektif ajanlarAntioksidanlarBitki özütü+3
Gülizar Atik
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Yeni BODIPY bileşiklerinin fotodinamik terapi amaçlı in vitro etkinliklerinin incelenmesi

Bu çalışmada piridinyum ve dimetilamino grupları içeren dört farklı suda çözünebilen BODIPY bileşiğinin kolorektal kanseri tedavisinde kullanılmak üzere uygun PDT ajanı potansiyeli olup olmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu nedenle bileşiklerin fotokimyasal ve DNA bağlanma özellikleri UV-Vis spektrofotometri, viskozimetri ve agaroz jel elektroforez yöntemleri ile belirlenmiştir. Suda çözünebilen BODIPY türevli bileşiklerin plasmid pBR322 DNA nükleaz ve topoizomeraz I/II inhibisyon özellikleri agaroz jel elektroforez yöntemi ile incelenmiştir. Bununla birlikte, bileşiklerin topoizomeraz I/II inhibisyonuna ait moleküler kenetleme çalışmaları gerçekleştirilmiştir. BODIPY bileşiklerinin kolorektal kanser hücre hattı (HCT-116) üzerindeki olası sitotoksik/fototoksik etkileri MTT hücre canlılık testi kullanılarak incelenmiştir. HCT-116 kolorektal kanser hücresine karşı yüksek fototoksik etki gösteren BODIPY bileşiklerinin hücre ölüm mekanizmasını belirlemek amacıyla faz kontrast mikroskop ve akış sitometresi kullanılmıştır. Çalışmanın son kısmında yüksek fototoksik etki gösteren bileşikler nanotaşıyıcı sistemlerle formülize edilerek HCT-116 kolorektal kanser hücre hattında in vitro sitotoksik ve fototoksik etkileri MTT yöntemi kullanılarak incelenmiştir. Tüm bu çalışmaların sonucunda BODIPY-6a bileşiğinin fotokimyasal, DNA etkileşim ve fototoksisite özelliklerinden dolayı kolorektal kanser tedavisinde fotoduyarlaştırıcı ajan olma potansiyelinin olduğu tespit edilmiştir.

Antineoplastik ajanlarAntineoplastik birleşik kemoterapi protokolleriBODIPY bileşikleri+5
Burak Barut
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçanlarda oluşturulan yara modelinde pilosella hoppeana subsp. testimonialis bitki ekstresinin biyolojik aktivitesi

Bu tez çalışmasında Türkiye'de Balıkesir bölgesinde halk tarafından yaraları iyi etmek amacıyla yıllardır yaygın bir şekilde kullanılan ve halk arasında "tırnak otu, tüylü ot" olarak bilinen Pilosella hoppeana subsp. testimonialis bitkisinin yara üzerindeki etkisinin in vivo ve in vitro çalışmalarla incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda bitkinin metanol ekstresi sıçanlarda deneysel olarak oluşturulan yaralara dairesel eksizyon yöntemi ile topikal olarak uygulanarak in vivo çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Sıçanlardan alınan yara deri dokusu üzerinde biyolojik aktivite çalışmaları (antioksidan, anti-inflamatuar, hidroksiprolin tayini), histolojik çalışmalar ve gen ekspresyon çalışmaları (RT-PCR) gerçekleştirilmiştir. Bitkinin yara iyileşmesi üzerine mekanizmasını aydınlatmak amacıyla hücre kültürü çalışmaları yapılmıştır. Ayrıca bitki ekstresi üzerinde antimikrobiyal, tirozinaz enzim inhibisyon ve yüksek basınçlı sıvı kromatografisi (YBSK) çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Gen ekspresyon çalışmalarında bitkinin inflamasyonda etkili olan tümör nekroz faktör alfa (TNF-α), matriks metallopeptidaz-9 (MMP-9), interlökin 1-beta (IL-1β) ve interlökin-10 (IL-10) genlerinin ekspresyonlarını artırarak iyileşmeye katkı sağladığı görülmektedir. Mekanizma aydınlatma çalışmalarında bitkinin yara iyileşmesi üzerine etkisini hücrelerde HO konsantrasyonunu artırma ve siklooksijenaz-2 (COX-2) enzimini inhibe etme yoluyla gerçekleştirdiği görülmüştür. Antimikrobiyal çalışmalarında da inflamasyona sebep olan mikroorganizmalar üzerinde bitkinin etkili olduğu görülmüştür. YBSK çalışmalarında bitkinin toprak üstü ekstresinin içeriğinde şiringaldehit, sinapik asit, benzoik asit ve kersetin bulunmuştur. Çalışma sonucunda bitkinin halk arasında kullanışını destekler nitelikte yara iyileşmesi üzerine etkili olduğu açıkça görülmektedir. Bu tez çalışması bitkinin yara iyileştirme etkisi üzerine yapılan ilk çalışma olup, bitki üzerinde ilk defa in vivo çalışmalar, antimikrobiyal, RT-PCR, mekanizma aydınlatma ve tirozinaz enzim inhibisyon çalışmaları gerçekleştirilmesi bakımından özgün bir çalışma niteliğindedir.

Bitki özütüHayvan deneyleriKromatografi-yüksek basınçlı-sıvı+6
Nuriye Korkmaz
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Echinophora chrysantha bitkisinin antioksidan, enzim ve antimikrobiyal aktivitelerinin araştırılarak farmasötik alanda kullanılabilirliğinin irdelenmesi

Endemik bir tür olan E. chrysantha ekstrelerinin antioksidan, antimikrobiyal aktiviteleri ile tirozinaz, asetilkolinesteraz (AChE) ve bütirilkolinesteraz (BChE) inhibitör aktivitelerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. E. chrysantha ekstrelerinde, antioksidan testlerden demir indirgeyici antioksidan güç (FRAP), radikal temizleme aktivitesi (DPPH) ve bakır indirgeyici antioksidan güç (CUPRAC) spektrofotometrik olarak çalışılmıştır. Antimikrobiyal aktivite, agar kuyucuk difüzyon ve sıvı mikrodilüsyon metodlarına göre test edilmiştir. Toplam fenolik madde (TFM), toplam flavonoid madde (TFlM) ve enzim inhibitör aktiviteleri (tirozinaz, AChE ve BChE enzim inhibitör aktivitesi) spektrofotometrik olarak çalışılmıştır. E. chrysantha'nın metanol (MeOH) ekstresinde TFM, TFIM, FRAP ve CUPRAC değerleri sırasıyla 325μg GAE/g numune, 472 mg QE/g numune, 610 μM Troloks/g numune, 1115μM Troloks/g numune olarak tespit edilmiştir. E. chrysantha'nın MeOH ekstresinin (0.1177 ± 0.027 mg/mL) standart olarak kullanılan BHT'ye (0.0317 ± 0.013 mg/mL) yakın radikal temizleme aktivitesine sahip olduğu bulunmuştur. AChE ve BChE inhibisyonu tayininde, galantamin standardına en yakın IC50 değeri özellikle MeOH ekstresinde gözlenmiştir. İlave olarak, CHCl3 ekstresinin agar kuyucuk ve sıvı mikrodilüsyon yönteminde Bacillis subtilis üzerinde antimikrobiyal etki oluşturduğu belirlenmiştir. Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlar ışığında E. chrysantha'nın hiperpigmentasyon ve nörodejeneratif hastalıklar gibi tıp alanında değerlendirilme potansiyelinin yanında, kozmetikte, farmakolojide ve besin endüstrisinde de değerlendirilebilecek değere sahip olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Apiaceae, Bitki, Fitoterapi, Kolinesteraz, Tirozinaz

ApiaceaeEchinophora chrysanthaEczacılık+4
Osman Şahin
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Arı zehrinin kanser hücreleri üzerine sitotoksik etkisinin araştırılması

Apiterapi arı ürünleri ile çok çeşitli tedavi yöntemlerini ifade eden bir terim olup, geleneksel ve tamamlayıcı tıp içinde yer almaktadır. Arı zehri (apitoksin), bal arılarının önemli bir savunma silahı olup, biyolojik aktivite potansiyeli yüksek olduğu için kanser ve pek çok tedavi içinde umut vaat edici doğal bir ajandır. Bileşimini düşük molekül ağırlıklı protein ve peptitlerden oluşturmaktadır. Arı zehri içeriği arı türlerine göre, arı türleri de coğrafyaya göre farklılık gösterebilmektedir. Yapılan bu araştırmada, Anadolu bal arısı ırkına ait ham arı zehrinin bazı kanser hücrelerine karsı sitotoksik etkisi ilk kez araştırıldı. Bu amaçla metastatik meme kanser (MDA-MB-231) ve karaciğer kanser (HepG2) hücreleri ile sağlıklı fibroblast (NIH/3T3) hücre hatları çalışmada kullanıldı. Her üç hücre hattında sitotoksisite testleri için ([3-(4,5-dimetiltiazol-2-il)]-2,5-difenil tetrazolyum bromür (MTT), mitokondriyal membran potansiyeli için MitoTracker ve apoptoz/nekroz için annexin V/PI kullanıldı. Elde edilen tüm veriler değerlendirildiğinde çalışmada kullanılan ham arı zehrinin normal hücrelere kıyasla kanser hücrelerini daha seçici bir şekilde tahrip ettiği, mitokondrinin aktivitesini ortaya koyan önemli parametrelerden biri olan mitokondri membran potansiyelinde (MMP) değişime neden olduğu ve hücre morfolojisini hücre büyüklüğü ve içeriğini azaltacak şekilde etkilediği tespit edildi. Pozitif bulguların elde edilmesiyle arı zehrinin metastatik meme ve karaciğer kanserini üzerindeki sitotoksik potansiyeli belirlendi. Bulgular alternatif ve tamamlayıcı tıp açısından önemli veriler sağlayacak ve böylece bölgeye ait bu doğal ürünün daha etkin şekilde değerlendirilmesinin yolu açılacaktır.

ApiterapiApoptozisArı zehirleri+7
Esra Birinci
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Testosteron tayinine yönelik moleküler baskılanmış polimerin hazırlanması

Yüzde 90 – 95 oranında testislerden salgılanan androjen grubu bir steroid hormon olan testosteron, karbohidrat, lipid ve protein metabolizması üzerinde etkin role sahiptir. Testosteron düzeyindeki anomaliler, diyabet, obezite, osteoproz, kalp yetmezliği ve hatta kardiyal ani ölüm gibi hayati sonuçlar doğurur. Öte yandan testosteron, çevresel örneklere karışmak suretiyle endokrin bozucu aktivite gösterir. Bu nedenle, testosteronun doğru ve güvenilir tayini büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada, serum gibi kompleks biyolojik matriksler ile su, sediment gibi çevresel örneklerdeki testosteronun belirlenme ve kantitatif tayinine olanak sağlayacak testosteron baskılanmış p(HEMA-MAAL) nanopartiküllerin sentezi, sürfaktansız emülsiyon polimerizasyonu ilegerçekleştirilmiştir. Bu amaçla, fonksiyonel monomer olarak metakriloilamido-L-alanin (MAAL), monomer olarak 2-hidroksietilmetakrilat (HEMA), çapraz bağlayıcı olarak etilenglikol dimetakrilat (EGDMA) ve kalıp molekül olarak testosteron (TSN) kullanılmıştır. Kalıbın uzaklaştırılmasının ardından sentezlenen TSN baskılanmış p(HEMA-MAAL) nanopartiküller, Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM), boyut analizi (Zeta Sizer), Fourier Dönüşümlü Infrared Spektroskopisi (FTIR) ve termal gravimetrik analiz (DTA-TGA) kullanılarak karakterize edilmiştir. Daha sonra TSN-baskılanmış p(HEMA-MAAL) nanopartiküller ile adsorpsiyon koşullarını optimize etmek amacıyla sorbent miktarı, süre, derişim ve sıcaklık gibi parametrelerin adsorpsiyona etkisi incelenmiştir. Sentezlenen TSN baskılanmış p(HEMA-MAAL) nanopartiküller kullanılarak 2,5 mg gibi çok az miktarda sorbent ile 4 saat gibi bir sürede testosteron adsorpsiyonunun tamamlanabileceği, adsorpsiyon kapasitesinde anlamlı bir değişim olmaksızın TSN baskılanmış p(HEMA-MAAL) nanopartiküllerin etkin şekilde tekrar tekrar kullanılabileceği belirlenmiştir.

Testosteron
Volkan Yetgin
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Science
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Wharton jölesi mezenkimal kök hücrelerinin endotel hücrelere farklılaşmasında antioksidan moleküllerin rolünün incelenmesi

Giriş ve amaç: Rejeneratif tıp alanında kök hücre terapisinin başarısı, stres ortamında kök hücrelerin hayatta kalma ve hasarlı dokuları yenileme yetenekleri ile ilişkilidir. Kök hücrelerin işlevsel olarak olgunlaşmış erişkin hücrelere farklılaşması sırasında hücre içinde farklı metabolik süreçlerin devreye girdiği bilinmektedir. Kök hücre farklılaşma sürecinde olası metabolik değişim sürecini tetikleyen en önemli faktörlerden birinin hücrelerin maruz kaldığı oksidatif stres olduğu ileri sürülmektedir. Ancak kök hücrelerin endotelyal hücrelere farklılaşması esnasındaki oksidatif metabolizma değişimleri henüz net olarak tanımlanmamıştır. Çalışmamız ile multipotent mezenkimal kök hücrelerin (MKH) endotelyal hücrelere farklılaşma sürecindeki reaktif oksijen tür (ROT) düzeylerinin ve antioksidatif enzim aktivite değişimlerinin belirlenmesi amaçlandı. Ayrıca oksidatif stres üzerinde etkili olabilecek uygulamaların hücre canlılığı ve farklılaşma sürecine etkilerinin belirlenmesinin yanı sıra, WJ-MKH' lerinin izolasyonu, endotelyal hücrelere farklılaşması ve karakterizasyonu için uygulanabilir etkin bir protokolün kendi laboratuvar koşullarımızda oturtulması da hedeflendi. Yöntemler: Göbek kordonu Wharton jölelesinden (WJ) enzimatik ve eksplant yöntemi ile MKH'ler elde edilerek, proliferasyon kapasitesileri karşılaştırıldı. İzolasyon sonrası MKH karekterizasyonu için CD44, CD90, CD105 yüzey antijenlerinin gen ve protein ekspresyon düzeyleri kantitatif PZR, immunohistokimya ve akış sitometrisi yöntemleri ile gösterildi. Elde edilen MKH'lerin endotelyal hücrelere farklılaştırılma sürecine antioksidan moleküllerin etkisinin incelenmesi için N-asetil sistein (NAC), askorbik asit (AAP) ve sodyum selenit (NaSe) uygulamasının etkileri değerlendirildi.Kök hücrelerin kendi kendini yenileme ve farklılaşması sürecinde hücresel MDA, total ROT miktarı ve antioksidan enzim aktivite düzeylerinin değişimi fotometrik ve florometrik olarak incelendi. Antioksidan enzimlerin gen ekspresyon düzeyleri kantitatif PZR ile değerlendirildi. Ayrıca H2O2 ile oluşturulan oksidatif stres modelinde kök hücrelerin ve progenitör endotelyal hücrelerin reaktif oksijen türleri yanı sıra CAT, SOD ve GPx enzimlerinin değişimleri de analiz edildi. Bulgular: WJ-MKH ve entotelyal hücre karakterizasyonu kapsamında yapılan deneylerde ileri pasaj sayısının (>4-5) MKH karakterizasyonunda azalmaya yol açtığı saptandı. WJ-MKH'lerinde NAC (2mM) hücre canlılığı artırdığı gözlendi (p<0.05) Endotelyal hücrelerde ise NAC ve askorbik asit uygulaması hücre canlılığını sırası ile ortalama ~%40 ve ~%20 oranında artırırken, Na-selenit uygulamasının olumlu bir etkisi görülemedi. Endotelyal hücrelerde total ROT ve MDA miktarının WJ-MKH'lerine göre sırası ile ortalama~ 7 ve ~ 2 kat arttırdığı belirlendi. Endotelyal farklılaşma sürecinde katalaz ,glutatyon peroksidaz enzim aktivitelerinin anlamlı arttığı gösterildi (p<0,05). Oksidatif stres oluşturmak amacı ile üç saatlik H202 (300 µM) uygulamasının kök hücre canlılığını kontrol grubuna göre ~%60 oranında azalttığı ve antioksidan enzim düzeylerini belirgin olarak düşürdüğü gösterildi. NAC, uygulamasının WJ-MKH'lerini H202 toksisitesine karşı koruduğu ancak endotelyal farklılaşması indüklenmiş hücrelerde ise oksidatif stres düzeyini tam olarak baskılayamadığı gözlendi. Sonuç: Sonuç olarak literatür taramalarımıza göre bu tez çalışması ile ilk kez NaSe, AAP ve NAC uygulamalarının WJ-MKH'lerinin kendi kendini yenilemesi ve endotelyal farklılaşma süreci üzerine etkileri gösterildi. WJ-MKH lerin izolasyon protokolü laboratuvar koşullarımızda optimize edilerek, elde edilen hücrelerin MKH karakterleri protein ve gen ekspresyonları düzeyinde gösterildi. Endotelyal farklılaşma protokolü kendi laboratuvar koşullarımızda uygulanabilir hale getirilerek, bu süreçteki oksidatif strese bağlı metabolik değişimler belirlendi. Çalışmamız ile elde edilen veriler ve protokollerin daha sonra planlanabilecek rejeneratif tıp uygulamaları kapsamındaki projeler için temel bir basamak oluşturabilecek kapasitede olduğu düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Wharton Jölesi, Mezenkimal Kök Hücre, Endotelyal Farklılaşma, Oksidatif Stres

AntioksidanlarEndotelyal hücrelerHücre farklılaşması+3
Özge Tezcan
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Baş ve boyun kanser hücrelerinin hipoksik mikroçevresinde HIF-1a ile ilişkili mitokondriyal glukoz metabolizmasının rolünün incelenmesi

Giriş: Son derece agresif bir malign tümör olan oral skuamöz hücreli karsinom, baş ve boyun kanserlerinin bir alt türüdür ve dünya çapında 6.sırada yer almaktadır. Oral kanserlerin tedavisinde kullanılan temel tedavi yöntemleri cerrahi, radyoterapi ve/veya kemoterapidir. İlaçların yeniden konumlandırması FDA-onaylı mevcut ilaçların, başta kanser olmak üzere farklı hastalıkların tedavisindeki potansiyel etkilerini belirlemek amacıyla kullanılan bir ilaç tasarım yöntemidir. Bu kapsamda Tip 2 diyabet tedavisinde kullanılan Metformin ve laktik asidoz tedavisinde kullanılan Dikloroasetat, FDA onaylı metabolik ajanlardır ve tümör metabolizması üzerindeki etkileri nedeniyle kanser tedavisinde kullanılabilecek potansiyele sahiplerdir. Amaç: Bu çalışmanın amacı; oral skuamöz hücreli karsinom hücre hattında (UPCI-SCC-131) Metformin ve Dikloroasetat'ın hücre canlılığı, HIF-1α and PDK-1 ekspresyonları ve mitokondiyal metabolizma üzerindeki etkilerinin incelenmesidir. Yöntem: İlk olarak, UPCI-SCC-131 hücreleri normoksik (%20 O2, 37ﹾ) ve hipoksik koşullar (%1 O2, 37ﹾ) altında 72 saat boyunca farklı konsantrasyonlarda Metformin ve Dikloroasetat ile muamele edildi ve IC50 değerleri belirlendi. Metformin ve DCA kombinasyonlarının sinerji gösterip göstermediği CompuSyn software ile incelendi. Belirlenen ilaç dozları 48 saat boyunca hücrelere uygulandıktan sonra HIF-1α ve PDK-1 mRNA ekspresyon düzeyleri Real-Time PCR; protein ekspresyon düzeyleri ise Western Blot yöntemi ile incelendi. Bunun yanı sıra ilaçların metabolizma üzerindeki etkileri Seahorse XF Analyzer ile değerlendirildi. Bulgular: Metformin ve Dikloroasetatın normoksik koşullardaki IC50 değerleri sırasıyla 4mM ve 30mM iken; hipoksik koşullarda 14mM ve 40mM bulundu. Tüm kombinasyon gruplarındaki CI değerlerinin (0,46-0,80) 1'in altında olması, UPCI-SCC-131 hücrelerinde Metformin ve DCA'nın hücre canlılığı üzerinde sinerjistik bir etkiye sahip olduğunu gösterdi. Metformin uygulaması sonucunda UPCI-SCC-131 hücrelerinde HIF-1α ve PDK-1 mRNA ekspresyon düzeylerinin değişmediği, protein ekspresyon düzeylerinin ise anlamlı olarak azaldığı belirlendi. Dikloroasetat uygulanan hücrelerde ise PDK-1 mRNA ve protein ekspresyonlarının anlamlı olarak azaldığı, HIF-1α protein ekspresyon düzeylerinin ise doza bağlı olarak azaldığı belirlendi. Ek olarak, metabolik akış deneyleri uygulandığında ise UPCI-SCC-131 hücrelerinin hücresel fenotipinin Metformin kullanımı ile glikolitik yöne kaydığı, Dikloroasetat kullanımı ile enerjitik yöne kaydığı gösterildi. Sonuç: Sonuç olarak elde ettiğimiz verilerin gelecekte oral skuamöz hücreli karsinom metabolizmasını hedef alan ve anti-tümörijenik özelliklere sahip yeni terapötik kombinasyonların geliştirilmesine katkıda bulunacağını öngörmekteyiz.

Antineoplastik ajanlarAğız mukozasıAğız neoplazmları+6
Şeniz İnanç Sürer
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Tip 1 diabetes mellitus hastalarında serbest ve bioyararlanılabilir vitamin D düzeyleri

Amaç: Tip 1 Diabetes Mellitus (Tip1-DM) çocuklarda en sık görülen kronik hastalıklardan biridir. Etyopatogenezi aydınlatılmaya çalışılırken Tip1-DM'li çocuklarda total 25-hidroksi vitamin D (25(OH)D) düzeylerinin düşük olduğu ve pankreatik beta hücrelerinde de vitamin D reseptörü bulunduğu saptanmıştır. Vitamin D düzeyleri ile diabet oluşumu arasındaki ilişkiyi değerlendiren çalışmalarda çelişkili sonuçlar elde edilmiştir. Yakın zamanda ki bilimsel çalışmalarda serum total 25(OH)D düzeyleri yerine "serbest 25(OH)D fraksiyonu" ve "bioyararlanılabilir 25(OH)D" düzeylerinin kullanılmasının etkin 25(OH)D düzeylerini göstermek açısından daha doğru olacağı ifade edilmiştir. Bu çalışma da; Tip1-DM'li çocuk hastalarda bioyararlanılabilir 25(OH)D ve hesaplanmış serbest 25(OH)D fraksiyonlarını ve bu fraksiyonların Tip1-DM etyopatogenezindeki olası rollerini incelemek istedik. Yöntemler: Çalışmaya yeni tanı almış 47 Tip1-DM'li hasta (21 kız ve 26 erkek, yaş ortalaması: 9.70±4.26) ve 61 sağlıklı kontrol (26 kız ve 35 erkek, yaş ortalaması: 9,13±4.43) dahil edildi. Tüm çalışma grubundaki kişilerin serumlarında total 25(OH)D, D vitamini bağlayıcı globulin (DBP) ve albumin düzeyleri ölçüldü. 25(OH)D'nin serbest fraksiyonu ve bioyararlanılabilir 25(OH)D düzeyleri; 25(OH)D'nin DBP ve albumine bağlanma afinite sabiteleri kullanılarak hesaplandı. Bulgular: Tip1- DM hastalarındaki ortalama total 25(OH)D düzeyi kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşüktü (sırası ile 17,36±5,91 ng/ml ve 22,02±7,38 ng/ml, p=0,0006). Hesaplanmış serbest 25(OH)D düzeyleri hastalarda 47,36±35,14 pmol/L iken, kontrol grubunda 65,6±35,55 pmol/L (p<0,01) idi. Bioyararlanılabilir 25(OH)D düzeyleri hastalarda 18,01±13,38 nmol/L iken, kontrol grubunda 26,97± 14,01 nmo/L olarak saptandı (p=0,0011). Sonuç: Çalışmamızda Tip1-DM hastalarında total, hesaplanmış serbest ve bioyararlanılabilir 25(OH)D düzeylerinin düşük olduğu, D vitamininin tüm fraksiyonlarındaki bu düşüklüğe rağmen, bioyararlanılabilir 25(OH) D düzeylerinin D vitamini eksikliği için daha iyi bir gösterge olarak kullanılabileceği ve düşüklüğünün Tip1-DM etyopatogenezinde rolü olabileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Tip 1 diabetes mellitus, bioyararlanılabilir D vitamini, hesaplanmış serbest D vitamini, D vitamni eksikliği.

BiyoyararlanımDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1+2
Nazlı Otuzaltı Yasak
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Β-amiloid peptid varlığında nöronal kalsiyum/kalmodulin-bağımlı Protein Kinaz 2 (CaMK-II) değişimlerinin nörodejenerasyon sürecine etkisi

Demansın en yaygın şekli olarak karşımıza çıkan Alzheimer hastalığı (AH) bilişsel fonksiyon azalmasının görüldüğü ilerleyici bir nörodejenerasyon durumudur. Hafızanın oluşturulmasında CaMK-II kilit bir enzim olup hem geçmiş hem de şimdiki hücresel aktiviteyi temsil eden "sürekli" bir kalsiyum sinyallemesinin dinamik doğasına özgü, geçici bilgileri entegre ettiği ileri sürülmektedir. Ancak, dört izoformu olan CaMK-II enzim sinyalinin yokluğunda veya değişiminde hücresel aktivite/fizyolojinin nasıl etkilendiği henüz net olarak tanımlanamamıştır. Bu tez projesinde, in vitro Alzheimer modeli oluşturularak, ekstraselüler Aβ1-42 varlığının, nöronal CaMK-II izoform değişimleri ve hücre canlılığı üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. SH-SY5Y hücrelerine, önceden agrege edilmiş Aβ1-42 peptidi 72 saat süresince uygulandı. CaMK-II enzim inhibitörü KN93 varlığı ve yokluğunda MTT ve LDH testi ile hücre canlılığı ve hücre kültür ortamındaki kalsiyum düzeyi fotometrik olarak değerlendirildi. CaMK-II enzimi alfa, beta, gama ve delta izoformlarının m-RNA ekspresyon değişimleri RT-PCR yöntemi kullanılarak belirlendi. Hücresel beta ve alfa izoformlarının değişimi ELISA yöntemi ve immünfloresan mikroskopi ile değerlendirildi. 10 µM Aβ1-42 uygulaması hücre canlılığını %50 oranında azaltırken LDH salınımını benzer oranda arttırdı (p<0,05). KN93 uygulaması ise Aβ1-42 toksisitesine karşı koruyucu etki göstermedi. Aβ1-42 uygulamasının, CaMK-II enzimi mRNA ekspresyonlarını kontrol grubuna göre belirgin azalttığı (p<0,05), alfa izoformunun hücresel birikimine neden olduğu belirlendi. Bu tez çalışması ile literatür taramamıza göre ilk kez, Alzheimer hastalığının temel patolojik bulgularından olan amiloid plakları oluşturan Aβ peptidlerin toksik konsantrasyonlarda CaMK-II enziminin izoformlarının ifadesini ve düzeyini değiştirebildiği gösterildi. Nöronal CaMK-II enzim izoform değişimlerinin hücre sağ kalımında kritik bir basamak olduğu ve hücrenin kendisini koruması için tetiklendiği düşünülebilir.

AmiloidHücre ölümüKalmodulin+2
Elif Istırman
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vücut kitle indeksi ve bel/kalça oranına göre sağlıklı obez ve non-obezlerde inflamatuar durumun prokalsitonin ve neopterinle değerlendirilmesi

Obezite vücuttaki yağ miktarının fazlalılığı olarak tanımlanmıştır ve kardiyovasküler hastalıklar açısından bağımsız bir risk faktörü olduğu bilinmektedir. Obezite gelişmiş ülkeler başta olmak üzere tüm dünyada artan prevalans hızı ve sebep olduğu riskler açısından günümüzün önemli tartışılan sağlık sorunlarındandır. Obez hastalarda hipertansiyon, hiperlipidemi, hiperürisemi, bozulmuş açlık glukozu, glukoz intoleransı ve tip 2 diabetes mellitus gibi birçok hastalık riski artışı meydana gelmektedir. Obezitenin bir inflamatuvar durum oluşturması bu hastalıkların patogenezindeki artışın sebeplerinden olabilir.Bu çalışmada inflamasyonun kardiyovasküler hastalıklar için risk oluşturduğu bilindiğinden, fazla kilolu ve normal kilolu sağlıklı bireylerdeki VKİ ve BKO'ya göre inflamasyon belirteçleri olan high sensitive-CRP (hs-CRP), NP, PCT düzeylerinin karşılaştırılması amaçlandı.Bu çalışmaya vücut kitle indeksi (VKİ) ve bel kalça oranı (BKO) değerlerine göre sınıflandırılan 67 sağlıklı yetişkin dahil edildi. Olgular, VKİ değerlerine göre 21 normal kilolu (VKİ?25), 22 fazla kilolu (VKİ 25-29.9) ve 24 obezden (VKİ?30) oluşan üç gruba ayrıldı. Ayrıca santral obeziteyi saptamak için olgular BKO değerlerine göre cut-off değeri 0,9 alınarak 2 gruba ayrıldı. Bu gruplar arasında inflamatuvar belirteçlerinden C-reaktif protein (CRP), neopterin (NP) ve prokalsitonin (PCT) düzeylerinde fark olup olmadığı araştırıldı.Vücut kitle indeksine göre oluşturulan gruplar arasında CRP ve PCT düzeyleri arasında anlamlı farklılıklar saptanırken (p<0.05), BKO değerlerine göre oluşturulan gruplar arasında saptanan istatistiksel açıdan anlamlı değildi.Obezitenin genel olarak bir inflamatuvar duruma neden olabileceği bu çalışmayla gösterildi. Ancak bu farkın yağ dağılımından ziyade obezite derecesiyle daha yakından ilişkili olabileceği ve örnek sayısı artırılarak daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğu sonucuna varıldı.

C reaktif proteinNeopterineObezite
Murat Çağlayan
Bolu Abant Izzet Baysal University
2008
00
Master'sOpen AccessEN

The effect of miRNAs on autophagy in ovarian cancer

Ovarian cancer ranks eighth among the most frequently diagnosed cancer types in women worldwide. Despite the effective application of current treatment methods, about half of ovarian cancer patients survive for an average of five years after diagnosis. Therefore, it is necessary to discover new drugs and new treatment methods to combat this deadly disease and to reveal the mechanism of ovarian cancer in detail. In this context, within the scope of the thesis, it was aimed to investigate autophagy, which is a cell death mechanism, after transfection of ovarian cancer cells (SKOV-3) with miRNA-155. Within the scope of this thesis study, SKOV-3 ovarian cell models with miRNA-155 mimic or miRNA-155 inhibitor transfection were created. In addition, transfected SKOV-3 cell groups incubated under normoxic or hypoxic conditions were treated with different concentra-tions of Chloroquine or Camptothecin. Cell migration rates, cell proliferation, autophagy flux and morphological changes were investigated in these cell groups. Overexpression of miRNA-155 significantly increased proliferation in SKOV-3 cells, whereas suppression of miRNA-155 or administration of Chloroquine or Camptothecin significantly inhibited cell proliferation. Likewise, cell migration rates of SKOV-3 cells were found to increase significantly after miRNA-155 overexpression. Under normoxic and hypoxic conditions, overexpression of miRNA-155 in SKOV-3 cells decreased the rate of autophagy, whereas suppression of miR-NA-155 triggered the autophagic pathway. Therefore, the obtained results show that miRNA-155 has an important anti-cancer role in the proliferation of SKOV-3 cells, the rate of cell migration and triggering the autophagy mecha-nism. In this context, detailed experimental studies are envisaged to examine the autophagy mechanism of SKOV-3 cells triggered by suppression of miRNA-155 at the molecular level.

Micro RNANeoplasmsAutophagy+2
Stephen Damola Arıyeloye
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

MCF-7 hücrelerinde oksidatif hasara karşı cisplatin ile kombinasyonda resveratrolün sinerjik etkisi ve oksidatif stres indeksi

Dünya genelinde, kardiyovasküler hastalıklardan sonra en çok ölüme kanser neden olmaktadır. Meme kanseri, kadınlarda en sık rastlanan kanser türü olması nedeni ile önemli bir sağlık problemidir. Cisplatin (CDDP); akciğer, rahim, meme, testis ve beyin kanseri gibi pek çok kanser türüne karşı sıklıkla uygulanan bir kemoterapi ajanıdır. Cisplatin, hücrelerde DNA hasarı ve oksidatif stres oluşturarak etki göstermektedir. Resveratrol (RSV), kuvvetli antioksidan özelliğe sahip olan, stilbenler grubuna ait bir flavonoiddir. RSV'nin anti-kanser, östrojenik/anti-östrojenik, anti-inflamatuvar, anti-koagulant ve dolaşım sistemini koruyucu gibi pek çok biyolojik aktiviteye sahip olduğu belirlenmiştir. Bu tez çalışması kapsamında, CDDP ve RSV'nin kombinasyon halinde kullanımının, MCF-7 meme adenokarsinom hücreleri üzerindeki apoptotik ve oksidatif stres oluşturucu etkileri ele alınmıştır. CDDP ve RSV'nin MCF-7 hücreleri üzerindeki sitotoksik etkilerinin belirlenmesi amacı ile MTT yöntemi kullanılmıştır. MTT deneyi sonucunda CDDP ve RSV'nin IC50 değerleri sırasıyla 96±12 μM ve 180±16 μM olarak hesaplanmıştır. Elde edilen IC50 değerlerinin yüzdeleri üzerinden KM30 (28,8 μM CDDP + 54 μM RSV) ve KM40 (38,4 μM CDDP + 72 μM RSV) kombinasyonları oluşturulmuştur. CDDP, RSV ve kombinasyonların hücreler üzerindeki apoptotik etkileri, Annexin/PI, MMP ve TUNEL yöntemleri ile belirlenmiştir. KM40 kombinasyonu, apotozun belirlemesi amacı ile yapılan tüm deneylerde, CDDP ve RSV'nin tek başına uygulandığı gruplardan daha yüksek oranda apoptoza neden olmuştur. Maddelerin hücrelerin oksidatif dengeleri üzerindeki etkilerinin belirlenmesi amacı ile Total Antioksidan Durum (TAS) ve Total Oksidan Durum (TOS) kolorimetrik yöntemleri kullanılmış ve bu deneylerden alınan veriler kullanılarak Oksidatif Stres İndeksi (OSI) hesaplanmıştır. Kombinasyon uygulanan hücre grupları (KM30: 0,70, KM40: 1,60), tek başına cisplatin uygulanan grup (OSI: 1,97) ile kıyaslandığında, oksidatif stresin azaldığı belirlenmiştir. Sonuç olarak düşük doz CDDP ve RSV içeren KM30 ve KM40 kombinasyonları, apoptotik ölümü indükleyerek MCF-7 hücre büyümesini sinerjistik bir şekilde inhibe etmiş ve hücrelerde CDDP aracılığı ile oluşan oksidatif stresi azaltmıştır.

ApoptozisHücre dizisiHücreler+7
Arda Sever
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan serumundan paraoksonaz 1 izoenziminin saflaştırılması ve bazı bitki ekstrelerinin enzim aktivitesi üzerine etkilerinin incelenmesi

Paraoksonaz 1 (E.C.3.1.8.1; PON1) metabolizmada önemli bir organofosfat hidrolizleyicisi olarak görev yapan ve yapısında 2 adet Ca2+ bulunduran HDL bağımlı bir metaloenzimdir. Enzim HDL'yi oksidasyondan koruduğu gibi LDL'yi de koruyarak aterosklerotik lezyonların oluşumunu engelleyen hayati bir öneme sahiptir. Tez çalışması kapsamında Crataegus tanacetifolia, Rumex acetosella, Thymus sibthorpii ve Asphodeline taurica bitkilerinden hazırlanan ekstrelerin antioksidan özellikleri belirlendi. Bitki ekstrelerinin antioksidan kapasitelerini belirlemek için; demir indirgeme, FRAP, CUPRAC, ABTS, DPPH, DMPD, bipiridil, süperoksit anyon radikali giderme, total fenolik bileşik miktar tayini ve total antioksidan aktivite tayini yöntemleri uygulandı. Aynı zamanda LC/MS-IT-TOF yöntemiyle bitki ekstrelerinin moleküler içeriği tespit edilerek belirlenen etken maddelerle PON1 izoenziminin muhtemel etkileşimleri in silico çalışmalar ile gösterildi. Daha sonra PON1 izoenzimi, insan serumundan sırasıyla, amonyum sülfat çöktürmesi, DEAE-Sephadex A-50 iyon değişim ve Sephadex G-100 jel filtrasyon kromatografisi kullanılarak %5,49 verimle saflaştırıldı. Saflaştırma katsayısı yaklaşık 79,54 ve spesifik aktivitesi 2612,22 EU/mg protein olarak hesaplandı. PON1 izoenziminin saflığı SDS-PAGE yöntemi ile kontrol edilerek alt birim molekül kütlesi 43 kDa olarak belirlendi. Bitki ekstrelerinin enzimin paraoksonaz aktivitesi üzerine in vitro etkileri Aktivite (%) – [Ekstre] grafiklerinde gösterildi. En yüksek aktivite değerini Rumex acetosella bitkisinin etanollü ekstresi, en düşük aktivite değerini ise Asphodeline taurica'nın sulu ekstresi gösterdi. Son olarak kullandığımız bitki ekstrelerinin mitokondriyal aktivite testi (MTT) ile sitotoksisite düzeyleri hesaplandı. Anahtar Sözcükler: Paraoksonaz 1, Enzim saflaştırma, Enzim aktivitesi, Docking, Antioksidan aktivite, MTT

AntioksidanlarBitki özütüEnzimler+3
Oya Büyükemir
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı tiyazol türevlerinin biyokimyasal etki mekanizmalarının araştırılması

Dünyada her yıl yaklaşık 12 milyon insana kanser teşhisi konulmaktadır aynı zamanda yıllık 7 milyon hasta kanserden ölmekte ve 25 milyon kişi kanser tanısı ile yaşamaktadır. Şimdiye kadar antikanser ajan olarak birçok kemoterapötik ilaç geliştirilmiştir ancak birçoğu kanser hücrelerine karşı spesifik olmaması ve normal hücrelere karşı toksisitesinin yüksek olması sebebiyle kanser tedavisinde yetersiz kalmaktadır. Bu sebeplerden ötürü daha spesifik ve daha az toksik antikanser ajanların geliştirilmesine duyulan ihtiyaç her geçen gün artmaktadır. Tiyazol halkası, biyolojik olarak aktif bileşiklerin yapısında bulunması nedeni ile yeni ilaç tasarımında oldukça önemli bir yere sahiptir ve tiyazol halkasının belirli bir konumundaki sübstitüentler biyolojik aktivitesini önemli derecede etkilemektedir. Tiyazollerin, antibakteriyel, antifungal, anti-inflamatuar, antitümör, antitüberküloz, antidiyabetik, antiviral ve antioksidan gibi birçok biyolojik aktivite gösterdiğine dair çalışmalar bulunmaktadır. Antikanser etkili dasatinib, bleomisin, ixabepilone ve tiazofurin yapılarında tiyazol halkası taşımaktadırlar. Ayrıca son zamanlarda tiyazol halkası taşıyan bileşiklerin apoptotik mekanizmayı indükledikleri de bulunmuştur. Bu çalışmanın amacı, sentezlenen tiyazol türevlerinin sitotoksik, apoptotik ve gen ekspresyon etkilerinin değerlendirilmesidir. Tiyazol türevi elde edilen bileşiklerin MTT deneyi ile A549, PANC-1 (kanser hücre hatları) ve CCD-19lu ve hTERT-HPNE (normal hücre hatları) hücrelerine karşı sitotoksisiteleri araştırılmıştır. Önemli sitotoksik etki gösteren bileşiklerin; akım sitometrisi yöntemleri ile apoptotik etkileri değerlendirilmiş akabinde apoptotik ve hücre proliferasyonunda rol alan genler üzerindeki etkileri araştırılmıştır.

Antineoplastik ajanlarApoptozisBiyokimya+4
Büşra Ekselli
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Metiltiyazol türevlerinin antikanser ve antiinflamatuvar aktivitelerinin değerlendirilmesi

İnflamatuvar yanıtlar; malign dönüşüm, invazyon ve metastaz olmak üzere kanser gelişiminin farklı aşamalarında belirleyici rol oynamaktadır. Günümüzde tercih edilen antiinflamatuvar ve antikanser etkili ilaçların yüksek toksisite, düşük etkinlik ve ilaç direnci nedeniyle kullanımı oldukça kısıtlıdır. Bu nedenle daha az toksik ve etkisi yüksek yeni mekanizmalara sahip antiinflamatuvar ve antikanser ilaç tasarlama çalışmaları önem kazanmıştır. Tiyozol türevi bileşikler, kanser tedavisinde kullanılan biyolojik olarak aktif önemli bileşiklerin yapısında bulunmasından dolayı yeni ilaç tasarımında oldukça önemlidir. Bu tez kapsamında, yeni sentezlenen 4-Metiltiyazol türevi bileşiklerin, siklooksijenaz (COX) ve lipoksijenaz (LOX) enzimleri üzerinde inhibitör etki potansiyelleri araştırılmıştır. Ayrıca sentezlenen bu bileşiklerin A549, C6 ve NIH/3T3 hücre dizileri üzerinde sitotoksite değerleri MTT metodu ile belirlenerek bileşiklerin antikanser aktiviteleri A549 ve C6 hücre dizilerinde değerlendirilmiştir. Anneksin V-FITC yöntemi ile ölçülen erken/geç apoptotik ve nekrotik hücre oranı, akım sitometrisi tarafından ölçülen mitokondriyal membran bütünlüğü ve kaspaz-3 aktivasyon düzeyleri değerlendirildiğinde BHD3 kodlu bileşiğin hem C6 hem de A549 hücre dizisi üzerinde pozitif kontrol sisplatine kıyasla etkinliğinin daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Aynı zamanda BHD3'ün COX-1, COX-2 ve LOX enzim aktivitesini inhibe ettiği gösterilmiştir. Çalışmamızdan elde edilen bulgular, BHD3 kodlu bileşiğin antiinflamatuvar ve antikanser etki potansiyeli taşıdığını göstermekte olup tiyazol türevi bileşikleri temel alan ilaç geliştirme çalışmalarına katkı sağlayacaktır. Anahtar Sözcükler: 4-Metiltiyazol türevleri, Antiinflamatuvar, Antikanser, Lipoksijenaz, Siklooksijenaz.

Antiinflamatuar ajanlarAntineoplastik ajanlarLipoksijenaz+3
Dilek Erdaş
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Akciğer kanserinde karboplatin ve kurkumin kombinasyonlarının oksidatif stres üzerindeki etkisi

Akciğer kanseri kadın ve erkeklerde kansere bağlı ölümlerin başında gelmektedir. Karboplatin (CARB), platin grubu antineoplastik ilaçlardan biri olup yumurtalık, akciğer ve beyin gibi birçok kanser tipinde kullanılan etkili bir kemoterapi ajanıdır. Kurkumin (CUR), antioksidan, antienflamatuar ve antiproliferatif özellikler gösteren doğal bir polifenol bileşiktir. Bu tez çalışmasında CARB ve CUR'nin kombinasyon halinde kullanımının CCD-19Lu insan normal akciğer fibroblast ve A549 insan akciğer adenokarsinom hücre hattındaki oksidatif strese olan etkileri incelenmiştir. CARB ve CUR'nin sitotoksik etkileri MTT yöntemiyle belirlenmiştir. CCD-19Lu'deki CARB ve CUR'un IC50 değerleri sırasıyla 200±16 µM; 150±12 µM; A549 için 100±9 µM; 60±8 µM olarak hesaplanmıştır. Oksidatif stresin belirlenmesinde Total Oksidan (TOS) / Total Antioksidan (TAS) durumları ölçülerek Oksidatif Stres İndeksi (OSI) hesaplanmıştır. Her iki hücre hattında da tek başına kullanılan CARB'nin OSI değerini artırdığı, CUR ile oluşturulan kombinasyonlarda ise OSI değerini aşağıya çektiği tespit edilmiştir. Oksidatif stresin diğer belirteçleri olan süperoksit dismutaz (SOD), redükte glutatyon (GSH) ve malondialdehit (MDA) düzeyleri analiz edilmiştir. A549 hücre hattında CUR ile oluşturulan (KM30; KM40) kombinasyon gruplarındaki SOD değerleri kontrole göre (1,086±0,09 U/mL) sırasıyla 0,891±0,02 U/mL; 0,912±0,01U/mL, GSH değerleri kontrole göre (0,3590±0,02 µM) sırasıyla 0,3870±0,03 µM; 0,3905±0,02 µM, MDA değerleri ise kontrole göre (1,050±0,05 µM) sırasıyla 0,740±0,04 µM; 0,622±0,02 µM tespit edilmiştir. Bu verilere göre çalışmamızda kullanmış olduğumuz kurkuminin tek başına kullanılan karboplatin ve kontrole göre OSI'i azalttığı ve hüresel hasarı en aza indirdiği görülmektedir. Anahtar Sözcükler: CCD-19Lu, A549, Karboplatin, Kurkumin, Oksidatif Stres

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıKarboplatin+4
Mine Ezer
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı şalkon türevlerinin biyokimyasal etki mekanizmalarının araştırılması

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre sadece 2018 yılında 18,1 milyon insana kanser teşhisi konulmuş ve 9,9 milyon insan kanser sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Evrimsel teoriler, kanserin oluşum, gelişim ve türlerinin yanı sıra, hücre ve doku düzeylerinde anlamak ve etkili tedaviler geliştirebilmek için kritik öneme sahiptir. Hayvanlar kanser gelişimini önlemek için evrimsel süreçte hücrelerinin popülasyonunu azaltabilecek güçlü tümör baskılayıcı mekanizmalar geliştirmiş de olsalar bu mekanizmalar kendiliğinden kanser ile savaşmakta zorluk çekebilmektedirler. Kanserler de direnç geliştirerek mekanizmalara dirençli hastalığın yeniden dirilmesine yol açabilir. Kanser tedavisi için evrimleşen kanserle birlikte daha az toksik daha çok anti-kanser etkiye sahip ilaç ve ajanlara ihtiyaç sürekli artmaktadır. Şalkonların, antinflamatuar, antimikrobiyal, antifungal, antioksidan, sitotoksik, antitümör ve anti-kanser aktiviteleri dahil olmak üzere birçok faydalı özelliğe sahip olduğu bildirilmiştir. Doğada gıda maddelerinde bulunması şalkonlara olan çalışmaları arttırmıştır. Bu çalışmamızda ilk defa sentezlenen şalkon türevlerinin MCF-7 (ER+), MDA-MB-231 (ER-) meme kanseri ve NIH/3T3, L-929 sağlıklı hücre hatlarında sitotoksik etkileri araştırılmıştır. Sağlıklı hücrelere duyarlı anti-kanser etkili bileşiklerin akım sitometrisinde apoptotik etkileri, RT-PCR'de gen ekspresyonları, E-Screen testi ile östrojenik etki mekanizmalarına bakılmış ve bileşiklerin ER bağlanma bölgesi Moleküler Docking ile gösterilmiştir.

Antineoplastik ajanlarApoptozisBiyokimya+6
Mehmet Onur Aksoy
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2020
00