
961
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Antik Yunan kahraman mitlerinde Odysseus
Gılgamış Destanı'ndan başlayarak, hikâyelerini yazının teminatı altına sokmuş her kültürün mitolojisinde kahramanlarla ilgili anlatıları bulmak mümkündür. Yapılan araştırmalar ile kahramanlık anlatılarındaki benzerlikler ve farklılıklar irdelenmiş olup, Odysseus'un kahramanlık başlığı altındaki özel konumu aktarılmıştır. Kahramanlık anlatılarını bir başlık altında toplamayı mümkün kılan ortak temaların tespit edilmesinde, büyük oranda Antik Yunan mitolojisinin kahramanları ve ek olarak Gılgamış, Marduk, Romulus, Aineias vb. örneklerle Sümer, Babil, Antik Roma vb. mitolojilerin de analojiyi kuvvetlendirmesi sağlanmıştır. Böylece hem kahramanlık mitlerine bir bütün olarak bakılabilmiş hem de Odysseus üzerine yoğunlaşılan bölümler ile mitolojik anlatılardaki farklı versiyonlara görsel aktarımlar da eklenerek, kahramanla ilgili bilgilerin önemli kısmı tek kaynakta toplanmıştır. Ayrıca, kahramanlık konusunu işleyen yayınların sunduğu ve genel kabul gören ortak temaların tekrardan incelenmesi ve bunlara Odysseus özelinde yapılan yorumların eklenmesiyle birlikte, temaların pratikte geçerli gibi görünmesine karşın, kahramanlığı tanımlamaya çalışırken sunulan önerilerin önemli bir kısmıyla çeliştiği gözlenmiştir. Diğer kahramanlarla da görülebilen çelişkiler Odysseus üzerinden incelendiğinde çok daha belirgin bir hâl almaktadır. Odysseus, metin içinde alt başlıklar halinde sunulan ortak temaları büyük oranda karşılayabilmekteyken, kahramanlık kavramını tanımlamaya çalışırken ileri sürülen; fedakârlık, dürüstlük, cesaret vb. özelliklerinden de bir o kadar mahrumdur. Odysseus kavramlar üzerinden ele alındığında kahramandan çok antikahramana uymaktadır. Bu sayede, kahraman kavramıyla ilgili sunulan tanımların mitolojik örüntülerden ziyade, kahramanlığa yönelik algılarla ilgili olduğu ileri sürülebilir. Odysseus ve diğer kahramanlarla ilgili yürütülen bu çalışma göstermektedir ki her kahraman içinde antikahramanı da barındırmaktadır. Bunun nedeni ise; kahramanların iyiyi tanımlamak için ihtiyaç duyulan idealize insan ile insanın kusurlu gerçekliğinin yarattığı çatışmayı sembolize etmesidir.
Vazo resimleri ışığında Antik Yunan savaş aletleri
MÖ 8. Yüzyılda Yunan polislerinde askeri düzenlerde önemli bir değişim yaşanmıştır. Bu değişimlerin bir sonucu olarak askeri düzenler artık soyluların yanında orta ve alt sınıfların da katılımıyla yeniden tanımlanmıştır. Bu dönemde hoplit sınıfının doğumu gerçekleşmiş ve silah teknolojiler büyük bir önem kazanmıştır. Antik Yunan toplumunun sosyal hayatının ve günlük yaşamının ayrılmaz bir parçası olan savaş pek çok sanat ve zanaat dalında ni bırakmıştır. İlk miğfer ve kalkanlar temsilleri Geç Geometrik Dönem Attika vazoları üzerindeki basit kompozisyonlarda ortaya çıkar. Siyah figür tekniğinin icadı ile birlikte miğfer, zırh ve silah gibi ekipmanlar belirli konu ve tasvirler içinde tüm çeşitlilikleri ile çizilmeye başlamıştır. Kırmızı figür stili ressamlara daha detaylı ve özgür çalışabilmeleri için yeni teknik avantajlar sunmuştur. Siyah figür stilindeki basmakalıp sahneler yerlerini kırmızı figürdeki detay ve konu çeşitliliği yönlerinden çok daha geniş olan yenilerine bırakmıştır. Böylece askeri sınıfların teçhizat ve silahlarının ayırt edici detaylarını kronolojik olarak takip etmek daha kolay hale gelmiştir. Bu tezin amacı, Antik Yunan askeri techizat ve silahlarını siyah ve kırmızı figürlü vazoları kronolojik bir düzen içinde takip ederek araştırmak ve onları tipolojik olarak sınıflamaktır.
MS 10.-11. yüzyıllarda Ekşi Höyük'te ağız ve diş sağlığı: Mezar uygulamaları ve iskelet kalıntılarının biyoarkeolojik değerlendirilmesi
Arkeolojik çalışmalarda, geçmiş toplulukların sosyal, kültürel ve ekonomik yapılarının anlaşılması ile beslenme alışkanlıklarının belirlenmesinde ağız ve diş sağlığı verileri önemli bir yere sahiptir. Benzer şekilde, gömü uygulamaları, mezar tipleri, gömü yönleri, beden ve baş pozisyonları gibi ritüel unsurlar da dönemin kültürel etkileşimlerini ve inanç sistemlerini yansıtma potansiyeli taşımaktadır. Bu tez, MS 10–11. yüzyıllara tarihlenen Ekşi Höyük mezarlık alanında gömülü bireylerin ağız ve diş sağlığı bulgularıyla mezar tipolojileri arasındaki ilişkileri inceleyerek, topluluğun beslenme alışkanlıkları ve ölü gömme uygulamaları üzerinden sosyo-kültürel yapısı hakkında çıkarımlar yapmayı amaçlamaktadır. Tez kapsamında, diş çürüğü, aşınma, periodontitis ve apse gibi biyoarkeolojik göstergeler üzerinden bireylerin beslenme alışkanlıklarının, cinsiyet ve yaş gruplarına göre farklılıkları değerlendirilmiştir. Özellikle Denizli çevresinde Bizans'tan Selçuklu dönemine geçiş sürecinde yaşanan sosyo-politik ve kültürel dönüşümlerin toplulukların beslenme alışkanlıklarına ve gömü uygulamalarına yansımış olabileceği varsayımı araştırmanın arka planını oluşturmaktadır. Bu çerçevede, mezar çeşitliliğinin sadece dini farklılıklardan değil, aynı zamanda toplumsal hiyerarşiyle ilişkili olup olmadığı da sorgulanmıştır. Mezar tipleri, yatırılış yönleri ve baş pozisyonlarındaki çeşitlilik, mezarlığın çok inançlı ya da farklı dönemlerde yaşamış topluluklar tarafından ortak kullanılmış olabileceğini düşündürmektedir. Ağız ve diş sağlığı bulguları, incelenen lezyonların özellikle basit toprak mezarda gömülü bireylerde daha yoğun olduğunu göstermiş ve bu durum, daha düşük sosyoekonomik koşullar, sınırlı beslenme çeşitliliği ve yetersiz ağız hijyeni ile ilişkilendirilmiştir. Cinsiyet ve yaş grupları arasında gözlemlenen bazı anlamlı farklar, yatay düzeyde bir toplumsal ayrışmayı işaret etse de dikey ve sistematik bir hiyerarşik yapıdan söz edebilmek için yeterli kanıt sunmamaktadır. Bulgular, mezar tipi tercihlerinin yalnızca inanç sistemlerinin gereklilikleri ile ilgili değil, aynı zamanda bireylerin yaşam tarzı ve toplumsal rollerine de bağlı olarak şekillenmiş olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Ekşi Höyük, MS. 10.-11. yüzyıl, mezar tipolojisi, ağız ve diş sağlığı, gömü gelenekleri
Antik Çağ'da Kuzey Pisidia'nın sosyo-ekonomik yapısının mekânsal analiz verileriyle değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, Kuzey Pisidia Bölgesi'ndeki (Eğirdir Gölü çevresi) antik yerleşim alanlarının geçmişte nasıl kullanıldığını ve ekonomik yapısının nasıl olduğunu bütünsel bir bakış açısıyla anlamak, açıklamak ve yorumlamaktır. Araştırma, coğrafi olarak Mikro Bölge olarak tanımlanan alanda bir vaka çalışmasıdır. Mikro Bölge, 2014-2022 yılları arasında F. Özcan tarafından yürütülen "Kuzey Pisidia Yüzey Araştırmaları (KPYA)" projesi kapsamında incelenen alan olarak tanımlanmıştır. Mikro Bölge'de Parlais, Prostanna, Bindaios, Malos, Timbriada ve Kapıkaya kent ve yerleşim alanlarının ilk insan izlerinden başlayarak Hellenistik, Roma İmparatorluğu, Geç Antik Çağ ve Erken Bizans İmparatorluğu dönemlerine ait arkeolojik verileri incelenmiştir. Çevresel arkeoloji ve peyzaj arkeolojisi yaklaşımlarını benimseyerek mekânsal analizler yoluyla kurgulanan bir araştırma modeli uygulanmıştır. Bu model, arkeolojik, numismatik, epigrafik ve diğer araştırmalardan elde edilen verilerin bir araya getirilmesi, katmanlaştırılması, haritalandırılması ve geçmişe yönelik tahmin analizlerini içermektedir. Böylelikle coğrafi bilgi sistemi (CBS) kullanılarak istatistiksel ve mekânsal analizlerle mikro bölgeye ait verilerin yoğunlukları ve dönemsel dağılımları incelenmiş, yerleşim ve ekonomik örüntüler analiz edilmiştir. Çalışmanın sonucunda, Kuzey Pisidia'da incelenen mikro bölgenin tarih boyunca stratejik bir öneme sahip olduğu ve bu nedenle savunma sistemlerinin geliştirildiği anlaşılmıştır. Çevresel faktörlerin, bölgenin yerleşim alanlarının seçimi ve ekonomik faaliyetlerde önemli rol oynadığı belirlenmiştir. Tüm çevresel koşullar göz önüne alındığında, tarımsal faaliyetlerin mikro bölgenin "kendi kendine yeterli" seviyede olduğunu, bölgenin itici ekonomik gücünün ise ormancılık ve su/ göl ekonomisine dayandığı düşünülmektedir.
Roma İmparatorluk Dönemi'nde Sagalassos ve Territoriumu'nda bulunan mezar sunakları: Tipoloji ve işlev
Önemli bir Pisidia kenti olan Sagalassos Burdur İli'nin Ağlasun İlçesi'nde Ak dağ ve Ağlasun dağının güney yamaçlarına kurulmuştur. Kent, arcosolium, lahit, chamosorium, ostothek ve anıtsal tipte zengin dekorasyona sahip motiflerle süslü mezarların bulunduğu doğu, batı, kuzey, güney yönlerinden kuşatılan 4 büyük nekropolis alanına sahiptir. Bu çalışmada, Sagalassos Kazı evi deposunda ve Burdur Müzesi'nde bulunan Roma İmparatorluk Dönemi'ne tarihlenen mezar sunakları tipolojik, işlevsel, epigrafik ve bezeme unsurları açısından derinlemesine ele alınarak tanıtılmıştır. Sagalassos ve territoriumlarında bulunan 28 adet mezar sunağının formları, ikonografik motifleri, dekorasyon özellikleri ve epigrafik verileri üzerine yapılan araştırmalar sonucunda mezar sahipleri hakkında genel bir kimlik tanımı yapılabilmiştir. Malzeme ve teknik özellikleri açısından incelenen mezar sunaklarının üretim yerleri hakkında genel bir içerik ortaya konulmuştur. Nekropolis alanlarında sunakların kullanım yerlerine yönelik yapılan çalışmalar neticisinde, mezar sunaklarının çeşitli tipte mezarların yakınlarında Roma İmparatorluk Dönemi boyunca kullanımda oldukları saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Sagalassos, Mezar Sunakları, Roma İmparatorluk Dönemi, Kimlik, Atölye
Kremna tarihi ve sikkeleri
Pisidia Bölgesi kentlerinden Kremna, Geç Hellenistik Dönem'de polis olmuş ve ilk sikkelerini Keraeitai ile birlikte MÖ 1. yüzyılın ortalarından itibaren gümüş olarak darp etmiştir. İlk bronz sikkelerini ise Galatia Kralı Amyntas'ın hakimiyetine girmesi ile üretmeye başlamış ve onun öldüğü tarih olan MÖ 25'e kadar devam ettirmiştir. 25 seri olarak üretilen bu sikkelerin içinde üzerinde Grekçe yılları belirten harflerin bulunduğu serilerde yer almaktadır (B-Z). Kremna, Augustus Dönemi'nde bir Roma kolonisi olarak yeniden kurulmuştur. Hadrianus Dönemi'nden itibaren başladığı koloni sikke darbına Aurelianus Dönemi ile birlikte son vermiştir. Yaklaşık 170 yıllık süreçte, 30 farklı imparator/imparatoriçe/caesar adına 131 emisyonda sikke darp etmiştir. Kremna, koloni sikkelerinin ön yüzlerinde imparator, imparatoriçe ve caesarların baş ya da büstleri sağa dönük olarak yer almaktadır. Bunların yanında yalnızca Antoninuslar Dönemi'nde bir emisyon olarak ön yüzünde Herakles başı bulunan (pseudo-otonom) sikkeler üretmiştir. Koloni sikkelerinin arka yüzlerinde 42 farklı ana tip, bunların varyasyonları ile birlikte toplamda 59 tip kullanılmıştır. Arka yüzde koloni ile ilişkili tipler, hanedan üyeleri ile ilgili, Hellen ve Roma tanrı ve tanrıçaları betimlenmiştir.
Burdur Müzesi'nden Roma İmparatorluk Dönemi'ne ait iki define
Bu yüksek lisans tezi kapsamında Burdur Müzesi sikke koleksiyonuna kayıtlı "Roma Gümüş Sikke Definesi" ile "Geç Roma Sikke Definesi" olarak adlandırılan iki ayrı define çalışılmıştır. Definelerden ilki olan Roma Gümüş Sikke Definesi, 1995 yılında müsadere yoluyla Burdur Müzesi sikke envanterine dahil edilmiştir. 347 sikkeden oluşan definedeki en erken sikke Septimius Severus (193-211) ve en geç sikke de Herennius Etruscus (251) adına darp edilmiştir. Definede 21 adet imparator/imparatoriçe ve caesar adına darp edilmiş sikke bulunmaktadır. Bu sikkeler denarius ve antoniniani birimlerindedir ve 3 darphane ile temsil edilmektedir. İkinci define olan Geç Roma Sikke Definesi de 1998 yılında bir adet bronz bir oinokhoe ile müzeye getirilmiş ve müze tarafından satın alınmıştır. 173 sikkeden oluşan definenin en erken sikkesi I. Valerianus (253-260), en geç sikkesi de Honorius (393-423) adına darp edilmiştir. Definede 21 adet imparator ve caesar adına darp edilmiş sikke bulunmaktadır. Bu sikkeler, antoninani, follis ve Æ birimlerindedir ve 14 darphane ile temsil edilmektedir.
Adada antik kenti konutları ve yerleşim düzenlemesi içerisindeki yeri
Adada Antik Kenti, Isparta'nın Sütçüler ilçesine bağlı Sağrak Köyü sınırlarında yer alır ve Pisidia ile Pamphylia bölgeleri arasındaki önemli bir geçiş noktası olarak bilinmektedir. Bölge halkı tarafından "Karabavlu" olarak da adlandırılan antik kentte farklı dönemlerde bilimsel araştırmalar yapılmıştır. Kentin Güney Vadisi'ne bakan yamaçlarında, teraslar üzerine konumlandırılmış çok katlı konutlar hem mekânsal organizasyonları hem de inşa teknikleriyle döneminin mimari pratiğine ışık tutmaktadır. Bu çalışmada, Adada Antik Kenti'nde konut işlevi taşıdığı belirlenen yapılar; mimari planlama, yapı malzemesi kullanımı, duvar teknikleri ve su yönetimi gibi temel unsurlar çerçevesinde incelenmiştir. Yoğun bitki örtüsüne rağmen büyük ölçüde korunmuş olan bu yapılar, özellikle varsıl sınıfa ait oldukları düşünülen statü vurguları ile dikkat çekmektedir. Konut alanı, agoranın güneybatısında, vadinin güneye bakan yamacına yerleştirilmiş ve teraslama yöntemiyle şekillendirilmiştir. Bu teraslar, istinat duvarlarıyla desteklenmiş; konutlar ise bu yapılar üzerine çok katlı bir düzende inşa edilmiştir. Terasların güney kısmında yer alan taş döşeli ve basamaklı caddeye açılan ana girişler, konutlara avlular üzerinden ulaşımı sağlamaktadır. Bu avlular içerisinde yer alan sarnıçlar, su ihtiyacını karşılamaya yönelik olarak planlanmış ve Geç Antik Dönem'e kadar işlevselliğini korumuştur. Elde edilen veriler, Adada'daki konutların planlaması, su yönetimi sistemleri ve çok katlı yapı düzenleri aracılığıyla yalnızca dönemin teknik bilgi düzeyini değil, aynı zamanda bu bilgiyi hayata geçirebilecek sosyo-ekonomik yapıyı da ortaya koymaktadır. Adada konut mimarisini yalnızca fiziksel bir yapı örneği olmaktan çıkararak, bölgenin tarihsel ve toplumsal sürekliliğini belgeleyen önemli bir kaynak niteliğine kavuşturmaktadır. Bu kapsamda çalışma, söz konusu konutların mimari özelliklerini inceleyerek, kentin sosyal dokusuna sunduğu katkıları ortaya koymaktadır.
Beycesultan Höyüğü Geç Tunç Çağı metal buluntularının arkeolojik açıdan değerlendirilmesi
Araştırma, Batı Anadolu'nun önemli tarihöncesi yerleşimlerinden biri olan Beycesultan Höyüğü'nde 2015 yılından sonra kazılar sonucu ele geçmiş Geç Tunç Çağı'na tarihlenen 72 metal buluntunun tipolojik tanımları, tipolojik tasnifleri ve yerleşmeler arası arkeolojik karşılaştırmalı analizini içermektedir. Beycesultan, Denizli-Çivril'de, Tunç çağları boyunca doğu ile batı arasındaki kültürel ve ticari etkileşimlerin kavşağında, stratejik bir konumda yer almaktadır. İlk kazılar 1954-1959 yılları arasında İngiliz arkeologlar James Mellaart ve Seton Lloyd tarafından gerçekleştirilmiş, 2007'den itibaren ise Prof. Dr. Eşref Abay başkanlığında yeni dönem kazıları devam etmektedir. Tipolojik ve arkeolojik yöntemlerle gruplanarak tanıtılan ve yerleşmeler arası karşılaştırmaları yapılan Geç Tunç Çağı metal buluntularının üretim teknikleri araştırılmış ve sosyo-kültürel bir bakış açısıyla, kullanım alanları ve toplumsal işlevleri açısından değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bunun yanı sıra, Beycesultan'da Geç Tunç Çağı metal işçiliğinin niteliği, çağdaş yerleşimlerle karşılaştırılarak bölgesel ve bölgelerarası bağlamda değerlendirilmiştir. Tezin ilk bölümlerinde höyüğün coğrafi konumu, stratigrafisi ve tarihsel gelişimi detaylı olarak ele alınmış, Geç Tunç Çağı metal buluntularının yerleşim içindeki önemi vurgulanmıştır. Çalışmanın, Beycesultan'ın gerek yerel gerekse bölgesel ekonomik yapısını aydınlatarak, Tunç Çağı toplumlarının üretim organizasyonu ve kültürel yapısına dair önemli bilgiler sunması umulmaktadır. Ayrıca metal buluntuların sadece tipolojik değil, sosyal ve kültürel bağlamda da değerlendirilmesiyle bölge arkeolojisine katkı sağlaması amaçlanmaktadır.
Pısıdıa Malos'u: Antik bir kentin tarihsel gelişimi
Kent kuzey- güney yönünde uzanan akropolis etrafında şekillenmiştir. Agora akropolisin doğusunda trapezoidal planlı olarak kuzey- güney yönlü yaklaşık 100 m'lik bir alan üzerine kurulmuştur. Kısmen düz bir alana kurulan agoranın doğusunda dükkân sıraları yer almaktadır. Kent kurulduğu topografya nedeniyle büyük oranda korunaklıdır. Bu nedenle kentin savunma sistemi topografyanın etkisiyle oluşturulmuştur. Kentin kurulmuş olduğu bölge itibariyle yol ağları üzerinde yer almaktadır. Bu nedenle kent uzun süre önemini korumuş, savunmanın önemli olduğu Hellenistik Dönem ve Orta Çağ'da Pisidia Bölgesi'nde önemli kentlerden biri olmuştur. Bu doğrultuda Hellenistik Dönem ve Orta Çağ'da kent ve kırsalında bulunan yerleşimler tahkim edilerek güçlendirilmiş ve yol ağları üzerine özellikle gözetleme kuleleri ile kaleler inşa edilmiştir. Kentin Hellenistik Dönem savunma sistemi uzun süreli yerleşim görmesine bağlı olarak kısmen takip edilse de Orta Çağ'da inşa edilmiş akropolis savunması net olarak takip edilmektedir. Kentin uzun süreli kullanımı yerleşim dokusuna da yansımıştır. Her ne kadar kentin dokusu uzun süreli yerleşime bağlı olarak değişse de Hellenistik Dönem ve Roma İmparatorluk Dönemi hakkında önemli veriler sunar. Ayrıca kentte yüzey araştırmaları kapsamında incelenen seramik verileri de kentin uzun süreli kullanımı hakkında bilgi sağlayan bir başka unsurdur. Mevcut veriler doğrultusunda kentte Hellenistik Dönem ile başlayan kesintisiz yerleşim süreci, MS 12. yüzyılda Türk fetihleri ile son bulduğu anlaşılmaktadır.
Latmos Herakleiası 21LHS01 numaralı sondaj alanı seramikleri
Bu çalışma, Karia Bölgesi'ndeki Latmos Herakleiası kentinde 2021-2023 yılları arasında gerçekleştirilen kazılarda ortaya çıkarılan 21LHS01 numaralı sondaj alanındaki yedi mekânlı yapı kompleksinin seramik buluntularını merkeze alarak arkeolojik verilerini bütüncül bir yaklaşımla incelemektedir. Endymion Tapınağı'nın batısında konumlanan bu yapı kompleksi, konut, üretim, işleme, depolama ve ticari faaliyetlerin birlikte yürütüldüğü çok işlevli bir yaşam alanı olarak işlev görmüştür. Toplam 918 adet seramik parçasından 202 tanesi değerlendirmeye uygun bulunarak sistematik olarak kataloglanmıştır. Seramik buluntular, yapının işlevsel karakteri, kullanım evreleri, kronolojik gelişimi ve bölgesel ticari ilişkilerini anlamada yorumlayıcı çerçevenin merkezinde yer almakta ve temel veri grubunu oluşturmaktadır. Hellenistik Dönem seramikleri sınırlı sayıda ve ikincil kontekstte tespit edilirken, Roma Dönemi Doğu Sigillata örnekleri mevcut olmakla birlikte seramik repertuarın büyük bölümünü Geç Roma/Geç Antik Çağ (MS 3.-7. yüzyıl) malzemeleri oluşturmaktadır. Bu evreye ait Afrika Kırmızı Astarlı kaplar (ARSW), Geç Roma C (Phokaia) ve Geç Roma D (Kıbrıs) kırmızı astarlı seramikleri, yerel pişirme kapları, günlük kullanım seramikleri ve yerel-ithal amphora örnekleri yapının en yoğun kullanım dönemini karakterize etmektedir. Seramiklerin mekânsal dağılım analizi yapının çok işlevli karakterini ve kullanım evrelerindeki dönüşümünü somut olarak ortaya koymaktadır. Yerel grup seramikleri ile ithal ürünlerin birlikte kullanımı, yapının hem yerel kaynaklara dayalı üretim kapasitesine hem de geniş coğrafyadaki dış ticaret ağlarına erişimi olduğunu göstermektedir. Balıkçılık araçları ve diğer buluntu kategorileriyle birlikte değerlendirilen seramik veriler, yapının MS 3.-7. yüzyıllarda küçük ölçekli aile işletmesi olarak aktif biçimde işlev gördüğünü ve Geç Roma/Geç Antik Çağ kıyı Kariası'nda gündelik yaşam pratikleri ile yerel üretim ekonomisinin bütünleşik yapısını yansıttığını ortaya koymaktadır.
Erken demir çağı Kazakistan coğrafyasındaki at koşum takımları
Araştırma, Erken Demir Çağı (MÖ 9/8–3. yüzyıllar) Kazakistan coğrafyasındaki at koşum takımlarını ayrıntılı bir şekilde incelemektedir. Çalışma, at koşum takımlarının teknik özelliklerini, kullanılan malzemeleri, üretim tekniklerini ve işlevlerini ele almaktadır. Bu takımların toplum içindeki sembolik anlamları ile kültürel değerleri üzerinde durulmuştur. Kazakistan'da mezarlara at gömme geleneği ve bu geleneğin arkeolojik bulguları incelenerek, dönemin inanç sistemleri ile sosyal yapıları hakkında çıkarımlarda bulunulmuştur. Tezin temel amacı, Kazakistan coğrafyasındaki Erken Demir Çağı arkeolojik anıtlarında bulunan at koşum takımlarını tanıtmak, onların farklılıklarını ve benzerliklerini ortaya koymak, yanaklık ve ağızlıkların görünümünü ve yayılım alanlarını belirlemektir. Bu tez, at koşum takımlarını bir teknik araç olmanın ötesinde, göçebe toplumların zihniyet dünyasının, sosyal hiyerarşisinin ve inanç sistemlerinin somut bir yansıması olarak konumlandırmaktadır. Bu yaklaşım, maddi kültürün işlevsel boyutunun ötesinde, derinlemesine kültürel anlamlarını da çözümleme hedefini taşır. Koşum takımlarının atı kontrol etme işlevi taşıdığı düşünüldüğünde, araştırmanın kapsamı sınırlı kalır. Ancak tez, koşum takımlarının üretimindeki özen, süslemelerdeki ikonografi ve mezarlardaki özel yerleşim biçimlerini vurgulayarak, bu objelerin toplumsal statü, ritüel pratikler ve öte dünya inançları ile sıkı bir bağ kurduğunu göstermektedir. Bu durum, arkeolojik bulguların kültürel yorumlanmasında derinlik sunar. Tez, Erken Demir Çağı at koşum takımlarının incelenmesinde çok disiplinli ve entegre bir metodolojik yaklaşım benimsemiştir. Bu yaklaşım, bulgulara derinlik ve güvenilirlik katmaktadır. Farklı analiz yöntemlerinin bir arada kullanılması, koşum takımlarının hem somut fiziksel özelliklerini hem de soyut kültürel anlamlarını kapsamlı bir şekilde incelemeyi sağlamıştır. Bu tez çalışması, Erken Demir Çağı Kazakistan coğrafyasındaki at koşum takımlarının işlevsel araçlar olmasının ötesinde, göçebe toplumların sosyo-kültürel organizasyonlarını, ritüel pratiklerini, estetik değerlerini ve inanç sistemlerini yansıtan çok yönlü arkeolojik veriler olduğunu ortaya koymuştur. Materyaller, kronolojik sınıflandırmalar, üretim teknikleri, malzeme tercihleri ve gömü bağlamları dikkate alındığında, erken göçebe toplumların tarihsel gelişim çizgisine dair derinlemesine analizler yapılmasına olanak sağlamıştır. At koşum takımları, göçebe evrenin yaşayan bir simgesi ve kültürel belleğin yeniden inşası için temel dayanaklardan biri olarak değerlendirilmelidir. Tezin ana katkısı, at koşum takımlarını basit arkeolojik buluntular olmaktan çıkarıp, onları karmaşık bir kültürel sistemin merkezi unsurları olarak konumlandırmasıdır. Arkeolojik buluntuların çoğu zaman tipolojik olarak sınıflandırılıp bırakıldığı görülür. Bu tez, koşum takımlarının biçimsel özelliklerini incelemekle kalmamış, onların toplumsal statü, ritüel, inanç ve estetikle olan bağlantılarını da derinlemesine analiz etmiştir. Bu bütüncül yaklaşım, objelerin ardındaki insan düşüncesini ve kültürel pratikleri gün yüzüne çıkararak, arkeolojinin "insan" odaklı bir bilim olduğunu vurgular.
Herakleia Antik Kenti'nde 2021-2023 yılları arasında bulunan pişmiş toprak kandiller
İnsanoğlunun en önemli ihtiyaçlarından birisi aydınlanmadır. Bu ihtiyacını karşılamak amacıyla kullanılan araçlardan biri olan kandiller farklı formlarda şekillendirilip, çeşitli bezemeler ve sahnelerle süslenerek uzun bir süre varlığını korumuştur. Hayatın her alanında kullanılan, bu nedenle kazı çalışmaları sırasında sıklıkla bulunan kandiller ait olduğu dönemle ilgili çok önemli bilgiler sağlamaktadır. Bu çalışmada Herakleia Antik Kenti'nde 2021-2023 yılları arasında yapılan çalışmalarında bulunan 56 adet pişmiş toprak kandil ele alınmıştır. Bu kandillerden 55 tanesi kazı çalışmalarında biri ise yüzeyde bulunmuştur. Amacımız, Herakleia Antik Kenti'nin kandil tipolojisinin temelini atarak, bundan sonra yapılacak çalışmalara da katkı sağlamaktır. Herakleia'da bulunan kandiller Hellenistik Dönem, Roma İmparatorluk Dönemi ve Geç Antik Çağ kandilleri olmak üzere üç başlık altında incelenmiştir. Kandillerden 25 tanesi Hellenistik Dönem'e tarihlenmiş, 29 tanesi Roma İmparatorluk Dönemi'ne, 2 tanesi ise Geç Antik Çağ'a aittir. Herakleia'da bulunan kandillerde 14 farklı tip tespit edilmiştir. Bunlar arasında en yoğun görülen tip, 16 adetle Roma İmparatorluk Dönemi'ne ait volütlü kandiller olmuştur. Hellenistik Dönem kandillerinde en yoğun görülen tip ise 7 adet ile Knidos tipi kandillerdir. Kandiller benzer örnekleri ve kazı kontekst buluntuları doğrultusunda tarihlendirilmiştir. Pişmiş toprak kandillerindiskus, omuz ve burun kısmında görülen bezeme, sembol ve sahneler ayrıca ele alınmıştır. Bu kandillerde kartalıyla birlikte Zeus, Kentaur'un sırtında betimlenen Dionysos ve zaferi simgeleyen Victoria gibi mitolojik figürlerin yer aldığı sahnelerin yanı sıra günlük hayattan sahneler ile hayvan figürlerinin betimlendiği örnekler de vardır. Tipolojik ve ikonografik açıdan elde edilen sonuçlara göre Herakleia Antik Kenti'nde 2021-2023 yılları arasında yapılan çalışmalarda bulunan pişmiş toprak kandillerden en erken örnek MÖ 4. yüzyılın ortalarına, en geç örnek ise MS 5.-7. yüzyıllar arasına tarihlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Herakleia, Latmos, Pişmiş Toprak Kandil, Knidos tipi, Ephesos tipi, Volütlü kandil.
Klasik ve Hellenistik Dönem Antik Yunan Uygarlığı'nda çocuk eğitimi
Antik Yunan Uygarlığı'nda çocuk eğitimi, Klasik ve Hellenistik Dönemler de farklılaşan siyasi, toplumsal ve kültürel yapıların etkisiyle biçimlenmiştir. Klasik Dönem'de (MÖ. 5.–4. Yüzyıl), eğitim daha çok devletin ideolojik ve siyasi beklentilerine hizmet ederken, Hellenistik Dönem'de (MÖ. 4.–1. Yüzyıl), bireysel gelişime ve entelektüel üretime odaklanan bir yapıya dönüşmüştür. Atina'da eğitim; demokrasi, özgür yurttaşlık ve felsefi düşüncenin gelişimi için düzenlenmiş, Müzik, Retorik ve Beden eğitimiyle desteklenmiştir. Çocuklar Grammatistes, Kitharistes ve Paidotribes eşliğinde çok yönlü bir formasyon almıştır. Sparta ise eğitimi, askerî güç ve kolektif disiplin temelli olarak kurgulamış, erkekler kadar kadınlara da fiziksel eğitim vererek toplumun askeri karakterini güçlendirmiştir. Hellenistik Dönem'de ise eğitim, Büyük İskender'in fetihleriyle birlikte Yunan Kültürü'nün geniş coğrafyalara yayılması sonucu daha bireyci ve bilimsel temellere dayanan bir içeriğe bürünmüştür. Platon'un Akademisi ve Aristoteles'in Lykeion'u gibi kurumsallaşmış yapılar Felsefe, Mantık, Doğa bilimleri ve edebiyatın merkezleri haline gelmiştir. Kadın eğitimi sınırlı olmakla birlikte aristokrat sınıflarda nispeten daha erişilebilir hale gelmiştir. Sonuç olarak, Klasik Dönem eğitim anlayışı kolektif yurttaşlık görevlerine odaklanırken, Hellenistik Dönem'de bireyin entelektüel donanımı ön plana çıkmıştır. Bu değişim, Yunan Dünyası'nın politik dönüşümleri kadar kültürel etkileşimlerinin de bir yansımasıdır. Anahtar kelimeler: Antik Yunan, Klasik Dönem, Hellenistik Dönem, Gymnasion, Agoge, Filozof.
II. Arsinoe ve portreleri
Mısır'da hüküm süren Ptolemaios hanedanlığının yönetimi altında, bir firavun iktidarı geleneği olan ve Yunan geleneklerinden farklı olarak kardeş hanedan üyeleri arasında evlilikler görülmeye başlanmıştır. Endogami, Mısır Ptolemaios hanedanlığının iktidar sembolü haline dönüşür ve bunlardan II. Ptolemaios, kardeşi olan II. Arsinoe ile arasında yapılan evlilikle kardeş hükümdarlar arasında en ünlülerinden birisiydi. Bu hanedanlık içi ilk örnekti. II.Arsione'ye yaşadığı dönemde hem yerel hem Yunan tanrıça elbiseleri giydirilmiştir. Adına düzenlenen festivaller, yapılan tapınaklar ve bayramlar... Bütün bunların hepsi iktidara ait olan görünür güçlerdi. II.Arsinoe'de, kraliçe yönetici kültü özelinde bunu ele geçirilen betimlemelerde de görebilmekteyiz. Sadece Mısır'da değil oldukça geniş bir coğrafyada tapınım görmüş olan II. Arsinoe tanrısal bir hayat yaşayarak adına yapılan onurlandırmalara vakıf olmuştur. Samothrake ve Boiotia'da adına onurlandırmalar yapılan II.Arsinoe'nin Amargos, Thera, Lesbos, Delos, Kyrene, Kıbrıs ve Oropos'ta adak yazıtları bulunmuştur. Bereket boynuzuyla betimlenmiş heykelleri ve kabartmalı vazoları ele geçirilmiştir. Adına yeni kurulup hediye edilen kentler, antik Kilikia, Kıbrıs, Kleopatris, Koresia, Marion, Patara, Taukheira ve Trogodytike gibi yerlere de onun ismi verilmiştir. Ele aldığımız bütün ikonografik temsiller II. Arsinoe ışığında Hellenistik Mısır sanatının temsillerini göstermektedir. Mısır sanatının ve Hellenistik kültürün bir arada olduğu ve içiçe geçtiği kraliçeye ait tasvirlerin incelendiği kraliyet sembollerinden 12 adet stel, 17 adet tapınak kabartması, 15 adet portre, 6 adet yontu, 17 adet sikke, 8 fayans parçası incelenmiş karşılaştırmalar yapılarak açıklanmıştır. 18 adet de konunun kapsamı içerisinde yer alan çeşitli sanat eserlerine yer verilmiştir.
Ay Hanum Hellenistik Dönem heykeltraşlık eserleri
Bu kapsamlı çalışma, Ay Hanum antik kentinde bulunan heykelcilik eserlerinin ve Helenistik sanatın Tillya (Altın) Tepe üzerindeki etkilerinin sanatsal, kültürel ve sosyal açılardan kapsamlı bir şekilde incelenmesi amacıyla hazırlanmıştır. Öncelikle konunun önemi, araştırma yöntemi ve ilgili literatür tanıtılmış, ardından Ay Hanum'un coğrafi konumu, tarihsel geçmişi, kültürel ve siyasi yapısı ile sanatsal üretim ve el sanatlarındaki rolü incelenmiştir. Ay Hanum ve Tillya (Altın) Tepe'den çıkarılan heykeller, kabartmalar ve süsleme unsurları, Baktriya sanatı çerçevesinde Helenistik üsluptan etkilenmiş olarak malzeme, yapım tekniği ve ikonografi açısından detaylı analiz edilmiştir. Bu kapsamda, Zeus, Herakles, Afrodit ve Dionysos gibi mitolojik heykeller; yerel elitlerin ve imparatorluk güçleriyle ilişkili kişiliklerin portreleri; ayrıca kamusal, dinsel ve defin amaçlı heykeller incelenmiş ve Ay Hanum'un sanatsal çeşitliliği açıkça ortaya konmuştur. Tipolojik ve stilistik analizler dönemler arasındaki farklılıkları ortaya koymuş, Ay Hanum'un heykelcilik mirası diğer antik şehirlerle karşılaştırılarak hem yerel hem de dış etkiler bağlamında değerlendirilmiştir. Ayrıca, bu eserlerin sosyal rolü, toplumsal statü belirlemedeki yerleri ve sipariş veren kurum ve kişiler üzerindeki incelemeler heykel sanatının sosyal boyutunu aydınlatmıştır. Sonuç bölümünde, çalışmanın genel bulguları değerlendirilmiş, Ay Hanum heykel sanatına dair yeni bulgular sunulmuş ve kültürel mirasın önemi vurgulanarak gelecekteki araştırmalar için yeni ufuklar açılmıştır. Daha kapsamlı ve derinlemesine bir anlayışın, bölgenin kültür, toplum ve siyasal tarihinin daha iyi kavranmasında önemli bir rol oynayacağı vurgulanmaktadır.
Antiokheia 3.-4. yüzyıl konut mozaikleri ve konut tipolojisi ışığında euphrosynos konutu
Bu çalışma, arkeolojik veriler ile Antiokheia kentinin MS 3.-4 yüzyıl konut tipolojisini belirlemek ve dönemin siyasal, sosyo-ekonomik, kültürel yapısı, etkilendiği doğal olaylar ile konut kimliğini oluşturmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu bağlamda, MS 3.-4. yüzyıla tarihlendirilen, Antakya'da 1932-1939 yılları arasında gerçekleştirilen kazı çalışmalarında ortaya çıkarılmış Aion Evi, Kemgöz Evi, Eroslar ve Satıcı Evi, Sarhoş Dionysos Evi ile 2012-2016 yılları arasında Antakya Kurtuluş Caddesi, İplik pazarı mevkiinde, teleferik çalışmaları sırasında bulunan ve Hatay Müzesi tarafından yapılan kurtarma kazılarında tespit edilen Euphrosynos konutu değerlendirilmeye alınmıştır. Konutların planı, konut içi mozaiklerinin stil, ikonografik ve konu bakımından değerlendirilmesi, buluntu ve mekân arasındaki ilişkinin kurularak MS 3.-4. yüzyıl Antiokheia konutlarının tipolojisi kurgulanmıştır. Euphrosynos konutu ayrıca ele alınarak mozaik ve arkeolojik depoziti katalog şeklinde düzenlenmiştir. Antiokheia'da MS 3.-4. yüzyıla tarihlendirilen konutlarda iki plan tipi görülmüştür. İlki, triclinium-sütunlu portiko/ara mekân plan düzenlenmesidir. İkincisi ise bir sütunlu bir avlu etrafında düzenlenen mekânların oluşturduğu plan tipidir. İlk plan tipi, Eroslar ve Satıcı Evi ile Sarhoş Dionysos Evi'nde; ikinci plan tipi ise Aion Evi ve Kemgöz Evi'nde görülmektedir. Euphrosynos Konutu ise ilk plan şemasına bir atriumun eklenmesi ile aynı planı tekrarlamaktadır. Ele alınan konutların mozaik döşemelerinde Yunan mitolojik öyküleri ve karakterleri, edebi metinlerden alıntıların tasvirleri, lüksün, bereketin ve bolluğun ifade edildiği betimlemeler ile zengin ve gösterişli geometrik motifler görülmüştür. 1930'lu yıllarda konut içi buluntularının sistematik olarak alınmamasından dolayı konut kronolojisini destekleyecek yeterli veri sağlanamazken, Euphrosynos Konutu'ndaki buluntular, analoji ve kontekse göre MS 3.-4. yüzyıl ile MS 5.-6. yüzyıl aralığındaki örneklerden oluşmakta ve konutun kronolojisini desteklemektedir.
Erken Tunç Çağı'nda Anadolu kamusal yapıları
Bu çalışmada Anadolu'da Erken Tunç Çağı'na tarihlenen 18 merkezde kamusal yapılar incelenmiştir. Tezin temel amacı, öncelikle, Erken Tunç Çağı'nda Anadolu kamusal yapılarının ortaya çıkışı, yükselişi ve bu yükselişi meydana getiren ana dinamikleri saptamak; Anadolu'da bölgesel, zamansal, nitelik ve nicelik açısından benzerlikleri ya da farklılıklarını belirlemeye çalışmak olarak belirtilebilir. Erken Tunç Çağı'nın erken evrelerinde birkaç merkezde kamusal yapı görülürken Erken Tunç Çağı'nın ikinci yarısından itibaren bu yapıların olduğu yerleşim sayısının arttığı, neredeyse Anadolu'nun hemen her bölgesinde bir ya da birkaç örnekle temsil edildikleri anlaşılmıştır. Bilindiği gibi Erken Tunç Çağı'nın ikinci yarısı pek çok değişim, devinim ve dönüşünüm yaşandığı oldukça dinamik bir dönemdir. Bu dönemde başta maden kaynakları olmak üzere hammaddeye duyulan ihtiyacın giderek çoğalmasıyla toplumsal karmaşıklık artmış; güçlerini artırmak için bu hammadde kaynaklarına erişimi, birikimi ve dağıtımı kontrol eden yerel ve bölgesel yönetici elitler ortaya çıkmıştır. Bu yönetici elitler ile kamusal yapıların yükselişi ilişkili görülmektedir. Yönetici elitlerin statülerini pekiştirmek için uzak mesafeli etkileşimler içinde oldukları anlaşılmış; idari, ritüel, toplanma, şölen, tören gibi pratiklerini kamusal yapılardan yürüttükleri düşünülmüştür. Anadolu kamusal yapılarının özellikle Erken Tunç Çağı'nın ikinci yarısında aktif olan küresel etkileşimler döneminde hem kendi iç dinamikleri hem çevre kültür bölgelerden etkilenmiş melez bir yapı gösterdikleri; bazı merkezlerde mimarinin fikir olarak aktarıldığı ancak yerel özelliklerin de korunmuş olduğu anlaşılmıştır. Anahtar Sözcükler Erken Tunç Çağı, Anadolu, Kamusal Yapı, Anıtsal Yapı
Küllüoba mutlak tarihleme verileri ışığında Batı ve İç Anadolu Erken Tunç Çağı kronolojisinin seramik üzerinden yeniden değerlendirilmesi
Batı ve İç Anadolu'nun Erken Tunç Çağı kronolojileri ve birbirleriyle olan ilişkileri günümüzde halen tartışma konusudur. Bu bağlamda, Küllüoba kazısı mutlak tarihleme verileri sonucunda söz konusu iki bölge için seramiğe dayalı bir kronoloji karşılaştırması yapılmıştır. Mutlak tarihlemeyle desteklenmiş bir kronoloji oluşturmak için Küllüoba yerleşmesinde güvenilir stratigrafik dizilime sahip 19 farklı plankareden 58 14C örneği alınmış ve analiz edilmiştir. Örnekler Erken Tunç Çağı'nın her evresini temsil edilecek şekilde seçilmiştir. Bu numunelerin 53 tanesi tarihleme için önemli sonuçlar verirken, 5 tanesi hatalı sonuç vermiştir. Daha sonra bu sonuçlar Küllüoba'da önceki çalışmalarla detaylı bir şekilde ortaya konan seramik verileriyle çakıştırılarak Küllüoba için seramiğe dayalı bir Erken Tunç Çağı kronolojik dizilimi oluşturulmuştur. Bu dizilim, ETÇ Ia (MÖ 3200-2900), ETÇ Ib (MÖ 2900-2700), ETÇ IIa (MÖ 2700-2600), ETÇ IIb (MÖ 2600-2500), ETÇ IIc (MÖ 2500-2400), ETÇ IIIa (MÖ 2400-2150) ve ETÇ IIIb (MÖ 2150-1900) şeklindedir. Son olarak ise Küllüoba'da oluşturulan bu kronolojik dizilim sayesinde Batı ve İç Anadolu'da yer alan çağdaş yerleşmelerin seramik verileri kıstas alınarak bu yerleşmelerin tabakaları ve kronolojik gelişimleri karşılaştırılmıştır. Böylece her iki bölgenin Erken Tunç Çağı gelişimi Küllüoba verileri referans alınarak yeniden değerlendirilmiştir.
Cadianda Nekropolü: Tipolojisi ve Lykia bölgesi örnekleriyle karşılaştırılması
Cadianda; Bugün Muğla İli, Fethiye İlçesi'nin 20 km kuzeydoğusunda, Yeşilüzümlü Beldesi'nin Tekirlik mevkiinde yer alır. Yerleşim, Batı Lykia ile Karia'nın sınırında, Phyrgia, Pisidia Bölgelerine komşudur. Kuzeyde Araxa ve Oinoanda, güneyde Telmessos, güney batısında Telandros ile eşleştirilen Çalıştepe, güney doğuda Tlos, Letoon, Ksanthos gibi Lykia'nın önemli antik kent yollarının üzerindedir. Deniz seviyesinden 970 m yüksekliğinde, bölgeye hâkim sarp kayalar üzerinde etrafı surlarla çevrili yerleşim, Telmessos Limanını, Çalıştepe'yi ve Ksanthos Vadisini kontrol noktası oluşturacak durumda konumlanmıştır. Cadianda, kendi adına para bastırma yetkisi olan, Lykia Birliği içinde oy sahibi, yüzey ve epigrafik buluntularından da anlaşılacağı üzere önemli bir Lykia kentidir. Ancak bu önemli Lykia kentinde bugüne kadar bütünsel bir araştırma yapılmamıştır. Antik şehirlerin nekropol alanlarının, kentin kimliğinin ortaya çıkarılmasında en iyi bilgi veren unsurlardan biridir. Çalışmalarımızı bu nedenle Cadianda nekropol alanlarında gerçekleştirmek istedik. Yaptığımız araştırma sonucunda Cadianda'da özellikle mezar mimarisinin çeşitliliği yerleşimin diğer Lykia kentlerinden farklı özelliklere sahip olduğunu göstermiştir. Mezar yapıları şehir surlarının dışında, sur yapılarının altında, sur içinde, yamaçlarda, akropole çıkışta düzlük alanlarda olmak üzere geniş bir alanı kapsamaktadır. Mezarlar, dikme mezar, kaya mezarları, lahit, tapınak mezarlar, heroon ve oda mezarlar olarak gruplandırılmıştır. Çalışmada sayısal olarak en büyük grubu oluşturan oda mezarlar üst örtülerine göre tonoz çatılı, düz çatılı ve üçgen çatılı olmak üzere alt başlıklarda incelenmiştir. Özetle, nekropolde yer alan mezar yapılarında form, mekan, zaman ve bunlar arasındaki ilişkiler araştırmamızın özünü oluşturmuştur. Ayrıca, araştırmamızın yüzey bulgularında farkına vardığımız örtük mezar yapılarına dikkat çekmenin gelecek çalışmalarda faydalı olacağı düşünülmüştür. Permakültür kurallarına uyularak yapılmış yığma moloz taş örgü duvarlı oda mezarlar, bölgede bulunan kireç taşı kayaçlardan yararlanılarak inşa edilmiştir. Lykia Bölgesi'nin özgün gömüt biçimi semerdam kapaklı lahitlerin burada tek örnekle temsil edilmesi, yine Lykia Bölgesi'nde yaygın olan ahşap ev mimarisinin taşa yansıdığı kaya mezarların sayısal azlığı Cadianda'da dikkat çekicidir. Buna karşılık tonozlu oda mezarlarının sayısal çokluğu dikkate alınarak bölgesel etkiler irdelenmiştir. Mezar yapılarının dağılımına bakıldığındadönemsel olarak Lykia özellikleri gösteren mezar yapılarının akropol çıkışında düz ovada yer alırken Roma Dönemi oda mezarların akropolde sur içinde ve sur dışında olduğu anlaşılmış ve Batı Lykia'da oda mezarların en fazla görüldüğü merkezin Cadianda olduğu saptanmıştır. Yazıtlı mezarlardan anlaşıldığı üzere Cadianda'da yerel mezarlık komisyonunun varlığından da söz etmek mümkün olmuştur. Ayrıca kaya mezarlarının toplu bulunduğu alanda mezarla veya gömüt törenleriyle ilişkili olacağını düşündüğümüz açık hava tapınım yeri belirlenmiştir. Anahtar Sözcükler: Cadianda, Lykia, Nekropol, Tonozlu Çatılı Oda Mezarlar, Kaya Mezarları
Eski Hitit Döneminden İmparatorluk Dönemi sonuna kadar tasvirli eserlerde kadın kıyafetleri
Toplumun sosyal normları içerisinde kıyafet önemli bir yer tutmaktadır. Giyim-kuşam kültürü coğrafi, toplumsal, ve sosyal çevre etkileşimi sonucunda farklılık göstermektedir. Belirtilen farklılığı tarih boyunca doğal örüntülerle en fazla ilişkisi olan kadınların kıyafet değişkenliği yansıtmaktadır. Kıyafet sosyal yaşantıda kişinin statü, bilgi ve becerisini ortaya koyma etkisine sahiptir. Tarihi dönemlerde kadının hiyerarşik olarak zaman zaman en üst seviyede yetki sahibi olduğu konumunu en net olarak Hitit Devleti siyasi ve dini anlayış politikasında görmekteyiz. Kadının rolü, sarayda, günlük yaşamda, siyasi antlaşmalarda ve dini içerikli kutlamalarda farklılık göstermektedir. Bu fark da en belirgin olarak tercih ettiği kıyafet modelleri, takı ve aksesuarları, inandığı tanrının işaretini tanımlayacak olan atribüt ya da simgesel eşyası ile ifade edilmektedir. Hitit Devleti, sosyal yaşantılarına dair ifadelerini tasvir sanatı çerçevesinde erken kuruluş dönemlerinde vazolarda, imparatorluğun oluşması ile mühürler ve orthostatlar, kaya anıtları üzerinde ve yıkılış süreci ile beraber tekrardan orthostatlar üzerinde yansıtmıştır. Zaman içerisinde yabancı topluluklar ile etkileşim sonucu sanatsal farklılıklar ortaya çıkmış ve bu bu durum kıyafetlere de yansımıştır. Resimsel anlatımlar yazılı belgeler-direktif metinleri ile desteklenmiş olup, kadınların tercih ettiği kıyafetlerin sosyal yaşamdaki rolü arkeolojik malzeme ve yazılı kaynaklar neticesinde anlaşılabilir hale gelmiştir.
Domuztepe verileri ışığında koyu yüzlü kapların Türkiye'nin Doğu Akdeniz'indeki konumu
Domuztepe Höyüğü 1993-2013 yılları arasında Amerikan-İngiliz heyeti tarafından, 2014 yılından itibaren ise Hacettepe Üniversitesi'nden Halil Tekin tarafından araştırılmaktadır. Geç Neolitik döneme tarihlendirilen en büyük ölçekli höyüklerden bir tanesi olmakla birlikte 2014-2023 sezonları arasında yapılan çalışmalar sonucunda ilgili döneme tarihlenen beş yapı katı tespit edilmiştir. Çalışmanın ana konusunu bu beş yapı katından ele geçen Koyu Yüzlü Kaplar oluşturmaktadır. Hamur ve yüzey renginden ötürü diğer çanak-çömlek gruplarından belirgin şekilde ayrılan Koyu Yüzlü Kaplar, yoğun mineral katkı içermektedir. Geniş bir alanda yayılım gösteren bu kapların çıkış noktası genellikle Suriye-Kilikya bölgesi olarak kabul edilmekte olup, Türkiye'nin Doğu Akdenizi'ndeki önemli temsilcilerinden biri Domuztepe'dir. Geç Neolitik Dönemin öne çıkan çanak-çömlek gruplarından biri olan Koyu Yüzlü Kaplar Domuztepe'de önemli bir sayısal orana sahiptir. Bu tez kapsamında değerlendirilen Koyu Yüzlü Kaplar genel olarak çanak ve çömlek tiplerinden oluşmakta olup çanaklar kendi içerisinde beş, çömlekler ise üç tipe ayrılmıştır. Her bir tipe ait örnekler makroskopik gözlemler ile irdelenmiş ve bu incelemeler kapsamında bezeme, yüzey ve hamur özellikleri dikkate alınmıştır. Yapılan bu detaylı incelemeler sonucunda Domuztepe Koyu Yüzlü Kapları çağdaş yerleşimlerin ilgili kapları ile karşılaştırılmış, benzerlik ve farklılıklar belirlenmeye çalışılmıştır. Domuztepe'nin hem yerel karakterini hem de bölge içerisinde yer alan yerleşimler ile ilişkilerini ortaya koyan bu veriler ile Domuztepe'nin Türkiye'nin Doğu Akdenizi'ndeki konumu Koyu Yüzlü Kaplar üzerinden belirginleştirilmiştir.
Alanya Kadıini Mağarası'nın arkeolojik veriler ışığında mekansal kullanımı
Alanya'nın 12 km kuzeydoğusunda, yer alan Kadıini Mağarası, insanlar tarafından Üst Paleolitik, Kalkolitik ve İlk Tunç Çağlarında değişik amaçlarla kullanılmış bir mağaradır. Mağaranın özellikle seramik buluntularının değerlendirilmesi sonucunda elde edilen tarih, Alanya'nın öntarihi açısından ilk ve özgün olma niteliği taşımaktadır. Mağaranın tatlı su kaynağının yakınında olması, bölgede yoğun av hayvanlarının bulunması, mağara girişinde ve önünde bulunan yontma taşlar, mağaranın Üst Paleolitik Dönem'de avcı ve toplayıcı gruplar tarafından konaklama mekânı olarak kullanıldığını kanıtlamaktadır. Bu çalışma ile Kadıini Mağarası'nın, MÖ 5000 ile 3000 yılları arasında Kalkolitik ve İlk Tunç Çağları'nda çeşitli ritüeller eşliğinde ölülerin bırakıldığı bir nekropol mağara olduğu ortaya konmuştur.
Yeni veriler ışığında Orta Anadolu Bölgesi'nde MÖ 3. Binyılın sonu-MÖ 2.Binyılın başlangıç evresi seramiği
Erken Tunç Çağı'nın ikinci yarısından itibaren Orta Anadolu Bölgesi'ndeki toplumların çeşitli alanlarda geçirdiği dönüşümlere bağlı olarak karmaşık toplum düzenini simgeleyen kent devletlerinin yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladığı görülür. MÖ 3. Binyılın sonunda ve 2. Binyılın başlangıç evresinde söz konusu dönüşümlerin tamamlandığı ve Orta Tunç Çağı toplumlarının kültürel zeminlerinin büyük oranda şekillendiği görülür. Erken Tunç Çağı'nın son evresini kapsayan bu süreçte kullanılan çanak çömleklerin dikkat çekçi değişimler geçirdiği gözlenmiştir. Çark yapımı seramiğin Anadolu'da ortaya çıkması MÖ 3. Binin ikinci yarısının başlangıç aşamasına denk gelmesine rağmen, çarkta üretilen seramik formlarındaki artış ve yeni formların ortaya çıkışı MÖ 3. Binin sonuna denk gelmektedir. Bu süreç Orta Anadolu Bölgesi açısından çok fazla netlik kazanmamıştır. Bölgede yürütülen yeni kazılardan elde edilen veriler bu sürecin daha önce belirlenen tarih aralığından daha erken başladığını göstermektedir. Bu sürece ilişkin verileri güncelleyebilmek ve Orta Anadolu Bölgesi'nin Erken Tunç Çağı sonuna ilişkin genel bir tablo ortaya koyabilmek açısından bölgede kazısı yapılmış veya yapılmaya devam eden, MÖ 3. Binin sonuna ve 2. Binin başlangıç evresine ait tabakalara sahip olan 32 adet yerleşim değerlendirmeye alınmıştır. Bu yerleşimlerdeki seramik formlarından ortak bir form cetveli oluşturulmuş ve on dört ayrı seramik grubu tespit edilmiştir. Her bir form kendi içerisinde alt tiplere ayrılmış ve aynı tiplerin görüldüğü merkezler harita üzerinde işaretlenmiştir. Oluşturulan form cetveli MÖ 3. Binyılın son evresinde Orta Anadolu kültür bölgesinde seramiğin beş farklı bölgede gelişim gösterdiğini ortaya koymuştur. Yeni araştırmalardan elde edilen veriler ve radyokarbon sonuçları Orta Anadolu Bölgesi'nin güneyinde ve doğusunda bu sürecin daha erken başladığını gözler önüne sererken, kuzeybatısının bu sürece daha geç dahil olduğunu göstermiştir. Standartlaşma yolunda atılan ilk adımlar MÖ 2300'lere denk gelirken, kültürlerin ortaklaştığı ve sınırların kaynaştığı süreç ise MÖ 2200 olarak tespit edilmiştir.
Hakemi Use'nin Geç Neolitik çanak çömleği ve Yukarı Mezopotamya'daki konumu
Yukarı Mezopotamya'nın ilk boyalı çanak-çömleğinin kuzeye doğru yayılımı hakkında ayrıntılı bilgi veren bir kazı olan Hakemi Use, Ilısu Barajı projesi kapsamında 2001-2013 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi'ne mensup bir heyet tarafından araştırılmıştır. Bu araştırmalar sırasında Geç Neolitik Dönem'e ait beş yapı katı tespit edilmiştir. Çalışmanın ana konusunu bu beş yapı katında açığa çıkarılan Geç Neolitik çanak-çömleği oluşturmaktadır. Hakemi Use Geç Neolitik çanak-çömleği üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda Standart, Koyu Yüzlü Perdahlı, Nitelikli Turuncu ve Nitelikli Mal grupları olmak üzere dört ana mal grubu belirlenmiştir. Bu mal gruplarına ait çanak-çömlek ise 6 farklı forma; her bir form ise kendi içerisinde farklı tiplere ayrılmıştır. Söz konusu tip ayrımı çanak-çömlek formlarının gövde özellikleri dikkate alınarak yapılmıştır. Yukarı Mezopotamya Geç Neolitik kültürünün önemli çanak-çömlek grupları arasında yer alan Hassuna ve Samarra boyalı kaplarının Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki temsilcisi Hakemi Use olarak kabul edilmektedir. Geç Neolitik döneme tarihlendirilen çanak-çömleğin bütüncül olarak ayrıntılı incelendiği bu çalışmada, Yukarı Mezopotamya'da benzer özellikler gösteren çanak-çömleğin yayılımı ve bölgesel farklılıkların nedenleri ile sonuçları tartışılmış ve Hakemi Use çanak-çömleğinin bu coğrafyadaki konumu ortaya konulmuştur.
Klasik Dönem Ege dünyasında serpens (yılan) figürü
Bu çalışmada serpens/yılan arkeolojik bir figür ve bir kült öznesi olarak tarihsel akış içinde sembolik ve kavramsal açılardan ele alınmıştır. Öncelikle Mezopotamya ve Hitit gibi medeniyetlerindeki mitoslara ve arkeolojik bulgulara değinilmiş daha sonra, klasik dönemde özellikle Ege dünyasına ait kült geleneğinde serpens olgusu arkeolojik veriler, mitoslar ve yazılı kaynaklar doğrultusunda incelenmiştir. Yılan, bazı toplumlarda kötülüğün simgesi, bazı toplumlarda ise şifa olabilen özellikleriyle tanrısal bir hayvan olarak belirmiştir. Yılan, Sümerlerden Hititlere; çeşitli öykülere konu olmuş, ayrıca Anadolu, Yunan ve Roma gibi birçok farklı antik toplumda mitolojinin önde gelen figürleri arasında yerini almıştır. Neolitik dönemden itibaren en çok kullanılan sembollerden biri olan yılan, Önasya kültürlerinde tanrı, tanrıça ve hükümdarlarla ilişkilendirilmiş, Antik Yunan'da ise sağlıkla özdeşleştirilmiş, başta Asklepios olmak üzere Olympos tanrılarının da içinde olduğu, Zeus gibi, çok sayıda tanrı ve kahramanın atribütü şeklinde betimlemelerde kullanılmıştır. Yılan figürünün anlamı ve niteliği ilişkili olduğu ilah ya da kahramanın özelliğine göre farklılık yansıtır. Bu anlamda temsil ettiği figüre bağlı olarak ölüm, güç, şiddet, bolluk bereket ya da sağaltıcı (iyileştirici) nitelikleri ile karşımıza çıkar. Yılanın, antik dönemde farklı inanışlar çerçevesinde değişen anlamları ve sembolleri arkeolojik ikonografide zenginleşen bir malzeme ve çözümleme alanına olanak sağlamıştır. Bu bağlamda ölümsüzlük, şifa, koruyuculuk, korkutuculuk, iyilik-kötülük ve öteki dünya kavramları ile sembolik bir ilişki içinde algılanan serpens'in en az insanlık tarihi kadar eski olan varoluş sürecinde, her çeşit arkeolojik malzemedeki betimlemeleri bu çalışmada ele alınmıştır.
Geç Hitit, Yeni Asur ve Urartu uygarlıklarında ziyafet/yemek sahneleri
Geç Hitit, Yeni Asur ve Urartu Uygarlıklarında görülen ziyafet/yemek sahneleri belli bir kültürel birikim ve sanatsal gelişimi ortaya koyar. Birçok prenslikten oluşan Geç Hitit uygarlığı, Hitit Devletinin bir devamı niteliğindedir. Geç Hitit Krallıklarında ziyafet/yemek sahneleri, ortostatlar, steller, pyxis, kolye ucu ve mühür üzerinde yer alır. Geç Hitit Sanatında en fazla görülen yemek sahnesi, mezar stelleri üzerindedir. Ölü yemeklerini gösteren bu sahnelerde, figürler bazen karşılıklı, bazen tek oturmaktadır. Ölü yemeğinin dışında Hititlerde müzikli bayram ziyafetleri de görülmektedir. Hitit yazılı belgeleri yapılan bu törenlerle ilgili bilgiler verir. Yeni Asur döneminde duvar kabartmaları, silindir mühürler, pyxislar ve fildişi mobilya parçaları üzerinde ziyafet/yemek sahneleri görülmektedir. Asur görsel sanat eserleri ve yazılı belgelerinden zafer sonrası ziyafetin yapıldığı anlaşılmaktadır. Askerler için düzenlenen bu törenlerden bazıları, Kral II. Sargon Sarayının(MÖ 721-705) önemli salonlarında taş levhalar üzerinde izlenmiştir. Kral Asurbanipal(MÖ 668-630) ve eşinin birlikte açık havada müzik eşliğinde ziyafet sahnesi, Elam zaferinden sonra yapılmıştır. Zaferin bir kutlama şeklinde gösterilmesi Mezopotamya sanatının erken dönemlerinden beri görülen bir geleneğin devamıdır. Asur Sanatının dışında, yazılı belgeleri de ziyafet ve yemeklerin nasıl yapıldığı ile ilgili bilgi verir. Ziyafet steli diye adlandırılan bir yazıt üzerinde, törene katılacak kişilerden, yiyecek malzemelere kadar birçok bilgi bulunur. Metinlerden anlaşılan bu törenler şehrin genelini kapsamakta ve katılımcıların çoğunluğunu halk oluşturmaktaydı. Urartu Krallığında kemerler, adak levhaları ve mühürler üzerinde görülen Ziyafet/yemek sahneleri, sadece kadınlar, sadece erkekler ya da kadın ve erkekler için birlikte hazırlanmaktaydı. Urartu yazılı metinlerinde de ziyafet veya yemek ile ilgili bilgiler sınırlıdır.
Urartu Krallığı'nın Van Gölü Havzası'ndaki tarımsal faaliyetleri ve ürünlerinin depolanması
Urartu Krallığı, MÖ 9-7. yüzyıllar arasında Van Gölü Havzası merkez olmak üzere Anadolu'da kurulmuş olan önemli krallıklardan biridir. Urartu krallarının izlemiş olduğu genişleme politikaları gereği çok fazla seferler düzenlemiş ve krallığın sınırlarını batıda Fırat Irmağı, doğuda İran Azerbaycan'ı, kuzeyde Ermenistan'a kadar genişletmişlerdir. Urartu Devleti hüküm sürdüğü bölgelerde insanların her türlü ihtiyacını karşılamak için önemli yatırımlar yapmıştır. Bunların başında verimli ovaların yakınına kaleler inşa edilmesi gelmektedir. Kale yakınlarındaki ovaları daha verimli hale getirmek için de su kanalları inşa etmişlerdir. Bu sayede ovalarda tarımsal ve hayvansal faaliyetler daha verimli yapılabilmiştir. Urartu Devleti'nin merkezini oluşturan Van Gölü Havzası, oldukça dağlık bir coğrafyaya ve sınırlı sayıda tarım arazisine sahipti. Van Gölü Havzası'nın bu özelliği tarımsal faaliyetler için olumsuz bir koşul oluşturmaktaydı. Bu nedenle, Urartu Devleti tarımsal faaliyetlerini artırmak için önemli politikalar izlemiştir. Bu politikaların başında kısa ve kurak geçen yaz aylarında tarım arazilerini sulamak için su bentleri, göletler ve kanalların inşası gelmektedir. Bu politikalar sayesinde Urartular, kurak arazileri sulu hale getirerek verimli hasat dönemleri yaşamışlardır. Bu tarım arazilerine, seferlerde esir alınarak göç ettirilen insanlar, tarımsal faaliyetlerde çalıştırılmak üzere yerleştirilmiş olmalıdır. Böylelikle bu insanların öncelikle barınma sorunu ortadan kaldırılmış, daha sonra da tarım arazilerinin yakınlarında istihdam edilerek gerekli insan gücünün karşılanmış olduğu tahmin edilmektedir. Urartular tarımsal faaliyetlerde kullanılmak üzere tarım aletlerinin üretimine de ayrıca önem vermişlerdir. Tarım aletlerinin büyük çoğunluğu demirden yapılmıştır. Ancak demirin çabuk korozyona uğraması nedeniyle, çok az sayıda tarım aleti günümüze kadar gelebilmiştir. Bel küreği, orak, dirgen (şene), saban ve çapalar Urartuların kullanmış oldukları tarım aletlerinden bazılarıdır. Bu tarım aletleri incelendiğinde Urartular tarlanın sürülmesinden, hasatın yapılmasına kadar olan süreçte kullanılacak bütün tarım aletlerini belirli bir düzen içerisinde kullanmış oldukları anlaşılmaktadır. Çivi yazılı belgelerden edinilen bilgilere göre söz konusu Urartu tarım aletleri devlet tarafından çiftçilere dağıtılmıştır. Urartuların tarımsal faaliyetlerden elde ettikleri ürünlerin büyük bölümünü tahıllar (buğday, arpa, akdarı vs.) oluşturmaktaydı. Bu ürünleri baklagiller (Nohut, mercimek vs) izlemekteydi. Ayrıca çeşitli meyveler (elma, armut, üzüm, kiraz vs) de yetiştirilmekteydi. Urartular bunların içiresinde özellikle üzüme önem vermişlerdir. Üzüm bağları ve meyve bahçeleri kurduklarına dair yazıtlar bulunmaktadır. Urartu Krallığı, sulu tarımın yapılabileceği arazilere kanallar yardımı ile su taşımışlardır. Yapmış oldukları kanalların bazılarının günümüzde de kullanıldığı görülmektedir. Bunlardan en önemlisi Minua Kanalı'dır. Gürpınar'dan Tuşpa'ya su taşıyan bu kanal Van Ovası'nın güney kesiminin su ihtiyacını büyük ölçüde karşılamıştır. Urartular sulama faaliyetleri için kanallar, bentler ve göletlerden yararlanmalarının yanında, doğal su kaynaklarını da ustaca kullanmışlardır. Urartular, tarımsal faaliyetlerde elde edilen tarım ürünlerini inşa ettikleri depolarda muhafaza etmişlerdir. Urartu Devleti kaleler kurarken alt yapının içerisinde saray, tapınak vb. kamusal binalarla beraber depo yapılarının inşasını da planlamışlardır. Urartuların Van Gölü Havzası'nda Çavuştepe, Ayanis, Yukarı ve Aşağı Anzaf, Yoncatepe, Toprakkale gibi kalelerin ovaların yakınlarına kurulması tarımsal faaliyetlere önem verdiklerini göstermektedir.
Urartu yazıtları ile tasvir sanatında kale ve tapınaklar
Bu çalışmada, bugüne değin ortaya çıkarılmış Urartu yazıtları ile Urartu tasvirli eserler üzerinde karşılaşılan Urartu kale ve tapınakları değerlendirilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızda yer alan yazıtlarda genel olarak yapıların inşası ve hangi kral döneminde yapıldığı dile getirilmiştir. Fakat ne yapının inşasında kullanılan malzemeden ne de mimari yapının detayları hakkında herhangi bir bilgi verilmemiştir. Tasvirli eserlerde kale tasvirline en ince ayrıntısına kadar yer verilmiştir. Tasvirli eserlerin bazılarında taş temelin uygulandığı görülmektedir. Genel olarak kale tasvirlerinde koruma kuleleri betimlenmiş ancak bazı örneklerde ise betimlenmemiştir. Kale kapıları çift kanatlı olarak işlenmiş, bunu belirtmek için de bir taraf çizgilerle taranmıştır. Kapının hemen üzerinde yer alan kuşakta süs amaçlı zikzaklar yer almaktadır. Genel olarak kale duvarları üzerinde koruma amaçlı yapılmış dendaneler yer almaktadır. Bazı örneklerde dendanelerin alt kısımlarına gözetlemek için pencere açıklığına yer verilmiştir. Ön cephe tasvirlerinin bazılarında pencere açıklığına rastlanılmaktadır. Tespit edilebilen tapınak tasvirleri iki örnekle sınırlıdır. Kale tasvirlerine oranla daha sade bir şekilde işlenmişlerdir. Kule tipli olarak yapılmış tapınak tasvirlerinde kapı, çift kanatlı olarak işlenmiştir. Urartu devletiyle çağdaş olan Asur devletinin sanatına yansımış Urartu kaleleri ile Urartu tasvir sanatına yansımış kale tasvirlerine bakıldığında ortak özellikler taşıdığı göze çarpmaktadır. Ancak Asur örneklerinde Urartu tasvirlerine oranla daha az ayrıntı yer almaktadır.
Urartu Dönemi kemik eserleri
Paleolitik Dönem'den Orta Çağ'a kadar takı, dokuma aletleri, silahlar, tarım aletleri, kozmetik kutuları gibi çoğu ürünün vazgeçilmez malzemesi olan kemik/boynuz, tarihsel süreçteki gelişim aşamasının tespit edilebildiği hammaddeler arasındadır. Eski Çağ insanlarının avladıkları hayvanlardan ve doğadaki leşlerden topladıkları kemik ve boynuzları birçok alanda değerlendirilmiştir. MÖ 9-7. yy.'da başkent Tuşba merkez olmak üzere kurulan Urartu Krallığı maden, taş, fildişi ve kemik işlemeciliğinde oldukça önemli sanat eserleri bırakmıştır. Bu hammeddeler arasında özellikle kemik ve boynuz Urartu Dönemi'nde kullandıkları el aletleri ve geliştirdikleri tekniksel verileri hakkında bilgi vermektedir. Kemik ve boynuzun yarı organik bir madde olması nedeni ile işlenmesi sırasında geliştirilen tekniklerin tespiti oldukça önemlidir. Urartu Dönemi'ne ait incelenen 120 eser tipolojik çeşitlilik, işleme teknikleri gerekse çevre kültürlerle olan sanatsal etkileşimin gözlemlendiği önemli eserlerdir. Kemik ve boynuzdan boncuklar, dokuma aletleri, gemler, figürinler, kakmalar, mühürler, sürmelikler gibi çok sayıda eser üretilmiştir. Ancak şimdiye kadar kemik eserler ile ilgili kapsayıcı bir çalışmanın yapılmamasına karşın, kemik ve boynuzun Urartu Dönemi'nin sıkça kullanılan hammaddeleri arasında yer aldığı açıkça görülmektedir. Urartu Dönemi kemik eserleri tipolojik, teknik özellikler ve çevre kültürlerle olan benzer örnekler açısından değerlendirilmiştir. İncelenen eserler, Urartu Dönemi'nin farklı bir zanaat kolu olan kemik ve boynuz işlemeciliğinde ileri bir seviyede olduklarını göstermektedir. Hatta Anadolu'da MÖ 4. Binden itibaren süregelen bazı eserlerin Urartulu zanaatkârlar tarafından hala kullanılması son derece ilginç veriler arasıdnadır. Orta Çağ'dan günümüze kadar kullanımı süren bu maddeler, günümüzde hala tarak, baston kakmacılığında sıkça kullanılan bir hammaddedir.
Yazılı belgeler ve tasvirli eserler ışığında Yeni Assur Krallığı'nda libasyon
Libasyon, tanrı veya tanrıçaya adanmış bir sıvının zemine veya belirli bir noktaya dökülmesi ile yapılan içki sunumu anlamına gelir. Libasyon, törenin yapıldığı mekânda kutsal kabul edilen bir takım yerlerin önüne, yanına veya üzerine uygulanmaktadır. Yeni Assur dini yaşamında birçok dinsel tören ile birlikte libasyonun da önemli bir yerinin olduğu anlaşılmaktadır. Yeni Assur görsel sanatında kabartmalar ve mühürler üzerinde işlenmiş sahnelerde libasyon törenleri de işlenmiştir. Bu tasvirlerde libasyon erkekler (kral ve veliaht) tarafından uygulanmaktadır. Söz konusu bu figürler aynı zamanada libasyondan sorumlu din görevlileri olmalıdır. Libasyon ritüellerinde kâse ve çömlek gibi kaplar kullanılmıştır. Bu kaplar kendi içinde malzeme, üslup ve yapım tekniği olarak farklılıklar göstermektedir. Kaplardaki bu durum libasyon ritüelinin yapılma amacının çeşitliliğini bağlanabilir. Arkeolojik verilerden Yeni Assurluların libasyon törenlerini, av sonrası, askeri seferler sonrası ve tapınak inşası gibi özel durumlarda düzenledikleri anlaşılmaktadır. Ancak şimdilik elde her ne kadar bu konu ile ilgili arkeolojik veri bulunmasa da Yeni Assurlular'ın çağdaşı Urartu'da olduğu gibi libasyonu muhtemelen baharın gelişi, tarımsal faaliyetler ve ölü gömme törenlerinde de düzenlemiş olmalıdırlar. Yeni Assur'da libasyon üzerine cevaplanmayı bekleyen birçok soru vardır. Bu sorulara açıklık getirebilmek ancak bu konu ile ilgili bilgi veren arkeolojik kaynakların ortaya çıkarılması ile mümkün olacaktır. Yeni Assur'un egemenlik kurduğu coğrafyada bilimsel çalışmalar devam etmektedir. Nitekim bu çalışmalar neticesinde elde edilecek verilerin Yeni Assur'da libasyon ritüeli konusuna da açıklık ve yeni öneriler getireceği düşüncesindeyiz.
Urartu Döneminde Gürpınar Ovası sulama sistemleri
Urartular, M.Ö. 9.-7. Yüzyıllar arasında Doğu Anadolu, Transkafkasya ve Kuzeybatı İran'da egemenlik sürmüşlerdir. İlk başlarda göçebe olan halk yerleşik hayata geçip kentler inşa etmişlerdir. Urartu Devletinin kurulduğu bölgenin büyük bir bölümü sıradağlar ve vadilerle birbirinden ayrılmış yaylalarla kaplıdır. Buralarda kışlar soğuk ve uzun, yazlar ise kurak ve kısa geçmektedir. Besin ihtiyaçlarını karşılamak için ise tarımsal faaliyetlere önem vermişlerdir. Urartu merkezlerinde yapılan arkeolojik kazılarda ele geçen tarım aletleri, tarım ürünleri, tarımsal faaliyetlerde kullanılmak üzere inşa edilen bentler ve sulama kanalları tarımsal faaliyetlere verdikleri önemi ortaya koymaktadır. Urartu coğrafyasında yağışın azlığı ve su kaynaklarının kısıtlı olmasından dolayı tarımsal arazilerin daha verimli olabilmesi için devlet eliyle bentler, göletler ve kanallar inşa ederek tarım arazilerinin daha iyi sulanabilmesi sağlanmıştır. Söz konusu bu tarım arazilerinin en önemlilerinden biri de Gürpınar Ovası'dır. Gürpınar Ovası, başkent Tuşpa'nın 22 km. güneybatısında yer almaktadır. Bu ova etrafında birçok Urartu yerleşim alanları bulunmaktadır. Bunlar içinde en önemlisi olan Çavuştepe Kalesi, Gürpınar Ovası içinde bulunan Bol Dağı silsilesinin batı ucunda kurulmuştur. Kale üzerinde görülen büyük depo odaları buranın bir tarım merkezi olduğunu göstermektedir. Çavuştepe Kalesinde bulunan İrmuşini Tapınağı'nın doğu yüzünde yer alan inşa yazıtında, Kral II. Sarduri tarafından Gürpınar Ovası'nın ortasından geçen Hoşap (Gugunai) Çayı'ndan bir kanal açtığından bahsetmektedir. Söz konusu yazıttan yola çıkarak kalenin güney tarafında iki adet kanal yapısı tespit edilmiştir. Bu kanallardan bir tanesi kalenin hemen güney yamacından, diğeri ise ovanın güneyinden geçmektedir. Bu kanalların inşa yazıtında da belirtildiği gibi oldukça kurak olan bölgenin sulanması için yapıldığı bilinmektedir. Bu ovadan yürütülen tarımsal faaliyetler sonucunda elde edilen tarım ürünleri Çavuştepe Kalesindeki depolarda muhafaza edilmiştir. Günümüzde bile Gürpınar Ovası bir tarım merkezi durumundadır. Anahtar Kelimeler : Çavuştepe, Gürpınar, Urartu, Sulama, Tarım Sayfa Sayısı :93 Tez Danışmanı : Prof. Dr. Rafet ÇAVUŞOĞLU
Urartu Krallığı'nda aydınlatma araçları
MÖ 9. yy 'da Anadolu'nun doğusunda güçlenmeye başlayan ve MÖ 7. yy'a kadar doğuda Urmiye Gölü Havzası, güneyde Toros Dağları, kuzeyde Transkafkasya ve batıda Fırat Nehri kıyısına kadar genişleyen Urartu Krallığı, Demir Çağı'nın en güçlü medeniyetlerinden birisi olmuştur. Çalışmanın konusunu Urartu Krallığı'na ait zengin buluntuya ve aynı zamanda form çeşitliliğine sahip aydınlatma araçları oluşturmaktadır. Urartu aydınlatma araçları metal ve pişmiş toprak olmak üzere iki malzemeden üretilmiştir. Tez çalışması kapsamında incelenen aydınlatma araçları tipolojik açıdan dört bölüme ayrılmıştır. Tipolojik sınıflandırma yapılırken, kandillerin formları ve yapım teknikleri dikkate alınmıştır. Tez çalışmasının ilk bölümünde aydınlatma araçlarının yapım teknikleri, biçimsel gelişimi ve kullanım alanları hakkında bilgiler verilmiştir. Bunun yanı sıra aydınlatma tarihi konusunda bilgiler verilmiş ve daha sonra da Urartu aydınlatma araçları ve kullanıldığı mekânlar hakkındaki bilgilere değinilmiştir.
Çavuştepe Kalesi'nin malzeme teknik ve mimari açıdan günümüz Çavuştepe Köyü'ne yansımaları
Van Gölü Havzasında kurulan ve yaklaşık 250 yıl kadar hüküm süren Urartu Krallığı, Doğu Anadolu'ya adeta altın çağı yaşatmıştır. Yapılan çeşitli kazılar ve yüzey araştırmalarından yola çıkarak Prehistorik Çağ'da Doğu Anadolu Bölgesi'nde bir kısım göçebe halk topluluklarının yaşamış olduğu saptanmıştır. Bu dönem içerisinde yerleşimin varlığı bilinse de kalıntıların ulaşılması zor yüksek yaylalarda yer alması, arkeolojik bulguların yetersiz kalmasına sebep olmuştur. Van, arkeolojik bulgulara göre Kalkolitik Çağ'dan (M.Ö. 5500-3000) başlayarak tarih dönemlerinin tümünde çeşitli ırk, kültür ve inanışlara sahip kavimlerin tek tek veya topluca yaşadıkları bir merkez olmuştur. Urartu kalelerinden günümüze en iyi durumda kalmış olan örnek ise hiç kuşkusuz Çavuştepe Kalesi'dir. Çavuştepe Kalesi'nde arkeolojik ve bilimsel çevrelerce tarihi değeri olan aşağı ve yukarı kale, saray, tapınak, depo alanları gibi kalıcı ve büyük ölçekli şehir yapıları incelenmiştir. Ancak Çavuştepe Kalesi mimarisi ve günümüz Çavuştepe Köyü konut mimarisine yansımaları araştırılmamıştır. Bölgenin olumsuz doğa koşulları, felaketler, savaşlar Çavuştepe mimarisinde kullanılan kerpiç ve ahşap malzemenin direncini azaltmıştır. Bu nedenle toplumların sosyo - kültürel yapısı ve gelişimi konusunda çok sağlıklı ipuçları veren küçük ölçekli yaşam birimleri olan evlerin incelenmesine önem ve öncelik verilmiştir. Çalışma içerisinde Çavuştepe Kalesi ve Çavuştepe Köyü'nün mimari (yapı malzemeleri, kullanılan aletler, mimari işçilik, konutlar, tandırlar, depo yapıları, hayvan barınakları) açıdan karşılaştırılması yapılmıştır.
MÖ 1.Binde Guzana (Bit Bahiyani) Krallığı
Assur kralı Tiglath-Pileser'in ölümünden sonra, bazı Arami kabileler, Levant ve Mezopotamya'nın birçok yerinde pek çok bağımsız krallıklar kurabilmiştir. Levant Bölgesi'nin bu krallıklarından biri, Bit-Bahiyani krallığı'dır. Krallığın başkenti Guzana'dır. Tez, Türkiye-Suriye siyasi sınırının yakınında, Habur Nehri'nin batı kıyısındaki Haseke ilinin idari sınırları içinde ve Rasüleyn kasabasının 3 kilometre güneybatısında yer alan M.O 1. Binde Guzana (Bit-Bahiyani) Krallığı'nı ele almaktadır. Çalışmamız, MÖ II binyılın sonlarından MÖ 9.yüzyılın sonuna kadar devem eden süreçte Arami egemenliğinin altında kalmış en önemli ve güçlü krallıklardan biri kabul edilen Guzana Krallığı'nın, hem bölgede oynadığı rol ve hem de arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan zengin buluntularının değerlendirilmesi yönüyle önem arz etmektedir. Buna ek olarak Guzana Krallığı hakında fazla araştırmalar ve çalışmalar yoktur. Bu güne kadar yapılmış olan araştırma ve çalışmalar daha çok Aramiler'in tarihi ya da Aramice üzerine yapılmıştır. Bu düşünceden hareketle Guzana Krallığı'nın arkeolojik açıdan tüm yönleriyle incelenmeye çalışıldığı bu tez önemli görülmektedir. Bu tez beş bölüme ayrılmıştır. Tezin 1.Bölümünde Guzana Krallığı'nın coğrafyası ana hatlarıyla tanıtılmaktadır. Guzana Krallığı'nın sınırları ve coğrafyası verilmektedir. 2.Bölümde Guzana Krallığı'nın arkeolojik keşif çalışmaları hakkında bilgiler verilmektedir. Sonraki 3.Bölümde Krallığı'n tarihi ele alınmıştır. Bu bölüm Guzana Krallığı'nın tarihi sürecini ve bu krallığı yöneten önemli kralların listesini içermektedir. Buna ek olarak krallığın Arami krallıkları ve Assurlar ile ilişkisini de içermektedir. Daha sonraki 4.Bölümde Guzana şehri hakkında bilgiler verilmektedir. Bu bölüm, şehrin planı ve bölgede keşfedilen en önemli askeri ve sivil yapılarını kapsayan, krallığının en önemli mimari yönlerinin incelemesine ayrılmıştır.5.Bölüme gelince, bu bölüm ,Guzana'da ortaya çıkarılmış tüm yontma eserlerini ve bu sanat eserlerini yontmak için kullanılan yöntemleri içermektedir. 6.bölum ise Guzana Kralığı ve çevresindaki krallıklar arasında karşılaştırma hakında bilgiler içermektedir . 7.Bölümde elde edilen en önemli sonuçları ışığında değerlendirmeler yer almaktadır.
Hakkari'de Urartu izleri
Doğu Anadolu'da MÖ 1. Binyılın ilk yarısında güçlü bir uygarlık kuran Urartu Krallığı, batıda Fırat Nehri, kuzeyde Aras vadisi, doğuda Urmiye Gölü'nün doğu kıyıları güneyde ise Güney Torosları içerisine alan coğrafyada hüküm sürmüştür. Belirli özelliklere sahip krali yerleşimler ile eyalet merkezi olabilecek yerel karakterli yerleşimlerle ifade edilebilen Urartu izlerine Hakkâri'de diğer bölgeler kadar sık rastlanmamaktadır. Bunda Hakkâri'nin araştırmaya uygun olmayan ortamı rol oynamaktadır. Çalışmamızda Hakkâri'de ortaya çıkarılan kaleler, kaya mezarları ve küçük buluntu tipleri üzerinde Urartu izleri araştırılmıştır. Kaya mezarlarının Hakkâri bölgesinde görülmesi buranın eyalet merkezi olarak var olduğunun açık delillerindendir. Çalışmamız boyunca Hakkâri ve çevresinde yapılan yüzey araştırmaları ve köylülerden edinilen veriler sayesinde Urartu Krallığı'nın bölgedeki konumu belirlenmeye çalışılmıştır. Zengin bir kültür birikimi bulunan Hakkâri'nin yerleşim tarihini 5000 yıl geriye götürmek mümkündür. Birçok medeniyete ve topluma ev sahipliği yapmış olan Hakkâri'nin bu eski tarihinden günümüze önemli kalıntılar kalmıştır. Hakkâri Bölgesi'nde bugüne kadar yapılan arkeolojik çalışmalarda tespit edilen Kaya üstü resimleri, Erken Demir Çağı'na tarihlenen oda mezarlar ve Hakkâri Stelleri bölgenin Arkeolojik geçmişine ışık tutmaktadır. Ancak bölgede sınırlı sayıda yapılmış olan bilimsel çalışmalarda Urartu izlerine dair bir bilgi verilmemiştir. MÖ 2000'lerin başında, içine Hakkâri Bölgesi'ni de alan Doğu Anadolu'nun yüksek rakımlı yaylalarında yaşayan topluluklar ile ilgili ilk bilgiler, Asur yazıtlarında yer almaktadır. Asur kralı I.Salmanassar'ın MÖ XIII. yüzyıla tarihlenen (MÖ 1274-1244) bir yazıtında bazı ülkelerin Asur krallığıyla savaştığından söz edilmektedir ve bu yazıtta Uriatri kelimesi etnik bir insan topluluğunun adı olmayıp Asurların dilinde " dağlık bölge" anlamına gelmekte ve bu bölge içinde Hakkâri yer almaktadır.
Yeni Assur Krallığı'nda haremağaları
Tez çalışmamızda buluntularına rastlanan Haremağalarıyla ilgili betimlemelerin değerlendirilmesi yapılmıştır. Haremağaları ile ilgili bilgileri yazılı kaynaklardan ve tasvirli sanat eserlerinden edinmekteyiz. Bu bilgiler ışığında haremağalarının birçok görevinin olduğunu da anlamaktayız. Haremağalarının işlendiği konular, çoğunlukla saray kabartmaları ve mühürler üzerinde gösterilmiştir. İşlenen konular bütünlüğüne bakıldığı zaman Haremağaları kimi zaman kral ile beraber görülürken kimi zaman tek başına görülmektedir. Yeni Assur döneminde Haremağalarının gösterildiği betimlemeler genellikle III. Şulmanu- aşerid (MÖ 858-824), III. Tiglat- Pileser (MÖ 745-727), Şarrukin (MÖ 721-705), Sin-ahhe- riba (MÖ704-681) dönemine aittir. Assur görsel sanatları dışında Haremağaları birçok yazılı metinde karşımıza çıkmıştır. Bu yazılı metinlerde Haremağalarının Assur Krallığı içindeki önemleri de anlaşılmaktadır. Urartu ve Geç Hitit dönemlerine ait mühürlerde Yeni Assur özellikli görsel verilere ve benzer sahnelere bakıldığında Yeni Assur, Urartu ve Geç Hitit arasındaki ilişkiyi görmek mümkündür. Anahtar Kelimeler: Haremağaları, Baş Hadım, Harem, Yeni Assur, Urartu, Geç Hitit. Sayfa Sayısı: 151 Tez Danışmanı: Dr. Ögr. Üyesi İsmail COŞKUN
Doğu Anadolu örnekleri kapsamında Akhaimenid Dönem'de Rhyton: Gelişim ve tipoloji
Rhyton formu MÖ II. binin başlarından daha öncesine giden bir kullanım geleneğine sahiptir. İçki kabı olmanın ötesinde libasyon gibi ritüel uygulamalarında kullanılan bu kabın her kültüre ve coğrafyaya göre değişen bir üretim üslubu söz konusudur. Genellikle metal, seramik ve cam örnekleri ile karşılaştığımız formun ilk olarak ne şekilde kullanıma girdiği, kendi içindeki form gelişim ve değişiminin nasıl olduğu araştırılması gereken bir husus olarak önem taşımaktadır. Rhytonlar Neolitik dönemden itibaren bir kullanım geleneğine sahip olup muhtelif amaçlarla kullanılmıştır. Genel olarak üretkenlik, bolluk ve çoğalmayı simgeleyen hayvan figürleri ile şekillendirilen bu törensel içki kaplarının üzerinde sıvının dışarı akışını sağlayan akıtma/boşaltma deliklerine veya küçük emziklere rastlanır. Rhyton yapımı Asur Ticaret Kolonileri ve Hitit Çağı'nda en yoğun dönemlerini yaşamıştır. Hitit Çağı'ndan sonra ise Roma dönemine kadar azalarak devam etmiştir. Özellikle Akhaimenid etkili rhytonlarla ilgili çalışmalar oldukça sınırlı olduğundan Akhaimenid Dönem rhyton formuna yönelik yayın ve değerlendirmeleri bir araya toplayarak, formun işlevsel ve tipolojik niteliğini araştırmak ve ilk kullanım geleneğinin bağlı olduğu kültür alanını belirginleştirmek öncelikli amacı oluşturmaktadır her çeşit arkeolojik malzemedeki betimlemeler bu çalışmada ele alınmıştır.
II. Rusa önemi kalelerinde görülen mimari süslemeler
Tez çalışmamızın amacı, II. Rusa Dönemi'nde görülen mimari süsleme öğelerini teknik ve stilistik açıdan irdelemektedir. Bu bağlamda ilk olarak Urartu Krallığı'nda süslemelerin yapıldığı materyaller ele alınmış ve süslemeleri ile ön plana çıkan yapılar tasvir edilmiştir. Böylelikle mimari süsleme öğelerinin II. Rusa Dönemi'ne gelene kadar geçirdiği değişim süreci daha açık görülebilecektir. Daha sonra ise II. Rusa Dönemi'nde inşa edilmiş olduğu bilinen beş kale ele alınarak konumları, kazı ve araştırma tarihleri, mimari yapıları gibi genel bilgiler verilmiştir. Bu bağlamda Karmir-Blur, Bastam, Toprakkale, Adilcevaz-Kef ve Ayanis Kaleleri ele alınan kalelerdir. Söz konusu kalelerin mimari süslemelerinde fresk, kabartma, kazıma, oyma, kakma ve aplike olmak üzere çeşitli teknikler kullanıldığı anlaşılmıştır. Büyük bir bölümü ünik eserlerden oluşan bu verilerin Urartu Krallığı'nın erken dönemlerinde görülmemiş olması, bizi söz konusu kralın uygulamış olduğu farklı politikaya yöneltmiştir. Mimari süslemeler hakkında elde edilen bu veriler, olasılıkla kralın uygulamış olduğu barış politikasının bir sonucu olarak değişim göstermiştir. Krallığın her döneminde yoğunlukla etkileşim içerisinde oldukları Yeni Assur Krallığı, bu dönemde de kendini oldukça hissettirmektedir. Bu sebeple elde edilen mimari süsleme öğelerinin etkilenmiş olduğu Yeni Assur sanatı ile karşılaştırmalar yapılarak, motif ve figürlerin yansımaları incelenmiştir. Tezin hazırlanma sürecinde Urartu mimari süslemelerinde kullanılan teknikler hakkında kaynakların az olması, interdisipliner araştırmalar yapmaya yönlendirmiştir. Ancak Urartu sanatı için bu kapsamda bir çalışma yapılmasının da gerekliliği öneri olarak sunulmuştur. Yanı sıra II. Rusa'nın barış politikası sürecinde özellikle Yeni Assur ve Urartu Krallıkları arasında ki etkileşimin boyutları ve ne yönde olduğu üzerine yapılacak çalışmalar da bu dönemi aydınlatacaktır.
Van Gölü havzası ve kültür çevresinde Post-Urartu dönemi
Urartular'ın, MÖ 7. yüzyılın sonlarına doğru ortadan kalkmasıyla hem Doğu Anadolu'nun hem de krallığın yayılım alanları içerisinde yer alan kuzeybatı İran, Azerbaycan, Ermenistan gibi yerlerdeki merkezlerinde eş zamanlı yeni bir dönem sözkonusudur. Urartu sonrasında ortaya çıkan bu yeni dönem Akhaimenidler döneminin başlangıcına kadar kapsayan bir süreci kapsamaktadır. Bu dönem, mimari ve seramiğinin etki alanı ve karakteristik özellikleri açısından başta İran'ın birçok yerinde ve Anadolu'nun içlerine kadar yayılım göstermiş Med kültürüyle bağlantılı görünmektedir. Ortaya çıkan bu yeni kültürel durum, Urartu döneminden izler taşımakla birlikte seramik ve mimarisindeki farklılıklarla Urartu döneminden ayrılmaktadır. Post-Urartu/ Med olarak adlandırılan bu dönem MÖ 600-550 yıllarını kapsamaktadır. Van Gölü Havzası'nda kazısı yapılmış Van Kalesi Höyüğü (IIa-1), Karagündüz (IVc) ve Çavuştepe Kalesi'ndeki (IIa) post Urartu/ Med dönemine ait kültür tabakaları birbirleriyle benzer olduğu gibi kültür çevresinde yer alan merkezlerle de uyum içindedirler. Arkeolojik araştırmalar sonucunda, Van Gölü Havzası başta olmak üzere Doğu Anadolu Bölgesi, İran, Azerbaycan ve Ermenistan'ın bu döneme ait bulguları, stratigrafik verilerle desteklenebilmektedir. Van Gölü Havzası ve yakın çevresinde yapılan yüzey araştırmalarından gelen sonuçlarla da desteklenen post Urartu/ Med Dönemi (MÖ 600-550), yeni bir kültürel oluşumu göstermektedir. Bu çalışmamızda Urartular'ın ortadan kalkmasının ardından mimari ve seramik olarak ortaya çıkan post Urartu/ Med tabakalarının son çalışmalarla birlikte toplu bir şekilde incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma konumuzu oluşturan post Urartu/Med dönemini yansıtan coğrafyanın kısmen antik kaynaklarla birlikte daha çok son dönem kazı ve araştırmalar sayesinde yayılım alanları detaylandırılmış ve bu döneme ait bulgular sunulmuştur. Bu dönemin seramik formları Urartu ve daha sonra ortaya çıkacak Akhaimenid dönem seramikleriyle karşılaştırılmış bulunduğu bölgeler ayrı ayrı ele alınmış form renk ve hamur özellikleri birbirleriyle eşlenerek çalışmalarımıza eklenmiştir. Bu çalışma bu ara dönemde karşımıza çıkan yeni kültürel sürece ilişkin bulgulara ayrıntılı bir şekilde bir bakış açısı sağlamak açısından yararlı görünmüştür.
Çavuştepe Kalesi ve Nekropolü'nde 2016-2019 kazılarında ele geçen çanak çömleklerin değerlendirilmesi
Urartu Devleti, MÖ 9-7. yüzyılları içerisinde, Van Gölü Havzası merkez olmak üzere günümüz Doğu Anadolu Bölgesi'nde kurulmuş ve yayılım göstermiştir. Urartu Devleti genişleme politikası gereği çok fazla seferler düzenlemiş ve sınırlarını batıda Fırat, doğuda Urmiye Gölü Havzası, kuzeyde Kars Platosu - Sevan Gölü Havzası ve güneyde Toros Dağları'nın çevrelediği bölgeye kadar genişletmiştir. Urartu Devleti'nin bu dağlık coğrafyada 250 yıl kadar varlık sürdürdüğü de bilinmektedir. Bahsedilen coğrafyada önemli yerleşimler kurulmuştur. Bu yerleşim yerlerinden biride Urartu kralı II Sarduri tarafından yaptırıldığı arkeolojik verilerle kanıtlanan Çavuştepe (Sardurihilini) dir. Çavuştepe Kalesi, Urartu Devleti'nin önemli dini ve ekonomi merkezlerinden biridir. Tezimizin konusunu Çavuştepe Kalesi ve Nekropolü kazılarının 2016-2019 yıllarına ait olan çanak çömlekler oluşturmaktadır. Bu çanak çömlekler de pembe mal, kahve mal, devetüyü mal, bianili mal, gri mal, pembe açkılı mal, kahve açkılı mal, krem astarlı mal, kiremit astarlı mal, krem mal ve kiremit mallar olmak üzere gruplandırılmaktadır. İncelediğimiz bu çanak çömlekler içerisinde dipler, gövdeler, kulplar ve bardaklar yer almaktadır. Bu çanak çömlekler arasında kaba yapılanlar kadar özenle yapılan çanak çömleklerde görülmektedir. Bu çanak çömlek parçaları da kendi aralarında farklı form ve profil örnekleri göstermektedir. İncelenen çanak çömlek parçaları içinde nokta, bitkisel, örgü ve yıldız ile işaretli olanlarında varlığı bilinmektedir. Bu işaretlerin genelde çanak çömleklere özgü olduğu görülmektedir. Çavuştepe Kalesi ve Nekropolü'nde 2016-2019 yılı çanak çömleklerinin hem mal grupları hem de tipolojik özellikleri değerlendirildiğinde bölgesel benzerliklerin olduğu da saptanmıştır. Bu yüzden Çavuştepe çanak çömleklerinin benzerlerinin bulunduğu kültür bölgeleri Van, Elazığ-Malatya-Bingöl, Ağrı, Iğdır, Muş, Kuzeybatı İran ve Ermenistan olduğu tespit edilmiştir. Değerlendirmeye aldığımız Çavuştepe Kalesi ve Nekropolü'nde ele geçen çanak çömleklerin günlük ve dini yaşamlarında farklı amaçlar için kullanıldığı belirlenmiştir. Bahsedilen bu çanak çömlekler, Urartular tarafından yiyeceklerin hazırlanması, tüketilmesi ve depolanmasında, dini ayinlerde ve son olarak da toplumsal statünün gösterilmesinde kullanılmıştır. Anahtar Kelimeler: Çavuştepe, Urartu, Çanak Çömlek, Mal Grubu, Demir Çağ
Urartu'da hayvanlar ve karışık yaratıklar üzerinde duran Tanrı tasvirleri
Bu çalışmada, bugüne değin ortaya çıkarılmış Urartu tasvirli sanat eserleri üzerinde görülen Hayvanlar ve Karışık Yaratıklar Üzerindeki Tanrı Tasvirleri değerlendirilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızda yer alan tanrı tasvirleri, bu tasvirli eserlerin üzerindeki tanrının ikonografyası ve yapıldığı malzemenin cinsi hakkında bilgi verilmiştir. Urartu tasvirli sanat eserleri üzerindeki tanrı tasvirleri detaylandırılarak ayrıntıya inilmiştir. Urartu Tanrı tasvirlerinde Tanrı Haldi, Tanrı Teişeba ve Tanrı Şivini en sık işlenen tanrılardandır. Tanrılar genellikle aslan ve boğa, üzerinde gösterilmiştir. Hangi tanrıyı temsil ettiğini kesin olarak bilmediğimiz bir grup tanrı karışık yaratıklar üzerinde tasvir edilmiştir. İşlenen tanrılar genellikle ya savaş pozisyonunda ya da selamlama jest pozisyonunda gösterilmiş. Tanrıların başlarında farklı şekillerde mertebeye göre polos başlıklarda çıkınılar gösterilmiş olup ellerinde çeşitli nesneler tutarken tasvir edilmiştir. Yaptığımız bu çalışmada genel itibarıyla Urartu kemerleri, kalkanları, adak levhaları, mühürler ve mimari yapılar üzerinde işlenmiş hayvan veya karışık yaratıklar üzerinde duran tanrı tasvirleri işlenmiştir. Yaptığımız çalışmada Urartu sanatının farklı eserler üzerindeki tanrı tasvirlerinin işlenişi, analizi, ikonografyası uygun olarak ele alınıp değerlendirmeler yapılmıştır. Bu değerlendirmeler sonucunda Urartuların sanatsal faaliyetler içerisinde kayda değer gelişmeler görülmektedir.
Doğu Anadolu Bölgesi'nde Urartu yerleşim arkeolojisi
Ünlü coğrafyacı Yi-Fu Tuan'ın da belirttiği gibi "Coğrafya, insanın evrenle olan ilişkisini anlamasının anahtarıdır". Türkiye'nin 7 bölgesi arasında en zorlu coğrafyaya sahip olan Doğu Anadolu topraklarında ilk politik güç olan Urartular varlıklarını MÖ 9-7. yy arasında sürdürmüştür. Birbirinden yüksek dağ silsileleri ile ayrılan bu engebeli coğrafyada kalıcı olabilmenin anahtarı coğrafyaya hükmedebilmekten geçmektedir. Bunu oldukça iyi başaran Urartu Krallığı, gerisinde ünik mimari eserlerin yanı sıra kendilerine özgü çok sayıda materyal, kültür kalıntısı bırakmıştır. Bölgenin coğrafyasının getirisi olarak özellikle taşların mimaride akılcı sistemlerle kullanılması sonucu depreme dayanıklı yapılan kaleler, kentler ve yerleşim birimleri bizlere Urartu Krallığı'nın doğaya bakış açısı ile ilgili de ipuçları vermektedir. Şimdiye kadar Urartu Krallığı ile ilgili yapılan çalışmaların pek çoğu bu önemli mimari eserlerin gerek hammadde kullanımı gerekse inşa teknikleri açısından değerlendirilmesinin yapılması ile ilgili olmuştur. Bu mimari kalıntılar genellikle büyüklükleri, kullanım amaçları ve konumlarına göre eyalet merkezleri, yerel yönetim merkezleri, garnizonlar ve/veya geçici kalıcı konutlar olarak değerlendirilmiştir. Az sayıda çalışma ise bu kalıntıların coğrafya ile ilişkisini irdeleyerek aktarmıştır. Hâlbuki Urartu Krallığı bölgenin ilk politik gücü olarak tarih sahnesine çıkışından itibaren bir devlet politikası olarak geliştirdiği iskân uygulamalarında coğrafyayı dikkate almıştır. Kalelerin konumlarını, bu kaleler ile birlikte planlanan aşağı kentleri, tarım ve hayvancılık için uygun ortamları ve bu uygun ortamı sağlayacak sulama sistemlerini bir bütün olarak coğrafyanın imkanlarına göre planlamış, eksik yönlerinin ıslahını sağlamıştır. Krallık; varlık gösterdiği 250 yıllık süreçte Doğu Anadolu topraklarında şimdiye kadar yapılan kazılar, yüzey araştırmaları ve Kültür Varlıkları Koruma Kurulları tarafından tescillenen üç yüzü aşkın kale, iki yüze yakın höyük, yüz kadar da düz yerleşim alanı bırakmıştır. Bu yerleşim birimleri ile ilişkili olarak seksen dokuz sulama sistemi ve çok sayıda maden-taş ocakları ile bütüncül bir iskân sistemi oluşturdukları görülmektedir. Bizi bu çalışmanın gerçekleştirilmesine iten de bu bütüncül iskân politikasının coğrafya ile olan ilişkini tüme varım yöntemi ile irdelemek olmuştur. Çalışmada amaç, Urartu Krallığı'nın yaşadığı coğrafyayla olan ilişkisi ve bu ilişkinin yerleşim birimlerine olan yansımalarının yeniden canlandırılmasını gerçekleştirebilmektedir. Bu ilişkinin ortaya koyulabilmesi için Coğrafi Bilgi Sistemleri alt yapısından destek alınmıştır. Çalışma, Coğrafi Bilgi Sistemleri yardımı ile gerçekleştirilen çeşitli analizler sayesinde coğrafya ile yerleşim birimleri arasındaki bağlantıyı ortaya koymaya yardımcı olmuştur. Bu sayede Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki Urartu yerleşimleri kuruldukları coğrafyanın jeolojik, iklimsel özellikleri; su kaynakları ve yol ağlarına yakınlık; hammadde kaynaklarına erişilebilirlik gibi kriterlere göre irdelenmiştir. ArcGIS programında hazırlanan haritalar ile desteklenen çalışmada Urartu Krallığı'na ait şimdiye kadar tespiti sağlanan tüm yerleşim birimleri bir bütün halinde değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda ise yerleşimlerin kullanım amaçları, gerekçeleri ile bilim dünyasına aktarılmıştır. Anahtar Kelimeler: Urartu Krallığı, Yerleşim Arkeolojisi, Kentsel Arkeoloji, Coğrafi Bilgi Sistemleri, Urartu mimarisi. Sayfa Sayısı: xxiv+500 Tez Danışmanı: Prof. Dr. Rafet ÇAVUŞOĞLU, 2. Danışman: Doç. Dr. Ayşegül KELEŞ ERİÇOK
Urartu açık hava tapınım alanları
Tezimiz "Urartu Açık Hava Tapınım Alanlarını konu almaktadır. Konuyla alakalı çok sayıda araĢtırma, makale olmasına karĢın genel olarak Urartu dini, tapınım Ģekilleri ve açık hava tapınım merkezlerini tek bir baĢlık altında toplayan çalıĢma yoktur. Bu çalıĢmayla söz konusu eksikliğin giderilmesine katkı sunulması amaçlanmıĢtır. Bu çalıĢmada Urartu Açık Hava Tapınım Alanları alt baĢlıklar halinde incelenecektir. Bunlar; Analıkız, Meherkapı, YeĢilalıç, Erzincan-Altıntepe, Bostankaya, Madavank, Mazgirt ve Harput Açık Hava Tapınım Alanlarıdır. ÇalıĢmada kullanılan yöntem, öncelikle konuyla alakalı daha önceden çalıĢılmıĢ Urartu dini, tapınım sistemleri, tapınak türleri incelenip değerlendirmeye alınmıĢtır. Daha sonra konu üzerine bilgiler geçici hatlar ile tematik baĢlıklar halinde günümüz çalıĢma prensiplerine uygun hale getirilmiĢtir. ÇalıĢma kapsamına giren merkezler daha önce yapılan çalıĢmalar yardımı ile incelenerek fotoğraflar belgeler eklenerek yorumlanmıĢtır.
Urartu Krallığı'nda urne gömü geleneği: Sosyo-kültürel bir yaklaşım
Urartu Krallık Dönemi'ne ait merkezlerde yapılan arkeolojik kazı ve araştırmalar sonucunda, Urartu mezar tipleri ve gömü gelenekleri ile ilgili çok sayıda bilgiye ulaşılmıştır. Bu veriler, Urartuluların ölülerini ya inhumasyon ya da kremasyon (yakarak) biçiminde gömdüğünü göstermiştir. Kremasyon, bireyin belirli bir derecede yakılması uygulamasıdır. Urartu Krallık Dönemi'ndeki kremasyon uygulamasının tümü urne olarak isimlendirilen çanak-çömlekler içerisine yapılmıştır. Bu gelenek farklı mezar tiplerinde karşımıza çıkmaktadır. Bunlar basit toprak mezarlarda, taş-sandık mezarlarda, kaya yarıklarına ve oda mezarlarında (niş ya da tabanlarına açılmış oyuklara) görülmektedir. Urartu Krallık döneminde urneler çeşitli kap formlarından oluşmakla birlikte yaygın olarak çömlek kullanılmıştır. Urnelerin ağız kısımlarının genellikle kase veya taş ile kapatıldığı belgelenmiştir. Çömlekler üzerine sayıları 1 ile 5 arasında değişen delikler açıldığı görülmüştür. Urne gömülerde, her iki cinsten ve yaştan bireylere ait gömüler söz konusudur. Urartu Krallığı'nda urne gömü geleneğinin tespit edildiği bazı merkezler şunlardır: Arin Berd, Armavir Blur, Karmir Blur, Çavuştepe, Ayanis, Van Kalesi, Kayalıdere, Dilkaya, Van-Altıntepe, Erzincan-Altıntepe, Liç, Palu, Kefir Kale, Melekli, Bastam, Şirinkale, Sangar, Kalecik, Karnıyarık, Hasanova, Dedeli, Atabindi, Adilcevaz'dır. Urne gömü geleneğinde urne içinde ya da çevresinde ele geçen buluntuların içerisinde takılar (küpe, yüzük, bilezik, pazubent, iğne, kemer, cımbız, boncuklar vb.), silahlar (kılıç, bıçak, hançer ucu, mızrak ve ok uçları) ile metal ve pişmiş topraktan kaplar yer almaktadır. Söz konusu buluntular ölen kişinin ve dolayısıyla da Urartuluların sosyal ve kültürel durumları, refah düzeyleri, teknolojik gelişmişlik, çevre kültürler ile olan etkileşimler ve sosyal statü gibi konular hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlamaktadır. Urnelerin içerisinden ele geçen kemik ve kül kalıntıları ise; ölen kişinin yaşı, cinsiyeti ve sosyo-ekonomik refah düzeyine ilişkin bilgiler sunmaktadır. Bazı urne gömülerde tespit edilen ve çanaklar içerisinde yer alan kemik kalıntıları da; ölü yemeği, kurban ve libasyon törenleri ile ilgili bilgiler ortaya koymakla beraber Urartu dini inancını da ışık tutmaktadır. Anahtar Kelimeler: Urartu, Mezar, Kremasyon, Urne, Kültürel
Yeni veriler ışığında Van Gölü ve çevresi Demir Çağı ölü gömme gelenekleri
Son dönemler de Van Bölgesi ve çevresinde gerçekleştirilen kazılar da ölü gömme gelenekleriyle ilgili yeni veriler ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda Van Gölü ve Çevresi Demir Çağları mezar tipleri ve gömü gelenekleri yeni veriler ışığında yeniden değerlendirilmiştir. Körzüt Kalesi Nekropolü, Çatak Kaniya Bekan Nekropolü, Çavuştepe Nekropolü ve Babacan Nekropolü güncel verileri bu tezin ana başlıklarını oluşturmaktadır. Babacan mezarlarında Erken Demir Çağına tarihlendirilen seramikler ortaya çıkarılmış ancak iskeletler üzerinde yapılan radyokarbon analizleri bu mezarlığın yaklaşık M.Ö. 1300 yıllarına tarihlendiğini belirtmektedir. Bu tez çalışması Demir Çağı mezarlarında, buluntular ve mimari açıdan yapılan değerlendirmelerin yeterli olmadığını mezarlık alanlarının radyokarbon tarihlendirmeleriyle desteklenmesi gerektiğini göstermektedir.
Ahlat Çifte Hamam ve koruma önerileri
Bu tez çalışması, Ahlat Çifte Hamam'ın tarihsel, kültürel ve mimari özellikleri ışığında mevcut koruma durumunu değerlendirmek ve koruma amaçlı ve sürdürülebilir restorasyon stratejileri geliştirmek amacıyla yürütülmüştür. Araştırmanın temelinde, hamamın tarihsel gelişimi, mimari yapısı, kullanılan malzemeler ve ortaya çıkan yapısal bozulmalar detaylı saha çalışmaları, dokümantasyon ve kapsamlı literatür taraması yöntemleri bulunmaktadır. Saha çalışmaları aşamasında LASER SCANNER- FARO SCENE yöntemi kullanılarak arazi alımları yapılmış ve rölöve çizimleri bu doğrultuda oluşturulmuştur. Rölöve çalışmalarında Ahlat Çifte Hamam yapısının mevcut durumunu gösteren; rölöveler, malzeme analiz paftaları, hasar analiz paftaları ve mimari parça envanterleri hazırlanmıştır. Restitüsyon çalışmaları, Ahlat Çifte Hamam'ın orijinal durumunu tespit etmek amacıyla yapılmıştır. Restitüsyon değerlendirmesi, mimari izlere, yapılan arkeolojik kazı çalışmalarına, yapıya ait eski tarihli fotoğraflara, yakın dönemlerde, benzer tipolojideki yapılarla yapılan karşılaştırmalı çalışmalara ve belgelere dayandırılarak yapılmıştır. Restorasyon çalışmalarında ise, Ahlat Çifte Hamam'a ait arkeolojik kazılar henüz neticelendirilmediği için Ahlat Çifte Hamam'ın mevcut kalıntılarının yatay eksende yönünde sağlamlaştırılarak, dikey eksende olduğu boyutta korunması hedeflenmiştir. Elde edilen veriler doğrultusunda, hamamın korunması için bütün veriler mimari çizim yöntemleri ve raporlamalarla belgelenmiştir. Tezin sonuçları, Ahlat Çifte Hamam'ın özgün dokusunun korunması ve yapısal bütünlüğünün sağlanması yönünde kapsamlı bir koruma modeli ortaya koymaktadır. Bu model, yerel düzeyde tarihi yapıların restorasyonuna katkı sağlamanın yanı sıra, benzer tarihi eserlerin korunmasında örnek teşkil edecek yenilikçi yaklaşımların geliştirilmesine de zemin hazırlamaktadır.
Kef Kalesi savunma sistemleri
Urartu Krallığı, özellikle II. Rusa döneminde askerî ve idari yapılanmasını güçlendirmek amacıyla merkez ile taşra arasında bütüncül bir denetim mekanizması geliştirmiştir. Bu bağlamda Van Gölü Havzası başta olmak üzere Kuzeybatı İran ve çevre bölgelerde inşa edilen kaleler, savunmanın yanı sıra ticaret yollarının kontrolünde de belirleyici olmuştur. Urartu sur mimarisi, kurtinler ve bastiyonlarla desteklenmiş güçlü savunma sistemleriyle öne çıkmaktadır ve Assur, İskit ve Kimmer gibi dış tehditlere karşı direnci artıran temel unsur olarak değerlendirilmiştir. Uygulanan mimari teknikler coğrafi koşullara göre çeşitlenmiş, kiklopik ve klasik yöntemlerin birlikte kullanımı devletin gelişmiş mimari anlayışını ortaya koymuştur. Bu çerçevede Kef Kalesi hem stratejik konumu hem de mimari özellikleriyle Urartu savunma sisteminin merkezî örneklerinden biridir. Yukarı şehirde saray komplekslerinin, aşağı şehirde ise halk yerleşiminin bulunması, kalenin idari ve toplumsal işlevlerini göstermektedir. Araştırmada Kef Kalesi'nin savunma sistemi yalnız başına ele alınmamış; Bastam, Karmir Blur, Toprakkale ve Ayanis gibi çağdaş kalelerle karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Literatür incelemeleri, yüzey araştırmaları ve mimari karşılaştırmalar bu çalışmanın temel yöntemlerini oluşturmuştur. Bulgular, Kef Kalesi'nin Süphan Dağı eteklerinde Kefir, Arınçküs, Küçükören, Adilcevaz ve Karakol kaleleriyle birlikte savunma zincirine dâhil olduğunu; ayrıca diğer büyük Urartu kaleleriyle benzer şekilde idari ve askeri işlevler üstlendiğini ortaya koymaktadır. v Kef Kalesi'nin surlarında bazalt ve kireç taşının yanı sıra kiklopik ve klasik tekniklerin birlikte uygulanmış olması, Urartu devletinde gelişmiş bir mimari bilincin göstergesidir. Arkeolojik veriler, kalenin Urartular tarafından son kez iskân edildiğini ve sonrasında kullanılmadığını göstermektedir. Bu yönüyle Kef Kalesi, Urartu Krallığı'nın çöküş sürecini anlamada Ayanis, Bastam, Karmir Blur ve Toprakkale ile birlikte kritik bir örnek olarak değerlendirilmektedir. Anahtar Kelimeler: Urartu, Kef Kalesi, Savunma Mimarisi, Kale, Sur Sistemi Sayfa Sayısı: xiii+104 Tez Danışmanı: Doç. Dr. İsmail Coşkun
Van Müzesi'nde bulunan Urartu küpeleri
Anadolu'daki pek çok yerleşim yerinden Neolitik, Kalkolitik, Bronz ve Demir Çağlarında kullanılan takılarla ilgili veriler elde edilmiştir. Orta Demir Çağı'nda, Doğu Anadolu'nun güçlü krallığı olan Urartular, bölgelerinde bulunan maden yataklarını kullanarak çeşitli takılar, silahlar ve aletler üretmişlerdir. Urartuların kemer, bilezik, iğne, küpe, fibula, yüzük, kolye, saç spirali, pektoral ve pandantiften oluşan geniş bir takı repertuarı bulunmaktadır. Takılar Urartu Krallığı'nın maden işçiliğindeki ustalığını göstermektedir. Urartu Krallığı'nda takılar hem bürokratlar hem de halk tarafından kullanılmıştır. Takılarında özellikle bronzun yoğun olarak tercih edildiği, bunun yanı sıra demir, gümüş, altın, elektrum gibi metallerin yanı sıra cam, fayans ve yarı değerli taşların da kullanıldığı gözlemlenmektedir. Van Müzesi'nde bulunan Urartu küpeleri, Urartu takı gruplarının yalnızca bir kısmını temsil etmektedir. Çalışmamızda Van Müzesi'ndeki Urartu küpeleri madde, form, bezeme ve kullanış şekli açısından incelenmiştir. İncelenen 105 adet küpenin çoğunluğu bronzdan üretilmiştir. Van Müzesi'ndeki küpeler Urartu'da kullanılan küpe formları ve bezemelerinin güzel örneklerini temsil etmektedir. Küpe bezemelerinin teknikleri arasında ajur, kabartma, kaplama, çökertme, kazıma, granülasyon ve telkâri yer almaktadır. Geç Hitit Beylikleri, Frig, Lidya ve Asur, Urartuların çağdaşı uygarlıklardır. Bu uygarlıkların kullandığı takılar, form ve bezeme açısından incelenmiştir. Urartular ile çağdaş uygarlıklar arasındaki benzerlik ve farklılıklar ortaya konmuştur. Urartuların maden işçiliğindeki başarısının Erken Demir Çağı'nda Urartu'yu kuran toplulukların öncüllerine dayandığı düşünülmektedir. Bölgede görülen yoğun metal işçiliği izleri, metallerin Urartular döneminde ve öncesinde kullanıldığını göstermektedir. Araştırmada tüm bu verilere ulaşmak için kitap, makale, doktora ve yüksek lisans tezleri, kazı raporları ve Van Müzesi'ndeki Urartu küpelerinin fotoğraf, çizim, ölçü ve envanter bilgileri kullanılmıştır. Urartular, takı üretiminde hem çağdaş uygarlıklardan etkilenmiş hem de kendilerine özgü bir üslup geliştirmişlerdir. Van Müzesi'ndeki Urartu küpeleri, form özelliklerine göre sınıflandırılarak incelenmiştir. Bu inceleme Urartu'ya özgü küpe tiplerinin belirlenmesini sağlamıştır; söz konusu küpeler çalışmada "tek yassı sarkaçlı" olarak adlandırılmıştır. Urartular, küpe bezemelerinde granülasyon, kaplama ve çökertme tekniklerini büyük bir ustalıkla uygulamışlardır. Urartular İskit ve Med saldırılarıyla yıkılana dek, kendilerine özgü takı üretimini sürdürmüşlerdir. Anahtar Kelimler: Van Müzesi, Eski Çağ Takıları, Küpe, Urartu, Madenler Sayfa Sayısı: xxvi+269 Tez Danışmanı: Prof. Dr. Rafet Çavuşoğlu
Urartu Krallığı ve Geç Hitit Devletleri'nin kültürel etkileşimleri ve karşılaştırmalı analizi
Urartu Krallığı, Doğu Anadolu Bölgesi'nde kurulan ilk devlettir. Sınırları oldukça geniş bir alana yayılan ve coğrafi engebelere rağmen iletişim halinde olan Urartu halkı gerisinde, Demir Çağı'na damga vuracak eserler bırakmıştır. Son derece elverişsiz bir coğrafyada bulunmasına rağmen kentlerde oluşturulan idari, dini ve askeri yapılar binyıllar sonra mimari kalıntıları bulan arkeologlar tarafından "Urartu tipi" olarak değerlendirilecek kadar özneldir. Kendi ülkesi sınırlarında bulunan maden yataklarının yanı sıra Geç Hitit Kent Devletleri'ne ait bölgelerden getirdiği hammaddeler ile oluşturulan metal eserler ise Urartu sanatının temelini oluşturmaktadır. Geç Hitit Kent Devletleri'nden bazıları Hitit İmparatorluğu'nun 400 yıllık egemenliğinin ardından MÖ 1200 yılında yıkılması ile Hattuşa'dan güneye doğru inen prensler tarafından kurulmuştur. Hititli Prensler, Geleneksel Hitit sanat özelliklerini devam ettirirken Kuzey Suriye'de Arami halkı ile kaynaşarak kültürel açıdan etkileşim yaşamıştır. Aynı zamanda bölgede bulunan hammadde ihtiyacı dolayısıyla Yeni Assur krallarının seferleri ile bölge Arami-Assur-Hitit sanat anlayışlarının etkisi altında kalmıştır. Bu sanatın etkileri Geç Hitit kentlerinin duvarlarını süsleyen ortotstatlarda açıkça görülmektedir. Urartu Krallığı ile Geç Hitit Kentlerinin yolu, Urartu krallarının Fırat Nehri'nin batı kıyılarına düzenlediği seferler ile kesişmiştir. Gerek hammadde ihtiyacı gerekse asker temini için çıkılan her sefer Urartu kültürünü oluşturan özelliklerin Geç Hitit sanatına, Geç Hitit sanat anlayışının Urartu kültürüne aktarımına neden olmuştur.