Trakya University
Anabilim Dalı

Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

Trakya University

109

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve karşıt olma karşıt gelme bozukluğu eştanılı çocuk ve ergenlerde irritabilite düzeyi ile duygusal-davranışsal problemler ve işlevsellik düzeyi arasındaki ilişkinin incelenmesi

Çalışmamızda, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ve karşıt olma karşı gelme bozukluğu eştanılı olgu grubu, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanılı olgu grubu ve sağlıklı kontrol grubu; sosyodemografik özellikler, klinik değişkenler, irritabilite, davranışsal ve duygusal problemler ve işlevsellik düzeyi açısından karşılaştırılmıştır. Örnekleme, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne 20.08.2024-20.01.2025 tarihleri arasında başvuran, 6-12 yaş aralığında henüz tedavi almamış 53'er çocuk ve ergen ile anneleri dahil edilmiştir. Sağlıklı kontrol grubu olarak, dahil edilme kriterlerini sağlayan 53 ergen dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara araştırmacı tarafından yapılan görüşme sırasında sosyodemografik veri formu doldurulmuştur. Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu-DSM 5-Türkçe Uyarlaması ile eştanı değerlendirmeleri yapılmış, tüm olgulara Duygusal Reaktivite İndeksi Çocuk Formu; bakım verenlerine ise Duygusal Reaktivite İndeksi, Conners Ebeveyn Derecelendirme Ölçeği Yenilenmiş Kısa Formu, Weiss İşlevsellikte Bozulma Ölçeği Ebeveyn Formu, Güçler ve Güçlükler Anketi Ebeveyn Formu uygulanmıştır. Bulgular, çocuk özbildirimlerinde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ve karşıt olma karşı gelme bozukluğu eştanılı gruptaki irritabilite düzeyinin diğer gruplara kıyasla anlamlı şekilde yüksek olduğu bulunmuştur (p<0,001). Ebeveyn değerlendirmelerinde ise dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olgu grubu ve karşıt olma karşı gelme bozukluğu eştanı grupları arasında irritabilite şiddeti açısından benzer bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ve karşıt olma karşı gelme bozukluğu eştanılı grupta duygusal ve akran problemleri daha yüksek gözlenmiş (p=0.001); aile ve öğrenme işlevselliği alanlarında ise sağlıklı kontrollere göre belirgin bozulmalar bulunmuştur (p<0,05). Elde edilen sonuçlar, yüksek irritabilitenin genel psikopatoloji yükü ve işlevsellik bozulmaları ile güçlü ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu bulgular, tedavi süreçlerinde irritabilitenin dikkate alınmasının önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, karşıt olma karşı gelme bozukluğu, irritabilite, duygusal-davranışsal problemler, işlevsellik

Rana Coşkun
Trakya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna eşlik eden yavaş bilişsel tempo kliniği olan çocuklarda duygu düzenleme güçlüklerinin araştırılması

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu'na veya Yavaş Bilişsel Tempo kliniğine sahip çocuklarda sosyal işlevsellikte bozulmalar ve bunun bir aracısı olabilecek duygu düzenlemede problemler yaşanabilmektedir. Çalışmamızda, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanısına eşlik eden Yavaş Bilişsel Tempo kliniğinin duygu düzenlemede rolü olan duygu tanıma/anlama,duygusal reaktivite/olumsuzluk/değişkenlik, duyguayarlama,empati/katı-duygusuz özellikler açısından incelenmesi ve ileride tedavi planlamasına yol gösterebilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Çocuk Ergen Ruh Sağlığı Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran olgular arasında içleme ve dışlama kriterlerini karşılayan, 8-12 yaş aralığında olan, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanılı 30 çocuk ve Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu'na Yavaş Bilişsel Tempo kliniğinin eşlik ettiği 20 çocuk olmak üzere iki farklı grup şeklinde dizayn edilmiştir. Kullanılan psikiyatrik değerlendirme ve ölçüm araçları; Barkley Çocuk Dikkat Anketi, Duygu Ayarlama Ölçeği, Çocuk ve Ergenler için Empati Ölçeği Türkiye Formu, Hollinngshead-Redich Ölçeği, Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Formu-Şimdi ve Yaşam boyu Şekli DSM-5 - Türkçe Uyarlaması, Klinik Global İzlenim Ölçeği, Sözel Olmayan İpuçlarını Algılama Becerilerini Değerlendirme Aracı-Yüz ifadeleri alt alanı, Çocuk ve Ergenlerde Yıkıcı Davranım Bozuklukları İçin DSM-IVe Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği – Turgay, Bilgilendirilmiş Gönüllü Olur Formu ve Sosyodemografik Veri Formu'ndan oluşmaktadır. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu'na Yavaş Bilişsel Tempo kliniğinin eşlik ettiği grubun, sadece Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan gruba göre, duygu düzenlemenin duygu ayarlama ölçeği duygu ayarlama alt ölçeği puanları ve empati ölçeği puanları bakımından ayrıştığı saptanmıştır. Gruplar arasında dikkat eksikliği baskın görünüm DEHB kontrol edildiğinde de, duygu ayarlama ve empati bileşenleri Yavaş Bilişsel Tempo kliniğinin eşlik ettiği grupta anlamlı farklılaşmıştır.

BilişBilişsel işlevlerDuygu düzenleme+2
Meriç Meriçli
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otizm spektrum bozukluğu'nda bir immün fenotip: kan-beyin ve bağırsak bariyeri proteinlerine karşı otoimmünite ve otistik belirtilerle ilişkisi

Otizm spektrum bozukluğu (OSB), kısıtlı ilgi alanı, tekrarlayan davranışlar ve sosyal iletişimdeki bozukluklarla karakterize nörogelişimsel bir bozukluktur. Yüksek prevalansına rağmen, etiyopatogenezi tam olarak anlaşılamamıştır. Genetik değişiklikler, gastrointestinal anormallikler ve bağışıklık sistemi yanıtları ile ilişkili durumların, OSB'nin patofizyolojisinde rolü olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda temel olarak OSB'de otoimmün etkenlere bağlı klinik fenotiplerin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışmaya 4-10 yaş arası 41 OSB tanılı çocuk ile, yaş ve cinsiyet açısından eşlenmiş 24 sağlıklı çocuk dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara klinisyen tarafından Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli- DSM-5 Türkçe Uyarlaması (ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T), Çocukluk Otizm Derecelendirme Ölçeği (ÇODÖ), Pediatrik Gastrointestinal Semptomlar Anketi Roma III Versiyon (QPGS-RIII) ve Bristol Dışkı Skalası uygulanmıştır. Ebeveynlerden Sorun Davranış Kontrol Listesi (SDKL), Otizm Davranış Kontrol Listesi (ODKL), Yenilenmiş Conners Ana-Baba Derecelendirme Ölçeği Kısa Türkçe Formu (CADÖ-YK) ve Sosyal Cevaplılık Ölçeği (SCÖ) doldurmaları istenmiştir. Serum örneklerinde anti-klaudin-5 ve anti-β-katenin IgG otoantikor konsantrasyonları ölçülmüştür. Ayrıca her iki otoantikor için, tüm örneklerin analiz edilebilmesi amacıyla, standardize ELISA indeks değerleri hesaplanmıştır. OSB ve kontrol grubunda, anti-klaudin-5 ve anti-β-katenin IgG otoantikor konsantrasyon ve ELISA indeks değerleri karşılaştırılmıştır. OSB grubunda otoantikor ELISA indeks değerleri ile ölçek puanları arasındaki ilişki analiz edilmiştir. Ek olarak OSB grubunda en az bir GİS belirtisi olan (GİS+) ve GİS belirtisi olmayanlarda (GİS-) otoantikor konsantrasyonları, ELISA indeks değerleri ve ölçek puanları karşılaştırılmıştır. Değişkenleri klinik olarak daha homojen alt gruplarda değerlendirebilmek için OSB grubu; stereotipik davranış ve tekdüzelikte ısrar (SD-TI), duyusal hipo/hipersensitivite (DH/H), sosyal ilişki/iletişim becerileri (Sİ/İ), DEHB belirtileri açısından yüksek ve düşük düzeyde semptom gösteren alt kümelere ayrılmış, bu alt kümelerde otoantikor konsantrasyonu, ELISA indeks düzeyleri karşılaştırılmıştır. Son olarak OSB grubu otoantikor ELISA indeksleri açısından yüksek ve düşük olan alt kümelere ayrılmış, iki grup arasında ölçek puanları karşılaştırılmıştır. Çalışma sonucunda OSB grubunda gaz şikayetleri (GŞ) oranı, GİS+ oranı, anti-klaudin-5 IgG otoantikor konsantrasyonu ve ELISA indeksi düzeyi kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Anti-β-katenin IgG otoantikor konsantrasyonu ve ELISA indeksi açısından gruplar arasında istatiksel açıdan anlamlılığa yaklaşmasına karşın fark tespit edilmemiştir. OSB grubunda GİS+ olanların, GİS- gruba göre OSB şiddetinin daha düşük olduğu gözlenmiştir. Anti-β-katenin IgG ELISA indeksinin, SDKL uyuşukluk; ODKL beden-nesne kullanımı, dil becerileri, sosyal-özbakım; SCÖ sosyal biliş alt ölçeği ve SCÖ toplam puanı ile negatif ilişkisinin olduğu belirlenmiştir. OSB grubunda GİS+ ve GİS- gruplar arasında otoantikor konsantrasyon ve ELISA indeks düzeyleri açısından bir fark gözlenmemiştir. OSB grubunda kümeleme analizi ile oluşturulan SH-TI yüksek olan alt grupta anti-β-katenin IgG ELISA indeksi anlamlı düzeyde düşük gözlenmiştir. Anti-β-katenin IgG otoantikor ELISA indeksi yüksek alt grupta; ODKL beden-nesne kullanımı ve dil becerileri alt ölçek puanları anlamlı düzeyde düşük tespit edilmiştir. Anti-klaudin-5 IgG ELISA indeks alt grupları arasında ölçek puanları açısından anlamlı fark bulunmamıştır. Çalışmamız, OSB'de anti-klaudin-5 ve anti-β-katenin IgG otoantikorlarını inceleyen bilgimiz dahilindeki ilk çalışmadır. Sonuç olarak OSB'li hastalarda hastalık fenotipinden bağımsız olarak anti-klaudin-5 IgG otoantikor konsantrasyonu ve ELISA indeksi kontrol grubuna göre yüksek bulunmuştur. Anti-β-katenin IgG otoantikor konsantrasyonu ve ELISA indeksi için iki grup arası fark anlamlılık düzeyine yaklaşmıştır. SH-TI yüksek olan OSB alt grubunda anti-β-katenin IgG ELISA indeksinin anlamlı düzeyde düşük olması ve anti-β-katenin IgG ELISA indeksi yüksek olan grupta ODKL beden nesne kullanımı, dil becerileri alt ölçek puanlarının düşük bulunması, OSB'de otoimmün etkenle ilişkili daha hafif klinik fenotipe sahip bir alt grubun olabileceğini düşündürmektedir. Konu ile ilgili daha büyük örneklemli ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Belirti ve semptomlarBeta kateninClaudin+4
Ekin Günal Mısır
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ergenlerde olumsuz yaşam olayları ile depresyon ve intihar ilişkisinde duygu düzenleme, bilinçli farkındalık ve duyusal işleme hassasiyetinin rolü

Bu çalışma 12-18 yaş arasında Majör Depresif Bozukluk (MDB) tanılı ergenler ve intihar girişiminde bulunan ergenler ile herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmayan ergenlerin depresif belirtiler, olumsuz yaşam olayları, duygu düzenleme (DD), bilinçli farkındalık (BF) becerileri ve duyusal işleme hassasiyet (DİH) açısından karşılaştırıldığı, intihar girişimi olan ergenlerde bu faktörler ile intihar niyeti şiddetinin ilişkisinin incelendiği ve bu faktörlerin olumsuz yaşam olayları ile depresyon belirtileri arasında aracı ve düzenleyici rollerinin araştırıldığı kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya 12-18 yaş arasında MDB tanılı 47 ergen, intihar girişimi olan 40 ergen ve 38 sağlıklı kontrol olgusu olmak üzere toplam 125 ergen alınmıştır. Araştırma grubundaki ergenlerde MDB tanısı ile intihar girişimini doğrulamak ve kontrol grubundaki ergenlerde psikiyatrik hastalıkları dışlamak için Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşamboyu Versiyonu (KSADS-PL) kullanılmıştır. Ergenlerin değerlendirilmesi için Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu, Olumsuz Yaşam Olayları Formu, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Ergen ve Yetişkin Bilinçli Farkındalık Ölçeği (EYBFÖ), Ergenler İçin Duygu Düzenleme Ölçeği (EİDDÖ), Hassasiyeti Yüksek Birey Ölçeği (HYBÖ), intihar girişimi grubundaki ergenler için ayrıca İntihar Niyeti Ölçeği (İNÖ) kullanılmıştır. Çalışma sonuçlarına göre sağlıklı kontrollere kıyasla MDB tanılı ergenlerin olumsuz yaşam olayı sayısı daha fazla, bilinçli farkındalık (BF) düzeyi daha düşük olup içsel ve dışsal işlevsel olmayan duygu düzenleme (DD) stratejilerini daha fazla, dışsal işlevsel DD stratejilerini daha az kullanmaktadırlar. Tüm örneklem değerlendirildiğinde olumsuz yaşam olayları sayısı ile depresif belirtilerin arasındaki ilişkiye bilinçli farkındalık, kendini kabullenme, dışsal işlevsel, içsel işlevsel olmayan ve dışsal işlevsel olmayan DD stratejileri aracılık etmektedir. İntihar girişimi olan ergenlerin yaşadıkları olumsuz olayların sayısı sağlıklı kontrollere göre daha fazla, BF ve kendini kabullenme düzeyleri daha düşük olup, dışsal ve içsel işlevsel olmayan DD stratejilerini daha fazla kullanmaktadırlar. Bu ergenlerde intihar niyetinin şiddeti yalnızca depresif belirti düzeyi ile ilişkili bulunmuştur. Duyusal işleme hassasiyeti açısından gruplar arasında fark bulunmamaktadır.

Bilinçli farkındalıkDepresyonDuygu düzenleme+5
Ezgi Öztürk
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tik bozuklukları ve stereotipik hareket bozukluğunun ayırıcı tanısında motor beceriler ve silik nörolojik bulguların değerlendirilmesi

Tikler yoğunluk ve sıklık bakımından dalgalanmalar gösteren, ani, tekrarlayıcı, ritmik olmayan, basmakalıp motor hareket ve ses çıkarma davranışları olarak tanımlanır. Stereotipik hareketler ise tekrarlayıcı, istemsiz, ritmik, koordineli, kalıplaşmış ve amaçsız davranışlardır. Hareket veya ses komponentlerini içermesi, bir motor hareketin benzer şekilde tekrarlanması özellikleri sebebiyle tik ve stereotipiler benzerlik göstermekte ve birbirleriyle karışabilmektedir. Tik bozuklukları ve stereotipik hareket bozukluğu birbirine sıklıkla eşlik etmektedir ve sebep olarak her iki hareket bozukluğunun da patofizyolojisinde motor işlevlerden sorumlu olan Kortiko-Striato-Talamo-Kortikal (KSTK) yolağın rol oynaması gösterilmiştir. Tik bozukluğu ve stereotipik hareket bozukluğunun ayırıcı tanısında silik nörolojik bulgular (SNB) ve motor becerilerin nasıl rol oynayabileceği, bu klinik bulguların hastalık belirtileri ve belirti şiddeti ile nasıl bir ilişkisi olduğu ile ilgili bilgilerin yetersiz olduğu görülmektedir. Tik bozukluğu ve stereotipik hareket bozukluğunun nörobiyolojik olarak farklı mekanizmalara sahip olduğu hipotezi ile yapılan bu araştırma, klinik olarak motor becerilerin ve SNB'nin değerlendirildiği kesitsel bir çalışmadır. Araştırmamızın örneklemi 20 tik bozukluğu, 20 stereotipik hareket bozukluğu, 13 Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanılı çocuktan ve 20 adet sağlıklı kontrolden oluşmaktadır. Tüm katılımcılara Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi – Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu DSM-5 (K-SADS-PL) psikiyatrik tanı görüşmesinin yanında Yale Genel Tik Ağırlığını Derecelendirme Ölçeği (YGTADÖ), Nörolojik Değerlendirme Ölçeği (NDÖ), Tekrarlayıcı Davranışlar Ölçeği-Revize-Türkçe Versiyonu (TEDÖ-R-TV), Conners Anne Baba Derecelendirme Ölçeği-Yenilenmiş Kısa Form (CADÖ-YK), Revize edilmiş Gelişimsel Koordinasyon Bozukluğu Bataryası (R-GKBB), Dokuz Delikli Peg Testi, Flamingo Denge Testi, 1-Dakika Otur-Kalk Testi ve İşaret Parmaklarıyla Burnunun Ucuna Dokunma Testi uygulanmıştır. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, sosyoekonomik düzey, ebeveyn yaşları, perinatal faktörler, gelişim basamakları, el, ayak ve göz tercihleri ile serebral hakimiyet açısından anlamlı fark bulunmamaktadır. Tik grubundaki çocukların babalarında tik öyküsü anlamlı olarak yüksekken, stereotipi grubunda annelerinde stereotipi öyküsü anlamlı olarak daha fazladır. Her iki hareket bozukluğu grubunda da astım komorbiditesi yüksek bulunmuştur. Stereotipi grubunda NDÖ'nün "Karmaşık Motor Hareketlerin Sıralanması" alt-ölçek puanı ve yumruk-halka testi sağlıklı kontrollerden, Ozeretski testi puanı hem tik grubundan hem sağlıklı kontrollerden yüksek bulunmuştur. DEHB grubunda "Karmaşık Motor Hareketlerin Sıralanması" alt-ölçeği ve yumruk-halka testi puanı sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak yüksektir. Dokuz Delikli Peg Testinin dominant ve nondominant el ile çubukları çıkarma süreleri bakımından stereotipik hareket bozukluğu ile tik, DEHB ve sağlıklı kontrol grupları arasında anlamlı fark bulunmuştur. Tik bozukluğu grubunda YGTADÖ puanları arttıkça ince motor beceri performansında iyileşme eğilimi gözlenmiştir. Flamingo Denge Testi ve İşaret Parmaklarıyla Burnunun Ucuna Dokunma Testi puanları açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Tik grubunda CADÖ-YK alt-ölçeklerinden karşıt olma karşı gelme ile dikkatsizlik/bilişsel problemler puanları ile denge performansı arasında anlamlı korelasyon elde edilmiştir. Stereotipik hareket bozukluğu grubunda 1-Dakika Otur-Kalk Testi performansı sağlıklı kontrollerden anlamlı olarak düşük çıkmıştır ve bu skorların TEDÖ-R-TV puanları ile arasında ilişki olmadığı görülmüştür. R-GKBB ölçeği total skoru, ince motor/el yazısı ve genel koordinasyon alt-ölçek puanları stereotipi, tik ve DEHB grubunda sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Hareket sırasında kontrol yeteneği alt-ölçeği ve Gelişimsel Koordinasyon Bozukluğu (GKB) riski açısından anlamlı fark sadece stereotipi grubu ile sağlıklı kontroller arasında elde edilmiştir. Çalışmamızın sonuçları stereotipik hareket bozukluğu tanılı okul çağı çocuklarında ince ve kaba motor beceri problemlerinin, karmaşık motor hareketlerin sıralanmasındaki sorunların tik bozukluğu tanılı çocuklara göre daha fazla göründüğünü, GKB riskinin daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Sonuçlarımız bu iki hareket bozukluğunun patogenezinin farklı nörobiyolojik süreçlerle ilişkili olabileceğine işaret etmektedir. Gelecekte tik bozukluğu ve stereotipik hareket bozukluğu ayırıcı tanısında rol oynayabilecek biyolojik faktörlerin araştırılması bu alandaki bilgilerimizi artıracaktır.

Nörogelişimsel bozukluklarPsikomotor performansStereotipik davranış+2
Ecem Selin Akbaş Alıyev
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Stereotipik hareket bozukluğu ve nöroinflamasyon ilişkisi

Stereotipiler istemsiz şekilde meydana gelen ancak refleksif olmayan, tekrarlayıcı, ritmik, koordine ve kalıplaşmış hareketlerdir. Stereotipik hareket bozukluğu; kişide eşlik eden otizm, zeka geriliği, duyusal yoksunluk veya nörolojik bir hastalık olup olmamasına göre primer ve sekonder olarak ikiye ayrılır. Etiyolojisi henüz aydınlatılamamış, toplumda yaygın görülen, kişinin etiketlenmesine neden olan, kesin bir tedavisi bulunmayan bir bozukluktur. Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) belirtileri hayatın erken dönemlerinde başlayan, iletişim ve sosyal etkileşimde yetersizlikle karakterize, kısıtlı ilgi alanları ve davranışları içeren, stereotipilerin sıklıkla eşlik ettiği nörogelişimsel bir bozukluktur. Son yayınlarda 59 çocuktan 1'nde görüldüğü belirtilen, etiyolojisi henüz aydınlatılamamış, kesin bir tedavisi bulunmayan bir bozukluktur. Bu iki nörogelişimsel bozukluğun birlikte görülme sıklıkları yüksektir. Bu nedenle patofizyolojilerinde ortak mekanizmalar olabileceği düşünülmektedir. Son yıllarda OSB etiyolojisinde nöroinflamatuar süreçlerin rolü yaygın şekilde araştırılmakta ve kanıtlar sunulmaktadır. Stereotipik hareket bozukluğu etiyolojisinde nöroinflamatuar süreçlerin rolünü araştıran hayvan modelleri bulunmakla birlikte henüz insanlarla yapılmış bir çalışma alan yazında bulunmamaktadır. Stereotipik hareket bozukluğunun patofizyolojisinde nöroinflamatuar mekanizmaların rolü olduğu hipotezi ile yapılan bu araştırma, stereotipik hareket bozukluğu ve OSB tanısı olan çocuk ve ergenlerin plazmalarında IL-1β düzeylerinin ELISA yöntemiyle değerlendirildiği kesitsel bir çalışmadır. Araştırmamızın örneklemi 22 primer stereotipik hareket bozukluğu (Primer SHB), 20 sekonder stereotipik hareket bozukluğu (Sekonder SHB), 18 stereotipileri olmayan OSB (SHB olmayan OSB), 18 sağlıklı kontrolden oluşmaktadır. Tüm katılımcılara Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi – Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu DSM-5 (K-SADS-PL) psikiyatrik tanı görüşmesinin yanında Çocukluk Otizmi Derecelendirme Ölçeği (ÇODÖ) (CARS), Otizm Davranış Kontrol Listesi (Autism Behavior Checklist- AuBC), Sorun Davranış Kontrol Listesi (SDKL), Tekrarlayıcı Davranışlar Ölçeği-Revize-Türkçe Versiyonu (TEDÖ-R-TV), Yenilenmiş Conners Ana Baba Derecelendirme Ölçeği Kısa Türkçe Formu (CADÖ-YK) uygulanmıştır. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, sosyoekonomik düzey, ebeveyn yaşları, aile yapısı, prenatal ve natal faktörler açısından anlamlı fark bulunmamaktadır. OSB gruplarındaki çocukların annelerinin eğitim düzeyi Primer SHB ve Sağlıklı Kontrol gruplarından anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır. Sekonder SHB grubundaki çocukların yarısının tek çocuk olduğu saptanmıştır. Primer SHB grubundaki çocukların ebeveynlerinde psikopatoloji görülme sıklığının artmış olduğu saptanmıştır. Primer SHB grubundaki çocukların postnatal dönemde diğer gruplardaki çocuklara kıyasla daha çok sağlık sorunu yaşadığı en sık yaşanan sağlık sorununun yenidoğan sarılığı olduğu tespit edilmiştir. Primer SHB grubundaki çocukların Sağlıklı Kontrollerle karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha geç cümle kurmaya başladıkları saptanmıştır. Primer SHB grubundaki çocuk ve ergenlerin Sağlıklı Kontrollere kıyasla okul başarı düzeylerinin daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Sekonder SHB grubunun sol el tercih oranlarının diğer gruplara kıyasla anlamlı olarak yüksek olduğu saptanmıştır. Stereotipik hareket bozukluğu tanısı olan çocukların ailelerinde ve yakın akrabalarında stereotipi bulunma sıklığının artmış olduğu bulunmuştur. Bununla birlikte OSB gruplarındaki çocuk ve ergenlerin ailelerinde de stereotipi sıklığının artmış olduğu saptanmıştır. Primer SHB grubunda çocuk ve ergenlerin %86,6'sı en az bir komorbid psikiyatrik bozukluğa sahip olduğu bulunmuştur. Primer SHB grubunda SDKL Stereotipik davranışlar, SDKL Letarji/İçe kapanma alt ölçek puanları ve ABC Sosyal ve Özbakım becerileri alt ölçek puanları, TEDO-R-TV Aynılık/Tekdüzelik davranışlar ve TEDO-R-TV Stereotipik davranış alt ölçek puanları Sağlıklı Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Stereotipik hareket bozukluğu ve OSB'nin nöroinflamatuar süreçlerle ilişkisini incelemek amacıyla katılımcıların plazma IL-1β düzeyleri ELİSA tekniği ile değerlendirilmiştir. Primer SHB ve SHB olmayan OSB gruplarda IL-1β düzeyleri Sağlıklı Kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak daha yüksek bulunmuş; Sekonder SHB grubu IL-1β düzeylerinin ise Sağlıklı Kontrol IL-1β düzeylerinden daha yüksek olmakla birlikte aradaki farkı anlamlı bulunmamıştır. Çalışmamızın sonuçları stereotipik hareket bozukluğunun ve OSB'nin patofizyolojisinde nöroinflamatuar süreçlerin rol oynuyor olabileceğine işaret etmektedir. Gelecekte daha fazla nöroinflamatuar parametreyle çalışmanın genişletilmesi bu alandaki bilgilerimizi artıracaktır.

HareketHareket bozukluklarıNörogelişimsel bozukluklar+5
Ruken Demirkol Tunca
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağında psikiyatrik belirtiler ve baş ağrısı ilişkisi

Bu çalışma çocuk ve ergen ruh sağlığı polikliniğine başvuran 8- 16 yaş aralığındaki çocuk ve ergenlerin, yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş kendi sosyal çevrelerindeki psikiyatrik yakınması olmayan akranlarıyla baş ağrısı ve psikiyatrik belirtiler açısından karşılaştırıldığı kesitsel bir vaka kontrol çalışmasıdır. Araştırma grubuna 8-16 yaş arasında, ilk kez polikliniğe başvuran, daha önce baş ağrısı şikayeti ile tıbbi yardım arayışı olmamış ve son 3 aydır psikotrop ilaç kullanmamış 102 çocuk ve ergen (31 (%30.4) kız) alınmıştır. Kontrol grubuna ise araştırma grubuna alınan çocuk ve ergenlerin yakın çevresinde benzer yaş ve cinsiyette olan, daha önce psikiyatrik ve baş ağrısı yakınması olmamış 100 çocuk ve ergen (37 (%46.5) kız) alınmıştır. Çocuk ve ergenlerden Baş Ağrısı Nedeniyle Ergenlerin Yaşadığı Sıkıntılar (HARDSHIP) Anketi, Çocuklar için Depresyon Ölçeği (ÇDÖ), Çocuklar için Durumluk ve Kaygı Envanteri (ÇDKE-ÇSKE), Çocuklar İçin Uyku Kalitesi Ölçeği ve Uyku Değişkenleri Anketi(ÇUK-UD) ölçeklerini doldurmaları istenmiştir. Ebeveynlerden sosyodemografik bilgi formu, Yenilenmiş Conners Anababa Derecelendirme Ölçeği KısaTürkçe Formu (Y-CAD-K), Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA) veÇocuklar İçinUyku Bozuklukları Ölçeği'ni (ÇUBÖ) doldurmaları istenmiştir. Araştırma grubunda hem tek ebeveyn hem de geniş aile yapısı, anne ve babalarda kronik hastalık tanısı, babalarda baş ağrısı bozukluğu tanısı ve olumsuz yaşam olayı daha fazla saptanmıştır. Araştırma grubunun HARDSHIP'de'geçen yıl içerisinde baş ağrısı olma durumunu' daha fazla bildirdikleri ve yaşam kalitesine dair soruları daha fazla olumsuz yanıtladıkları gözlenmiştir. Ayrıca araştırma grubunda ÇDÖ, ÇDKE, ÇSKE, Y-CAD-K, GGA, ÇUBÖ, ÇUK-UD puanlarının kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır. Araştırma grubu içerisinde geçen yıl baş ağrısı olanların olmayanlara göre daha yüksek ÇDÖ, ÇDKE ve ÇSKE puanlarına sahip olduğu gözlenmişken; GGA, Y-CAD-K, ÇUBÖ ve ÇUK UD puanları açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Örneklemde son 1 hafta içinde baş ağrısı olan gün sayısı ile ÇDÖ, ÇDKE, ÇSKE, GGA – Aşırı hareketlilik, Duygusal sorunlar, Akran sorunları, Toplam puan, ÇUBÖ - uykuyu başlatma ve sürdürme sorunları, uykuda solunum sorunları aşırı uykululuk sorunları ve ÇUK-UD - uyku kalitesi puanları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki saptanmışken Y-CAD-K puanları arasında bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç olarak psikiyatrik yakınması ve baş ağrısı yakınması olan çocuk ve ergenlerde daha yüksek oranlarda depresyon, durumluk ve sürekli kaygı belirtileri olduğu saptanmıştır. Psikiyatrik yakınması olan çocuk ve ergenlerde son bir haftada baş ağrısı olan gün sayısı arttıkça hem depresyon ve kaygı belirtileri hem de uyku sorunları artmıştır. Psikiyatrik yakınması olan çocuk ve ergenlerde baş ağrısı içe yönelim belirtileri ile ilişkili bulunurken dışa yönelim belirtileri ile ilişkili bulunmamıştır. Gelecekte yapılacak çalışmalarda baş ağrılarının tipi ile psikiyatrik belirtilerin tanısal olarak belirlenmesi tekrarlanması daha genellenebilir ve tutarlı sonuçlar elde edilmesini sağlayacaktır.

AğrıBaş ağrısıBaş ağrısı bozuklukları+5
Arzu Yavuz
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yardımcı üreme teknikleri ile ebeveyn olan bireylerin ebeveyn tutumları ile çocuklarının benlik algısı, kaygı ve depresyon semptomları arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaç: İnfertilite ve tedavisi hızla yaygınlaşmaktadır. Bu durumun kısa-uzun vadedeki etkileri merak konusu olmuştur. Bu çalışmanın amacı; yardımcı üreme teknikleri (YÜT) ile zorlu ve uzun bir sürecin sonunda kişilerin ebeveynlik tutumları ve çocuklarının benlik algısı, kaygı ve depresyon düzeyi arasındaki ilişkiyi incelemektir. Yöntem: Çalışma grubuna 8-12 yaş arasında in vitro fertilizasyon (İVF) ile dünyaya gelmiş 82 çocuk, 80 anne, 58 baba, karşılaştırma grubuna ise aynı yaş grubunda spontan yolla dünyaya gelmiş 77 çocuk, 74 anne, 58 baba dahil edilmiştir. Ebeveyn tutumlarını değerlendirmek için Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutum Ölçeği (AHÇYTÖ), çocukların kaygı ve depresyon semptomlarını değerlendirmek için Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği-Yenilenmiş (ÇADÖ-Y) Ebeveyn Formu anne ve babalar tarafından doldurulmuştur. Çocuklar ise Harter's Benlik Algısı Ölçeği (HBAÖ) ile ÇADÖ-Y Çocuk Formunu doldurmuştur. Bulgular: Çalışmanın bulguları, İVF grubundaki annelerin aşırı koruyucu ve baskı-disiplin tutum puanları daha yüksek bulunmuştur. Baba tutumları açısından anlamlı fark bulunmamış; yalnızca çocuğun İVF sürecini bilmesi durumunda babaların daha koruyucu davrandığı bulunmuştur. Çocukların kaygı düzeyleri İVF grubunda daha yüksek olmakla birlikte, depresyon ve benlik algısı açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Ayrıca, ebeveynlerin demokratik tutumları çocukların benlik algısı ile pozitif, depresyon ile negatif yönde ilişkili bulunurken, baskıcı tutumlar yaygın ve sosyal anksiyete belirtileriyle pozitif ilişkili bulunmuştur. Sonuç: İVF ile dünyaya gelmiş olmanın çocukların psikolojik uyumu ya da benlik algısı üzerinde belirleyici bir faktör olmadığını gösterilmiştir. Ebeveyn tutumlarında farklılıklar gözlense de farklılıkların etki büyüklüğü düşüktür. Çalışma, İVF ile dünyaya gelmenin ruhsal gelişim üzerindeki etkilerinin bağlamsal olarak değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir.

Pınar Coşkun
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kendine zarar verme davranışı olan ve olmayan ergenlerin kimlik gelişimi ve bilinçli farkındalık düzeylerinin karşılaştırılması

Kendine zarar verme davranışı (KZVD) bireyin ölme amacı taşımadan kasıtlı olarak kendine zarar vermesi olarak tanımlanmıştır. KZVD olan ve olmayan ergenlerin kimlik kargaşası, aile ilişkileri ve son dönemde davranışçı tedavi protokollerinde önemli yer alan bilinçli farkındalık (mindfulness) boyutlarında değerlendirildiği çalışma sayısı kısıtlıdır. Bu bilgiler ışığında bu çalışma kesitsel bir desenle oluşturulmuştur. Araştırmanın örneklemini Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı ve Adolesan Birimi 'ne başvuran, 12-18 yaş arasında, klinik olarak zihinsel geriliği ve görüşme/test formlarını doldurmak için herhangi bir engeli olmayan, tıbbi açıdan stabil olan, çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 118 ergen oluşturmuştur. Çalışmaya katılan ergenlerden 41 tanesi KZVD gösterirken, 40 tane ergen KZVD göstermeyip en az bir psikiyatrik tanı almıştır. KZVD göstermeyip herhangi bir psikiyatrik tanı almayan 37 ergen ise sağlıklı kontrol grubunu oluşturmuştur. Tüm katılımcılar psikopatolojilerini saptamak amacıyla Çocuk ve Gençler İçin Duygulanım Bozukluğu ve Şizofreni Ölçeği-Şimdi ve Yaşam boyu Versiyonu (ÇGDBŞÖ-ŞY) ile değerlendirilmiş, Kimlik Duygusu Değerlendirme Aracı (KDDA), Aile İlişkileri Değerlendirme Ölçeği (ADÖ) ve Beş Boyutlu Bilinçli Farkındalık Ölçeği (BBBFÖ) uygulanmıştır. Analizler sonucunda demografik özelliklerden yaş, cinsiyet, annenin eğitim durumunun gruplar arasında anlamlı bir fark gösterdiği, KZVD olan ergenlerin olmayanlara kıyasla daha sık kimlik kargaşası yaşadığı, aile içi ilişkilerinin daha olumsuz özellikler gösterdiği ve bilinçli farkındalık düzeylerinin daha düşük olduğu bulunmuştur. Ayrıca, KZVD olan ergenlerde KZVD olmayan ergenlere kıyasla daha fazla depresyon ve daha fazla psikiyatrik tanı saptanmıştır.

Bilişsel farkındalıkErgenlerFarkındalık+4
Neslihan Gökçe Yazgılı Kahveci
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

4-10 yaş grubu çocuklarda fonksiyonel bağırsak hastalıkları belirtilerinin psikiyatrik belirtiler ile ilişkisi

Bu çalışmanın amacı herhangi bir psikiyatrik yakınma ile Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran 4-10 yaş arası çocuklarda fonksiyonel gastrointestinal hastalık (FGH) belirtilerini sorgulayarak herhangi bir psikiyatrik yakınması olmayan akranları ile karşılaştırmak ve çocukluk çağında görülen psikiyatrik belirtiler ile fonksiyonel gastrointestinal belirtilerin arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmada araştırma grubunu Hacettepe Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne herhangi bir yakınma ile ilk kez başvuran 4-10 yaş aralığındaki çocuklar oluşturmuştur. Araştırmanın kontrol grubunu ise Hacettepe Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne herhangi bir yakınma ile ilk kez başvuran 4-10 yaş aralığındaki çocukların aynı yaştaki sınıf arkadaşları oluşturmuştur. Çalışmaya dâhil olan hastaların ailelerine demografik veri formu, Yenilenmiş Conners Anababa ve Öğretmen Derecelendirme Ölçeği Kısa Türkçe Formu, Güçler ve Güçlükler Anketi, Pediatrik Gastrointestinal Semptomlar Ölçeği'ni (4 Yaş ve Üzeri Çocuklar için Aile Bildirim Formu) içeren anket formları uygulanmıştır. Araştırmanın analiz aşamasına 4-10 yaş aralığında 446 katılımcının (244 kişi araştırma grubu ve 202 kişi kontrol grubu) verisi dahil edilmiştir. Tüm katılımcıların yaş ortalaması 7,48 ± 1,92 olarak saptanmıştır. Araştırma grubunda tek ebeveyn ile yaşayanların sıklığı kontrol grubuna göre daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Anne ve babanın eğitim düzeyi kontrol grubunda daha yüksek olarak saptanmıştır. Karşı gelme, bilişsel problemler/dikkatsizlik, hiperaktivite ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu indeksi puanlarının tamamının araştırma grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu görülmüştür. Güçler ve Güçlükler Anketi puanlarını incelediğimizde duygusal sorunlar, davranış sorunları, hiperaktivite, akran sorunları, toplam güçlük puanı, içe yönelim ve dışa yönelim puanları araştırma grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olarak bulunmuştur. Tüm çalışma grubu FGH tanı ölçütlerini karşılayan ve karşılamayan olarak iki gruba ayrıldığında, FGH tanı ölçütlerini karşılayan çocukların hiperaktivite ve DEHB indeksi puanlarının, fonksiyonel gastrointestinal hastalık tanı ölçütlerini karşılamayanlara göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. FGH tanı ölçütlerini karşılayan çocukların Güçler ve Güçlükler Anketi'ne ait duygusal sorunlar, davranış sorunları, hiperaktivite, toplam güçlük puanı, dışa yönelim ve içe yönelim puanları FGH tanı ölçütlerini karşılamayan çocuklara göre daha yüksek olarak bulunmuştur. Çalışmamızda psikiyatrik yakınma ile başvuran çocuklarla psikiyatrik yakınması olmayan çocuklar arasında irritabl bağırsak sendromu, fonksiyonel konstipasyon, dispepsi ve fonksiyonel karın ağrısı belirtileri açısından fark olduğu görülmüştür. Gruplar FGH tanı ölçütlerini karşılama durumlarına göre ayrıldığında içe yönelim belirtilerinin FGH tanı ölçütlerini karşılayan çocuklarda karşılamayanlara göre daha sık olduğu gözlenmiştir. Alandaki çalışma sonuçları ile karşılaştırıldığında genel olarak bilimsel yazın ile uyumlu sonuçlar elde edilmiştir.

Bağırsak hastalıklarıBağırsaklarBelirti ve semptomlar+2
Rahıme Kadır Yaprakcı
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Suriyeli göçmen ergenlerde travma, benlik saygısı, psikolojik dayanıklılık ve psikiyatrik belirti ilişkisinin değerlendirilmesi

Psikolojik dayanıklılık, belirgin zorluklar karşısında olumlu uyumu içeren dinamik bir süreç olarak tanımlanmaktadır. Benliğin bütünsel değerlendirici bir boyutu olarak ifade edilen benlik saygısı, kendimize ilişkin değerlendirmelerimizi içermektedir. Suriyeli sığınmacı ergenlerde stresli yaşam olayları, psikolojik dayanıklılık, benlik saygısı ve psikiyatrik belirtiler arasındaki ilişkileri değerlendiren çalışmaların sayısı oldukça sınırlıdır. Bu bilgiler ışığında araştırmamız kesitsel bir popülasyon çalışmasıdır. Araştırmanın örneklemini Mersin'in merkez ilçelerinde yaşayan, 12-18 yaş aralığında, görüşme formlarını doldurmak için herhangi bir tıbbi engeli bulunmayan ve çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 1070 Suriyeli sığınmacı ergen oluşturmaktadır. Tüm katılımcılara Çocuk ve Genç Psikolojik Sağlamlık Ölçeği (CYRM-12), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (Rosenberg Self Esteem Scale), Stresli Yaşam Olayları Listesi (Stressful Life Events Questionnaire), Ergenler için Travmatik Stres Tepkisi Ölçeği (Reactions of Adolescents to Traumatic Stress Questionnaire), Hopkins Belirti Tarama Listesi-37A (Hopkins Symptom Checklist-37A for Adolescents) ölçeklerinin Arapça versiyonları uygulanmıştır. Analizler sonucunda Suriyeli sığınmacı ergenlerin sosyodemografik özellikleri (örneğin ebeveyn sağ/vefat durumu, ergenin yaşı, ergenin çalışma durumu vb.) ile psikiyatrik belirtiler arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Araştırma sorularını yanıtlamak amacıyla yürütülen Genelleştirilmiş Doğrusal Model aracılık analizi sonucunda, Suriyeli sığınmacı ergenlerde stresli yaşam olayları-travmatik stres tepkisi, stresli yaşam olayları-anksiyete, stresli yaşam olayları-depresyon ve stresli yaşam olayları-dışsallaştırma arasındaki ilişkilerde, psikolojik dayanıklılık ve benlik saygısının aracı etkileri bulunmuştur. Yürütülen düzenleyicilik ve kovaryanslı düzenleyicilik analizleri sonucunda, stresli yaşam olayları-travmatik stres tepkisi, stresli yaşam olayları-depresyon arasındaki ilişkilerde psikolojik dayanıklılık düzenleyici etkide bulunmuş; ancak stresli yaşam olayları-anksiyete, stresli yaşam olayları-dışsallaştırma arasındaki ilişkilerde psikolojik dayanıklılık düzenleyici etkide bulunmamıştır. Benlik saygısının stresli yaşam olayları-travmatik stres tepkisi, stresli yaşam olayları-depresyon, stresli yaşam olayları-anksiyete ve stresli yaşam olayları-dışsallaştırma ilişkilerinde düzenleyici etkisi saptanmamıştır. Anahtar kelimeler: psikolojik dayanıklılık, benlik saygısı, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), depresyon, anksiyete, dışsallaştırma, göçmen çocuk ve ergen, travma

AnksiyeteBelirti ve semptomlarBenlik saygısı+7
Onat Yetim
Hacettepe University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Madde kullanım bozukluğu olan ergenlerin yürütücü işlevler, çocukluk çağı örselenmeleri ve akran zorbalığı açısından değerlendirilmesi

Amaç: Madde kullanım bozuklukları (MKB), çok sayıda kişiyi etkileyen, pahalı sonuçları olan ve tekrarlayan bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ile psikoaktif madde kullanım bozukluğu eştanısı sıklığının yüksek olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda 14-19 yaş grubu Madde Kullanım Bozukluğu tanılı olgular,Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu olan olgular, Madde Kullanım Bozukluğu ve DEHB birlikteliği olan olguların yürütücü işlevler, çocukluk çağı travmaları ve akran zorbalığı açısından değerlendirilip, her üç grubun kendi aralarında ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Ege Üniversitesi Çocuk Psikiyatrisi polikliniğine başvuran MKB (n=30), MKB ve DEHB birlikteliği (n=31), sadece DEHB tanısı (n=30) alan 14-19 yaş arası ergenler ve aynı yaş grubundaki kontrol grubu (n=33) alındı. Olgulara; sosyodemografik veri formu, eşlik eden belirtiler için K-SADS uygulanmış, ek psikiyatrik tanısı olmayan olgular çalışmaya alınmıştır. Tüm olgulardan çalışmaya gönüllü olduklarını belirten bilgilendirilmiş onam alınmıştır. Tüm olgulara WKET, SKİP, YİDDÖ-ABF, ÇÇTÖ, AZKBÖ ve AZBÖ uygulanmıştır. Bulgular: YİDDÖ-ABF'de Yönetici İşlev Göstergesi puanlarında ortalama ve standart sapma değerleri MKB=128.5±25.9, MKB+DEHB=163.5±23.8, DEHB=146±26.1, Kontrol=99±15.2 şeklindedir. Yönetici işlev göstergesi puanında yapılan ileri analizlerde; Kontrol/ MKB (p=0.004), Kontrol/ DEHB (p=0.000), Kontrol/ MKB+DEHB (p=0.000), MKB/ MKB+DEHB(p=0.000) grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Dürtüselliği değerlendiren SKİP'te gruplar benzerdir. WKET sonuçlarına bakıldığında madde kullanan gruplarda (MKB, MKB+DEHB) bozulmanın daha fazla olduğu kendi aralararında benzer oldukları; DEHB ve kontrol gruplarının da kendi aralarında benzer oldukları görülmektedir. ÇÇTÖ açısından gruplar karşılaştırıldığında madde kullanan gruplarda ölçek toplam puanı daha yüksek olup, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0.000). Akran zorbalığı kurbanı olma durumlarına bakıldığında tüm hasta grupları (MKB, MKB+DEHB, DEHB) kontrol grubundan anlamlı düzeyde daha yüksek puanlar almıştır. Hasta gruplarında en yüksek skorun MKB+DEHB grubunda olduğu görülmüştür. Akran zorbalığı yapma durumlarına bakıldığında madde kullanan grupların (MKB, MKB+DEHB) daha yüksek puanlar aldığı, DEHB ve kontrol gruplarının benzer olduğu görülmüştür. Çalışmamıza davranım bozukluğu olan olgular dahil edilmemiştir. Madde kullanımının davranım bozukluğundan bağımsız olarak akran zorbalığını artırıcı bir etken olabildiği görülmüştür. Sonuç: MKB olan olgularda yürütücü işlevlerde bozulma olduğu saptanmıştır. MKB'ye komorbid DEHB olgularında bozulmanın daha fazla olduğu belirlenmiştir. Çocukluk çağı travmalarının madde kullanımı olan olgularda daha fazla olduğu görülmüş olup madde kullanımında DEHB eştanısı fark oluşturmamıştır. Akran zorbalığına uğrama ve zorbalık yapma davranışları açısından MKB+DEHB grubunun MKB grubuna göre ölçek skorları yüksek olmakla beraber MKB+DEHB olgularında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Madde Kullanım Bozukluğu hem zorbalık yapma hemde akran zorbalığına uğrama riskini artırsada DEHB zorbalık yapma açısından farklılaşmamaktadır. Madde kullanımı davranım bozukluğundan bağımsız olarak akran zorbalığına yatkınlığı artırmaktadır. Madde kullanımı ve akran zorbalığı ergenlerin yaşamlarını güçleştiren etkenlerdir. Koruma programları yapılırken bu sonuç gözönüne alınmalıdır. Anahtar Kelimeler: yürütücü işlevler, çocukluk çağı örselenmeleri, akran zorbalığı, kurban, dürtüsellik, madde kullanım bozukluğu

Akran zorbalığıDürtüsel davranışErgenler+5
Ayşe Nur Aydın
Ege University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnternet bağımlılığı tanısı alan ergenlerin sosyal bilişsel becerilerinin değerlendirilmesi

Giriş: İnternet bağımlılığı; internetin așırı kullanılması, internet kullanım isteğinin önüne geçilememesi, internete bağlı olmadan geçirilen zamanın önemini yitirmesi, internetten yoksun kalındığında așırı sinirlilik hali ve saldırganlık olması ve kişinin iș, sosyal ve ailevi hayatının giderek bozulması olarak tanımlanabilir. Birçok çalışmada internet bağımlılığının psikososyal açıdan çocuk ve ergenlerin ruh sağlığını olumsuz yönde etkilediği ve sosyal gelişim üzerinde olumsuz etkileri olduğu gösterilmiştir. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB), çocukluk çağında başlayan, kişinin yaşına uygun olmayan dikkat eksikliği, hiperaktivite ve dürtüsellik semptomları ile karakterize nörogelişimsel bir bozukluktur. DEHB, bilişsel, akademik, ailesel ve mesleki işlevler gibi günlük yaşamın çeşitli alanlarının yanı sıra sosyal işlevsellikte de bozulma ile ilişkilidir. Bir bilgi işlem süreci olan sosyal biliş, doğuştan gelen aşamalı olarak örgütlenmiş bir modülü temsil eder. Kişinin, diğerlerinin inançlarını ve niyetlerini anlayabilme aracılığıyla onların davranışlarının anlamını çıkarabilmesi, kendisinin dışındaki kişilerin kendininkinden farklı bir zihne sahip olduklarını fark edebilmesi, öngörebilmesi ve bunlara uygun karşılıklar vererek karmaşık sosyal çevreler ile etkileşime girebilmesi sosyal bilişsel işlevler içerisinde yer almaktadır. Amaç: Çalışmamızda, İnternet Bağımlılığı ve İB+DEHB tanılı olguların, sosyal bilişsel özelliklerinin ve duygu düzenleme becerilerinin değerlendirilmesi ve bulguların sağlıklı kontrol olguları ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda, ayrıca İB ve İB+DEHB tanılı olguların internet kullanım özelliklerinin saptanması amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmamızın evrenini, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Teknoloji Polikliniği'ne başvuran, 12-17 yaş arası 30 İB olgusu, aynı polikliniğe başvuran 12-17 yaş arası 30 İB+DEHB olgusu ve hasta gruplarına benzer sosyodemografik özelliklere sahip 30 sağlıklı kontrol olgusu oluşturmaktadır. Öncelikle tüm olgulara, komorbid tanıların DSM-IV-TR kriterleri doğrultusunda değerlendirilmesi amacıyla K-SADS-PL uygulanmıştır. Değerlendirme sonucunda psikotik bozukluk, duygudurum bozukluğu, anksiyete bozukluğu, özgül öğrenme bozukluğu gibi eşlik eden psikiyatrik hastalıkları olan olgular çalışmaya dahil edilmemiştir. WISC-R yapılmış ve normal zeka düzeyine sahip olgular çalışmaya alınmıştır. Sonrasında çalışmaya alınan tüm olgulara yaş, cinsiyet, okul ve aile bilgilerini sorgulayan sosyodemografik veri formu uygulanmıştır. Tüm olgulara, internet bağımlılığı ölçeği, Bapint bağımlılık ölçeğine ek olarak, beck depresyon ölçeği, genel değerlendirme ölçeği ve yıkıcı davranış bozukluklarının değerlendirilmesine yönelik DEHB ölçekleri kullanılmıştır. Tüm olguların duygu düzenlemede güçlük düzeyleri DDGÖ ile değerlendirilmiştir. Sosyal biliş özelliklerinin değerlendirilmesi amacıyla Yüzler Testi, Gözler Testi, Beklenmeyen Sonuçlar Testi, Gaf Testi, İma Testi ve Anlamı ve İlişkileri Kavrayabilme Testi kullanılmıştır. Bulgular ve Sonuç: Sosyal bilişsel becerileri değerlendirdiğimiz tüm testlerde, İB ve İB+DEHB grupları, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yetersizlik göstermiştir. Duygu düzenlemede yaşanan güçlükleri değerlendirmek amacıyla kullanılan DDGÖ'nin toplam puanı, İB ve İB+DEHB gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Bu çalışmada ayrıca, sosyodemografik değişkenler ile internet bağımlılık durumu arasındaki ilişkiler ve internet kullanım özellikleri incelendi. İnternet bağımlısı olan gruplarda internette zaman geçirme daha fazla olduğu, sosyal medya tercihlerinin ve oyananan oyun türünün değiştiği saptandı. Cinsiyetler arasında bağımlılık şiddetinin değişmediği ancak internet kullanım amaçlarının değiştiği belirlendi. İB ve DEHB'de sosyal fonksiyonlardaki yetersizlik birçok çalışmada gösterilmiştir. Çalışmamızın verileri, bu hastalıkların daha etkin ve kalıcı tedavisi için, olguların sosyal bilişsel özelliklerinin tanınması ve hastaya özgü tedavi yaklaşımlarının buna göre belirlenmesinin önemini ortaya koymaktadır.

BağımlılıkBağımlılık analiziBiliş+6
Hozan Saatçıoğlu
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bir üniversite hastanesine yönlendirilen adli olguların psikososyal, psikiyatrik ve adli özelliklerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı adli polikliniğimize adli makamlar tarafından rapor düzenlenmesi için yönlendirilen olguların psikososyal, psikiyatrik ve adli özelliklerinin değerlendirilerek çocuk ve ergenlerin suça maruz kalma ya da suç işleme açısından risk altında olduğu durumların saptanmasıdır. Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Adli Polikliniği'ne adli makamlar tarafından rapor düzenlenmesi için yönlendirilen ve 01.06.2012-29.02.2016 tarihleri arasında adli kurul tarafından değerlendirilip rapor düzenlenen 4-18 yaş arasındaki 750 olgudan randomize olarak seçilen 150 olgunun tarafımızca düzenlenen dosyaları taranmıştır. Olguların yaş, cinsiyet, eğitim düzeyleri, aile özellikleri ve yaşam koşulları başta olmak üzere sosyodemografik özellikleri, karşılaştıkları adli süreçler, adli makamların istekleri ve yaşadıkları adli olayların sonrasında ortaya çıkan psikiyatrik sorunlar dökümente edilmiştir. Olgular cinsel istismar, suça sürüklenen çocuk ve diğer grup olmak üzere 3 ana grupta toplanmış, yukarıda bahsedilen sosyodemografik, psikiyatrik ve adli durumları için gruplar arasında değerlendirme yapılmıştır. Bulgular: Cİ grubunda kız cinsiyet daha fazla iken, SSÇ grubunda erkek cinsiyetin daha fazla olduğu belirlenmiş ve gruplar arasında cinsiyet dağılımı açısından anlamlı fark saptanmıştır (p<0,001). Cİ grubunda kızların 5-18 yaş aralığında ve yaş ortalamasının 13,12±3,54, erkeklerin 6-18 yaş aralığında ve yaş ortalamasının 11,42±3,63 olduğu; SSÇ grubunda ise kızların 14-16 yaş aralığında ve yaş ortalamasının 14,83±0,75, erkeklerin 13-18 yaş aralığında ve yaş ortalamasının 15,13±1,31 olduğu görülmüştür. SSÇ grubunda yaş ortalamasının Cİ grubunun yaş ortalamasından daha yüksek, olay öncesinde psikiyatrik hastalık varlığının daha fazla, anne eğitim düzeyinin ise daha düşük olduğu görülmüş; istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,001). Cİ grubunda %45,4 sıklıkta psikiyatrik hastalık saptanmış; bunlardan en sık görüleni %21,6 MDB, ikincisi ise %17,5 TSSB olmuştur. Cİ olgularının %66'sında ruh sağlığında kalıcı bir bozulma saptanmamıştır. SSÇ grubunda WISC-R testi sözel, performans ve total IQ puanlarının üçünde de diğer gruplara kıyasla daha düşük olduğu, mental retardasyonun da aynı şekilde daha fazla olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda Cİ ve SSÇ grubu arasında; cinsiyet, yaş, zeka kapasitesi, birlikte yaşadığı kişi sayısı, olay öncesinde psikiyatrik hastalık varlığı ve anne eğitim düzeyi açısından anlamlı fark saptanmış; diğer özelliklerde ise anlamlı bir fark saptanmamıştır.

Adli psikiyatriCinsel bozukluklarCinsel suçlar+7
Selcen Sümeyra Güney Uzunköprü
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Okul öncesi dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu: Uyku, mizaç, sosyal biliş, yürütücü işlevler ve gelişimsel basamakların değerlendirilmesi ve aile eğitiminin semptom değişimine etkilerinin araştırılması

Giriş: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) öğrenme, davranış, aile ve akran ilişkileri, fiziksel güvenlik ve duygusal gelişmeyi de kapsayan hemen hemen her alanda çocuğun gelişimini ve işlevselliğini etkiler. Bu verilerin dışında okul öncesi yaş grubunda DEHB tanısı alan çocukların uyku, iştah, yeme davranışları gibi temel özellikleri ile yürütücü işlevler, mizaç ve duygu tanıma gibi özelliklerinin diğer normal gelişimsel özellikler gösteren çocuklardan farklı olabileceği bildirilmektedir. Amaç: Çalışmamızda okul öncesi 3-6 yaş grubu DEHB tanılı olguların uyku, mizaç, sosyal biliş, yürütücü işlevler ve gelişimsel basamaklarının değerlendirilip, sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması ve DEHB tanılı olguların semptom şiddeti değişiminin, olguların ebeveynlerine uygulanan aile eğitimi programı sonrası altıncı ayda yeniden değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza, 47 DEHB ve 47 sağlıklı kontrol vakası alınmıştır. Hasta grubu, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Bebek Ruh Sağlığı ve Hatalıkları Polikliniğine başvuran olgulardan oluşturulmuştur. DEHB' ye yönelik tanı değerlendirmesi DSM-IV kriterleri kullanılmıştır. Olguların ebeveynleri 2-3 Yaş Çocukları İçin Davranış Değerlendirme Ölçeği, Okul Öncesi Çocuk Davranış Kontrol Listesi (PBCL), Sorun Davranış Kontrol Listesi (SDKL), Conners Ebeveyn Değerlendirme Ölçeği-Yenilenmiş Uzun Form, DEHB ve Yıkıcı Davranım Bozukluğu Belirtilerinin Okul Öncesi Dönem Tarama ve Değerlendirme Ölçeği, Çocuklar İçin Kısa Mizaç Ölçeği, Yürütücü İşlevler Davranış Değerlendirme Ölçeği-Okul Öncesi Versiyonu (YİDDE-OÖ), Çocuk Uyku Alışkanlıkları Anketi (ÇUAA), Çocuklarda Yeme Davranışı Anketi ve Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumu Ölçeği (PARI) ölçeklerini doldurmuştur. Ebeveynin psikopatolojisini tarama amacıyla Kısa Semptom Envanteri, Beck Depresyon Ölçeği, STAI Durumluk ve Sürekli Kaygı Envanteri uygulanmıştır. Olguların öğretmenleri de Conners Öğretmen Değerlendirme Ölçeği-Yenilenmiş Uzun Formunu doldurmuşlardır. Ankara Gelişim Tarama Envanteri (AGTE) ve NEPSY-II nöropsikolojik değerlendirme bataryasının 'Zihin Teorisi ve Duygu Tanıma' alt testleri uygulanmıştır. DEHB grubuna aile eğitimi verilmiştir. DEHB grubundaki tüm olgular, aile eğitimine katılım durumuna bakılmaksızın naturalistik doğada izlenmiş ve 6. ayda semptom değişimi ve aile eğitiminin semptom değişimine etkileri açısından tekrar değerlendirilmiştir. Bulgular: DEHB grubu ile sağlıklı kontrollerin karşılaştırılmasında uyku özelliklerinde, yatma zamanı direnci, parasomnialar ve yatma saati açısından fark saptanmıştır. Mizaç özellikleri açısından tüm alt testlerde istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Sosyal biliş alanında, zihin teorisi açısından DEHB ve sağlıklı kontrol grubu arasında fark saptanmamış, ancak duygu tanıma açısından ise fark saptanmıştır (p<0,05). Yürütücü işlevler ile ilgili, farklı yaş gruplarında farklı sonuçlar mevcuttur. Özellikle ketlenme, çalışma belleği ve planlama/düzenleme alt unsurları açısından DEHB ve kontrol grubu arasında fark saptanmıştır (p<0,05). İnce motor beceri gelişimi alanında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Aile eğitiminin semptom değişimine etkileri açısından, hiperaktivite düzeyleri açısından fark saptanıp (p<0,05), ancak diğer semptomlarda fark saptanmamıştır (p>0,05). Aile eğitiminin etkileri, sosyal biliş ve yürütücü işlevler açısından ise değerlendirilememiştir. Sonuç: Çalışmamız sonucunda okul öncesi DEHB tanılı olguların uyku, mizaç, sosyal biliş, yürütücü işlevler ve gelişimsel basamaklarının sağlıklı kontrol grubundan farklılık gösterdiği, DEHB tanılı olgulara uygulanan aile eğitimi programı sonrası altıncı ayda semptom değişimi açısından hiperaktivite dışında belirgin fark gözlenmediği saptanmıştır.

Belirti ve semptomlarBilişHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+4
Duygu Kaçamak
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Major depresyon tanısı alan ergen hastalarda sosyal biliş ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

ÖZET Giriş: Depresyon çocuk ve ergenlerde sık görülen, temel olarak mutsuzluk, çökkünlük, sinirlilik, günlük etkinliklerden ve hayattan keyif alamama gibi semptomlarla karakterize hayatın bir çok alanında işlevsellik kaybına yol açan psikiyatrik bir bozukluktur. Depresyonda ortaya çıkan sosyal işlev bozuklukları hem yaşam kalitesini hemde hastalığın seyrini olumsuz etkilemektedir. Depresyonun hem etyolojisine hem de tedavisine yönelik yapılan araştırmalarda son yıllarda sosyal bilişsel becerilerin depresyonda incelenmesinin önemine işaret eden çalışmalara rastlanmaktadır. Sosyal biliş çok geniş bir kavram olup kendi içinde farklı alanlara ayrılmakla birlikte temel olarak sosyal süreçlerle ilgili bilgileri tanıma, anlama, yorumlama ve kullanabilme olarak tanımlanabilir. Bazı araştırmalar depresyonda sosyal işlevsellikte düşüşün sosyal bilişsel becerilerde bozulma ile ilişkili olabileceğini öne sürmektedirler. Yakın zamanda erişkinlerde yapılan çalışmalar depresyon hastalarının sosyal bilişsel becerilerden olan zihin kuramında bozulma olduğunu rapor etmişlerdir. Zihin kuramı (zihin teorisi, theory of mind) temel olarak kişinin kendisinin ve diğer insanların zihinsel durumunu anlayıp yargılayabilme yeteneği olarak tanımlanmaktadır. Amaç: Çalışmamızda, henüz tedavi almamış ilk kez major depresyon tanısı alan 13- 18 yaş arasındaki ergen hastaların kesitsel olarak sosyal bilişsel beceriler açısından değerlendirilmesi, yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi; depresyon özelliklerinin, sosyal bilişin ve yaşam kalitesinin birbirleri ile ilişkisinin incelenmesi ve sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmamızın örneklemini, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvuran, 13-18 yaş arasında olan ilk kez major depresyon tanısı konmuş tedavi almamış 35 hasta grubu ve hasta grubuna benzer sosyodemografik özelliklere sahip 37 sağlıklı kontrol olgusu oluşturmaktadır. Öncelikle tüm olgulara, komorbid tanıların DSM-IV kriterleri doğrultusunda değerlendirilmesi amacıyla, K-SADS uygulanmıştır. Ölçütlere uyan gönüllü katılımcılara; depresyon puanlarının ölçülmesi için Beck Depresyon Ölçeği, anksiyete puanlarının ölçülmesi için Çocukluk Çağı Anksiyete Tarama Ölçeği (ÇATÖ) (Ebeveyn ve Çocuk Formu), hastalık şiddetinin tespiti için Genel Klinik İzlenim Ölçeği-Şiddet (Clinic Global İmpression Scale-Severity / CGI-S), yaşam kalitesinin değerlendirilmesi için Yaşam Kalitesi Ölçeği, Çocuk ve Aile Formları (ÇİYKÖ), sosyal bilişsel becerilerin değerlendirilmesi için zihin kuramı testlerinden Yüzler Testi ve Gözler Testi uygulanmıştır. Bulgular: Depresyon grubu ile sağlıklı kontrol grubunun karşılaştırmasında sosyal bilişsel becerileri değerlendiren yüzler testi ve gözler testinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Yaşam kalitesi ve anksiyete puanları açısından depresyon hastaları anlamlı olarak kontrol grubuna göre yaşam kalitesinde daha kötü anksiyete daha yüksek puanlar elde etmişlerdir. Yaşam kalitesi depresyon skoru ve anksiyete skoru ile negatif korelasyon göstermiştir. Sonuç: Literatürde erişkin popülasyonda depresyon hastalarında sosyal bilişte bozulma bildirilirken, ergen örneklemin değerlendirildiği bizim çalışmamızda zihin kuramını değerlendirmek için kullandığımız testlerde sağlıklı kontrollerle bir fark bulunmamıştır. Çalışmamız depresyonda bu yaş grubunda yapılan ilk çalışmalardan olduğu için bu konuda yapılacak çalışmalar konunun anlaşılması ve daha iyi yorumlanmasına olanak sağlayacaktır. Yaşam kalitesinin depresyonda bozulduğu ve bunun depresyonun çeşitli özellikleriyle ilişkili olduğu çalışmamızda ortaya konulmuştur. Çalışmamızın bu bulguları depresyon hastalarının daha etkili tedavisi ve daha iyi bir yaşam kalitesi için tedavi yaklaşımlarının hasta bazında hastalık özelliklerine göre belirlenmesinin önemini vurgulamaktadır.

BilişBiliş bozukluklarıDepresyon+3
Uğur Tekin
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ergenler için duygudurum bozuklukları ölçeği-ebeveyn formu'nun geçerlilik çalışması

"Ergenler Için Duygudurum Bozuklukları Ölçeği- Ebeveyn Formu" nun Türkçe Geçerlilik Çalişmasi Giriş: Bipolar duygudurum bozukluğu, tekrarlayan depresif, manik ya da karma ataklarla giden ve bu ataklar arasında kişinin sağlıklı duyguduruma dönebildiği, kişinin işlevselliğini önemli ölçüde etkileyen, özellikle ergenlik döneminde görünümlerin çok değişken olabildiği bu yüzden ayırıcı tanısında güçlüklerin yaşandığı, kronik bir hastalıktır. Tanıda altın standart klinik görüşme olmakla birlikte, tarama ölçekleri özellikle riskli grupların belirlenmesinde ve erken müdahale edilebilmesinde yardımcı olmaktadır. Türkiye' de ergen popülasyonunda potansiyel bipolar bozukluk için bir tarama ölçeği mevcut değildir. Bu nedenle bu araştırmada, Ergenler için Duygudurum Bozuklukları Ölçeği-Ebeveyn Formu (Mood Disorder Questionnaire- Adolescent Version) Türkçe uyarlamasının erken başlangıçlı bipolar bozukluğun taranmasında geçerliliği ve ideal kesim noktasının incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Ergen Birimi Polikliniği' ne ilk kez başvuran olgulardan başvuru sırasına göre ardışık şekilde seçilen (n=67) ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı bünyesinde bipolar bozukluk tanısı ile takip edilen (n=33) gençler bu çalışmanın klinik örneklemini oluşturmuştur. Sağlıklı kontrol grubuna ise Balçova Belediyesi Spor Kompleksi' nde kurslara katılan herhangi bir psikiyatri başvurusu veya yakınması olmayan ve klinik örneklemle yaş, sosyoekonomik düzey, ana-baba eğitim ve ana-baba meslek grupları açısından benzer özellikler gösteren, ancak birebir eşleşme yapılmamış sağlıklı gençler (n=100) alınmıştır. Çalışmada sosyodemografik veri formu, Conners- Wells Ergen Özbildirim Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Kısa Semptom Envanteri, İntihar Olasılığı Değerlendirme Ölçeği, Duygudurum Düzenlemede Güçlükler Ölçeği ve Duygudurum Bozuklukları Ölçeği kullanılmıştır. Olguların ebeveynleri ise Conners Anababa Değerlendirme Ölçeği ve Ergenler İçin Duygudurum Bozuklukları Ölçeği- Ebeveyn Formu' nu doldurmuşlardır. Ayrıca klinisyen tarafından çalışmaya katılan her bir bireye ebeveynin de dahil edildiği, yarı yapılandırılmış, Türkçe geçerlilik ve güvenilirliği kanıtlanmış olan Okul Çağı Çocuklari İçin Duygulanim Bozukluklari ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli- Türkçe (ÇDŞG-ŞY- T) uygulanmıştır. Bulgular: Ergenler İçin Duygudurum Bozuklukları Ölçeği- Ebeveyn Formu (EDBÖ-E) toplam 3 sorudan oluşan, 1. Sorunun 13 alt maddesi ile duygudurum bozukluğu belirtilerini sorgulayan ebeveynin genci değerlendirdiği bir tarama ölçeğidir. EDBÖ-E' nin özgün versiyonunun geçerlik çalışmasında da uygulandığı gibi ölçek sonunda yer alan, duygudurum semptomlarının aynı anda bir arada bulunması sorusuna "evet" ve hastalığın yaşamı olumsuz etkilenmesine "orta düzeyde" yada "ileri derecede" cevaplarını vermek koşuluyla 13 alt maddeden oluşan 1.soru için teorik kesme puanları ROC analizi ile değerlendirilmiştir. Optimal kesme noktası olarak 6 bulunmuş olup, duyarlılığı %84.4 seçiciliği %66.7 saptandı. Ölçeğin iç tutarlılık katsayısı, Cronbach α= .77 olarak saptanmıştır. Duygudurum Bozuklukları Ölçeği ve EDBÖ-E toplam puanı birbirleri ile pozitif ilişkili ve bu ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Ölçeğin değerlendirdiği duygudurum bozukluğu belirtileri arttıkça, depresyon, anksiyete belirtilerinin, algılanan düşmanlık duygularının arttığı, dürtü denetiminde ve duygudurum düzenlemede güçlüklerin yoğunlaştığı belirlenmiştir. Ek olarak duygudurum belirtilerinin artışı ile sosyal problemlerin artışı arasında ilişki olduğu, duygudurum belirtileri şiddetlendikçe kişinin benliğine ilişkin olumsuzluk algısının ve gencin algıladığı umutsuzluğun arttığı belirlenmiştir. Sonuç: Çalışmada elde ettiğimiz sonuçlar, EDBÖ-E'nin kesim noktası 6 ve üzeri değerlerden biri alınarak, bipolar bozukluğu tarama amacıyla kullanılabileceğini düşündürmektedir. Taranacak gruplarda EDBÖ-E'nin pozitif olması, bipolar bozukluk tanısı anlamına gelmemekle birlikte bu kişilerin bipolar bozukluk riski nedeniyle daha detaylı değerlendirilmesinin gerekliliğini vurgular. EDBÖ-E'nin Türkçe uyarlaması yeterli psikometrik özelliklere sahip olup ergen yaş grubunda bipolar bozukluk taramasında riskli bireylerin belirlenmesi, bu sayede erken tanı ve tedavinin sağlanabilmesi açısından yarar sağlayabilir.

Ebru Çatuk
Ege University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif kompulsif bozukluk tanılı çocuk ve ergenlerde klaudin-5, klaudin-12, okludin, angulin-1 ve trisellülin düzeyleri

Amaç: Obsesif kompulsif bozukluk (OKB), bireyde sıkıntıya ve işlevsel bozulmaya neden olan, obsesyon ve/veya kompulsiyonların varlığıyla karakterizedir. Sıkı bağlantılardaki işlev değişikliklerinin bazı psikiyatrik bozuklukların patofizyolojisine katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada OKB tanısı alan çocuk ve ergenler ile sağlıklı kontrollerin serum klaudin-5, klaudin-12, okludin, angulin-1 ve trisellülin düzeyleri açısından karşılaştırılması ve OKB belirti şiddeti ile biyokimyasal parametreler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmaya OKB tanısı alan 41 çocuk ve ergen, kontrol grubunu oluşturmak için 41 sağlıklı kontrol dahil edildi. Katılımcıların OKB şiddeti Çocuklar İçin Yale-Brown Obsesif Kompulsif Ölçeği (ÇY-BOKÖ) ve Maudsley Obsesif-Kompulsif Soru Listesi (MOKSL) ile değerlendirildi. Tüm katılımcılardan serum klaudin-5, klaudin-12, okludin, angulin-1 ve trisellülin düzeylerinin ölçümü için venöz kan alındı. Bulgular: Çalışmamızda OKB grubunda sağlıklı kontrollere kıyasla serum klaudin-5, klaudin-12, okludin, trisellülin düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Serum angulin-1 düzeyleri açısından ise gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmedi. Sonuç: OKB tanılı hastalarda saptanan yüksek serum klaudin-5, klaudin-12, trisellülin ve okludin düzeyleri kan beyin bariyerindeki bozulmanın ve bağırsak geçirgenliğinin bir işareti olabilir. Sıkı kavşak proteinleri ile OKB arasındaki ilişkiyi anlamamız için daha fazla çalışma gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Bağırsak-beyin aksı, OKB, mikrobiyata, klaudin-5, klaudin-12, okludin, angulin 1, trisellülin

Angulin 1BağırsaklarClaudin+7
Filiz Akın Kınay
Necmettin Erbakan University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

"Sınırda zihinsel işlevsellik" ile izlenen çocuk ve ergenlerin klinik özellikleri

Amaç: Çalışmamızın temel amacı Sınırda Zihinsel İşlevsellik (SZİ) gösteren çocuk ve ergenlerdeki psikiyatrik bozuklukları, bu bozukluklara ait belirtileri ve sosyal iletişim becerilerini normal zekaya sahip çocuk ve ergenler ile karşılaştırmaktır. Ek olarak belirtilen bu özelliklerin çalışmamızdaki SZİ çocuk ve ergenlerden oluşan, zeka puanlarına göre ayrılmış iki alt grup arasında da karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvuran 8-16 yaş aralığında, uygulanan zeka testi (WISC-R) sonrası Sınırda Zihinsel İşlevsellik gösterdiği belirlenen 62 olgu SZİ grubuna ve klinik olarak normal zeka düzeyine sahip, benzer yaş aralığındaki 62 olgu kontrol grubuna dahil edilmiştir. Her iki gruptaki çocuklar ve aileleriyle başvuru anındaki psikiyatrik bozuklukları belirlemek amacıyla Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi (ÇDŞG–ŞY–DSM–5–T) yarı yapılandırılmış psikiyatrik tanı görüşmesi yapılmıştır. Çocuk ve ergenlere Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği Yenilenmiş Çocuk Formu verilmiştir. Ebeveynlerine ise Sosyodemografik Bilgi Formu, Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği Yenilenmiş Ebeveyn Formu, Conners Anababa Dereceleme Ölçeği Yenilenmiş Kısa Formu, İletişim Becerileri Kontrol Listesi 2 verilmiştir. Bulgular: SZİ grubu ve kontrol grubu arasında cinsiyet açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır. İki grup arasında yaş, aylık hane halkı geliri, anne ve babanın yaşı, çocuğun okul öncesi eğitim alıp almaması, okul öncesi eğitim süresi, doğum haftası, ebeveynlerin eğitim düzeyleri ve meslek grupları açısından dağılımı, annelerin çalışma oranı, kardeşlerde tıbbi hastalık varlığı açısından anlamlı farklılıklar bulunmuştur. SZİ grubunda DEHB ve özgül fobi yaygınlığı anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Komorbidite oranları da kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Kontrol grubunun ÇADÖ-Y Çocuk YAB puanları, SZİ grubundan anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. İBK-2'ye ait genel iletişim puanı, pragmatik dil puanı ve bağlamın kullanımı puanı SZİ grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Conners toplam puanı ve bilişsel problemler/dikkatsizlik, hiperaktivite, DEHB indeksi alt ölçek puanları SZİ grubunda kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Karşı gelme alt ölçeği açısından iki grup arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Zorbalık uygulama, SZİ grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yaygın bulunmuştur. Zorbalığa uğrama SZİ grubu için Conners toplam puanı ile ilişkili bulunmuştur. Zorbalık uygulama ve bu davranışın sıklığı yine SZİ grubu için İBK toplam puanı ile ilişkili bulunmuştur. Her iki grup için de zorbalığa uğrama ÇADÖ-Y toplam puanları, zorbalık uygulama ise Conners toplam puanlarıyla ilişkili bulunmuştur. Yine her iki grup için zorbalık uygulama, zorbalığa uğrama ile ilişkili bulunmuştur. Sonuç: SZİ çocuklar, sosyoekonomik dezavantaj ve ruhsal problemlerdeki artmış risk gibi çok sayıda zorlukla karşı karşıya kalan incinebilir bir grubu temsil etmektedir. Çocukluk dönemindeki erken müdahaleler riskleri azaltma açısından önemlidir. SZİ çocuk ve ergenlerdeki ruh sağlığı sorunları, sosyal iletişim becerileri ve diğer klinik özellikler açısından daha fazla araştırma ve bilgiye ihtiyaç duyulmaktadır. Karşılaştırmalı çalışmalar, SZİ'ye özgü özellikleri ve bu olgulara yaklaşımdaki standartları belirlemede yararlı olabilir. SZİ'ye ait bilgilerimizin artması ve önleyici-destekleyici müdahalelerin geliştirilmesi, bu çocuklara özgü ihtiyaçların daha iyi karşılanmasına ve tam potansiyellerine ulaşmalarına yardımcı olacaktır. Sonuç olarak bu olguların yaşam kaliteleri daha iyi hale gelebilecektir.

ErgenlerRuh sağlığıSınırda zihinsel işlevsellik+2
Göksarp Şengün
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anksiyete bozukluğu olan çocuk ve ergenlerdeki duyusal hassasiyetin değerlendirilmesi

Amaç: Temel amacımız anksiyete bozukluğu tanısı alan ve sağlıklı kontrol grubu kız ve erkeklerin duyusal hassasiyet açısından değerlendirip birbirleriyle karşılaştırmaktır. Çalışmamızın hipotezi şu şekildedir: Anksiyete bozukluğu tanısı alan grup kontrol grubuna göre çevresel uyaranlara karşı daha yüksek duyusal hassasiyet gösterecektir. Yöntem: Araştırma hakkında bilgilendirme ve onam alınmasının ardından, araştırmacı tarafından katılımcı çocuk ve aileleri ile "Okul Çağı (6-18 Yaş) Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi - Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu - Türkçe Versiyonu (ÇGDŞ-ŞY-T)" yarı yapılandırılmış tarama görüşmesi yapılmıştır. ÇDŞG-ŞY-T ile taranamayan Öğrenme Güçlüğü ve Otizm Spektrum Bozuklukları tanıları araştırmacının DSM-5 tanı ölçütlerine dayalı klinik görüşü ile değerlendirilmiştir. Bu görüşme sırasında her iki grupta da ek psikiyatrik tanılar alanlar olmuş ve bu çocuklar çalışmaya alınmamıştır. Bu görüşmenin sonunda; ailelerin doldurması için "Sosyodemografik veri formu", "6-18 Yaş Çocuk ve Gençler İçin Davranış Değerlendirme Ölçeği ( CBCL/6-18)", "Çocukluk Çağı Anksiyete Tarama Ölçeği(ÇATÖ) Anne-Baba Formu; çocuk ve ergenlere doldurması için "Çocukluk Çağı Anksiyete Tarama Ölçeği(ÇATÖ) Çocuk Formu(8 yaş ve üzeri)" ve "Adolesan/Yetişkin Duyu Profili Ölçeği" verilmiştir. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows) 22.0 programı kullanıldı. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Vaka ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet, anne ve baba yaş ortalaması, birliktelik durumu açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Anne ve baba eğitim düzeyi incelendiğinde vaka grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Annede psikiyatrik hastalık varlığı açısından vaka grubu kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Çalışmamızda anksiyete şiddetini belirleyen ÇATÖ çocuk ve ebeveyn değerlendirme ölçekleri; tüm alt ölçek puanları (okul fobisi, YAB, panik somatik, AAB, SF, toplam puan) açısından kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Çalışmaya katılan çocukların CBCL 6-18 alt ölçekleri değerlendirildiğinde; anksiyete grubu tüm alt alanlarda (anksiyete/depresyon, sosyal içe dönüklük, somatik yakınmalar, sosyal sorunlar, düşünce sorunları, dikkat sorunları, karşı gelme davranışı, saldırgan davranışlar, içe yönelim sorunları, dışa yönelim sorunları) istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek olduğu bulunmuştur. AYDP verileri incelendiğinde gruplar arasında alt alanların hiçbirinde (düşük kayıt, duyusal arayış, duyusal hassasiyet, duyusal kaçınma) anlamlı fark bulunamamıştır. Bununla beraber vaka grubundaki katılımcıların hastalıklarının alt tiplerine ve kombinasyonlarına göre AYDP verileri incelendiğinde yine gruplar arasında hiçbir alt ölçek açısından anlamlı farklılık bulunamamıştır. Çalışmamızda AYDP alt ölçekleri ile GAS skorları ve belirti süresi aralarında istatistiksel anlamlı korelasyon bulunamamıştır. Sonuçlar: Sonuç olarak duyusal hassasiyet; normal popülasyonda da oldukça sık görülen ve önemli çocukluk çağı psikiyatrik bozuklukları ile birliktelik gösterebilen, henüz psikiyatrik bozukluklarla ilişkisi tam olarak aydınlatılamamış bir klinik durumdur. DH ve bunun mevcut psikiyatrik teşhislerle ilişkisine odaklanan gelecekteki çalışmalar, muhtemelen bu yapı hakkındaki genel anlayışımıza katkıda bulunacak ve DH semptomlarıyla mücadele eden çocuklar için yeni tedavi modalitelerinin gelişmesine olanak sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Anksiyete bozukluğu, duyusal hassasiyet, duyu profili

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıDuyular+5
Buse Bilgiç
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

2-6 yaş arasında kliniğimizde otizm spektrum bozukluğu tanısı almış olan hastaların 5 yıllık takipleri sonrasında aldıkları ek tanıların, işlevselliğin ve prognozu etkileyen faktörlerindeğerlendirilmesi

Amaç: Bu tez çalışmasında, geçmişte OSB tanısı almış çocukların tanı alma yaşı, geliş şekli, o dönemdeki belirtileri, gelişim düzeyleri, dil gelişimi ile şu andaki mevcut durumlarında bilişsel fonksiyonları, günlük yaşamdaki işlevsellikleri, yaşam kaliteleri, hastalığın şiddeti gibi parametreler arasındaki korelasyonu değerlendirmeyi amaçlamaktayız. Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra hastaların 2-6 yaş aralığında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na ilk başvurusundaki sosyodemografik özellikleri, tanı yaşı, başvuru sebebi, başvuru anındaki semptomları, klinik özellikleri, gelişim düzeyi ile ilgili bilgiler dosyadan alınmıştır. Hastaların 5 yıllık süreçte gelişim basamakları, klinik özellikleri, aldıkları ek tanılar, yapılan müdahaleler,aldıkları medikal tedaviler incelenmiştir.Günümüzde yapılacak klinik değerlendirmede ise hastalara K-SADS (Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi) uygulanmıştır. Mevcut semptomları, otizm şiddeti, aldığı tedaviler, dahil olduğu eğitim programları, eşlik eden tanılar, hayat kaliteleri ve işlevsellikleri değerlendirilmiştir. Hastaların bu özelliklerini daha somut olarak değerlendirebilmek adına ÇODÖ (Çocukluk Otizmini Değerlendirme Ölçeği), ODKL (Otizm Davranış Kontrol Listesi) , SCQ (Sosyal İletişim Ölçeği), Otizm Spektrum Bozukluğunda Tekrarlayıcı Davranışlar Ölçeği, Dunn Duyu Profili Ölçeği, , Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği, Otizmde Yaşam Kalitesi Anketi-Ebeveyn Sürümü ölçekleri kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda hastalardan tanı kaybı olanların otizm tanı yaşları ve özel eğitim başlama yaşları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur(p=0,033, p=0,003).Cinsiyetler arası tanı yaşı farkı saptanmamıştır. WISC-R Skoru ile, ODKL Skoru ve ÇODÖ Skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı orta düzeyde ve negatif yönlü ilişki bulunmaktadır. Hastalardan tanı kaybı olanların tanı kaybı olmayanlara göre WISC-R skorları anlamlı düzeyde yüksektir (p=0,030) Global İşlevsellik skoru 60 ve üstü olanların SB Sözel ve Performans skorları anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p=0,033, p=0,044). Global İşlevsellik skoru 60 altı olanların TEDÖ-R-TV skoru anlamlı düzeyde yüksektir (p=0,003). ÇODÖ Skoru ile, Global İşlevsellik Skoru ve arasında istatistiksel olarak anlamlı yüksek düzeyde ve negatif yönlü ilişki bulunmaktadır(p<0,001).Özel eğitim saatleri ile işlevsellik arasında ilişki kurulamamıştır. Örneklemimizde %96 oranda hastaları komorbiditesi bulunmaktadır. OYK-A Skorları anne eğitimi üniversite olanlarda ve annesi çalışanlarda daha yüksek bulunmuştur (p=0,004).Katılımcıların babalarında psikiyatrik rahatsızlık olmayanların Otizmde Yaşam Kalitesi B (OYK-B) Skorları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,040).TEDÖ-R-TV skoru ile; Duyu Profili tüm skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı yüksek düzeyde ilişki bulunmaktadır (p<0,001). Sonuç: Çalışmamızın bildiğimiz kadarıyla otizmli çocukların ilk tanı zamanındaki ve takip sürecindeki klinik özellikleri, günümüzdeki hastalık şiddetleri, duyu profilleri ve tekrarlayıcı davranışları, işlevsellikleri, hem bireylerin kendisinin hem de ailesinin yaşam kalitelerinin bir arada değerlendirildiği ilk çalışma olması nedeniyle yazına katkı sunacağını düşünmekteyiz. Çalışmamızda IQ ve erken tanı alma ve erken özel eğitime başlamanın prognostik önemi tekrar vurgulanmıştır. Çalışmamızda duyusal farklılıklar ve tekrarlayıcı davranışlar, hastalık şiddeti ile korele bulunmuştur. Bu faktörlerin işlevsellikle olan ters yönlü ilişkisi, bu faktörlerin prognostik anlam taşıyabileceğini göstermektedir. Bilişsel düzey, hastalık şiddeti, komorbiditeler, duyusal farklılıklar ve tekrarlayıcı davranışlar, süreci öngörmek için iyi değerlendirilmelidir. Otizm spektrum bozukluğu ile ilgili nedensellik ve tedavi süreçlerinin aydınlatılması için daha geniş örneklem sayıları ile yapılacak prospektif çalışmalar önerilebilir.

Bilişsel işlevlerHasta takibiKomorbidite+5
Zeynep Toprak Kosku
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ergenlerde mizofoni, duygu düzenleme güçlükleri ve üstbiliş arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

ÖZET Ergenlerde Mizofoni, Duygu Düzenleme Güçlükleri ve Üstbiliş Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi Dr. Zeynep Işılay ORMANCI Mizofoni, belirli seslere karşı yoğun öfke, iğrenme, kaygı ve kaçınma tepkileriyle karakterize edilen, son yıllarda tanımlanmış bir olgudur. Mizofonisi olan bireyler çevresel tetikleyici seslere yönelik aşırı dikkat, içsel gerilim ve belirgin rahatsızlık yaşadıklarını bildirmektedir. Güncel bulgular, mizofoninin yalnızca işitsel bir hassasiyet değil; bilişsel, duygusal ve sosyal işlevselliği etkileyen çok boyutlu bir fenomen olduğunu göstermektedir. Henüz psikiyatrik tanı sistemlerinde yer almamakla birlikte, son yıllarda yapılan araştırmalar mizofoninin özgün bir psikiyatrik bozukluk olarak değerlendirilebileceğini ve yüksek oranda psikiyatrik eş tanılarla ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Genellikle çocukluk veya ergenlikte başlayan mizofoninin erken fark edilmesi, altta yatan bilişsel ve duygusal mekanizmaların anlaşılması ve uygun müdahalelerin planlanması ilerleyen yaşlarda gelişebilecek psikopatolojilerin önlenmesi açısından önem taşımaktadır. Mizofoninin duygusal tepkiselliği yüksek bireylerde daha şiddetli seyrettiği ve olumsuz duyguların düzenlenmesinde güçlüklerle ilişkili olabileceği bildirilmiştir. Bununla birlikte, bireylerin sesleri nasıl yorumladıkları ve bu deneyimlere yükledikleri anlamların üstbilişsel süreçlerle bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle, duygu düzenleme güçlüğü ve üstbilişin mizofoniyle ilişkisini incelemek, mizofoninin ortaya çıkış ve sürdürülme mekanizmalarını anlamak açısından önemlidir. Çalışmamızda, 15–18 yaş arası katılımcılarda mizofoni semptomlarının yaygınlığı, klinik ve ailesel değişkenlerle ilişkisi ile mizofoni semptomları, duygu düzenleme güçlüğü ve üstbilişsel inançlar arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Türkiye'nin farklı illerinden çevrim içi olarak katılan 320 katılımcıya Amsterdam Mizofoni Ölçeği (A-MISO-S), Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği–Kısa Form (DDGÖ-16) ve Üstbiliş Ölçeği–Çocuk ve Ergen Formu (ÜBÖ-ÇE); ebeveynlerine ise sosyodemografik veri formu uygulanmıştır. Örneklemde mizofoni yaygınlığı %9,7 olarak bulunmuş; katılımcıların çoğu ise subklinik düzeyde (%71,9) semptom bildirmiştir. Birinci derece akrabasında mizofoni öyküsü bulunan ergenlerde mizofoni puanları anlamlı düzeyde daha yüksektir. Ayrıca işitsel/vestibüler yakınması olan ergenlerin mizofoni düzeyleri anlamlı biçimde artmıştır. Analizler sonucunda, mizofoni şiddeti ile duygu düzenleme güçlüğü ve üstbilişsel inançlar arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ancak duygu düzenleme güçlüğü ile üstbilişsel inançlar arasında beklenen pozitif ilişki gözlenmiştir. Sonuç olarak, mizofoni ile duygu düzenleme güçlüğü ve üstbilişsel inançlar arasında anlamlı ilişki bulunmaması, orta ergenlik dönemine özgü gelişimsel farklılaşmalarla açıklanabilir. Mevcut literatürde mizofoni ile duygu düzenleme güçlüğü arasındaki ilişkilerin çoğunlukla erişkin örneklemlerinde gösterildiği, üstbilişsel süreçlerin ise mizofoni bağlamında doğrudan ele alınmadığı dikkate alındığında, bulguların gelişimsel açıdan değerlendirilmesi önem kazanmaktadır. Bu doğrultuda, gelecekte farklı yaş gruplarını kapsayan ve çok yöntemli yaklaşımlarla yürütülecek çalışmaların mizofoninin gelişimsel doğasını daha kapsamlı biçimde ortaya koyabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: mizofoni, duygu düzenleme güçlüğü, üstbiliş, ergenlik, aracılık analizi

Zeynep Işılay Ormancı
Pamukkale University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif kompulsif bozukluk tanısı konulan ergen hastalarda tedavi yanıtına etkili bazı faktörler: Üstbilişler, obsesif inançlar, duygu düzenleme güçlükleri ve ailenin duygu dışavurumu

Amaç: Bu çalışmanın amacı; ergenlerin OKB'de tedaviye yanıtını etkileyen üstbilişler, duygu düzenleme güçlükleri, duygu dışavurumu ve ebeveynlerin psikiyatrik belirtileri gibi faktörlerin araştırılmasıdır. Yöntem: Araştırmaya yeni OKB tanısı konulan, 12-18 yaşlarında, 35 ergen hasta ile; bu hastaların ebeveynleri dahil edilmiştir. Hastalara ilk görüşmede ve 12. haftada, toplamda iki defa Çocuklar İçin Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği uygulanmıştır. Tüm ergenlerin; Kısaltılmış Duygu Dışavurumu Ölçeği Ergen Formu, Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği Kısa Formu, Üstbilişler Ölçeği Çocuk Ergen formu doldurmaları sağlanmıştır. Tüm anne-babalardan Obsesif İnanışlar Ölçeği-44, Psikiyatrik Belirti Tarama Listesi-90, Duygu Dışavurumu Ölçeği ve Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği Kısa Formu doldurması istenmiştir. Hastalar uygun/yeterli BDT terapisti olmadığı için medikal tedavi ile takip edilmiş ve tedavi yanıtları araştırmacı tarafından izlenmiştir. Elde edilen verilerle temel istatistiki analizler yapılmış; korelasyonlar ve teorik bilgiler göz önünde bulundurularak çok değişkenli bir model oluşturulmuştur ve yol analizi ile model test edilmiştir. Bulgular: Araştırmada ergenlerin duygu düzenleme zorlukları ile üstbilişsel inançlarının birçok alt faktörde birbiri ile ilişkili olduğu gözlenmiş, üstbilişler tedavi yanıtı ile ilişkili bulunmamıştır. Ergenlerin duygularını kabul etme zorluğu ve aileden algıladığı sinirlilik düzeyi tedavi yanıtı ile negatif yönde ilişkilidir. Annelerin bildirdiği aşırı ilgili-koruyucu-kollayıcı tutum ve "obsesyon" puanları tedavi yanıtı ile negatif yönde ilişki göstermiştir. Babaların yüksek duygu dışavurumu çocuklarının üstbilişsel izleme inançları ile; "öfke" puanları ise çocuklarının duyguları kabul etme güçlüğü ve tedavi sonu OKB şiddeti ile pozitif yönde ilişkilidir. Ayrıca annelerde depresif belirtiler ve obsesyon da ergenlerde "duyguları kabul etmeme" puanları ile ilişkilidir. Ergenlerin obsesif annelerden algıladığı sinirlilik düzeyi daha yüksektir. Sonuç: Sonuç olarak OKB'li ergenlerin duygularını kabul etme güçlüğü, algılanan sinirlilik, annenin aşırı ilgili/koruyucu tutumu ve obsesyonel belirtileri ergenlerin tedavi yanıtını olumsuz etkilemektedir. Bu bulgular OKB'de ergenlerin tedavisinde, çocuklarda önerildiği gibi aileyi de kapsayan terapi yöntemlerinin kullanılması; bunun yanında ergenlerde olumsuz duyguları kabul etme güçlüğüne yönelik yaklaşımların yararlı olabileceğini düşündürmektedir.

AileDuygu düzenleme güçlüğüDuygu dışavurum tarzları+6
Gözde Kandemir
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan ergenlerde ebeveyn duygu dışavurumunun incelenmesi ve duygu dışavurumu ile empati becerileri, davranış problemleri, akran zorbalığı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda DEHB olan ergenlerde sağlıklı kontrol grubundaki ergenlere göre ebeveyn duygu dışavurumunda ve algılanan duygu dışavurumunda anlamlı bir fark olup olmadığını araştırmak ve duygu dışavurumu ile empati eğilimi, DEHB belirtileri, davranış problemleri ve akran zorbalığı arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmamıza 12-16 yaşında olan, ÇDŞG-ŞY-T görüşmesi ve DSM-5 tanı kriterlerine göre 52 DEHB ve 50 kontrol grubu ergen ile tüm ergenlerin anne ve babaları dahil edilmiştir. Klinik değerlendirmede ergenin DEHB dışında psikiyatrik tanısının olması, anne-babada herhangi bir majör psikiyatrik hastalığın olması; ergen veya ebeveynlerin en az birinde klinik olarak zeka yetersizliği bulunması, nörolojik hastalığı veya zihinsel işlevlerini doğrudan etkileyebilecek kronik tıbbi bir hastalık durumunun olması, son 6 ay içinde psikostimülan ilaç veya atomoksetin kullanım öyküsünün olması, yaşam boyu antidepresan veya antipsikotik ilaç kullanım öyküsünün olması ya da ergenin anne-babasının yanında ikamet etmediği hallerde katılımcılar çalışmaya dahil edilmemiştir. Tüm katılımcılar ile klinik görüşme yapılarak sosyodemografik bilgiler elde edildikten sonra anne-babalardan kendileri hakkında Ruhsal Belirti Listesi'ni, çocukları hakkında Duygu Dışavurumu Ölçeği, Turgay Çocuk ve Ergenlerde Dikkat Eksikliği ve Yıkıcı Davranım Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği ve Güçler ve Güçlükler Anketi'ni; ergenlerden ise algılanan duygu dışavurumunu değerlendirmek için Ergenlerde Kısaltılmış Duygu Dışavurum Ölçeği'ni, kendileri hakkında KA-Sİ Empati Eğilim Ölçeği Ergen Formu ve Olweus Öğrenciler İçin Akran Zorbalığı Anketi'ni doldurmaları istenmiştir. Bulgular: Çalışmada ebeveynlerin bildirdiği DD toplam puanı ve alt ölçek puanları olgu grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Benzer şekilde ergenlerin bildirdiği algılanan DD toplam puanı ve alt ölçek puanlarının olgu grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Olgu grubundaki ergenlerde empati eğilimi ile algılanan DD toplam puanı ve DDY alt ölçek puanı arasında negatif yönde anlamlı düzeyde bir ilişki saptanmıştır. Olgu grubunda ebeveynlerin bildirdiği DE/HA sorun puanları ile anne DD toplam puanı, anne E-D oluş alt ölçek puanı, baba DD toplam puanı, baba E-D oluş alt ölçek puanı, ergenin algılanan DD toplam puanı, ergenin DDY ve sinirlilik alt ölçek puanları arasında pozitif yönde anlamlı düzeyde ilişki saptanmıştır. Olgu grubunda annelerin bildirdiği davranış sorunları puanları ile anne DD toplam puanı, anne E-D oluş alt ölçek puanı arasında; babaların bildirdiği davranış sorunları puanları ile ergenin bildirdiği algılanan DD toplam puanı arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir ilişki saptanmıştır. Çalışmamızda olgu grubunda akran zorbalığına karışan öğrencilerde katılımcılar tarafından bildirilen anne DD toplam ve anne DD-ED puanları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda DEHB olan grupta hem ebeveyn duygu dışavurumu hem de ergenlerde algılanan duygu dışavurumunun kontrol grubuna göre daha yüksek bildirildiği saptanmıştır. Olgu grubundaki ergenlerin DE/HA puanlarının hem anne hem babada DD-toplam ve E-D oluş puanları, ergende algılanan DDYve sinirlilik puanları ile; davranış sorunları puanının ise sadece annede DD-toplam ve E-D oluş puanları ile ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca olgu grubunda akran zorbalığına karışan ergenlerde anne DD toplam ve anne DD-ED puanları yüksek bulunmuştur. Bildiğimiz kadarıyla çalışmamızın DEHB tanısı alan ergenlerde ebeveyn duygu dışavurumu ve algılanan duygu dışavurumunu, empati eğilimi, davranış problemleri ve akran zorbalığı ilişkisi açısından inceleyen ilk çalışma olması nedeniyle alan yazınına katkı sunacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, duygu dışavurumu, empati, davranış sorunları, akran zorbalığı

Akran zorbalığıAna-babaDavranış bozuklukları+7
Aslı Aydın
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnternet bağımlılığı olan ergenlerde ve ebeveynlerinde otizm spektrum semptomlarının, anksiyete ve depresyon düzeylerinin incelenmesi

Damla Balkan, İnternet Bağımlılığı Olan Ergenlerde ve Ebeveynlerinde Otizm Spektrum Semptomlarının, Anksiyete ve Depresyon Düzeylerinin İncelenmesi, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, Muğla, 2020. İnternet bağımlılığı, son yıllarda giderek artan, kişinin işlevselliğinde bozukluğa yol açan, psikiyatrik komorbiditesi yüksek olan bir davranışsal bağımlılıktır. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, anksiyete bozuklukları, depresif bozukluklar, Otizm Spektrum Bozukluğu internet bağımlılığına eşlik eden psikopatolojiler arasındadır. Geniş otizm fenotipi de düşünüldüğünde, çalışmamızda, internet bağımlılığı olan çocuklardaki ve ailelerindeki otizm spektrum bozukluğu belirtilerinin, anksiyete ve depresyon düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya klinik görüşmeler ile internet bağımlılığı saptanan ek psikiyatrik hastalığı olmayan 12-17 yaş aralığında 32 olgu ile ebeveynleri ve yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş, herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmayan, sağlıklı 32 ergen ve ebeveynleri alındı. Çalışmaya katılan tüm olgulara ve ebeveynlerine sosyodemografik veri formu verildi. Çalışmaya katılan tüm ergenlerden Young İnternet Bağımlılığı Testi, Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği, Durumluk Sürekli Kaygı Envanteri ve ebeveynlerinden Beck Depresyon Ölçeği, Durumluk Sürekli Kaygı Envanteri, Otizm Anketi, Sosyal İletişim Ölçeği doldurmaları istendi. Çalışmada, Sosyal İletişim Ölçeği, Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği, Çocuk Sürekli Kaygı Envanteri puanları hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuş olup, bu ölçeklerin artan puanlarının internet bağımlılığı olasılığını arttırdığı saptandı. Hasta ve kontrol grubunda Sosyal İletişim Ölçeği puanları ile Otizm Anketi puanları arasında pozitif korelasyon saptandı. Sonuç olarak bu çalışmada, internet bağımlılığı olan ergenlerde, otizm, anksiyete ve depresyon ölçek puanlarının daha yüksek olduğu aynı zamanda bu puanlardaki artışın internet bağımlılığı olasılığını arttırdığı bulundu. Ergenlerin otizm puanları ile ebeveynlerinin otizm puanları arasında pozitif bir ilişki gösterildi. Anahtar kelimeler: anksiyete, depresyon, internet bağımlılığı, otizm spektrum bozukluğu

Ana-babaAnksiyeteBağımlılık+5
Damla Balkan
Muğla Sıtkı Kocman University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanılı adolesanlarda gece yeme belirtileri ile dürtüsellik ve inhibitör kontrol arasındaki ilişki

Amaç: Bu araştırmada, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tanısı bulunan adolesanlarda gece yeme belirtilerinin yaygınlığının ve düzeyinin belirlenmesi, bu belirtilerin dürtüsellik ve inhibitör kontrol ile ilişkisinin incelenmesi ve elde edilen bulguların sağlıklı akranlarla karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya 11–18 yaş aralığında toplam 166 adolesan dahil edilmiştir. Katılımcıların 82'si DEHB tanılı olgulardan, 84'ü ise sağlıklı kontrol grubundan oluşmuştur. Tüm katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Gece Yeme Anketi (GYA), Yeme Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği Kısa Formu (EDE-Q-13), Barratt Dürtüsellik Ölçeği Kısa Formu (BIS-11-KF), Conners Anne-Baba Derecelendirme Ölçeği-48 (CADÖ-48) ve Revize Edilmiş Çocuk Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (ÇADÖ-Y) uygulanmıştır. İnhibitör kontrol işlevleri Gazepoint GP3 göz izleme sistemi kullanılarak uygulanan antisakkad ve No-Go/fiksasyon görevi ile değerlendirilmiştir. Gruplar arası karşılaştırmalar, korelasyon ve çoklu doğrusal regresyon analizleri gerçekleştirilmiştir. Bulgular: DEHB grubunda gece yeme belirtilerinin kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,007). Gece Yeme Anketi puanı 25 ve üzerinde olan katılımcıların daha büyük bölümünün DEHB grubunda yer aldığı belirlenmiştir (p=0,027). DEHB grubunda dürtüsellik, DEHB belirtileri, yeme bozukluğu belirtileri ve anksiyete-depresyon belirtileri kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (tüm p<0,05). Antisakkad performansında ise DEHB grubunda doğru antisakkad sayısının ve doğru fiksasyon sayısının daha düşük, yön hataları, ihmal hataları ve komisyon hatalarının daha yüksek olduğu saptanmıştır (tüm p<0,05). Korelasyon analizlerinde gece yeme belirtilerinin dürtüsellik ve anksiyete-depresyon belirtileri ile pozitif yönde ilişkili olduğu belirlenmiştir. Çoklu doğrusal regresyon analizinde yalnızca anksiyete ve depresyon belirtilerinin gece yeme belirtilerini bağımsız olarak yordadığı gösterilmiştir (p=0,038). Dürtüsellik ve emosyonel belirtilerin alt boyutlarının birlikte değerlendirildiği ikinci regresyon modelinde ise yalnızca majör depresyon belirtilerinin gece yeme belirtilerinin bağımsız yordayıcısı olduğu saptanmıştır (p<0,001). Antisakkad performans parametrelerinin gece yeme belirtileri üzerinde bağımsız bir etkisi bulunmamıştır. Sonuç: Araştırma bulguları, gece yeme belirtilerinin DEHB tanılı adolesanlarda sağlıklı akranlara kıyasla daha yaygın olduğunu ortaya koymuştur. Gece yeme belirtileri dürtüsellik ve emosyonel belirtiler ile ilişkili bulunurken, göz izleme yöntemi ile değerlendirilen inhibitör kontrol göstergeleri ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Çok değişkenli analizlerde özellikle depresif belirtilerin gece yeme davranışları üzerinde belirgin bir etkisinin bulunduğu görülmüştür. Bu sonuçlar, DEHB'li adolesanlarda gece yeme davranışlarının değerlendirilmesi sırasında emosyonel süreçlerin göz önünde bulundurulmasının önemini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, Gece yeme belirtileri, Dürtüsellik, İnhibitör kontrol, Antisakkad, Adolesan.

Kübra Doğan
İnönü University
2026
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Poliklinik başvurularında antipsikotik başlanan çocuk ve ergenlerde tedavinin etki ve yan etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Çocuk ve ergen psikiyatri polikliniğinde antipsikotik tedavisi başlanan 6-18 yaş arası çocuk ve ergenlerde antipsikotik tedavi etkinliğinin ve yan etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çocuk ve ergen psikiyatri polikliniğine bir yıllık süreçte başvuran, antipsikotik tedavisi başlanan ve verileri tam olan çocuk ve ergenlerin 98'i araştırmaya alınmıştır. İlaç etkinliği; CGI-S, CDI, SCARED, Turgay, Young Mani, SAPS- SANS, SDKL, NSESSS ölçekleri; yan etkileri UKU ve LÜAYED ölçekleri ile değerlendirilmiştir. Hastaların 0., 3. ve 6. ay başvurularındaki ilaç etkinlikleri, antropolojik ölçümleri, laboratuvar bulguları ve yan etkiler incelenmiştir. Bulgular: En sık antipsikotik başlanan tanılar MDB (%34.7), DB (%22.4) ve DEHB (%8.2), BB (%18.4)'dir. AP'lerin %54.1'inin (n=53) risperidon, %25.5'inin (n=25) aripiprazol, %13.3'ünün (n=13) olanzapin, %7.1'inin (n=7) ketiyapin olduğu görülmüştür. 6 aylık süreçte MDB, DEHB ve DB tanısı konulmuş hastalarda risperidon ve aripiprazolün benzer etki düzeyine sahip olduğu (sırasıyla p=0.168, (Dikkatsizlik p=0.760, Hareketlilik p=0.287, Dürtüsellik p=0.681), p=0.279), BB tanısı konulmuş olanlarda olanzapinin risperidona göre daha etkili olduğu (p=0.021) saptanmıştır. Olanzapinin kilo (p<0.001), BMI (p<0.001) ve HOMA-IR (p=0.030) düzeyini arttırma etkisi daha fazladır. Risperidon, aripiprazol ve olanzapin kullanan hastaların lipit profilinde, tiroid ve böbrek fonksiyonlarında anlamlı değişiklikler görülmüştür. Risperidon ve olanzapin kullanan hastaların kan prolaktin düzeyinde artış, aripiprazol kullanan hastalarınkinde ise azalma görülmüştür. Tüm ilaç gruplarında en sık görülen yan etkiler kilo alımı ve sedasyon/uyku miktarında artış olmuştur. 12 yaş üzeri bireylerde ve kız hastalarda anlamlı olarak daha yüksek yan etki şiddeti saptanmıştır. Sonuç: AP'lerin ruhsal hastalıkların şiddetinin azalmasında etkili olduğu ancak çocuk ve ergenlerde uzun süreli antipsikotik kullanımının özellikle endokrin ve metabolik birçok olumsuz sonucunun da olabileceği görülmüştür. AP kullanımında düşük riskli alternatiflerin düşünülmesi ve hastaların düzenli takibi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Antipsikotik, aripiprazol, ketiyapin, olanzapin, risperidon.

Antipsikotik ilaçlarErgenlerPsikiyatrik hastalar+5
Şebnem Büşra Altunkalem Uslu
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fenilalanin metabolizma bozukluğu olan olguların BH4 yükleme testine cevaplılığı ve moleküler analizlerle ilişkisinin retrospektif incelenmesi

Hiperfenilalaninemi (HFA), esansiyel bir aminoasit olan fenilalaninin karaciğerde tirozine dönüşümünü sağlayan fenilalanin hidroksilaz enzimi (PAH) veya bu enzimin kofaktörü olan tetrahidrobiyopterinin (BH4) eksikliği sonucu ortaya çıkan otozomal resesif kalıtılan metabolik hastalıktır. Bu çalışmada; fenilalanin metabolizma bozukluğu olan hastaların demografik özellikleri, klinik fenotipleri, genotipleri, aldıkları tedaviler, tanı anındaki kan fenilalanin düzeyleri, izlemdeki ortalama kan fenilalanin düzeyleri, BH4 yükleme testine yanıtlılıkları, mental düzeyleri ve takip durumları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmada, özellikle genetik incelemesi yapılan hastalarda, altta yatan mutasyonun bilinmesi durumunda BH4 yükleme testine yanıtlılık konusunda daha sağlıklı kararlar verilip verilemeyeceğinin ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Çocuk Metabolizma polikliniğine 01.06.2011-01.11.2018 tarihleri arasında başvuran fenilalanin metabolizma bozukluğu olan 329 hasta değerlendirmeye alındı. Bu hasta grubunun 242 tanesinden mutasyon analizi çalışıldı. BH4 yükleme testi 329 hastanın 82'sine (%25) yapılmış olup yapılanların 51'i (%62,2) BH4 testine yanıtlı olarak kabul edilmiştir. BH4 testine yanıt verenlerin 41'i (%80,4) hafif HFA, 7'si (%13,7) hafif PKU, 3'ü (%5,9) ise klasik PKU fenotipindeydi. Hastalarımızda en sık görülen mutasyon IVS10-11G>A olarak saptanmıştır. BH4 tedavisi alan hastaların alelleri incelendiğinde en fazla sayıda c.1169A>G, c.782G>A olduğu görüldü. Bu aleli sırasıyla IVS10- 11G>A, c.721C>T, c.898G>T, c.631C>A alelleri takip etti. Sonuç olarak bu çalışmada; genetik mutasyon analiziyle BH4 yanıtlılık durumunun öngörülmesinin mümkün olabileceği gösterilmiştir. PAH enzim aktivitesi yüksek olan hafif HFA ve hafif PKU'lu hastaların BH4 yükleme testine daha yüksek oranda yanıt verdiği görülmüştür. HFA nedeniyle izlenen hastaların kan fenilalanin değeri yükselme eğilimine girdiğinde bu çalışmada BH4 yanıtlılığı ile ilişkili bulunan genotiplere sahip hastalarda BH4 yükleme testi ve BH4 tedavisi akılda tutulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Hiperfenilalaninemi, çocuklar, BH4, genotip

Pınar Kudretoğlu
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psiko-yasal değerlendirmesi yapılan çocuk ve ergenlerin sosyodemografik ve psikopatolojik verilerinin retrospektif incelenmesi

Türk Ceza Kanunu altıncı maddesinde "henüz on sekiz yaşını doldurmamış kişi", Çocuk Koruma Kanunu (ÇKK) üçüncü maddesinde "daha erken yaşta ergin olsa bile, onsekiz yaşını doldurmamış kişi" olarak çocuğun tanımı yapılmıştır. 2005 yılında yürürlüğe giren 5395 sayılı ÇKK ile çocukların bir çok hakları güvence altına alınmış olup, yasanın uygulaması sırasında adli mercilerce bilirkişiliğine başvurulan çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları (ÇERSAH) profesyonellerinin rolü daha da önem kazanmıştır. Bu bağlamda çocukların ceza hukuku yönünden sezgin olup olmadıklarını saptamak, bir suçun mağduru iseler zarar derecelerini (istismar veya ihmal, yaşanılan kaza sonrası gelişen ruhsal travma) ve medeni hukuk yönünden de korunması için ruhsal gerekleri ve gereksinimleri belirlemek ÇERSAH uzmanlarının görevi olmuştur. Bu çalışmada 1 Ocak 2019- 15 Haziran 2020 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Adli Kuruluna başvuran ve haklarında adli rapor düzenlenen suça sürüklenen çocuklar ve mağdur sıfatındaki çocukların kayıtları geriye dönük olarak taranmıştır ve vakaların sosyodemografik, klinik, psikometrik ve psiko-yasal değerlendirmeleri incelenmiştir. Bütün bu adli süreçlerinden değerlendirilmesinden önce amaç, birincil olarak çocuk ve ergenlerin suça sürüklenmesinin önlenebilmesi veya bir suçun mağduru olmaktan korunabilmesi için aile, çevre ve çocuğa ait risk faktörlerinin belirlenmesi ile bunlara yönelik müdahalelerle çocuk ve ergenlerin korunması olmalıdır.

Adli psikiyatriAdli tıpErgen psikiyatrisi+7
Alican Aygün
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Klinik örneklemde internet oyun oynama bozukluğu prevalansının belirlenmesi, eşlik eden psikopatoloji ve ebeveyn tutumlarına yönelik müdahaleler sonrası bozukluk şiddeti değişiminin değerlendirilmesi

Amaç: Klinik örneklemde internet oyun oynama bozukluğu (İOOB) prevalansının belirlenmesi, 6 aylık izlem süresince psikofarmakolojik tedavi ve ebeveyn tutumlarına yönelik müdahaleler sonrası bozukluk şiddeti değişiminin değerlendirilmesi, İOOB gelişimini yordayan değişkenler ve 6 ay sonunda İOOB tanısının devam etmesini yordayan değişkenlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya çocuk ve ergen psikiyatri polikliniğine 12 aylık süre içerisinde ayaktan başvuran DSM-5 temelli görüşme ve çocuk ve ebeveyn İOOB tarama ölçekleri ile değerlendirilmiş 73 İOOB ve 38 İOOB olmayan olgu dahil edilmiştir. Olguların değerlendirilmesi için İnternet Oyun Oynama Bozukluğu Ölçeği-Kısa Formu, Çocuklar İçin Depresyon Değerlendirme Ölçeği (CDI), Çocukluk Çağı Kaygı Tarama Ölçeği, Sosyal Beceri Ölçeği, Ergenler İçin Başa Çıkma Stratejileri Ölçeği, Aile İnternet Tutum Ölçeği, Aile Değerlendirme Ölçeği ve sosyodemografik form; ebeveynleri için Oyun Oynama Bozukluğu-Ebeveyn Formu, Çocuk ve Ergenlerde Yıkıcı Davranım Bozuklukları İçin DSM IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği (Turgay), Psikolojik Belirti Tarama Testi, Çocukta İnternette Oyun Oynama Bozukluğu İçin Ebeveyn Anketi, İOOB Ebeveyn Tutum Anketi ve sosyodemografik form; öğretmen için Turgay Ölçeği kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda klinik örneklemde İOOB prevalansı %6,9'dur. İOOB prevalansı erkeklerde %14,4, kızlarda ise %1,1'dir. Çocuk ve ergenlerin öz bildirimine dayalı İOOB prevalansı ise %1,5'tir. İOOB tedavi alan grupta görülen en sık komorbiditeler sırasıyla dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, major depresif bozukluk ve özgül öğrenme güçlüğüdür. Aile müdahalesi ve psikofarmakolojik tedavi sonrası İOOB tedavi alan grubun %78,9'u İOOB tanısını kaybetmiş, %10,5'i oyun oynamayı tamamen bırakmış, %21,1'inin İOOB tanısı devam etmiştir. İOOB tedavi alan grupta aile müdahalesi ve psikopatoloji tedavisi sonrasında 6. ayda İOOB şiddetinde azalma, başa çıkma ve sosyal becerilerde iyileşme, çocukların algıladıkları ihmalkar ebeveyn internet tutumlarında azalma, aile işlevselliğinde artış anlamlı düzeydedir. İOOB'ye komorbid DEHB'si olan hastalarda 6 aylık metilfenidat (MPH) tedavisi sonrası çocukların ve ebeveynlerin belirttikleri İOOB şiddeti, oyun süreleri; ebeveynin belirttiği dikkat eksikliği belirti şiddeti ve öğretmenin belirttiği davranım bozukluğu belirti şiddeti anlamlı düzeyde azalmıştır. Çok değişkenli doğrusal regresyon analizleri sonucunda depresif belirti şiddeti ve dikkat eksikliği belirti şiddeti İOOB gelişimini öngörmekte olup İOOB bulunma riskini dikkat eksikliği alt ölçeğinde her bir birimlik artış 1,21 kat, depresif semptom şiddetinde her bir birimlik artış 1,11 kat artırmaktadır; 6 ay sonunda İOOB tanısının devam etme riskini, kendine ait bilgisayar sahibi olmak 5,132 kat, CDI ve ebeveyn Turgay dikkat eksikliği alt ölçeği puanındaki her bir birimlik artış sırasıyla 1,056 ve 1,136 kat artırmaktadır. Sonuç: Çalışmamızda öz bildirime dayalı İOOB prevalansı, klinik görüşme ve ebeveyn bildirimine dayalı prevalanstan çok daha düşüktür. Bu farklılık büyük kısmı öz bildirim ölçekleri ile yapılmış literatürdeki İOOB prevalans çalışmaları oranlarının gerçekte olan oranlardan çok daha azını yansıtmakta olduğunu, daha fazla klinisyen görüşmesine dayalı prevalans çalışmasına ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Çalışmamız uyguladığımız ''Ebeveyn Müdahale Programı''nın İOOB şiddeti, aile işlevselliği ve ebeveyn tutumları üzerinde etkili olduğunu göstermektedir. Yüksek komorbidite oranları olan İOOB'de komorbid durumlarının etkin tedavi edilmesi İOOB klinik sonuçlarını anlamlı düzeyde düzetmektedir. Depresif belirti şiddeti ve dikkat eksiği belirti şiddeti İOOB gelişimini ve 6 aylık takip sonucunda İOOB tanısının devam etmesini anlamlı düzeyde yordayan faktörlerdir.

Şaziye Mert
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Depresyon tanılı ergenlerde duygu tanıma ve düzenleme işlevleri

Duygusal zekâ çerçevesinden bakıldığında; duygu düzenleme, kendi duygularını ve karşısındaki kişinin duygularını tanıma, duyguyu anlama ve düşünceyi yönetmek için duyguları kullanma bir arada kullanılması gereken, birbiriyle ilişkili donanımlardır. Bu mekanizmanın doğru çalışması tüm becerilerin uyum içinde kullanılmasına bağlıdır. Sosyal, akademik ve ailesel işlevselliğin sağlıklı yürütülmesi ancak duygu tanıma, zihin kuramı ve duygu düzenleme becerilerinin tümünün yeterli ve yerinde kullanımı ile mümkündür. Çalışmamızda ilk olarak ergen yaş grubunda ciddi işlevsellik kaybına yol açan Majör Depresif Bozuklukta bu becerilerin bozulmasına etki eden değişkenlerin tespit edilmesi amaçlanmıştır. İkinci olarak hastalık şiddeti, anksiyete düzeyleri, sosyodemografik etkiler, yaş ve cinsiyet gibi değişkenlerin duygu düzenleme ve zihin kuramı becerileri üzerine etkilerinin tespit edilmesi amaçlanmaktadır. Üçüncü amacımız majör depresyon tanısı konan ergenlerde duygu düzenleme zorlukları ile zihin kuramı bozuklukları arasında ilişki olup olmadığını saptamaktır.

DepresyonDuyguDuygu düzenleme+3
Ece Aytaç
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Uludağ Üniversitesi Engelli Sağlık Kuruluna başvuran olguların retrospektif değerlendirilmesi

Çalışmamızda Uludağ Üniversitesi Engelli Sağlık Kurulu'na başvuran hastaların raporlarının tanımlayıcı incelemesini yapmak, ÇÖZGER sistemine geçildikten sonra olan değişiklikleri değerlendirmeyi amaçlamaktayız. Çalışmamız Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Engelli Sağlık Kurulu'na 20/02/2018 – 20/02/2020 tarihleri arasında başvuran hastaların ESKR ve ÇÖZGER'leri retrospektif olarak taranarak yapılan tanımlayıcı bir çalışmadır. Hastaların sadece raporları baz alınmıştır, hasta dosyaları incelenmemiştir. Belirlenen tarihler arasında başvuran tüm hastalar çalışmanın evrenini ve örneklemini oluşturmaktadır. Tüm hastaların raporları çalışmaya dahil edilmiş olup, çalışmada dışlama kriteri bulunmamaktadır. Toplam 1747 hastanın raporları incelenmiş olup, %44,7'sinin ÇERSH başvurusu bulunmaktadır. Hastaların %58,2'si erkek, %41,8'i kadındır ve yaş ortalaması 8,502 ± 4,804 yıl, ortancası 8,000 yıldır. Hastaların %43,3'ü zihinsel yetersizlik, %26'sı gelişimsel gerilik (GG) (birlikte %69,6'sı bilişsel gelişimde gecikme (BGG)), %12,1'i özgül öğrenme bozukluğu (ÖÖB), %11,9'u otizm spektrum bozukluğu (OSB) tanılarını almıştır. BGG tanısı alan hastaların %14,9'unun sınır düzeyde mental kapasiteye sahip olduğu, %61,7'sinin hafif düzeyde, %15,9'unun orta düzeyde, %7,6'sının ağır düzeyde BGG olduğu saptanmıştır. ÇÖZGER'de ESKR'ye göre ÖÖG tanısı alma oranı anlamlı olarak daha yüksek (p<0,0001), GG tanısı alma oranı ESKR'den anlamlı olarak daha düşük (p<0,0001) saptanmıştır. Hastaların %12,1'inde eşlik eden bir psikiyatrik tanı saptanmıştır. ÇÖZGER'de bu oran ESKR'ye göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p=0,0001). En sık eşlik eden tanı %49,5 ile dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğudur. Hastaların %42,1'inde eşlik eden sistemik bir hastalık bulunmaktadır. Sistemik hastalıkları olan hastaların %26,5'inde nörolojik, %19,1 genetik %14,6 kulak burun boğaz hastalığı bulunduğu saptanmıştır. Hastaların %24,6'sında epilepsi eşlik etmektedir. Çalışmamızın sonuçları özel gereksinimli çocukların sağlık kurulu raporları için başvurularını incelemekte ve sistemsel değişikliklerin başvuru oranları, tanı dağılımları üzerine etkilerini vurgulayan bir çalışmadır. Bu iv bağlamda özel gereksinimli çocuklara uygun desteklerinin sağlanması amacıyla, yapılan sistemsel değişikliklerin klinik yansımalarının belirlenmesi, hem klinisyenler hem kanun koyucuların ileriye yönelik çalışmaları için alana katkı sağlaması amaçlanmıştır.

EngellilikErgen psikiyatrisiPrevalans+5
Berna Karabina
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu etiyogenezinde sirkadiyen ritim ilişkili uzun kodlanmayan RNA'ların düzenleyici rolünün değerlendirilmesi

DEHB, çocuk ve ergenlerde sık görülen, yaşam boyu süren nörogelişimsel bir bozukluktur. Çalışmalar, DEHB'li çocuklarda uyku sorunlarının sık görüldüğünü, bu çocukların kronotipik özelliklerinin sağlıklı kontrollerden farklılık gösterdiğini saptamıştır. Bu nedenle DEHB etiyogenezinde sirkadiyen ritmin önemli bir yere sahip olabileceği düşünülmektedir ancak DEHB'de sirkadiyen ritmi düzenleyen süreçler henüz tam olarak aydınlatılmış değildir. Bu çalışmada, DEHB'li çocuklar ile sağlıklı kontrollerin kronotipik özellikleri ve ana sirkadiyen saat genlerinden CLOCK, PER1 genleri ile daha önce sirkadiyen ritimle ilişkili olduğu gösterilen lncRNA HULC, lncRNA UCA1 genlerinin ekspresyon düzeyleri açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 43 DEHB kombine tip tanılı çocuk ve 40 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılarla yapılan yarı yapılandırılmış görüşmenin ardından Duygusal Reaktivite Ölçeği, Conner's Anababa Dereceleme Ölçeği-Yenilenmiş Kısa Formu, Çocukluk Dönemi Kronotip Anketi, Çocuklar için Uyku Bozuklukları Ölçeği uygulanmıştır. Gen ekspresyon düzeylerinin belirlenmesi amacıyla katılımcılardan sabah 09:00'da periferal kan örneği alınmıştır. Çalışmamızın sonucunda, kontrol grubuna göre DEHB grubunda akşamcı kronotipin daha yüksek oranlarda görüldüğü, uyku başlatma sürdürme bozukluğu, uyku uyanıklık geçişi bozukluğu ve aşırı uykululuk bozukluğunun daha fazla olduğu, irritabilite düzeyinin daha yüksek olduğu tespit edildi. CLOCK, PER1, lncRNA HULC, lncRNA UCA1 gen ekspresyon düzeyleri DEHB grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,05). DEHB grubunda CLOCK, PER1, lncRNA HULC ve lncRNA UCA1 genlerinin ekspresyon düzeyleri ile kronotipik özellikler, ortalama uyku süresi, sosyal jetlag, SJLsc ve uyku borcu arasında herhangi bir ilişki bulunmazken; CLOCK ekspresyon düzeyi ile hiperaktivite şiddeti arasında (r=0,314; p=0,041), HULC ekspresyon düzeyi ile karşı gelme şiddeti arasında (r=0,315; p=0,040) pozitif yönde zayıf bir ilişki bulundu. Uyku bozukluğunun DEHB varlığını 5,01 kat artırdığı (p=0,002), artan yaşın DEHB varlığını 1,4 kat düşürdüğü (p=0,020) ve cinsiyetin DEHB varlığı için bir risk faktörü olmadığı (p=0,307) tespit edildi. Çalışmamız, DEHB ile lncRNA HULC ve lncRNA UCA1 ilişkisinin gösterildiği ilk çalışma olup, sonuçlarımız her iki lncRNA'nın DEHB etiyolojisinde rolü olabileceğini göstermektedir. Ek olarak sirkadiyen ritim ve uyku sorunları da DEHB etiyolojisinde önemlidir. LncRNA'ların birçok hücresel süreçte düzenleyici rol aldığı düşünüldüğünde DEHB etiyogenezindeki rolünün aydınlatılması için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

GenlerHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuNörogelişimsel bozukluklar+2
Canan Akkaya
Gaziantep University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bipolar tip ı bozukluğu olan ergenlerde serum peroksizom proliferatif aktivatör gama (PPARY) reseptör düzeyinin değerlendirilmesi

Amaç: Bipolar bozukluk patofizyolojisinde PPARγ'nın rolü olabileceği düşünülerek bipolar bozukluk hastaları ile sağlıklı kontroller arasında PPARγ düzeylerini karşılaştırmayı, PPARγ'nın metabolik parametrelerle ilişkisini incelemeyi ve yine iki grup arasında N/L, M/L, P/L, MPV oranlarını kıyaslamayı amaçladık. Yöntem: Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Yenimahalle Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniğine remisyon döneminde başvuran, DSM-V ölçütlerine göre BB tanısı konmuş 40 hasta ve yaş-cinsiyet açısından eşleştirilmiş 40 sağlıklı kontrol çalışmaya dâhil edilmiştir. Hasta ve sağlıklı kontrol grubuna sosyodemografik veri formu, Young Mani Derecelendirme Ölçeği ve Çocuklar İçin Depresyon Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubuna boy, kilo, bel çevresi, sistolik-diastolik kan basıncı ölçümleri yapılmıştır. Tam kan ve serum örnekleri alınarak PPARγ düzeyleri, metabolik parametreler, tam kan parametreleri ölçülmüştür. Bulgular: Çalışmamızda ötimik dönemindeki BB hastalarında, sağlıklı kontrollere göre PPARγ düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde düşük bulunmuştur. Ayrıca BB bozukluk grubunda MetS varlığı kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. BB grubunda monosit sayısı, M/L ve MPV değerleri sağlıklı kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. Sonuç: Remisyon dönemindeki BB hastalarında sağlıklı kontrollere göre anti-inflamatuar belirteç olan PPARγ seviyesi düşük, inflamasyonu gösteren belirteçlerden monosit sayısı, M/L ve MPV seviyeleri yüksek bulunmuştur. BB grubunda inflamatuar-anti inflamatuar arasındaki bozulmuş denge, MetS'nin BB'de daha sık görülmesi bu hastalık grubunda immün disfonksiyonun varlığını desteklemektedir. PPARγ'nın transkripsiyon faktörleriyle dolaylı etkileşimi aracılığıyla potent bir anti-inflamatuar ajan gibi davranması, yağ ve glukoz metabolizması üzerine olan etkileri, bu molekülün BB etiyolojisinde, tanı-takip açısından biyobelirteç olabileceğini ve/veya BB'deki metabolik düzensizliklerle ilişkili olabileceğini ve tedavisinde kullanılabileceğini düşündürmektedir.

Bipolar bozuklukErgen psikiyatrisiErgenler+2
Meryem Kaşak
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gilles de la Tourette Sendromu olan çocuk ve gençlerin biyopsikososyal özellikleri

Gilles de la Tourette sendromu, çocukluk çağında başlayan motor ve vokal tiklerle karakterize, obsesif belirtiler gibi bir çok ruhsal belirtinin eşlik edebildiği, kalıtsal nöropsikiyatrik ve nörodavranışsal bir bozukluktur. Bu çalışmada Tourette Bozukluğu için Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı-IV tanı ölçütlerini karşılayan, 28 çocuk ve gençte, biyopsikososyal özelliklerin, eşlik eden ruhsal ve organik belirtilerin belirlenmesi ve vokal ve motor tiklerin şiddetinin bu biyopsikososyal özelliklerle ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Olguların değerlendirilmesinde, "Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği" "Maudsley Obsesif-Kompulsif Soru Listesi", "Goetz Tourette Sendromu Derecelendirme Ölçeği" ve sosoyodemografik soru listesi kullanıldı. Olguların 23'ü erkek, 5'i kızdı ve E/K oranı 4.6/1 idi. Olguların polikliniğe ilk başvuru yaşları ortalama 124±32 ay olarak belirlendi. Olguların 16'sında ( % 57.1) obsesif kompulsif bozukluk belirti ve bulguları, 5'inde (%18) obsesif kompulsif bozukluk, 4'ünde (14.2) dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ek bozukluk olarak bulunmaktaydı. Olguların 4 ünde (%14.3) major depresyon vardı. GTS belirtilerinden olan motor tiklerin olgularda en sık görüldüğü yer yüz ve baş bölgesi ve en sık görülen tik tipi ise, göz kırpmaydı. Vokal tiklerde ise en sık tip boğaz temizlemeydi. Olguların %32.1 inde bulunan koprolali daha çok ileri yaşlardaki çocuklarda (ortalama 10.7 yıl) ortaya çıkmıştır. Ayrıca olguların prenatal, natal ve post-natal durumu ile GTS arasında anlamlı nedensel bir risk faktörü saptanamadı. Gilles de la Tourette bozukluğunun biyopsikososyal özelliklerini incelediğimiz bu çalışmada, olguların büyük bir kısmında birlikte obsesif kompulsif belirtilerinin, obsesif kompulsif bozukluk, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun bulunması, bu hastalıkların etyolojisinde ortak noktalar bulunduğunu düşündürmektedir. Anahtar Sözcükler: Tourette Sendromu, Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi, Klinik Derecelendirme Ölçekleri. iv

AdolesanlarErgenlerMental bozukluklar+1
Fevziye Akgüloğlu
Çukurova University
1998
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tıp 1 dıyabetes mellitus tanısı olan ergenlerde yatışı olan ve olmayan hastaların benlik saygısı ve aile tutumlarının karşılaştırlması

Giriş: Tip 1 Diyabetes Mellitus (DM) hastalığı çocuk ve ergenlerde bilinen en yaygın kronik hastalıklar arasında tanımlanmaktadır ve bu nedenle bu popülasyonda önemli sağlık problemlerini temsil etmektedir. T1DM tanısı olan çocuk ve ergenlerde hastalık bütüncül olarak ele alınmalıdır, fiziksel boyutunun yanında tedavi uyumunu önemli derece etkileyen hasta ve bakım verenlerinin psikolojik durumları, uyum güçlükleri ve hastalığa yaklaşımları da değerlendirilmelidir. Bu çalışmada yatış gerekliği olan ve olmayan hastaların arasında hastanın benlik saygı düzeyi ve anne baba tutumunun tedavi uyumunda ön görücü olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın etik kurul onayından sonra Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Çocuk Endokrinologi servisinde tip 1 diyabet tanısıyla yatışı olan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 12-18 yaş arası 40 çocuk ve ergen vaka grubu olarak ve yaş ve cinsiyet açısından benzer özellikler gösteren, çocuk endokrinoloji polikliniğinde yatışları olmadan T1DM tanısıyla takip edilen ve çalışmaya dahil olmayı kabul eden 38 çocuk ve ergen kontrol grubu olarak alınmıştır. Her iki grupta aydınlatılmış onay formu alındıktan sonra araştırmacı tarafından sosyodemografik özelliklerinin yer aldığı bir veri toplama form doldurulmuştur. Psikiyatrik bozukluklar tanıları yarı yapılandırılmış Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonuyla (ÇDŞG-ŞY) araştırmacı tarafından değerlendirilmiştir ayrıca katılımcılardan Anne Baba Tutum Ölçeği (ABTÖ) ve Coopersmith Benlik Saygı Envanterinin doldurulması istenmiştir. Bulgular: Çalışmamızın vaka ve kontrol grubunda hastaların yaşları ve cinsiyetleri anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0.05). Vaka grubunda tanı yaşı ortalama 8.5 ± 4.1 ve kontrol grubunda 10.6 ± 3.1 olarak saptanmıştır ve sonuç olarak vaka grubunda tanı yaşı, kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşük tespit edilmiştir (p = 0.023). Çalışmamızda vaka grubunun ortalama son HbA1c düzeyleri 9.4 ± 2.1 ve kontrol grubunun ortalama son HbA1c değeri 7.6 ± 1.2 olarak belirlenmiştir, vaka grubunda bu değer istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p <0.001). ÇDŞG-ŞY-DSM-5 yarı yapılandırılmış psikiyatrik değerlendirme sonuçları vaka grubunda daha fazla Depresyon tanısı, Yaygın Anksiyete Bozukluğu ve Sosyal Fobi tanısı olarak belirlenmiştir (depresyon p <0.001), (yaygın anksiyete p <0.001), (sosyal fobi p = 0.011). Vaka grubunda %76.2 annelerin demokrat tutumu ve %23.8 otoriter tutumu gösterdikleri belirlenmiştir. Bu grupta babaları tutumu %69.0 demokrat ve %31.0 otoriter olarak görülmüştür. Kontrol grubunda annelerin %92'si demokrat ve %7.9'u otoriter tutum sergilerken babaların %84.2'si demokrat tutum ve %15.8'i otoriter tutum göstermişler. Guruplar arası karşılaştırmada anlamlı olarak vaka grubunda otoriter anne baba tutumu daha fazla görülmüştür (Anne Demokrat p=0.006), (Baba Demokrat p= 0.023). Coopersmith Benlik Saygı Envanterinin alt boyut puan ortalamalarının dağılımına bakıldığında vaka grubu katılımcıların benlik saygı tam ve genel puanı kontrol grubundan anlamlı olarak düşük bulunmuştur ve benzer şekilde ev aile öz saygı puanı anlamlı farklılık göstermiştir (tam puan p=0.007), (genel puan p= 0.048), (aile ev puan p=0.002). Sonuç: Çalışmamızda, kronik bir hastalık olan T1DM'in kötü metabolik kontrol ve uygun düzeyde olmayan tedavi uyumu ile çocuk ve ergenlerin düşük benlik saygısı ve yaşadığı ailede otoriter anne baba tutumuyla ilişkisi gösterilmiştir. Ayrıca bu çalışmada metabolik kontrolü kötü giden vaka grubunda elde ettiğimiz yüksek ruhsal hastalık oranları, T1DM'in sadece fiziksel bir hastalık olmadığını, bireyin psikolojik, sosyal, emosyonel işlevselliğini de olumsuz etkilediğini düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: T1DM, benlik saygısı, otoriter anne baba tutumu, psikiyatrik tanı

Aile tutumuBenlik saygısıDiabetes mellitus+5
Tellı Zadehgan Afshord
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otistik çocuklarda kızamık, kızamıkçık, kabakulak antikorları

ÖZETOT ST K ÇOCUKLARDA KIZAMIK, KIZAMIKÇIK VE KABAKULAKANT KORLARIOtizm merkezi sinir sisteminin kompleks bir hastalı ı olup nörolojik vedavranı sal gerileme ile karakterizedir. Hastalı ın temel özellikleri sosyal etkile im veileti imde bozulma ile sınırlı ve tekrarlayıcı ilgi ve aktivitelerdir. Hastalı ın etyoloji vepatogenezi henüz tam olarak aydınlatılmamı tır.Güncel olan teoriler genetik faktörler,immünolojik olaylar, viral faktörler ve aydınlatılmamı birtakım faktörleri içerir.Etyolojide rolü olabilece i öne sürülen bir faktör de MMR a ısının otizmitetikleyebilece i yönündedir.Bu çalı mada bir grup otistik çocuk (grup 1) ve sa lıklı kontrolde (grup 2)serolojik olarak kızamık, kızamıkçık, kabakulak IgM ve IgG pozitifli ini kar ıla tırdık.Çalı mamıza 41 otistik hasta (80.7±32.9 ay) ve 28 sa lıklı kontrol ( 77.3±29.1 ay)alınmı tır. Erkek/Kız oranı otistik grupta 35/6 iken sa lıklı kontrol grubunda 24/4 idi.Gruplar arasında ya ve cinsiyet açısından anlamlı bir fark yoktu. Otizm düzeyinibelirlemek amacıyla ÇODÖ (Çocukluk Otizm De erlendirme Ölçe i) kullanıldı.Spesifik kızamık, kızamıkçık, kabakulak IgM, IgG antikorları ELISA yöntemi ilesaptandı. Spesifik kızamık, kızamıkçık, kabakulak IgM antikorları tüm çocuklardanegatif idi. Kızamık, kızamıkçık, kabakulak IgGpozitifli i açısından da her iki gruparasında anlamlı bir fark saptanamadı (p=0,431, p=0,908, p=0,836).Sonuç olarak bu çalı mada kızamık, kızamıkçık, kabakulak antikorları ile otizmarasında bir ili ki saptanmamı tır.Anahtar Sözcükler: Otizm, Kızamık, Kızamıkçık, Kabakulak.

Meryem Yelda Tan
Çukurova University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları kliniğine başvuran ergenlerin özellikleri

Gonca Gül Çelik
Çukurova University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Okul reddi olan çocuk ve ergenlerin ailesel özellikleri

Amaç: Okul reddi yakınması olan çocukların ailesel özelliklerinin değerlendirilmesi ve okul reddi gelişiminde ailesel özelliklerin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Okul reddi yakınması olan 55 çocuk ve ana babası çalışmaya alınmış, kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Ana-babalara sosyodemografik bilgi formu, Ayrılık Bunaltısı Bozukluğu Belirti Tarama Listesi, Beck Depresyon Ölçeği, Toronto Aleksitimi Ölçeği, Durumluk-Sürekli Bunaltı Ölçeği ve Ruhsal Belirti Tarama Listesi uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesi ki-kare ve Mann whitney U testi ile yapılmıştır.Bulgular: Okul reddi grubunun 34'ü (% 61,8) erkektir. Okul reddi olan çocukların % 74,5'i ayrılık bunaltısı bozukluğu tanısı almıştır. Annesi ev hanımı ve eğitim düzeyi düşük olan çocuklarda, çalışan ve eğitim düzeyi yüksek annelerin çocuklarına göre anlamlı olarak daha sık okul reddi görülmüştür (p<0,0001). Okul reddi grubundaki ana-babaların bunaltı, depresyon ve aleksitimi düzeyleri kontrol grubuna kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p<0,005). Ayrıca okul reddi grubundaki ana-babalarda, daha fazla ruhsal belirti saptanmıştır (p<0,0001). Ana-baba tarafından çocuğa fiziksel şiddet uygulanması (odds ratio, 9,2 [% 95 GA, 3,2-26,4]; p<0,0001); annede (odds ratio, 9,4 [% 95 GA, 1,1-77,6]; p=0,014), babada (odds ratio, 9,2 [% 95 GA, 2,0-42,8]; p<0,001) ya da çocukta (odds ratio, 5,8 [% 95 GA, 2,3-14,5]; p<0,0001) bedensel hastalık öyküsünün olması; annede (odds ratio, 2,4 [% 95 GA, 1,9-3,1]; p<0,0001), babada (odds ratio, 8,0 [% 95 GA, 1,0-67,6]; p=0,026) ya da geniş ailede (odds ratio, 13,1 [% 95 GA, 2,9-60,0]; p<0,0001) ruhsal hastalık varlığının okul reddi gelişimi için risk etmeni olduğu saptanmıştır.Sonuç: Genetik ve çevresel etmenler, çocuk ve ergenlerde, okul reddi gelişimine katkıda bulunmaktadır. Bu nedenle okul reddi gelişimine katkıda bulunan etmenlerin saptanarak gereken önlemlerin alınması, sağaltım sürecinde, klinisyenlere kolaylık sağlayacaktır.

AileErgenlerOkullar+2
Mustafa Kayhan Bahalı
Çukurova University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları kliniğine başvuran zeka geriliği tanısı alan hastaların özellikleri

Bu çalışmada 2006-2008 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran ? Zeka Geriliği? tanısı alan çocuk ve ergenlerde sosyodemografik özellikler, gebelik, doğum öyküleri, psikiyatrik ve organik eş tanılar, uygulanan ilaç tedavilerinin araştırılması hedeflenmiştir.Çalışmaya 0-18 yaş arasında 200 olgu alınmıştır. Olguların bilgilerine geriye dönük dosya incelemesi ile ulaşılmıştır. Kullanılan psikometrik ölçekler; AGTE, WISC-R idi. Veriler SPSS 11.0 istatistik paket programı ile değerlendirilmiştir.Olguların 146'sı (%73) erkek; 54'ü ( %27) kız olup yaş ortalaması 7.5±3.6 idi.Annelerin ortalama eğitim süreleri 5.9 yıl, ortalama gebelik yaşları 26.3 idi. Olgularda gerilik düzeyi arttıkca anne eğitim süresinin azaldığı, ancak bu durumun istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi. Gebelik yaşının gerilik düzeyi ile anlamlı ilişkisi olmadığı belirlendi.26 olguda (%13) doğum komplikasyonu saptandı. 86 olgunun (%43) zamanında doğduğu belirlendi. Zamanında doğanlarda doğmayanlara göre yürümeye başlama ve tuvalet eğitimi alma yaşlarının istatistiksel olarak anlamlı derecede erken olduğu belirlendi (p<0.5) Organik hastalık varlığı, havale öyküsü ve EEG bozukluğu olanlarda WISC-R sözel, performas ve toplam puanlar anlamlı olarak düşük bulundu.141 olguda (% 70.5) en az bir psikiyatrik tanı eşlik ediyordu. En sık eşlik eden tanı Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu idi. (n=85, % 60.2). Diğer sık görülen tanılar Yaygın Gelişimsel Bozukluk (n=21, % 14,8), Psikotik Bozukluk (n=4, %2.8), Davranım Bozukluğu (n=2, % 1,7) ve diğer tanılardı.125 olgunun ilaç tedavisi aldığı belirlendi (% 62.5). En sık kullanılan ilaçlar antipsikotik (% 56) ilaçlardı. Olgularda işlevselliğin arttırılması için erken tanı ve hastanın sınırlılıklarına göre tedavinin belirlenmesi önemlidir.Anahtar Sözcükler: Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı, Zeka Geriliği

GebelikSosyodemografik özelliklerZeka geriliği+3
Esra Güzel
Çukurova University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İstismar olgularının yatarak tedavisinde klinik izlem bulguları

Amaç: Dünyada istismar ve ihmale uğramış çocuklara yönelik birçok rezidental merkez bulunmasına karşın, Türkiye'nin ilk rezidental kurumu olan ?Oğuz Kağan Köksal Sosyal Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi? Adana ilinde kurulmuştur. Söz konusu merkezde psikiyatrik tedaviler Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı tarafından yürütülmektedir. Bu çalışmada merkezde altı yıldan bu yana tedavi gören hastaların klinik ve sosyodemografik özellikleri ve izlem bulguları sunulmuştur.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 8-18 yaşlarında toplam 152 kız olgu alındı. İstimara özgü değişkenlere ve demografik bilgilere dosya kayıtlarından ulaşıldı.Bulgular: Olguların %78.9'i cinsel istismar öyküsü bildirdi. 75 olgu Travma Sonrası Stres Bozukluğu, 36 olguya Sınırda Kişilik Bozukluğu, 32 olguya Yıkıcı Davranış Bozukluğu ve 14 olguya Duygudurum Bozukluğu tanısı konmuştur. Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Sınırda Kişilik Bozukluğu tanısı tanıları cinsel istismar öyküsü bildirenlerde diğerlerinden daha yüksek oranlarda belirlenmiştir. Olguların %95.4'ünün tedavisinde psikotrop ilaçlar kullanılmıştır. Olguların %81.4'ünün tedavisinde kullanılan antipsikotikler en sık kullanılan ilaç tedavisidir. Duygudurum düzenleyiciler %51.7, antidepresanlar %25.5 oranlarında kullanılmıştır. Ortalama tedavi süresi 7.7 aydır. İlaç tedavisi alanların ortalama tedavi süresi diğerlerinden anlamlı biçimde daha uzundur.Sonuç: Rezidental tedaviler pek çok uygulamayı bir arada bulundurması ile diğer tedailerden ayrılır. Burada sunulan deneyimler ülkemizde istismar mağduru çocuk ve gençlerle çalışan ilk kuruma ait olması nedeni ile önemlidir. Tedavi ve rehabilitasyon merkezlerinin ülke genelinde yaygınlaştırılması gerekmektedir. Çalışmadan elde edilen izlem bulguları uygulanan programın faydalarının olabileceğini desteklemektedir.Anahtar Sözcükler: Cinsel İstismar, Rezidental Tedavi, TSSB

Cinsel suçlarCinsel tacizMental bozukluklar+4
Serhat Nasıroğlu
Çukurova University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adenoidektomi/adenotonsillektomi olan çocuklarda bilişsel,davranışsal,ruhsal sorunlar

Amaç: Adenotonsillektomi en sık görülen pediatrik cerrahi girişimler arasında bulunmaktadır. Sıklıkla rekürren enfeksiyonlar ve obstruktif nedenlerle yapılmaktadır. Bu çalışmanın amacı uykuyu bozan solunum sorunları ve rekürren adenotonsil enfeksiyonu nedeniyle adenoidektomi ya da adenotonsillektomi planlanan çocukların sahip oldukları patoloji ile ruhsal, bilişsel, davranışsal sorunlar arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Bu nedenle adenoidektomi veya adenotonsillektomi uygulanan 3-5 yaş arasındaki 36 çocuk ile eşleştirilmiş 36 sağlıklı çocuğun sosyodemografik bilgileri, Ankara Gelişim Tarama Envanteri'ne göre gelişim ve becerileri ile ailelerin doldurduğu Erken Çocukluk Envanteri-4'e göre davranışsal, duygusal ve bilişsel belirtileri karşılaştırılmıştır.Bulgular: Adenoidektomi/adenotonsillektomi uygulanan çocuklarda kontrollere göre dil bilişsel ve ince motor alanlarında gerilik olduğu, ruhsal ve davranışsal belirtilerin daha fazla olduğu, literatür bilgilerinin aksine rekürren enfeksiyon grubunda bu geriliklerin ve ruhsal belirtilerin daha belirgin olduğu, rekürren enfeksiyonların da en az uykuda solunum bozukluğu kadar bilişsel, ruhsal ve davranışsal sorunlara neden olduğu düşünülmüştür.Sonuç: Rekürren enfeksiyon ve uykuda solunum bozukluğu nedeniyle adenotonsillektomi uygulanan çocuklarda geç kalınmadan tedavinin gerçekleştirilmesinin ileride daha karmaşık hale gelebilecek, bir kısmı geriye dönüşsüz nörobilişsel ve davranışsal sorunları engelleyebileceği, morbiditeyi azaltacağı, yaşam kalitesini artıracağı ve bunların gösterilebilmesi için takip çalışmalarına ihtiyaç olduğu düşünülmüştür.

AdenoidektomiAdenoidlerNöropsikoloji+5
Özlem Keskiner
Çukurova University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda metilfenidat tedavisi öncesi ve sonrası oksidatif metabolizmanın değerlendirilmesi

Amaç: Oksidatif stresin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu(DEHB)'nun patofizyolojisinde rol alabileceği ile ilgili birkaç çalışma bulunmaktadır. Biz bu çalışmada DEHB hastalarında metilfenidatın(MPH) oksidatif metabolizma üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Yöntem: DSM-5'e göre DEHB konulan 30 hasta ile 30 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Serum total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) hesaplanması Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuarında yapıldı. Bulgular: TAS ve OSİ değerleri tedavi öncesi ile kontrol grubu arasında karşılaştırıldığında; TAS değeri hasta grubunda anlamlı derecede daha düşükken, OSİ değeri hasta grubunda anlamlı derecede daha yüksekti (sırası ile p=0,047 ve p=0,010). TOS değeri açısından iki grup arasında arasında anlamlı farklılık yoktu(p=0,060). TAS, TOS, OSİ değerleri tedavi sonrası ile kontrol grubu arasında karşılaştırıldığında iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu (sırası ile p=0,053, p=0,888 ve p=0,315). TOS değeri tedavi öncesi ile sonrası karşılaştırıldığında tedavi sonrası anlamlı derecede daha düşüktü(p=0,032). TAS ve OSİ değerleri açısından tedavi öncesi ile sonrası arasında anlamlı farklılık yoktu(sırası ile p=0,894 ve p=0,074). Tartışma: Çalışmamızda oksidatif metabolizmanın DEHB olan çocuklarda bozulduğu bulunmuştur. Bunun yanında metilfenidatın oksidatif dengeyi TOS'u azaltalarak düzelttiği tespit edilmiştir.

Hiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuMetilfenidatOksidatif stres
Hasan Bayar
Gaziantep University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Cinsel istismara uğrayan mağdurlarda gebelik öyküsünün ruhsal bozuklukla ilişkisi

ÖZET Cinsel ?stismara Uğrayan Mağdurlarda Gebelik Öyküsünün Ruhsal Bozuklukla ?li?kisi Amaç: Çocuk istismarı ve ihmali karma?ık nedenleri ve oldukça trajik sonuçları olan, tıbbi, hukuki, geli?imsel ve psikososyal kapsamlı ciddi bir sorundur. Cinsel ?stismarının önemli olumsuz sonuçlarından bir diğeri de istenmeyen gebeliklerdir. Bu çalı?manın amacı Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Olguları Değerlendirme Heyetinde değerlendirilen olgular arasında gebe olan, gebeliği herhangi bir nedenle sonlandırılan veya doğum yapmı? olguların klinik ve demografik özelliklerinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalı?mada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Olguları Değerlendirme Heyetinde adli-tıbbı değerlendirmesinin yapılması ve/veya ruhen ve bedenen evlenip evlenemeyeceği hususlarında rapor düzenlenmesi amacıyla mahkemeler tarafından gönderilen 207 gebe adolesanın bilgileri geçmi?e dönük olarak incelendi. Bulgular: Olguların ortalama ya?ı 15,5 ± 1,6 yıl, ortalama eğitim süresi 6,0 ± 3,1 yıl; ortalama karde? sayısı 4,5 ± 2,8 idi. ?stismarcı yakınlığına bakıldığında olguların % 5,4'ünde baba ya da karde?, % 6,8'inde diğer bir aile üyesi, % 30,7'sinde aile dı?ından-akrabası olmayan bir tanıdığı veya yabancı biri, ve % 71,7'sinde e?i kabul edilen ki?i idi. Olguların % 97,1'inde penetrasyon öyküsü mevcut idi. Olguların % 17,4'ünde fiziksel istismar öyküsü, % 88,4'ünde ihmal mevcut idi. Olguların % 81,6'sı ailesinin kendine kar?ı destekleyici-koruyucu olduğunu bildirirken, ailelerin % 18,4'ü kızlarına kar?ı baskılayıcı-sınırlayıcı idi. Sonuç: Adolesan gebelerin takip ve tedavisinde multidisipliner bir yakla?ım sağlanmalıdır. Adolesanlar gebeliği ile ilgili kararı verirken, anne adayına gereken yardım ve desteğin sağlanması önemlidir. Gebeliği sürdürmeyi seçen adolesanlar doğum öncesi bakım için yönlendirilmelidir. Gebeliğin sonlandırılması kararında ise i?lem sonrası doğum kontrolü için danı?manlık yapılmalıdır. Anahtar Sözcükler: Adli-tıbbi değerlendirme, çocuk istismarı, cinsel istismar, adolesan gebelik.

Adli tıpBelirti ve semptomlarErgenler+3
Belgin Yoruldu
Çukurova University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olgularında kan kortizol düzeyleri ve metilfenidat uygulamasının kortizol düzeylerine etkisi

Amaç: Metilfenidat ile tedavi edilen DEHB'li çocuklarda ve kontrollerde kortizol seviyelerindeki değişimi karşılaştırarak, tedaviye yanıtın ve direncin öngörülmesinde kortizol ölçümünün değerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Psikiyatrik tanılar yapılandırılmış bir klinik görüşme formu olan; Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam boyu Şekli Türkçe uyarlaması kullanılarak belirlendi. Çalışmaya 86 DEHB tanısı alan ve 58 sağlıklı çocuk olgu alındı. Tüm olgulardan çalışmanın başında ve ilaç tedavisinin 1. , 3. , 6. aylarında kortizol ölçümü için sabah kan örnekleri alındı. Psikometrik testlerden; Conners Ana-Baba/Öğretmen Dereceleme Ölçeklerinin-Yenilenmiş/Uzun formu, Stroop-TBAG formu ve Klinik Global İzlenim-Şiddet ölçeği her vizite uygulandı. İstatistiksel analizleri SPSS 16.00 sürümüyle yapıldı. Bulgular: DEHB-Dikkatsizlik tipine kıyasla, DEHB-bileşik alt tipinde ilk değerlendirmede kortizol düzeyi düşük olan olgular daha sıktı. Başlangıç düzeyleriyle kıyaslandığında, tedavinin 6. ayında kortizol düzeyleri DEHB'lilerde istatistiksel anlamlılığı yetersiz olmakla birlikte belirgin şekilde artarken, kontrol grubunda benzer bulgulara rastlanmadı. Kortizol düzeylerindeki bu artış DEHB'li erkeklerde ve DEHB-Bileşik tip olguları arasında anlamlıyken, DEHB'li kızların, kız veya erkek kontrol olgularının ve dikkatsizlik alt tipi olanların kortizol düzeylerinde anlamlı bir değişiklik görülmedi. Başlangıç belirtileri orta düzeyde olan hastaların 3. ve 6. aylardaki kortizol düzeylerinde anlamlı artış saptanırken, hafif veya ağır düzeyde DEHB belirtileri olanlarda saptanmadı. Sonuç: Kortizol ölçümleri, orta düzeyde belirtileri olan, bileşik tipte, erkek olgularda metilfenidat yanıtının önceden öngörmek açısından yararlı olabilir. Farklı ilaç etkilerini ve kortizol dışında stres ve üreme hormonlarını birlikte alan çalışmaların yapılması gerekmektedir. Bu çalışmaların sonuçları DEHB etyolojisi ve tedavi yanıtlarını öngörmek için yararlı bilgiler sunabilir.

HidrokortizonHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuHipotalamo hipofizeal sistem+1
Dilek Altun Varmış
Çukurova University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İki farklı lipid preperatının prematüre bebeklerin antioksidan enzimleri ve lipid peroksidasyonu ve morbidite üzerine etkileri

İki Farklı Lipid Preperatının Prematüre Bebeklerin Antioksidan Enzimleri ve Lipid Peroksidasyonu ve Morbidite Üzerine Etkileri Amaç: Bu çalışmada prematüre bebeklerde total parenteral beslenme (TPB) içeriğinde kullanılan iki farklı lipit preperatının antioksidan enzimler, lipit peroksidasyonu ve morbidite üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya yaşamın ilk gününden itibaren TPB başlanan ve en az 7 gün lipit desteği alan GY≤32 hf ve/veya DA≤1500 gr olan bebekler alındı. Bebekler randomize olarak ya SMOFlipid ya da Clinoleic preperatı aldılar. Lipit öncesi, 7. gün ve 28. günde biyokimya değerleri, oksidan ve antioksidan düzeyleri ve prematüre retinopatisi (ROP), intraventriküler kanama (İVK), bronkopulmoner displazi (BPD), nekrotizan enterokolit (NEK), kolestaz ve enfeksiyon oranları karşılaştırıldı. Bulgular: SMOFlipid grubunda 27, Clinoleic grubunda 23 hasta vardı. Gruplar arasında preeklampsi, eklampsi, erken membran rüptürü, koryoamniyonit ve annede idrar yolu enfeksiyonu sıklığı, gestasyon yaşı, doğum ağırlığı, Apgar skorları, oksijen alma süreleri, mekanik ventilatörde kalma süreleri, tam beslenmeye geçiş süreleri, TPB ve lipit alma süreleri benzerdi. Ancak uzamış membran rüptürü oranı Clinoleic alan grupta daha fazlaydı (8/23, % 34,8'e karşın 1/27, % 3,7), (p=0,007). SMOFlipid grubu doğum ağırlığına ortalama 10 günde, Clinoleic grubu ise 13 günde erişmişti (p= 0,013). İki grup arasında İVK, ROP, BPD, enfeksiyon ve kolestaz açısından fark gözlenmedi (p>0,05). Antioksidan düzeylere baktığımızda Clinoleic grubunda 7. günde süperoksit dismutaz (SOD), 7. ve 28. günde katalaz (CAT) değerleri daha yüksekti (p=0.048, p= 0.06, p=0.009). Glutatyon peroksidaz (GPx) ise farklı değildi. Lipit peroksidasyonunu gösteren tiyobütirik asitle reaksiyona giren maddeler (TBARS) düzeyleri Clinoleic grubunda hem 1.günde hem de 7. günde daha yüksekti (p=0,004, p=0,005), 28. günde ise farklılık yoktu. SMOFlipid grubundaki hastaların TBARS ve GPx değerleri zaman içinde değişiklik göstermemesine karşın, Clinoleic grubunda TBARS düzeyleri düşüş gösterdi. CAT ve SOD zaman içerisinde değişkenlik göstermekle birlikte iki lipit preperatı arasında değişim açısından farklılık saptanamadı. Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda her iki lipit preperatının da preterm bebeklerde güvenilir olduğunu ve iyi tolere edildiğini saptadık. Hematolojik ve biyokimyasal parametreler bakımından farkları yoktu. Ayrıca erken dönem morbiditeler açısından da farklılık saptamadık. Özellikle de oksidan sistem ve antioksidan enzim çalışmaları için daha fazla sayıda hastanın alındığı prospektif, randomize çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: SMOFlipid, Clinoleic, Prematüre, morbidite, antioksidan enzimler, lipit peroksidasyonu

AntioksidanlarBebek-prematürBebek-yenidoğmuş+5
Burak Poyraz
Çukurova University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

DSM-V tanı sistemine göre obsesif kompulsif bozukluk ve ilişkili bozukluklar tanısı alan çocuk ve ergenlerin pediatrik akut nöropsikiyatrik sendrom ilişkisi, ana ve serum ıga düzeyleri

Amaç: PANDAS/PANS olarak isimlendirilen enfeksiyon ile ilişkili nöropsikiyatrik hastalıkların, immun fonksiyon bozukluğu ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada OKBİB hastalarının fenotipik özellikleri ile PANDAS birlikteliği, ailesel otoimmunite ve humoral immunite ilişkisini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ağustos 2016-Şubat 2017 tarihleri arasında Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı polikliniğine başvuran, DSM-V tanı ölçütlerine göre OKBİB tanısı alan 6-18 yaş arası 58 hasta ve 82 sağlıklı kontrol alınmıştır. Psikiyatrik tanıları belirlemek amacı ile katılımcılara Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam boyu Şekli Türkçe uyarlaması (K-SADS), OKB belirti şiddetini ölçmek için Çocuklar için Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (ÇYBOKÖ) uygulandı. Hastaların sosyodemografik verileri, immunite-enfeksiyon öyküleri, ailesel otoimmunite öyküleri kaydedildi. Tüm katılımcılardan serum IgA, ANA, ASO, CRP düzeylerinin belirlenmesi amacı ile kan örnekleri alındı. Çalışma verilerinin istatiksel analizi SPSS 16.00 ile yapıldı. Bulgular: Serum IgA düzeyleri OKB ve OKB-spektrum diğer tanısı alan olgularda kontrol grubuna göre daha düşüktü. (2239,0±1373,0; 2593,34±1228,18 µg/ml; 2945±1299,01; p=0,054.) PANDAS olgularının (n=27, %46,5) ortalama serum IgA düzeyleri kontrol grubuna göre daha düşüktü. (2423,1±1316,6 µg/ml IgA; 2945,4±1299,0 µg/ml, p=0,089). PANDAS tanılı olgularda kontrol grubuna göre ASO düzeyleri anlamlı derecede yüksekti. ( sırasıyla; 336,2±107,1 IU/ml, 71,9±52,8 IU/ml, p=0,0000). Sonuç: OKBİB olgularında kontrole kıyasla daha düşük IgA değerleri saptadık. Çalışmamız, pediyatrik OKBİB ve humoral immunite ilişkisi hipotezini destekleyen ilk çalışma olması açısından önemlidir.

ErgenlerFenotipNöropsikiyatri+5
Zeynep Tunç
Çukurova University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimEN

The smart phone addiction, internet addiction, and emotional intelligence related features in attention deficit hyperactivity disorder

ABSTRACT The Smart Phone Addiction, Internet Addiction, and Emotional Intelligence Related Features in Attention Deficit Hyperactivity Disorder Aim: In this study, we aimed to investigate the sociodemographic and clinical features associated with smartphone addiction, internet addiction, and emotional intelligence in adolescents with attention deficit hyperactivity disorder. Methods: Sixty-nine (46%) girls and 81 (54%) boys (totally 150), aged between 12-18 years, diagnosed with Attention Deficit Hyperactivity Disorder were included in the study. The Kiddie Schedule for Affective Disorders and Schizophrenia for School-Age Children--Present and Lifetime Version, the sociodemographic data form, the Smart Phone-Internet Usage Assesment Form, Conners' Parent and Teacher Rating Scales, Family Assessment Device, DSM-IV-Based Screening and Rating Scale for Disruptive Behavior Disorders, Young Internet Addiction Scale, Smartphone Addiction Scale, Bar-on Emotional Quotient Inventory, and Stroop Test were used. Results: Of all cases, 63 (42.0%) were classified as smartphone addicted, 36 (24%) as internet addicted. DSM-total scores in Conners' Parent Scale were higher in smartphone-addicted and internet addicted (p=0.008, p=0.010, respectively). The mean emotional intelligence score was lower in smartphone-addicted and internet addicted (p=0.044, p=0.042, respectively). Conclusion: The smartphone addiction and internet addiction have very similar characteristics, in adolescents with attention deficit hyperactivity disorder. The emotional intelligence affected the clinical pictures of attention deficit hyperactivity disorder, internet addiction, and smartphone addiction. Key words: Adolescence, Attention Deficit Hyperactivity Disorder, Emotional Intelligence, Internet Addiction, Smart Phone Addiction

DependencyMobile phoneEmotional intelligence+4
Gamze Yapça Kaypaklı
Çukurova University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve oksidatif stresle ilişkisi

Amaç: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) çocukluk çağının en sık görülen psikiyatrik bozukluklarından birisi olmasına rağmen etiyolojisi ve patofizyolojisi hakkındaki kısıtlı bilgiler hastalığa olan ilgiyi artırmaktadır. DEHB prensip olarak genetik bir hastalıktır, ancak çevresel ve biyokimyasal faktörler de hastalığın etyopatogenezinde rol oynamaktadır. DEHB'de biyokimyasal nedenlerine yönelik çok az çalışma yapılmıştır. Bu çalışmada DEHB etiyolojisinde oksidatif stres parametrelerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya; Medikal tedavisi başlanmamış, mevcut durumuyla ve geçmişte herhangi bir fiziksel ya da psikiyatrik hastalık öyküsü olmayan 6-18 yaş arası 53 DEHB'li hasta ve 55 sağlıklı çocuk kontrol grubu olarak alınmıştır. Olgulara nöropsikiyatrik testler uygulanmış ve yarı-yapılandırılmış ölçeklerle değerlendirilmiştir. Hasta ve kontrollerden venöz kan örnekleri alınmıştır. Serumda oksidan parametrelerden Total Oksidan Statü (TOS), Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) ve antioksidan parametrelerden Paraoksonaz (PON1) ve Total Antioksidan Statü (TAS) ölçülmüştür. Çalışma Çukurova Üniversitesi Bilimsel Araştırmalar Projeleri birimi tarafından desteklenmiştir. Bulgular: Çalışmaya 13'ü (%24.5) kız, 40'ı (%75.5) erkek, toplam 53 olgu alındı. Olguların ortalama yaşı 10.13±2,617 yıl idi. Hasta grubundaki TAS kontrol grubuna göre anlamlı olarak (p=0.0001) düşük bulunmuştur. Serum PON1 düzeyi hastalarda kontrolden yüksek bulunmuştur ancak bu istatiksel olarak anlamlı değildi. TOS ve OSI düzeyleri arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Üç aylık stimulan tedavisi sonrası parametreleri karşılaştırdığımızda; TAS istatiksel olarak anlamlı bir şekilde azaldığı bulunmuştur (p=0.0001). Serum PON1 düzeylerinde anlamlı bir değişiklik yoktu. Tedavi sonrası TOS değerlerinde ise istatiksel olarak anlamlı bir düşüş saptanmıştır. Oksidatif stres indeksinde ise anlamlı bir değişiklik saptanmadı. Sonuç: Bu çalışmada, TAS'ın kontrol grubuna oranla daha yüksek saptanması ve tedavi sonrası TOS değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüşün olması, DEHB olgularında bozulmuş bir oksidatif stres dengesi ve antioksidan sistemin yetersiz yanıtını düşündürebilir. Bu güne kadar yapılan çalışmaların çelişkili sonuçlanmasından ve tam bir görüş birliği sağlanamadığından, psikiyatrik bozukluklarla ilişkili bu konuda daha fazla hayvan ve klinik çalışmalarına ihtiyaç olduğu düsünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Oksidatif Stres, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu

GenetikHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuOksidatif stres+2
Ulkar Şhamkhalova
Çukurova University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sosyal anksiyete bozukluğu olan ergenlerde bağlanma paterni, zihin kuramı ışlevleri ve annelerinin zihin kuramı ışlevlerinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışma, SAB (SAB) olan ergenlerde bağlanma paternleri, ergenlerin ve annelerinin zihin kuramı (ZK) işlevlerini incelemeyi amaçlamaktadır. SAB'nin ergenlerde yüksek yaygınlık oranına sahip olması ve sosyal işlevsellik üzerinde ciddi etkiler yaratması nedeniyle, SAB gelişiminde bağlanma stilleri ve ZK becerilerinin etkisi araştırılmaktadır. Çalışmanın amacı, bu faktörlerin SAB gelişimine nasıl katkı sağladığını ve SAB'nin klinik görünümü üzerindeki etkilerini daha iyi anlamaktır.. Yöntem: Çalışma, SAB tanısı almış ergenlerden (n=30) oluşan bir örneklem ile sağlıklı kontrol grubu (n=30) arasında karşılaştırmalı olarak yapılmıştır. Sosyodemografik veriler, ZK ve bağlanma paternleri çeşitli ölçekler aracılığıyla değerlendirilmiştir: Gözlerden Zihin Okuma Testi, İmayı Anlama Testi ve İlişki Ölçekleri Anketi kullanılarak ergenlerin ZK becerileri ve bağlanma türleri ölçülmüştür. Ayrıca, annelerin ZK becerileri de analiz edilmiştir. İstatistiksel analizlerde Kolmogorov-Smirnov testi, bağımsız örneklemler t-testi, Mann-Whitney U testi ve lojistik regresyon analizleri kullanılmıştır. Bulgular: - SAB tanılı ergenlerin güvenli bağlanma puanları sağlıklı gruptan anlamlı şekilde düşüktür (p<0,001), buna karşın korkulu (p<0,001), kayıtsız (p=0,003) ve saplantılı bağlanma puanları anlamlı olarak yüksektir (p<0,001). - Saplantılı bağlanma puanının SAB şiddeti üzerindeki etkisi anlamlı bulunmuş ve puan arttıkça SAB gelişme olasılığı 4,56 kat artmıştır (p=0,002, OR=4,56). - Kayıtsız bağlanma puanının SAB gelişimi üzerindeki anlamlı etkisi bulunmuş, puan arttıkça SAB gelişme olasılığı 3,015 kat artmıştır (p=0,048, OR=3,015). - Hasta grubunun ZK puanları sağlıklı gruba göre düşük çıkmıştır; özellikle İma Anlama (p<0,001), Göz Testi (p<0,001) ve annelerin ZK becerileri de anlamlı şekilde daha düşüktür (p<0,001). Sonuç: Bu çalışma, SAB tanılı ergenlerde güvensiz bağlanma ve düşük ZK işlevlerinin önemli risk faktörleri olduğunu göstermiştir. SAB gelişimi ve şiddetinin, özellikle saplantılı ve kayıtsız bağlanma stilleri ile ilişkili olduğu görülmektedir. Annelerin düşük ZK becerilerinin de ergenlerde sosyal anksiyete bozukluğu ile ilişkili olabileceği bulunmuştur. Bu sonuçlar, SAB tedavisinde bağlanma stilleri ve ZK becerilerinin geliştirilmesine yönelik terapötik müdahalelerin önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Zihin kuramı, Sosyal anksiyete bozukluğu, Bağlanma kuramı, Gözlerden zihin okuma testi, İmayı anlama testi

Nurten Selin Sobay
Manisa Celal Bayar University
2024
00