
5,616
Archived Theses
34
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
Kur'ân'da müjdeleme üslûbu ve tahlili
Çalışmamızın giriş bölümünde araştırmanın konusu, amacı, yöntem ve kaynakları ile Kur'ân'ın müjdeleme üslubu hakkında kısaca bilgi verilmiştir. Birinci bölümde müjde kavramının semantik analizi yapılarak anlam alanı incelenmiştir. İkinci bölümde ise Kur'ân'a göre müjdelenenler ve müjdelenme yönleri ele alınmıştır. Bu bölüm adı altında bireysel olarak müjdeye muhatap olanlar, ahlâki özellikleri sebebi ile müjdelenenler, olumsuz mana da müjdeyle karşılaşanlar ayrıntılı bir şekilde ele alınarak tahlil edilmiştir. Üçüncü bölümde ise Kur'ân-ı Kerim'in farklı konularda yapmış olduğu müjdelemeler tek tek incelenmiştir. Belirtilen tüm bu bölümler, yirmi bir başlık altında müjde manası ihtiva eden çok sayıdaki ayet-i kerime ışığında tahlil edilmiştir. Başta klasik ve modern tefsir kaynakları olmak üzere çok çeşitli alanlardaki eserlerden faydalanılarak Kur'ân-ı Kerim'in müjdeleme üslubu incelenmeye çalışılmıştır. Anahtar kelimeler: Kur'ân, Tefsir, Tebşir, Müjde, Terğib.
Ebu'l-Ferec İbnu'l-Cevzî'nin "Telbisu İblis" adlı eserinde mezheplere yaklaşımı
Ebu'l-Ferec İbnü'l-Cevzî, 510 - 597 (1116 - 1201) yılları arasında Bağdat'ta yaşayan ömrünü ilmî faaliyetlere adamış fakih, müfessir, muhaddis ve vaizdir. Vaaz konusundaki hünerleri ile kısa sürede Abbasi devlet ricâli ile de yakın münasebetler kuran İbnü'l-Cevzî, farklı alanlarda seçkin eserler ortaya koymuştur. İbnü'l-Cevzî'nin hayatı, , eserleri ve öğrencilerini araştırılarak hazırladığımız çalışmamız, onun Hanbelî Mezhebi içindeki konumunun anlaşılması için önem taşımaktadır. Çok yönlü bir âlim olan Ebü'l-Ferec İbnü'l-Cevzî'nin Telbîsü İblîs adlı kitabı, şeytanın çeşitli gruplara kurduğu tuzaklara karşı insanları uyarmak maksadıyla yazdığı önemli bir eserdir. Çalışmamız, İbnü'l-Cevzî'nin bu eserinde İslam mezheplerine yaklaşımını incelemektedir. Onun İslam Mezhepleri hakkındaki görüş ve eleştirilerine yer verilerek yapılan incelemede, görüşlerinin hem klasik kaynaklarla hem de eser içindeki anlatımlarla kıyaslanarak yapılmasına özen gösterilmiştir. On üç bölümden oluşan eserin, muhtelif bölümleri arasındaki tutarsızlıklara da yer verdiğimiz bu çalışmada İbnü'l-Cevzî'nin fırka tasnifine yapılan eleştirilerden bahsedilerek bu tasnifin ona aidiyeti tartışılmıştır. Ayrıca eserde geçen fırka isimleri üç farklı nüshadan karşılaştırılarak doğru isimlendirmeler tespit edilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Ebü'l-Ferec İbnü'l-Cevzî, Telbisü İblis, Mezhep, Hanbeli, Şeytan'ın Hileleri.
İbni Ebû Ya'lâ'nın hayatı ve i'tikâdî görüşleri
İnsanın yaratılış gayesi olan Allah'ı bilmenin (marifetullah) gerekliliği Kur'ân-ı Kerim'de bildirilen bir husus olduğundan Allah'ı tanıtmak için i'tikâd kitapları bütün İslâm fırkaları tarafından kendi esasları gereğince ortaya konulmuştur. Kur'ân ve sünneti temel alan Ehl-i Sünnet bu kaynaklar ile inanç esaslarını korumak adına günümüze kadar pek çok eser vermişlerdir. Hicrî 5. Asırda yaşamış bir islâm âlimi olarak İbni Ebû Ya'lâ da bu konuda çeşitli eserler kaleme almıştır. Bu çalışmada, onun i'tikâdî hususlardaki görüşleri diğer kelamî görüşlerle karşılaştırmalı olarak incelenmiştir.
Musannifek'in Hâşiye Alâ Şerhi'l-Miftâh li't-Teftâzânî adlı eseri: İnceleme ve 1-100 varakların tahkiki
Bu çalışma, Osmanlı âlimi Musannifek‟in ö. 875/1470 ḤâĢiye alâ ġerḥi‟l-Miftâḥ Li‟t-Teftâzânî adlı eserinin tahkikiyle birlikte, eserin içeriğine dair bir incelemeyi içermektedir. Çalışmanın girişinde övgü ve methiyeler, konunun önemi, konunun seçilme sebepleri ve araştırma metodolojisine yer verildi. Birinci bölümünde hâşiye yazarı Musannifek‟in yanı sıra Teftâzânî ve Sekkâkî tanıtıldı, onların eserleri ve ilmi mertebelerine yer verildi ve Musannifek ve Teftâzânî‟nin özellikle hâşiye ve şerh yazma konusundaki metotları ayrıntılı olarak ele alındı. Ayrıca araştırma konusunu oluşturan yazma üzerinde duruldu; konunun uygunluğu, yazara nispet edilmesi ve yararlanılan nüshaların niteliği ele alındı. İkinci bölümde ise şerhin tahkiki edisyon kritiği yapılmıştır. Anahtar kelimeler: Arap Dili ve Belagatı, Haşiye, Şerḥi‟l-Miftâḥ, Teftâzânî, Musannifek, Sekkâkî.
"Menâkıb-i Şerîf ve Tarîkatnâme-i Pîrân ve Meşâyih-i Tarîkat-i Aliyye-i Halvetiyye" isimli eser çerçevesinde bazı halvetiyye pirleri, tasavvufî görüşleri ve halvetiyye âdâb ve erkânı
Tarikatlar içinde ana kollarından biri de Halvetiyye'dir. Anadolu'da en çok yayılan tarikatlardan biridir. Bunun etkisiyle birçok hâlifesi olmuş ve kollara ayrılmıştır. Halvetiyye'nin faziletlerini ve önemli pirlerini anlatan Yusuf b. Yakub'un Menâkıb-ı Şerîf ve Tarîkatnâme-i Pîrân ve Meşâyıh-i Tarikat-ı Aliyye-i Halvetiyye adlı eseri üzerinde çalışmamız gerçekleşmektedir. Eser mukaddime, menkıbe ve hâtime olarak üç bölümden oluşmaktadır. Eserin ana konusunu oluşturan menkıbe bölümü, tarikatın yayılmasında önemli etkileri olan Kocamustafapaşa zâviyesinde şeyhlik yapmış Çelebi Efendi, Sünbül Efendi, Merkez Efendi ve Yakub Efendi hakkında verilen bilgilerden oluşmaktadır. Halvetiyye hakkında kaynaklık eden eser çerçevesinde öncelikle tasavvuf tarihinde tarikatların ortaya çıkışını ve Halvetiyye'nin konumu incelenmektedir. Tarikatın oluşumu yani Halvet ve Halvetîlik, silsilesi, kolları, âdab ve erkânı hakkında bilgi verilmektedir. Tarikatın tarihi gelişiminde şahısların ve yayılmasında dönemim padişahlarının etkisine değinilmektedir. Dönemin tarihi ve sosyal olayları hakkında da bilgi vererek Çelebi Efendi, Sünbül Efendi, Merkez Efendi ve Yahya Efendi'nin hayatları ve tasavvufi düşünceleri incelenmektedir. Anahtar kelimeler: Tarikat, Tasavvuf, Halvetîlik, Halvet, Yusuf b. Yakub, Pîr.
Hanefî mezhebinin işleyişi ve tutarlılığı açısından Kemalpaşazâde'nin Tabakâtü'l-Fukahâ'sı
Hanefî mezhebine göre yapılan fukahâ tasnifi İslam hukuku içerisinde önemli bir yere sahiptir. Kemalpaşazâde, Hanefî mezhebine göre fakihleri derecelendiren ilk kişidir. Daha sonra gelen çok sayıda Hanefî fakihleri ona bu konuda tabi olmuş ve bu tasnifi eserlerinde yer vermişleridir. Bununla birlikte onun tasnifine eleştirenler de olmuştur. Çalışmamızda yapılan eleştirileri tartıştık ve muhtemel cevaplar aradık. Aynı zamanda tasnifte geçen fıkhî terimleri de açıklamaya çalıştık. Tez çalışmamız bir giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Girişte Hanefî mezhebine göre yapılan fukahâ tasnifinin tarihçesinden, araştırmanın kaynakçasından, amaç ve yönteminden bahsedilmiştir. Birinci bölümde Kemalpaşazâde ve Kefevî gibi ona tabi olanların fukaha tasniflerine yer verdik. Ardından Dihlevî, Leknevî ve Muhammed Ebû Zehra gibi, Kemalpaşazâde'nin tasnifini eleştirenlerin alternatif tasniflerini açıkladık. Diğer mezheplere göre yapılan fukahâ tasnifleri de ele alarak, birinci bölümü tamamladık. İkinci bölümde Kemalpaşazâde'nin tasnifini eleştirenlerin tenkitleri ve onlara karşı getirdiğimiz muhtemel cevaplar ele alınmaktadır. Aynı zamanda tasnifte geçen içtihat, tahrîc, temyîz ve taklit gibi fıkhi terimlerin kastedilen manaları tartışılmıştır. Tezimiz, önerilerimizi içeren ve vardığımız neticeleri ele alan bir sonuç bölümüyle tamamlanmıştır. Anahtar Kelimeler: İçtihat, tabakâtü'l-fukahâ, müçtehit, taklit
İslam hukukunda tahkim
Tahkim, pek çok ülkede uygulanan alternatif bir uyuşmazlık çözüm yöntemidir. Tez klasik fıkıhta tahkimin yeri ile tahkime ilişkin güncel tarafları bulunan bazı meseleleri ele almaktadır. Tez iki ana bölümden meydana gelmektedir. İlk bölümde tahkimin teorik kısmı ele alınmıştır. Tahkim tanımı, çeşitleri, tarihçesi, Türk hukuk sisteminde tahkimin yeri, tahkimin fıkhî mahiyet ve meşruiyeti, tahkim şartları, hakeme ilişkin meseleler, tahkime konu olan alanlar, tahkimin hükmü, tahkimin sonlandırılması, icrâsı ve temyizi ilk bölümde ele alınan temel hususlardır. İkinci bölümde tahkimin müspet ve menfi yönleri, tahkimin kurumsal yönden gelişememe nedenleri, Türk hukuk mevzuatına göre tahkimde İslam hukukundan istifadenin imkânı, dini gereklilik bakımından tahkime müracaat, tahkim uygulamalarının tarihi süreci, günümüz tahkim uygulamaları ve İslam hukukuna dayalı tahkim uygulamalarında ihtiyaç duyulacak hakem kılavuzu hususları ele alınmıştır.
Ebû Bekr el-Beyhakî'nin hadis usulü anlayışı ("el-Medhal ilâ Kitabi's-Sünen" özelinde)
5/11. asır İslam dünyasının önemli hadis âlimlerinden Nişaburlu Ebû Bekr el-Beyhakî (ö. 458/1066) yetiştirdiği talebeler ve yazdığı eserlerle hadis ve fıkıh başta olmak üzere akaid, siyer ve ahlak alanlarına önemli katkılarda bulunmuştur. O, ilmî mesaisinin çoğunu Şâfiî'nin fıkhî görüşlerini rivayet dayanaklarıyla birlikte tespite harcaması sebebiyle ve muasırı Hatîb el-Bağdâdî gibi hadis ilminin teknik alan ve konularına dair müstakil eserler kaleme almadığı için hadis ilimleri açısından hak ettiği ilgiyi görmemiştir. Hadis usulüne dair kıymetli bahisler içeren el-Medhal ilâ Kitâbi's-Sünen de es-Sünenü'l-kebîr'e giriş olarak kaleme alınması, fıkıh usulü ve eğitim-öğretim âdâbıyla ilgili bölümler içermesi ve hadis usulünün bütün konularını ihtiva etmemesi sebebiyle hadis usulü literatüründe sıklıkla başvurulan eserler içerisinde yer almaz. el-Medhal, yazıldığı 5/11. asırdan 10/16. asrın başlarına kadar tarihî açıdan kesintisiz bir şekilde takip edilebilmişken özellikle Memlüklerin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra beş asır kadar izini kaybettirmiştir. Kitabın yaklaşık 40 yıl önce yapılan neşri -neşre esas alınan yazmanın eksikliği sebebiyle- hadis usulüyle ilgili konuların çoğunu içermediği için çağdaş çalışmalar daha çok Beyhakî'nin hadisçiliğini eserlerindeki yöntemi üzerinden ortaya koymaya çalışmıştır. Kitabın 2016 yılında yapılan yeni neşri sayesinde hadis usulüyle ilgili konuların ilk defa eksiksiz olarak ilim ehlinin istifadesine sunulması Beyhakî'nin usul anlayışının akademik olarak çalışılmasını mümkün kılmıştır. Bu çalışmada Beyhakî'nin hadis usulü anlayışı ilk defa bütünlüklü ve derli toplu bir şekilde ortaya koyulmuş, el-Medhal'in hadis literatüründeki yeri tespit edilmiş, böylece çağdaş çalışmalarda bu alanda görülen eksiklik giderilmeye çalışılmıştır.
Hicri II-VI asırlarda Mu'tezile fıkıh usûlünün Hanefî usûlüne etkisi
Fıkıh usûlü kelâm ilmine paralel bir gelişme kaydetmiş, usûlün ilk meseleleri genellikle öncelikle kelâmî mezhepler tarafından ele alınmıştır. Bu açıdan öncü bir rolü bulunan Mu'tezile iç içe olduğu Irak Hanefîlerinin fıkıh usûlü görüşlerine kelâmî ilkeleri aracılığıyla doğrudan etki etmiştir. Ancak sonraki asırlarda gerek Semerkant gerekse Buhara meşâyihi bu etkinin farkında olarak Irak ulemâsı aracılığıyla mezhebe mâl edilen usûl görüşlerinde bazı tadilatlar yapmışlardır. Bu tartışmaların neticesinde hicrî altıncı asırdan sonra son şeklini alan Hanefî usûlünde Buharalı usûlcülerin ağırlığı hissedilse de Semerkant meşâyihi kelâm görüşleri üzerinden diğer iki meşâyih grubuna eleştirilerini sürdürmüştür. Çalışmamız hicretin ilk altı asrında kelâm meseleleri üzerinden devam eden fıkıh usûlü görüşlerinde Mu'tezile'nin Hanefî mezhebine etkisine yoğunlaşmaktadır. Tezimiz üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, fıkıh usûlünün kelâm ilmiyle ilgisinden bahsedilmekte, akabinde Mu'tezile ve Hanefî mezhebinde usûlün gelişimine katkı sağlayan meşâyih gruplarını incelemektedir. İkinci bölümde, Kitap, Sünnet ve Kıyas olarak üç bölümde ele alınan şer'î delillerle ilgili usûl konularındaki farklı görüşler karşılaştırmalı olarak verilmiştir. Üçüncü bölümde, elfâz bahislerinde Mu'tezile ile Hanefî mezhebinin görüşleri mukayese edilmektedir.
Şuayb Arnavut'un hadis ilmindeki yeri
Hadisler, İslam dininde önemli bir konuma sahiptir. Bu sebeple üzerinde en çok araştırma yapılan alanların başında gelmektedir. İlk dönemlerden itibaren hadisleri sonraki çağlara taşıma gayreti içerisinde olan alimler olagelmiştir. Bugün onların bu gayretleri sayesinde hadis külliyatı elimizde bulunmaktadır. Çalışmada bu alimlerden olan, hadis alanında yaptığı tahkik, tahrîc, ta'likleriyle tanınan ve son dönemin önemli muhaddislerinden biri olarak kabul edilen Şuayb Arnavut'un hadis ilmindeki yeri ve tahkik metodu incelenmiştir. Çalışma giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Girişte; araştırmanın konusu, önemi, amacı, metodu, kaynakları, sınırları ve konu ile alakalı çalışmalar zikredilmiştir. Birinci bölümde, Şuayb Arnavut'un hayatı, yaşadığı dönem ve coğrafya hakkında genel bilgiler verilmiş, ilmi birikimini elde etme serüveni işlenmiş ve eserleri tespit edilerek bu eserlerdeki tahkik metodu incelenmiştir. İkinci bölümde, Şuayb Arnavut'un hadis ilmi ile alakalı görüşleri ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise onun, el-İhsân fî takrîbi Sahîh'i İbn Hibbân isimli eser özelinde hadisçiliği üzerinde durulmuş ve bu eserin diğer tahkikleriyle mukayesesi yapılmıştır. Ayrıca bu eserde İbn Hibbân'a itiraz ederek zayıf saydığı hadisler ve gerekçeleri tahlil edilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Şuayb Arnavut, Hadis, Muhaddis, Tahkik, el-İhsân fî takrîbi Sahîhi İbn Hibbân.
Ecîr-i hâs ile ecîr-i müşterek anlayışı ve hükümleri
18. yüzyılın sonlarından itibaren başlayan "sanayileşme", başta İngiltere ve çeşitli Batı Avrupa ülkelerinde seri üretime dayalı iş yerlerinin açılmasına sebep olmuş, bu iş yerlerinde çalışacak işgücü ihtiyacını doğurmuştur. Dönemin hakim zihniyeti olan liberalizm, güçlü durumda olan işverenin, zayıf durumda olan işçi sınıfını sömürmesine sebep olmuş ve zor şartlar altında çalışmaya mahkum etmiştir. 1400 yıl öncesine uzanan tarihi, medeniyeti ve hukuku ile İslam dini daima insana değer vermiştir. Hiçbir zaman İslam'da proleterya sınıfı oluşmamış, aksine işçi ile işvereni kardeş olarak tanımlamıştır. İslam hukukunda memur, avukat, berber, devlet başkanı gibi meslek grupları, statü bakımından bir üstünlük sırasına konulmamış, hepsini "işçi" kavramı altında birleştirmiştir. Aralarındaki tek fark ise, yalnızca işverenine çalışma veya her işverene iş yapabilme olanağı açısından ecîr-i hâs ile ecîr-i müşterek olarak tanımlanmalarıdır. Bu çalışmada, İslam hukukundaki ecîr-i hâs ile ecîr-i müşterek kavramları incelenmiş, arasındaki farklar ortaya konulmuştur. Türk Borçlar Kanununda ve özellikle işçi-işveren ilişkileriyle ilgili çıkarılan 4857 sayılı İş Kanununda işçi ve işveren tanımları yapılmıştır. Pozitif hukukumuzdaki işçi tanımıyla, İslam hukukundaki işçi tasavvuru arasındaki benzerlik ve farklılıkları belirtmesi amacıyla bu tez çalışması büyük bir önem taşımaktadır. Hizmet Sözleşmesi kapsamında Türk Borçlar Kanununda ve İş Kanununda tanımlanan işçi kavramı, İslam hukukundaki ecîr-i hâs kavramı ile karşılanmakta ve ecîr-i müşterek kavramının Türk Borçlar Kanununda "Bağımsız Çalışan" olarak ifade edildiği tespit edilmiştir. Pozitif hukuktaki eser sözleşmesi kavramının, İslam hukukundaki istisna' ve icâre sözleşmelerini içerisinde barındıran bir üst başlık formunda olduğu, ecîr-i müşterek kapsamında olan her icâre sözleşmesinin eser sözleşmesi olduğu lakin her eser sözleşmesinin icâre sözleşmesi olmadığı kanısına varılmıştır.
Arap dili ve belagatinde cezâlet ve rikkat
Muhataba göre açık ve kusursuz bir şekilde söz söyleme kurallarını inceleyen belâgat, "meânî, beyân ve bedîʽ" olmak üzere üçe ayrılır. Kelamın lafız ve manalarının güzelleştirme yollarına ait bilgileri inceleyen Bedî' ilmi, manevi güzelleştirici sanatlar ve lafzi güzelleştirici sanatlar olarak ikiye ayrılır. Mana ile ilgili güzelleştirici sanatlardan birisi i'tilâf sanatıdır. İ'tilâf sanatı lafzın mana ile uyumunu, lafzın lafızla uyumunu ve mananın mana ile uyumunu inceleyen bir bedî' sanatıdır. Cezâlet ve rikkat ise lafız mana uyumu ile ilgili önemli iki terimdir. Bu çalışma giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde belagat, belagat tarihi ve kısımları hakkında genel bilgi verilmiştir. Birinci bölümde cezâlet ve rikkat terimlerinin sözlük ve terim anlamları incelenmiştir. İkinci bölümde cezâlet ve rikkat ile ilgili olarak örnek verilen ayetler incelenmiştir. Üçüncü bölümde cezâlet ve rikkat ile ilgili olarak örnek verilen şiir beyitleri incelenmiştir. Sonuç olarak cezâlet kelimesinin terim olarak zayıf olmayan güçlü söz veya yumuşak olmayan sert söz anlamlarına geldiği, rikkatin ise akıcı, tatlı ve kolay söz anlamlarına geldiği tespit edilmiştir.
Kelam açısından sekülerizm ve eleştirisi -Ahiret inancı bağlamında-
Bu çalışmada Kelam bakış açısıyla Sekülerizmin Ahiret inancı bağlamında eleştirisi yapılmıştır. Kabaca "toplum ve kültür alanlarının dinî kurumlar ve sembollerin egemenliğinden çıkarıldığı süreç" olarak tanımlanabilecek sekülerizm, son birkaç yüzyılda Avrupa'da ortaya çıkan ve kısa zamanda küresel ölçekte etkili olan bir akımdır. Çıkışında çok faktörlerle birlikte Hıristiyanlıktaki akla uymayan dogmatik öğreti ve uygulamaların da önemli rolü olmuştur. Sekülerizm kendini din-dışı olarak konumlandırmaya özen göstermektedir. Bununla birlikte kutsal hiçbir şeye müracaat etmeyerek tek referans kaynağı bilimi kabul etmesi, merkeze yalnız insanı koyarak sadece onun rahat ve refahını öncelemesi, cenneti dünyaya getirme söylemi ister istemez onu dinin karşısında konumlandırmaktadır. Çalışma, Giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde çalışmanın konusu, amaç ve önemi ortaya konularak, kapsam ve çalışmada uygulanan yönteme yer verilmiştir. Birinci bölümde Sekülerizmin kavramsal analizi yapılmış, tarihsel süreç içerisinde kavramın yüklendiği anlam farklılıkları irdelenmiştir. Sekülerizmin Batıda ortaya çıkışını tetikleyen sebepler, geleceğe yönelik ileri sürülen sekülerizm kuramları ile sekülerizmin Hıristiyanlık ile münasebeti yine bu bölümde değerlendirilmiştir. İkinci bölüm ise Ahiret inancına ayrılmıştır. Ahiret hayatının mümkün oluşu ve gerekliliği Kur'an-ı Kerim'e referansla ortaya konulmuştur. İlerleyen kısında Kelam alimlerinin ileri sürdüğü akli deliler ile Ahiret inancının bireysel ve sosyal faydaları ele alınarak bu inancın göz ardı edilemeyecek, insan fıtratının gerekli gördüğü temel bir inanç olduğu delillendirilmiştir.
İbn Teymiyye'ye göre akıl-nakil ilişkisi
İslama aykırı gördüğü fikirlere karşı mücadele eden İbn Teymiyye'nin kitaplarındaki en önemli meselesi, İslam dinini yanlış anlama ve uygulamalara karşı savunmaktır. O İslam dinini Kur'an ve sünnet'teki asli şekliyle korumak amacıyla selefi düşünceyi savunmuştur. İslâm toplumuna zarar vereceğini düşündüğü her türlü fikir ve uygulamalarla mücadele etmiştir. Bu çalışmada İbn Teymiyye'nin, akıl ve nakil anlayışı üzerinde durulmuştur. Tezimiz, giriş ve üç ana bölümden oluşmaktadır. Çalışmamızın amacı akla ve nakle layık oldukları yeri verme ve sarih akıl ile sahih nakil arasında bir zıtlık olmayacağını izah etme ve ıspat etme konusunda İbn Teymiyye'nin fikirlerini ortaya koymak, onun selefi bakış tarzına getirdiği açılımları belirtmek ve 'dini akılcılık metodu' diye tabir edilen tutumunu tespit edip açıklamaktır. Onun amacı İslam düşüncesinin felsefi terminolojiden arındırılıp Kur'anî terminolojiye dönüştürülmesi, nassların te'vil ve teorilerle lafzî/aslî yapısından uzaklaştırılmamasıdır. Onun temel argümanlarından biri İslam düşünce sistemini anlamak için Yunan felsefesine ihtiyaç yoktur. Dolayısıyla İslâm düşüncesi Aristoculuğa indirgenmemelidir. Bu çalışmamızda İbn Teymiyye'nin ilmi şahsiyetinden ve onun selefiliğinden bahsedilmiştir. Onun yaşadığı dönem, düşünce ortamı ve onun entelektüel hayatı hakkında yapılan çalışmalar incelendi ve bu dönemin onun ilmi kişiliğinin oluşmasında etkileri araştırılıp yazıldı. İbn Teymiyye'nin kelam, felsefe ve tasavvuf karşıtlığından bahsedildi. Onun akıl ve nakil konusundaki fikirleri, eserlerinden ve hakkında yazılmış olan eserlerden tahlil ve tespit edilerek aktarılmaya çalışıldı. Onun tesbit edilen görüşleri başka âlimlerin, mezheplerin ve Mütekaddimin Selefilerin görüşleriyle karşılaştırarak değerlendirildi. Sonuç olarak İbn Teymiyyenin sanılanın aksine aklı dışlamadığı, aklın sahasını ve hududunu tayin ettiği belirlendi ve ona göre sarih akıl ile sahih nakil arasında bir zıtlık olmadığının tespiti yapılarak değerlendirildi. Anahtar Kelimeler: Akıl, Nakil, Kur'an, Selefiyye, Te'vil, Sıfatlar
Savaş ve afet esnasında doktorun faaliyetleri ile ilgili fıkhî hükümler
"Savaş ve Afet esnasında Doktorların Faaliyetleri ile İlgili Fıkhî Hükümler" başlıklı bu tez, savaş ve afet durumlarında doktorların ibadet ve işini İslam'ın zaruret kavramı çerçevesinde ele almaktadır. Tez, giriş, iki bölüm ve sonuç bölümlerinden oluşmaktadır. Giriş bölümünde, araştırmanın konusu, amacı ve önemi, konuyla ilgili yapılan çalışmalar ve teorik çerçeve hakkında bilgi verilmiştir. Teorik çerçevede zaruret kavramı ve zaruretlerin hükümlere etkisiyle ilgili fıkhî kaideler incelenmiştir. Birinci bölümde, savaş ve afet durumlarında doktorların ibadetle ilgili meseleleri ele alınmıştır. Yaralıların fazla olması gibi durumlar ve benzeri sebeplerle doktorların namazla ilgili meseleleri zaruret çerçevesinde tartışılmıştır. İkinci bölümde, savaş ve afet esnasında tedavi süreçleriyle ilgili tıbbi-etik konular, hangi etik ve dini çerçeveler içinde hareket etmeleri gerektiği üzerinde durularak tartışılmıştır. Çalışmanın sonucunu içeren bir bölümle birlikte tez tamamlanmıştır. Anahtar kelimeler: savaş, afet, doktor, namaz, zaruret.
Abdürraûf Muhlis el-Herevî'nin "Tecellîy-i Kur'an Der Asr-ı İlm" adlı eserinin bilimsel tefsiri metodu bağlamında incelenmesi
Yüce Allah Âdemoğullarını doğru yola sevk etmek için onlara yol gösterici olarak yüce Kur'an'ı göndermiştir. Gönderilen ayetler ilk olarak Hz. Peygamber'e ve onun vasıtasıyla ümmetine ulaşmıştır. Hz. Peygamber, inen ayetleri ilk muhatapları olan sahabeye okumuş ve açıklamıştır. Hz. Peygamber'in vefat etmesi ve İslam'ın yayılmasıyla birlikte Kur'an'ın tefsire daha çok ihtiyaç duyulmuştur. Böylece tefsirlerin ilk nüveleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Ancak farklı sebeplerden dolayı bu çalışmalar günümüze ulaşamamış veya üzerinde yeterli çalışma yapılamamıştır. Tefsir alanında en çok çalışmalar Horasanda yapılmıştır. Önce Moğol sonra Ruslar'ın işgali neticesinde bu eserler ortadan kaldırılmıştır. Zor zamanlarda bile imandan ve İslâm'dan taviz vermeyen Müslümanlar, âlimler yetiştirmeye gayret etmişlerdir. Bu âlimlerden biriside Herevî'dir. Kendisi Kur'an tefsiri ve bilimsel tefsir alanında önemli eserler vermiştir. Bu çalışmada Abdürraûf Muhlis Herevî'nin "Tecellî Kur'an Der Asrı İlim" adlı eserin bilimsel tefsir metodu bağlamında incelenmiştir. Giriş kısmında ilmi tefsiri tanıtıcı bilgilere ek olarak Herevî'nin hayatı, ilmi kişiliği, eserleri, hocaları ve görevleri hakkında bilgi verilmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde pozitif bilimlere yer verilmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde ise psikolojik bilimler kapsamında yorumlamalar aktarılmıştır. Çalışmanın, edindiği amaçlar doğrultusunda literatüre anlamlı bir katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Tefsir, Bilimsel Tefsir, Pozitif Bilimler, Psikoloji, Herevi
Gassân Kenefânî öykülerinde çocuk imgesi
Ġassân Kenefânî, 1836' da Akka'da doğmuş, 1948'deki felaket sonrası sürgün hayatı yaşamış ve İsrail tarafından 36 yaşında öldürüldüğü vakte kadar kalemi hiç susmamış olan bir yazardır. Bu çalışmada Modern Arap Edebiyatının önde gelen isimlerinden Filistinli yazar, gazeteci ve aktivist olan Ġassân Kenefânî'nin öykülerindeki çocuk imgesi incelenmiştir. Çalışma, bir giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde araştırmanın konusu, amacı ve önemi, çalışmada kullanılan kaynaklar ve araştırma yöntemi ile Ġassân Kenefânî'nin hayatına, edebi şahsiyetine, Arap-Filistin öykücülüğü içindeki konumuna yer verilmiştir. Birinci bölümde imgenin tanımı kavramsal çerçeve içinde ele alınmış ve çeşitlerine değinilmiştir. İkinci bölümde yazarın çocuk temalı öyküleri konu ve özet olarak sunulmuş, öyküleri bağlamında incelenerek çocuğu nasıl imgelediği incelenmiştir. Anahtar kelimeler: Çocuk, çocuk imgesi, Filistin öyküleri, Gassan Kenefani, modern Arap Edebiyatı
Mali'de Kur'an-ı Kerim çalışmaları
Kuzey ve Batı Afrika İslamiyet'in ilk yayıldığı yerlerden biridir. Batı Afrika'da bulunan günümüz Mali Cumhuriyeti'nin bulunduğu yerde Gana İmparatorluğu bulunmaktaydı. Gana miladi VII. yüzyılda tüccarlar vasıtasıyla İslam'la tanışmıştır. Gana İmparatorluğu yıkıldıktan sonra yerine kurulan Mali İmparatorluğunda İslam daha yaygın bir hale gelerek hâkim kültür olmuştur. XIII. yüzyılda Mali İmparatoru Mansa Musa (1312-1337) bir hac yapmış ve hacdan ilim ve bilim adamlarıyla beraber dönmüştür. Beraberinde getirdiği bu âlimler sayesinde Mali'de eğitim faaliyetleri, sanat, mimarlık vb. çalışmaları ivme kazanmıştır. Songay Devleti bu gelişmeleri devam ettirmiştir. Diğer taraftan da XIX. yüzyıl sonlarında Mali, sömürgeye direniş mücadelesini kaybederek Fransa'nın sömürgesi altında yaklaşık 70 sene kalmış 1960 yılında Mali cumhuriyet olarak tekrar bağımsızlığını kazanmış ve sonrasında üç kere yönetim biçimi değiştirmiştir. Bu çalışmanın amacı, bu tarihi gelişmeler göz önünde bulundurularak Mali'deki Kur'ân eğitim-öğretim, tefsir ve anlayışına, bunun toplumdaki karşılığının nasıl olduğuna ve yerel dilde yazılmış meal çalışmalarına ışık tutmaktır. Çalışmada Mali'de Kur'ân çalışmalarının tarihsel gelişimi, kurumları ve âlimler hakkında yazılmış kaynaklardan elde edilen bilgiler çerçevesinde ilmi-akademi tasvir yapılmıştır. Tarih boyunca yaşanan değişimler (imparatorluk, kısa ömürlü ve küçük devletler, sömürgecilik hareketleri, rejim değişmeleri vb.) Mali'de Kur'ân eğitim-öğretimine ilişkin fazla farklıklık etmemişken uygulama ve anlayışı konusunda farklıklık etmiştir. Eskiden Mali, Songay İmparatorlukları ve Masina gibi devletlerde Kur'ân-ı Kerîm, siyasî, hukukî gibi alanlarda aktif rol alırken şimdi ise bu tür konularda pasif olmakla birlikte Kur'ân-ı Kerîm, toplumda kutsallığını ve saygınlığını korumaktadır.
18. asır Arap şairlerinden el-Emir es-San'ani ve divanı
Bu çalışmada 12/18. asır Arap şair ve âlimlerinden el-Emîr eṣ-Ṣan'ânî ve Dîvân'ı incelenmiştir. Çalışma, bir giriş ve üç bölümden meydana gelmektedir. Giriş bölümünde el-Emîr eṣ-Ṣan'ânî ve eserleriyle ilgili yapılan çalışmalar ve Yemen'in 12/18. asırdaki siyasî, ilmî ve ictimâ'î durumuyla ilgili genel bilgiler verilmiştir. Birinci bölümde eṣ-Ṣan'ânî'nin hayatı, ailesi, ilmî ve edebî kişiliği, hocaları, öğrencileri ve eserleri hakkında değerlendirmeler yapılmıştır. İkinci bölümde eṣ-Ṣan'ânî'nin söylediği şiirler muhteva açısından incelenmiştir. Bu çerçevede şairin şiirleri konularına göre tanzim edilmiş ve bu konular edebiyat tenkitçilerinin eserlerinde belirlemiş oldukları kıstaslar bağlamında tahlil edilmiştir. Üçüncü bölümde ise şiirler üslup ve şekil açısından incelenmiştir. Kasidenin yapısı, nazım biçimleri, vezin ve kafiye yapısı ve me'ânî, beyân ve bedî' ilimleri açısından incelenmeye tabi tutulmuştur.
Bangladeşli Diyûbendi Alim Muhammed Feyzullah'ın fıkıh düşüncesi
Bengal bölgesi pek çok âlime ev sahipliği yapmış ve pek çok eserin üretilmiş olduğu bir ilim merkezi olmuştur. Medrese eğitim geleneğine göre yetişen ve bu gelenek çerçevesinde ders veren Muhammed Feyzullah, ömrünün çoğu ilim öğrenme-öğretmeye ve insanlar arasında baş gösteren dinî ve dünyevî sorunları çözmeye adamıştır. 20. yüzyılın önde gelen âlim, fakih ve mutasavvıflarından biri olan Muhammed Feyzullah, çeşitli ilim dallarında eser üretmiş bir Diyûbendi âlimidir. Eğitimine küçük yaşlarda başlamış, muhtelif ilim merkezlerinde dönemin önde gelen âlimlerden ilim tahsil etmiştir. Altmış yılı aşkın eğitim ve öğretim hayatı boyunca dinî-hukukî metinlerin anlaşılması üzerine mesai harcamış, Bangladeş'te ilk olarak yüksek fıkıh araştırmalar merkezi ve fetva kurulu kurmuş, insanlardan gelen sorulara delillerle ayrıntılı olarak cevap vermiş ve fetvaları halkın nezdinde muteber olduğu için Müftü-i Âzam lakabına laik görülmüş olan Muhammed Feyzullah, yaşadığı döneminde baş gösterdiği çeşitli hurafeler, şirk ve bid'ata karşı sert tutumlar sergilemiştir. Bununla ulaşmak istediğimiz amaç, Diyûbend medreselerinin yetiştirdiği büyük âlimlerden birisi olan Muhammed Feyzullah'ın daha iyi tanınmasına hizmet etmek ve Muhammed Feyzullah hakkında yapılacak yeni çalışmalara kapı aralamaktır. Bu amaçla iki bölümden oluşan bu tezin birinci bölümünde, Muhammed Feyzullah'ın hayatı, ilmi kişiliği ve eserlerinden bahsedilmekte; ikinci bölümünde ise, füru fıkha dair düşüncelerine yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Muhammed Feyzullah, Fıkıh Düşüncesi, Bid'at, Bangladeşli Âlim, Diyûbend.
Tefsir metinlerini çocuklara anlatma yöntemi "Hz. İbrahim özelinde"
İnsan yaşamının her evresiyle Kur'ân'ın muhatabı olmuştur. Bu muhataplık durumu beraberinde çeşitli sorumluluklar getirmiştir. Akıl ve kalp sahibi olması yönüyle bu sorumluluklardan en önemlisi kendisine indirilen mesajı yaşamının hangi anındaysa o ana uygun olarak anlaması ve idrak etmeye çalışmasıdır. Çocuk diye bir bireyi vahiyden uzak tutmak sağlıklı bir tutum değildir. Elbette uygun yöntem ve tekniklerle bu tanışma ve bağ kurma gerçekleştirilmelidir. Biz bu çalışmamızda tefsir metinlerini çocuk bireylere vermenin gerekliliği ve mahiyeti üzerinde alanında uzman kişilerin görüşlerini derledik. Üç bölümden oluşan tezimizin ilk bölümü; konuyla ilgili kavramlar, bilişsel ve zihinsel gelişim evreleriyle çocuk bireyler ve İslami çocuk edebiyatı gibi ana başlıklardan oluşmaktadır. İkinci bölümde çocuk ve Kur'ân yakınlaşması, mevcut meal ve tefsir pasajlarına bakış ve çocuk eserleri üzerine bir değerlendirme yapmaya çalıştık. Son bölüm olan üçüncü bölümde ise Hz. İbrahim'le ilgili olan ayetleri tespit ederek, kronolojik düzlemde muhatabı 10-13 yaş arası çocuklar olan örnek bir tefsir metni hazırladık. Çalışmamızın bu alanda bir farkındalık oluşturmasını ve diğer çalışmalara ışık tutmasını umuyoruz. ANAHTAR KELİMELER: Tefsir, Kur'ân, Eğitim, Çocuk, Hz. İbrahim
Şiblî Nu'mânî'nin nübüvvet anlayışı
Her dönemde peygamberlik kurumuna eleştiriler yöneltilmiş ve bu eleştiriler birbiriyle benzerlik arz etmiştir. Günümüzde de aklın yeterli olacağı iddiası başta olmak üzere pek çok düşünce nedeniyle nübüvvetin değeri düşürülmeye çalışılmıştır. Bu saldırıları etkisizleştirmeye katkı sağlaması amacıyla "Şiblî Nu'mânî'nin Nübüvvet Anlayışı" adlı tezimizde Hindistanlı âlim Şiblî Nu'mânî'nin nübüvvet ile ilgili görüşleri araştırılmıştır. Yakın dönem âlimlerinden olan Şiblî, yeni ilm-i kelâm düşüncesini benimsemiş ve Hindistan'da bu fikrin öncülüğünü yapmıştır. Nübüvvet ile ilgi görüşlerini de bu anlayış içerisinde şekillendirmiştir. Kelâm alanında kaleme aldığı 'el-Kelâm' adlı eserinde nübüvvet meselesine uzunca bir yer vermiştir. Bu çalışma içerisinde "nübüvvetin hakikati, nübüvvete yapılan genel itirazlar ve cevapları, nübüvveti ispat delilleri, hârikulâde olayların mümkünlüğü ve mûcize" gibi konular işlenmiştir. Şiblî, nübüvvet meselesini açıklarken klasik kelâm geleneğinden kopmayarak, yeni ilm-i kelâm anlayışıyla görüşlerini belirtmiştir. Nübüvvete dair görüşlerinde geleneksel Ehl-i sünnet kelamcılarıyla kendi arasında bazı fer'i meselelerde farklı görüşler olsa da genel olarak asli meselelerde ittifak etmişlerdir.
Tefsirlerde gök cisimleri
Geçmişten günümüze bilimin ilerlemesiyle birlikte astronomiye olan ilgi artmış ve bu durum insanları, gök ve gök cisimlerine çok sayıda atıfta bulunan Kur'ân-ı Kerîm'e yönlendirmiştir. Bu çerçevede kaleme alınan bu çalışma giriş ve üç bölümden müteşekkildir. Giriş bölümünde mevzubahis çalışmanın kapsam ve sınırlılıkları belirlenmiş, birinci bölüm ise çalışmanın ana eksenini oluşturan ikinci ve üçüncü bölüme bir ön hazırlık olarak sonradan ilave edilmiştir. İkinci bölümde Kur'ân'da gök cisimlerini doğru anlayabilmek için öncelikle Kur'ân'ın nazil olduğu toplumun kültürel yapısına ışık tutulmuş akabinde İslâm'la birlikte değişen toplumun gök cisimlerine bakışı hadis metinleri çerçevesinde değerlendirilmiştir. Son olarak gök cisimlerinin Kur'ân'da zikredilmesinin sebep ve hikmeti üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde ise çalışmanın ana konusu olan tefsirlerde gök cisimlerinin klasik ve modern tefsirlerde ele alış biçimi incelenmiştir. Yapılan bu çalışma neticesinde modern bilimin verileriyle örtüşen pek çok ayetin bu sahada yeni yapılacak çalışmalara kaynaklık edebileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Kur'ân, İlmî Tefsir, Şems, Kamer, Şi'râ, Necm.
Ali b. Süleyman el-Mansûrî'nin Urcûzetu'n-Nasriyye isimli eserinin tahkik ve tahlili
Ali b. Süleyman el-Mansûrî, XVII. yüzyılın başlarında Mısır'da doğmuş, İstanbul'da yaşamış son dönem Osmanlı âlimlerindendir. 1678 yılında Köprülü Fazıl Mustafa Paşa'nın daveti ile Mısır'dan İstanbul'a gitmiştir. Kıraat ilminde eğitim metotlarından biri olan Mısır tarîkini Osmanlı'ya getirmiş ve yaygınlaşmasında öncülük etmiştir. Nahiv ve kıraat ilimlerine dair çok sayıda eseri vardır. Çalışmamız Mansûrî'nin semaî müenneslere dair kaleme aldığı Urcûzetü'n-Nasriyye adlı eserinin tahkik ve tahlilini konu edinmektedir. Mansûrî eserini alfabetik sıralamaya göre tasnif etmiş, semaî müenneslerden sonra en bariz müenneslik alametlerinden biri olan tâ-ı merbûta'nın farklı on dört kullanımına değinmiştir. Semaî müenneslere dair kaleme alınmış eserlerde sayılarının yüzü bulmadığı yönünde muhtelif yorumlar mevcuttur. Mansûrî, Urcûzetü'n-Nasriyye'de üç yüz otuz iki adet semaî müennes kelime zikretmiştir. Çalışma giriş, iki bölüm ve sonuç kısımlarından oluşmaktadır. Girişte araştırmanın konusu, kaynakları ve semaî müenneslere dair bilgi verilmiştir. Birinci bölümde müellifin hayatı, eserleri ve nahiv ilmindeki yerine değinilmiştir. İkinci bölümde ise eserin tahlil ve tahkiki yer almaktadır.
Sahîh-i Müslim şerhlerinden el-Mu'lim ile İkmâlü'l-Mu'lim'in mukayesesi
Bu çalışmada, Sahîh-i Müslim'in günümüze ulaşan ilk şerhi kabul edilen Mâzerî'nin el-Mu'lim bi-fevâidi Müslim'i ile bu kitabın eksikliklerini tamamlamayı hedefleyen Kâdı İyâz'ın İkmâlü'l-Mu'lim bi-fevâidi Müslim eserlerinin hadis ilmi bakımından mukayesesi yapılmıştır. Müelliflerin ilk önce şerhlerinde öne çıkan metotları başlıklar halinde incelenmiştir. Kaynak kullanımları listelenmiş ve şerh edebiyatındaki yerleri örneklerle tespit edilmeye çalışılmıştır. Bir sonraki bölümde; şerhlerde senede dair mürsel, munkatı, maktû, müdelles hadislerle râvilerin isimleri, künyeleri ve lakapları ele alınmıştır. Metne dair tashîf, iklâb, ziyâde ve şâzlık başlıkları üzerinde durulmuştur. Her iki şerhin fıkhî ağırlıklı olmasından dolayı emir ve nehiy kiplerinin delâleti tafsilatlı bir biçimde izah edilmiştir. Yine her iki şârihin Mâlikî olmasından hareketle mezhebin, şerhlerine etkisi belirlenmeye çalışılmıştır. Çalışmamız ihtilaflı hadislere ve itikadi konulara yaklaşımlarının mukayesesi ile nihayete ermiştir.
Hanefî ve Şafiî mezhepleri çerçevesinde İslâm hukukunda nesep
"İslam Hukuku Açısından Nesep" adlı tez, klasik fıkıh literatüründe yer aldığı şekliyle nesep hukukunu değerlendirmeyi amaçlayan bir çalışmadır. Ancak konu tüm fıkhi mezhepleri içine alacak şekilde ele alınmamış, Hanefî ve Şafiî mezhepleri ile sınırlandırılmıştır. Çalışmada ayrıca mümkün olduğunca Türk pozitif hukukunun ve tıp ilminin konuya bakış açıları da yansıtılarak bir değerlendirme ve tercih yoluna gidilmiş, bu bağlamda disiplinler arası karşılaştırmalı bir yöntem izlenmiştir. Çalışma giriş, üç ana bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Birinci bölümde nesebin mahiyeti üzerinde durulmuş, nesebin tespit ve red yollarına yer verilmiştir. İkinci bölüm nesebin dinî ve hukukî sonuçları başlığını taşımaktadır. Bu bölümde gerek İslam hukuku gerekse Türk pozitif hukukunda nesebin etkisinin görüldüğü konular irdelenmiştir. Üçüncü bölüm ise neseple ilgili öne çıkan problemlere tahsis edilmiştir. Bu bölümde ilk olarak nesep tespitinde kullanılan çağdaş tıbbi teknikler ele alınmış, daha sonra modern üreme tekniklerine değinilmiş, bu tekniklerle dünyaya gelen çocukların nesebi belirlenmeye çalışılmıştır. Son olarak çalışmada ulaşılan sonuç ve tekliflere yer verilerek çalışma tamamlanmıştır.
'Avnü'l-Ma'bûd ve el-Menhelü'l-'Azbü'l-Mevrûd'un mukayesesi
Ebû Dâvud'un (ö. 275/889) es-Sünen'i, konularına göre tasnif edilmiş hadis kitabı yazma geleneğinin önemli bir dönüm noktasını temsil etmektedir. Diğer hadis musannefâtına göre çok daha erken dönemlerde şerh edilmeye başlanan es-Sünen ile ilgili şerh faaliyetleri günümüze kadar devam etmiştir. Azîmâbâdî'nin (ö. 1329/1911) 'Avnü'l-Ma'bûd'u ve Hattâb es-Sübkî'nin (ö. 1352/1933) el-Menhelü'l-'Azbü'l-Mevrûd'u, son dönemde yazılmış es-Sünen şerhlerindendir. 'Avnü'l-Ma'bûd ve el-Menhelü'l-'Azbü'l-Mevrûd'un Mukayesesi isimli çalışmamız, Hindistan ve Mısır'da aynı dönemde yazılmış olan bu iki eserin şerh metotlarının mukayesesini konu edinmektedir. Giriş ve dört bölümden oluşan çalışmanın birinci bölümünde, Azîmâbâdî ve Hattâb es-Sübkî'nin hayatları, yaşadıkları dönem ve ilmî şahsiyetleri incelenmiştir. İkinci bölümde, 'Avnü'l-Ma'bûd'un muhteva, üslup ve kaynakları hakkında bilgi verilmiş, şerh metodu tahlîlî bir yöntem ile ele alınmıştır. Hindistan Ehl-i Hadis ekolünün önemli temsilcilerinden birisi olan Azîmâbâdî'nin bu anlayışının şerhine yansımaları incelenmiştir. Üçüncü bölümde, el-Menhelü'l-'Azbü'l-Mevrûd'un genel özellikleri, şerh yöntemi ve Hattâb es-Sübkî'nin fıkhî rivayetleri tahlilleri ele alınmıştır. 'Avnü'l-Ma'bûd ve el-Menhelü'l-'Azbü'l-Mevrûd'un mukayeseli bir şekilde ele alındığı son bölümde, iki şerhin benzerlikleri ve farklılıkları ve şârihlerin hadis anlayışları örneklendirilerek tahlil edilmiştir.
Safeviliğin oluşumu, Şiileşmesi ve diğer tarikatlara bakışı
Bugünkü İran coğrafyasının Şiileşmesini sağlayan Safevi Devleti'nin temelleri Sünni-Şafii çizgide olduğu bilinen Erdebil Tekkesi'ne dayanmaktadır. 13.yüzyılda ortaya çıkan tekke zaman içerisinde çok büyük bir nüfuza sahip olup dönemindeki devletlerin de saygısını kazanmıştır. Hoca Ali döneminden itibaren Anadolu'da da tanınır hale gelen tekke, Şeyh Cüneyd'in Anadolu'ya gelip burada gerçekleştirdiği faaliyetler ve Akkoyunlularla kurduğu akrabalıkla kazandığı nüfuzunu kullanarak kısa bir sürede Kızılbaş Türkmenlerden iyi bir ordu kurmayı başarmıştır. Artık Safeviyye tarikatı siyasi yöne evrilmiş tarikatta devlet kurma fikri oluşmuştur. Şeyh Hoca ile başlayan ve Şah İsmail'in tarikatın başına geçmesine kadar ki zaman diliminde Kızılbaş Türkmenlerin tarikata katılmasıyla geleneksel tarikat anlayışından farklı bir hareket olumuştur. Özellikle Şeyh Haydar zamanında geleneksel tarikat anlayışına karşı bu yeni hareket galip gelmiştir. Artık tarikatın akıl hocaları Lahican sufileri olarak bilinen Türkmen babalarıdır. Tekkeden devlete giden süreçte Kızılbaş Türkmenler önemli görevler üstlenerek Safevi Devleti'nin kurulmasına yardımcı olmuşlardır. Şah İsmail ile birlikte devlet kurmayı başaran tekke, resmi mezhep olarak Şii/İmamiyye mezhebini tercih etmiştir. Bölgeye getirilen Şii ulema ile yeni kurulan devlet anlayışında farklılıklar oluşmaya başlamıştır. Sonrasında tasavvufa karşı menfi bir tutum sergilenmiş, devlete karşı gözüken tüm tarikatlar takibata uğramıştır. Komşu devletler ile özellikle Osmanlı Devleti ile girilen savaş Şii-Sünni mücadelesine dönüşmüştür. Devlet kurmayı başaran Safeviyye tarikatı, kurulduğu coğrafyada ve diğer bölgelerde adından söz ettirmiş hatta günümüz İran Devleti'nin temellerinin atılmasına katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Şiilik, Safevilik, Tasavvuf, Kızılbaş, Erdebil Tekkesi, İmamiyye
Kur'an-ı Kerim ve Kitâb-ı Mukaddes'e göre ilk yaratılış (Karşılaştırmalı bir yaklaşım)
Yaratılış olayı insanlık tarihinin sorgulamış olduğu önemli problemler arasında yer almaktadır. Yaratılışın nasıllığı hususunda en ilkel inançlar başta olmak üzere ilahi dinler ve modern inançlar pek çok açıklama getirmişlerdir. İnsanoğlu dünya serüveninin başından bu yana pek çok sorgulamada bulunmuştur. İnsanın sormuş olduğu önemli sorulardan biri de üzerinde yaşadığı, kendisini çepeçevre saran dünya ve kendi varlığının nasıl meydana geldiğidir. Bu soruya dinlerin getirmiş olduğu cevaplar yadsınamaz bir gerçektir. Çalışmamızda İslam ve Yahudilik inançlarında yaratılışın ilk nasıl başladığı ve nasıl sürdürüldüğü hususunda yapılan açıklamalar ve Kur'an ve Tevrat'ın yaratılışı ele alış şekilleri mukayeseli olarak ele alınmaya çalışılmıştır. Çalışmamıza Kur'an'da oldukça zengin kelime ve kavram çeşitliliğiyle ele alınan yaratılış olayının izahı ve Tevrat'ın Tekvin bölümünde yer alan yaratılış tasvirini ele alarak başladık. Daha sonra Kur'an'ı Kerim ve Kitab-ı Mukaddes'in meseleye getirmiş olduğu izah ve tasvir detaylı olarak ele alınmıştır. Yaratılış olayıyla ilgili güncel mesele ve problemlere bu bölümde değinilerek konu geniş bir perspektifle ele alınmıştır. Konunun her iki tasvir şeklinin değerlendirmesi ayrı ayrı yapıldıktan sonra iki Kutsal kitabın yaratılışla ilgili ortaya koymuş olduğu bilgiler kıyaslama yoluna gidilmiştir. Bunun neticesinde Kur'an ve Tevrat'ın yaratılışı ele alış şekilleri ile ilgili benzerlikler bulunsa da önemli farkların bulunduğunu ortaya koymaya çalıştık. Çalışmamızda Kur'an'ın bağlamsal anlatımı ve Tevrat'ın kronolojik anlatım yöntemini göz önünde bulundurarak ilk yaratılış, evren ve canlıların yaratılışı olaylarını mukayeseli olarak ele almaya çalıştık. Anahtar Kelimeler: Kur'an, Kitab-ı Mukaddes, İlk Yaratılış, Yaratılış, Evren, İnsan
Kelamda ve yeni fizikte âlemin/evrenin sonluluğu meselesi
Bu çalışmada Kelamın âlem anlayışındaki sonluluk konusu yeni fizikteki evren anlayışı ile birlikte ele alınmıştır. Kelam ilmi kendi âlem anlayışını hudûs ve atomculuk üzerine kurmuş ve buna dayalı olarak sonluluğu kabul etmiştir. Modern bilimde de evrenin ve onun yapı taşlarının açıklanmasındaki sonluluğu destekleyen konular gündeme gelmektedir. Özellikle erken dönem kelamcılarının âlemin cüzlerine dair açıklamaları günümüzde elde edilen yeni bilimsel sonuçlarla yakın çağrışımlara sahiptir. Mu'tezile, Eş'ariyye ve Mâtürîdiyye ekolleri tarafından ortaya konan Kelam atomculuğu Allah'tan başka her şeyi âlem olarak tanımlamış sonlu olmayı merkeze koymuştur. Bu sonluluğu da âlemin bütünü, cüzleri ve zamanı bakımından ele almıştır. 20. Yüzyılda gelişmeye başlayan yeni fizik de evreni bu üç yönden sonlu gösterebilecek sonuçlara ulaşmıştır. Bu göstergeler Standart Model adıyla maddenin cüzlerini ele alırken astronomi bilimi de evrenin sınırlarını keşfetmeye yaklaşarak sonlu bir tablo ortaya koyabilme imkânı vermiştir. Bu çalışma bir giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde İslam düşünce sisteminin üç temel ayağı olan Felsefe, Tasavvuf ve Kelam alanlarının âlem anlayışı genel olarak verilmiştir. Birinci bölümde Kelam İlminin âlem anlayışı sonluluğu gösterdiği şekilde ele alınmıştır. Cisimlerin yapısının tasvirinde kullanılan sonluluğa dair hususlar incelenmiştir. Cevher ve araz gibi temel unsurların sonlu yapısı ile onların oluşturduğu cismin sonlu yapısı incelenmiştir. Bu temel cüzlerden de âlemin sınırlı ve sonlu olduğuna gidilmiştir. İkinci bölümde de Yeni Fiziğin evrene ve cismin yapı taşlarına dair bakışında sonluluğu gösteren hususlar ele alınmıştır. Önce parçacıklar düzeyinde sonra da bütün evren düzeyinde sonlu yapı görülmeye çalışılmıştır.
Ebû Saîd Muhammed Hâdimî'nin Tefsîr-u cüz-i Amme isimli Beyzâvî Hâşiyesi'nin tahkîki
Kurân-ı Kerîm'i anlamak her zaman ve dönemde Müslümantoplumları için öncelikli ve önemli bir ihtiyaç olmuş olmaya da devam etmektedir. Bu amaçla Kuranı Kerim'in indiği andan itibaren günümüze kadar onu anlama ve tefsir etme faaliyetleri sürekli olarak artarak devam etmiştir. Bu çalışmalar bazen müstakil tefsirler olarak meydana gelirken zaman zaman da bu tefsirler üzerine yapılan çeşitli şerh ve haşiye çalışmalarıyla kendini göstermiştir. Sözünü ettiğimiz hâşiye çalışmalarının üzerine en yoğun olarak yapıldığı tefsirlerden birisi de Kâdı Beyzâvî'nin Envâru't-Tenzîl adlı eseridir. Ebû Saîd Muhammed Hâdimî'nin bu çalışması da Envâru't-Tenzîl üzerine yapılan onlarca hâşiyeden bir tanesidir. Ancak bunun diğerlerinden farkı,Kurân-ı Kerîm'i baştan sonuna kadar değil belli bir bölümünü ve halk arasında Amme Cüzü olarak bilinen kuranı Kerim'in 30. cüzü ile sınırlı olarak yapılan bir hâşiye çalışması olmasıdır. Çalışma genel tahkik çalışmalarında olduğu gibiBeyzâvî tefsiri üzerine yapılan hâşiyeler, Ebû Saîd Muhammed Hâdimî'nin hayatı ve serleri son olarak da tahkîki'i ve değerlendirmesi şeklinde ana kısımlardan oluşmaktadır.
Âsaf Hâlet Çelebi'nin şiirlerinde tasavvufî muhteva
Kadim bir geleneğe sahip olan Türk edebiyatı Türklerin İslâmiyet'e girmesinin ardından tasavvuf ile tanışmış ve bu doğrultuda geçmişten günümüze kadar birçok müellif eserlerini tasavvuf bağlamında şekillendirmiştir. İlk dönem Cumhuriyet edebiyatı şairlerimizden Âsaf Hâlet Çelebi kendine has karakteri ve entelektüel tarzıyla edebiyatımızın önemli şahsiyetlerindendir. Çelebi şahsında Doğu-Batı kültürlerini sentezlemiş, döneminde bulunan değişim sürecinde gelenek ve yenilik arasında köprü olmuştur. Eserlerinin temel yapıtaşının tasavvufî ve mistik unsurlar olduğunu belirten Çelebi şiirlerinde sanatsal bir üslupla tasavvufî muhtevaya yer vermiştir. Bu minvalde çalışmamız ilk dönemden itibaren Türk edebiyatında görülen tasavvufi unsurların genel hatlarıyla araştırılması ve ilk dönem Cumhuriyet edebiyatı şairlerimizden Âsaf Hâlet Çelebi'nin şiirlerinde bulunan tasavvufî muhtevanın incelenmesinden oluşmaktadır.
"Herkes yaratıldığı şeye müyesser olur" hadisinin incelenmesi
İnsanoğlu, hayatı boyunca çaba göstermekle işlerini idame etmiştir. Fakat bazı olayların dahli olmadan gerçekleştiğini fark ettiğinden itibaren buna bir anlam vermeye ve çabasının sonuca olan etkisini kavramaya gayret etmiştir. Bu durum İslam'ın ilk muhatapları olan ashab döneminde de cereyan etmiştir. Küllün müyesserün hadisi buna bir örnek teşkil etmektedir. Söz konusu çalışma öncelikle hadisi sened ve metin açısından tahlil etmektedir. Sened açısından ravilerin durumu başta olmak üzere ittisali hakkındaki değerlendirmeler aktarılmıştır. Metnin her parçası hakkında öz bilgilerin derlenmesine gayret edilmiştir. Bu rivayet yaratılışa, karaktere ve sosyal işlentiye yakından temas etmektedir. Son bölüm İslam tarihinde genel kabul görmüş ekollerin hadis hakkındaki değerlendirmelerini ihtiva etmektedir. Belki de kiminin hadisi yorumladığını, kiminin kendi yorumunu hadis ile bağdaştırdığını söylemek mümkün olacaktır. Nitekim bir rivayetin ne kadar geniş bir anlam derinliğinde olduğu görülecektir.
Osmanlı Döneminde Cezayir'de nevazil fıkhı (Nevazilü Kasantîna örneği
Bu çalışmada Osmanlı döneminde Cezayir'deki ilmî hayata ışık tutulmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda Osmanlı dönemi Cezayir'inin önemli ilim merkezleri, bu merkezlerde bulunup fıkıh alanında eser veren özellikle de nevâzil-i fıkhiyye alanında çalışmaları bulunan önemli ve meşhur şahsiyetler ele alınmıştır. Bu çalışmada Nevazilü Kasantîna örnek alınarak konunun esas yönü olan fıkhî tarafa yoğunlaşılmıştır. Ayrıca Osmanlı dönemi boyunca Cezayirli âlimlerin fetva üretme metotlarını ve nevâzil kitaplarını yazma tarzları ve cevap verme metotları da incelenmiştir. Bu tezde, Osmanlıların Cezayir'e girişinin Cezayir'deki ilmî hareket ve gelişme üzerinde etkisini, devletin mezhebi olarak resmileştirdikleri Hanefi mezhebi ile mevcut olan halkın mezhebi Makili mezhebi arasındaki etkileşimi de incelenmiştir. Örnek alınan Nevâzilü Kasantîna eseri incelenip eserin önemi, derleme işinin nasıl yapıldığı, Kasantîna şehri başta olmak üzere Cezayir şehirlerinin ilmi, sosyal durumu, Abdulkerim Lefgûn'un vermiş olduğu fetvalarda kullandığı üslup ve fetva verirken takip ettiği metodu da izah edilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: İslam hukuku, Cezayir, Osmanlı Dönemi, Nevâzil, Fetvâ, Lefgûn.
İbn Kayyim el-Cevziyye'nin delil anlayışı ve istinbat teorisi
Hicrî VII. asrın sonları ile VIII. asrın ilk yarısında Şam bölgesinde yaşamış ve kendisinden sonra gelen birçok alimi etkilemiş olan büyük İslam hukukçusu İbn Kayyim el-Cevziyye'nin gerek fıkıh ilmindeki yeri gerekse ileri sürdüğü fıkhî görüşleri hakkında tartışmalar günümüzde de devam etmektedir. Onun mutlak müctehid olduğunu iddia edenlerin yanında, özelde hocası İbn Teymiyye'nin genelde ise Hanbeli mezhebinin görüşlerini olduğu gibi taklit eden bir fıkıhçı olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır. Bu çalışmamızda şer'î hükümlerin istinbatı yahut mahkemede iddia edilen davanın ispatı için gerekli olan "şer'î delilleri", bu delillerin mâhiyet ve keyfiyetine dair İbn Kayyim el-Cevziyye'nin görüşlerini ve delillerden hüküm çıkartırken takip ettiği ilke ve esasları fıkıh usulü sistematiğine göre incelemeye çalıştık. Araştırmamız bir giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde konunun önemine, araştırmanın kaynaklarına ve araştırmada takip edilen metoda değinilmiştir. Birinci bölümde İbnü'l-Kayyim'e göre "delil" kavramı tanımlanmış, hükmü ispat eden delillerin özellikleri zikredilmiş ve şer'î delillerin farklı açılardan taksimatı yapılmıştır. Fıkıh usulu sistematiğine göre Kitap, sünnet, icmâ, kıyas, sahabî kavli, mesâlih-i mürsele, istihsan, sedd-i zerâi', şer'u men kablenâ, örf gibi şer'î delillere dair İbnü'l-Kayyim'in görüşleri ele alınmıştır. Birinci bölümün son kısmında deliller arası teâruz durumu ve teâruzu gidermede İbnü'l-Kayyim'in takip ettiği metot konusu, buna bağlı olarak da nesih ve nassa ziyâde meseleleri temas edilmiştir. İkinci bölümde ise İbnü'l-Kayyim'in istinbat metodlarını tespit etmek için öncelikle onun Kur'an ve sünnet lafızlarının umum, husus, iştirak, nas, zâhir, mücmel, müevvel, hakikat, mecâz durumu hakkındaki görüşleri incelenmiş, mücmel lafızların beyânı ve nassların sahih bir şekilde tevili hakkında İbnü'l-Kayyim'in görüşleri zikredilmiştir. Bu meyanda mantûk ve mefhûm olmak üzere lafızların manaya delâlet şekilleri ele alınmış ve İslam hukukunun ana gayeleri hakkında İbn Kayyim'in görüşleri incelenmiştir.
Arap edebiyatında Kitâbu'l-Emsâl literatürü: Zemahşerî'nin el-Müstaksâ fî emsâli'l-ʿArab adlı eseri örneği
Meseller geçmiş dönemlerde varlığını sürdürmüş insanoğlunun yaşadıkları hadiselere eşlik eden duygu ve düşünceleri neticesinde oluşmuş, elde ettiği deneyimlerin sonucu olarak bilinen hikmetli sözlerdir. Bizlere atalarımızdan kalan meseller; onların seneler boyu tecrübesi, yaşayış tarzları, hayatlarından çıkardıkları anlamlar üzerine söylenmiştir. Arap meselleri arasında önemli bir kaynak olarak kabul edilen ve hazırlanan bu çalışmada önemine değinilen el-Mustaksâ fî emsâli'l-ʿArab adlı eser, içerisinde barındırdığı mesel sayısı ve nicelikleri bakımından diğer edebi ürünlerden farklı olarak değerlendirilmektedir. ez-Zemahşeri, Arap dili ve edebiyatına katkı sağladığı çalışmaları ile tanınan çok yönlü Mu'tezile âlimi olarak bilinmektedir. Aynı zamanda hayatı boyunca tek bir alan üzerinde çalışma yapmayıp farklı mecralar üzerinde de eserler üretmeye gayret gösteren bir kişilik olmuştur. Bahsi geçen bu eseri de mesel yani atasözü üzerinedir. ez-Zemahşeri'nin kaleme aldığı eserinde dikkat çeken en önemli özellik bâbları ve meselleri alfabetik bir sıralama içerisinde, düzenli ve sistemli bir şekilde vermiş olmasıdır. Her bir bâb içerisindeki meseller sonraki gelen harfe göre sırasıyla devam etmektedir. Meselleri açıklarken benzer şekilde şiirlere de çokça yer vermektedir. Konuyla ilgili olarak ayet ve hadis-i şeriflerden yararlanma süreci yok denecek kadar az sayıda gerçekleşmektedir. Bu çalışmada yazarın meselleri sunarken ifade ettiği bazı hikayeleri, şerhleri ve örnekleri görebiliriz. Bu kapsamda hazırlanan çalışmanın birinci bölümünde ez-Zemahşeri'nin hayatı, ilmi ve edebi şahsiyetinden bahsedilmekte, ikinci bölümde ise Arap Edebiyatında Kitabu'l-Emsallerden, bu emsaller arasında içerdiği mesel sayısı bakımından farklı olan el-Mustaksâ fî emsâli'l-ʿArab eserinin temel konularından ve muhtevasından bahsedilmektedir. Yazarının üslup ve metodu üzerine değerlendirmeler yapılmaktadır. Bunun haricinde eserin Arap Edebiyatındaki yeri üzerinde durulmaktadır. Anahtar Kelimeler: ez-Zemahşeri, el-Mustaksâ fî emsâli'l-ʿArab, mesel, atasözü
İslam hukukunda süftece
Bu çalışmada ana hatlarıyla borcun başka bir mahalde ödenmesini ifade eden süftece uygulaması ele alınmış ve İslam hukuku açısından incelenmiştir. Süftece uygulaması, borç verenin yoldaki olası riskleri ve transfer maliyetlerini borçluya yükleme gayesi ihtimali nedeniyle ilk dönem fıkıh âlimleri tarafından tasvip edilmemiştir. Sonraki dönem fıkıh âlimleri ise bu tür bir uygulamanın genel olarak şart koşulmaksızın yalnızca muhataba iyilik amacıyla yapılması durumunda caiz olduğunu ifade etmişlerdir. Çalışmamızda süftecenin kavramsal çerçevesi, meşruiyet tartışmaları, süftecenin unsurları ve uygulanması araştırılmıştır. Tezimiz bir giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında süftece ile ilgili yüzeysel bilgiler paylaşılmış, ticaretteki konumuna değinilmiş ve bu konu ile ilgili yapılan bazı çalışmalar zikredilmiştir. Birinci bölümde ise süftece kelimesinin üzerinde durulmuş, ilişkili bazı terimler ele alınmış ve konu ile ilgili meşruiyet tartışmalarına yer verilmiştir. İkinci bölümde ise süftece, unsurları ve uygulanması açısından ele alınmış, tarihî tecrübeye yer verilmiş ve bazı özel hükümleri aktarılmıştır. Kişisel değerlendirmelerimizin yer aldığı bir sonuç ile çalışmamız sonlandırılmıştır. Anahtar kelimeler: İslam Hukuku, Süftece, Karz, Havale, Faiz.
Fahreddîn er-Râzî'nin Mu'tezile atıfları ve eleştirileri
Bu çalışma, Kelâm'da gelenek halini alan Mu'tezile atıflarını ve eleştirilerini Fahreddîn er-Râzî özelinde ve belirlenen konular çerçevesinde ele almaktadır. Bu bağlamda Ehl-i Sünnet kelâmcılarının Mu'tezile'ye yönelik atıf ve eleştirilerinin bir örneğinin sunulması ve yapılan eleştirilerin ilmî bir tahlili hedeflenmektedir. Bu doğrultuda konular, atıf ve eleştirilerin yoğunlaştığı ulûhiyet, fiiller, rü'yetullah ve kelâmullah ile hüsün ve kubuh başlıkları etrafında ele alınmaktadır. Çalışma, Kelâm ilminin kurucusu olan ve kelâmın tüm konularını sistematik olarak ele alan Mu'tezile'ye hangi gerekçeler üzerinden eleştiri yöneltildiği açısından önem arzetmektedir. Zira Mu'tezile, Hasan-ı Basrî'nin meclisinden Vâsıl b. Atâ'nın uzaklaştırılmasıyla başlayan ve daha sonra İmam Eş'arî'nin Mu'tezile'den ayrılmasıyla devam eden süreçte çeşitli yönlerden eleştiriye uğramış ve bu, bir gelenek halini almıştır. Bu gelenek neredeyse tüm Eş'arî ve Mâtürîdî kelâm eserlerinde devam ettirilmiştir. Bu bağlamda çalışmamız, kelâm düşüncesi açısından önem arz eden bu eleştirilerin gerekçe ve niteliklerinin araştırılmasını amaç edinmektedir.
Kur'ân'ın bütünlüğü çerçevesinde Enʿâm Sûresinin muhteva analizi
"Kur'ân'ın Bütünlüğü Çerçevesinde Enʿâm sûresinin Muhteva Analizi" isimli bu tez çalışmamda Enʿâm sûresinin ana konuları olan tevhid, nübüvvet ve ahiret konularını konulu tefsir çerçevesinde tefsirini yapmayı ve sûrenin verdiği mesajları ortaya çıkarmayı hedefledim. Bu çalışmamda birinci bölümde Enʿâm sûresi hakkında genel bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde ise sûrenin tamamının tefsirini "Sûre merkezli tefsir katagorisinde" değerlendirmeye yapılmış, üçüncü bölümde ise sûreden çıkarılan mesajları incelenmiştir. Birinci bölümde Enʿâm sûresinin kur'ân tarihindeki yeri, sûrenin tanıtımı, sebebi nüzûlü, hedefleri ve fazileti hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölümde sûrenin tamamının tefsirini klasik ve modern kaynaklardan istifade ederek ayetler gruplar halinde incelenmiştir. Bu bölümde anlaşılması zor olan kelime ve kavramlara açıklık getirilmiş, ayetlerin sebebi nüzûlleri verilmiştir. Üçüncü bölümde ise sûreden çıkarılan mesajlar konu başlıkları halinde incelenmiştir. Bu bölümde sûreden çıkarılacak ahlâk ilkeleri de açıklanmıştır. Kur'ân Allah'ın varlığını ve birliğini onun yaratan, yaşatan, öldüren ve dirilten olduğunu vurgulayarak delillendirir. Şirk koştukları varlıkların da bunları yapmasının imkânsız olduğu için Allah'a ortak koşulamayacağını söyler. Kur'ân'a göre bunları Allah'tan başka yapabilecek bir varlık yoktur. Enʿâm sûresinde müşriklerin itirazlarına reddiye ve delillerle Allah'ın varlığının ve birliğinin ispatı vardır. Kur'ân bunu takrir ve telkin uslûbuyla yapar. Bu sûre diğer sûrelerden farklı olarak tek seferde indirilmiştir. Yine bu sûrede diğer sûrelerden farklı olarak onların kitaba elleri ile dokunsalar dahi yine de bu apaçık bir büyüdür diyecekleri ve her türlü mucizeyi görseler de iman etmeyecekleri de bildirilir. Enʿâm sûresinde Tevhid, Allah'ın kemâl sıfatlara sahip olduğu ve kulları üzerinde kâhir olup tam bir tasarrufa sahip olduğu örneklerle anlatılır. Varlıkları ve tüm kâinatı yoktan var eden olduğu, onlara ecel tayin ettiği, onları öldüren ve dirilten olduğu, tüm ihtiyaçlarını gideren olduğu anlatılır. Kâhir olmak fayda ve zarar verebilmeyi gerektirir. Bu sûrede Allah'ın verdiği faydaya engel olacak ve verdiği zararı da giderecek kimse olmadığı söylenir. Böyle bir güce sahip olmak onun kudretinin mükemmelliğini ve tek ilah olduğunu gösterir. Bu sûre diğer sûrelerden farklı olarak tevhid, nübüvvet ve ahiret konularını aynı sûre içinde detaylı olarak ve delillendirerek anlatır. Yüce Allah bu sûrede tevhidi açıklarken eserden müessire gitme yöntemini kullanır. Nübüvvet hususunda bu sûre ağırlıklı olarak Hz. Peygamber'in risâletine yapılan itirazlara cevaplar verir. Diğer sûrelerden farklı olarak bu sûrede Allah onun risâletine şahitlik etmiş ve "Onlar seni yalanlamıyor Allah'ın ayetlerini yalanlıyorlar" diyerek Hz. Peygamber'i teselli eder. Ayrıca bu sûrede melek indirilmesini isteyen müşriklere eğer melek indirilse onların helâkine sebep olacağını bildirir. Peygamber insan olduğu için olağanüstü güçlere sahip olmadığı vurgulanır. Hz. Muhammed'in peygamberler silsilesinin sonuncusu olduğu, önceki peygamberleri gönderdiği gibi Hz. Peygamber'i de elçi olarak gönderenin Allah olduğu bildirir. Enʿâm sûresinde diğer sûrelerden farklı olarak her peygambere insan ve cin şeytanlarının düşman kılındığı haber verilir. Birbirlerine yaldızlı sözler söyleyerek aldatmaları için böyle yapıldığı da ifade edilir. Böylece inkârcıların uydurdukları mazeretlerde insan ve cin şeytanlarının etkisinde kaldıkları ortaya çıkar. Yüce Allah insanları ahirette yeniden dirilteceğine tohumu ve çekirdeği çatlatmasını ve insanları gece uykuda öldürüp sabah diriltmesini örnek olarak gösterir. Bu sûrede inkârcıların ahirette azabı gördüklerindeki halleri anlatılır. Kur'ân çarpıcı tabloları en canlı tarzda sunarken ayrıntıya girmez. Bu sûrede Kur'ân'ın diğer sûrelerinden farklı olarak ahirette inkârcıların ateş karşısındaki halleri daha geniş bir şekilde anlatılır.
Radikal akımların referans aldığı rivayetler (DEAŞ örneği)
Bu araştırma, modern zamanlarda ortaya çıkan ve radikal bir akım olarak değerlendirilen cihâdî selefîliğin hadis rivayetlerine yaklaşımını DEAŞ örneğinde ortaya koyma amacı taşımaktadır. Tez, DEAŞ'ın, cihâdî selefîlikten beslendiği, hadis rivayetlerine yaklaşımında ideolojik inanmışlığın etkili olduğu, ideolojinin ise tevhit, cihat ve şehitlik kavramlarından hareketle oluşturulduğu ve bu doğrultuda rivayetlerin araçsallaştırıldığı; dolayısıyla herhangi bir usûl ve metodolojinin bulunmadığı iddiası üzerine kuruludur. Birinci bölümde ilk olarak radikalizm ve ilişkili kavramların anlam evreni ve Müslüman toplumlardaki karşılıkları, Müslüman radikalizmi/köktenciliği ile ilgili tespit ve analizler, kavramlar etrafındaki tartışmalar ele alınmış ve değerlendirilmiştir. İkinci olarak cihâdî selefiliğin oluşumu ve DEAŞ'a giden süreç tarihî dönüm noktaları göz önünde bulundurularak serdedilmiş; DEAŞ'ın tarihçesi, güncel durumu, geleceği, iletişim ve medya stratejisi ile referansları dikkatlere sunulmuştur. İkinci bölümde ilk olarak DEAŞ'ın hadis rivayetlerine yaklaşımı usul ve metodoloji açısından tahlil edilerek değerlendirilmiş ve örneklendirilmiştir. İkinci olarak DEAŞ'ın inanç, ibadet ve sosyal hayat konularında kullandığı rivayetler tespit edilerek değerlendirilmiştir. Üçüncü bölümde DEAŞ'ın yönetim, cihat, fiten ve melahim konularında öne çıkardığı hadis rivayetleri belirlenerek değerlendirilmiştir. Dördüncü bölümde DEAŞ'ın, serlevha yaptığı A'mâk/Dâbık rivayetini nasıl anlayıp yorumladığı gözler önüne serilmiş, söz konusu rivayet hadis ilimleri açısından incelenerek değerlendirilmiştir. Araştırmada ulaşılan sonuçlar, tespit, teklif ve tenkitler Sonuç'ta ifade edilmiştir.
Arap dili ve Kur'an'da te'kid üslubu
İletişim, dilin sözlü ve yazılı vasıtaları ile gerçekleşir. Kelimeler de sözlü ve yazılı iletişimi sağlayan dilin sesli ve yazılı vasıtalardır. Akleden ve düşünen insan bu vasıtalardan gelen veriler sayesinde hayatı anlamlandırmaktadır. Diğer semâvî kitapların vazifesi gibi Rab'le kul arasındaki bu iletişimi sağlayan ilâhî vasıta Kur'ân'dır. Bu vasıta geniş anlamda dil, dar anlamda da Arap dilini kullanmaktadır. Çünkü ilk muhatapların dili Arapçadır. Bu sebeple Kur'ân Arapçanın dilsel formlarıyla muhataplarına seslenir. Bu formlar kelime düzeyinde olduğu gibi, kelâm (Söz) düzeyinde de gerçekleşmektedir. Bu bakımdan bir yönüyle gramer kurallarıyla diğer yönüyle de nazmındaki anlam derinlikleriyle de ilişkilidir. Dil hayatın her evresinde kullandığımız bir varlık ve araçtır. Bu yönüyle her doğal dilin kendisinde evrensel gramatik bir temel yapı bulunmaktadır. Bu tüm dillerin insanî boyutuyla ilgilidir. Ancak dil, sosyal bir olgu olması nedeniyle de bir doğal dilin milli bir formu bulunur. Bu form Arap diline irca edildiğinde Arap dilinin özeliyle ilgili olur. Bu iki durumun dışında bir toplum tarafından kullanılan dilin daha özel boyutu bulunmaktadır. Bu ise bir şahsı diğerinden ayıran ferdî özellikleridir. Bu ferdî özellikler konuşulan dilde ortaya çıkarsa bu üslup olur. Zira bir şahsın diğer şahıstan konuştuğu kelâm vasıtasıyla farklı olduğunu biliriz. Bu aidiyetle ilgili bir durumdur. Bu durum konuşulan tüm sözler için geçerlidir. Kur'ân, doğal ve milli bir dil olan Arapça'ya rağmen ferdî üslup ve muhtevayı birleştirerek naziri bulunmayan kalıcı bir hitaptır. Bununla Kur'ân evrensel gramere bağlı kalarak, Arapçanın milli formuyla diğer dillerin doğal formlardan ayrıştığı gibi, üslubundaki ferdiyet özellikleriyle de diğer eserlerden ayrışarak mucizevî ilahî kitap olduğu anlaşılmış olur. Kur'ân muhataplarına hitap ederken birden fazla üslup türünü kullanmaktadır. Ancak göze çarpan üsluplarından biri te'kid üslubudur. Te'kid üslubu ise temelde evrensel gramere ve milli dil olan Arapça'nın kendine ait özellikleriyle sıkı ilişki içerisindedir. Zira bilginin kalıcı olması için tekrârlanması ve vurgulanması gereklidir. Neredeyse tüm dillerde mananın kesin bir şekilde anlaşılması için hitap esnasında te'kid unsurları kullanılır. Arap dili özelinde ise farklı parametreler kullanılır. Bunların tespiti Arap dil çalışmalarıyla bilinir. Arap diliyle ilgili çalışmalar, temelde sarf, nahiv ve belagat alanında gelişme göstermiştir. Bu sebeple Kur'ân hakkında yapılan dille ilgili çalışmalarda bu ilmi disiplinler üzerinden gerçekleştiğini görmekteyiz. Te'kid üslubu bu ilmi disiplinlere bağlı yollarla gerçekleşir. Zira te'kid muhatabın zihnindeki şüpheyi izale etmek, kelâmdaki ibahayı ortadan kaldırmaktadır. Çalışmamızda, 'lafzın fazlalığı mananın fazlalığına delalet eder' kaidesince kelimede fazlalık sarf ilmine, kelâmda fazlalık ise nahiv ilmine dâhil edilir. Ancak bu iki ilmin dışında kelâmdaki terkibin nazmından ortaya çıkan özel fazladan bir anlam vurgusu bulunur. Bu da te'kid manaları içerir ve belagat ilmiyle ilişkilidir. Kur'ân'daki te'kid üsluplarının gayesi, muhataplarını iknâ etmek ve hidayete sevk etmektir. Zira te'kid üsluplarının bilinmesi Kur'ân'ın anlaşılması ve vicdanlardaki şüphelerin izalesi için gereklidir.
Ṭaberī tefsirini sosyal ve kültürel bağlamında okumak
Sosyal ve kültürel bağlamı okuma, bir müfessirin insani özelliklerinden bağımsız olarak hareket edemeyeceği ve dolayısıyla toplumun ve kültürün bir ferdi olarak sahip olduğu aidiyetlerin tefsīr faaliyetine yansıması düşüncesi üzerine kuruludur. Dolayısıyla müfessirin incelenmesi birbirinden bağımsız biyografik inceleme ve tefsire dair eserlerinin tahlillerine alternatif olarak bilgiyi bir bütün olarak ele almaktadır. Buna göre biyografik verilerin müfessirin yaşadığı dönemin toplumsal biyografisi içinde şahsi biyografisinin var olduğunu ve bu iki biyografik etkileşimin tefsīr faaliyetine etkide bulunduğunu savunmaktadır. Dolayısıyla biyografik verilerdeki dağınıklığın dönemsel okumalarla entegre bir halde müfessiri sosyal ve kültürel bağlam içinde görmeyi amaçlamaktadır. İbn Cerīr eṭ-Ṭaberī, erken dönem tefsirinin en önemli figürlerinden bir tanesi olarak hicri III. asır Abbāsī toplumunda babasından kalan mali birikimin işletilmesi ile geçimini sağlamış ve devlet kademesinde görev almamıştır. İktisadi anlamda kişisel ihtiyaçlarını bu birikim ile karşılayan Ṭaberī'nin hayatı, ilim elde etmek için yaptığı riḥlelerle müktesebatını genişletmiş ve tefsirini de bu süreçte kaleme almıştır. Benimsemiş olduğu metot ile hadis rivayet birikimi ile dilbilim birikimini bir metinde birleştirerek gerek kendi dönemindeki gerekse de kendisinden sonraki müfessirler için doğrudan veya dolaylı olarak örnek alınmıştır. Ṭaberī, tefsīr metninin sınırlarına yönelik çizdiği çerçeve gereğince Faḫruddīn Rāzī ve Ḳurṭūbī gibi kendi dönemindeki sosyal ve kültürel hadiselerle ilgili kişisel gözlem ve kanaatlerini serdetmemektedir. Buna mukabil kendi dönemindeki sosyal ve kültürel hadiseler şayet tefsīr ilminin sınırları içinde bulunması, Kur'ân-ı Kerîm'in anlaşılmasına hizmet edecekse metne dahil etmektedir. Ancak buradaki en önemli ilke de metin hakimiyeti bakımından tefsiri gölgede bırakacak bir muhtevanın olmamasıdır.
"Emr-i bi'l-ma'rûf nehy-i 'ani'l-münker" bağlamında din özgürlüğü meselesi
Tez, giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Mukaddimede, Kur'an ile diğer tarihi kaynakların bilgibilimsel değerinin farklılığını gerekçelendirerek ortaya konulmuştur. Birinci ve ikinci bölümde emir bi'l-ma'rûf nehiy 'ani'l-münker ilkesinin önce dildeki kullanımları sonra Kur'an'da hangi bağlamlarda geçtiği ve nihayette Muʻtezile'nin bu başlık altında neyi savunmaya çalıştığı kaynaklarıyla beraber tartışılmıştır. Din özgürlüğü ilkesinden doğan hakların başlıcaları tespit edilmiştir. Bunlar; inanma, ibadet ve dua, talim ve tedris, neşir ve telkin, dini okutup öğretmek, dinin emirlerini yerine getirmek hakları olarak başlıklandırılmıştır. Bu özgürlük ve hakların anayasada bulunması ve kanunlarca korunması yeterli değildir. Kanunların desteklediği özgürlükler ancak çoğulcu ve demokratik toplumlarda hem var olurlar hem de örnek yaşantıya dönüşürler. Cemiyet içinde yaşayan insan için, hayatının hiçbir yerinde ölçüsüz bir hak ve hudutsuz bir hürriyet düşünülemez. Bu yüzden, din özgürlüğünün ve bundan doğan hakların kanun ve örf ile tayin ve tespit edilmiş bir sınırı olmak lazım gelir. Din özgürlüğünün önde gelen ve en önemli düşmanı taassuptur. Bir kimsenin kendi inancından veya kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesi ve onları boğup susturmaya kalkışmasıdır. Muʻtezile'de iyiliği önerme kötülükten sakındırma ilkesinin, sanılanın aksine, bir ahlakî değerden ziyade siyasi bir iddia içerdiği tespit edildi. Buradan hareketle Rasulullah (s.a.v)'in vefatıyla yanlış düzlemde kurulan siyaset yangınına "benzin dökmek/taşımak" yerine, O'nun "yaşama ve yaşatma" siyasetinin örnekliğine başvuruldu. Zira siyaset, "muhalifi yok etme", bir "zulüm aracı" olarak ele alınmamalıdır. Siyaset başta kendi vatanına sonra tüm insanlığa hizmet için yapılır. Bunun en güzel örneklerinden biri Beytü'l-Hikme ile tarihte icra edilmiştir. Son bölümde ise akıllı bir bireyin Kur'an'ı doğru açıyla anlar ve anlamlandırır ise birtakım sosyolojik, psikolojik, eğitsel ve hukuki, geometrik teorilere ulaşılabilir olacağı ileri sürülmüştür. Özgür düşünce ortamının bilim yapılmasında ne kadar değerli bir parametre olduğunu göstermek amaçlanmıştır. Bilimde ilerleme ve teknolojide gelişme ve kalkınmanın özgürlük ile doğrudan ilişkili olduğu sonucu teyit edilmiştir. Kur'an semavi olsun, olmasın hepsine din demiştir. O halde her inanç yaşama hakkına sahiptir. Fakat Kur'an Müslümanlara aklı kullanarak "delil" bulmayı tavsiye etmiştir. Akılcı olması ve delile dayanması dolayısıyladır ki İslam, Allah katında tek hak dindir. Günümüzde dinin özgürlükle icra edilmesinde en temelde iki engel bulunmaktadır. Bunlar; içtimai hayatta karşımıza hala çıkan kölelik kurumu ve bireysel planda kişilerin taassup sahibi olmalarıdır. Köleliğin doğuşundan ilgâsına geçen süreçte göz ardı edilemeyecek müktesebat oluşmuştur. Köleliği gerçekten ortadan kaldırmış toplumlar, ifrat ve tefrit "savrulmalarının" üstesinden gelmiş bireylerden oluşuyorsa mutedil bir anlayışla din özgürlüklerini yaşama-yaşatma alanı yaratılmış demektir.
Abdullâh b. Vehb'in (Ö. 197/813) Kitâbu'l-Ḳader'i – Şekil, içerik ve tarihsel bağlam –
İslam düşüncesinde hicrî II. asırdaki dinî-itikadî tartışmalar kapsamında kader konusu büyük yankı uyandırmıştır. Bu mesele etrafında farklı kelamî argümanlar meydana getirilmiştir. Kelam, makâlat, felsefe alanlarında da rağbet gören kader ve insan fiillerinde özgürlük meselesi, hadis edebiyatında da yerini almıştır. Bu alanda kader rivayetleri, bir polemik literatürü olarak belirmiş ve ashâb'ul-hadisin itikadî ve fikrî sınırları içerisinde iman esasları arasında mutlaka savunulması gereken bir unsur haline gelmiştir. Sözü edilen polemik literatürünün içerisinde konumlandırılabilecek ʿAbdullâh b. Vehb'in Kitâbu'l-Ḳader 'i, hicrî II. asırda ehl-i hadisin kader konusundaki siyasî ve itikadî imajını aktarmasından ve kader hakkında ulaşılan en erken materyallerden sayılmasından dolayı mevsuk bir tarihî doküman değerini haizdir. Bu tezde, İslam düşüncesinde kader tartışmalarının ortaya çıkışındaki ilmî ve tarihsel bağlam araştırıldıktan sonra, Kitâbu'l-Ḳader'de bulunan rivayetler, ʿAbdullâh b. Vehb'in hayatı, ilmî bağlantıları, bulunduğu coğrafya ve yaşadığı siyasî zemin dikkate alınarak, hadis ilminin teknikleri çerçevesinde şekil ve muhteva olarak incelenmiştir.
Kâdî Abdülcebbâr'da delâlet teorisi
Bu çalışmada ünlü mu'tezilî kelâmcısı Kâdî Abdülcebbâr'ın lafız-mânâya yönelik dilbilimsel görüşleri ele alınmıştır. Müellif, lafız ve mânâya yaklaşımında kelimelerin cümle içerisinde gerekli şartları taşıması halinde tam bir anlam ifade etmesini delâlet kavramıyla isimlendirmektedir. Ona göre Arap dilinde lafız, sadece harf ve sesten oluşması nedeniyle edebi değere sahip değildir. Kâdî Abdülcebbâr, dilsel tartışmaları ele alırken hareket noktası olarak dilin kökeni meselesini önemsemiştir. Ona göre dilin kökeni insanların toplu uzlaşması neticesi oluşan bir mekanizmadır. Bu nedenle dilin kökeninin ilâhi bir öğretiye dayandığı düşüncesini reddetmektedir. Dildeki lafızların ilk anlamlarının saptanmasında toplumsal uzlaşıyı savunan Kâdî Abdülcebbâr, kelimelerin mecâzlı ya da yeni anlamlar kazanmasını tabii karşılamaktadır. Kâdî Abdülcebbâr'ın dilin kökenini toplumsal uzlaşıya dayandırdığı temel düşüncesini Kur'ân'ın yaratılması, Allah'ın sıfatları, ilâhi kelâmın anlaşılması ve yorumlanması, dilsel kıyas gibi meselelere yaklaşımına bariz bir şekilde yansıdığını görmekteyiz. Sözgelimi ilâhi kelâmın anlaşılması hususunda müteşâbih âyetlerin anlamlarının anlaşılamazlığını kabul etmemektedir. Ona göre Allah'ın kullara anlamı kapalı kalması için bir vahyi göndermesi düşünülemez. Diğer taraftan nesnelerin isimlerinin belirlenmesinde beşerî iradeye bir özgürlük tanıdığı gözlemlenmiştir. Bu konudaki düşüncesi onun dilin kökenine dair yaklaşımını detaylı olarak anlamaktan geçmektedir.
Kuşeyrî'nin Tertibü's-Sülûk ve Sülemî'nin Sülûkü'l-Ârifin eserleri bağlamında sülûk
Tasavvufun erken döneminde, sülûk kavramı, insanın Allah'a yaklaşması ve O'na ulaşması için gerekli ruhsal yolculuğu ifade eder. Araştırmada, tasavvufun erken döneminde sülûk kavramının ortaya çıkışı, gelişimi ve farklı tasavvufi düşünürler tarafından nasıl anlaşıldığı incelenmiştir. Ayrıca, tezde sülûk kavramının insanın Allah'a yaklaşmasındaki önemi ve bu sürecin nasıl gerçekleştirileceği üzerinde durulmuştur. Çalışma kapsamında İslam medeniyetinde tasavvuf eğitimi ve mürid-mürşit ilişkisi ele alınmaktadır. Öncelikle, tarikatlar öncesi dönemde ilim öğrenimi için mürşitlerin varlığına ve onlardan faydalanmaya önem verildiği ancak mürşid-mürid ilişkisinin sistematik olmadığı gibi herhangi bir mürşide bağlanma zorunluluğunun olmadığı belirlenmiştir. Tarikatlar döneminde ise daha sistemli bir anlayış benimsemiştir. Mürid belirli bir mürşide bağlanarak ondan hem manevi hem de ilmi konularda yardım almaya çalışmaktadır. Bu bağlılık, mürşidin kendisine duyulan güvenin bir ifadesi olarak görülmektedir. İslam coğrafyasında bir öğreticinin gereğinin yanında, din eğitimi ve tasavvuf faaliyetlerinin yürütülmesinde, Sûfî evleri, camiler, ribatlar, hankâhlar, medreseler ve tekkeler gibi kurumlar kullanılmıştır. Erken dönemde bu mekanlar genel itibari ile benzer işlevler görmüş, başlangıçta farklı amaçlarla kurulmuş olsa da sonuçta hepsi Sûfîlerin bulunduğu tasavvufi eğitim merkezlerine dönüşmüştür. Zamanla da tekke ismiyle anılmaya başlamışlardır. Tekkeler, özellikle tarikatların yaygınlaşmasıyla önem kazanmış ve tasavvufi hayatın merkezi haline gelmiştir. Tarikatlar döneminde bir tekkeye gelerek mürşide bağlanan müridin manevi eğitiminde çeşitli yöntemler tercih edilmektedir. Her ne kadar bir sistemleşmeden bahsedilmese de erken dönemde de benzer yöntemlerin kullanıldığı ortaya konulmuştur. Müridin marifete ulaşması için sohbet, soru-cevap, tedric ve yaşayarak öğrenme gibi yöntemler kullanılmıştır. Bu yöntemlerin hangilerinin kullanılacağı ya da ağırlıklarının nasıl olacağı müridin bilgisine, karakterine ve derecesine göre değişiklik göstermiştir. Erken dönem tasavvuf klasikleri göstermektedir ki manevi olgunluk yolunda sadece bir mürşide başvurmak, mekanlara gitmek ya da yöntemlere göre hareket etmek yeterli değildir. Bu yolda insanın nefsi ve şeytan kendisine engel olmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda nefsin kontrol altına alınması, şeytana karşı dikkatli olunması ve Allah'tan korkmak önemli bir yer tutmaktadır. Ayrıca, sülûk sürecinde müridin çeşitli hâllerde bulunduğu da belirlenmiştir. Araştırmada özellikle sülûk sürecinde yaşanan hâlleri olduğu gibi yazılı şekilde anlatması nedeniyle Tertibü's-sülûk'a göre bunların neler olduğu belirlenmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda müridin "gaybet - huzur", "sekr - sahv", "fena - beka", "havf - recâ", "kabz - bast", "heybet - üns", "zevk - şürb", "cem - fark" ve "varid - havatır" gibi hâllerde bulunduğu belirlenmiştir.
İbnü'l-Arabî'nin tasavvuf düşüncesinde kadın
Bu çalışma İbnü'l-Arabî'nin tasavvuf düşüncesinde kadın konusuna yaklaşımını incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde İbnü'l-Arabî düşüncesine yön veren kadınlar tespit edilmiştir. Eserlerinde zikrettiği kadınlar ve zikrettiği kadınların tasavvufî yönleri ortaya konmuştur. Tezin ikinci bölümünde İbnü'l-Arabî düşüncesinde yaratılış ve kadın konusu irdelenmiştir. Tezin üçüncü bölümünde ise İbnü'l-Arabî'nin kadınlar ile ilgili âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflere getirdiği tasavvufî yorumlar ele alınmıştır. Bu noktada "İbnü'l-Arabî'nin tasavvuf düşüncesine yön veren kadınlar kimlerdir?", "İbnü'l-Arabî düşüncesinde Hz. Havvâ nasıl bir yer işgal etmektedir?", "İbnü'l-Arabî düşüncesinde cinsiyet ayrımının ilâhî veya âlemşümul kökeni var mıdır?", "Mânevî terakkiye ulaşmada kadın ile erkek arasında fark var mıdır?", "İbnü'l-Arabî kişinin kemâli ve evlilik arasında nasıl bir bağ kurmuştur?", "İbnü'l-Arabî görüşlerini ortaya koyarken kadını sembolünü kullanmış mıdır?" gibi sorulara İbnü'l-Arabî'nin sunduğu yaklaşım ve çözümlemeler tespit edilmeye çalışılmıştır. İbnü'l-Arabî'nin bu konudaki görüşleri eserlerinden kendi kavramlarıyla değerlendirilerek önce analiz, sonra sentez yapılarak açıklanmıştır. Tez çalışmasının neticesinde İbnü'l-Arabî'nin kadınlara dair özgün görüşlere sahip düşünür olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kavramlar: Tasavvuf, İbnü'l-Arabî, Kadın, Câmiʻu'l-ezdâd, Ontolojik Dişilik, Metafizik.
Zekeriyyâ Kandehlevî'nin hadis ilmindeki yeri, Fedâil-i A'mâl'i ve toplumsal etkisi (Tebliğ cemaati özelinde)
Amel meselesi dinimizin en önemli meselelerindendir. Kur'ân'ı Kerîm insanlığı imana ve sâlih amele çağırmış, sâlih ameli iman ile birlikte en üstün değer olarak sunmuştur. İslâm dininin en önemli gayelerinden birisi müntesibi olan Müslümanlara imanla birlikte iyi davranışlar kazandırmaktır. Nitekim Kur'ân'da peygamberler sâlih kişiler olarak örnek gösterilmiştir. Son elçi Hz. Muhammed (s.a.v.) de bütün insanlığa gönderilmiş örnek bir şahsiyet olarak bu davranışların hayata nasıl tatbik edileceğini göstermiştir. Hz. Peygamberin amel-i sâlihe teşvik eden âyetleri destekler mahiyette çok defa amellerin en faziletli, en mükemmel ve en sevimli olanlarını tayin etmek amacıyla farklı ortamlarda farklı kişilere birçok tavsiyelerde bulunduğunu görmekteyiz. Onun bu tür tavsiyelerini ihtiva eden hadisleri daha sonra sahâbe dilinde terğîb ve terhîb kavramıyla anlatılmaya başlanmıştır. Tasnif döneminde ise yalnızca bu kavramın kapsam alanına giren hadislerin cemedilmesiyle birlikte ortaya çıkan yeni hadis eserlerine "et-Terğîb ve't-Terhîb" adı verilmiştir. Amellerin faziletine dair hadisleri bir araya getiren "Fedâ'îlü'l-A'mâl" ismini taşıyan eserler de genel olarak terğîb ve terhîb başlığı altında ele alınmıştır. İslâm geleneğinde birçok alanda oldukça etkin rol oynayan "Fedâil" ve (Fedâilu'l-A'mâl) "Amellerin faziletleri" günümüzde bir cemaatin en temel kaynağı olması yanında en temel esası da olmuştur. Bu cemaat çalışmamızda ele alacağımız Zekeriyyâ Kandehlevî'nin (1898-1982) Fedâ'îl-i A'mâl adlı eserini temel alan, dünya çapında aktif bir rol üstlenen Tebliğ Cemaati'dir. Bu çalışma esasen Zekeriyyâ Kandehlevî'nin (1898-1982) Fedâ'îl-i A'mâl adlı eserini ve toplumsal etkisini Tebliğ Cemaati'nin faaliyetleriyle birlikte incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmamız bir giriş, dört ana bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Birinci bölüm Zekeriyyâ Kandehlevî'nin hayatı ve ilmî şahsiyetine ayrılmış olup, burada Kandehlevî'nin yaşadığı dönemin siyasi-sosyal ve ilmî-kültürel durumu, ismi-nesebi, doğumu-ailesi ve yetiştiği çevresi ele alınacaktır. Kandehlevî'nin ilmî şahsiyetiyle ilgili başlıkta ise onun tahsili, ilmî ve tebliğ seyahetleri, eserleri ve İslâmî ilimlerdeki yeri hakkında tespitlerde bulunulacaktır. İkinci bölümde Kandehlevî'nin hadis ilmindeki yeri özellikle onun hadis şerhçiliğinden hareketle tespit edilecek ve ardından Tebliğ Cemaati ve gelişiminde Kandehlevî'nin ve Fedâ'il-i A'mâl'inin önemine tahsis edilen üçüncü bölüme geçilecektir. Dördüncü bölümde Fedâ'il-i A'mâl'in toplumsal etkisi Tebliğ Cemaati'nin dinî davet faaliyetleri özelinde ortaya konulacaktır. Sonuç kısmında ise Kandehlevî'nin İslâm ilimlerindeki yeri, hadisçiliği ve Fedâ'il-i A'mâl'inin özellikleri genel bir değerlendirmeye tabi tutulacaktır. Buna ilave olarak eserin toplum üzerindeki etkisine de Tebliğ Cemaati çerçevesinde temas edilecektir.
Temel hadis kaynaklarında Hz. Peygamber'e salât ve selâm getirmeyle ilgili rivâyetlerin isnâd ve metin yönünden incelenmesi
Allah Teâlâ "Allah ve melekleri peygambere salât ediyorlar; ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm okuyun" buyurarak bütün inananları Allah Rasulü'ne salât-ü selâm getirmeye davet etmiştir. Hangi lafızlarla ve nasıl bir keyfiyette ifa edileceği belli olan salavât emrine müminler hızlıca ittiba etmiştir. Hayatının birçok noktasında bu emri ifa etmişler ve bu emre sımsıkı sarılmışlardır. Hakkında başta ayet ve birçok rivâyet bulunan salât emriyle ilgili Kütüb'ü Tıs'a'daki bütün rivayetleri inceleyip en sahih rivayeti tespit etme gayretinde olduk. Topladığımız bu rivayetlerden hareketle salavât emrinin en doğru nasıl anlaşılması gerektiği sorusunun da yanıtını bir nebze olsun almış olduk. Konuyla ilgili yapılmış birçok çalışma da geçmişten günümüze bir çok alimin bu konu üzerinde detaylıca durup ilgilendiğini bizlere göstermektedir. Çalışmamız 3 bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde ilk dönem mu'cemleri üzerinden salât ve selâm kelimesinin etimolojik tahlilini yapıp lugavi ve şer'i manalarını tespit etmeye çalıştık. Daha sonra salavâtın hadis referanslı Salli Bârik duaları diye meşhur en güvenilir kullanımı üzerinde durup bu dualarla alakalı meselelere değindik. İkinci bölümü salvatla ilgili rivayetlerin tespit ve değerlendirmesine ayırıp bölümün sonuna topladığımız rivayetlere kolay ulaşmak adına tablolaştırdık. Üçüncü ve son bölümde ise salâtın anlamlarıyla ilgili süregelen tartışmalara detaya girmeden değindik. Konuyla ilgili yüksek lisans ve doktora tezlerini dikkate alıp hakkında yapılan değerlendirmeleri aktardık.
Çeviribilim ve Almanca Kur'an çevirileri
Çalışma, giriş, iki bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş bölümü, Çeviribilim ve Almanca Kur'an Çevirileri konusunun öneminin ve bu çalışmanın yöntem ve sınırlarının, ayrıca istifade edilen kaynakların genel bir değerlendirmesini içermektedir. Birinci bölüm; çalışmanın konusu olan Çeviribilim tanımını, tarihçesini, usullerini ve sorunlarını, Almanya'da Dilbilim ve Çeviribilim üzerine yaklaşımları ve görüşleri ihtiva etmektedir. Ayrıca bu bölümde farklı görüşler değerlendirilerek Kur'an-ı Kerim için en etkili çeviri yöntemlerini oluşturabilmek gayesiyle, görüşleri uzlaştırma veya bir kaçını diğerlerine tercih etme cihetine gidilmiştir. İkinci bölüm ise; Kur'an-ı Kerim'in seçilen bazı Almanca Çevirilerini, tarihçesini, usullerini ve sorunlarını, Kur'an-ı Kerim'in seçilen bazı Almanca Çeviri Metin Örneklerinin Çeviribilim Açısından Değerlendirilmesini, Almanca Yeni Bir Kur'an Çevirisine Katkıyı içermektedir. Kur'an-ı Kerim'in seçilen bazı Almanca Çeviri Metin Örneklerinde Çeviribilim ve Kur'an Tefsir Usulü açısından tespit edilen hatalar ve bu hataların doğru şekli verilmiştir. Hülasa; yeni yapılacak Almanca Kur'an Çevirilerine ve Kur'an-ı Kerim'in Türkçe başta olmak üzere diğer bütün dünya dillerine olan çevirilerine yeni bir yöntem geliştirme çabası denenmiştir. Böylelikle; Kur'an Tarihi, Kur'an İlimleri ve Tefsir Tarihi'nin cem'i ile teşekkül etmiş olan Kur'an Tefsir Usul'ünün temel kuralları kaynaklı bir Kur'an Çeviri Usulü geliştirilmesine, benimsenmesine katkı çabasına girilmiştir. Kur'an Çevirilerinde Etkili Çeviribilim Usulü olarak, tefsiri, süreç odaklı, iletişimsel, işlevsel, edimbilimsel ve açıklamalı bir Kur'an-ı Kerim Çeviri Usulü önerilmiştir.