
2,384
Archived Theses
2
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
İbn Sînâ'da (ö. 428/1037) tümeller sorunu ve mâhiyet ilişkisi
Bir varlık filozofu olarak İbn Sînâ varlık-mâhiyet teorisiyle beraber kendinden sonra gelecek olan tüm düşünürlerin felsefî, kelamî ve tasavvufî sistemlerine etki etmiştir. Bu çalışmada mutlak mâhiyetin tabiî tümel ile olan özdeşliği ispat edilerek bu özdeşliğin Ortaçağ'da büyük bir sorun olarak addedilen tümeller sorununun İbn Sînâ tarafından yapılmış çözümlerindeki etkisi ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Çalışma İbn Sînâ'da mâhiyet itibarları ve tümel sınıflandırmaları üzerine kurulmuştur. Ayrıca tümel ve mâhiyet ilişkisinde aklî tümelin, tümellik arazı açısından zihinde mâhiyetin özdeşi olması sebebiyle zihinde mâhiyet-dış dünyada mâhiyet özdeşliğinde aklî tümelinde zikredilebileceği savunulmaktadır. Neticede zihnî varlık demek dış dünyada mâhiyet olan muhakkak mâhiyetin zihinde mâhiyete yani mücerret mâhiyete özdeş olması anlamına gelmektedir.
Dindarlık, bilişsel esneklik ve öfke kontrolü ilişkisi üzerine bir araştırma
Bu araştırmanın amacı, bireylerin hayatında önemli bir yeri olan dindarlık, bilişsel esneklik ve öfke kontrolü arasındaki ilişkiyi tespit etmektir. Araştırmanın örneklem grubunu, 2022- 2023 eğitim öğretim yılında Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi'nin farklı fakültelerinde öğrenim gören 339 öğrenci oluşturmaktadır. Araştırmamızda dindarlık ile ilgili verilerin toplanmasında "Dini Hayat Ölçeği" (DHÖ), bilişsel esneklik ile ilgili bilgilerin toplanmasında Bilişsel Esneklik Envanteri (BEE), öfke kontrolü ile ilgili verilerin toplanmasında ise "Çok Boyutlu Öfke Ölçeği"(ÇBÖÖ) kullanılmıştır. Toplanan veriler SPSS yardımıyla analiz edilmiştir. Araştırmamızda dindarlık ile bilişsel esneklik arasında pozitif yönlü, anlamlı ve düşük derecede bir ilişki olduğu, katılıcıların dindarlık puanları arttıkça bilişsel esneklik puanlarının arttığı tespit edilmiştir. Dindarlık ile kişiler arası öfke ölçeği ve intikam alt boyutu arasında negatif yönlü ve anlamlı bir ilişkinin olduğu; dindarlık puanları yükseldikçe örneklemin kişiler arası öfke puanlarının düştüğü, yani öfke kontrollerinin yükseldiği tespit edilmiştir. Dindarlığın ve boyutlarının bağımsız değişken, bilişsel esneklik ve kişiler arası öfke boyutlarının bağımlı değişken olarak girdiği regresyon analizde ise dindarlığın bilişsel esnekliği anlamlı düzeyde yordadığı, fakat kişiler arası öfke kontrolünü yordamadığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Dindarlık, Bilişsel Esneklik, Öfke Kontrolü.
X ve Z kuşaklarının din algısı: Kadınhanı merkez örneği
Bu araştırmada, X ve Z Kuşaklarının din algılarındaki benzerlik ve farklılıkların tespit edilmesi, aynı zamanda sınırlı sayıda sunulan kuşak ve din etkileşimi çalışmalarına yönelik ek bir katkı sunulması hedeflenmiştir. Bundan dolayı araştırmanın evrenini X ve Z Kuşakları oluşturmaktadır. Konya Kadınhanı ilçesindeki Anadolu Lisesi, Anadolu İmam Hatip Lisesi, Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi ve Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi'nde eğitim gören Z Kuşağı öğrencileri, ayrıca bu öğrencilerin X Kuşağı olan anne babaları ve Z Kuşağı kardeşleri örnekleme dahil edilmiştir. Örneklem büyüklüğü 1132 kişiden oluşmaktadır. Çalışmada, nitel veri toplama yöntemlerinden, literatür taraması olarak adlandırılan "belgesel gözlem/tarama" yöntemiyle, nicel veri toplama aracı olan "anket" yöntemi kullanılmıştır. Ankette 85 soru yer alırken, katılımcıların demografik ve sosyokültürel profillerinin yanı sıra dini algı düzeyleri de ortaya konulmaya çalışılmış ve anket sonuçlarının SPSS programıyla ki-kare analizi yapılarak, elde edilen bulgular grafiklerle sunulmuştur. X ve Z kuşağı katılımcıların dini inanç düzeyinin yüksek olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, dini yaşayış şeklinin X kuşağında yüksek, Z kuşağında ise düşük olduğu tespit edilmiş ve iki kuşak arasındaki farklılıklar ile bu farklılıklara neden olan faktörlerin ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: X Kuşağı, Z Kuşağı, Din, Din Algısı, Kuşak Çatışması.
Kilise tarihinde Avignon papaları
Hıristiyanlığın Katolik mezhebinde Vatikan merkez olarak kabul edilmektedir. Bunun sebebi İsa Mesih'in Matta 16:18'deki "Sen Petrus'sun ve ben Kilisemi bu kayanın üzerine kuracağım" cümlesidir. Latincede kaya anlamına gelen Petrus, aynı zamanda Havarilerin lideri ve İsa Mesih'e en yakın olan kişidir. Petrus, M. 64'de Roma'da idam edilerek hayatını kaybetmiş ve oraya defnedilmiştir. İncillerde yer alan bu ibare sebebiyle Katolikler merkezlerini Kutsal şehir olarak kabul ettikleri Roma'ya inşa etmişlerdir. Ancak XIV. yy'da Kilise, Fransa'nın Avignon şehrine taşınmıştır. Katolik Kilisesinin Roma'yı terk edip Avignon'a taşınmasının ardından koyu Katolikler tarafından bu döneme "Hıristiyanlığın Babil Sürgünü" denilmiştir. İki bölümden oluşan bu çalışmamızda, öncelikle Avignon şehri tanıtılmış ardından papaların şehre taşınmasından sonra vuku bulan olaylar aktarılarak, Kilisenin Avignon'a neden taşındığı, bu dönemde yaşanan olaylar nelerdi ve bu döneme neden sürgün denildiği gibi sorulara yanıt aranmıştır. Çalışmada literatür taraması yapılarak, çoğunluğu Fransızca olan kaynaklar kullanılmış ve tasviri bir metot benimsenmiştir. Avignon'da ikamet eden yedi Papanın dönemleri, farklı alt başlıklar altında ele alınarak her birinin kendi döneminde gerçekleşen önemli olaylar ön plana çıkarılmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Avignon, Avignon Papalığı, Hıristiyanlığın Babil Sürgünü, Katoliklerin ikinci başkenti
Elisha Ben Abuyah örneğinde Yahudilikte küfür
Bu tez çalışmasında, Elisha ben Abuyah örneği üzerinden Yahudilikte küfür konusu incelenmektedir. Elisha ben Abuyah örneği ile Yahudi toplumunda önemli bir tartışma ve konuşma noktalarından biri olarak kabul edilen küfür konusu; dinî, etik ve felsefî boyutları ile ele alınmaya çalışılmıştır. Tez, Elisha ben Abuyah'ın küfür eylemlerini ve bu eylemlerin dinî düşünceye etkisini incelemeyi hedeflemektedir. Tez çalışmasında Elisha ben Abuyah'ın hayatı ve öğretisi genel bir biçimde sunularak küfür kabul edilen fiilleri ele alınmış ve bunun neticesinde bahsedilen eylemlerin Yahudi toplumunda nasıl algılandığı incelenmiştir. Dinî toplum içinde önemli bir mesele olan Yahudilikte "küfür" algısı ciddi bir günah olarak kabul edilmiş ve Tanrı'ya yahut dinî değerlere karşı saygısızlık ya da hakaret etme anlamına karşılık gelmiştir. Genellikle ağır bir suç olarak kabul edilen küfür olgusunun, dinî inançların muhafaza edilmesini ve toplumsal normların sürdürülmesini tehdit eden bir eylem olarak algılanması neticesinde ciddi cezalarla önüne geçilmeye çalışılmıştır. Bu suçun karşılığı toplumun dinî otoriteleri veya mahkemeleri tarafından ele alınmış ve dinî yasaların uygulanması ile cezalandırılmıştır. Elisha ben Abuyah, Yahudilikte küfür algısı konusunda önemli bir örnek olarak kabul edilmiştir. Elisha ben Abuyah başlangıçta dindar bir bilge olarak tanınmış ancak zamanla Yahudi inançlarından sapmış olarak kabul edilmenin ardından toplumdan ihraç edilmiştir. Elisha'nın söylemleri ve eylemleri Yahudi toplumunda ciddi bir tepkiye sebebiyet vermiş ve dinî düşüncede tartışmalara yol açmıştır. Küfürün toplum üzerindeki olumsuz etkilerini vurgulayan Elisha ben Abuyah'ın eylemleri, Yahudi toplumunun temel inançlarına ve değerlerine bir tehdit olarak kabul edilmenin yanı sıra inanç sisteminde saygı, ahlak ve dinî değerlere bağlılığın önemini anlamaya katkı sağlamıştır.
İlahiyat fakültesi öğrencilerinin sosyal medya fenomenleri kanaat önderliği algıları üzerine bir inceleme
Hayatın her alanına yönelik sözü olan din ile insan yetiştirmeyi hedefleyen eğitim günümüzde yeni bir mecra ile karşı karşıyadır. Teknoloji ve kitle iletişim araçları eğitim süreçlerini ve eğitimin öznesi olan insanı doğrudan ve dolaylı yollarla etkileyebilmektedir. Özellikle bireylerin beslendiği epistemik kaynaklar, enformasyonun bolluğu ve başıboş dolaşıma girmesi din eğitimi süreçleri açısından da incelenmesi gereken bir konu olarak öne çıkmaktadır. Gelişen internet teknolojisinin bireylere sağladığı etkileşim imkanı beraberinde sosyal medya fenomenlerini de getirmiştir. Geçmişte "kanaat önderi" olarak öne çıkan bireyler bulunurken günümüzde fenomenler tanınırlık ve etki anlamında önemli bir yere sahip olabilmektedir. Yine öğretmenlerin formal alanda sahip oldukları alan, bireyin hayatında fenomenlerden daha az yer edinebilmektedir. Bu çalışmanın amacı yüksek din eğitimi veren kurumlar olan ilahiyat fakültesinde öğrenim gören öğrencilerin sosyal medya fenomenleri kanaat önderliği algılarını ölçmek olarak belirlenmiştir. Bu doğrultuda kişisel bilgi formunda bulunan değişkenlerin sosyal medya fenomenlerini kanaat önderliği noktasında takip etme motivasyonlarına yönelik analizler gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya 2021-2022 eğitim öğretim yılında Necmettin Erbakan Üniversitesi Ahmet Keleşoğlu İlahiyat Fakültesinde öğrenim görmekte olan 466 öğrenci katılmıştır. Hazırlıktan 4. sınıf düzeyine kadar her kademeden, %30 ve %100 Arapça eğitim gören 1. ve 2. öğretim öğrenciler çalışmanın örneklem grubunu oluşturmaktadır. Katılımcılara "Takipçiler nezdinde sosyal medya fenomenleri kanaat önderliği ölçeği" uygulanmıştır. Verilen cevaplar demografik değişkenlere yönelik elde edilen bilgilerle analiz edilerek veriler toplanmıştır Katılımcıların verdikleri cevaplar SPSS 27. paket programı ile analiz edilmiştir. Belirlenen problem ve alt problemlere yönelik yüzde, frekans, standart sapma ve aritmetik ortalama değerlerine ulaşılmıştır. Veriler karşılaştırılırken iki grup arasında t-testi, ikiden fazla grubun karşılaştırılmasında tek yönlü varyans (One-way ANOVA) analizleri kullanılmıştır. Ortaya çıkan anlamlı farklılıkta ileri analizler için Post-hoc Tukey testine başvurulmuştur. Analiz sonuçlarına göre ilahiyat fakültesi öğrencileri sosyal medya fenomenlerini daha çok eğlence ve iletişim boyutlarında kanaat önderliği motivasyonlarıyla takip etme eğilimindedir. Ayrıca dini paylaşımda bulunan fenomenlere dini paylaşımda bulunmayanlara oranla daha fazla kanaat önderliği rolü yüklenmektedir. İlahiyat fakültesi öğrencilerinin bilgi, güven, yakınlık, taklit, iletişim ve eğlence boyutlarında sosyal medya fenomenlerine karşı kanaat önderliği noktasında olumlu düşüncelere sahip oldukları da elde edilen bulgular arasındadır.
Avusturya'da dinler ve dini hak ve özgürlüklerin tarihçesi
Avusturya, Avrupa ülkeleri içerisinde dini hak ve özgürlüklerin tasarrufu açısından üzerinde çalışma yapmaya değer bir ülke olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülke, tarihi boyunca çok uluslu bir imparatorluk olması münasebetiyle, farklı etnik gruplar ve inançlarla bir arada yaşama kültürünü geliştirmiştir. Dolayısıyla Avusturya'nın tarihi, din ve mezhep savaşları ve otorite ile din arasındaki mücadelelere sahne olmuştur. Katolik mezhebinin hâkim ve güçlü olduğu ülkede söz konusu mücadeleler neticesinde farklı mezhepler ve inanç toplulukları ortaya çıkmıştır. Günümüzde ülkede Hıristiyanlık, İslâmiyet, Yahudilik olmak üzere üç temel din ve bunlara bağlı farklı inanç toplulukları, mezhepler hâkimdir. Adı geçen inançlara ait kiliseler, cemaat ve topluluklara ait kurumlar, sadece dini değil birçok alanda faaliyet göstermektedir. Avusturya farklı dönemlerde bünyesi dahilindeki din, mezhep ve inanç topluluklarına dini hak ve özgürlükler tanıma adına onları yasalarıyla desteklemiştir. Ülkede hâkim olan din Hıristiyanlık iken ikinci sırada İslamiyet yer almaktadır. Avusturya, İslâmiyet'i Avrupa'da resmen tanıyan ilk ülkedir. Ancak 2015 yılı itibari ile İslâm, çıkartılan yeni yasa ile bir yandan ülke ile uyumlanmaya çalışırken, aynı zamanda kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Böylece yeni İslâm kanunu, İslâmofobi'nin ülkede kurumsallaştırılmasının yasal dayanağı haline gelmiştir.
Gazilerin karşılaştığı sorunlar ve manevi danışmanlık ihtiyaçları üzerine bir araştırma
Bu çalışma, orduda görev almış ve vatan savunması sırasında fiziksel, psikolojik ve manevi olarak yaralanmış gazilerin karşılaşmış oldukları sorunları inceleyerek, bu sorunlar çerçevesinde onların manevi danışmanlık ihtiyaçlarının tespit edilmesini ve bu ihtiyaçlara yönelik çözüm önerilerine ulaşmayı amaçlamaktadır. Bu çalışmanın yöntemi nitel araştırmadır, çalışma grubu 16 malul, 11 muharip ve 3 yara işareti taşıyan personel olmak üzere toplam 30 gaziden oluşmaktadır. Çalışmada veri toplama aracı olarak yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılmış, elde edilen veriler betimsel analizine tabi tutulmuştur. Çalışmada dört üst tema belirlenmiştir. Bu temalar; gazilerin travma sürecinde yaşadıkları bedensel ve psikolojik sorunlar, gaziler için hayatın anlamı, gazilerin travma sonrası sağladıkları destek kaynakları ile başa çıkma uygulamaları ve gazilerin ihtiyaç duyduğu manevi danışmanlıktır. Elde edilen bulgulara göre; gazilerin yaşadıkları travma sebebiyle fiziksel çeşitli sağlık sorunları yaşadıkları, travmaya bağlı psikolojik sağlık sorunları ile mücadele ettikleri, yaşamış oldukları anlam kaybına bağlı manevi sorunlar yaşadıkları izlenmiştir. Gazilerin yaşadıklarını anlamlandırmak ve hayatlarına tekrar bağlanmak için hayatta anlam bulmaya çalıştıkları, travma sürecinde farklı kaynaklardan manevi destek alma eğilimleri olduğu ve verileceği takdirde manevi danışmanlık uygulamalarından faydalanacakları ve bu yönde çeşitli beklentileri olduğu tespit edilmiştir. Elde edilen veriler ışığında; gazilere verilecek manevi danışmanlığın Varoluşsal Yaklaşım içinde anlam temelli ve bütünsel bir şekilde yapılmasının fayda sağlayacağı ve gazilere yönelik manevi danışmanlığın bilişsel, fiziksel, psikolojik, sosyal ve dini inanç merkezli olarak yapılması önerilmiştir.
Göç ve din: Niğde kent merkezinde yaşayan Suriyeli mülteciler örneği
Suriye savaşı sonrasında binlerce Suriyeli göçmenin Türkiye'ye sığınması ile göç konusu ve bunun Türkiye'ye etkileri gündeme gelmiştir. Bu araştırma, savaşın başladığı 2011 yılından itibaren Türkiye'ye göç eden Suriyeli sığınmacıları kapsamaktadır. Suriye'den ülke içerisine yapılan göçler çok geniş bir alanı kapsadığı için konu alanı "Niğde kent merkezinde yaşayan Suriyeli mülteciler" olarak sınırlandırılmıştır. Çalışmanın asıl amacı, Suriyeli mültecilerin göç öncesi dini inanç ve tutumlarının zorunlu göç sonrası herhangi bir değişime uğrayıp uğramadığını tespit etmektir. Doğru tespitlerde bulunmak için yarı yapılandırılmış mülakat yöntemi tercih edilerek katılımcılarla doğrudan görüşme yapılmıştır. Bazı katılımcıların yeterli Türkçe bilmemesinden dolayı Arapça-Türkçe olarak tercüman desteği alınmıştır. Araştırmada Suriyeli sığınmacılara hem Suriye'deki hem de Türkiye'deki dini ve gündelik yaşamlarına dair sorular yöneltilmiştir. Bunun yanı sıra Suriye'de köyde yaşayan ama göç sonrası kent merkezine yerleşen katılımcıların kent deneyimleri incelenmiştir. Son olarak katılımcılara, Suriye'ye geri dönmek isteyip istemedikleri sorulmuştur. Buna göre belli şarlar doğrultusunda gideceklerini söyleyen Suriyeli sığınmacıların öne sürdükleri şartların kısa vadede çözüme kavuşması imkânsız görünmektedir. Bunun yanı sıra katılımcıların demografik bilgileri cinsiyet, yaş, eğitim, dil, medeni durumları not edilerek çok yönlü tahliller yapılmıştır. Yirmi üç kadın ve yedi erkek olarak toplamda otuz kişi ile görüşme yapılmıştır. Araştırmanın sonucunda katılımcıların Suriye'deki dini yaşam ve tutumları ile zorunlu göç sonrası Türkiye'deki dini yaşam ve tutum arasında değişimler olduğu tespit edilmiştir. Değişimin daha çok dinin pratik yönünde olduğu dikkat çekmektedir. Türkiye'de büyüyen göç neslinin ise bir yere ait olmama duygusu içerisinde oldukları gözlemlenmiştir. Bu çalışmanın göç ve din konulu literatüre küçük de olsa bir katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Hristiyan misyon hareketleri ve sömürgecilik dönemi
Sömürgecilik, bir toplumun bir bölgede ortaya koyduğu maddi ve manevi birikimlere yapılan saldırıdır. Sömürülen halkların sosyal, siyasi ve dini hakları kısıtlanmıştır. Tarih, sömürge ülkelerinde yaşayan yerli halkların bir kısmının köleleştirildiğine bir kısmının da feci şekilde katledildiğine tanık olmuştur. İşgalci güçler sömürge ülkelerinde iskân politikası uygulayarak sömürge ülkelerinde yaşayan yerli halkları asimile etmişlerdir. Sömürgecilik tarihi Eski Yunan ve Roma'ya kadar uzanır. Çin, Babürlü Hanedanlığı ve Japonya İmparatorluğu erken dönemlerde sömürgecilik yapmıştır. Müslümanlar ise sömürgecilik faaliyeti yürütmeden yayılma politikası izlemişlerdir. Bu anlayış ile Müslümanların hâkim olduğu topraklar Yeni Çağ'da Asya, Afrika, İber Yarımadası ve Batı Avrupa'ya ulaşmıştır. Sömürgecilik, XVI. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda çok ileri boyutlara ulaşmıştır. Bu dönemde özellikle Katolik ve Protestan devletler, keşif ve sömürgecilik yoluyla Hristiyanlığı yaymışlardır. Kâşifler misyoner gruplarla birlikte hareket etmişlerdir. XVI. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Fransiskenler, Dominikenler ve Cizvitler sömürge bölgelerinde misyonerlik yapmışlardır. Bu gruplar Katolik sömürgeci devletlerden olan Fransa, İspanya ve Portekiz'in sömürgelerinde görev yapmışlardır. Yine bu yüzyıllarda Protestan sömürgeci devletlerden İngiltere ve Hollanda'nın sömürge bölgelerinde Protestanlığı yaymak için teşkilatlar kurulmuştur. Fransiskenler, Dominikenler, Cizvitler ve Protestan misyoner gruplar gittikleri sömürge ve misyon ülkelerinde eğitim kurumları, kilise ve şapeller açmışlardır. Sömürgeciliğe ve misyonerliğe maruz kalan yerli halkların farklı tutumları olmuştur. Dinlerini değiştiren yerliler olduğu gibi dinlerini değiştirmeyen yerliler de olmuştur. Bazı yerliler ise Hristiyanlığı kendi dinleriyle sentezleyerek kabul etmiştir. Anahtar Kelimeler: Sömürge, Misyonerlik, Katolik, Protestan, Fransiskenler, Cizvitler, Dominikenler.
İmam Hatip lisesi öğrencilerinin eğitim yaşantıları hakkında öğretmen ve öğrenci görüşleri: Kuşaklar arası bir araştırma
Nitel araştırma yöntemi ve fenomenoloji (olgu bilimi) deseni kullanılan "İmam Hatip Lisesi Öğrencilerinin Eğitim Yaşantıları Hakkında Öğretmen ve Öğrenci Görüşleri: Kuşaklar Arası Bir Araştırma" başlıklı çalışmanın amacı, kuşak farklarının din eğitimi alanındaki eğitime nasıl yansıdığını sorgulamak ve Z kuşağı ile karşı karşıya kalan eğitimcilerin din eğitimi alanında ne gibi değişikliklere gitmesi gerektiği ile ilgili öneriler sunmaktır. Araştırmanın kuramsal kısmının oluşturulması için öncelikle kuşaklarla ilgili yurtiçi ve yurtdışı çalışmalar taranmış ve değerlendirilmiştir. Daha sonra Konya ilinde, imam hatip lisesi okuyan 16 öğrenci ve 8 öğretmenle yarı-yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Araştırma sonucu ortaya çıkan veriler içerik ve betimsel analiz teknikleri ile analiz edilmiştir. Ayrıntılı biçimde tanımlanan ve sunulan bulgular, teorik bilgilerle desteklenerek değerlendirilmiş ve kuşak farklarının eğitime yansıyan sorunlarına cevap aranmaya çalışılmıştır. Üç bölümden oluşan araştırmanın giriş bölümünde, araştırmanın problemi, amacı ve önemi, sınırlılıkları ve tanımlarına yer verilmiş, birinci bölümde kuşak kavramının kuramsal temelleri, farklılıkları ve çatışmalarının işlevsel yönü incelenmiş, ikinci bölümde araştırmanın yöntemi incelenmiş, üçüncü bölümde araştırma bulguları yorum ve tartışma ele alınmış, sonuç ve önerilere yer verilmiştir. Anahtar Sözcükler: Din Eğitimi, İmam Hatip Lisesi, Meslek Dersleri, X-Y-Z Kuşağı, Öğretmen ve Öğrenci.
G.E.M. Anscombe'un ahlak anlayışı: Ahlaki eylemin oluşturulması
Bu çalışmada bir bütün olarak Anscombe'un ahlak felsefesi ele alınmış olup, buradan hareketle onun mevcut ahlak teorileri hakkındaki tespit, eleştiri ve tavsiyeleri incelenmiştir. Anscombe, ahlak felsefesi alanındaki başlıca çalışması sayılan "Modern Ahlak Felsefesi" adlı makalesini 1958'de yayımlamıştır. Anscombe'un makalesi, kadim gelenekten kopan ahlak teorilerinin modern çağın sorunlarıyla baş edemediği iddiası etrafında örgütlenir ve üç ana tez sunar: Ahlak alanında psikoloji felsefesi üzerinden ilerlemek gerekir; ahlaki yükümlülük meselesi 'ödev', 'gerekir', 'doğru' ve 'yanlış' gibi kavramlarla hâlledilemez; ahlaki eylemi sadece sonuçlarına göre değerlendiren filozoflar arasında hiçbir fark yoktur. Birinci bölümde Anscombe'un ilk tezine, yani 'ahlak alanında psikoloji felsefesi üzerinden ilerlemek gerekir' düşüncesine yer verildi. Bu çerçevede Anscombe'un niyet kavramına merkezlenen eylem felsefesi tartışmaya açıldı ve söz konusu anlayışı tarif eden eylem, benlik, birinci şahıs, pratik bilgi, pratik akıl ve pratik çıkarım kavramları açıklığa kavuşturulmaya çalışıldı. İkinci bölümde Anscombe'un diğer iki tezi birlikte ele alındı. Bu bölümde Anscombe'un 'ahlaki yükümlülük meselesi 'ödev', 'gerekir', 'doğru' ve 'yanlış' gibi kavramlarla hâlledilemez' ve 'ahlaki eylemi sadece sonuçlarına göre değerlendiren filozoflar arasında hiçbir fark yoktur' şeklinde ifade ettiği tezlerin ne anlama geldiği tartışıldı. Böylece bu iddiaların kadim ve modern ahlak teorileriyle bağlantıları, 'sonuççuluğun' anlamı, en nihayetinde tüm bu terimlerden ne anlaşılması gerektiği üzerinde duruldu. Sonuç olarak Anscombe'a göre çağımızın problemlerine cevap verebilecek işlevsel bir ahlak teorisine ancak psikoloji üzerinden erişilebilir. Dahası ödev, yasa, ahlaki gerekir gibi kadim ahlak tasavvurumuzun kalıntıları olan kavramlarla ahlak problemi çözülemez çünkü bunlar modern dönemin sorunlarına cevap veremez. Ahlaki eylemi salt sonuçlarına göre yargılayan filozoflar/teoriler eylemin kast edilen ve öngörülen sonuçları arasında bir ayrım yaparak, ahlaki sorumluluk meselesini açıklığa kavuşturamamışlardır.
Armincilik ve Hıristiyan teolojisindeki yeri
Jacob Arminius, 16. yüzyılda Hollanda'da Kalvinciliğin yükselişe geçtiği dönemde yaşamış Protestan bir ilahiyatçıdır. Kalvinciliğin kader, insan iradesi, lütuf, kefaret ve korunmuşluk konularındaki fikirlerini eleştirmiştir. Onun takipçileri olan Remonstrantlar tarafından beş maddede toplanan Arminius'un itiraz noktaları, 1618 Dort Sinodu'nda reddedilmiştir. Fakat Armincilik önce İngiltere'de ve sonrasında göçlerle Amerika'ya taşınmıştır. Armincilik, Reform teolojisinde önemli bir kırılma noktası olmuştur. Armincilik, aşırı Kalvinciliğin tamamen yadsıdığı ve kurtuluşta işlevi olmadığını iddia ettiği insan iradesine kurtuluşta pay verir ve lütuf ile irade arasında Pelagiusçuluğa düşmeden bir denge teolojisi kurmaya çalışır. Bu özelliğiyle Amerika'da Püritenlerle yükselen Kalvinciliğin karşısında zamanla özellikle John Wesley ve Metodistlerin gayretleriyle yaygınlık kazanmıştır. Amerika'da birçok Protestan cemaat, Kalvinciliğin koşulsuz seçim, sınırlı kefaret, reddedilemez lütuf, insanın tamamen bozulmuşluğu ve imanlıların sonuna kadar korunması şeklindeki görüşlerinden ziyade Arminciliğin evrensel kefarete, koşullu seçime, lütfun reddedilebilirliğine, insan iradesinin kurtuluştaki payına ve dinden dönmenin mümkünlüğüne dayanan görüşlerini esas almıştır. Bu çalışmada Reform teolojisinden farklı bir yol izleyen teolojik görüş olarak Armincilik incelenecektir. İlk olarak Arminius'a gelmeden önce Hıristiyan teolojisi içerisinde kader tartışmaları üzerine bilgi verilecektir. Daha sonra Arminius'un teolojik görüşleri ve Kalvinciliğe olan itiraz noktaları ile bu konuda getirdiği deliller ele alınacaktır. Ardından Arminciliğin İngiltere'de ve Amerika'da nasıl yayıldığı üzerinde durulacak, daha sonra Remonstrantlardan günümüze kadar Armincilerle Kalvinciler arasında geçen tartışmalar hakkında bilgi verilecektir. Son olarak Arminius'un ve Arminciliğin Protestan teolojisindeki yeri ve önemi hakkında varılan sonuçlara ve hükümlere yer verilecektir.
Sömürgecilik, din ve öteki: İspanyol sömürgeciliği örneği
Bu tez çalışması, "Sömürgecilik, Din ve Öteki: İspanyol Sömürgeciliği Örneği" başlığıyla İspanyol sömürgeciliği özelinde din ve sömürgecilik ilişkisini ele almaktadır. Araştırmada sömürgecilik ve din olgusunun kavramsal analizi ve tarihsel arka planı, sömürgecilikte dinin Kutsal Şemsiye olarak bir meşrulaştırma aracı olarak kullanılması, sömürgecilik ve dinin kesişimi olarak Öteki-ötekileştirme, tarihsel bağlamda İspanya sömürgeciliği din ilişkisi olmak üzere üç başlıkta incelenmiştir. Öncelikle sömürgecilik, din, Öteki, şiddet, iktidar ve meşrulaştırmayı anlamak adına teorik tartışmalarla bu kavramlar analiz edilerek sömürgecilik ve Öteki ilişkisi tartışılmaktadır. Sonrasında Latin Amerika'daki İspanyol sömürgeciliği ve din ilişkisinin tarihsel süreci derinlikli olarak irdelenmektedir. Burada İspanyol Krallığı ve Roma Katolik Kilisesi'nin Latin Amerika'da ortaklaşarak sömürgeciliği, köleliği meşrulaştırması ve kurumsallaştırmasına yönelik dinin Kutsal Şemsiye olarak kullanılmasına dair politikalar ayrıntılı bir şekilde ele alınmaktadır. Sömürgecilik ve din ilişkisinde bilhassa bu süreçte rıza üretim amacıyla dinin araçsallaştırılması ve bu şekilde sömürgeciliğin kurumsallaşmasının öğrenilmesine katkı sağladığına yönelik çıkarımlar aktarılmıştır. Ayrıca bu meşrulaştırma ve kurumsallaşma araçlarından birisi olan encomienda ekonomik sistemi, plantasyonların işleyişi de ele alınmış, konu farklı argümanlar ile söylemler üzerinden değerlendirilmiştir. Dolayısıyla İspanyol sömürgeciliğinde asıl amaç, Katolik Hristiyan anlayışının yayılması mı yoksa ekonomik, kültürel ve ekolojik sömürü için dinin araçsal olarak kullanılması mıdır ve sömürgeci, hangi araçlarla sömürgeliyi ötekileştirerek ona uyguladığı şiddeti meşrulaştırmaktadır sorularına bu çalışma özelinde cevap aranmaktadır. Bu sorulara cevap ararken ortaya çıkan bulgulara bakıldığında; İspanyol sömürgeciliğinin kurumsallaşmasında ve toplumsal rızanın üretilmesinde din, ideolojik aygıt olarak kullanılmıştır. Dinin ideolojik bir aygıt olarak kullanılmasında, Roma Katolik Kilisesi ve birçok Hristiyan tarikat mensubu misyonerler bu sömürgeciliğin meşrulaştırılmasında başat aktör oldukları anlaşılmaktadır. Diğer taraftan din, hem İspanyol sömürgeciliğinin kurumsallaşması ve meşrulaştırılması hem de İspanyolların Latin Amerika halklarına uyguladıkları soykırımı da içine alan şiddet politikalarının görünmezliğini sağlayan, dışardan gelen eleştirilere karşı da bir koruma sağlayan kutsal bir şemsiye anlayışıyla araçsallaştırılmıştır. Bununla birlikte modernitenin oryantalist bir bakışı esas alan Avrupa merkezli bilgi üretim biçiminin ürünleri olan sanat, tiyatro, edebiyat ve tarih yazım pratiğiyle İspanyolların Latin Amerika'nın işgali ve sömürüsü "keşif", Yerli halkı "medenileştirme" tezi adı altında asimilasyonun meşrulaştırdığı görülmektedir. Ayrıca bu araştırmada dinin sadece sömürgeci politikaların meşrulaştırılmasında araçsallaştırılması bağlamında değil hem Latin Amerika'nın özgürleşme sürecinde hem de sonrasında dinin özgürleştirme için bir motivasyon aracı olabileceği tartışılmaktadır.
Saha (Yakut) Türklerinin geleneksel inançları ve diğer dinlerle ilişkileri
Bu tez Saha (Yakut) Türklerinin Geleneksel İnanışlarını ve onların diğer dinlerle ilişkilerini ele almaktadır. Tezde Saha (Yakut) Türklerinin tarihsel süreç içerisinde inançlarında meydana gelen değişim ve Geleneksel Türk İnanışları arasındaki yeri incelenmiştir. Bu tez Giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Tezin ilk bölümünde Geleneksel Saha (Yakut) inançları, dini terimleri ve halk inanışları incelenmiş ve din ile toplumsal hayat arasındaki ilişki ortaya konmaya çalışılmıştır. Tezin ikinci bölümünde Sahaların (Yakut) dini hayatı, şaman/kamların toplumsal işlevleri ve görevleri, sağlıkla ilgili uygulamalar ve ritüeller incelenmiştir. Devamında ise geçiş dönemine ait inanış ve uygulamalar, geleneksel festival ve törenleri ile birlikte Geleneksel Türk Dini bakiyelerinin Yakut hayatındaki izleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Tezin üçüncü bölümünde Sahaların (Yakut) diğer dinlerle ilişkileri ele alınmıştır. Resmi kayıtlara göre Hıristiyan olarak anılan Yakutların, Hıristiyanlıkla karşılaşmaları ve Yakutistan'da varlığını sürdüren Hıristiyan gruplar değerlendirilmiştir. Yahudilik, İslam, Budizm ve Yakutistan'da bulunan diğer dini topluluk ve derneklerin coğrafyadaki izleri araştırılmış ve ele alınmıştır.
Sin Şamaş düalitesi ve dinlerdeki yansıması
daha sonra doldurula"Sin Şamaş Düalitesi ve Dinlerdeki Yansıması" isimli bu tez çalışması giriş bölümüye birlikte dört bölümden oluşmaktadır. Tezin giriş bölümünde genel çerçeve, tezin amacı ve kapsamı gibi konuların yanısıra Mezopotamya Bölgesinin etnik yapısı ve bölgede tapım gören tanrılar ele alınmıştır. Sin ve Şamaş'ın Mezopotamya tanrılar panteonundaki yeri ve önemi konusuna değinilen bu bölümde, bu ikiliye dair yapılmış çalışmalar kısaca incelenmiştir. Sin ve Şamaş'a dair yapılan çalışmaların müsakil olduğu, bunların arasındaki düal yapının özel olarak hiçbir çalışmaya konu edilmediği konusu tartışılmıştır. Üç ana başlık altında ele alınan çalışmanın giriş bölümünde Mezopotamya coğrafyası ve dini ele alınmış, birinci bölümde Mezopotamya'da Sin ve Şamaş tanrılarına olan inanç incelenmiştir. İkinci bölümde bu iki tanrı arasındaki ikili yapı analiz edilmiş ve Birinci bölümde Sin ve Şamaş'ın genel özellikleri, tanrılar panteonundaki konumları, görevleri gibi konular irdelenmiştir. Bu ikiliye dair kaynaklar arkeolojik veriler ve kitabi veriler altında sınıflandırılmış ve metodolojik olarak bunların mahiyeti elde edilen bilgiler ışığında değerlendirilmiştir. Mezopotamya coğrafyasında Sin ve Şamaş'ın gelişimi ve zaman içerisinde farklı toplumlarda nasıl adlandırıldıkları konusu netlik kazandırılmaya çalışılmıştır. İkinci bölümde, genel hatlarıyla mahiyeti tespit edilmiş ve analiz edilmiş olan Sin ve Şamaş'ın arasında düal bir yapının izleri sürülmüştür. Bu bağlamda yapılan analizlerle aralarındaki düal yapı evrensel ve zamansal olarak iki farklı perspektiften incelenmiştir. Söz konusu düal yapı hem arkeolojik hem de kitabi deliller aracılığıyla ortaya konulmuştur. Bu düal anlayışın Mezopotamya'da rağbet gören diğer inanışlar ile benzer yönleri üzerinden kısa bir karşılaştırma yapılmıştır. Tezin son bölümünde, Sin ve Şamaş'ın Mezopotamya'da doğmuş olan dinler arasında, bilhassa tek tanrılı dinlerdeki olası yansımaları saptanmıştır. Bu ikilinin doğrudan tanrı olarak değerlendirildiğini gösteren kutsal kitap kaynakları tespit edilmek suretiyle sınıflandırılmıştır. Yahudilikte tanrı Yahve'nin solarizasyonu konusunda Şamaş'ın üstlendiği rol tartışılmış ve ay kültünün izleri değerlendirilmiştir. Sin ve Şamaş kültelerine ait uygulamaların ve birtakım objelerin tapınakta kullanılma nedenleri de bu bağlamda ele alınmıştır. Yahudiliğin yanısıra Hristiyanlıkta ve Sabiilikte ay ve güneş tanrılarının etki ve yansımaları incelenmiş olup Sin ve Şamaş ile ilgileri değerlendirilmiştir. Bahsi geçen bu üç dinde Sin ve Şamaş'ın müstakil etkileri irdelenmekle kalmamış bunların arasındaki düal yapının da doğrudan bir etkisi olup olmadığı konusu ele alınmıştır. Bu bağlamda doğrudan bir yansımanın izlenebildiği Yahudilik, Hristiyanlık için ayrı birer bölüm oluşturulmuş fakat sadece İslam dönemi öncesi dinlere ve inanışlara atıfta bulunulması nedeniyle Müslümanlık bunun dışında bırakılmıştır. İslami kaynaklarda yer edinmesi ve doğrudan bir düal yapı teşkil etmesi sebebiyle Sabilik de ayrı bir başlık altında değerlendirilmiştir. Sonuç kısmında, Sin ve Şamaş arasında birbirini tamamlayan bir ikili yapı olduğu ve bunun Yahudilik, Hristiyanlık ve Sabiilikte yansımalarının tespit edildiği konusunda genel bir değerlendirme yapılmıştırcaktır
Batı Hıristiyanlığında feminist teoloji çalışmaları ve kiliselerin yaklaşımları
Bu çalışmada, Batı Hıristiyanlığında yer alan feminist teoloji çalışmaları ile kiliselerin bu konuya yaklaşımları incelenmiştir. Feminist teoloji, köklerini 1960 ve 1970'lerin ikinci dalga feminizm olarak bilinen kadın hareketinden ve feminizmin akademik kanadı niteliğindeki kadın çalışmalarından almaktadır. Yeni bir teoloji denemesi olarak feminist teoloji, geleneksel teolojinin feminist bakış açısıyla yeniden değerlendirilmesini ve teoloji alanında kadın erkek eşitliğinin sağlanmasını amaçlamaktadır. Batı Hıristiyanlığında ortaya çıkan feminist teoloji çalışmalarını ve kiliselerin bu konuya yaklaşımlarını Dinler Tarihi'nin kendine özgü metotlarıyla ele aldığımız bu çalışma, giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında, kadın çalışmaları ile feminist teolojinin de aralarında bulunduğu yeni teoloji denemelerine yer verilmiştir. Birinci Bölüm'de, Batı dünyasında feminist teolojiyi hazırlayan şartlar bağlamında öncelikle Batı dünyasında kadının rolü ve önemi, ardından ise feminist teolojinin ortaya çıktığı dönemde etkili olan seküler feminist hareketler mercek altına alınmıştır. İkinci bölümde, feminist teolojinin mahiyeti, temel özellikleri ve argümanları hakkında bilgi verilerek amaçları, metotları ve çeşitleri üzerinde yoğunlaşılmıştır. Üçüncü Bölüm'de ise Katolik Kilisesi'nin ve Protestan kiliselerin feminist teoloji çalışmalarına yaklaşımları şeklinde ayrı başlıklar altında kiliselerin feminist teolojiye yönelik nasıl bir yaklaşım sergilediği incelenmiştir. Böylece, Batı Hıristiyanlığında ortaya çıkan feminist teoloji çalışmaları mahiyeti, argümanları ve yansımaları bağlamında bir bütün olarak değerlendirilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Feminist Teoloji, Feminizm, Batı Hıristiyanlığı, Teoloji, Kadın Çalışmaları.
Zihin felsefesinde 'Qualia' tartışması ve Daniel Dennett'ın itirazı
Son dönemlerde zihin felsefesinde tartışılan önemli problemlerden biri qualia problemidir. Qualia kavramı, deneyimin öznel niteliğini ifade etmektedir. Qualianın varlığının kabul edilmesi, her şeyin fiziksel olduğunu kabul eden fizikalizm, materyalizm gibi görüşleri yanlışlamaktadır. Qualia, zihinsel ögelerin kabulünden hareketle bilince, bilincin varlığından hareketle ise Tanrı'nın varlığını kabule götüren kritik bir noktaya işaret etmektedir. Daniel Dennett, qualianın varlığına dair bilimsel verilere dayalı herhangi bir delil bulunmadığını savunarak indirgemeci bir tutum sergilemektedir. Ancak Dennett'ın bu düşüncesini temellendirdiği evrimci fizikalist görüş, kendi içerisinde pek çok tutarsızlık barındırması nedeniyle eleştirilmiştir. Tez iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde qualia probleminin ortaya çıkmasına neden olan zihin-beden problemi ve bilinç sorunu ele alınmıştır. İkinci bölümde ise Daniel Dennett'ın qualia problemi hakkında öne sürdüğü düşünceler incelenerek bu düşüncelere yönelik ortaya koyulan itirazlar incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Qualia, Zihin-Beden Problemi, Bilinç, Bilinç Argümanı, Dennett
Fârâbî ve İbn Bâcce'de ahlâk ve siyȃset
Düşünce sistemlerini gerçek mutluluğa ulaşma gayesi üzerine tesis eden Fȃrȃbȋ ve İbn Bȃcce, belirlenen gaye için insanın varlık yapısını, yetkinliklerini, kusurlarını, diğer varlıklardan onu ayıran ve onlarla ortak olan özelliklerini tanımak gerektiğini düşünmüşler ve nefs konusunu incelemişlerdir. Her iki filozof da gerçek mutluluğun ancak aklȋ ve düşünsel bir bilgi ve bu bilgi çerçevesinde gerçekleşen eylemlerle elde edilebileceğini, bu doğrultuda insanın aklȋ ve ahlȃkȋ erdemlere sahip olarak yetkinliğini elde etmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Ahlȃkȋ davranış ve erdemlerin kazanılmasında orta olma ilkesinin, alışkanlıkların, haz ve acının etkisine değinmişlerdir. Ayrıca huy ve ahlȃkın değişebileceğini ileri sürerek eğitim ve alışkanlıkların önemine vurgu yapmışlardır. Fȃrȃbȋ ve İbn Bȃcce, iyi ahlȃkın kazanılmasındaki etkisi nedeniyle siyȃset ilmine eserlerinde vermişlerdir. Özellikle Fȃrȃbȋ, erdemli toplum, ilk başkan ve erdemsiz toplumlarla ilgili ayrıntılı görüşler ileri sürmüştür. Her iki filozof da erdemli bir toplumun kurulmasında ve muhafazasında sevgi ve adȃletin olması gerektiğini, ayrıca erdemli başkanın önemli bir rolünün olduğunu belirtmişlerdir. Fȃrȃbȋ, erdemli bir toplumun içinde, onların görüşlerine karşıt grupların olabileceğini ileri sürerken, İbn Bȃcce bunu mümkün görmemektedir. Çünkü İbn Bȃcce, erdemli bir toplum bütün unsurlarıyla uyum ve ahenk içerisindedir. Fȃrȃbȋ, gerçek mutluluğa erdemli bir toplumda, erdemli bir başkan riyȃsetinde ulaşılabileceğini düşünürken, İbn Bȃcce, erdemli bir toplum bulunmaması durumunda bozuk toplumlarda da yalnız erdemli birey olan mütevahhidin aklȋ düşünsel yetkinliğini, belli aşama ve yetkinlikleri kazanarak elde edebileceğini ileri sürmüştür.
Almanya'da yaşayan Türk göçmen ailelerin 18-28 yaşlarındaki çocuklarına yönelik değer odaklı manevi güçlenme ve bakım programının etkiliğinin incelenmesi: Almanya Frankfurt Viernheim örneği
GÜRBÜZ, Abdulcelil, Almanya'da Yaşayan Türk Göçmen Ailelerin 18-28 Yaşlarındaki Çocuklarına Yönelik Değer Odaklı Manevi Güçlenme Ve Bakım Programının ( DOMAB) Etkililiğin İncelenmesi: Almanya Frankfurt Viernheim Örneği, Doktora Tezi, Danışman: Prof. Dr. Öznur ÖZDOĞAN Almanya'nın Farnkfurt şehrine bağlı Viernheim kasabasında yaşayan genç yetişkin bireylere Değer Odaklı Manevi Güçlenme Ve Bakım Programı uygulanmıştır. Bu doğrultuda genç bireylerin manevi gereksinimlerini belirlemek, bu gereksinimleri karşılamak için Manevi Güçlenme Ve Bakım programı içerikleri hazırlamak ve gençlere uygulanan bu içeriklerin manevi iyilik hali, psikolojik iyi oluş ve Tanrı algısı düzeyleri üzerindeki etkiliğini değerlendirmek amaçlanmıştır. Bu kapsamda gençlik, gençlik dönemi özellikleri ve gençlik dönemindeki sorularla manevi başa çıkma konuları arasındaki ilişki ele alınmıştır. Araştırmanın çalışma grubu Almanya/Frankfurt/Viernheim bölgesinde yaşayan 70 gönüllü genç yetişkin bireyden oluşturulmuş; gençlerin 35'i deney grubuna ve 35'i de kontrol grubuna atanmıştır. Manevi gereksinimleri belirleme aşamasında keşifsel desenin prensipleri benimsenmiş ve fenomenolojik araştırma yöntemi takip edilmiştir. Bu süreçte alanyazın taranmış, katılımcılar ile ikili görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Genç bireyler gözlemlenmiş ve araştırmanın her aşamasında alan uzmanlarına danışılmıştır. Manevi Güçlenme Ve Bakım programı içeriklerini uygularken gerçek deneysel tasarımlı kontrol gruplu ön test-son test deseni takip edilmiştir. Giriş, içerik sunumu, konu ile ilgili ayetler, konu ile ilgili hadisler, konu ile ilgili kültürümüzden örnekler ve kalıcılığı sağlama adımlarından oluşan Manevi Güçlenme Ve Bakım programı içerikleri tema odaklı grup toplantıları aracılığıyla uygulanmıştır. DOMAB uygulamasının manevi iyilik hali, psikolojik iyi oluş ve Tanrı algısı düzeyleri üzerindeki etkililiğini belirlemek amacıyla, bu üç değişkenin her birine yönelik ölçme araçları ön test, son test ve izleme testi olarak her iki katılımcı genç gruba uygulanmıştır. Araştırmanın sonuçlarına göre genç yetişkin bireylerin manevi gereksinimleri olduğuna ulaşılmıştır: Niyet, azim, tövbe, aşkın yanımız maneviyat, olumlu düşünme, sevgi, şükür, sabır, tevekkül, affetme, tek başınalık, iletişim ve barış ve mutluluk. Araştırma kapsamında hazırlanan Manevi Güçlenme Ve Bakım programı içeriklerinin genç bireylerin manevi gereksinimlerini karşıladığı yapılan ikili görüşmeler ve gözlemler aracılığıyla tespit edilmiştir. Bunun yanında DOMAB içeriklerinin uygulandığı deney grubundaki gençlerin manevi iyilik hali, psikolojik iyi oluş ve sevgi yönelimli Tanrı algısı puanlarının arttığı sonucuna ulaşılmıştır. Sonuç olarak genç yetişkin bireylerin manevi gereksiniminin olduğu, hazırlanan Manevi Güçlenme Ve Bakım programı içeriklerinin genç bireylerin hem manevi gereksinimlerini karşıladığı hem de onların Manevi iyilik hali, Psikolojik iyi oluş ve sevgi yönelimli Tanrı algısı ölçeği puanlarını artırdığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Din psikolojisi, Maneviyat, Manevi bakım, Psiko-sosyo-spiritüel bakım, Genç,
Manas Destanında kutsallık ve kutsallar
Dini açıdan Manas, geleneksel Türk inanсı ile İslam'ın sentezlendiği bir destandır. Türkler geleneksel inançlarını İslam penceresinden tekrar yorumlamışlar ve onu kültür olarak devam ettirmişlerdir. Neticede zengin bir gelenek oluşmuştur. Söz konusu gelenek Manas destanına da yansımıştır. Geleneksel Türk inancına göre gökte mutlak İye olarak Tanrı, yeryüzünde ise belli bir mekanların koruyucusu anlamında iyeler vardır. Araştırmacılar bunu "devlet dini" ve "halk dini" şeklinde ikiye ayırmışlardır. Türklerin geleneksel kutsallık anlayışı iyelere göre şekillenmiştir. Çalışmamızda Manas destanında kutsallık kavramı kutsal varlıklar, kutsal kişiler, kutsal zamanlar, kutsal mekanlar, kutsal nesneler üzerinden araştırılmıştır. "Manas Destanında Kutsallık ve Kutsallar" isimli bu tez; giriş, üç bölüm, sonuç ve kaynakça bölümlerinden oluşmaktadır. Birinci bölümde kutsallık kavramı giriş mahiyetinde ele alınmaktadır. Destandaki kutsallığı anlamak açısından geleneksel Türk inancı ve İslam'a göre kutsallığı ifade eden kavramlar değerlendirilmektedir. İkinci bölümde Manas destanında söz edilen dinler ve dinsel topluluklara yer verilmektedir. Üçüncü bölümde ise Manas destanından çıkardığımız kutsallar karşılaştırmalı olarak değerlendirilmektedir. Anahtar Kelimeler: Manas, kut, iye, kutsal, geleneksel Türk İnancı, İslam.
Avrupa yeni nesil Türk toplumunun sosyo kültürel yapısının oluşumunda dinin etkisi ve değişim
1960'lı yılların başında işçi olarak geçici süre ile Almanya'ya göç eden Türkler, bugün Almanya'nın en kalabalık yabancı nüfusunu oluşturmaktadır. Türk toplumu Müslüman kimliği ve milli kültürü ile Alman toplumundan farklı yapısıyla mevcudiyetini sürdürmüştür. Misafir işçilikten vatandaşlığa doğru değişen göç süreçleri, göçün niteliğini değiştirdiği gibi Almanya'daki Türk toplumunun yapısında ve nesiller arasında değişimlere sebep olmuştur. Aile bileşimi ile geleneksel aile yapısını Almanya'ya taşıyan Türklerin modern toplum içinde birbirleri ve Alman toplumu ile geliştirdiği ilişki süreçlerinde din önemli bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada, göçün başlangıcından günümüze Türk toplumunun anlatıları üzerinden din değişkeni bağlamında kimlik, aile, din ve dindarlık biçimleri, entegrasyon ve kadın algısındaki kültürel değişimlerin, kuşaklar arası farklılaşmaların irdelenmesi amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Almanya, Misafir işçi, Kimlik, Aile, Kadın, Kimlik, Din, Değişim, Diaspora, Kültür
Klasik kelam kaynaklarında deizm eleştirisi
Tanrı, peygamber, vahiy, mucize gibi dine ait meseleler, zaman ve mekân tanımadan her dönem insanlığın düşünce tarihini meşgul etmiştir. 17. Yüzyılda Avrupa'da ilk defa bahsedilmeye başlanan deizm inancı da o dönemden beri kimi zaman az kimi zaman çok düşünceleri meşgul etmeye devam etmektedir. Tanrı inancı olmasına rağmen kurumsal dinlerde bulunan vahiy, peygamber, mucize gibi kavramları reddeden deistik düşünce tarihi daha eskilere dayanmaktadır. Hicri 2. Yüzyıldan itibaren geniş bir coğrafyaya yayılan İslam, farklı inançlarla tanışmış, aynı zamanda din içerisinde de farklı fikirlere sahip itikâdi mezhepler çoğalmış, bir sorun haline gelmiştir. Bu gruplardan bazıları ilahi dinin özüne uymayan, doğruyu bulmada aklın tek başına yeterli olduğu görüşleriyle ilahi din kurumunu reddetmeleri ile günümüzdeki deistik üşünceye paralellik göstermektedirler. İslam dünyasında Berahime, Ebu İsa el-Verrak, İbnü'r-Ravendi ve Ebu Bekir er-Razi gibi kişi ve gruplar deistik fikirleriyle tanınmışlardır. Dini korumak amacıyla gelişmiş olan Kelam ilmi ile uğraşan âlimler, o dönemin deistik fikirlerine eleştiriler yapmışlar, eserlerinde bu gruplara karşı reddiyeler yazmışlardır. Mu'tezile, Maturidi, Eş'ari gibi kelam ekolleri, bilgi kaynakları, ilahiyyat ve nübüvvet gibi konu başlıklarıyla sistematik eserler ortaya koymuşlar, deizmin problemlerine cevaplar vermişlerdir. Bu kaynaklarda ele alınan konular, güncelliğini korumakla günümüze de ışık tutacağı düşüncesi ile tez konusu olarak seçilmiştir.
Gazâli ve İbn Rüşd'de Tanrı'ya yön atfetmenin imkan ve mahiyeti
Bu çalışmada, Gazâli ve İbn Rüşd'ün görüşleri çerçevesinde Tanrı'nın mekân ve cihette bulunup bulunmadığı konusu bir din felsefesi problemi bağlamında ele alınmıştır. Bu bağlamda tez, giriş ve üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde mekân ve cihet kavramı, Tanrı ve bu kavramların ilişkileri, İlk Çağ filozoflarının Tanrı-mekân ve boşluk görüşleri, İslam filozoflarından Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Rüşd'ün Tanrı-mekân, Tanrı-cihet düşüncelerine atıflar yapılarak genel problemler aktarılmaya çalışılmıştır. İkinci bölümde Gazâli'nin Tanrı, cihet ve mekân görüşleri ele alınmıştır. Ayrıca Gazâli'nin Tanrı'nın cihet ve mekân gibi hâdis varlıkların niteliklerinden münezzeh oluşunu ispatlama yöntemi incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise İbn Rüşd'ün Tanrı, cihet ve mekân görüşlerine yer verilmiştir. İbn Rüşd'ün Tanrı'nın dinî ve aklî olarak bir mekân ve yönde oluşunun imkânı ele alınmıştır.
İbn Arabî'de Zühd
Bu çalışma İslâm düşüncesinde tasavvuf felsefesinin temsilcilerinden biri olan İbn Arabî'nin zühd anlayışının İslâm tasavvuf geleneğindeki yerini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda çalışma iki bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölümde zühdün mahiyeti, doğuşuna etki eden amiller, zühd ekolleri ve zühde anlam bakımından yakın olan bazı kavramlar genel hatlarıyla anlatılmış ve İbn Arabî öncesi zühdün tarihsel süreç içerisindeki gelişimi ortaya konulmuştur. İkinci bölümde ise İbn Arabî'nin zühd anlayışı ortaya konulmuş ve Fârâbî, İbn Sîna, Gazâlî, İbn Bâcce, İhvân-ı Safâ, İbn Miskeveyh ve Şihâbüddin es-Sühreverdî'nin zühde dair düşünceleriyle karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Bu bağlamda İbn Arabî kendisinden önceki düşünürler gibi ilâhi hakikâtlere ulaşmak için zühdün gerekli olduğunu savunur. Ancak zühdün hakikât yolculuğundaki geçici duraklardan biri olduğunu vahdet-i vücûd düşüncesiyle temellendirerek onlardan ayrılır.
Ütopya ve distopyalarda din ve Tanrı tasavvuru
Düşünce tarihinde ütopya ve distopyalar hala önemli bir yere sahiptir. Ütopyalarda yaşanılan toplumun sosyal, siyasi ve kültürel sıkıntılarından kurtulmak umuduyla daha ideal bir devlet kurgulanmaktadır. Bu ideal devlet kurgusu yeryüzünde bir cennet tasviri gibidir. Çünkü eserlerde kurgulanan karakterler mutlu ve hayatından memnun bir yaşam sürmektedir. Buna karşın distopyalarda ise kötü bir yönetime sahip devlet anlayışı vardır. Bu tür eserlerde iktidar yönettiği halkı her şeyiyle kontrol altına almak istemektedir. Distopyalardaki hikâye ana karakterlerin algısal tecrübeleriyle kurgulanmaktadır. Bu çalışmada, ideal bir devlet daha temelde ideal bir yaşamın kurgulandığı ütopya ile her şeyin kontrol altına alınmış bir şekilde kurgulandığı distopyalardaki din ve Tanrı tasavvuru incelenmiştir. Tasavvur doğrudan algıyla ilişki olduğundan felsefe alanında yer alan özne-nesne ayrımındaki algısal ilişkiye yer vermek gerekli görülmüştür. Konu, düşünce tarihinde yer alan tüm ütopya ve distopyalar bağlamında değil kurgusu ve tasavvurlarıyla tarihte önemli yer edinen eserler temelinde işlenmiştir. Bu eserlerdeki karakterlerin öncelikle algısal durumları ele alınmıştır. Sonra bu karakterlerin din ve Tanrı tasavvuru hakkındaki tecrübeleri ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmiştir.
Yeni Ateizm'de ahlâkın kaynağı sorunu
Düşünce tarihinin en önemli konularından olan din-ahlâk ilişkisi güncelliğini halen korumaktadır. Varoluşun kaynağını Tanrı'ya dayandıranlar açısından, ahlâkın kaynağını Tanrısal buyruklar oluştururken Tanrı inancını temel almayan yaklaşımlarda ahlâkın temelini akıl, duygu ve sezgi oluşturmuştur. Yeni Ateizm düşüncesi de Tanrı'nın yadsınması anlamında günümüzün modern ateizm anlayışıdır. Bu anlayış varoluşun kaynağını Darwinci evrim teorisine dayandırmış, ahlâkın kaynağını da Tanrısal inançtan uzak bir yaklaşımla ele almıştır. Bu çalışma, düşünce tarihinde din-ahlâk ilişkisi etrafında şekillenen tartışmaları din felsefesi bağlamında ele almış, özellikle ana konumuzu oluşturan "Dört Atlı" olarak ünlenmiş Yeni Ateist düşünürlerin ahlâkın kaynağı hakkındaki fikirlerine yoğunlaşmıştır.
Bir zanaat olarak 4-6 yaş Kur'an kursu öğreticiliği
Bu çalışmanın konusu 4-6 yaş Kur'an kursu öğreticilerinin bir zanaat olarak mesleki icraları ve bu mesleki icralarına yönelik aldıkları eğitimlerdir. Buradan hareketle çalışmamızın amacı ilahiyat fakültelerinden mezun olup Kur'an kursu öğreticiliğine atanan kişilerin mesleki deneyimleri ve bunları nasıl anlamlandırdıklarını değerlendirmektir. Çalışmada nitel araştırma yöntemlerinden birisi olan fenomenolojik desen kullanılmıştır. Amaçlı örneklem çeşitlerinden kartopu ve ölçüt örneklem uygulanmıştır. Araştırmanın çalışma grubu 11 farklı ilde görev yapan 27 Kur'an kursu öğreticisidir. Görüşmede katılımcılara yöneltilen sorular neticesinde iki tema ortaya çıkmıştır. Bu temalar eğitim ve performans şeklinde ele alınmıştır. Eğitim teması kurumsal (ilahiyat) ve bireysel eğitim kategorisi şeklinde ayrılmıştır. Kurumsal eğitim (ilahiyat eğitimi), mesafe, hasret, körelme, verimsiz (eksiklik) olarak alt kodlarla ele alınmıştır. Bireysel eğitim sertifika, seminerler ve bireysel çaba olarak değerlendirilmiştir. Performans teması ise performansla ilgili sınıf içi maddi unsurlar, manevi unsurlar, sınıf dışı unsurlar ve öğreticilere göre performans icrasına katkı sağlayan nitelikler şeklinde ele alınmıştır. Performansla ilgili sınıf içi maddi unsurlar pedagojik yeterlilik ve alt kodları, tecrübe ve yetenek kodları şeklinde yorumlanmıştır. Performansla ilgili sınıf içi manevi unsurlar yakınlık, geleceği inşa, duygusal annelik, hayat tarzı, tatmin ve coşku alt kodlarıyla ifade edilmiştir. Performansla ilgili sınıf dışı unsurlar velilerle ilişki ve alt kodları, ekonomi, kariyer ve kurumsal ilişki olarak yorumlanmıştır. Öğreticilere göre performans icrasına katkı sağlayan nitelikler güç, fedakârlık, ilgi, bakım, sabır, yenilenebilirlik şeklinde ele alınmıştır. Öğreticilerin ilahiyat eğitimleriyle kurdukları bağın mesleklerini değerlendirme ve icra etmelerinde farklı bir çerçeveden bakmalarına sebep olduğu görülmüştür. Bu çerçevede çalışmanın sonuç bölümünde bazı önerilere yer verilmiştir.
Yapay zekâ kaygısı, yabancılaşma ve dindarlık ilşikisi
Bu çalışmanın konusu, yapay zekâ kaygısı, yabancılaşma ve dindarlık arasında ilişkinin tespit edilmesidir. Yine sosyo-demografik değişkenler ile yapay zekâ kaygısı ve yabancılaşma düzeyi arasındaki ilişkiler de araştırmanın konusudur. Dindarlık düzeyinin yapay zekâ kaygısı ile ilişkisi ve bu ilişkinin etki düzeylerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Aynı şekilde dindarlığın yabancılaşma üzerindeki etki düzeyleri de incelenmiştir. Bu amaca yönelik olarak modern hayatın sonuçlarından olan yapay zekâ kaygısı ve yabancılaşma olgularının bilimsel yöntemlerle araştırılması, dindarlığın bu iki olgu üzerindeki etkisinin ortaya çıkarılması ve anlamlandırılmasına yönelik ölçeklerle hedefe gidilmeye çalışılmıştır. Nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel (korelasyonel) tarama modeline göre tasarlanan araştırmanın çalışma grubu, 426'sı erkek ve 439'u kadın olmak üzere 865 kişiden oluşmaktadır. Araştırmada, "Demografik Bilgi Anketi" ile birlikte, "Yapay Zekâ Kaygısı Ölçeği", "Sosyal Yabancılaşma Ölçeği" ve "Dini Tutum Ölçeği" kullanılmıştır. Sosyodemografik değişkenlerden medeni durum, cinsiyet, eğitim, ekonomik durum ve yaşadığı yerin yapay zekâ kaygısı üzerinde etkili oldukları sonucuna ulaşılmıştır. Sosyodemografik değişkenlerden sadece yaş ve yaşadığı yerin yabancılaşma üzerinde etkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Yapılan korelasyon analizinde, dindarlığın hem yapay zekâ kaygısı hem de yabancılaşma ile pozitif yönlü anlamlı ilişkileri olduğu ortaya çıkmıştır. Son olarak yapay zekâ kaygısı ve yabancılaşma arasındaki ilişkinin incelendiği analizde de tüm boyutlar arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki tespit edilmiştir.
Dücane Cündioğlu'na göre din ve felsefe ilişkisi
Düşünce tarihine bakıldığında felsefi hareketlerin birbirleriyle etkileşim içerisinde olduğu görülmektedir. Her yeni düşünce kendinden önceki düşüncelerden etkilendiği gibi kendinden sonra gelen düşünceleri de etkilemiştir. Devamlı olarak yeni fikirlerin ortaya çıktığı din felsefesi alanında söz sahibi birçok düşünür vardır. Her filozofun ortaya attığı fikirler zaman zaman tartışmalara sebep olsa da bakış açılarında genişleme, yeni fikirlere yeni yorumlar getirmede de etkili olmuştur.Felsefe klasik döneminde, modernleşme sürecinde ve günümüzde filozofun kişiliklerinin ve fikirlerinin tanınmasına yol açmıştır. Bu çalışmada felsefi, tasavvufi, bilimsel düşünceleri ile gündeme gelen Dücane Cündioğlu'nun felsefeye katkılarını, din ve felsefe ilişkisini geniş bir yelpazede incelenmiştir. Çalışmamız üç bölümden oluşmuştur. Giriş bölümünde, Dücane Cündioğlu'nun felsefi arka planını oluşturan hayatı, şahsiyeti, kullandığı yöntem, eserleri ve felsefi metodolojisi incelenmiştir. Birinci bölümde, felsefi düşüncesi ve kendisine yöneltilen eleştiriler ele alınmıştır. Son bölümde ise onun dine, tasavvufa ve ibadetlere yüklediği anlamlar değerlendirilerek felsefi ve dini görüşleri bir bütün olarak karşılaştırılmıştır.
Yahudilik'te aile ve kadın
Yahudilik, günümüzde yaklaşık 16 milyon mensubu olan bir dindir. Dünyanın dört bir yanında mensubu bulunması, onların farklı kültür ve medeniyetlerden etkilenmesine neden olmuştur. Asırlar boyunca sürgün hayatı yaşamaları onların pek çok toplum ile etkileşime geçtiğini göstermektedir. Dönemin insanları ile sürekli bir çatışma içerisinde olmuşlardır. Karakterleri, ideolojileri ve aile yaşantıları farklı olan milletlerle hayatlarını sürdürmek zorunda kalmışlar. Tevrat ve Talmud'da belirtildiği şekilde yaşamaya ne kadar çok gayret etseler de toplumların kültürlerinden etkilenmiş aynı zamanda da etkilemişlerdir. Neticede bu toplumsal beraberlik Halaka'da belirtilmiş olan bazı dini kuralları ve uygulamaları teorikte değiştirmese bile pratikte, mezhepler arasında bazı farklılıkların meydana gelmesine neden olmuştur. Bu farklılıklardan birisi de Yahudilikteki aile yaşantısıdır. Tanah'ta erkek ve kadının aile içi görev ve sorumlulukları belirtilmiştir. Neslin devamı Yahudilikte çok önemli bir yere sahip olduğu için her iki cinsiyetten bunun bilincinde olmaları beklenir. Nitekim kadın, ailenin yapı taşıdır. Bir bireyi çocukluğundan itibaren terbiye eden ve topluma yararlı hale getiren yine odur. Lakin bazı din ve toplumlarda kadının bu durumu farklılık göstermektedir. Yahudilikte de kadın, erkeğin egemenliği altında hayatını sürdürmektedir. Dolayısıyla kadın birçok yönden erkeğe göre daha alt sınıfta değerlendirilmiş ve yaptırımlara maruz kalmıştır. İbadet, neslin devamı, şahitlik, miras gibi birçok alanda erkeğin hakimiyeti söz konusudur. Kadının bu durumu yenilikçi hareketlerin de etkisiyle beraber modern hayatta bazı değişikliklere uğramıştır.
Önyargı, merhamet ve dindarlık ilişkisi
Bu çalışmanın temel amacı önyargı, dindarlık ve merhamet arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Bu temel amacın yanı sıra demografik değişkenler ile önyargı ve merhamet arasındaki farklılaşmaların da incelenmesi amaçlanmaktadır. Araştırma nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel tarama modeline göre tasarlanmıştır. Araştırmada veri toplama aracı olarak "Demografik Bilgi Anketi" ile birlikte "Önyargı Ölçeği", "Merhamet Ölçeği" ve "Dini Tutum Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırmanın örneklemi 130'u erkek ve 370'i kadın olmak üzere toplam 500 katılımcıdan oluşmaktadır. Araştırmada veriler SPSS 20.00 versiyonu ile analiz edilmiştir. Verilerin analizinde t-Test, ANOVA, korelasyon ve regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırmada elde edilen regresyon analizi neticesinde dindarlık ile önyargı arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki, dindarlık ile merhamet arasında da pozitif yönlü anlamlı bir ilişki bulunmaktadır. Ancak önyargı ile merhamet arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilememiştir.
Mekki surelerde zihin felsefesi
İnsan var olduğundan beri benliğinin farkındadır. Kim olduğunun mahiyetini çözmek için çabalamaktadır. Bu çaba insana neden var olduğunu, kendi mahiyetini, diğer varlıklardan farklarını ortaya koyması açısından değerlidir. Öncesinde insanı ruh-beden problemi üzerinden anlamlandırma çalışmaları sürerken modern dönemde "zihin" kavramı üzerinden devam etmektedir. Çalışmamızda zihin ile ilgili ontolojik, epistemolojik ve semantik sorular sorulmuş hem modern zihin felsefesi hem de İslam felsefesi çatısı altında cevapları aranmıştır. Bu üç başlık altında zihnin ne olduğu hem modern zihin felsefesi hem de İslam Felsefesi çatısı altında incelenmiştir. Ontolojik açıdan; zihin-beden ayrılığı, zihnin varlığı, zihnin halleri ve yetileri ile ilgili konulara, epistemolojik açıdan; başka zihinler sorunu ve özbilinci ele aldık. Semantik açıdan ise kavramların nasıl oluştuğu, bizim diğer bilinçli varlıklara nasıl aktardığımız, kavramlar şeklinde konuları ve soruları ele aldık. Alanda yapılan çalışmalardan ayrılan noktası ise İslam felsefesindeki zihin felsefesini incelerken Kur'an ışığında çalışılmış olmasıdır. Modern felsefenin sordu soruları İslam felsefesi içerisinde aramak, hatta bunu birincil kaynağı olan vahiy temelli çalışmak İslam felsefesinin aleyhine üretilen tezlere cevap niteliği taşımıştır. İslam felsefesinin modern ve özgün olmadığını ifade edenler için hem moderniteye hem de geleneğe bağlı özgün düşünce sistemi olduğunu yapmış olduğumuz çalışmamızda göstermiş bulunmaktayız. Anahtar Kelimeler: Zihin, Beden, Düalizm, Materyalizm, Töz, Bilinç, Duyumsama, Mahiyet
Sudûr nazariyesi ve nur metafiziğinde varlıklanma hiyerarşisi
Düşünce tarihinde Tanrı ve âlem ilişkisi en temel sorunların başında gelmektedir. Tanrı dışındaki varlıkların Tanrı'nın sonsuzluğu karşısındaki konumları, daima tartışıla gelen ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle İslâm düşüncesinde Tanrı ve diğer varlıkların ilişkisi, teolojik perspektifte; yaratan-yaratılan ilişkisi üzerinden ele alınmış ve varlıklanma bir tür yoktan yaratma ya da zamansal yaratma modeli içerisinde değerlendirilmiştir. Öte yandan belirli epistemolojik ve ontolojik hassasiyetleri ön planda bulunduran felsefî yaklaşımda ise Tanrı ve âlem ilişkisi sonsuz bir akıl olan Tanrı'nın kendi sonsuzluğunu akletmesi ilkesine dayanarak, varlık veren-varlık alan ilişkisi üzerinden sudûr nazariyesi çatısı altında değerlendirilmiştir. İslâm düşüncesinin bir diğer sac ayağını oluşturan mistik ve sezgisel bilgi alanını kullanan İşrâk felsefesinde ise varlıklanma, Tanrı'nın Nurlar Nuru olarak idrak edildiği Nurlar kategorisi içerisinde, hiyerarşik bir tecelli piramidi halinde ele alınmıştır. Bu iki yaklaşımın karşılıklı olarak incelenmesi, düşünce tarihindeki Tanrı-âlem ilişkisi ve yaratma konularını anlamak için önemli katkılar sağlayacaktır. Bu perspektife dayanarak özellikle akıl ve nur kategorilerinin öne çıkarılması, genel olarak varlıklanma konusunun mahiyetini kavrama noktasında karşılıklı mukayese imkânı sunmakla beraber, hususen Meşşâî ve İşrâk felsefelerinin incelenmesi, İslâm felsefesinin özgünlüğüne de şüphesiz önemli katkılar sağlayacaktır. Yaptığımız bu çalışma ile özellikle bu özgünlüğün naçizâne daha iyi kavranmasına vesile olacağı kanaatindeyiz.
İbn Bâcce'de kamil insan
Antik Çağ'da Sokrates ile başlayan erdemli kişinin, erdemsiz toplumda yalnızlığı sorunu platon ile sistematik açıdan ele alınarak devam etmiştir. Platon, hocasının yargılandığı haksız suçlamaların temelinde asıl problemin Sokrates'in fikirlerindeki yalnızlığı olduğunun farkına varmıştır. Bu sebeple erdemsiz toplumdaki erdemli kişi için bir yönetim planı geliştirmiştir. Bu plana göre erdemli kişinin erdemsiz şehrin insanlarından uzakta yaşaması ve yalnız kalması onun için en iyi yöntem olarak değerlendirilmektedir. İslam düşüncesinde bu konu üzerine ilk defa görüş bildiren Farabi'dir. Farabi bu konu hakkında erdemsiz şehirde yalnız kalan erdemli bireyin erdemli bir şehir bulduğu takdirde erdemsiz şehirden göç etmesinin gerekliliği yönündedir. Farabi'nin, bu düşüncesinin temel dayanağı, yalnız kalan erdemli kişinin, erdemsiz bir toplumda erdemliliğinin muhafaza edebilmesinin ve bu nispetle erdemsizlikle mücadele etmenin de güç olacağını düşünmesinden kaynaklanmaktadır. İbn Bâcce ise, erdemli bireyin, erdemsiz devletteki durumu için birkaç çözüm öne sürmektedir. Bunlardan ilki erdemli kimsenin erdemsiz şehirden alternatif başka bir erdemli şehre göç etmesidir. Eğer ki böyle bir erdemli şehrin yokluğu söz konusuysa, o halde mütevahhid, tekamülünü, inzivaya çekilerek, yani erdemsiz şehrin insanlarından kendini uzak tutarak tamamlamalıdır. Bir diğer yöntem de toplumun ve devletin ıslahının sağlanmasında öncelikle bireyin kendi akli ve ahlaki yetkinliğini güvence altına alması ve sonrasında erdemsiz şehrin bireylerini ilmi aktarımlar ile erdemli bireyler haline gelmesini sağlayarak nüfuz yoğunluğunu arttırmaktır. Nitekim İbn Bâcce'nin amaç edindiği asıl hedef de bireysel, toplumsal ve devlet eliyle sağlanılmış bütüne mâl edilen ideal bir yönetim anlayışıdır.
Anadolu Hıristiyanlığında pagan izleri
Hıristiyanlık günümüzde 2,8 milyar inananı ile dünyanın en kalabalık dinini oluşturmaktadır. Hıristiyanlığın gelişim sürecinde yayıldığı coğrafyalardaki eski dinlerin ve kültürlerin etkisinin tamamıyla silindiği, Tanrıdan geldiği şekliyle kendini muhafaza ettiği gibi bir şey söz konusu olmamıştır. Daha İsa'nın ölümünün üzerinden yüz yıl geçmeden Hıristiyanlık ve Akdeniz havzasında yayıldığı pagan Roma inancı birbiri içinde varlık göstermeye başlamıştır. Hıristiyan ayinleri içerisinde var olan bir takım pagan unsurlar, Hıristiyanlığın tanrı, ruh, kurtarıcı algısı ve kutsal zamanlardaki paganist gelenekler günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Mezhepler bu konuda farklılık ihtiva etse de onlar da paganist gelenekten nasibini almıştır.
İmam Hatip kimliğinin üniversite hayatındaki devamlılığı üzerine bir araştırma
Bu çalışmanın konusu imam hatip kimliğinin üniversite hayatındaki devamlılığı üzerine bir araştırmadır. Buradan hareketle çalışmamızın amacı Anadolu imam hatip lisesinden mezun olmuş üniversite eğitimine ilahiyat fakültesi dışındaki bir bölümde devam eden öğrencilerin imam hatip kimliği deneyimlerini değerlendirmektir. Araştırmada nitel araştırma yöntemlerinden olan yorumlayıcı fenomenolojik desen (YFA) kullanılmıştır. Ayrıca veri toplama aracı olarak yarı yapılandırılmış görüşme formundan yararlanılmıştır. Araştırmanın çalışma grubu 3 farklı ilde bulunan Anadolu imam hatip liselerinden mezun olmuş halen üniversite eğitimine devam eden 15 kız ve erkek öğrenciden oluşmaktadır. Görüşmede katılımcılara yöneltilen sorular neticesinde iki tema ortaya çıkmıştır. Bu temalar imam hatip yılları ve üniversite hayatı şeklindedir. İmam hatip yılları teması okul ortamı, dersler, öğretmenler, arkadaş ortamı, ibadetler ve ilahiyat fakültesi kategorisi şeklinde ayrılmıştır. Okul ortamı kategorisi okulu sevme, yurt ortamı, bocalama ve zorunlu alışma kodlarıyla ele alınmıştır. Dersler kategorisi İHL meslek dersleri ve kültür dersleri olarak değerlendirilmiştir. Öğretmenler kategorisi İHL meslek dersleri öğretmenleri ve kültür dersleri öğretmenleri alt kodlarıyla incelenmiştir. Üniversite yılları teması ise sosyal çevre, ibadetler ve imam hatiplilik ruhu şeklinde ele alınmıştır. Sosyal çevre kategorisi arkadaş ortamı, üniversitede imam hatipli olmak, diğerlerine bakış ve absürt kodları şeklinde yorumlanmıştır. İmam hatiplilik ruhu kategorisi ise benlik inşası ve farklılık kodlarıyla ifade edilmiştir. Öğrencilerin imam hatip eğitimi sonrası kendilerinde imam hatip kimliğini oluştuğu görülmekle birlikte bu kimliğini devamı noktasında yaşamış oldukları avantajlar ve dezavantajların olduğu görülmüştür. Bu noktada çalışmanın sonuç bölümünde bazı önerilere de yer verilmiştir.
Milli Eğitim Bakanlığının "Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum" projesi hakkında nitel bir araştırma
Değer eğitiminin önemi geçmişten günümüze artarak devam ederken farklı alanlarda çeşitli yöntemlerle karşımıza çıkmaktadır. Yapılan bu araştırma; değerlerin kazandırılmasına yönelik hazırlanan Milli Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı iş birliğinde yürütülen "Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum" projesinin öğrenciler, veliler ve öğretmenler açısından incelenmesiyle hazırlanmıştır. Çalışmanın temel amacı; araştırma konusu olan "Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum" projesinde hedef kazanımların uygulanabilirliği, benimsenmesi ve hayata geçirilmesi açısından analiz edilerek değerler eğitimine olan yansımasının bir nebze de olsa görülebilmesidir. Ayrıca bu çalışmanın, elde edilen veriler doğrultusunda projeyi hazırlayanlara ve uygulama aşamasında gayret sarf edenlere ışık tutacağına inanılmaktadır. Çalışmaya konu edilen "Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum" projesi yıllık plan, işleyiş, uygulanış, hedef kazanımları gerçekleştirme, beklenti ve netice elde etme üzerine odaklanılarak incelenmiştir. Odaklanılan bu boyutlar, konunun derinlemesine ve ayrıntılı olarak incelenmesine ve anlaşılmasına imkân vereceği düşünülerek nitel araştırma yöntemi tercih edilmiştir. "Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum" projesinin araştırıldığı bu çalışmada nitel araştırma desenlerinden durum çalışmasının uygun olduğu düşünülmüştür. Çalışma grubundaki öğretmenlerin, öğrencilerin ve velilerin açıklamalarından hareketle temalar, kategoriler ve kodlar belirlenmiştir. Bu kapsamda "Kazanımlar", "Paydaşlar", "Uygulama", "Beklentiler", "Sorunlar", şeklindeki temalar / ana başlıklar çerçevesinde "Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum" projesi araştırmasından elde edilen bulgular ve açıklamalar, doğrudan katılımcıların ifadelerinden yapılan alıntılarla sunulmuş olup bulgular tartışılıp yorumlanmıştır. Yapılan araştırmada ÇEDES projesini uygulayan pilot okullardan beş öğretmen, beş öğrenci ve beş veli ile görüşülmüştür. Bu görüşmeler neticesinde ulaşılan sonuç ÇEDES projesinin yeni bir proje olmasına rağmen öğrenci, öğretmen ve veliler tarafından sahiplenilmiş olmasıdır. Bunun en büyük sebebinin proje işleyişinde kullanılan "yaparak yaşayarak öğrenme" modeli olduğunu düşündükleri tespit edilmiştir. Her üç çalışma grubunda da etkinlikler yoluyla değerlerin işlenmesi ve yaşantı oluşturulması hem eğlenceli hem de etkili öğrenme yöntemi olarak görülmektedir. Ancak olumlu özelliklerinin yanında çözülmesi gereken sorunların varlığı, katılımcıların ifadeleri doğrultusunda anlaşılmaktadır. Yaşanılan sorunların projenin kendisinden kaynaklanmasından ziyade dış etkenlerden kaynaklandığı yapılan tespitlerdendir. Çalışma ÇEDES projesinde tespit edilen problemlerin çözümüne dair öneriler ile son bulmaktadır.
Okul öncesi eğitime temel yaklaşımlar ve din eğitimi
Bu çalışmanın amacı okul öncesi eğitim konusuna temel yaklaşımlar içerisinde din eğitiminin yeri, boyutu ve değerinin belirlenmesidir. 0-6 yaş arasını kapsayan ve temel gelişimin tamamlandığı bu dönem, çocuğun yeteneklerinin geliştirilmesi yanında kişiliğinin biçimlenmesi açısından da oldukça önemlidir. Bu dönemde din eğitimine yer verilip verilmemesi konusunda ilki çocuğun gelişimine uygun olmadığı, diğeri ise uygun, hatta gerekli olduğunu ileri süren iki farklı görüş bulunmaktadır. Çocuğun eğitiminde dine yer verilmemesi gerektiği düşüncesi çocuğun soyut kavramları anlayamayacağı fikrinden hareket etmektedir. Okul öncesi eğitim yaklaşımları incelendiğinde Montessori, Reggio Emilia ve Waldorf yaklaşımlarında din eğitimine yer verildiği görülmektedir. Bütünsel gelişimi hedefleyen bu yaklaşımların, insanın beden ve ruhtan oluşması sebebiyle din eğitimine yer verdikleri görülmektedir. Ancak bu eğitimin ilmihal öğretimi şeklinde değil, yaparak ve yaşayarak öğrenmeye fırsat sağlayacak çevre oluşturma şeklinde yapılması gerektiği vurgulanmaktadır. Ayrıca Montessori ve Steiner, çocuktaki dini yönelimin doğuştan geldiğini ve 0-6 yaşın çocuğun manevi gelişiminde özel bir yeri olduğunu belirtmektedir. Ülkemizde okul öncesi eğitim ile ilgili çalışmalar Batı dünyası ile paralel olarak Osmanlı Devleti'nin son yıllarında başlamıştır. Batı'daki gelişmeler izlenmiş, yazılan eserler Türkçe'ye çevrilmiştir. Konuyla ilgili ilk program 1914'te hazırlanmış, yasal düzenleme ise 1915 yılında tamamlanarak ilk uygulamalar başlatılmıştır. Ancak daha sonraki yıllarda savaşlar ve eğitimde diğer konulara öncelik verilmesi nedeniyle 1960'lara kadar önemli bir gelişme kaydedilememiştir. Bu tarihten itibaren yapılan yasal düzenlemeler ve hazırlanan programlarla okul öncesi eğitim tekrar gündeme gelmiş, son yıllarda da önemli sayılabilecek adımlar atılmıştır. Bu gelişmeler esnasında okul öncesi dönemde din eğitimine de yer verilmesi konusu tekrar gündeme gelmiştir. Din eğitimi veren özel okullar yanında Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde açılan 4-6 yaş Kur'an Kursları da bulunmaktadır. Bundan sonraki süreçte atılacak adımlarda planlama ve uygulama konusunda bilimsel birikimden en ileri düzeyde yararlanmak gerekecektir.
Sihizm'in oluşumunda islam'ın etkisi
Bu çalışma Sihizm'in oluşumunda İslam'ın etkisini ortaya koymak için yazılmıştır. Giriş bölümünde çalışma ile ilgili genel bilgiler verildikten sonra birinci bölümde Sihizm'in oluşumunda etkili olan İslami arka plan incelemeye alınmıştır. İslami arka plan doğrudan etkiler (Sûfîler) ve dolaylı etkiler (Bhakti Hareketi) şeklinde ele alınmıştır. Ayrıca Kebîr'in Sihizm için oluşturduğu arka plan ortaya konulmuştur. İkinci bölümde ise İslam'ın Sih kurucular üzerine olan etkileri tespit edilmeye çalışılmış ve bu bölümde daha çok sosyal ilişkiler temel alınmıştır. Sih kurucuların metinleri, teolojileri, sosyal ve dini uygulamaları üzerindeki İslami etkiler ise diğer bölümlerde sistematik olarak incelenmeye çalışılmıştır. Üçüncü bölümde, Sihlerin Kutsal kitabı Adi Granth üzerindeki İslami etkiler ortaya konulmuştur. İlk olarak Adi Granth içinde şiirleri bulunan Şeyh Ferid gibi bazı Müslüman yazarların bazı şiirleri incelenmiştir. Daha sonra Sih kuruculardan ve Sant geleneği yazarlarından bazılarının metinlerindeki İslami etkilere örnekler verilmiştir. Dördüncü bölümde, Sih Teolojisi incelenerek başta Tanrı inancı olmak üzere İslam teolojisinden aldığı unsurlar ortaya konulmuştur. Özellikle Sihizm'de de yer alan Tek Tanrı inancı ile ilgili yaratma, ilim, irade ve kudret gibi İslami sıfatlar incelenmiştir. Ayrıca Hüküm düşüncesinin İslami bir düşünce olduğu ortaya konulmuştur. Sihizm'deki Azrail, şeytan, cennet-cehennem, şehitlik gibi birçok İslami teolojik unsur da incelenmiştir. Beşinci bölümde ise İslam'ın Sih sosyal ve dini hayatı üzerine olan etkileri tespit edilmiş ve Sonuç bölümünde bütün verilerin hepsinden hareketle Sihizm'in oluşumunda İslam'ın etkisi ve önemi ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: İslam, Sihizm, İslami Etki, Sihizm'in Arka Planı, Sufizm, Çişti Tarîkati, Bhakti Hareketi, Nath ve Sant Gelenekleri, Şeyh Ferid, Kebîr, Nanak, Adi Granth, Tevhid, Hukam, Eşitlik.
Anadolu'nun ilk tapınağı: Göbekli tepe
Yapılan bu araştırmanın konusu Anadolu'nun ilk tapınağı: Göbekli Tepe'dir. Göbekli Tepe bize, dinin ilk insanların hayatındaki yerini ve önemini gösterir. İlk insanlar her şeyden önce tapınak inşa etmiştir. Bu inancın ve dinin insanlar için ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bu çalışma dinin doğuşuna ve kökenine ışık tutmaktadır. Bunun yanında ilk insanların dinden ve inançtan yoksun ilkel bir hayat sürmediklerini, aksine bir inanca sahip olduklarını, tapınak inşa ettiklerini ve yoğun ve zengin bir sembolizm kullandıklarını göstermektedir. Bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde; Din ve kökeni, Neolitik Dönem, Mezopotamya ve Bereketli Hilal, Şanlıurfa gibi temel kavramlar açıklanmıştır. İkinci bölümde; Anadolu'nun ilk tapınağı olarak Göbekli Tepe incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise Göbekli Tepe hakkındaki teoriler değerlendirilerek bir sonuca ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Din, Tapınak, Göbekli Tepe, Şanlıurfa,
İbn Sina'da kesin bilgi ve kesin bilginin unsurları
İbn Sina düşüncesinde kesinlik, bilgi alanında kazanılan yetkinlik ile ilgilidir. Filozofun sisteminde bilgi, iki farklı şekilde sınıflandırılmaktadır. Bu ayrımlardan birincisi, ilk bilgiler ve kazanılmış bilgiler ayrımıdır. İkincisi ise tasavvur ve tasdik ayrımıdır. Kesinlik ile ilişkilendirilen bilgi türü, kazanılmış tasdiklerdir. Zira bu bilgiler bir yargı içermekte ve bilişsel bir başarı ile elde edilmektedirler. Kazanılmış tasdikleri elde etmenin yöntemi, kıyastır. Kıyas, kesinliği zorunlu kılmamakta ancak kesinlik, kıyasın bazı türleri ile ortaya çıkmaktadır. İbn Sina'nın kesinlik ile ilişkilendirdiği ve kesin bilgiye bizi ulaştırdığını söylediği kıyas, burhânî kıyastır. Ancak İbn Sina sisteminde burhân sadece bir kıyas türü değildir. Filozof, burhân temelinde bir teori oluşturmuş ve burhânı, kesin bilgiyi bizim için ulaşılır kılan bilimsel bir kanıtlama metodu olarak ele almıştır. İbn Sina'nın kesinlik (yakîn) anlayışı, onun bilgi tanımı ve bu tanımla birlikte ortaya çıkan unsurlar ortaya konulduğunda anlaşılırlık kazanmaktadır. İbn Sina düşüncesinde bilmeye dair hallerin, zihnî bir derecelendirme içerisinde yer aldığını söylemek mümkündür. Bu derecelendirmede en üst mertebede kesin bilgi yer almakta, aşağıya inildikçe kesinlik seviyesi azalmaktadır. Diğer mertebeler sırası ile bilgi, zan ve cehalettir. Anahtar Kelimeler: Yetkinlik, kesin bilgi, kazanılmış tasdik, burhân, bilginin unsurları
İslam çalışma ahlakı ve iktisadına din sosyolojik bir bakış
XIX. yy'da Avrupa toplumlarında sanayileşmenin ve modernleşmenin etkisiyle kapitalistleşme sürecinin başladığı öne sürülmektedir. Günümüz dünyasında ise kapitalizm hemen hemen bütün toplumlara sirayet etmektedir. İslam öğretileri kapitalist bir düzene izin vermediği iddiaları karşısında dini hassasiyeti yüksek işadamlarının seküler tutuma dönük eğilimleri dikkat çekmektedir. Bu minvalde çalışmamıza, Marx ve Weber'in kapitalizm ve din hakkında ortaya atmış olduğu teorilerle yön verilmekte ve İslam çalışma ahlakı referans kaynaklarını oluşturan yaklaşım, uygulama ve tarihsel tecrübelerden istifade ederek günümüz modern toplumunda, geçmişten günümüze çalışma ahlakının tasviri yapılmaktadır. Çalışmamızda nitel analiz tekniği olan, tarihsel dokümantasyonlar ve belgeler veri olarak kullanılmaktadır. Çalışmanın nihayetinde ise, Osmanlı toplumunun kuruluş ve gelişme dönemlerinde Tımar sistemi, ahilik, lonca kurumu ve uygulanan iktisadi politikaların kapitalist sisteme kapı aralamadığı ancak Avrupa'da yaşanan endüstriyel devrimin etkisiyle kapitalizmin bu toplumda gelişme sergilemeye başladığı görülmektedir. Türkiye nezdinde ise, siyasi partilerin farklı çalışma ahlakı ve iktisadı benimsemiş olduğu, bunun da siyaset alanında etkilerinin görüldüğü ve çoğunlukla bu ahlak ve iktisat zihniyeti belirlenirken dinden bağımsız hareket edildiği anlaşılmaktadır. Bu siyasal söylemlerde, zaman zaman İslam'ın siyasal söylemi ile İslam dinine ait olan uygulamalara ekonomi ve iktisatta yer verilmeye çalışılsa da, bu uygulamalara askerî ve sivil bürokrasi müdahalelerinin kendi şartları içerisinde, böyle bir zeminin oluşmasına engel olduğu Türkiye pratiğinde görülmektedir. Buna karşın son dönem AK Parti iktidarlığında, dini hassasiyeti yüksek olduğu düşünülen işadamları sayısının ve kamusal görünürlüğünün artış gösterdiği ve bu iş adamlarının gündelik yaşamlarında İslam çalışma ahlakı ve kapitalist çalışma ahlakı arasında bir ikilem yaşadıkları ve çoğunlukla seküler davranarak, kapitalistleşme eğiliminde oldukları yapılan alan çalışmalarından ve bizim çalışmamızdan çıkarılabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Kapitalizm, İslam çalışma ahlakı ve iktisadı, Türkiye'de çalışma ahlakı
Descartes ve Ryle'da ruh anlayışı
Bu çalışma, Descartes ve Ryle'ın ruh anlayışlarının, bilim-felsefe ya da fizik-metafizik ilişkisinin tarihi gelişimi çerçevesinde ortaya konmasını amaçlamaktadır. Bilim-felsefe ilişkisinin bilimin lehine doğru yönelim kazandığı süreç içerisinde ortaya konulan anlayış ve teorilerin bu ilişki çerçevesinde geliştiği muhakkaktır. Ruh anlayışı tarihsel süreci içerisinde, felsefe, teoloji ve bilimin içe içe geçtiği ilk zamanlarda metafiziksel bir soru olarak ele alınmış ve bu çerçevede açıklanmaya çalışılmıştır. Ruha dair görüşlerde bilim-felsefe ilişkisinin izlerini görmemiz mümkün görünmektedir. Ruh anlayışının tarihi sürecinde görüleceği üzere ruh anlayışı, animistik bir perspektiften bilimsel bir perspektife doğru gelişme göstermiştir. Bilimsel gelişmeler ruha dair anlayış ve kuramların şekillenmesinde rol oynamıştır. Descartes'ta ruhun matematiksel bir ontolojinin içerisinde yer aldığı görülmektedir. Doğa bilimleri ile metafiziğin bağlantısını kuran matematik, Descartesçı perspektifte metafizik unsurların anlaşılmasında yardımcı olmaktadır. Aynı zamanda ruhun bazı niteliklerinin oluşumunu fizyolojik unsurlardan yardım alarak açıklayan Descartes'ta ruh problemi bilimsel-metafiziksel bir alanda var olmaktadır. Ryle'da ruha fiziksel dünyanın dışında bir varlık alanı atfedilmesinin temelinde mantıksal bir kategori yanlışlığının olduğu düşüncesi görülmektedir. Ryle'da ruh problemi, fiziksel olgulardan hareket eden, mantık temelli metafiziksel bir alanda var olmaktadır. Descartes'ta ruhun açıklanması her ne kadar fizyolojik unsurlarla desteklense de, ruh bedenden ayrı bir varlığa ve mahiyete sahiptir ve bedenin anlaşıldığı gibi anlaşılmaz. Descartes'ta insanın ruh ve beden olmak üzere iki ayrı dünyayı ihtiva eden bir yaşama sahip olduğu görülmektedir. Ryle, Descartes'ta görülen ruh-beden düalizmini 'makinedeki hayalet dogması' olarak tanımlamaktadır. Bir bireyin, bir makinenin içine gizemli bir biçimde yerleşmiş bir hayalet olarak sunulması olarak gördüğü dogmayı, ruhun fiziksel olgular alanının dışına çıkarılması olarak görmektedir. Ryle ruhu açıklarken bir çeşit olgu olan insan yaşantısından hareket etmekte ancak temellendirmesini olgulara dönerek değil, mantıksal çözümlemeye giderek yapmaktadır. Descartes'tan Ryle'a ruh anlayışının seyrinin metafizikten tamamen fiziksel alana evrildiği görülmektedir. Anahtar kelimeler: Descartes, Ryle, ruh anlayışı, bilim-felsefe ilişkisi,
Bir öğretim yöntemi olarak hizmet ederek öğrenme uygulamalarının din kültürü ve ahlâk bilgisi derslerindeki yeri ve değeri
Hizmet Ederek Öğrenme (Service Learning), akademik hedeflere toplum hizmetinin eklendiği bir öğrenme şeklidir. Öğrencilerin, akademik öğrenim içeriğini gerçek hayattaki özgün öğrenme deneyimleri ile destekleyen etkili bir yaklaşımdır. Bu haliyle öğrenmenin bilişsel boyutu ile birlikte duyuşsal ve davranışsal yönünü içerir. Bu çalışmanın amacı; öğrenmenin sosyal ve davranışsal boyutunu öne çıkaran bir yaklaşım olarak Hizmet Ederek Öğrenme metodunun DKAB dersi öğretmenlerince bilinme düzeyini ve din eğitiminde uygulanabilirliğini ve etkisini araştırmaktır. Çalışmada karma araştırma yöntemi tercih edilmiştir. Eğitim, eğitimin amaçları ve sosyal yönü, eğitimin sosyal yönünü öne çıkaran yaklaşımlar ve Türkiye'de hizmet ederek öğrenme uygulamaları ele alınmıştır. Bu alanlarda literatür taraması yapılarak kavramsal çerçeve oluşturulmuştur. Daha sonra Hizmet Ederek Öğrenme metodu tanıtılmış, ABD de Hizmet Ederek Öğrenme uygulama örnekleri incelenmiş, bu yaklaşımın din eğitimine uygulanabilirliği tartışılmış, din eğitiminde bu yöntemle yapılabilecek uygulamalara örnekler verilmeye çalışılmıştır. Ayrıca, HEÖ metodunun öğretmenler tarafından bilinirliğini tespit etmek; derslerde kullanılıp kullanılmadığını, kullanılıyorsa nerelerde, ne şekilde kullanıldığını belirlemek; bu yöntemin kullanılmasının din öğretimine katkısı olup olmayacağı hakkındaki düşüncelerini öğrenmek amacıyla Ankara'daki farklı okullardan 64 (altmış dört) DKAB dersi öğretmenine anket çalışması uygulanmış, anket sonucunda elde edilen veriler IBM–SPSS 22 programında analiz edilmiştir. Ayırca ankete katılanların içinden 10 öğretmenle de mülakat yapılmıştır. Çalışmaya katılan ortaokul DKAB dersi öğretmenlerinin büyük bir kısmının HEÖ metodunu ya hiç bilmediği ya da çok az bildiği dolayısıyla bu yöntemi derslerinde kullanmadıkları, daha çok düz anlatım ve soru-cevap yöntemlerini tercih ettikleri görülmüştür. Yine öğretmenlerinin çok büyük bir kısmı DKAB derslerinde öğrenmenin psikomotor boyutunun eksik kaldığını, bu derste yeni öğretim yöntem ve tekniklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtmişlerdir. Öğrenci merkezli, eğitimin sosyal boyutunu öne çıkaran, yaparak-yaşayarak öğrenme esasına dayalı bir yaklaşıma olumlu baktıkları görülmüştür.
Hafızlık yapan kız kur'an kursu öğrencilerinde hafızlık süreci ve tanrı algısı: Ankara- Sincan örneği
Bu araştırma ergenlik döneminde hafızlık eğitimine devam eden bireylerin hafızlık süreci ve Tanrı algılarının nasıl olduğunu anlamak ve açıklamak amacıyla yapılmıştır. Ergenlik dönemi bireyin bilişsel, fiziksel, psiko-sosyal anlamda gelişim ve değişim içerisinde olduğu sancılı bir dönem olarak kabul edilmektedir. Bu sürece hafızlık gibi yoğun ve zorlu bir eğitim süreci de dahil olduğunda, öğrencileri anlamak ve hayatlarına bir anlam doğrultusunda yön vermek elzem hale gelmektedir. Hafızlık süreci aynı zamanda bir din eğitimidir. Bireylerin bu süreçte Tanrı'yı nasıl algıladıkları ve anlamlandırdıklarını, Tanrı'ya karşı nasıl bir tutum sergilediklerini anlamak din eğitimi veren öğreticilerin, öğrencilerin psikolojik durumunu anlamları açısından da önemlidir. Bu bağlamda araştırmanın temel sorusunu, ergenlik dönemi gelişim evresinde hafızlık eğitimine devam eden bireylerin hafızlık sürecini ve Tanrı'yı nasıl algıladıkları oluşturmaktadır. Araştırma grubu yatılı eğitim alan 20 kız öğrenciden oluşmaktadır. Katılımcılar amaçlı örnekleme tekniği ile belirlenmiş, veri toplama aracı olarak yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılmıştır. Görüşmeler sonucu elde edilen veriler içerik ve betimsel analiz yöntemleriyle değerlendirilmiştir. Araştırma kapsamında bireylere hafızlık sürecindeki aile ve öğretici ilişkileri, kurs ortamı, sürecin nasıl ilerlediği, gelecekle ilgili düşünceleri, Tanrı hakkındaki fikirleri sorulmuş; elde edilen bulgulara göre katılımcıların aile ile ilişkilerinin olumsuz, öğretici ile ilişkilerinin ise olumlu olduğu ortaya çıkmıştır. Katılımcıların Tanrı algılarının ebeveyn ilişkilerine bağlı olarak negatif yönde olması beklenirken, öğretici ilişkilerine bağlı olarak pozitif yönde olması dikkat çekmektedir. Araştırmadan elde edilen sonuçların hem eğitimcilere hem de ailelere yön verici olması beklenmektedir. Aynı zamanda ergenlik gibi kritik bir evrede bireylerin Tanrı algısını anlamak mdin psikolojisi alanına da katkı sağlayacaktır.
Marko Malink'in Aristoteles yorumu
Bu çalışma, Aristoteles'in mantık sisteminin tarihsel mirasından yola çıkarak, Marko Malink'in çağdaş yorumları ışığında, bu sistemin günümüz mantık ve felsefe ortamında nasıl yeniden yorumlanabileceğini incelemektedir. Çalışma sonucunda, Aristoteles'in mantık sisteminin yalnızca formel çıkarım kurallarıyla sınırlı olmadığı; bilgi, varlık ve dil arasındaki yapısal ilişkileri de kapsadığı ve bu ilişkilerin Malink'in çağdaş yorumlarıyla tutarlı biçimde yeniden inşa edilebildiği ortaya konmuştur. Tezimizin ilk bölümünde, Aristoteles'in mantık anlayışının ontolojik ve epistemolojik ilkeler çerçevesinde incelenmesi, özsel yükleme kavramı, bilimsel bilginin doğrudan ispatla temellendirilmesi, devrî ispat ve formel mantığın başlangıcı olarak Birinci Analitikler ve Topikler üzerine inceleme gibi konular farklı görüş yapıları ekseninde tartışılmıştır. Bu bölümde elde edilen sonuçlar, ikinci bölümde ele alınan Malink'in modal kıyas yorumunun anlaşılması için yöntemsel ve kavramsal bir temel oluşturmaktadır. İkinci bölümde, Aristoteles'in modal kıyas sistemine yöneltilen tutarsızlık ve geçersizlik eleştirileri, Malink'in çağdaş yorumları çerçevesinde yeniden değerlendirilmektedir. Malink, bu eleştirilere karşı Aristoteles'in modal sisteminin temelde tutarlı ve geçerli olduğunu savunmaktadır. Çalışmada, özellikle heterodoks ve ortodoks semantik yaklaşımlar karşılaştırmalı olarak incelenmiş; Malink'in geliştirdiği heterodoks dictum semantik model hem eleştirel hem de destekleyici yönleriyle ele alınmıştır. Malink'in yaklaşımı, Aristoteles'in mantığını çağdaş mantık ve felsefe ortamına uyarlayarak, yeniden yapılandırılabilir ve anlamlı bir sistem olarak sunmayı amaçlamaktadır. Tez, bu bağlamda Aristoteles'in mantığının çağdaş yöntemlerle nasıl yorumlanabileceğini ve bu yorumların mantık literatürüne katkısını eleştirel bir perspektifle ortaya koymaktadır. Aristoteles'in mantık sistemini ve bu alandaki eserlerini, tarihselci bir perspektif ve metinsel sadakat çerçevesinde ele alarak, modern mantık sistemleriyle yeniden okunabilir ve hâlen geçerliliğini ve canlılığını koruyan bir sistem olduğunu ortaya koyma girişimidir. Sonuç olarak bu tez, Aristoteles'in mantığının dinamik ve güncel bir araştırma alanı olduğunu göstermeye çalışmaktadır.
Ergen bireylerde tüketim alışkanlığı ile kanaatkârlık ve maneviyat arasındaki ilişki üzerine bir araştırma
Topluma ait olan ve bireylerin kazanması istenilen değerler, bireylere doğru kararlara varmalarında yardımcı olan temel ahlaki ilkeleri içermektedir. Bu değerlerden kanaatkârlık gibi bazılarının yitirilmesiyle bencillik davranışı ortaya çıkmaktadır. Bencillik sonucunda da sürekli zevk arayan ve tüketen narsist bir insan modeli oluşmaktadır. Bu bağlamda araştırmanın konusunu, kanaatkârlık ve maneviyatın tüketim alışkanlığı ile ilişkisinin incelenmesi oluşturmaktadır. Çalışmanın temel amacı ise, ergenlerden yola çıkarak bireylerde oluşan tüketim alışkanlığının ahlaki değer yargılarından kanaatkârlık ve maneviyat ile olan etkileşiminin yönünü ve ilişkisini ortaya koymaktır. Elde edilen bu veriler, bireylerin tüketim esnasındaki tutumlarını ve iradelerini ele alıp din psikolojisi bağlamında değerlendirerek hem bu alana hem de bireylerdeki bu konuya olan bakışına katkı sağlamak açısından önemlidir.Araştırma teorik bölümünde dokümantasyon yönteminden, uygulama bölümünde ise tarama metodu olan nicel araştırma deseni bağlamında anket tekniği kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemini, 2023-2024 eğitim-öğretim yılında Ankara ilindeki ortaöğretim kurumlarının 4 ayrı okulunda öğrenim gören 443 öğrenci oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplama aracı olarak Kişisel Bilgi Formu, Maneviyat Ve Kanaatkârlık Ölçeği ve Hedonik Tüketim Ölçeği kullanılmıştır. Veriler SPSS(IBM SPSS for Windows, ver.26) istatistik programı kullanılarak analiz edilmiştir. Çalışmanın bulgularına göre ergen bireylerin tüketim alışkanlıklarının kanaatkâr olma ve maneviyat düzeyleriyle anlamlı negatif yönlü ilişkili olduğu, kanaatkâr ve maneviyat değerine az sahip olan bireylerin hedonik tüketim alışkanlığının fazla olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca sosyo-demografik değişkenlerle ilgili bulgulara bakıldığında, hedonik tüketim alışkanlığı ölçek puanı ile cinsiyet, ekonomik düzey ve okul türü arasında; maneviyat eğilimi ile cinsiyet ve okul türü arasında; kanaatkârlık düzeyi ile okul türü arasında anlamlı bir ilişki bulunurken diğer demografik değişkenler arasında anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir.
Diyanet İşleri Başkanlığı ve sivil toplum kuruluşlarının yükseköğretim gençlerine yönelik yaygın din eğitimi çalışmaları (Ankara örneği)
Toplumu din konusunda aydınlatma gibi yasal bir görevi bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı, her yaş grubuna yaygın din eğitimi hizmeti sunan bir kamu kurumudur. Bu gruplar arasında üniversite gençlerine yönelik yürütülen yaygın din eğitimi faaliyetleri, son yıllarda düzenli ve planlı bir yapı kazanarak gelişme göstermektedir. Yaygın din eğitimi faaliyetleri yürüten diğer kurumlar arasında Sivil Toplum Kuruluşları da bulunmaktadır. Bu kurumlar arasında Türkiye Diyanet Vakfı ve İlim Yayma Cemiyeti Ankara ilinde üniversite öğrencilerine yönelik barınma hizmeti başta olmak üzere yaygın din eğitimi çalışmaları yürütmeleri itibariyle ön plana çıkmaktadır. Çalışmamızın amacı yaygın din eğitimi açısından DİB, TDV ve İYC'nin Ankara'da yapmış oldukları yükseköğretim öğrencilerine yönelik gençlik çalışmalarının program, yöntem, faaliyet alanlarının karşılıklı değerlendirilmesi ve iş birliği imkânlarının ne derece mümkün olduğunun ortaya konulmasıdır. Araştırmada nitel araştırma yöntemlerinden çoklu durum deseni tercih edilmiş; veri toplama aracı olarak doküman taraması ve yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılmıştır. Araştırma sorularının çoğuna bütün katılımcılar bir veya birden çok cevap vermiş, bazı sorular ise cevapsız kalabilmiştir. Bunda katılımcının konuyla ilgili fikrinin olmaması etkili olmuştur. Araştırma bulgularına göre kamu kurumu olarak DİB son 10 yıllık süre zarfında gençlik faaliyetlerini sistemli bir yaklaşımla geliştirmeye çalışmakta, kurumun gençlik hizmetlerindeki faaliyet alanı, hitap ettiği gençlerin görüş bakımından çeşitliği ve sayıca fazlalığı açısından TDV ve İYC kurumlarından farklılık göstermektedir. Üç kurumun, millî ve manevî değerlere bağlı nesiller yetiştirmeyi amaçlayan benzer bir hedef doğrultusunda, millî eğitimin genel amaçlarıyla uyumlu ve hukuki zemine dayalı hedefler belirlediği görülmüştür. Yaygın din eğitimi açısından kamu ve STK'nın yöntem olarak (sözlü anlatım, konferans, soru-cevap) klasik yöntemleri ağırlıklı olarak tercih ettiği, materyal açısından (kitap, tahta, sunum) geleneksel araçları kullandığı tespit edilmiştir. Yaygın din eğitimi faaliyetlerinde genel olarak teorik eğitimin uygulamaya dönük eğitimden görece fazla olduğu ve eğitimciler tarafından genel olarak izlenen planlı bir müfredat takibi yapılmadığı tespit edilmiş, gençlerin eğitimci personeli genel olarak başarılı bulduğu bulgular sonucunda elde edilmiştir. Betimsel analiz yöntemiyle değerlendirilen bulgular sonucunda, yaygın din eğitimi faaliyetleri açısından Kamu ile STK arasında temel farklılıklar yapısal açıdan kaynaklanmakla birlikte yaygın din eğitimi faaliyetlerinin yöntemi, programı, uygulanması, etkisi ve katkısı açısından Ankara ili özelinde belirgin bir farklılık tespit edilememiş, benzerliklerin daha fazla olduğu görülmüştür. Kamu ve STK arasındaki yapısal farklılıkların, iş birliği imkanlarını tamamen ortadan kaldırmadığı; aksine belirli alanlarda ortak faaliyetlerin yürütülebileceği sonucuna ulaşılmıştır. Elde edilen bulgular neticesinde yaygın din eğitimi faaliyetlerinin geliştirilmesi için çeşitli öneriler sunulmuştur. Anahtar Sözcükler: Yaygın Din Eğitimi, Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye Diyanet Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti, Sivil Toplum Kuruluşu, Gençlik, Üniversite, Manevi Danışmanlık.
Modern dönem Yahudi mezheplerinin "Öteki" bağlamında Müslümanlara bakışı: Filistin örneği
Dinler, öğretileri ve kuralları aracılığıyla hitap ettiği topluluğu yönlendirmektedir. Dini öğretilerin ve kuralların doğru yorumlanması ve aktarılması bireysel ve toplumsal açıdan önem arz etmektedir. Zira yapılan yanlış bir aktarım kuşaklar boyu devam edecek bir karmaşaya sebep olacaktır. Bu çalışmada Modern dönem Yahudi mezheplerinin öteki bağlamında Müslümanlara bakışı Filistin örneği üzerinden ele alınmaktadır. Yahudilikte var olan "öteki" anlayışı, teolojik kökenlerinden başlayarak modern dönem mezhepsel yorum farklılıklarına kadar uzanan bir süreçte gelişim göstermiştir. İbrahim, İshak ve Yakup ile başlayan Yahudi kimliği; Musa sonrasında yaşanan gelişmelerle yeniden şekillenmiştir. Bu durum Tanrı-Yahudi ilişkisini etkilediği gibi Yahudi ve "öteki" ilişkisini de etkilemiştir. Aydınlanma çağı ile Yahudilik yeniden bir mezhepleşme sürecine girmiştir. Reform, Ortodoks, Muhakazakâr ve Yeniden Yapılanmacı Yahudi mezhepleri modern dönemin ahlaki, teolojik, toplumsal ve politik koşulları doğrultusunda "öteki"ne olan yaklaşımlarında farklı yönelimler geliştirmişlerdir. Bu nokta hem Filistinli Müslümanlara hem de İsrail-Filistin ilişkisine yönelik önemli bir gelişmedir. Zira 19.yüzyılın son dönemlerinde başlayan ve 1948'de İsrail'in kurulmasıyla bir krize dönüşen Yahudi-Müslüman ilişkileri henüz köklü bir çözüme kavuşturulamamıştır. Bu bağlamda modern dönem Yahudi mezheplerinin gerek teolojik söylemleri gerekse politik adımlara verdikleri tepkileri kritik öneme sahiptir. Tez giriş, üç bölüm ve sonuç kısımlarından oluşmaktadır. Giriş bölümünde tezin konusu ve amacı, önemi, yöntemi, kapsam ve sınırlılığına dair bilgilere yer verilmiştir. Birinci bölümde Yahudi/Yahudilik ve öteki kavramlarının tanımları verilmiştir. İkinci bölümde Yahudilikte öteki'ne bakış ortaya konulmuştur. Üçüncü bölümde ise modern dönem Yahudi mezhepleri hakkında genel bir bilgilendirme yapılarak mezheplerin teolojik farklılıklarına değinilmiştir. Ayrıca Filistinli Müslümanlara olan bakışları ahlaki, teolojik ve sosyo-politik açılardan ele alınmıştır. Sonuç kısmında ise mezheplerin Filistinli Müslümanlara bakışında yalnızca teolojik farklılıkların değil aynı zamanda modern ulus-devlet, politika ve Yahudi kimliği hakkındaki tartışmaların da etkili olduğu görülmüştür.