
603
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Hayvan imgeleriyle görsel anlatılar
Hayvan İmgeleriyle Görsel Anlatılar başlıklı bu tez çalışmasında, öncelikle tarihsel süreçte insan ve hayvan arasındaki etkileşime dair dönemsel araştırma yapılmıştır. İnsanın, hayvan üzerindeki tahakkümü ile başlayan sürecin, düşünce tarihine yön veren düşünürlerin fikirleriyle ne şekilde değişime uğradığı detaylı bir literatür taraması yapılarak incelenmiştir. İnsan ve hayvan kavramı, sanat tarihsel sürecin yazınsal ve görsel yapıtlarıyla birlikte incelenerek ifade edilmiştir. Medeniyetler döneminde hayvan imgesinin kullanımına dair görseller sonrasında Rönesans ile ön plana çıkan insan faktörünün, hayvana bakış açısını ne şekilde değiştirdiği araştırılmıştır. Sanatçılar açısından çok yönlü açılımların yaşandığı 19. yüzyılda öne çıkan eserlerdeki hayvan imgesinin kullanımına dair örnekler, 20.yüzyıl eserleriyle karşılaştırmalı olarak, dönemin koşulları ve sanatçıların manifestolarıyla beraber değerlendirilmiştir. Sanatta hayvan imgesinin kullanımı mağara resimlerinden günümüze devam eden bir olgudur. Sanatçıların eserlerinde insan hakları, feminizm, mitolojik unsurlar, doğal yaşamın korunması, siyaset, felsefe, hayvan hakları, ekoloji gibi çok yönlü anlatımlarda hayvan imgesi kullanılmaktadır. Bu bağlamda günümüz sanat eserlerinde hayvan ve imgesinin farklı bağlamlarda kullanımı detaylı olarak araştırılmış, konu ile alakalı görsel ve literatür taraması yapılarak metne dahil edilmiştir. Tez metninin son bölümünde yazı imgesi ile biçimlendirilmiş eserler, konuya ilişkin bakış açısıyla örneklendirilerek, ifade edilmiştir.
Hibrit yaratık temsilleri ve çağdaş uygulamalar
Bu tez, farklı kültür ve dönemlerde gözlemlenen hibrit yaratık temsillerinin evrimini derinlemesine incelemektedir. Gerçek ve fantastik unsurların birleşimi olan ve çeşitli hayvan özelliklerinin bir araya gelmesiyle oluşan hibrit yaratıklar, kültürel ve simgesel anlamda hem gerçekliği hem de sanat yaratım süreçlerini kapsayan zengin bir metafor alanı oluşturmaktadırlar. Çalışma, tarih sürecinde bu hibrit yaratıkların mitoloji, ritüel ve inançların gizemli kahramanları olarak nasıl ortaya çıktığını ve şekillendiğini araştırmaktadır. Tez kapsamında, bu yaratıkların sanatsal ifadelerde iç ve dış dünya arasında nasıl bir köprü kurduğuna ve insanın temel içsel duygularına nasıl hitap ettiğine odaklanılmaktadır. Yaratık temsilleri, mağara duvar resimlerinden heykelciklere, ritüel maskelerinden mitolojik anlatılara kadar geniş bir yelpazede kendini göstermektedir. Bu temsiller üzerinde gerçekleşen değişimlerin, insanın 'öteki' ve doğayla olan ilişkisiyle bağlantılı olduğu görülmektedir. Hibrit yaratıkların anlatı ve görsel temsillerindeki rolleri ve işlevlerinin, bireyin doğa hiyerarşisinde kendini nasıl konumlandırdığıyla da doğrudan ilişkili olduğu gözlemlenmiştir. Tez kapsamında yapılan araştırmalar, hibrit yaratıkların insan düşüncesindeki yerini anlamaya yardımcı olacaktır. Hibrit yaratık temsillerin farklı bağlamlarda nasıl yeniden yorumlandığı, bu imgelerin çağdaş sanatın iç dinamiklerinde nasıl yeniden şekillenebileceği ve toplumsal algılara nasıl yeni anlamlar katılabileceği sunulmaktadır. Anahtar sözcükler: hibrit, hayvan, yaratık, canavar, İlk Çağ, Orta Çağ, Antik Çağ, mağara resimleri, sembolizm, otoportre.
Hissizleşme-etleşme üzerine görsel çözümlemeler
Bireysel ve toplumsal, duygusal ve psikolojik değişimler, insan kişiliğinin oluşumunda etkileşim içindedir. Bu değişimler, kişinin kendini ve çevresini algılayış biçimini, tepkilerini ve davranışlarını şekillendirir. Toplumsal etkileşimler ve bireysel deneyimler, kişinin duygusal dünyasında izler bırakır ve bu izler, zamanla psikolojik yapının temel taşlarını oluşturur. Dolayısıyla, kişilik gelişimi hem içsel hem de dışsal dinamiklerin bir araya gelmesiyle şekillenen karmaşık bir süreçtir. Duygunun bireysel, toplumsal ve sanatsal yaşantıda yer almadığı bir alan bulmak neredeyse olanaksızdır. Günlük yaşamdan sanat eserlerine kadar her alanda duyguların izlerini görmek mümkündür. Duygular, bireysel kimliğin oluşumunda temel bir rol oynarken, toplumsal ilişkilerin de merkezindedir. Sanat, bu duygusal süreçlerin yoğun ve etkileyici bir şekilde ifade bulduğu bir alandır. Sanat eserleri hem sanatçının hem de izleyicinin duygusal dünyasında etkiler yaratır ve bu etkiler, toplumsal bellekte kalıcı izler bırakır. Ancak modern toplumda yaşanan hızlı değişimler ve yoğun stres, bireylerin duygusal dünyasında hissizleşmeye yol açabilir. Hissizleşme, bireylerin duygularını bastırma veya ifade etmekte zorlanma durumu olarak tanımlanabilir. Hissizleşme, travmatik deneyimlerle başa çıkma mekanizması olarak ortaya çıkabilir ve bu süreçte duygusal ifadeler zayıflar. Toplumda artan izolasyon, çocukluktan gelen travmalar ve yüzeysel ilişkiler, duygusal derinlikten yoksun bir yaşam tarzını beraberinde getirebilir. Bu durum, yalnızlık, güvensizlik, duyarsızlık ve belirsizlik gibi duyguların doldurduğu büyük bir boşluk yaratır. Bu duyguların bir araya gelmesi, bireyin kendi kimliğini ve bütünlüğünü kaybetmesine neden olur.
Haricilerin kutsallığı
Bu tezin amacı "kutsal" ve "harici" kavramlarına sosyolojik ve psikolojik temeller üzerinden yaklaşarak yeni bir kutsal kavramının mümkün olup olmadığı sorusuna cevap aramak ve bu iki kavramı sanat üzerinden yeni bir zeminde incelemektir. Bu tezde kutsal ve harici kavramları arasındaki gerilime odaklanılmıştır. Araştırma süresince kutsal ve harici arasında kurulan yeni bağlantılar ile birlikte dogmatik kutsallığa alternatif bir alan arama hedeflenmiştir. Kutsal, dinlerin temelinde yer alır ve üzerine titrenilen, korunması gereken ahlaki toplumsal ve dinsel değerleri ifade eden nesne, mekan ve davranış biçimleri gibi fenomenler üzerinden ifade edilir. Harici ise, Becker'in toplumun dışında gördüğü bir grup insana tekabül eder. Hariciler, toplumsal ve kültürel normların dışında kalmaları bakımından kutsal ile zıt görülebilecek bir konumdadır. Yapılan araştırmalarda haricinin oluşumunun ben ve öteki kavramı ile doğrudan ilişkili olduğu gözlemlenmiştir. Bu yüzden tez süresince önce ben, benlik, birey olmak gibi meseleler incelenmiş ve sonrasında öznenin dışında kalan öteki kavramı irdelenerek araştırmalara devam edilmiştir. Ardından ötekinin içinde bulunan haricilere odaklanılarak, araştırmaların yönü harici ve kutsalın benzerliklerine ve zıtlıklarına doğru çevrilmiştir. Tüm bu bilgiler sonucunda, tez kapsamında kutsallık yeni bir çerçeve içerisinde değerlendirilmiş ve "bireysel kutsal" fikri ortaya atılmıştır. Ortaya çıkan bireysel kutsal ile birlikte, öteki benlik ve harici olma durumlarının sanattaki yansımalarına odaklanılarak resimler üretilmiştir. Anahtar sözcükler: Sanat, resim, öteki, harici, kutsal, kimlik, kadın
Kusurlu bedenin sanatsal dönüşümü
İnsanlar yaşamları boyunca, farklı zaman dilimlerinde bedensel görünümleri üzerinden şiddet ve zorbalıklara maruz kalabilir. Benzer bir şekilde deneyimlediğim bu zorbalık ve şiddet unsurları, bireysel sanat pratiğim şekillenmesinde önemli bir etken olmuştur. Yaşadığım bu durum; bedenimin bir öteki beden olarak tanımlanabilir olduğunu öne sürmektedir. Bedenimin toplum içinde öteki olarak konumlanması ve otoritelerce şekillendirilmesi gereken bir nesne olma problemi, tezin genel çerçevesini oluşturmaktadır. Yapılan araştırmada ve üretilen işlerde öteki olma hali üzerinden ele alınan beden, abject ve kusurlu olma durumları ile ilişkilendirilmiştir. Bu tez bağlamında, otoriter yapıların norm dışı olarak kabul ettiği, üzerinde tahakküm kurduğu kadın ve hayvan bedeninin sanatta ve gündelik hayatta nasıl konumlandığı incelenmiş, diğer sanatçıların bu konuya olan yaklaşımları irdelenmiş ve bu bağlamda sanatsal üretimler yapılmıştır.
İşlevsiz nesne
Sanat üretiminin nesne, bellek ve kurmaca arasındaki ilişkiyle iç içe olduğu düşüncesi bu tezin temelini oluşturmaktadır. Bu bağlamda sanatçıların bu üç kavram etrafında şekillenen üretim süreçleri, tezin kapsamını oluşturur. Sanatçılar yüzyıllar boyunca yapıtları ile bireysel ve kolektif bellek üretmektedirler. Bu açıdan sanat nesnesi, zaman ve mekân gibi bulunduğu bağlam içinde şekillenen bir tür bellektir. Bu belleğin oluşmasında nesnenin rolü büyüktür. Nesne, bir temsil olarak sanatın alanına dahil olduğunda işlevinden arınır. Sanatçılar işlevinden arınan nesneyi farklı bağlamlarda kullanarak kendi gerçeklik mekânlarını yaratırlar. Bu mekân, sanatçının çok çeşitli yaşam katmanlarını içeren bir alandır. Bu açıdan bakıldığında sanat eserini deneyimleyen kişi, öznel bir hayale ortak olur. Bu öznel hayalin deneyimlenmesindeki en büyük etken sanat eserindeki metafor ve şiirsel dilin varlığıdır. Dolayısıyla bir mekân olarak sanat nesnesinde gerçek ve kurmaca iç içedir.
Sıradanlığın sınırlarında ilişkisel sanat
Yaşam, ölümle var olabilir. Sanat ise, ölüm gibi yaşamda anlamını bulur. İlişkisel sanat gündelik ve sıradan olanın ölümüne karşın, yaşamda zamanın ve anın ruhunu fotoğraflayan, farklı deneyimler yaşamamızı sağlayan sanat yapıtlarıdır. Bu yapıtlar, sadece biçimlerde değil, keşfedilen ve deneyimlenen duygularda yaşamaktadır. Bu ilişkisellikte, duygular bizleri bir karşılaşmaya ve diyaloğa davet eder. Sanatın sezgiselliği, fikirle vücut bularak sıradanlıkları aşarken, hayatta çözümleyemediğimiz bazı şeyleri şeffaflaştırarak gerçek kılar, ya da yalanlar. Birbirimizi tanımak, başka hayatlar ve duygular keşfetmek, yeni hikâyelere dâhil olmak ve sanatın gerçekliğinde buluşmak ilişkisel sanatla mümkün olabilir. İnsan; ortamın, kültürün, iktidarın, ailenin, dönemin ruhunun değiştirdiği, aynı zamanda mahremiyet sınırları yaratan, ölçülü ve pratik ilişki modelleri geliştirmeye itilen toplumsal bütünün bir üyesidir. Bu araştırmanın amacı, yaşamın sınırlarında ki sıradanlıkta, sanat yapma pratikleriyle yeni duygular ve yeni durumlar yaratmayı konu edinirken, ilişkiselliği ve mekânları eşzamanlı olarak günümüz sanatında irdelemek ve sorgulamaktır. Öncelikle; ilişkisel sanat "buluşmalar" ve "karşılaşmalar" olarak iki ayrı grupta incelenmiş olup, ikinci bölümde sanatçı ve katılımcıların mekânla kurduğu diyalog, gündelik ve sıradan olanın içinde incelenmeye çalışılmıştır. Pierre Bourdieu ilişkiselliği ve Nicolas Bourriaud'nun öne sürdüğü ilişkisel estetik kavramını, korona virüs sürecindeki günlük yaşam pratiklerimizi ve mekanlarını irdeleyerek, kuramsal bir düşünce oluşturmanın yanı sıra, sanatın, sıradanlıkları dönüştürmek için yarattığı izin belgelerini kullanan sanatçıların yapıtları, tez araştırma sürecinde ürettiğim çalışmalarla birlikte ele alınmıştır.
Bellek ve yeniden inşa: Şimdi ve burada
Günümüz sanatında bellek kavramı, bireysel kimlik arayışlarını biçimlendiren unsurların başında gelmektedir. Sanat aracılığıyla bellekte değişip dönüşen geçmiş deneyimlerimiz, bugünde yeni bir okuma sunmaktadırlar. Bu çalışmanın amacı, var olduğumuz sürece canlı kalan bellek kavramının süreçlerini irdelerken, aynı zamanda zihnimizin gizil odalarını keşfettikçe ortaya çıkan farklı anlatım biçimlerini sorgulamaktır. Çalışmanın birinci bölümünde geçmiş zaman kavramı bir arayış biçimi olarak incelenmiş, zihnimizin mahremiyet alanı olan belleğin depolama ve yeniden inşa etme rolü bağlamında kavranmaya çalışılmıştır. Bellek aracılığıyla üretilen sanat eserinin; deneyimler, dramatik bağlantılar, tarihsel ve toplumsal belirleyicilerle ilişkileri kurularak yeni verilere ulaşılmaya çalışılmıştır. Nostalji olanaklarının algılanan geçmiş imgesi üzerindeki diyaloğu sorgulanıp, biçime dönüşen üslubu tartışmaya açılmış; anımsamanın bireysel ve kolektif deneyim süreçleri, felsefi yansımaları ve psikolojik etmenleri sorgulanmıştır. İkinci bölümde ise şimdi ve burada duyumsanan ve ifadeye ihtiyaç duyan imgenin mekandan ayrı düşünülemeyen yapısı ve anımsamanın kaçınılmaz biçimi olan unutma eylemi farklı bakış açıları ve yapıt örnekleri bağlamında kavramsal bir çerçevede incelenmiştir. Tüm bu araştırmalar doğrultusunda üretilen çalışmalar imge-mekan-zaman bağlamında sorgulanmaya açılmıştır.
Bireysel ve toplumsal anılar bağlamında resimde metafizik mekân
Bu çalışmada, resimde metafizik mekân konusu incelenmiştir. Olaylar, hikâyeler, mitolojiler, efsaneler ve anılar insanlık tarihinin başlangıcından günümüze kadar resim sanatında işlenen konulardır. Sanat tarihsel süreç boyunca mekânı ifade etme çabaları sürmüş, bu süreçte perspektif bulunmuş ve bu sayede olayın gerçekliğinin insan zihninde canlanabilmesi üzerinde durulmuştur. Çoğu zaman sanatçının olayları, felsefi görüşleri ve anıları gösterirken mekânı gerçeklik açısından yazınsal bir dile yakın betimlendiği gözlemlenmiştir. Bu çerçevede resimde metafizik mekân, kavram ve görsel imge olarak bireysel veya toplumsal olayları, konu itibariyle tercih edilen kurgu çerçevesinde izleyiciye aktaran başat eleman olarak ele alınmıştır. Metinde, kavram olarak metafizik ve De Chirico resminde metafizik mekânı ele veren geometri, mimari, perspektif, ışık vb. gibi unsurlar incelenmiştir. Son bölümde tez sürecinde üretilen uygulamalara yer verilmiştir. Yakın geçmişten uzak geçmişe doğru olay ve anılar seçilmiş ve seçilen bu olay ve anılar, özgün bir dil yaratma kaygısıyla, ışık ve gölge etkileri de dikkate alınarak metafizik mekân bağlamında resmedilmiştir.
Semiha Berksoy'un figürlerinde kimlik arayışı
Semiha Berksoy neredeyse bir asır dolu dolu geçen sanat yaşamıyla modern ve çağdaş Türk sanatının en önemli isimlerinden birisidir. Türkiye'nin ilk kadın opera sanatçısı olmasının yanı sıra tiyatro, edebiyat, sinema ve görsel sanat gibi farklı disiplinlerde de pek çok işe imza atmıştır. Tüm disiplinleri birbirine bağlayan gesamkunstwerk (tümel sanat) felsefesiyle sanat yapmıştır. Görsel sanatlarda hiçbir sanat topluluğuna ve akıma ait olmadan kendi yörüngesinde, üslup sorunu çekmeden, sanatın merkezine kendini alarak özgün bir üretim dili geliştirmiştir. Buradan hareketle tematik ve kategorik bir incelemenin yolunu açacak ortak imgeler kullanmıştır. Semiha Berksoy'un resimlerindeki imgelerin kaynağını anlamak ve bunların kullanımını değerlendirmek için eserlerin dışına çıkmak, anlam dünyasına girmek gerekmektedir. Zira kendi kişisel hayatından taşan imgelerin kaynağı anlaşıldığında portre ve otoportelerindeki anlamlar bulunmuş olur. Bu çalışmada resimlerin incelemesi yapılırken yanlış veya öznel saptamalara gidilmemesi ve imgelerin doğru kaynağına ulaşmak adına sanatçının biyografisi referans alınarak "sanatçıya dönük eleştiri" metodundan yararlanılmıştır. Sanatçının ailesine, yaşadığı yerlere, yakın çevresine ve onu besleyen tüm yaşam detaylarına dair detaylı bir okuma yapılarak bu kaynaklar çeşitlendirilmiştir. Ressam kimliğini bilimsel bir biçimde ortaya koymak adına sanatçının hayatı ve diğer sanat dallarındaki kariyeri de farklı başlıklar altında incelenmiştir.
1960 sonrası sanatta resim-seramik birlikteliğinde melezleşme
"Melezlik" kavramı Latince'de "hibrida" kökünden gelmesi ile bilinmektedir. Karşılığı ise iki farklı türün birleşmesiyle oluşan yeni bir tür için kullanılmaktadır. Daha çok Biyoloji biliminde kullanılan "Melezlik" kavramı zamanla farklı alanlarda da yer bulmuştur. Nitekim bunun en önemli örneği özellikle 1960 ve daha sonraki yıllarda melez kelimesinin plastik sanatlarda yer bulması olmuştur. Melezliğin modern sanat döneminde Kübizm sanat akımında kullanımı "bilinçsiz melez sanat" olarak görünse de 1960 yıllarından günümüze yoğun bir şekilde sanat örneklerinde karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu melez oluşum plastik sanatlardan özellikle seramik ve resim birlikteliğinin olduğu örneklerde görülmektedir. Bu araştırmada da "melezlik" kavramın bu boyutu incelenmiştir. 1960 sonrası sanat eğilimleri incelenerek melez kapsamındaki örnekleri incelenmiştir. Resim-seramik veya seramik-resim disiplinlerinin kendine özgü olan sanat formlarının, anlatım ve tema, malzeme ve teknik gibi unsurlarının nasıl bir melez anlatım biçimi oluşturduğu örnek çalışmalar üzerinde irdelenmiştir. Ulusal ve uluslararası güncel sanatçılar tespit edilerek bu sanatçılardan birkaçının melez sanat anlayışını yansıtan eserleri analiz edilmiştir. Bunun yanı sıra literatür taraması yoluyla yazılı ve görsel kaynaklardan yararlanılarak ele alınan yabancı ve Türk sanatçıların eserleri, melezlik kapsamında değerlendirilerek güncel sanattaki yansımaları incelenmiştir. Bunlara ek olarak tez çalışması kapsamında kişisel uygulamalardan birkaç tane örnek çalışma oluşturulmuştur. Oluşturulan bu çalışmaların resim ve seramik dallarının malzeme ve tekniklerinin harmanlanması sonucu meydana gelen melez olgu irdelenmiştir.
Modernizmden postmodernizme görsel sanatlarda kent formu ve kentleşme sorunsalı
Bu araştırma, moderniteden postmoderniteye geçişi görsel olarak ele alarak formda meydana gelen değişimlere ve kentleşme sorunsalına dikkat çekmektedir. Postmodernizm, globalleşme sürecinde bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle yeniden düzenlenen kentsel yapılara kendi kimliğinin damgasını vurmuştur. Bu bağlamda modernizm ve postmodernizm ile gelişen kentleşmenin kentsel mekâna yansımaları, konunun ana temasını oluşturmaktadır. Kentlerde yaşayan insanlar, hızlı kentleşmenin yol açtığı sorunlar dolayısıyla zihinsel ve fiziksel yıpranma yaşamakta ve bu tür sorunların ele alınması sorgulanmaktadır. Kentlerin insan yaşamını sosyolojik, psikolojik, sağlık ve ekonomik olarak etkilediğini ve bu sorunların farklı mecralarda tartışıldığı görülmektedir. Son zamanlarda görsel sanatlarda da tartışılan bu konular farklı sanat dallarında da yorumlanmaya başlamıştır. Bundan dolayı konunun güncel hayata yakın olması nedeniyle kent konusu verilen çerçeve içinde incelenmiş ve sanat öğeleriyle tartışılmış, yorumlanmış ve sanatsal öğelerle modernizmden postmodernizme birçok sanatçı kent yaşamını ve kenti birçok farklı açılardan ele alarak tuvallerine yansıtmışlar. Kent yaşamını resmeden sanatçılar, eserlerinde genellikle çarpıcı renkler, soyut formlar ve dinamik kompozisyonlar kullanarak kentlerin enerji dolu, ancak bir o kadar da kaotik atmosferini yansıtmaktadır. Bu eserler, modern ve post-modern kentlerin hem estetik hem de toplumsal açıdan eleştirisini sunarken, izleyicilere de kent yaşamı üzerine düşünme fırsatı vermektedir. Bu sayede hızlı kentleşmenin yarattığı sorunlar, melankoli, karmaşıklık, yabancılaşma, kirlilik resimsel olarak ifade edilmeye ve farkındalık yaratılmaya çalışılmıştır.
Modern resim sanatında renk kullanımının işlevselleştirilmesi
Bu çalışma, modern resim sanatında rengin kullanımının nasıl işlevselleştirildiğini, kapsamlı bir şekilde incelemektedir. Çalışma; rengin tarihsel yolculuğundan başlayarak, Gotik dönemden Sembolizm' e kadar olan sanat akımlarında rengin nasıl kullanıldığını özetlemektedir. Bu dönemlerde renk, çoğunlukla estetik ve sembolik anlamlar taşımış, sanatsal kompozisyonların bir unsuru olarak kullanılmıştır; ancak, modern sanatın asıl dönüm noktası olarak değerlendirilen Empresyonizm ile birlikte renk, yalnızca görsel bir unsur olmanın ötesine geçerek, sanatçının içsel dünyalarını ve anlık izlenimlerini aktaran merkezi bir ifade aracına dönüşmüştür. Empresyonizm, bu bağlamda modern sanatın çıkış noktası olarak değerlendirilmiş olup, tezde en önemli akım olarak öne çıkarılmıştır. Empresyonizm ile başlayan bu dönüşüm; Neo Empresyonizm, Post Empresyonizm, Fovizm, Ekspresyonizm, Kübizm, Suprematizm, Pop Art, Op Art ve diğer önemli akımlarla devam etmiş ve bu akımlar, renk kullanımına yeni teknikler ve farklı yorumlar katarak sanata yeni bir boyut kazandırmışlardır. Neo Empresyonizm, renkleri küçük dokunuşlar halinde uygulayarak optik karışımlar yaratırken; Post Empresyonizm sanatçıları, renkleri duygusal ve kişisel ifadeleri için yoğun bir şekilde kullanmışlardır. Fovizm, renkleri abartılı ve özgür bir biçimde kullanarak duygusal etki yaratırken; Ekspresyonizm, renkleri psikolojik durumları ifade etmek için çarpıcı tonlarda uygulamıştır. Kübizm' de renkler, form ve yapının analiziyle kullanılarak mekân algısını değiştirken; Suprematizm' de ise renkler, minimal ve soyut biçimlerle saf bir şekilde kullanılmıştır. Pop Art, parlak renklerle popüler kültür ve tüketim imgelerini vurgularken; Op Art, renkleri optik illüzyonlar yaratmak için kullanmıştır. Bu akımlar; farklı teknikler, özgür ve içsel ifadeler açısından modern sanatın evriminde renk kullanımının vazgeçilmezliğini ortaya koymuştur. Bu çalışma; belirtilen sanat akımları ve renk ile ilgili yayımlanmış makaleler, kitaplar, tezler ve internet kaynakları araştırılarak ilgili kısımlardan yararlanılmış olup, ayrıntılı bir analiz süreci sonucunda elde edilen veriler derlenerek oluşturulmuştur.
1960 tarihinden günümüze sanat hareketlerinde atık nesnenin kullanımı
İçinde bulunduğumuz tüketim toplumunda her türlü malzeme, hızla tüketilerek işlevini yitirmekte ve atık niteliği kazanmaktadır. "1960 Tarihinden Günümüze Sanat Hareketlerinde Atık Nesnenin Kullanımı" başlıklı bu araştırmada, işlevsel değerini yitirmiş materyallerin çağdaş sanat üretiminde nasıl değerlendirildiğini irdeleyerek, sanat ile malzeme arasındaki ilişkiye odaklanmaktadır. Araştırma kapsamında, 20. yüzyılın başlarında Kübizm Akımı'yla birlikte sanat alanında atık malzeme kullanımının ortaya çıktığı görülmektedir. Ayrıca, 1960 sonrası sanat akımları incelenmiş günümüz çağdaş sanat anlayışına kadar olan süreçler kronolojik olarak ele alınmıştır. Atık malzemelerin sanatsal üretimde kullanımı, yalnızca sanatın malzeme, nesne ve medyum anlayışını dönüştürmekle kalmamış; aynı zamanda sanatın tanımsal ve işlevsel sınırlarını da genişletmiştir. Sanat eseri olarak tasarlanmamış birçok nesne, sanatçının yaratıcı müdahalesiyle estetik bir değer kazanarak sanat eseri niteliği taşımaya başlamıştır. Bu dönüşümün izleri, çağdaş sanat pratikleri çerçevesinde incelendiğinde; atık materyallerin yaratım sürecindeki işlevi sanatın tarihsel gelişim süreciyle birlikte şekillenmiştir. Bu doğrultuda, atık malzeme kullanımı, sanat ile günlük yaşam arasındaki geleneksel sınırları ortadan kaldırdığı görülmektedir. Çalışmada ulusal ve uluslararası düzeyde güncel sanatla uğraşı gösteren sanatçılar belirlenmiş; bu sanatçıların atık malzeme kullanımı ile ilgili eserleri yazılı ve görsel kaynaklara dayalı olarak incelenmiştir. Bu bağlamda, atık nesne yalnızca fiziksel bir malzeme olmaktan çıkarılarak, sanatçıların kendilerini ifade ettiği bir araca dönüştürüldüğü anlaşılmıştır. Tezde son olarak konuyla ilgili uygulamaların ele alınış süreçlerini oluşturan kişisel çalışmalara yer verilmiş ve böylelikle tezinin amacı gerçekleştirilmiştir.
Diyarbakır surları
Bu çalışma, Diyarbakır'ın zengin tarihi, fiziki yapısı, surları ve bu surların yıkılıp onarılma süreçleri üzerine detaylı bir inceleme sunmaktadır. Diyarbakır surları, iç kale ve dış kale olarak bilinen iki ana bölüme ayrılmıştır ve bu surların tarih boyunca geçirdiği evrimle birlikte şehre olan katkıları ele alınmıştır. Ayrıca, Diyarbakır adının kökeni ve İslamiyet dönemindeki önemi de bu bağlamda ele alınarak okuyucuya sunulmuştur. Seyyahların gözüyle Diyarbakır, şehrin tarih içindeki önemli anlarını ve kültürel zenginliklerini yansıtan bir perspektifle incelenmiş, özellikle sur imgesinin sanat alanındaki yeri detaylı bir şekilde analiz edilmiş ve yorumlanmıştır. Orta Çağ döneminden günümüze kadar olan süreçte, sur imgesinin sanatsal çalışmalara konu olması ve bu çalışmaların günümüz sanatına olan etkileri üzerinde durulmuştur. Selçuklu, Osmanlı ve İran dönemlerinde yapılan Sur resimleri ve minyatürleri de bu bağlamda incelenmiş ve ifade edilmiştir. Ayrıca, bu tarihi ve kültürel zenginliklerin yansıtılması adına yapılan eserin, kendi içindeki uygulaması ve sanatçının analizi üzerinde durulmuştur. Tuval üzerine yağlı boya ve akrilik boya teknikleri kullanılarak oluşturulan eserler, farklı perspektiflerden ve tekniklerden yararlanılarak Diyarbakır surlarını ve çevresini detaylı bir şekilde yansıtmaktadır. Her bir eser, mimari detaylar, ışık-gölge kullanımı ve renk paletiyle şehrin tarihini, kültürünü ve günlük yaşamını başarıyla aktarmaktadır. Bu çalışma, sanatın gücünü kullanarak Diyarbakır'ın zengin mirasını anlamak ve paylaşmak adına önemli bir katkı sunmaktadır.
İç mekânda kültürel ögeler
Sanat tarihi bağlamında iç mekânda kültürel ögelerle ilgili yapılan araştırmaların sonuçlarına göre, mekân üzerine çeşitli tanımlar yapılmıştır. Bu bağlamda kültürle ilişkilendirilmiş mekânın insan yaşamı üzerindeki etkileri incelenmiş, bireysel ve toplumsal olgular doğrultusunda bıraktığı izlere odaklanılmıştır. Yapılan literatür taraması, mekânın sanatla ilişkilendirilmesi ve dönemsel farklılıklar konusuna odaklanmıştır. Geçmiş ve günümüz arasında bir bağ kurularak, kültürel ögeleri ifade eden nesneler ve yapılar sanat ve mekân bağlamında incelenmiştir. Çalışma, iç mekan kültürü, nesne ve aidiyet kavramlarıyla ilişkilendirilmiş ve bu bağlamda görsel yorumlanmıştır. Biçim, renk, doku ve çigisel formlar kullanılarak yapılan görsel yorumlamalar, sanatsal bir imgelemin ürünüdür. Sanat tarihiyle coğrafya arasında bağlar kurularak, aidiyet kavramının meydana getirdiği ilişki ve gezgin gözlemleri, nesne araştırmalarıyla birleştirilip plastik analizlerle incelenmiştir. Örnek tabloların detaylarına odaklandığımızda, iç mekânın atmosferini yansıtmak amacıyla kullanılan yağlı boya tekniğiyle yapıldığı görülmektedir. Geçmişle bağını koparmadan duygu, ışık, renk, gölge ve biçim kullanılarak iç mekânın yansımaları oluşturulmuştur. Her bir tablo, içinde yaşanmışlıkların izlerini taşıyan nesnelerin, yapıların ve atmosferin sanatsal bir ifadesini sunmaktadır. Örneğin, bir tabloda boğa figürü gücü temsil ederken, diğerinde ise iç mekânın ahşap yapısı ve yaşamın izleri detaylı bir şekilde resmedilmiştir. Renk tonları, dokular ve çizgilerle mekânın duygusal atmosferi başarılı bir şekilde ifade edilmiştir. Her tablo, mekânın geçmişle olan ilişkisini ve kültürel bağını görsel bir hikâyeyle anlatmaktadır. Bu çalışmalar, iç mekânın yaşanmışlıklarını izleyicilere aktarmakla kalmayıp, aynı zamanda sanat tarihinden esinlenerek kültürel ögeleri ve geçmişin etkilerini resim aracılığıyla anlamlı bir şekilde sunmaktadır.
Resim sanatında iç mekânda natürmort
Bu tez, resim sanatında iç mekânda natürmort temalı eserleri inceleyen bir araştırmaya odaklanmaktadır. Natürmortlar, resim sanatının köklü ve etkileyici bir türü olarak öne çıkar ve özellikle 17. yüzyılda Flaman Kuzey Avrupa Rönesansı döneminde iç mekânda natürmortlar büyük bir popülerlik kazanmıştır. Dilimize Fransızca (natüre morte) kelimesinden geçen natürmort, "ölü doğa" anlamına gelmektedir. Çalışma, iç mekânda natürmortların tarihsel ve sanatsal bağlamlarını detaylı bir şekilde araştırarak, bu türün resim sanatındaki derin ve çeşitli rolünü anlamayı amaçlamaktadır. İç mekânda natürmortlar, sanatçıların farklı bakış açıları ve stilistik yaklaşımlarıyla zaman içinde evrilen resim sanatındaki gelişmeleri yansıtarak önemli bir rol oynamıştır. Tezin odak noktası, iç mekânda natürmortların resim sanatındaki rolünün yanı sıra toplumsal, kültürel ve dönemsel bağlamlarını da ele alarak sanatın evrimini geniş bir perspektiften değerlendirmektir. Bu bağlamda, filozof William of Ockham'ın nominalist felsefesi, toplumdaki eğitimli sınıfı doğayı incelemeye yönlendirerek yeni bir düşünce sunmuştur. Toskana'dan ressam Giotto de Bondone, ışık-gölge ve perspektif kullanarak gerçekçilik arayışına girmiş ve sanatta önemli bir dönüşüm başlatmıştır. Romalı Pliny the Elder, "Natural Historia" ansiklopedisinin yazarı olarak, Helenistik dönemde yaşamış ünlü ressam Peiraikos'un çalışmalarını tanımlamıştır. Taddeo Gaddi, dini nesnelerle dolu bir natürmort mekânını iki sütün arasında resmetmiştir, bu da natürmortun farklı temsil biçimlerini gösteren bir örnektir. Roelandt Savery, çiçek resmi türünü oluşturmuş ve Ambrosios Bosschaert gibi diğer sanatçılar da bu tarzı taklit etmiştir. Sonuç olarak, bu çalışma iç mekânda natürmortların resim sanatındaki önemini ve evrimini kavramayı amaçlamaktadır, natürmortların estetik, sembolik ve kültürel değerlerini vurgulayarak resim sanatındaki güçlü varlığını ortaya koymaktadır. Bu çalışmam yapmış olduğum eserlerimin sanat tarihi bağlamında, geçmişin yaşanmışlıklarının izlerini görmek ve bu izleri geleceğe taşımak adına önem arz etmektedir. Natürmort sanatında kullanılan objeler tinsel hallerimizi sanat yapıtına yansıtır. Dolayısıyla objeler bilgi olmaktan çıkıp estetik birer objeye dönüşür. Bu nedenle sıradan bir nesneye obje gözüyle bakmayıp onunla birlikte yaşanmışlıkları da görmek, natürmort sanatının aslında yan yana getirilmiş objelerin düzenlemeleri olarak değil, öz'ün yansımaları olarak değerlendirmesini mümkün kılar.
Resim sanatında insanın doğaya yabancılaşması
Bu tez, görsel sanatlar alanında insanların doğadan yabancılaşmasına odaklanmaktadır; hızlı teknolojik ilerlemeler, endüstrileşme ve çevresel değişimler nedeniyle modern toplumlar ile doğa arasındaki zayıflayan organik bağa dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, çalışmanın temel amacı, görsel sanatların bu yabancılaşma sürecine nasıl yanıt verdiğini anlamak ve ressamların bakış açısından bu tema üzerine bir analiz yapmaktır. Yabancılaşma süreci, ressamların eserlerinde derin bir şekilde yansımış, doğa ile bağlantının kaybını ifade etmek için metaforlar, semboller ve karşıtlıkları kullanarak imgeler oluşturmuştur. Modern kentleşme, endüstriyel manzaralar, teknolojik bağımlılık ve doğal kaynakların tükenmesi gibi temalar, ressamların paletlerinde sıkça karşılaşılan unsurlardır. Ayrıca, bu çalışma görsel sanatlardaki yabancılaşma temsillerinin izlenimleri nasıl uyandırdığını, duyguları nasıl etkilediğini ve izleyici için düşünceleri nasıl şekillendirdiğini kapsamlı bir şekilde incelemektedir. Yabancılaşma sürecini anlamak, insanlar ile doğa arasındaki ilişkiyi sorgulamak ve bu süreçte üretilen imgeler aracılığıyla empatiyi geliştirmek, tezin temel odak noktalarını oluşturmaktadır. Sonuç olarak, görsel sanatlarda insanın doğadan yabancılaşma teması, sanatçıların estetik ifadeleri ve eleştirel yaklaşımları aracılığıyla somutlaşmış, izleyicilere insanlar ile doğa arasındaki ilişkinin derinliği konusunda düşündürücü bir perspektif sunmuştur. Bu çalışma, sanat yapıtları gerçekleştirilerek yeni bir bakış acısı sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Yabancılaşma, Görsel sanatlar, Doğa, İnsanlık.
Figüratif heykelde ifade
İnsanoğlunun varoluşu, mağara duvar resimlerinden bugüne sanatsal eylemlilik içerisinde şekillenmiştir. Bu süreç yerleşik hayata geçilmesi ile başlayıp günümüze kadar devam etmiştir. Yaşanılan her dönem kendi kültürel ve sosyal koşullar içerisinde ortaya çıkan yaratım süreçlerinde meydana gelmiştir. Bu sanatsal eylemler her dönemin kendi öznel koşulları içerisinde oluşmuşlardır. Yerleşik hayata geçildiğinde, avlanma, barınma ve daha Sonraları tapınma ve büyü amaçlı yaptıkları insan figürleri ile ilk dönemler için primitif bir tarzda doğayı ve insanı taklit eden figürler yapmışlardır. Zamanla birçok aşamalardan geçilerek modern Çağa kadar çok büyük gelişmeler gösterilmiştir. Orta Çağ'dan modern Çağın başlangıcına kadar insan figürü ideal anatomik taklitçiliğin doruğuna ulaşmıştır ve din konusu bu zamana kadar etkinolarakhâkimiyetini sürdürmüştür. Sanat bu zamana kadar Dinler ve iktidarlar tarafından finanse edilmiştir. Bu yüzden üretim yapan sanatçılar fazla ön plana çıkmamışlardır. Rönesans döneminde yani 14 ve 17 yüzyıllarda sanatçı inisiyatif kullanıp taklit ve din kaygısı dışında bireysel tavır sergileyip klasik sanatın hegemonyasına son vermiştir heykel sanatında bu devrimci tavrın öncüsü AgusteRoden'dir. Sanayi devrimi sonrasında, burjuvazinin sınıf hâkimiyeti ile birlikte sanat koleksiyonculuğunun oluşması sanat ve sanatçıya kapitalist bir yaklaşımla sanat ürününü; bir nevi ticari bir meta haline getirmiştir. Modern çağda sanatçı özgür bir birey olarak kişisel tavrını sanata yansıtarak kendi duygusal dünyasını ve hayata karşı konumlandığı siyasi ve sanatsal bakış açısını yarattığı çalışmasında yansıtma olanağına sahip olmuştur. İnsanlık tarihi boyunca, sanat ürünü kendi dönemin her anlamdaki belleğini oluşturmuş ve sonraki kuşaklara aktarılması için çok ciddi bir belge niteliği taşımıştır. Antik çağdan günümüze kadar ki sanatsal üretim sürecine baktığımızda; Sanatçı bireyin öncelikli kaygısının kendini ifade edebilme gayreti içerisinde olduğunu net bir şekilde görmekteyiz. Anahtar kelimeler: Heykel, İfade, Sanat
Batı resim sanatında ağaç imgesi
Estetik bir tatminin ötesine geçen sanat, imgeler aracılığıyla izleyiciyi düşünmeye, sorgulamaya ve yorum yapmaya teşvik etmektedir. İmgeler, sanatçının duygu, düşünce ve hayallerini görsel bir şölende izleyiciye sunarak, sanatın sadece bir seyir nesnesi olmaktan çıkıp aktif bir iletişim aracına dönüşmesini sağlamaktadır. Bu durum, sanatçının iç dünyasını ve bakış açısını kelimelerin ötesinde bir dil kullanarak ifade etme imkânı bulduğu bir süreci yansıtmaktadır. Bu çalışmada, ağaç imgesinin değişim, sanatın genel kültürel ve estetik değişimiyle paralel olarak gelişmesi incelenmiştir. Ağaç imgesi resim sanatında çok yönlü bir motif olarak karşımıza çıkmaktadır. Sanatçılar, bu imgeyi kullanarak doğanın güzelliklerini, insanın doğayla olan ilişkisini, zamanın etkilerini veya çevresel endişeleri ifade etmişlerdir. Ağaç, resim sanatında sadece bir nesne değil, aynı zamanda derin anlamlar ve sembollerle yüklü bir temsil aracı olarak kullanılmıştır. Modernizm öncesi batı resim sanatında ağaç imgesi Orta Çağ resim sanatı ile başlayarak ele aldığımızda genellikle dinsel öğretileri temsil etmek için kullanılmış olduğunu görülmektedir. Modernizm öncesi dönemlerde ağaç imgesi dönemin sanatçıları tarafından dönemin özelliklerini yansıtacak şekilde ele alınmıştır. Dönemler arasında farklıklar olsa da konular genellikle birbirine yakındır. Modernist ressamlar, ağaç imgesini genellikle soyutlama, geometrikleştirme veya stilizasyon gibi tekniklerle ele alarak geleneksel doğa tasvirlerinden uzaklaşmışlardır. Ressamlar, ağacı sadece bir doğa objesi olarak değil, aynı zamanda renk, form ve doku gibi resimsel unsurların vurgulanması için bir araç olarak kullanırlar. Bazı modernist ressamlar, ağaçları yalnızca biçimsel öğeler olarak değil, aynı zamanda duygusal veya sembolik anlamlarla da ilişkilendirmişlerdir. Bu bağlamda ağaç, hem dini hem de doğal semboller aracılığıyla sanatçıların eserlerine derin anlamlar katmış ve izleyiciyle etkileşim kurmalarına olanak tanımıştır. Anahtar Kelimeler: Batı, resim, ağaç, imgesi, modernizm
Geleneksel sanattan çağdaş sanata kadın imgesinin yansımaları
Sanat tarihinde kadın imgesi denildiğinde tarih öncesi ilk insana kadar gidilmektedir. İnsanlık tarihinin sıfır noktasından itibaren başlayan bu süreç belirli kodlar üzerinden insanoğlunun kültür ve geleneğini şekillendirmektedir. Kültür kavramı; bütün olarak insan davranışlarını tanımlarken, gelenek ise kuşaklar boyu aktarılan söylence, bilgi ve davranış kalıplarını ifade etmektedir. Kültür ve gelenek insanların belirli norm ve davranışlarını tanımlayan bir nevi kimlik işlevi görmektedir. Toplumsal alanda yaşanan her değişimin yarattığı etkiler, kadın imgesini yeniden anlamlandırma ve konumlandırma yoluna güçlü sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Çağdaş Sanat; Çağdaş ve Modern Sanat kavramlarının birbirinden ayrılması sonrasında oluşan sanat anlayışında, Modernizmin sınırlarını aşan bir güçle geçmiş sanat akımlarından güncel sanat akımlarına kadar içine alan çok sesli bir düzeneğe işaret etmektedir. Çağdaş sanat, 18. yüzyılda sanatta yaşanan büyük bölünme sonrası, sanat-zanaat ayrımının dışında yeni bir pencereden geleneksel sanatsal kodlarını günümüz çağdaş sanat anlayışında harmanlayıp gündeme getirmiştir. Çağdaş sanat; beklide hiç olmadığı kadar günümüz sanatçısına zengin bir ifade dili, her türlü sınırlamanın ötesinde, olabildiğince özgür bir sanatsal malzeme dağarcığı sunmaktadır. Sanat alanında yaşanan değişimler hiç şüphesiz toplumsal düzeyde yaşanan dönüşümlerin bir yansımasıdır. Sanatta imgelem ise sanatçının bulunduğu çağın içsel yansımasıyla şekillenmektedir. Günümüzde sanata konu olan, değişmeyen imgelerden biri insanoğlunun değişen yaşam koşullarıyla hayatta kendini konumlandırabilme, yeniden anlamlandırabilme arayışlarıyla şekillenen kimlik kavramıdır. Şüphesiz kimlik kavramı da kültürel kodlardan ayrı düşmemektedir. Modernist sanat anlayışıyla birlikte gündeme gelen Primitif sanat, dünya sanatında kültürel temalara dayalı sanat üretimini daha bir ön plana çıkarmıştır. Geleneksel, kültürel temalı, kadın kimliğine dayalı üretim tekniklerinin sanata yansımaları ise Feminist sanatla belirginleşmiştir. Sanat tarihi boyunca kadın imgesi, ortaya çıkan hemen her sanat akımında değinilen başlıca konular arasında gelmiştir. Günümüz Çağdaş sanatında kadın imgesi, çağdaş sanat anlayışında yapıt üreten sanatçılar için güncelliğini koruyan, eleştirel pencereden değinilen öncül konulardan biri olmaktadır. Tez konusu olarak belirlenen "Geleneksel Sanattan Çağdaş Sanata Kadın İmgesinin Yansımaları" başlığıyla yukarıda ifade etmeye çalışılan çok katmanlı süreçler tezde bütünlüklü olarak yapılandırılarak sunulmaya çalışılmıştır.
Sanatın bileşenleri çerçevesinde fotoğraf ve resim ilişkisine bakmak
Bu tez, fotoğraf ve resim sanatının bileşenlerini ele alarak iki disiplin arasındaki ilişkiyi incelemektedir. Fotoğrafın zamanla kendini ifade eden bir araçtan, geniş kitlelere ulaşabilen bir sanat formuna dönüşmesi tartışılmıştır. Fotoğraf ve resmin sanatsal dillerinin, estetik ve teknik öğeler açısından nasıl kesiştiği ve birbirlerinden nasıl beslendikleri analiz edilmiştir. Özne bölümünde, fotoğraf ve resmin öznel bakış açıları ve kültürel anlamları değerlendirilmiştir. Fotoğrafa neden "resim" denildiği, resmin gerçeklik algısı ve fotoğraf-resim ilişkileri analiz edilmiştir. Fotoğrafın, resimsel bir dile ulaşma çabası, bu bağlamda ele alınmıştır. Biçim bölümünde, görsel algılama, mekân, ışık, kompozisyon, renk, dinamizm ve teknik unsurlar gibi fotoğraf ve resmin estetik bileşenleri ele alınmıştır. Özellikle Camera Obscura gibi tekniklerin gelişimi ve fotoğrafın estetik öğeleri, resim sanatından nasıl etkilenerek farklılaştığı açıklanmıştır. Son bölümde, sanatsal yaratıcılığın ifade süreci, ruhsal durumların sanatsal dile nasıl dönüştüğü ve sanatçının içsel dünyasının eserlerine etkisi irdelenmiştir. Fotoğrafın, sadece görüntüleri kaydetmenin ötesinde bir anlatı aracı olarak sanatsal ifadenin parçası haline gelmesi anlatılmıştır. Ayrıca fotoğraf ve resmin kültürel, toplumsal ve estetik değerler açısından karşılaştırılması yapılmıştır.
Türk resim sanatında kuş imgesi ve göç teması
Kuşlar, insanlık tarihinin başlangıcından beri farklı kültürlerde ve medeniyetlerde önemli bir sembol ve motif olarak varlık göstermiştir. Doğanın güzelliklerini, özgürlüğü, hafifliği ve ruhaniyeti temsil eden kuşlar, mitolojik hikayelerden edebiyata, dini inançlardan sanat eserlerine kadar geniş bir yelpazede yer almıştır. Özellikle sanatçılar tarih boyunca kuş imgesini yoğun bir şekilde kullanması, kuşların kültürel ve sembolik önemini göstermiştir. Türk resim sanatında kuş imgesinin çeşitliliği ve zenginliği göz önüne alındığında, kuş temasının sanatın evrensel bir parçası olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kuşlar, çeşitli Türk sanat eserlerinde sıklıkla betimlenmiş ve farklı anlamlarla yorumlanmıştır. Örneğin, Türk mitolojisinde Anka kuşu, ölümsüzlük ve yeniden doğuşun sembolü olarak kabul edilirken, güvercin barış ve umudu ifade etmiştir. Kuşlar, Türk sanatında mimari, seramik, kilim motifleri gibi farklı disiplinlerde de önemli bir rol oynamıştır. Kuş sembolü, toplumların yaşam tarzlarına, kültürel yapılarına, inançlarına ve siyasi durumlarına göre farklı anlamlar kazanarak çeşitli biçimlerde yorumlanmıştır. Kuş imgesinin yanı sıra, Türk sanatında özellikle kartal ve şahin gibi kuşlar, güç ve hükümdarlığın sembolü olarak sıkça kullanılmıştır. Bu kuşlar, Türk hükümdarlarının mühründe, bayraklarında ve sanat eserlerinde sıkça göze çarpmıştır. Ayrıca, kuş imgesi, halkın yaşam tarzı ve doğaya olan yakınlığıyla da ilişkilendirilmiştir. Özellikle Türk halk kültüründe, kuşlar mitolojik ve folklorik hikayelerde önemli bir rol oynamış ve insanların günlük yaşamında önemli bir yer tutmuştur. Türk resim sanatında kuş imgesinin çeşitliliği ve zenginliği göz önüne alındığında, kuş temasının sanatın evrensel bir parçası olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Geleneksel ve çağdaş Türk sanatçıları, kuş imgesine olan ilgilerini eserlerinde sıklıkla yansıtmışlardır. Kuşların, insanlık tarihinin başlangıcından itibaren önemli bir sembol olduğu ve sanatın farklı alanlarında zengin bir ifade kaynağı olduğu söylenmektedir. Bu tez çalışması Türk resim sanatında kuş imgesi ve göç temasının evrimini ve çeşitli sanat eserlerindeki kullanımını geniş bir perspektiften ele almıştır. Kuşların sembolizmi, göç temasının derin anlamları ve Türk sanatındaki çeşitliliği, sanatseverler ve araştırmacılar için ilgi çekici bir inceleme konusu olmaya devam etmiştir. Bu çalışma, Türk resim sanatının önemli bir yönünü keşfetmek ve kuş imgesinin ve göç temasının kültürel ve sembolik önemini anlamak için bir rehber olarak hizmet etmeyi amaçlamıştır.
İklim krizinin kavramsal sanatın imgeleri üzerinden değerlendirilmesi
Bu tez, iklim krizini kavramsal sanatın imgeleri üzerinden ele alarak, insan ve doğa arasındaki ilişkiyi estetik, eleştirel ve disiplinlerarası bir yaklaşımla yeniden değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışma, pozitif ve negatif imgelerin bir arada kullanımıyla, doğanın estetik düzeni ile insanın yıkıcı faaliyetleri arasındaki çelişkiyi görselleştirerek çevresel farkındalık yaratmayı hedefler. Pozitif imgeler doğanın kendi dengesi, döngüsel yapısı ve estetik güzelliğini temsil ederken, negatif imgeler insanın doğa üzerindeki yıkıcı etkilerini, özellikle tüketim alışkanlıklarının ve endüstriyel atıkların yarattığı ekolojik tahribatı görünür kılar. Arazi sanatı, enstalasyon, performans ve video sanatı gibi çağdaş sanat disiplinlerinin bir arada kullanıldığı çalışmada, estetik unsurlar, çevresel sorunları eleştirel bir dille yorumlamanın bir aracı olarak konumlandırılmıştır. Örnek proje olarak geliştirilen "Plastik İzler: Tüketim ve Doğanın Çatışması", plastik kirliliğini hem maddi hem de kavramsal bir araç olarak ele alarak, modern tüketim toplumunun çevre üzerindeki etkilerine dair eleştirel bir perspektif sunmuştur. Projede kullanılan plastik atıklar, bir yandan insanın doğaya olan müdahalesini somut bir şekilde ortaya koyarken, diğer yandan estetik bir kompozisyon içinde sunularak bu müdahalenin görsel etkisini izleyicilere güçlü bir biçimde aktarmaktadır. Doğal ve yapay malzemelerin bir arada kullanımı, dijital teknolojilerin ve interaktif unsurların katılımıyla desteklenmiş, böylece hem bireysel hem de toplumsal düzeyde çevre sorunlarına yönelik farkındalık ve eylem çağrısı oluşturulmuştur. Sanatın eleştirel gücünü çevresel krize dikkat çekmek için kullanan bu tez, kavramsal sanatın yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda çevresel sorunların çözümüne yönelik güçlü bir eylem aracı olabileceğini vurgulamaktadır. Bu bağlamda çalışma, sanatın çevresel krizler üzerindeki dönüştürücü potansiyelini ortaya koyarak, bireylerin ve toplumun çevreyle olan ilişkisini yeniden yapılandırmaya yönelik bir platform sunmaktadır.
Memento Mori yorumları
Memento mori, insanın ölümlü doğasının felsefi bir hatırlatıcısıdır. Sanat alanında da insanlara fani olduklarını hatırlatmak için kurgulanan bir sanat eseri üretme geleneğine karşılık gelir memento mori. İnsanlara iletilmek istenen mesaj görüntülerin, metinlerin ve performansların dahil olduğu, izleyiciyi kişinin nihai ölümünün bilincine doğru yönlendiren, düşündüren eserler içinde veya eserler olarak verilir. Sanat ve kültür tarihinde memento mori, özellikle orta çağ halk kültüründe ve on altıncı, on yedinci yüzyılların iyi bilinen Hollanda vanitas resimlerinde yaygın olarak görülür. Ancak, memento mori gerek sanatsal gerek kültürel bağlamda bu noktaların ötesine uzanır. Çağdaş kültür ve sanatta da, memento mori varlığını belirgin bir şekilde sürdürmektedir. Sanatçılar memento mori geleneğinin memetik gücünden faydalanarak hem kendi ölümlülükleriyle yüzleşmekte ve izleyici yüzleştirmekte, hem de bu güçlü tema üzerinden hafızaya dayalı eleştrirel tavır sergilemekte ve toplumsal sorgulamalar yapmaktadırlar.
Sahneyi kurmak: Fragman
Bu çalışma, fragman olarak adlandırılan nihai işlerin ortaya çıkışını ve bu sürecin filtrelerini ortaya koymak için hazırlanmıştır; çalışma, iç içe geçen kavramlar barındırdığından fraktal konseptine kısa bir bakış yapılarak başlamaktadır. Bunun amacı, düzensiz görünen ancak kendisine ait bir üretim mekaniği barındıran yaklaşımı daha algılanabilir kılmaktır. Fragmanı anlamak adına ilk olarak, bu konsept içinde tarif edilen karşılaşmanın ne olduğunu, hangi aşamasıyla ilgilenildiğini tespit etmek gerekmektedir. Çünkü üretim süreci, karşılaşmayla başlar. Ardından bu karşılaşmanın tetiklediği zihinsel reaksiyonu ve ilk yaklaşımı, yani karşılaşma üzerine yapılan ilk tespiti, haritalama olarak adlandırılan adımı, bunun insan algısını şekillendirişini kavramaya ihtiyaç vardır. Karşılaşmadan alınan veriler ile bir sahne kurulacaktır. Fragman, bir bütünün varlığına işaret eden bir parça yapıyı temsil eder. Bu nedenle karşılaşma ve sahneyi kurma adımlarında var olan bütünden eksiltme yöntemi kullanılarak parçalara (fragmanlara) ulaşılması amaçlanmıştır. Bu süreç boyunca, fragmanı ortaya koyan sanat tarihindeki örnekler araştırılacaktır. Ayrıca bu sistemin oluşturulma mekaniği ile fragmanların bir alt fragmanı olabileceği fikri açıklanmaya çalışılacaktır. Bu tez, bir bütünü kavramamıza yarayan fragmanları sahneleştiren sanatsal bir yaklaşımın yanında, yaşamı algılamak üzerine bir mekanizmanın yani karşılaşmanın, işleyiş tespitinin çalışmasıdır.
Çalışmanın sanatsal temsilleri
Geçmişten bugüne insanlığın ayrılmaz bir parçası olan çalışma faaliyeti, insan bedeni ile doğrudan ilişkili bir durumdur. Çeşitli ihtiyaçların karşılanması için girişilmek zorunda kalınan bu durum bize çok normal gelmeye başlasa da bedenin ve derinin hissizleşip yabancılaşması bir sorunsala dönüşmektedir. Toplumsal çelişkiler ve bireyin yabancılaşması ile ilgili konularda oldukça duyarlı olan Sanatçı için bu durum üzerinde çalışılacak önemli bir kavramsal içerik haline gelmiştir. Çalışma eylemi ile insan bedeni arasındaki ilişkiyi sanatsal açıdan ele almak için, konu ile bağlantılı olabilecek eserler incelenmiş ve literatür taramalarından destek alınmıştır. Farklı dönemlerde farklı etkilere maruz kalan çalışan bedenin bütün şartlarda nesneleştiriyor olması yapılan araştırmalar ve incelenen eserler tarafından desteklenmiştir. Araştırmalar kapsamında yapılan sanatsal üretimler, çalışan bedenin nesneleşmesi bağlamında beden ve nesne arasındaki ilişkiyi sorgulatacak nitelikte olmuştur. Tez sürecindeki sanatsal üretimlerde çalışan birey nesne olarak imgeleştiriliştir. Sanatçıya göre çalışma eylemi, şartlara bağlı etkisi azalıp artsa da insanı duyulardan uzaklaştırması insani özelliklerini azalttığı anlamına gelmektedir. Bu yüzden daha çok iş malzemeleri üzerinde yapılan üretimler hem çalışanla hem de nesne kavramına bir bağ niteliği oluşturacak şekilde ele alınmıştır. Üretimlerde resim, video ve yerleştirme gibi farklı alanlar üzerinden anlam arayışına girilmiştir.
Videoya sızan resim
Video sanatı günümüz sanatının en önemli ifade biçimlerinden biridir. Yaşadığımız yüzyılın sürekli gelişen canlı yapısı ve sosyal, kültürel, ekonomik, teknolojik, bilimsel ilerlemeler sanat arayışlarına çeşitlilik kazandırmıştır. Bu canlı yapı, sanatçıların farklı teknik ve üsluplar kullanarak yeni görsel anlatımlar yaratmasına olanak sağlamıştır. Bu noktada çağdaş sanat nesneleri ve yapıtları, bir düşünce nesnesine dönüşürken, bu dönüşümü takip eden gelişmeler sanatçılara yeni yaklaşım olanakları sunmuştur. Video sanatının kendine özgü ifade biçimi, onu sinemadan ayırırken; bu özelliği, aynı zamanda sanatçının da sınırlarını genişletmektedir. Teknolojinin ve geleneksel sanat unsurlarının bir arada kullanılması, daha yenilikçi yaklaşımlara imkân sağlamaktadır. Burada "yenilik" ile vurgulanmak istenen geçmiş, bugün ve gelecek arasında imge köprüleri kurmaktır. Sanatçıların geleneksel sanat dilini çağdaş teknolojilerle birleştirmeleri, yeni imge yorumları ortaya koymalarını sağlamıştır. Bu tezin ana motifi de gelenek ve yenilik arasında köprüler kurmaya, yeni imge kolajları oluşturmaya odaklıdır. Resim, yağlı boya, kolaj gibi kadim ifade teknikleri ile teknolojinin sanata sunduğu yeni ifade olanaklarını birleştirmek ve bunlar arasında ilişkilenmeler kurmak bu tezin problem edindiği bir diğer noktadır.
Kadın miti üzerinden ironik eleştiriler
"Kadın Miti Üzerinden İronik Eeleştiriler" isimli bu çalışma, kadın arketiplerin mitler üzerinden okumasını kapsar. Çalışmada, kökleri bu arketiplerin deneyimlerine dayanan rollerin oluşumu, kadın olgusuna dair dönüşümleri irdelenmektedir. Bugün kendi güncel mitolojik dünyamızda, kendimizi konumlandırdığımız nokta ile geçmiş kültürlerdeki inanışların arketipleri arasındaki bağlantı oldukça kuvvetlidir. Ancak değişen yeni dünya düzeninde, arketipler aracılığı ile kişilere atfedilen roller de dönüşüme uğramıştır. Günümüz kadınları bu yeni olgunun, kendisinden önceki deneyimler ile hem benzer hem de daha önce bir örneğinin olmadığı yanlarının olmasından dolayı, kendi yaşam deneyimlerinde rol model olacak bir arketip olmayışının getirdiği zorluk ile mücadele etmek durumunda kalmışlardır. Bu bağlamda arketipler üzerinden oluşturulan toplumsal cinsiyet rollerini sorgulamaya başlamış, sanatlarında zaman zaman alaycı bir üslup ile eleştiri getirerek başkaldırmışlardır. Mitlerin sözle aktarılan doğası, tarih öncesinden bu yana sanatla olan bağını desteklemiştir. Dolayısıyla sanat, mitolojinin anlatım dili olmuştur. Zaten bu çalışmanın kapsamı olan kadın arketipler en iyi mitler üzerinden okunacağından, araştırmamızın dilinin sanat olması, çalışmamızı kökleri prehistorik dönemlere dayanan mitoloji ve sanat bağı ile desteklemektedir. Bu çalışmada amacımız, sanat bağlamında ilişkisini kuracağımız mitolojik arketipler üzerinden günümüz kadın olgusuna dair ironik eleştiriler yapmaktır. Nihayetinde sanat ve mit kadar sanat ve ironi de birbiri ile oldukça ilişki içerisindedir. Bu tez kapsamında, kadın miti ve anlam dönüşümleri üzerinden kurulan arketip sembolleri incelenmiş, geçmişten günümüze bu bağlama uyan sanat örnekleri doğrultusunda kişisel görüş ve yaklaşım oluşturulmuştur. Kişisel çalışmalarda, kadına atfedilen rollerin irdelenen düşünsel arka planları, alegorik anlatımlar, sembolik biçimler ve alaycı bir tavırla eleştirilmiştir. Anahtar sözcükler: Kadın, mit, sanat, ironi, eleştiri, arketip, toplumsal cinsiyet.
Kadına dair resimsel öykülemeler
Toplumsal cinsiyet rolleri, kişi doğduğu andan itibaren başlayarak tıpkı bir kodlama gibi kişiye yüklenmeye başlar. Her yerde bireyden cinsiyeti doğrultusunda uygun davranışlar sergilemesi beklenir. Bu bağlamda cinsiyet rolleri kişinin benliğini ve zihnini etkileyen bir duruma dönüşür. Geçmişten günümüze kadınlık ve erkeklik kavramına, her iki cinse ait imajlara, onlara tanımlanan özelliklere, statülere, cinsler arası iş bölümüne tarih boyunca hep rastlanmıştır. Cinsiyet kimlikleri ile bu kimliklerin oluşumu, cinsler arası ilişkilerin düzenlenme şekilleri, aile türleri, akrabalık ilişkileri, cinslerin birbirine karşı davranış ve tutumları, cinsel ahlak, ikinci plana atılan, ötekileştirilen kadınları çalışmalarında işleyen ve kendini sanatıyla var eden bireyin sosyal psikolojisine birçok yazar ve sanatçı eserinde değinmiştir. Örneğin Leyla Erbil'in romanlarında, Hale Tenger, Nur Koçak, Şükran Moral, Gözde İlkin, Gina Pane, Gülsün Karamustafa, Shirin Neshat, Orlan ve daha birçoğu gibi sanatçı ve yazarların eserlerinde kadının cinsiyetinin, cinselliğinin ve cinsel hiyerarşinin işlendiği görülmüştür. Sanatçının kendini ifade etmesinde önemli bir yere sahip olan öykü anlatıcılığı bilgi aktarımın en eski yollarından biridir ve sanatçının kendini ifade etmesinde önemli bir yere sahiptir. Tarih ve mitoloji öykü anlatıcılarının eseridir ve kuşkusuz sözcüklere dayalıdır. Ancak bu öyküleri görselleştiren heykeltıraşlar, ressamlar ve sahne sanatçıları, ortaya koydukları eserlerle onları sanatsal bir olguya dönüştürerek canlandırırlar. Böylece, bir yandan da insanın yaratılışından günümüze kadar olan biteni belgeleyerek, varoluşa değeri biçilemez katkıda bulunurlar. Yaşamın içinde olan öyküyü; günlük, değersiz sıradan onlarca olay, nesne ve kavramın içinden alıp çıkarmak ve başka bir şeye dönüştürmek sanatçının işidir. "Kadına Dair Resimsel Öykülemeler" adlı bu tez çalışmasında kadına dayatılan rollerden, kadının sanatta ve sanatında nasıl ifade ettiğine; kimlik, sosyal rol, toplumsal etkileşim, toplumsal cinsiyet, toplumsallaşması kapsamında yer verilmiştir. Ayrıca bu konuda eserler üreten sanatçılara yer verilerek kadının ve kadın sanatçıların toplumda konumlandırılışı eleştirel bir şekilde ele alınmıştır. Beraberinde gerçekleştirilen kişisel ve özgün çalışmalarda teknik, içerik, konu olarak kadının sanatta var olma çabası ve sosyo-psikolojik durumu öyküleme yapılarak ortaya konulmuş ve yorumlanmıştır. Anahtar Sözcükler: Kadın, sanat, sanatta kadın, toplumsal cinsiyet, öyküleme
Gizemli, büyülü, tuhaf imgeler
"Gizem", "büyü", "tuhaf" kavramları, eserlere duyduğumuz yakın ilginin kaynakları hakkında ipuçları barındırmakta ve yeni eserlerin ortaya çıkışında bu kaynaklardan yararlanılması, ilham verici olanaklar sağlayabilir görünmektedir. Bu tez çalışması, eserlere duyduğumuz ilginin köklerini, kavramlar çerçevesinden keşfederek insan doğası ile bağ kurmayı amaçlamaktadır. İnsanın dünyayı ve çevresini anlamlandırma mücadelesi içerisinde derinleştirdiği bu kavramların, sanat tarihi boyunca üretilen eserleri beslediği görülmektedir. Bilinmeyene karşı ilgimiz, merak ve keşfetme güdülerimizi harekete geçirmekte, sanat eseri de bu yolla var olabilmektedir. İnsan, büyü ile dünyayı şekillendirme arzusunu ancak yanılsama ve hayal gücünün sınırsızlığının da getirisiyle, başka bir gerçeklik formu olarak sanat eserlerinde mümkün kılabilmiştir. Sanat eserinin sunduğu bu yeni gerçeklik, doğa yasalarına aykırılıklar gösterebilmektedir. Tuhaf bulduğumuz bu görüntüler belleğimizde dikkat çekici etkiler bırakabilmektedir. Eserlerde yer alan bilinmezlik duygusu ve gizem, büyüsel etkiler ve tuhaflıklar eser ile izleyicisi arasında çekim gücü oluşturmakta, çalışma kapsamında vazgeçilmez unsurlar olarak değerlendirilmektedir.
Hafıza ve hakikat bağlamında çağdaş sanatta arşiv
Arşiv kavramını sanat pratikleri arasında bir janr olarak ele almak mümkün müdür? Bu tezde arşiv kavramı, saklama, biriktirme, koruma ve sergileme yönleriyle düşünüldüğünde, tarihsel süreç içerisinde ilk olarak nadire kabineleri ile ilişkilendirilmiştir. Akabinde benzer dürtülerle modern sanat müzeleri ve büyük çaplı bienaller gibi etkinliklerle arşiv ilişkisi incelenmiştir. Tezin birinci bölümünde tarihsel ve kronolojik; ikinci bölümünde ise sanat eserleri ve tez sürecinde yapılan çalışmalar üzerinden konunun kavramsal yönden araştırması yöntemi benimsenmiştir. Arşiv doğası gereği geçmiş ile ilişkili olduğu için kaçınılmaz olarak hafıza kavramı ile ilişkilendirilmektedir. Tez kapsamında yapılan çalışmalarla olan bağlantısı ve sınırlılıkları açısından arşiv meselesinin toplumsal hafıza ve hakikat kavramları bağlamında açıklanması amaçlanmıştır. Bu bağlamda arşivin, arşiv olmayan-olamayan (an-arşiv) gibi bir tersten okuma yoluyla anlaşılmaya çalışıldığı görülmektedir. Yapılan sanat çalışmalarında görünür olan-olmayan ikiliği içerisinde konumlanan tarihsel verinin doğrudan kullanımıyla arşiv kavramına sanat alanından bir bakış açısı getirilmiştir.
Grotesk beden
Kendisine sunulan kimlik ve beden içerisinde sıkışıp kalan insan için, sınırların kaldırılması ile dönüşüm hikâyesi başlamaktadır. Deformasyon sonucunda çoğalarak, figürün birden çok role girmesini sağlayan değişim, tedirginlik hissi uyandıran bir dönüşümün habercisidir. Yeni bir kimlik yaratırken kullanmış olduğum beden üzerindeki sorgulamalar çoğu zaman hayvan uzuvlarıyla birleşerek grotesk bir bedeni oluşturur. Bu tez çalışmasında groteskin kökenine inerek, Grotesk nedir? Hangi amaçla, nerede kullanılmıştır? Korku ile bağlantısı nedir? Çağdaş sanata etkileri neler olmuştur? Gibi sorular sorduktan sonra bu konu üzerine çalışmış sanatçıların eserleri ve üslupları bu bağlamda incelenecektir.
İştah imgeleri
Fizyolojik bir ihtiyacı giderme dürtüsünden doğan yemek kavramı, haz güdüsünü tatmin etme arzusu ve iştah olgusuyla doğrudan bir ilişki içerisindedir. İştah, yiyeceğe ya da yemeklere duyulan yoğun istek olarak tanımlanır ve yemekten alınan zevkle birebir bağlantılıdır. Sözü edilen bu arzu, coğrafi ve kültürel bağlamda çeşitlilik göstermektedir. İnsanlığın varoluşundan bu yana toplumun kültür ögesi haline gelen yemeğin ve buna bağlı olarak iştahın oluşumunda, toplumsal yapı ve farklılıklar etkin bir rol oynar. Bu oluşum ise sosyal gelişim süreçlerinin dinamikleri ile şekillenmiştir. Yemek ve iştah olgusunun, yaşanan sosyal ve siyasi gelişmeler eksenindeki bu şekillenişi, şüphesiz sanatta da yansımalarını bulmuştur. Tarihte önemli değişimlerin yaşandığı Orta Çağ'dan Yakın Çağ'a kadar olan süreçte iştahın uygarlaşması, yemeğin statü göstergesi olarak kullanılması, yiyeceklerin kitlesel olarak üretilmesi ve tüketilmesi gibi birçok önemli gelişme öne çıkar. Bütün bu değişim-dönüşümün yansımasını, gıda evriminin dönemleri içerisinde, yemek ve iştah temasının öne çıktığı sanat eserlerinde de görebilmek mümkündür. Özellikle iştah imgelerinin yer aldığı natürmortlar, dönemlerin yeme-içme alışkanlıklarına ve iştah duygusuna bir ayna tutarken; izleyicinin bakma hazzını tetikleyerek tüm duyularını harekete geçiren bir deneyim yaşatır.
Plastik sanatlar bağlamında çirkinlik
Bu tez çalışmasında ''çirkinlik'' kavramı sadece akla ilk gelen biçimsel anlamıyla değil, kuramsal anlamıyla da ele alınmıştır. Dönemlerin estetik algısını etkileyen faktörlerin neler olduğu ve bu faktörlerin sanatçıyı ve eserlerini nasıl etkilediği, ''Plastik Sanatlar'' bağlamında ''çirkinlik'' kavramının sanat tarihi boyunca kendine nasıl bir yer edindiği gibi sorular temel alınarak, görsel çözümlemeler ve düşünce yapılarından verilen örneklerle incelenmiş ve konu bağlamında yapılan çalışmalarla desteklenmeye çalışılmıştır. Kültür, sanat ve felsefe tarih boyunca birbirine paralel konular üzerinde durmuşlardır. Üçü de birbirinden olumlu ya da olumsuz yönde etkilenmişlerdir. Bu nedenle, tez araştırması boyunca bu üç kategori eş zamanlı ele alınmış ve incelenmiştir. Her dönemde "güzellik" ve "çirkinlik" üzerine farklı görüşler olmuş, farklı tanımlar yapılmıştır. Bu tanımlar özetlenirse; güzellik kavramı her zaman pozitif bir anlam taşır ve ilgiyi üzerinde tutar. Diğer yandan çirkinlik kavramı, olumsuz her tanımı içinde barındırır ve negatif bir etki bırakır. Estetik algı ne kadar göreceli de olsa beğenilmeyen şey, her zaman ''çirkin''dir. Bu kavram, günlük hayatta beğenilmeyen bir nesneyi, bir insanı, hatta fikirleri tanımlamak için kullanılabilir. Bazen soyut durumları tanımlamak için dahi kullandığımız bu kavramın, somut ya da biçimsel olarak sanatın içinde kendini kabul ettirebilmesi çok istisnai durumlarda görülmüştür. Bunun sebebi ise genel bir görüş olarak "sanatın güzel olması gerektiği"dir. Sanat huzur vermelidir. Renkler uyumlu, perspektif doğru olmalıdır. Tez çalışması boyunca bu anlayışla örtüşen ve farklılık gösteren sanat akımları, sanatçılar ve eserleri incelenmiştir. ''Plastik Sanatlar"ın '' çirkinlik'' kavramını, içinde nasıl ve ne kadar barındırdığı ve günümüzde neyi ifade ettiği sorgulanmış ve yorumlanmıştır.
Dijital sanata evrilen dünya'da NFT'nin yeri
Geçmişten günümüze sanat tarihine baktığımızda sanatçılar dönemsel olarak sürekli yeni arayışlar içerisinde olmuşlardır. Zaman ilerledikçe sadece geleneksel sanat teknikleriyle sınırlı kalmayıp sürekli olarak farklı malzemeler kullanmış, yeni teknikler ortaya koymuşlardır. Blockchain teknolojisi sayesinde geliştirilen, NFT (Non-Fungible-Token) olarak bilinen ve görsel bağlamlarında kripto sanat olarak anılan bu yeni teknoloji, resim, ses, video gibi çeşitli verilerin dijital bir ortamda Blokchain'e yazılması ve bu verilerin dijital olarak sertifikalandırılmasını sağlamıştır. Bu çalışmada Blockchain ve NFT teknolojisinin sanat tarihi bağlamında getirdiği yenilikleri, sanatın dijitalleşmesi ile oluşan yeni sanat ortamları ve yeni bir sanat devrimi olarak kabul gören dijital sanat dönemi incelenecek ve bu bağlamda bana ait olan çalışmalara yer verilecektir. Dijital sanat alanında yaptığım çalışmalara ve ürettiğim NFT'lere değinilecektir. Bugünkü sanat üretim tarzı ve teknolojisini kendi sanatımda nasıl kullandığım açıklanacaktır.
Gece ve mekân ilişkisi üzerine soyutlamalar
İnsanlık tarihi yeni bir şey oluşturma ve bu yarattığı şeyi gösterme tarihidir. Yaratım sürecinde sanatçı kavradığı ve gördüğü dünyayı şekillendirip sunmaktadır. İnsanın yaşamla kurduğu bağın bir sonucu olarak oluşan mekân korunmak, geliştirmek, kendini güvende hissetmek için alanlar oluşturmaktadır. Bir korunma alanı olan mağaralara yapılan resimler bilinen en eski resimlerdir. Mağara duvarına, yani mekânın kendisine doğrudan yapılan resimler resim- mekân ilişkisinin ilk örnekleridir. Yapılma nedenleri tam olarak bilinmeyen bu resim örnekleri modern bilgi çerçevesinden değerlendirildiğinde ilkel insanın doğayı ve çevresini izlediği, izlediği çevreyi becerisi ölçüsünde yorumladığı görülmektedir. İlkel insanın mağara duvarına yapılan resimleri estetik beğeni doğrultusunda yapmayıp yarar ve çıkar için yaptığı bilinmektedir. 18. yy aydınlanmasıyla beraber sanatta büyük kırılmalar meydana gelmektedir. Renk deneyleri ve fotoğraf makinesinin icadı gibi yenilikler sanatçılara büyük kolaylıklar sağlarken bunun yanı sıra sanatçıların yeni anlatım dili bulma arayışına neden olmaktadır. Soyut sanatın ön aşaması olan soyutlama yeni bir dil arayışı denemelerinin sonucunda oluşan bir tavırdır. Yapılan tez çalışması gece ve mekân kavramının soyutlama resim deneme örneklerinin bir incelemesidir. Resim sanatında belli dönem ve sanatçılar dikkate alınarak gece ve mekân soyutlama örnekleri yer almaktadır. Okumalar ve kaynak taramalar sonucunda ulaşılan bilgiler tezde kullanılmaktadır.
Koltuk-sandalye imgesi üzerine görsel çözümlemeler
Kimi zaman mekânın bir parçası olarak kimi zaman da ana konunun kendisi olarak ele alınan sandalye-koltuk nesnesi, sanat tarihi sürecinde resim, heykel, arazi sanatı ve enstalasyon gibi farklı sanatsal disiplinlerde kullanılmıştır. Bilinen anlamının ve işlevinin dışında estetik bir sorunsallık taşımaya başlayan sandalye-koltuk nesnesi, çoğu zaman sanatçının üretim sürecinin temel bir imgesi olarak anlatımın esas dilini oluşturmuştur. Söz konusu iki nesne, biçimsel özellikleri ile sanat yapıtının oluşumunda mekân ile birlikte ele alınarak yeni anlamlar üretirken, mekân ile arasındaki ilişki de irdelenerek sorgulanmıştır. Dolayısıyla günlük hayatın sıradan nesneleri olan sandalye ve koltuk, (oturma işlevinin dışında) sanatçının imge dünyasında yeni ilişki ağları ile birlikte biçimi ve işlevi dönüştürülerek etkin bir sanat imgesi hâline gelmiştir. Bu çalışmada, sandalye-koltuk nesnesinin resim sanatı ve diğer sanat disiplinlerinde çalışan sanatçıların üretim süreçlerine nasıl yansıdığı, yorumlandığı, seçilen örnekler üzerinden incelenmeye çalışılmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde, koltuk-sandalye nesnesinin mekân ile ilişkisi (bütünlüğü) ve sanatçının söz konusu nesneleri resimsel düzlemde nasıl betimlediği incelenmiştir. Ayrıca günümüz sanatçılarının koltuk ve sandalyeye benzer nesneleri farklı sanatsal disiplinler içinde kişisel sanat anlayışları ile nasıl kullandıklarına ve deneyimlediklerine değinilmiştir. İkinci bölümde ise tezin konusu bağlamında yapılan uygulama çalışmalarının biçim ve içeriklerine ilişkin açıklamalar yer almıştır.
Terk edilmiş mekanın kalıcı burukluğu
Tarih sahnesinde gerçekleşen değişimler, mekân kavramını derinden etkilemiştir. Özellikle endüstrileşmenin etkisiyle dönüşen ev mekânı, bireyin mesken tutma arzusu gözetilmeksizin inşa edilmiştir. Modern dönemde rasyonel örgütlenme biçimlerinin tahakkümü ile inşa edilmiş yapılar, varlığın bölünen zamanının bir kısmında bulunduğu yerler olarak tanımlanabilir. Ancak öznenin sığındığı bir kabuk olan mekân, bulunmaktan çok ait olmak içgüdüsüne hizmet etmelidir. Çünkü bireyin aidiyeti mekân ile sürekli ilişki içerisindedir ve bu ilişki yapıyı kişileştirir. Bu nedenle terk edilmenin etkisiyle tıpkı birey gibi, mekanlar da yıkıma uğrar. Dolayısıyla rasyonellik yerini her zaman duyusallığa bırakmak zorunda kalır. Bu çalışma ile batının ve doğunun etkisiyle gelişen mekân tanımları üzerinden bir okuma yaparken, atıl mekanları sanat-mimarlık ilişkisi kapsamında incelemeyi amaçlıyorum. Sanat-mimarlık ilişkisi bağlamında sanat tarihinde önemli bir yere sahip olan Anarşist Mimari İnisiyatifi'nin (The Anarchitecture Group) çalışmalarını incelerken, terk edilmiş mekanların sanatçılar için önemini ele almayı amaçlıyorum. Bergson'a göre belleğin içerisine depolanmış ve madde ile benzerlik gösteren imgeler bulunmaktadır. Bu nedenle terk edilmiş mekanlar aracılığıyla anımsadıklarımız, belleğimizde imge-anı bağlamında yeniden inşa edilmektedir. Araştırma kapsamında ürettiğim çalışmalarda dijital üretim teknikleriyle bir anlatım dili oluşturmayı amaçlıyorum. Çalışmalarımı dijital üretimlerimin, teknik olarak çoğaltılabilir yapılarını mekanların geçiciliği ile ilişkilendirerek gerçekleştirmeyi hedefliyorum.
Sanatta hislerle yolunu bulmak
Gündelik ve sanatsal olan yaşam pratiklerinden kopuşla birlikte derin bir hislenmenin içerisine düşmek kaçınılmazdır. Hislerin derinliğinde arayış rotasını doğanın belirliyor olması ekspresyonizmle belirginleşmiş olsa da, bugüne kadar doğa ile sanatın bağları önemli dönüşümler geçirdi. Arazi sanatı, doğa sanatı, ekolojik sanat ve ekofeminist sanat gibi yaklaşımların ötesinde doğada üretme pratiğinin sonuçları, sanat akımları kategorileri dışında biricik, öznel deneyimler yaratır. Doğada üreten sanatçının bulunduğu yerdeki yaşamsal ve varoluşsal pratiğinin sanatsal üretime dönüştüğü bu çalışmada, doğanın kendisi ve doğada yaşananların malzemeye dönüşmesi aracılığıyla doğayla iletişim kurmanın yöntemleri araştırılmıştır. Bu yöntemlerle üretilenler ise, sanat çalışmalarının ortaya çıkmasıyla belirginleşen sanatçının doğaya bakışının bir izlenimi olarak görülebilir. Anahtar Sözcükler: Doğa, ekoloji, sanat, hisler, arayış, düşüş.
Tozpembe masallar üzerine görsel sorgulamalar
Tozpembe masallar, toplumsal söylemler üzerinden güç ilişkileri doğrultusunda kurulan gerçeklik biçimlerine atıfta bulunan metaforik bir ifade olarak, bu araştırmanın kavram temelini oluşturmaktadır. Bu bakımdan, ifadenin dilsel- görsel anlamının toplumsal anlam ilişkileri doğrultusunda incelendiği bu araştırma, sanatın kavramsal doğası temelinde ortaya koyulmuştur. Bireyin herhangi bir topluluk içinde konumlanma sürecine genel bir izlekten bakacak olursak, kültür, siyaset gibi bir takım değer üretme ve yönetme süreçlerinin doğrudan etkisini görebiliriz. Öznenin yaşam pratiği bu alanlardan yansıyan bilgi etrafında şekillenmekteyken, gerçeği dönüştürecek güce sahip toplumsal anlatıların bağlamı bir anlamda 'tozpembe' bir zeminde etkisini artırmaktadır diyebiliriz. Bu ilişkilendirme biçiminin ortaya koyduğu metaforik yaklaşım, sanatın iç dinamiğinde var olan metafor üretim süreçleri göz önünde tutularak benzer ilişkilerin kurulduğu düşünce ve yaklaşımlar ortaya koyulmuştur. Eleştirel tavrın katı toplumsal anlamların çözülmesine etkide bulunduğu sanat hareketleri ve yapıtları her dönemin kendi anlayışı içinde yer almaktadır. Bu araştırmada da, toplumsal anlam yapılanmalarının özellikle günümüz sanatında irdelendiği yaklaşım biçimleri öne çıkmaktadır. Ayrıca kuramsal çerçeveyle bağlantılı olarak farklı tekniklerin uygulandığı sanat pratikleri gerçekleştirilmiştir.
Çağdaş sanatta ekofeminist yaklaşımlar
1970'lerde hız kazanan çevre hareketi, kadın hareketi ile; aynı eril mantalitenin ürünü oldukları teziyle birleşmiş ve ekolojik prensipler ile feminist teoriyi kapsayan "ekofeminizm" anlayışı gündeme gelmiştir. Ekofeminist teorinin temel ilkesine göre; kadınların ve doğanın ehlileştirilme, sömürülme ve tahakküm altına alınma çabasının altında bir iktidar pratiği olarak eril zihniyet yatmaktadır. Bu noktada; bu zihniyeti oluşturan ve sürdüren psiko-sosyolojik örüntüleri düşünmek de önem taşımaktadır. Ekofeminist sanat; ekofeminizmin temel anlayışını; çevre sanatının ekolojik yaklaşımı ile birleştiren bir çevresel sanat türü olarak kabul edilmektedir. Özellikle 1970'lerden itibaren, çevre ve kadın sorunlarını çözmeye yönelik eylemler sanatsal pratiğe dahil olmuştur. Temelde ortak bir söyleme sahip olan ekofeminist tavır; kadın-doğa özdeşliğinin kaynağı ve ifadesi konusunda görüş ayrılıklarına düşmüştür. Sanat literatüründe ekofeminist olarak tanımlanan işlere bakıldığında; kadın-doğa arasında biyolojik özdeşlik kuran (kültürel ekofeminizm) üretimlerin yanında; bu özdeşliğe sosyo-tarihsel süreçleri hatırlatarak karşı çıkan ve bu anlamda iktidar sistemlerine eleştiri getiren (sosyal ekofeminizm) işler de izlenmektedir. Fikir ayrılıklarına rağmen ekofeminist sanatın ortak çabası; "doğanın dili"nden konuşarak insanlara döngüsel ve birbirine bağlı bir ağın parçaları olduğunu hatırlatma ve bu anlamda ötekileştirilmiş tüm tahakküm formları için toplu bir adalet çağrısında bulunma çabasıdır. Anahtar Kelimeler: Ekofeminizm, ekofeminist sanat, çevre sanatı, toplumsal cinsiyet, kültürel ekofeminizm, sosyal ekofeminizm.
Sanatsal bir eylem biçimi olarak yıkım ve yeniden yapılandırma
Yıkım ve yeniden yapılandırma kavramlarına dayalı pratiklerin, uygulanma amaçları, yöntemleri sanatın tarihsel sürecinde farklılıklar göstermiştir. Bu farklılıklar, özellikle yıkıcı sanatsal eylemlerin artış gösterdiği modernizm ve avangard hareketler kapsamında belirgin bir hale gelmiştir. Sanatta bu değişkenliğe kaynaklık eden temel unsurların saptanabilmesi için kavramlara dayalı uygulamaların amaçlarını, işlev ve yöntemlerini tespit etmeye yönelik bir araştırmanın yapılması önem kazanmıştır. Bu kapsamda yıkım ve yeniden yapılandırma, öncelikle farklı kavramlarla ilişkileri bağlamında ele alınarak incelenmiş, daha sonra da tarih, psikoloji, sosyoloji ve felsefe alanlarıyla bağlantıları tespit edilerek, sanata yansımaları saptanmıştır. Elde edilen bulgular paralelinde kavramların, uygulama çalışmaları aracılığıyla somut bir gerçeklik alanına taşınması amaçlanmıştır. Tez çalışmasında yıkım; yaratıcılığa kaynaklık eden eylemler bütünü, sanatın yok edilmesinde avangard bir tavır ve eleştirel bir anlatımın dili olarak incelenmiştir. Yıkımın devamında tamamlayıcı bir uygulama olarak ortaya koyulan yeniden yapılandırma, sanatçının benlik bütünlüğüne ulaşmak üzere varlığı dönüştürdüğü eylemler toplamı olarak ele alınmıştır. Bu eylemler sanatçının, eser ve nesne üzerinde gerçekleştirdiği uygulamalar kapsamında değerlendirilmiştir. Postmodern süreçte varlığın yeniden inşasına yönelik sanatsal pratiklerle, Jacques Derrida'nın yapıbozum üzerine gerçekleştirdiği çalışmalar ilişkilendirilerek, felsefe ile bağlantılar kurulmuştur. Kişisel uygulamalar bölümünde yıkım ve yeniden yapılandırma kavramları, farklı konu, uygulama yöntemleri ile ele alınarak, bu kavramlara dayalı eylemlerin sanatsal bir anlatımın ifade dilini oluşturduğu ortaya koyulmuştur. Anahtar sözcükler: Resim, Sanat, Yıkım, Yeniden Yapılandırma, Yaratıcılık, Yapıbozum
Kazak mitolojisinin resimsel çözümlemesi
Tez çalışması kapsamında yapılan araştırmalar Kazak resim sanatı tarihinde Kazak mitolojisinin oluşumuyla ilgili eserlerin önemli bir yere sahip olduğunu göstermiştir. Bu konuda yapılan çeşitli araştırmalar, bilimsel çalışmalar, yorumlar ile tahliller ve karşılaştırmalar Kazak mitolojisinin başlangıcından bugüne kadarki Kazak mitlerinin birbiriyle sıkı bağlantılı olduğunu ortaya koymuştur. Mitoloji ile ilgili araştırmalar başta tarih olmak üzere edebiyat, felsefe, din ve kültür gibi alanlarda da yapılmış ve Kazak mitolojisini zenginleştirecek olan materyaller elde edilmiştir. Sanat alanında ise mitoloji ile ilgili incelemeler ve çalışmalar yeterli değildir. Özellikle resim sanatı bu konuda zayıftır. Bundan dolayı resim sanatındaki mitoloji ile ilgili çalışmaların tespit edilmesi, incelenmesi ve özellikle Kazak mitolojisinin resimsel çözümlemesinin yapılması için böyle bir tez konusu seçilmiştir. Tez çalışmasında, Kazak mitolojisinin tanımı ile tarihine yer verilmiş ve araştırmacıların mitolojiyle ilgili çalışmalarından bahsedilmiştir. Yapılan incelemeler neticesinde mitoloji ve sanat ilişkisi üzerinde durulmuştur. Bununla birlikte Kazak sanat tarihindeki Kazak mitolojisinin önemli konuları tespit edilmiş ve onların ressamların çalışmalarını ne şekilde etkilediği incelenerek karşılaştırmalı bir biçimde yorumlanmıştır. Kazak resim sanatının tarihî oluşumunun ilk dönemlerindeki ile günümüzdeki çağdaş ressamların "Kazak Mitolojisi" kavramı çerçevesinde yapmış oldukları çalışmalar tahlil edilmiştir. Yapılan çeşitli araştırmalar neticesinde Kazak mitolojisinin başka milletlerin mitolojisine nazaran daha evrensel olduğu ortaya konmuştur. Kazakların dünya görüşü ile mitolojisini tamamıyla anlatan "Er Töstik" mitindeki olay örgüsüne göre resimsel çözümlemeler yapılmıştır. "Er Töstik" miti eski ve yeni geleneği birbiriyle bağdaştıran Kazak mitolojisinin en önemli mitlerinden biridir. Kazak mitolojisinin atası sayılan "Er Töstik" mitinin resimsel çözümlemesini yapmak için ağaç baskı tekniğine başvurulmuştur. Tez kapsamında yapılan resimler "Er Tostik" mitinden esinlenerek, insanların ve kendi hayatımda yaşadığım olayların hem biçimsel bir formda hem de kompozisyon yapısı, renk, görsel, imge açısından nasıl etkilenildiği üzerinde durulmuştur. Anahtar sözcükler: Kazak mitolojisi, Kazak ressamları, Er Töstik, sanat, resim, ağaç baskı tekniği
Foto-realizm'de insan-mekân ilişkisi bağlamında saklı mekânların paslı yüzü
Foto-gerçekçi ya da hiper-gerçekçi resimler ilk olarak 1960'lı yılların sonlarında galerilerde sergilenmeye başlanmıştır. 1970'te New York Whitney Museum of Art önemli bir sergi düzenleyerek "22 Gerçekçi" sanatçıyı tanıtmıştır. Louis K. Meisel sergiden sonra çoğunluğu bu sanatçıların çalışmalarından oluşan ve "Foto-gerçekçilik" adını verdiği bir katalog hazırlamış, bu katalogda foto-gerçekçilik için beş maddeli bir tanım yapmıştır. 1970'li yılların başında detaycılık konusunda fotoğraftan daha titiz oldukları iddiasıyla bu akımın sanatçıları, Amerika'nın caddelerini, gökdelenlerini, mağazaları ve vitrinlerini, havuzlu villalarını, araba ve motosikletlerini, kısacası kapitalizmle birlikte var olan ne varsa, tüm bu unsurları tablolarında, duygudan yoksun bir şekilde resmetmişlerdir. Foto-realizm akımı içerisinde özellikle insan ve mekân ilişkisine farklı bir bakış açısı getirmiş ve resimlerinde verdikleri etki günlük hayat içerisinde akıp giden insan yaşamının tüm bu ruhsuz mekânlarda nasıl sıradanlaştığıdır. Bu anlayışa bir tepki olarak "Saklı Mekânların Paslı Yüzü" başlığı altında foto-realist resim dili kullanarak, kaybolmaya yüz tutmuş, emekçilerin yaşamlarını sürdürdükleri mekânları konu edinilmiştir. Bu mekân sahiplerinin kapitalizmin vahşi tarzına karşı mücadele verdikleri, özellikle sanayi bölgelerinde yer alan, duygu ve anlam yüklü, emeğin, alın terinin, mücadelenin, işçiliğin, paylaşmanın, izlerini taşıyan mekânlar çalışmalara taşınmıştır. Bu çalışmanın vermek istediği mesaj; gün geçtikçe, şehrin ve toplumun hafızasını temsil eden, bu mekânların, yerlerini alan ruhsuz beton yığınlarına birbirinin yüzüne bile bakmaktan kaçınan insanların doluştuğu alışveriş merkezlerine, içlerinde insanların birbirinden habersiz yaşadıkları sitelere, özetle modern hayatının yıkıcı, etkilerine karşı bir tepki şeklinde ifade edilebilir.
Görsel hafıza ve kolaj
Görsel Hafıza ve Kolaj" isimli Yüksek Lisans Çalışması Raporunda; modernizmin tarihsel tanımı, modern kavramının farklı düşünürler tarafından irdelenmesi, aynı zamanda modern sanatın eleştirisi üzerine beyan edilmiş fikirlerin açıklaması yapılmış ve tüm bunların sanattaki yansımalarına değinilmiştir. Bu çalışma kapsamında, modernizmden bir kopuş olarak Kolaj ele alınmış, Kolaj'ın neden doğduğu nasıl şekillendiği sorularının cevabı verilmeye çalışılmıştır. Modernizmin ortaya koyduğu aşırı bireyselleşme ve merkezileşme mantığının bir yıkım olduğunu düşünen ve bu eleştiriye dahil olan Avangard ve Kübist ressamların fikirlerinden bahsedilmiştir. Bütün olma iddiasını yitiren sanat eserinin parçalı bir yapıya sahip olduğu ve bu parçaların özgürlüğe kavuşan formlar olduğu yönünde fikir beyan edilmiştir. Bu durumla birlikte hafızanın özgürleşmesi ve Kolaj yöntemi ile hayattan alınan Görsel Hafıza parçalarının bir araya getirilmesine doğru evirilen mantık ortaya konulmuştur. Görsel Hafıza parçaları belirli kavramlarla açıklanmış, hafızayı ve Kolaj yöntemini kullanan sanatçılardan örnekler verilmiştir. Bu sanat çalışması süresince deneyimlenen duyumlardan ve her türlü bilgiden yararlanarak Görsel Hafıza başlığı altında bir ifade biçimi olarak Kolaj' ı kullanmanın çözümlenme sürecinde üretilen işler, düşünülen kavramlarla eş zamanlı yapılmıştır. Kavramları içerik olarak incelerken, ifadeleri ve biçimleri üzerine düşünülmüş, anlam ve biçimi arasında bağ kurulmaya çalışılmış, görsellerin bir kısmına kendi anlamları dışında anlamlar yüklenmiştir. Görsel hafıza bağlamında, hafızanın yapısına uygun olması bakımından teknik bir sınırlama getirilmeksizin, anlatılmak istenilen kavrama göre resmedilmiştir. Buradaki çalışmaların birbiriyle olan ilişkisi, parçalı ve eklektik yapıların anlamı güçlendirecek yapılar olduğu belirlenmiştir. Bu çalışmada yapılacak bütün işler kendi gerçekliğini yansıtmaya çalışmıştır ve söylem oluşturmuştur. Anahtar Sözcükler: Kolaj, görsel hafıza, Avangard, dada, modern
Antik dönem mitolojilerinde ahlâki kötülüğün görsel yansımaları
Mitoloji, bin yıllardır insanlığın yaşamını anlamlandıran ve biçimlendiren söylenceler bütünüdür. Varoluşundan bu yana kendisini ve çevresini anlamlandırmaya çalışan insan, çeşitli inanışları yaşamıyla bütünleyerek, duygusal ısınma ihtiyacını gidermiş ve onu çaresiz bırakan zorluklar karşısında ayakta kalabilmek üzere güç ve teselli bulmuştur. Bu zorluklar, tarihin çeşitli dönemlerinde, tanımlanmak ve kavranabilir bir anlam zemininde temellendirilmek üzere kimi zaman muhayyile düzeyinde bir 'şeytan' kişileştirmesiyle, kimi zaman ise "kötülük" kavramlaştırmasıyla ele alınmıştır. Kötücül nitelikleriyle öne çıkan kurgusal karakterler ve olaylar, insanın yaşadığı çevreyi anlamlandırma sürecine katkı sağlamış olmakla birlikte, mitolojik literatürün önemli bir bölümünü teşkil etmektedir. Kötülük, felsefe için önemli bir düşünce alanı olmakla birlikte, içeriği itibariyle, çeşitli inanışların muhtevasında mevcut ve işlek vaziyettedir. Düşüncenin ve inanışın, tarih boyunca beslendiği bir anlam basamağı olan kötülük, mitolojiyle olan güçlü ilişkisinin de etkisiyle, sanatsal üretim için de etkili ve sürekli bir kaynak olmuştur. Bu tez kapsamında, antik dönem mitolojilerindeki olaylar ve karakterler, kötülüğün ahlâki yönleriyle ilişkileri bağlamında ele alınmış ve bu olaylar ve karakterlerin, çeşitli dönemlerde sanatçılar tarafından yorumlanan plastik örnekleri irdelenmiştir. Kötülük kavramının mitolojiyle ilişkisinin sanat tarihindeki serüvenini inceleyen teorik bir araştırma ve çözümlemeye müteakiben, kötülük ve mitoloji ilişkisinin merkezde olduğu bir dizi uygulama gerçekleştirilmiştir.
Parçalanma ve gizdökümcü görsel anlatımlar
Türkiye'de "itiraf edebiyat" adıyla da bilinen Gizdökümcü şiir 1950'li yılların sonu ile 1960'lı yılların başında ortaya çıkan bir anlatım türüdür. Gizdökümcü şiir aynı zamanda şairin "şahsi" ya da "ben" içeren öğelerin sıkça kullandığı bir türdür. Bunun anlamı, şairin ana konusu kendi hayatıdır; dolayısıyla kendi hayatıyla ilgili fazlasıyla ayrıntı paylaşır. Kişi, kendi hayatında yaşadığı travmatik olayları yazıda yaratıcı bir süreç sonucu yeniden yaşar. Tezin odak noktası ise sanatçının gizdökümcü anlatımı kullanarak kendi yaşantısını görsel yolla aktarmasını ele almaktadır. Parçalanma kavramı bu anlatım türünde duygu durumunun resimsel ifadesinde başvurulan bir teknik olarak, biçimsel bir yapı ile karşımıza çıkar. Parçalanmadaki amaç, gizdökümcü türle birleştiğinde yaşanılan ruhsal durumun ortaya çıkarken yarattığı parçalanmayı göstermektir. Araştırma kapsamında yapılan çalışmalar parçalanma kavramı çerçevesinde kullanılan biçimsel yapı üzerine odaklanmıştır. Gizdökümcü anlatım türü, kimlikleriyle var olmuş sanatçıların eserleri üzerinden türe ait çalışmaların incelenmesini; bu eserleri üretirken sanatçıların yaşadıkları travmalardan nasıl beslendiklerini ve tüm bu travmalarla dolu sancılı yaşamların sanata dönüşümlerini araştırma konusu olarak ele alır. Tez oluşturulurken literatür araştırması yapıldıktan sonra uygulama çalışmaları yapılmıştır. Baskı ve resim olarak üretimler kolaj mantığında uygulanmıştır. Parçalanmalarla biçimsel ifade sağlanmaya çalışılmıştır.
Bireyin duygu haritası
İnsan toplumda konumlanışının gereği ve sonucu olarak, birtakım ikiliklerle yüzleşmek zorunda kalabilen bir varlıktır. İnsanın toplumsal varoluşu olarak bireyselliği ve zihinsel varoluşu olarak insanlığı belirli durumlarda uyuşmayabilir ve karşı karşıya gelebilir. Toplum, birey ve insan arasında oluşan ikilikler ve yarılmalar, duygular ve iç diyaloglar üretir. Bu duygular ve iç diyaloglar zihnin metafizik süreçleriyle kurulan temaslarda görülebilir. Bu temaslar bir iç çatışmanın yapısını oluşturur. Bireyin duygu haritasını ortaya koyan resimler oluşturulurken, içsel ve dışsal ikiliklerin çerçevesinde, insanın bazı dürtüleri temel alınmıştır. Bu dürtüler, var olmak ve yok olabilir olmak, duygulanım kararları ve ardındaki düşünceler, kültür, toplum ve insan arasındaki etkileşimde ortaya çıkan duygusal unsurlardır. Bu araştırmada yapılan resimlerde, duygular fragmanlar olarak plastik bir dile dökülmüştür. Fragmanlar alegorik kurgular olarak simgeler, figürler, mekânlar ve nesneler üzerinden ifadeler ile biçimlere aktarılmıştır. Resimlerde simgeler mitlerden ve toplumsal imgelerle ilgili kişisel yorumlardan yararlanılarak kullanılmıştır. Bedenler, mekânlar ve nesneler, toplumun birey üzerindeki baskısını ortaya koymak adına, edilgenlik duygusunu verecek şekilde çözümlenmiştir. Araştırmada, duyguları ve iç diyalogları resmetmek amaçlanmıştır.
Simurg söyleni üzerine görsel anlatılar
Simurg Söyleni kuşlar alemindeki tüm kuşların bilge kuş Simurg'u bulmak adına Kaf Dağı'na yaptıkları yolculuğu anlatır. Yol ve yolculuk kavramları metaforik olarak çokluktan birliğe varış sürecinde kişinin kendini gerçekleştirdiği yer olarak yaşamı tanımlar. Yaşam gerçekliğinde bireyin temel sorunsalı ise varoluş meselesidir. Kuşların Simurg'a ulaşması, özün kaynağına ulaşması şeklinde yorumlanırken bireyin varoluşuna dair yaptığı sorgulamalar onu kendi gerçekliğine ulaştırır. Bu çalışmada varlık meselesi, sözel bir anlatıdan hareketle sanatsal pratikler eşliğinde yeniden yorumlanmaya çalışılmıştır. Sanatın bünyesinde barındırdığı metaforik yapılanma söylenler içerisinde de mevcuttur. Simurg Söyleni'nin içeriğinde yere alan kuş, yol, dağ, ateş ve ayna imgeleri sanat tarihsel süreçte sıklıkla kullanılan imgelerdir. Seçilen bu imgeler, söylensel olanla sanatsal olan arasında bağ kuran yeni bir alan yaratmaktadır. Farklı sanatsal pratikler eşliğinde deneyimlenen bu alan, yapıtların içeriğini zenginleştiren anlatım olanaklarını da beraberinde sunar. Anahtar sözcükler: Sanat, Simurg, söylen, metafor, kuş, yol, ateş, dağ, ayna.