191
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
كتاب شرح الشمائل النبوية لمحمد بن صلاح اللّاري دراسة وتحقيق ( من الصحيفة 1-51)
The sciences of hadith are of great importance as it was developed to preserve the Prophetic Sunnah from distortion and alteration, and the Islamic nation transmitted the Prophet's hadith with isnads, and distinguished them from the correct ones with them. The science of hadith leads to a good emulation of the Prophet - may God's prayers and peace be upon him - in words and deeds, attributes, morals and dealings, and leads to the preservation of minds and scientific books from myths and Israelites . And the importance of this research stems from the position of Imam Al-Tirmidhi, the author of the book Al-Shama'il Al-Nabawiyyah, and he is one of the great imams in the science of hadith, and studying the biography of the Prophet - may God's prayers and peace be upon him- and his attributes increases the heart's love for the Prophet - may God's prayers and peace be upon him - and in compliance with the command of God Almighty and following him And that is only by getting to know it . The importance of this study is clear from the fact that it stems from the investigation of the book Sharh al-Shama'il al-Nabawiyyah of Imam Musleh al-Din al-Lari, which was distinguished by two advantages. And the other feature is related to his explanation, which was characterized by analysis, control and diversity in the sciences from language to hadith and narrations . This treatise, tagged with (Sharh Shamael al-Tirmidhi of Imam Musleh al-Din al-Lari) - study and investigation, includes an introduction in which I explained the reason for choosing the topic, the importance of the topic, and my methodology in investigation. Al-Tirmidhi, so I mentioned his name, lineage, birth and upbringing, and the scholars' praise of him and his elders, then his death, and the second chapter was in the definition of the book Matn Al-Shama'il AlNabawiya, in which I mentioned the book's relation to its author, the position of the book, the scholars' praise of him and the author's approach to it and its sources, and the third chapter came by introducing Imam Musleh Al-Din Al-Lari So I mentioned his name, lineage, birth, upbringing, scientific effects, the scholars' praise for him and his death. And the fourth chapter was a description of the explanation of the book Al-Shama'il, its name and its affiliation to the author, and a description of the written copies, and the manuscript images. The Messenger of God - may God bless him and grant him peace - and the third is what came in the dismounting of the Messenger of God - may God's prayers and peace be upon him, and the fourth is what came about the graying of the Messenger of God - may God's prayers and peace be upon him, and the fifth is what came in the pigmentation of the Messenger of God - may God's prayers and peace be upon him, and the message was concluded with indexes of verses, hadiths and effects and Arabic poems. My approach in the investigation was transcription and contrast between the written copies and the translation of the figures and figures who appeared in the research, and I adhered to the rules and origins of hadith, and reference to the original sources, and I followed the rules and origins of scientific research . The study concluded with a number of results, the most prominent of which was that the book Sharh Al-Shama'il by Muslih Al-Din Al-Lari was one of the best explanations that have reached us due to its excellent explanation, analysis and linguistic tracking, as well as its division of the Prophetic hadiths in terms of their degrees between the correct, the good and the weak.
Göç politikalarının Suriyeli kadınların entegrasyonu bağlamında değerlendirilmesi: İsveç ve Türkiye örneği
Bu çalışmada İsveç ve Türkiye'de uygulanan göç politikaları toplumsal cinsiyet eşitliği boyutu ve Suriyeli göçmen kadınların sosyal entegrasyonu bağlamında incelenmiştir. Toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarında birbirinden farklı tutumlara sahip olan Türkiye ve İsveç örnekleri üzerinden Suriyeli göçmen kadınların sosyal entegrasyonu adına uygulanan göç politikaları incelenmiştir. Göçün toplumsal cinsiyet eşitliği üzerinden değerlendirildiği literatür analizine yer verilmek ile birlikte ve 2019-2023 yılları arasında Birleşmiş Milletlere bağlı ajanslar tarafından hazırlanan raporlarda yer alan ilgili konudaki veriler de irdelenerek tez çalışmasına eklenmiştir. Bu çalışmalardan elde edilen veriler analiz edilerek söz konusu iki ülkede uygulanan toplumsal cinsiyet eşitliği ve göç politikalarının farkları ve etkileri anlaşılmaya çalışılmıştır. Türkiye ve İsveç'te toplumsal cinsiyet eşitliği bağlamında var olan farklı uygulamaların her iki ülkenin göç politikalarına yansıdığı ve toplumsal cinsiyet eşitliği tutumunun göçmen kadınların sosyal entegrasyonunu önemli ölçüde etkileyen bir faktör olduğu görülmüştür. Çalışma neticesinde ülkelerin uyguladığı toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının kadın göçmenlerin genel durumunu ve sosyal entegrasyonunu doğrudan etkileyen bir etken olduğu ve göç politikalarının başarısını doğrudan etkileyen bir olgu olduğu sonuçlarına ulaşılmıştır.
Mesleki ve teknik anadolu liselerinde kültür dersi öğretmenlerinin mesleki tükenmişlik düzeyinin tespiti: Beşiktaş ilçesi örneği
Bu çalışma ile Mesleki ve Teknik Anadolu Liselerinde görev yapan kültür dersi öğretmenlerinin tükenmişliklerini tespit etmek ve gereken tedbirleri almak için çözüm yolları bulabilmek amaçlanmıştır. Araştırmanın amacı çerçevesinde; cinsiyet, yaş, mezun olunan okul, mesleki kıdem, medeni durum, eğitim düzeyi ve branş gibi değişkenlerin kültür dersi öğretmenlerinin mesleki tükenmişlikleri üzerindeki etkisi, kültür dersi öğretmenlerinin mesleki tükenmişliğe yol açan faktörler olarak neleri algıladıkları ile duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel başarı boyutlarındaki tükenmişlik seviyelerinin ne düzeyde olduğu sorularına cevap arayan araştırma, uygulamalı bir araştırmadır. Araştırmanın evreni 2015- 2016 Eğitim Öğretim yılında İstanbul ili Beşiktaş ilçesindeki tüm Mesleki ve Teknik Anadolu Liselerinde görev yapan kültür dersi öğretmenlerinden oluşmaktadır. Araştırmanın örneklemini evren içerisindeki öğretmenlerden tesadüfi yöntemle seçilip çalışmaya dahil edilen 160 kültür dersi öğretmeni oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplama aracı olarak katılımcıların demografik özelliklerini tespit etmek amacıyla demografik bilgi ölçeği ile öğretmenlerin tükenmişlik düzeyini belirleyebilmek için Maslach Tükenmişlik Envanteri kullanılmıştır. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için SPSS 21.0 İstatistik paket programı kullanılmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metotların (Frekans, Yüzde, Ortalama, Standart sapma) yanı sıra normal dağılımın incelenmesi için Kolmogorov - Smirnov dağılım testi kullanılmıştır. Araştırma neticesinde elde edilen bulgulara göre, kültür dersi öğretmenlerinin düşük kişisel başarı hissi ile yaş değişkeni arasında ve öğretmenlerin mezun oldukları okul ile tükenmişlik genel puanları arasında anlamlı bir farklılaşma bulunurken; öğretmenlerin duygusal tükenme, duyarsızlaşma, düşük kişisel başarı hissi ve tükenmişlik genel puanları ortalamaları sonuçlarına göre kıdem, branş, cinsiyet, eğitim düzeyi ve medeni durum değişkeni açısından grup ortalamaları arasındaki fark anlamlı bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: Tükenmişlik, mesleki ve teknik anadolu lisesi, kültür dersi öğretmeni, duygusal tükenme, duyarsızlaşma, düşük kişisel başarı hissi.
Measuring asymmetric information and error with technical analysis indicator based on fuzzy logic
This thesis examines three widely used oscillators, the Exponential Moving Average which provides an average price, the Moving Average Convergence Divergence which is a momentum indicator that shows the strength of price movement in a market, and the Relative Strength Index which aims to indicate overbought or oversold market condition in relation to recent price levels. We must also understand indices, which include daily closing values which are compared for their asymmetric information and error, and help for better understanding on price movements of financial markets by the right decision percentage of the same indicator signal, which comes from different trading strategies. To compare the values of oscillators equally, we define output values of these three oscillators by giving terms such as Buy-Buy, Buy-Sell, Sell-Buy and Sell-Sell. However, outputs of these three oscillators were different from each other most of the time, for a given period. The uncertainty which emerges in this case can therefore be concluded by using the Fuzzy Logic approach, which sets for one resolution instead of three to solve the problem. In addition, Fuzzification also results in a better ability to forecast and decide the timing of stock market entry and exit. In order to test this approach's validation and examine the correlation between oscillators and indices, one could compare the signals that have been generated by Fuzzification and the signals that have been generated individually from technical indicators.
The impact of (KRG) on the relations between Turkey and Iraq since 2010
The impact of KRG (Kurdish Regional Government) of Iraq on the relationships between Turkey and Iraq has been analyzed in this study. This study has examined the political relationship between Turkey, Iraq and KRG and the impact of economic relations on the political relations between Turkey, Iraq and KRG as well. The researcher has implemented the most applicable literature for collecting all the data which are belong to this research. This study used quantitative and qualitative methods in order to gather and examine information. Furthermore, this project has applied Neoliberal theory for analyzing data. A representative from Iraqi Kurdish representative in Erbil has been interviewed by the researcher in order to get benefit from his experience and knowledge concerning Turkish and Iraqi Kurdish relations. After finishing this project and analyzing the existing data with results the investigator determined that there is a strong bound between established literature and results. This study concludes that there is a strong relationship between Turkey and KRG in last decade. In contrast, the relationships of Turkey and Iraq have gotten worse due to KRG and Turkey relations since 2010. One of the most efficacious factors which influence positively on the relationship between Turkish and KRG are the business interchanging including trade and Foreign Direct Investment (FDI).
Okul öncesi ve sınıf öğretmenlerinin bilimsel alan gezisi yapmaya ilişkin öz-yeterliklerinin ve yaparken yaşadıkları zorluklar hakkında görüşlerinin incelenmesi
Bilimsel alan gezisi; drama, oyun, proje tabanlı öğrenme, gösterip yaptırma gibi önemli eğitimsel stratejilerden bir tanesidir. Hızla gelişen bilgi dünyasında öğrencinin bilgiyi birincil elden deneyimleyerek öğrenmesi kalıcı öğrenmenin gerçekleşebilmesi için önemli bir fırsat oluşturmaktadır. Yapılan bu çalışmada okul öncesi ve sınıf öğretmenlerinin alan gezisi yapmaya ilişkin öz-yeterlikleri ve yaparken yaşadıkları zorluklar hakkında görüşlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma nitel ve nicel araştırma metodları kullanılarak bütüncül bir yaklaşım sergilenmiştir. Araştırma örneklemi olarak İstanbul İlinde görev yapan okul öncesi ve ilkokul öğretmenleri seçilmiştir. Araştırma sonucunda okul öncesi ve ilkokul öğretmenlerinin yaş, kıdem, mezun olunan okul gibi çeşitli parametrelere bağlı olarak öz-yeterlik düzeyleri belirlenmiştir. Öz yeterlilik düzeyler hesaplanırken t-testi ve ANOVA analizleri kullanılmıştır. Yapılan t- testi analizlerinde cinsiyet, branş bazlı ve okul türü kıyaslamaları gerçekleştirilmiştir. Analiz sonuçlarına göre cinsiyet ve branş bazlı olarak anlamlı bir farklılık tespit edilememiştir. Buna karşın, okul türü bazlı kıyaslamalarda anlamlı bir farklılık elde edilmiştir. ANOVA metodu kullanılarak gerçekleştirilen analizlerde yaş, kıdem ve okul tipine göre öz yeterlilik düzeyleri değerlendirilmiştir. ANOVA sonuçlarına göre öz yeterlilik düzeyleri arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Araştırmaya katılan öğretmenler tarafından bilimsel alan gezisinin, etkili öğrenme, deneyimleyerek öğrenme, yerinde öğrenme ve yaratıcılık geliştirme konularında olan faydaları ön plana çıkarılmıştır. Araştırma sonucunda bilimsel alan gezisi yapmaya ilişkin motivasyonlarını ise öğrenciye deneyimleme fırsatı sunma, yerinde öğrenme fırsatı sunma, sosyal çevreye uyum sağlama fırsatı, pozitif yönlendirme ve etkili öğrenme ana başlıkları ile ifade etmişlerdir. Son olarak bilimsel alan gezisi yapmaya ilişkin yaşadıkları zorluklar ile ilgili olarak, öğrenci kontrolü, ulaşım zorluğu gezi planlama ve dikkat süresi gibi konular üzerinde durmuşlardır. Anahtar Kelimeler: Bilimsel alan gezisi, nitel araştırma, nicel araştırma, öz-yeterlik düzeyi.
Çalışanların prososyal davranışlarının demografik faktörler açısından incelenmesi: Bir araştırma
Araştırmanın amacı çalışanların prososyal davranışlarının değerlendirilmesi ve prososyal davranışların kişisel özelliklere göre farklılık gösterip göstermediğinin incelenmesidir. Araştırmacılar tarafından belirlenecektir. İstanbul il genelinde faaliyet gösteren optik cam üreten 4 farklı firmanın merkez ve şubelerinde görev alan çalışanlar olarak belirlenmiştir. Araştırmanın örneklemi 200 kişi olarak belirlenmiştir ve saha araştırmasında 213 kişiye anket uygulanmıştır. Anketler Google Formlar üzerinden çevrimiçi ortamda uygulanmıştır. Verilerin toplanmasında anket formu kullanılmıştır. Anket formu kişisel özelliklere yönelik sorulardan ve Prososyal Davranışlar Ölçeği'nden meydana gelmektedir. Verilerin analizi SPSS 21 paket programında yapılmıştır. Prososyal davranışlara yönelik tanımlayıcı istatistikler incelenmiştir. Buna göre ortalama puan 3,91±0,60 olarak tespit edilmiştir. Katılımcıların genel olarak prososyal davranış algılarının ortalamanın üzerinde olduğunu göstermektedir. Katılımcıların cinsiyetlerine göre prososyal davranışları incelenmiştir. Buna göre katılımcıların cinsiyetlerine göre prososyal davranışları farklılık göstermektedir. Kadınların prososyal davranış algıları, erkeklerin prososyal davranış algılarından daha yüksektir.
Die Brücke Grubu' nun dışavurumcu sanattaki yeri
Die Brücke Grubunun Dışavurumcu Sanattaki Yeri ve Günümüze etkilerini inceledik.
Örgütsel miyopinin hizmetkar liderlik ekseninde tahlili: Eğitim kurumları çalışanları üzerinde bir araştırma
Rekabet düzeyinin giderek arttığı günümüz koşullarında çalışanların istek ve ihtiyaçlarını önemseyen liderlik stiline ihtiyaç duyulmaktadır. Hizmetkar liderlik, astların beklentilerini öncelikli gören bir liderlik stilidir ve astlardan daha fazla katkı alınabilmesi için onları önemsemeye odaklanmaktadır. Hizmetkar liderlik stilinin örgütsel miyopi üzerindeki etkilerini tespit etmek çalışmanın temel amacını oluşturmaktadır. Çalışmada literatür taraması ve anket uygulaması yöntemlerinden faydalanılmış, Bursa ili Orhangazi ilçesindeki 10 farklı okulda görev yapan 52 öğretmenin katıldığı bir araştırma yapılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre hizmetkar liderlik stilinin benimsenmesi örgütsel miyopi üzerinde azaltıcı etkilere sahiptir. Hizmetkar liderliğin varlığının çalışanların kendisini daha önemli hissetmesi suretiyle örgüte daha fazla katkı sağlamasını beraberinde getirdiği çalışmada ulaşılan sonuçlar arasındadır. Örgütsel miyopinin başarısızlık, panik, tükenmişlik, verimsizlik, fırsatların kaçırılması gibi olumsuz etkileri olduğu çalışmanın sonuçları arasında yer almaktadır. Tüm bu sonuçların Bursa ili Orhangazi ilçesindeki 10 farklı okulda görev yapan 52 öğretmenin verdiği yanıtlar aracılığıyla elde edilmesi, çalışmanın sınırlılıklarını meydana getirmektedir.
İç mekan tasarımında sürdürlebilirlik: Sürdürülebilir yapı analizi örneği
İnsanlar tarih boyunca kendilerine ait bir yaşam alanı belirlemek amacı ile çevrelerine sınırlar belirlemiştir. Bu sınırlar ile ihtiyaçları ve istekleri doğrultusunda mekânları oluşturmuşlardır. İnsanlar her türlü ihtiyaçlarını doğal çevrenin sunduğu kaynaklardan sağlamaktadır. Zaman içerisinde bu kaynakların bilinçsiz bir şekilde tüketilmesi beraberinde birçok sorunu getirmiştir ve doğanın dengesini bozmuştur. Doğadaki kaynaklar ve enerjiler, etkileşim ve dönüşüm ilişkisi içerisindedir. Bu etkileşim bozulduğu zaman doğanın insanlara sunabileceği kaynaklar yok olmaya doğru gitmektedir. Sürdürülebilirlik, doğadaki kaynak ve enerjilerin doğal döngülerine zarar vermeden bu kaynakların ihtiyaçlara göre kullanılması anlamına gelmektedir. Sürdürülebilirliğin sözlük anlamı var olanı koruma durumu olarak tanımlanmıştır. Bugün birçok kurum ve kuruluş sürdürülebilirlik için çalışmakta ve kendini geliştirmektedir. Yeşil bina kavramının ortaya çıkmasıyla birlikte yeşil bina sertifikasyon sistemleri uygulanmaya başlanmıştır. Bu tür sistemler ilk önce gelişmiş ülkelerde geliştirilmiş ve daha sonra birçok ülkede kullanılmıştır. Birçok ülke kendi yeşil alan sertifikasyon sistemlerini geliştirmiştir veya diğer ülkelerin uluslararası sertifikasyonlarını kullanmaktadır Bu çalışma, 6 temel bölümden meydana gelmektedir. Girişte iç mekân analizinde sürdürülebilirlik kavramı genel olarak ele alınmıştır. 1. Bölümde; sürdürülebilirlik kavramının tanımı yapılarak, sürdürülebilir kalkınmanın boyutları açıklanmıştır. 2. Bölümde sürdürülebilir kalkınmanın iç mekân tasarımına etkisi incelenerek, mimarlık ve iç mimarlık ilke ve yöntemleri açıklanmıştır. 3. Bölümde sürdürülebilir tasarım esasları anlatılmıştır. İç mekân çevre koşulları, enerji tüketimi ve kullanımı, kaynak kullanımı açıklanarak, sürdürülebilir tasarım faktörlerinin iç mekânsal olarak değerlendirilmesi yapılmıştır. 4. Bölümde; sürdürülebilir iç mekân tasarım kriterleri bağlamında bir model olarak Temmuz 2014'te LEED Gold Sertifikası alan Torun Tower incelenmiştir. Proje hakkında genel bilgiler verildikten sonra projenin LEED sertifikası kapsamında analizi yapılmıştır. Proje analizi kısmında LEED Sertifikasının temel kategorileri olan; sürdürülebilir araziler, su verimliliği, enerji ve atmosfer, malzemeler ve kaynaklar, iç mekân çevre kalitesi, yenilik ve bölgesel öncelik irdelenmiştir. Burada her kategori için amaç, gereksinim ve modelin değerlendirilmesi ile puanı açıklanmıştır. Daha sonra projenin analizleri değerlendirilmiştir ve özet olarak sunulmuştur. Sonuç bölümünde ise yapılan çalışmadan elde edilen bulgular özetlenmiştir. Anahtar Kelimeler: LEED Sertifikasyon Sistemi, Sürdürülebilirlik, İç Mekân, Torun Tower, Ekolojik İç Mekân, Sürdürülebilir Malzeme
Son ergenlik dönemindeki bireylerde ebeveynin duygusal erişilebilirliği ve psikolojik sağlamlık arasındaki ilişkide duygusal özerkliğin biçimlendirici rolünün incelenmesi
Bu araştırmanın temel amacı, son ergenlik dönemindeki bireylerde ebeveynin duygusal erişilebilirliği ile psikolojik sağlamlık arasındaki ilişkide duygusal özerkliğin biçimlendirici rolünü incelemektir. Ayrıca, katılımcıların ebeveyn duygusal erişilebilirlikleri, psikolojik sağlamlık düzeyi ve duygusal düzeylerinin çeşitli sosyodemografik değişkenlere göre farklılaşma durumu incelenmiştir. Araştırmaya toplam 562 kişi katılmıştır. İçleme ve dışlama kriterleri ve gerçekleştirilen uç değer analizlerinden sonra araştırma kapsamında 415 katılımcının verisi ile analizler gerçekleştirilmiştir. Veri toplama aracı olarak Sosyodemografik Bilgi Formu, Ebeveyn Duygusal Erişilebilirliği Ölçeği (EDEÖ), Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeği (KSPÖ) ve Duygusal Özerklik Ölçeği (DÖÖ) kullanılmıştır. Verilerin analizi için IBM SPSS Statistics 25.00 programı kullanılmıştır. Ebeveyn duygusal erişilebilirliği ve psikolojik sağlamlık arasındaki ilişkide duygusal özerkliğin biçimlendirici etkisini test etmek amacıyla Doğrusal Hiyerarşik Regresyon Analizi gerçekleştirilmiştir. Araştırma sonucuna göre anne duygusal erişilebilirliği ve psikolojik sağlamlık arasındaki ilişkide duygusal özerkliğin moderatör (biçimlendirici) rolü anlamlı bulunmuştur. Ancak, baba duygusal erişilebilirliği ve psikolojik sağlamlık arasındaki ilişkide duygusal özerkliğin moderatör (biçimlendirici) rolü anlamlı bulunmamıştır. Elde edilen tüm sonuçlar incelendiğinde, anne duygusal erişilebilirlik düzeyinin bireyin psikolojik sağlamlık düzeyi üzerindeki olası etkisinde asıl belirleyicinin duygusal özerklik olduğu ancak aynı durumun baba duygusal erişilebilirliği ve bireyin psikolojik sağlamlık düzeyi arasındaki ilişkide kendini göstermediği söylenebilir.
Geç ergenlik dönemindeki bireylerde ebeveyn duygusal erişilebilirliği ile oyun bağımlılığı arasındaki ilişkide duygu düzenlemenin aracı rolünün incelenmesi
Bu araştırma, son ergenlik dönemindeki bireylerin ebeveyn duygusal erişilebilirliği ile oyun bağımlılığı arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğü ve alt ölçeklerinin aracı etki rolünü incelemeyi amaçlamıştır. Araştırmanın örneklemi 18-21 yaş aralığındaki 537 ergen katılımcıdan oluşurken, katılımcılardan elde edilen veriler Ebeveyn Duygusal Erişilebilirliği Ölçeği, Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği, İnternet Oyun Oynama Bozukluğu Kısa Formu ve Sosyodemografik Özellikler ve Veri Formu aracılığıyla çevrimiçi olarak toplanmıştır. Araştırmanın temel hipotezlerini analiz etmek ise basit regresyon ve çoklu doğrusal hiyerarşik regresyon analizleri kullanılmıştır. Yapılan analizler sonucunda, hem annenin (β= -,072, B= -,024, SS= ,014, p=0,86) hem de babanın (β= -,061, B=-,019, SS= ,013, p=0,14) duygusal erişilebilirliği puanları ile oyun bağımlılığı puanları arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün tam aracı etkisi bulunmuştur. Aynı zamanda, duygu düzenleme güçlüğünün farkındalık (B= -,040, SS= ,015, p=0,007), netlik (B= -,045, SS= ,015, p=0,002), kabul (B= -,041, SS= ,015, p=0,005), dürtü kontrolü (B= -,039, SS= ,015, p=0,007); amaçlar (B= -,056, SS= ,015, p=0,000), stratejiler (B= -,033, SS= ,014, p=0,025) alt ölçeklerinin oyun bağımlılığı ile annenin duygusal erişilebilirliği arasındaki ilişkide kısmi aracılık ettiği bulunmuştur. Buna ek olarak, farkındalık (B= -,037, SS= ,014, p=0,006), netlik (B= -,034, SS= ,014, p=0,012), kabul (B= -,034, SS= ,014, p=0,014), dürtü (B= -,031, SS= ,013, p=0,009), amaçlar (B= -,035, SS= ,013, p=0,009), stratejiler (B= -,027, SS= ,014, p=0,047) alt ölçeklerinin oyun bağımlılığı ile babanın duygusal erişilebilirliği arasındaki ilişkide kısmi aracı rolünün olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Sonuç olarak, araştırma ebeveynlerin duygusal erişilebilirliği ile oyun bağımlılığı ilişkisinin duygu düzenleme güçlükleri aracılığıyla gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. Bu anlamda elde edilen bulgular, ebeveyn rolünün önemi ortaya koyarak oyun bağımlılığı ile ilişkili tedavi ve önleyici müdahale planlarına katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Oyun bağımlılığı, Dijital bağımlılık, Duygu düzenleme, Duygusal erişilebilirlik, Ergenlik
Sağlık çalışanlarında iş tatmininin yaşam kalitesine etkisi: Kamu hastanesinde bir araştırma
Bu tez sağlık Çalışanlarında İş Tatmininin Yaşam Kalitesine Etkisinin incelenmesi amacıyla, tanımlayıcı olarak planlanmıştır. Bu çalışma, bir kamu hastanesinde çalışanlarla gerçekleştirilmiştir. Gönüllülük esasına dayanan bu çalışmada 384 sağlık çalışanına ulaşılmıştır. Çalışma da veri toplama aracı olarak anket kullanılmıştır. Anket yöntemiyle, Bireysel Tanılama Formu, Minnesota İş Tatmini Ölçeği ve Yaşam Kalitesi Ölçeği bulunmaktadır. Araştırmada elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 24.0 paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Anketlerden elde edilen verilere SPSS programı aracılığıyla frekans analizi ve tanımlayıcı istatistikler yapılmıştır. Çalışmada kurulan hipotezler elde edilen veriler üzerine yapılan çarpıklık-basıklık analizi ile elde edilen sonuca göre normallik varsayımında bulunulmuştur. Elde edilen sonuca göre hipotezler parametrik yöntemlerden korelasyon analizinden pearson korelasyon kat sayısı baz alınarak sınanmıştır. Ayrıca değişkenler arasında regresyon analizi de yapılmıştır. Alınan sonuçlar doğrultusunda iş tatmini ile yaşam kalitesi arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Araştırmanın diğer hipotezleri demografik önermeler ile iş tatmini ve yaşam tatmini arasında kurulmuştur. Araştırmada toplam 28 adet hipotez kurulmuştur. Kurulan hipotezlerin 19'u kabul 9'u reddedilmiştir. Araştırma kapsamında evrenin genişletilerek daha geniş kitlelere ulaşılması ve elde edilen sonuçların sınanması önerilmektedir.
Satisfaction in electronic trade deals
The Internet is one of the most important innovations of the human mind in the field of informatics since the end last century, it removed the geographical boundaries between countries and helped transform the world into a small village. The Internet, like other inventions, and the means of communication did not come at once, but evolved from the military objective during the Cold War, until it reached use for civilian purposes, and then became used in trade, and the deal of electronic contracts. An electronic contract can be defined as an agreement in which positive acceptance of an open international telecommunications network converges by audiovisual means that create an interaction between the positive and the midwife. These means are not limited to the Internet and its various services, but include other electronic means of communication such as fax, telex, fax mail and telephone. The means by which the electronic contract takes place are among the most important characteristics that distinguish it from the oldish contract. Considering that this contract belongs to a group of telecommunical contracts held by electronic means without physical presence of the parties, their verification and fulfillment are done in special ways different from the oldish contract. And e-commerce was not previously known in Islamic jurisprudence, as it is a modern term began circulating in the late twentieth century, and economists defined by several definitions, and we chose in this definition as the definition of the chosen: "swap money for goods on the face of modern electronic means." The legitimacy of the electronic commercial contract and adaptation in Islamic jurisprudence show that the conditions considered in consensual commercial contracts and the rules of evidence in them and the possibility of commitment to deliver, which achieves freedom of contract and facilitation and assistance in this important area, and Islamic law has promised the possibility of writing a means of satisfaction in the contract. Making satisfaction in the contracts in general and the commercial contract in particular one of the most important characteristics of dealing between people, and contemporary jurisprudential research has authorized the legitimacy of the conclusion of the contract through the use of modern techniques, extrapolated from the Quran and the Sunnah, in the interest achieved. And to facilitate the dealers in the areas of trade in addition to taking the principle of positive and acceptance in contracts. The electronic contract is held by mutual consent and the existence of mutual consent depends on the convergence of the expression of two identical wills by a positive contract and acceptance of this affirmation by one of the methods of expression. Especially to express the will via the Internet in the electronic contract is the expression through e-mail and via the Web (Web) as well as through live chat with the viewer, and can use electronic data messages to express the will through these images in addition To some other way organized by general rules. E-positively differs in essence from the traditional positive only in the means used to express it, and the importance of distinguishing between the positive and the call to negotiate in determining whether it is possible to reverse the positive, since the association of the positive acceptance leads to the contract and the positive can not In the case of a call for negotiation, the advertiser has the right to revoke his advertisement even if it is accompanied by an acceptance, and there are conditions for the electronic affirmation, including that it must be clarified and directed to a specific person or persons and must be clear and specific enough. The general rules apply to e-affirmation as well as to e-acceptance in its regulation. There are special methods of e-acceptance that are consistent with the nature of online contracts. Including the technique of remote download and pressure on the icon for acceptance by filling the space provided in one of the expressions that express acceptance. Acceptance may be expressed explicitly or implicitly, and silence is considered admissible only in exceptional cases and this imposition is difficult to apply to contracts concluded over the Internet. The real council is the council in which the two contractors meet in one place and are in direct contact so that they hear each other directly without concern. The council in which a contractor is not present, and this is often the electronic contract board. Electronic payment means the payment of the sale price, service or information electronically through an open international network, the Internet. Thus, electronic payment is in accordance with the privacy of e-commerce and the requirements of theft therein: Bank cards (plastic card): Plastic and magnetic cards issued by banks to their customers to deal with them instead of carrying money. Electronic transfer: This method is the work of transferring a certain amount of the debtor account to the account of the creditor, and is responsible for the process, which is based on the management of the payment process, it may be a bank or a private body established for this purpose. Electronic banking Application: are traded through several forms, the most important of which are: telephone banking, electronic clearing services, banking and Internet banking. new electronic Application: It is images to meet and deal via the Internet, the most important system is the first virtual clutch, which is known as the clutch, and electronic Cheques, which is known as: Net checks. Key words: Islamic Law, Law, Provision, Opinions. Quantity: 141. Thesis Supervisor: Associate Professor. Mehmet Selim ASLAN
Ahmed el-Gazzâlî ve tasavvufî görüşleri
Çalışmamız; V-VI/XI-XII asırlarda yaşamış tasavvufî anlayışı, yazdığı eserleri, yetiştirdiği talebe ve halifeleriyle isminden söz ettirmiş olan ancak hakkında detaylı bir akademik çalışma bulunmayan Ahmed el-Gazzâlî (ö. 520/1126)'yi ilim dünyasına tanıtmak ve düşüncelerini tespit etmeye yöneliktir. Ebû Hâmid Muhammed el-Gazzâlî (ö. 505/1111)'nin kardeşi olan Ahmed el-Gazzâlî, tasavvuf tarihi içerisinde gerek nazarî gerekse uygulamaya ait tasavvufî mirasın anlaşılması ve aktarılması açısından önemli bir şahsiyettir. Ahmed el-Gazzâlî, Tûs'ta dünyaya gelmiş ve Kazvîn'de vefat etmiştir. Dönemin önemli âlimlerinden eğitim almış ve yazdığı eserlerle günümüze kadar adından söz ettirmiş bir şahsiyettir. Ahmed el Gazzâlî, kendisinden önce yaşamış olan aşk ve cezbe yolunun temsilcileri olarak kabul edilen Rabiâ, Bâyezîd-i Bistâmî ve Hallac gibi sûfî şahsiyetlerden etkilenmiştir. Kendisi de başta ağabeyi Muhammed el-Gazzâlî olmak üzere Aynülkudât Hemedânî ve Mevlânâ gibi önemli şahsiyetleri etkileyen sûfî bir şahsiyet olmuştur. Böylece o, eserleri, öğrenci ve mürîdleriyle kendi asrına damga vurmuş ve ardında önemli bir miras bırakmıştır. Kendisine nisbet edilen birtakım fikirlerden dolayı kendisini eleştirenler olduğu gibi, övenler de olmuştur. Ayrıca O, tanınmış büyük tarîkat silsilelerinde mühim bir halka ve kendisinden sonraki sûfîlere tesir eden önemli bir simâ olmuştur. Çalışmamızda, tasavvufta etkili olan, âlim-sûfî-vâiz vasıflarını haiz Ahmed el-Gazzâlî'nin hayatı, ilmî kişiliği ve tesirleriyle beraber tasavvuf alanındaki düşünce ve değerlendirmeleri araştırma konusu yapılmıştır. Ahmed el-Gazzâlî ve tasavvufa dair görüşlerini konu edinen bu çalışmada kendisine ait olan görüşleri başta olmak üzere diğer sûfîler ile ittifak ya da ihtilaf ettiği konular, tasavvufî görüşleri ve hakkındaki tartışmalar ele alınmıştır.
Taşra'da kadın olmak: Van'ın kenar mahallelerinde kadınların gündelik yaşam pratikleri
Bu tez çalışmasının konusu taşra kentinde kadınların gündelik faaliyetlerinde edindikleri deneyimleri ve kentin çevre mahallelerinde kenti nasıl deneyimledikleridir. Kavramsal çerçevede gündelik yaşam sosyolojisi, kent-taşra ekseninde taşra kavramının müphemliği ve kadınların gündelik yaşamlarında taşrayı nasıl deneyimledikleri açıklanmaya çalışılmıştır. Ataerkil normların kadınların gündelik faaliyetlerine nasıl yansıdığı, kentin çevre mahallelerinde kamusal alanı nasıl deneyimledikleri soruları çalışmanın temel problemini oluşturmaktadır. Bu sorular çerçevesinde, Van kentinde yapılan bu çalışma taşra toplumunda kadınların kent, mahalle ve gündelik yaşam deneyimlerini baz alarak kadınların toplumsal varlığını ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda görüşme yapılan kadınların bakış açıları, duygu ve düşünceleri üzerine derinlemesine bilgi almak için nitel çalışma yürütülmüştür. Bu çerçevede yapılan mülakatlardan elde edilen veriler doğrultusunda görüşmeci kadınların kentin çevre mahallelerini nasıl deneyimlediklerine dair bulgular yorumlanmıştır. Sonuç olarak; kadınların gündelik yaşam pratiklerinin ataerkil normları pekiştirdiği, kent yaşamına ilişkin mekân çalışmalarının kadınların kamusal alan deneyimi önünde handikaplar oluşturduğu görülmüştür.
XVI-XIX. yüzyıllarda Gediz'de toplumsal hayat
Gediz, Anadolu'nun en eski yerleşim yeri olarak pek çok medeniyete ev sahipliği yapan, günümüze kadar korumuş olduğu tarihi eserleri, doğal kaynakları ile adından söz ettiren bir yerleşim merkezidir.Çalışmamızda, 16-19.yy.'da Gediz'de toplumsal hayat incelenmeye çalışılmıştır. Bölgenin idari, ekonomik, demografik, askeri, sosyal ve kültürel yapısı ele alındı. Bu çalışmada Başbakanlık Devlet Arşivleri Osmanlı Arşivindeki kaynaklar kullanılmıştır. Söz konusu kaynaklar itina ile incelenerek bölgeye ilişkin verilerin değerlendirmesi yapılmıştır.Çalışmaya dayanak olarak temettuât defterlerinin analizi yapılmıştır. 1260-1261 (1844/1845) yılı temettuât defterlerinin değerlendirilmesi yapılmış, verileri ayrıntıları ile incelenerek tablo ve grafikler halinde sunulmuştur. Bu bilgilere göre isimler, meslekler , vergilendirme, tarımsal üretim yapısı, hayvan cinsleri, dönemin çeşitli faaliyet kolları vs., gelir dağılımlarına göre ayrıntılarıyla değerlendirilmiştir.Yapılan tüm bu değerlendirmeler ışığında Gediz'in sosyal ve ekonomik hayatına ilişkin yaşam tarzı hakkında bilgiler sunulmuştur.Anahtar kelimeler: Gediz, Osmanlı Arşivi, Temettuât Defterleri, Mahalle, Sosyal Hayat.
Relative transition of ngos during the protracted refugee situation in Turkey
This thesis aims to examine the characteristics of the relative transition observed in Non-Governmental Organizations - Refugees (NGO-Rs), towards organizations that provide more need-based services, as a result of their different levels of engagement with the Turkish Government. The thesis argues that the transition observed in the foundation principles of NGO-Rs is related to the government's preference to increase control mechanisms on the NGO-Rs for specific purposes in line with the developments in domestic and international politics. Also, it argues that NGO-Rs are amenable to political influence because of their inevitable institutional relations with governments. A special focus is placed on the founding principle and political engagement nexus as the basis of NGO-Rs' transition under the Justice and Development Party (JDP) government, especially following the mass migration of Syrian refugees to Turkey in 2011, due to an unexpected increase in the number and potency of NGO-Rs observed. The research collects data from sources through the literature based on the concepts of needs-based and rights-based approaches, as well as the concepts of Government Oriented NGOs (GONGO), Quasi-Governmental NGOs (QUANGO), and Party Affiliated NGOs (PANGO) to provide the theoretical framework of the thesis. In addition, it uses theory-driven content analysis as a research technique of institutional and media reports, interviews, websites, press conferences, legal documents, and other open sources of relevant political parties and NGOs to examine the relevant developments to track the direction of NGOs-R' transition over certain themes. The main argument of the thesis is the following: There has been a new power balance formation in the NGO-government nexus that causes a politically oriented and relative transition of NGO-Rs to more need-based organizations, and the existence of the former in the civic area depends on the approval of the latter party after the arrival of Syrian refugees in Turkey.
The challenges of Syrian students in education system in Ankara from the perspectives of teachers
The main objective of this study is to investigate the educational challenges of Syrian students in the Turkish education system and develop some recommendations for their future education. In order to gain a better perspective, a literature review on migration, integration, refugee education, and the educational challenges of Syrian students has been conducted. A qualitative research method has been employed to comprehend the challenges of Syrian students in the school environment. To collect data, semi-structured interviews with 15 teachers in different regions of Ankara in 6 public schools have been made. As a result of the findings of the study, it has become evident that Syrian students have been facing several challenges in the Turkish education system in public schools. These challenges have been categorized under two headings. Challenges within the School Environment are the language barrier, discrimination, teachers' competence, and school adaptation. Out of School Factors are the digital divide, socio-economic barriers, parent-school relationship, and cultural differences. Therefore, sustainable and effective policies should be implemented to ensure the integration of Syrian children into the education system and society. The steps to be taken in the future will not only contribute to the lives of Syrian students, but will also have great importance for the prosperity of Turkey.
Adli alanda çalışanların cinsel suçlar kapsamında suça ve suçluya yönelik tutumlarında sosyo-demografik ve mesleki özelliklerin etkisi
Tutumun en cezalandırıcı ve olumsuz olduğu suç türlerinin başında cinsel suçların gelmesi, cinsel suçlulara yönelik mevzuatın kamuoyu baskısından etkilenebilmesi, cinsel suçluların yaygınlığının bildirilenlerden daha yüksek oranda olduğunun varsayılması, fiziksel ve sözlü şiddet gibi birçok suçu içerisinde barındırabilmesi, sebep olduğu travmaların kuşaklararası devam edebilmesi sebebiyle araştırmacılar cinsel suçların etkin risk faktörüne, profillemesine ve sınıflandırılmasına yöneldiği gibi halkın ve çeşitli örneklemlerin de cinsel suçlulara yönelik tutumlarını çalışmalarında konu edinmektedir. Bu bağlamda bu araştırmanın temel amacı mesleği gereği cinsel suçlularla temas halinde bulunan hakim, savcı, polis ve Adalet Bakanlığı'nda çalışan uzmanların (psikolog, pedagog, sosyal hizmet uzmanı) cinsel suçlardan hüküm giymiş suçlulara yönelik ve bu suçluların tedavilerine yönelik tutumları üzerinde çeşitli sosyo-demografik değişkenlerinin ve mesleki özelliklerinin nasıl rol oynadığının saptanması ve bu meslek görevlilerinin tutumlarının ne türlü farklılaştığının anlaşılmasıdır. Tez çalışmasına yaşları 23 ile 63 yaş arasında değişen 108 (%43,1) kadın ve 144 erkek (%56,9) olmak üzere toplamda 252 kişi katılım sağlamıştır. Katılım sağlayanların 100'ü (%39,5) polis, 121'i (48,2) Adalet Bakanlığı'nda görevli uzmanlar, 31'i (%12,3) ise hakim ve savcıdır. Veri toplama aracı olarak Kişisel Bilgi Formu, Suça ve Suçluya Yönelik Tutum Ölçeği, Politik Yönelim Ölçeği ve Cinsel Suçluların Tedavisine Yönelik Tutumlar Ölçeği (Attitudes Toward the Treatment of Sex Offenders Scale) kullanılmıştır. Yapılan istatistiki sonuçlara göre, polislerin cinsel suçlulara yönelik ve cinsel suçluların tedavilerine yönelik tutumu Adalet Bakanlığı'nda görevli psikolog, pedagog ve sosyal hizmet uzmanı ünvanlı meslek elemanlarından daha olumsuz bulunmuş, hakim ve savcıların tutumları ile polislerin ve sosyal çalışmacıların tutumları arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Dini inancını daha yüksek belirten meslek elemanlarının belirtmeyen meslek elemanlarına kıyasla, politik yönelim açısından muhafazakâr eğilimli meslek elemanlarının liberal eğilimli meslek elemanlarına kıyasla, çocuk sahibi olan meslek elemanlarının çocuk sahibi olmayan meslek elemanlarına kıyasla, daha deneyimli meslek elemanlarının daha deneyimsiz meslek elemanlarına kıyasla cinsel suçlulara yönelik ve cinsel suçluların tedavilerine yönelik tutumu daha olumsuz saptanmıştır Bunun yanı sıra, yaş ve cinsiyet değişkenlerinin sadece cinsel suçluların tedavisine yönelik tutum üzerinde önemli bir rol oynadığı bulunmuş; daha yaşlı meslek elemanlarının daha genç meslek elemanlarına kıyasla, erkek meslek elemanlarının kadın meslek elemanlarına kıyasla cinsel suçluların tedavisine yönelik tutumu daha olumsuz saptanmıştır. Cinsel suçlularla çalışma sıklığı ve alınan eğitim açısından bakıldığında, cinsel suç mağduru ve failleriyle daha sık çalışan meslek elemanlarının daha az sıklıkla çalışan meslek elemanlarına kıyasla cinsel suçlulara yönelik ve cinsel suçluların tedavilerine yönelik tutumu daha olumlu saptanmış, benzer şekilde suçlularla ilgili lisans düzeyinde eğitim gören meslek elamanlarının hizmet içi düzeyinde eğitim gören meslek elemanlarına kıyasla cinsel suçlulara yönelik tutumu daha olumlu bulunmuştur. Son olarak, meslek elemanlarının geçmişte suç mağduru olma durumlarının, yakınların suç mağduru olma durumlarının, yakınlarının mağdur oldukları suç türlerinin, yakınlarının suç işleme durumlarının ve yakınlarının işledikleri suç türlerinin cinsel suçlulara yönelik ve cinsel suçluların tedavilerine yönelik tutum üzerinde önemli bir etkisinin olmadığı saptanmıştır.
Ortaokul ve lise öğrencilerinde gözlenen kural dışı davranışlarda öğretmenin rolü
Literatürde öğrencilerin kural dışı davranışlarına ilişkin yapılan çalışmalar fazla olmasına rağmen özellikle yurt içinde öğrencilerin kural dışı davranışlarında öğretmenin rolü üzerine odaklanan çalışmaların sayısının oldukça sınırlı olduğu görülmüştür. Bu çalışma kapsamında literatürde suç davranışının öncülleri olarak görülen çocukluk çağında sergilenen kural dışı davranışlarda öğretmenin rolünün çeşitli değişkenler ışığında incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemi Türkiye'de birçok farklı ilde ortaokul ve liselerde görev yapan 386 öğretmenden oluşmaktadır. Çalışmada katılımcılara "Kişisel Bilgi Formu", "Öğretmenlerin Öğrencilerde Gözlemlediği Kural Dışı Davranış Sıklığı Belirleme Ölçeği", "Sınıf İçi İstenmeyen Öğrenci Davranışlarına Yönelik Öğretmen Tutumları Ölçeği" (Şentürk, 2010), "Disiplin Türleri Ölçeği" (Esen, 2006) ve "Empatik Eğilim Ölçeği" (Dökmen, 1988) uygulanmıştır. Katılımcılardan toplanan verilerin analizinde SPSS 27.0 programı kullanılmıştır. Çalışmanın sonuçları öğrencilerin sergilediği istenmeyen davranışlara yönelik olumsuz tutumları, olumsuz disiplin stilleri ve düşük empatik eğilimi olan öğretmenlerin öğrencilerinde daha fazla kural dışı davranış gözlemlediğini göstermiştir. Ayrıca öğrencilerin sergilediği istenmeyen davranışlara yönelik olumsuz tutumları ve olumsuz disiplin stilleri olan öğretmenlerin disiplin cezası alan öğrenci sayısının da daha yüksek olduğu bulunmuştur. Fakat öğretmenlerin empatik eğilimi ile disiplin cezası alan öğrenci sayısı arasında bir ilişki saptanmamıştır. Bunların dışında araştırmadaki değişkenlerin birbirleri ile ilişkileri ve gruplar arasında farklılaşmalarını görmek adına da analizler yapılmıştır. Sonraki çalışmaların öğretmenlerin, bu tutumlarını etkileyen diğer değişkenleri de kapsaması öğretmenlerin öğrencilerin olumsuz davranışlar göstermesindeki koruyucu bir faktör olmasındaki önemi ve buna bağlı önleyici programlar geliştirilmesine katkı sağlayabileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Kural dışı davranış, öğretmen-öğrenci ilişkisi, öğretmen tutumu, disiplin türleri, empatik eğilim
Dünyaya ilişkin varsayımlar ve olayların etkisi kapsamında İstanbul sakinlerinde terör olaylarının yansımalarının değerlendirilmesi
İstanbul'da yaşayan kişilerin, dünyaya ilişkin varsayımlarını belirlemek, travmatik bir deneyim olan terör olaylarının bu kişilerdeki etkilerini incelemek ve çeşitli demografik değişkenler ve terör yaşantılarıyla ilişkilerini ortaya koymak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Katılımcılardan 89'u bir terör olayına doğrudan şahitlik etmiş, 51'i bir terör olayına dolaylı şahitlik etmiş, 176'sının bir yakını bir terör olayına doğrudan şahitlik etmiştir. Katılımcıların tamamı; tanıdığı bir kişiyi/kişileri kaybettiklerini, olay yerinde bulunan kişilerin travmatik anılarının ayrıntılarını dinlediklerini, dolaylı olarak şahit olan kişilerin öykülerini dinlediklerini, bir terör saldırısına ait video görüntülerini izlediklerini, bir terör saldırısının olay yerine ait fotoğrafları gördüklerini, bir terör saldırısı sırasında, sevdiği bir insanı kaybeden kişilerin öykülerini dinlediklerini ve/veya bir terör saldırısı sebebiyle hayatını kaybeden kişinin/kişilerin cenaze törenlerine katıldıklarını belirtmişlerdir. Kadın ve erkek katılımcıların skorlarının; yeniden yaşantılama ve aşırı uyarılma alt boyutları açısından anlamlı derecede farklı oldukları ve kadınların toplam puanlarının kadınlarda erkeklere göre anlamlı olarak daha yüksek bulunduğu görülmüştür. Demografik değişkenlerden olan medeni durum açısından bakıldığında dünyanın iyiliğine inanç, olumlu benlik inancı ve dünyanın adil olduğuna inanç alt boyutlarında anlamlı bir şekilde farklılık vardır. Terör olayına maruziyet ve terör yaşanmışlıkları parametreleri ile bakıldığında; katılımcılarda yeniden yaşama, aşırı uyarılma, olayların önceden kontrol edilebileceğine inanç, dünyanın iyiliğine inanç ve kaçınma alt boyutlarında farklılaşma ve korelasyon mevcut olduğu belirlenmiştir.
Yetişkinlerde çocukluk çağı istismar ve ihmalinin, sosyal biliş ve yakın partner şiddeti ile ilişkisi
Bu çalışmanın amacı, çocukluk çağı istismar ve ihmali olduğunu bildiren bireylerin, yakın partner şiddeti ile ilişkisinde, Zihin Kuramı'nın aracı rolü olup olmadığını incelemektir. Araştırmamız, çocukluk çağı travmalarına bağlı geliştiği varsayılan, Zihin Kuramı fonksiyonlarının değerlendirilmesini amaçladığından, katılımcılarda bilişsel fonksiyonları etkileyecek psikiyatrik tanı ve organik durum olanlar çalışmaya alınmamıştır. Araştırmanın evreni, çocukluk çağı travmaları öyküsü olan kadın ve erkek, en az 6 ay bir partnerle ilişkisi olan , dışlama kriterlerine uygun psikiyatrik ve organik tanı almamış katılımcı ile çocukluk çağı travma öyküsü bildirmeyen aynı dışlama kirterlerine uyan katılımıclar olarak belirlenmiştir. Bu araştırmanın örneklemi, Özel İstanbul Bakırköy Psikiyatri Tedavi ve Araştırma Merkezine başvuran 18-60 yaş arası kadın, erkek danışan ve danışan yakınları olmak üzere 237 kişiden oluşmaktadır. Katılımcılara 13.06.2022-13.06.2023 tarhileri arasında 1 sene boyunca gönüllülük esasına bağlı olarak ulaşılmıştır. Çalışmaya 252 kişi katılmış olmasına rağmen, 12 kişinin ölçekleri tamamlayamaması, 1 vakanın antiepileptik ilaç kullanımı, 1 kişinin aralıklı psikoaktif madde kullanımı, 1 kişinin de gıda takviyesi aldığı tespit edilmiş ve bağımlılık ve bilişsel fonksiyonları üzerinde test performansını olumsuz yönde etkilediği tespitiyle çalışmadan çıkartılmış, nihai olarak 237 kişi çalışmaya alınmıştır. 164 (%69) kişi kadın, 73 (%31) kişi erkektir. Erkeklerin yaş ortalaması 38,7, kadınların 35,5'tir. Çalışmamızda evli olmayanların (%60,3), lise ve altı mezuniyeti olanların (%52,3) ve gelir durumunu «iyi» olduğunu bildirenlerin oranı 126 (%53,2) olarak belirlenmiştir. Katılımcılara çalışmanıın yürütücüsü tarafından yüzyüze görüşme yöntemi ile sırasıyla Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CCTO), Psikolojik istismar Ölçeği (PIO), Romantik İlişki Değerlendirme Ölçeği (RİDO), Hacettepe-Bilgisayar Temelli Zihin Kuramı Bataryası (Hacettepe-BTZK Bataryası), Gözlerden Zihin Okuma Testi, Beck Depresyon Envanteri ve Beck Anksiyete Ölçeği yüzyüze görüşme yöntemiyle uygulanmıştır. Yapılan analizler sonucunda, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği'nin, alt boyutları olan Fiziksel İhmal ve Duygusal ihmal dışında tüm alt boyutlarının (Duygusal Taciz, Fiziksel İsitmsar, Duygusal İstismar, Cinsel İstismar) yakın partner şiddeti ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki içerisinde olduğu bulunmuştur. Bunun yanında çocukluk çağında maruz kalınan duygusal istismarı ve alt parametrelerini de değerlendirdiğimiz Psikolojik İstismar Ölçeği (PIO) 'nin ölçek puanı ve tüm alt parametreleri tek başına da yakın partner şiddeti mağduriyeti ile ilişkili olduğu görülmüştür. Bu sonuç her iki cinsiyet için de geçerlidir. Çocukluk çağı travmaları BTZK'nın hem bilişsel hem de duygusal alt boyutları ile anlamlı bir şekilde ilişkilidir. Cinsiyet açısından değerlendirildiğinde ise, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği puanının, kadınlarda BTZK'nın alt boyutlarından sadece duygusal alt boyutları ile ilişkisi mevcutken, erkeklerde hem bilişsel hem duygusal hem de ironik algılama puanları ile ilişkisi mevcuttur. Çocuklukta yaşanan psikolojik istissmarı değerlendiren PIO'nin BTZK'ının bilişsel ve duygusal fonksiyonları ile ilişkisi mevcut değildir.BTZK'nin İroni Duygusal Anlam Bulma alt boyutunun PIO-Suça Yöneltme alt boyutu ile anlamlı ancak düşük düzeyde bir ilişkisi vardır. Cinsiyet açısından değerlendirildiğinde kadınlarda, PIO ve alt boyutlarından sadece Suça Yöneltme puanı ile BTZK'nın İroni Anlam Bulma alt boyutu ile ilişkili değilken, erkeklerde BTZK'nın bilişsel alt boyutu ile ilişkisi saptanmıştır. Gözlerden Zihin Okuma, tüm katılımcılarda, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği sadece CCTO'nun Fiziksel İhmal alt boyutu ile ilişkili iken, PIO'nin ölçek puanı ve alt boyutları ile ilişkisi mevcut değildir. Yine Gözlerden Zihin Okuma testi puanının cinsiyetlere göre değerlendirildiğinde, kadınlarda Çocukluk Çağı İstismarı Ölçeğinin puanları ve PIO puanları ile ilişkisi mevcut değildir. Erkekler ise, Gözlerden Zihin Okuma Testi'nin puanının CCTO'nun alt boyutu Duygusal İhmal dışında, Duygusal İstismar, Fiziksel İstismar, Fiziksel İhmal, Cinsel İstismar puanları ile arasında anlamlı bir ilişki mevcuttur. Erkek katılımcılarda, Gözlerden Zihin Okuma Testi'nin puanları ile PIO alt boyutu, DuygusalTepki Vermeyi Reddetme dışında, diğer alt boyutları Yıldırma/Aşağılama, Suça Yöneltme, Reddetme/İzolasyon alt ölçek puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcuttur. Bu çalışmanın sonuçları, bireylerin yetişkinlikte yakın partner şiddeti mağduriyeti, çocukluk çağı travmaları ve psikolojik istismar ile ilişkisini vurgulamaktadır. Bireylerin yaşadığı çocukuluk çağı travmalarının ve psikolojik istismarın , yetişkinlikte yaşadığı yakın partner şiddetini her iki cinsiyet için de yordadığını söyleyebiliriz. Çocukluk çağı travmaları puanlarının BTZK'nin hem bilişsel hem de duygusal alt boyutları ile anlamlı ilişkisi mevcut olmasına karşılık PIO ölçeği puanları BTZK' ının bilişsel ve duygusal alt boyutları ile ilişkili değildir. Cinsiyete göre değerlendirildiğinde, CCTO'nun kadınlarda duygusal alt boyutları ile ilişkisi varken, erkeklerde hem birlişsel hem de duygusal alt boyutları ile ilişkisi vardır. PIO tek başına, cinsiyet açısından değerlendirildiğinde erkeklerin bilişsel fonksiyonları ile ilişkili bulunmuştur. Çoklu travmalar hem tüm katılımcılarda hem de erkeklerde ZK fonksiyonlarında daha yaygın bilişsel ve duygusal fonksiyonlarla negatif yönde ilişkili bulunmuştur. Katılımcıların , GZO görevlerindeki performansları cinsiyetlere göre değerlendirildiğinde, kadınların CCTO travmaları ve PIO puanları ile ilişkili olmadığı, erkeklerde ise, CCTO'nun Duygusal İhmal dışında tüm alt boyutları ve PIO ölçeğinin bir çok alt boyutları ile ilişkilidir. Ayrıca, çocukluk çağı istismar ve ihmalinin, yakın partner şiddetine olan etkisinde ZK'ının aracı rolü olmadığı görülmüştür. Sonuç olarak, çalışmamızda çocukluk çağı travmalarının, yakın partner şiddeti mağduriyeti ve ZK fonksiyonlarında anlamlı bir ilişkisi vardır ve bireylerin sağlıklı sosyal ilişkiler kurmasında uzun dönemde olumsuz etkilerinin olduğunu söyleyebiliriz.
Evli çiftlerde kişilik inançları ile manipülasyon ve empati düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmada evli çiftlerde kişilik inançları ile manipülasyon ve empati düzeyleri arasındaki ilişki incelenmiştir. Çalışmaya Samsun'da ikamet eden 100 evli çift olmak üzere toplam 200 kişi katılmıştır. Çalışma kapsamında Demografik Bilgi Formu, Kişilik İnanç Ölçeği, İnsan İlişkilerinde Manipülasyon Ölçeği ve Evlilikte Empati Ölçeği katılımcılar tarafından cevaplandırılmıştır. Elde edilen bulgular SPSS programı aracılığıyla analiz edilmiştir. Analiz için ise Korelasyon, Çoklu Regresyon, Independent Samples T-testi, Mann Whitney U, Wilcoxon İşaretli Sıralar, One-Way ANOVA ve Kruskal Wallis H kullanılmıştır. Evlilikte Empati Ölçeği ile İnsan İlişkilerinde Manipülasyon Ölçeği arasında negatif yönde, Kişilik İnanç Ölçeği ile İnsan İlişkilerinde Manipülasyon Ölçeği arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Kişilik İnanç Ölçeği alt boyutları cinsiyete göre değerlendirilmiş ve yalnızca obsesif kompulsif kişilik puanının erkeklerde kadınlardan daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Kişilik İnanç Ölçeği ve alt boyutları eğitime göre değerlendirildiğinde ise çekingen, obsesif komp., antisosyal, bordeline, şizoid ve paranoid kişilik inanç puanlarının eğitim seviyesine göre farklılık gösterdiği tespit edilmiştir. Ayrıca evli çiftlerin İnsan İlişkilerinde Manipülasyon ölçeği ve Kişilik İnanç Ölçeği puanları arasındaki farklar anlamlı ancak Evlilikte Empati Ölçeği puanları arasındaki farklar anlamsız çıkmıştır.
Anlaşmalı/çekişmeli boşanma davalarında velayete konu olan çocukların ebeveyn yabancılaşması ve depresyon düzeylerinin incelenmesi
Her geçen gün artan bir olgu olarak karşımıza çıkan boşanma; ebeveynleri ve çocukları etkileyen ciddi sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Bu çalışmada çekişmeli ve anlaşmalı boşanma davalarında velayete konu olan çocukların ebeveyn yabancılaşması ve depresyon düzeylerini belirlemek, çekişmeli ve anlaşmalı boşanma davalarında velayete konu olan çocukların ebeveyn yabancılaşması ve depresyon düzeyleri arasında fark olup olmadığını saptamak ve ebeveyn yabancılaşması ile depresyon arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemini Kocaeli Adliyesi'nde 2022/2023 tarihleri arasında devam eden çekişmeli boşanma davası ve anlaşmalı boşanma davasına konu olan toplam 100 çocuk oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak çocukların ve ailelerinin sosyo-demografik bilgilerinin yer aldığı Kişisel Bilgi Formu, ebeveyn yabancılaşması düzeyini belirlemek için Baker Yabancılaşma Ölçeği ve depresyon düzeyini belirlemek için Çocuklar için Depresyon Ölçeği (kullanılmıştır. Çalışmada ikili gruplarda bağımsız gruplar için t testi, üçlü grup analizlerinde Kruskal-Wallis H analizi, depresyon, ebeveyn yabancılaşması, çocuğun yaşı, ayrı yaşama süresi ve ebeveynle görüşme sıklığı arasındaki ilişkileri incelemek için Pearson korelasyon analizi ve regresyon analizi kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi olarak .05 alınmıştır. Çalışma sonucunda depresyon ve ebeveyn yabancılaşma puanlarında boşanma türüne göre gruplar arasında anlamlı bir farklılaşma olmadığı, her iki boşanma türünde de depresyon ve ebeveyn yabancılaşması arasında ilişki olduğu, ebeveyn yabancılaşmasının depresyonu pozitif yönde ve anlamlı düzeyde yordadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı olan çocukların ebeveynlerinin modern psikotravmatoloji ve psikopatoloji açısından değerlendirilmesi
Doktora tez çalışmamızın temel amacı, modern psikotravmatoloji ve dissoanaliz kuramı açısından dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tanısı olan ve olmayan çocukların ebeveynlerinin çocukluk çağı travmaları, dissosiyatif yaşantıları, psikiyatrik belirtileri, travma sonrası büyüme düzeyleri ve uyguladıkları çocuk yetiştirme stilleri açısından karşılaştırılmasıdır. Bu araştırma hem nicel ve hem de nitel yöntemlerin birlikte kullanıldığı bir karma yöntem çalışması olarak tasarlanmıştır. Doktora tez çalışmamız, dâhil etme ölçütlerini karşılayan tanılı grubun ebeveynleri ve tanısız grubun ebeveynleri olmak üzere iki farklı ebeveyn grubu üzerinde gerçekleştirilmiştir. Örneklemin ilk grubunu (tanılı grubun ebeveynlerini), İstanbul Anadolu Yakası'ndaki devlet ilkokullarında öğrenimine devam eden ve DEHB tanısı olan 5-11 yaş aralığındaki 60 farklı çocuğun anneleri ve babaları oluşturmaktadır. Örneklemin ikinci grubunu ise (tanısız grubun ebeveynlerini), herhangi bir psikiyatrik tanısı olmayan, aynı ilkokullarda öğrenim gören ve aynı yaş aralığındaki 60 farklı çocuğun anneleri ve babaları oluşturmaktadır. Çalışmanın ilk aşaması nicel araştırma yöntemi ile yürütülmüş olup 60 tanılı grup çocuğun hem annesi hem de babası, 60 tanısız grup çocuğunhem annesi hem de babası olmak üzere toplam 240 ebeveyn ile uygulamalar gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın ikinci aşaması ise nitel araştırma yöntemi ile yürütülmüş olup 15 tanılı grup çocuğun hem annesiyle hem babasıyla; 15 tanısız grup çocuğun hem annesiyle hem de babasıyla yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiş ve toplam 60 görüşme yapılmıştır. Katılımcılara Demografik ve Psikotravmatoloji Temelli Görüşme Formu, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği, Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği, Kısa Semptom Envanteri, Travma Sonrası Büyüme Envanteri, Yetişkin Ergen Ebeveynlik Envanteri ve Conner's AnaBaba Derecelendirme Ölçeği Kısa Formu ile araştırmacı ve danışman tarafından nitel veri toplama süreci için hazırlanan Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu yüz yüze uygulanmıştır. Araştırmada kullanılan anket, ölçekler ve görüşme formlarından hem nicel ve hem de nitel veriler elde edilmiştir. Ölçme araçlarından elde edilen veriler üzerinde, frekans dağılımı, bağımsız örneklemler t-testi, pearson korelasyon analizi, çoklu doğrusal regresyon analizi, aracılık analizi ve bootstrapping analizi teknikleri uygulanmıştır. Bu araştırmada; tanılı grubun ebeveynlerinin Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği toplam puan ortalamasının (38,05), tanısız grubun ebeveynlerinin Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği toplam puan ortalamasından (31,43); tanılı grubun ebeveynlerinin Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puan ortalamasının (18,45), tanısız grubun ebeveynlerinin Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puan ortalamasından (11,61); tanılı grubun ebeveynlerinin Kısa Semptom Envanteri toplam puan ortalamasının (42,35), tanısız grubun ebeveynlerinin Kısa Semptom Envanteri toplam puan ortalamasından (23,50); ebeveynlerin çocuklarını değerlendirerek doldurdukları Conner's AnaBaba Derecelendirme Ölçeği Yenilenmiş Kısa Formu'nda tanılı grup çocukların karşı gelme alt ölçeği puan ortalamasının (7,88), tanısız grup çocukların karşı gelme alt ölçeği puan ortalamasından (2,84), tanılı grup çocukların bilişsel problemler-dikkatsizlik alt ölçeği puan ortalamasının (9,13), tanısız grup çocukların bilişsel problemler-dikkatsizlik alt ölçeğipuan ortalamasından (1,68), tanılı grup çocukların hiperaktivite alt ölçeği puan ortalamasının (7,21), tanısız grup çocukların hiperaktivite alt ölçeği puan ortalamasından (1,70) ve tanılı grup çocukların Dikkat Eksikliği ve Hiparektivite İndeksi puan ortalamasının (18,57), tanısız grup çocukların Dikkat Eksikliği ve Hiparektivite İndeksi puan ortalamasından (5,17) istatiksel açıdan anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<.001). Tanılı grubun ebeveynlerinin Yetişkin-Ergen Ebeveynlik Envanteri'nin çocuklardan beklentiler alt ölçeği puanının (20,93), tanısız grubun ebeveynlerinin çocuklardan beklentiler alt ölçeği puanından (24,83); tanılı grubun ebeveynlerinin çocukların ihtiyaçlarına yönelik empati alt ölçeği puanının (31,91), tanısız grubun ebeveynlerinin çocukların ihtiyaçlarına yönelik empati alt ölçeği puanından (37,19); tanılı grubun ebeveynlerinin disiplin aracı olarak fiziksel cezanın kullanımı alt ölçeği puanının (38,90), tanısız grubun ebeveynlerinin disiplin aracı olarak fiziksel cezanın kullanımı alt ölçeği puanından (44,53); tanılı grubun ebeveynlerinin ebeveyn-çocuk rol ve sorumluluk alt ölçeği puanının (21,65), tanısız grubun ebeveynlerinin ebeveyn-çocuk rol ve sorumluluk alt ölçeği puanından (24,40) ve tanılı grubun ebeveynlerinin çocukların güç ve bağımsızlığı alt ölçeği puanının (17,90) tanısız grubun ebeveynlerinin çocukların güç ve bağımsızlığı alt ölçeği puanından (20,30) istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde düşük olduğu bulunmuştur (p<.001). Tanılı ve tanısız grupların ebeveynleri arasında Travma Sonrası Büyüme Envanteri puanları açısından istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Değişkenler arasında yapılan korelasyon analizleri, ebeveynlerin çocukluk çağı travmaları ile; dissosiyatif yaşantılar (r=.399; p<.001), psikiyatrik belirtiler (r=.254; p<.001) ve çocuklarının dikkat eksikliği ve hiparektivite bozukluğu belirtileri (r=.284; p<.001) arasında pozitif yönde; çocuklardan beklentiler (r=-.333; p<.001), çocukların ihtiyaçlarına yönelik empati (r=-.375; p<.001), disiplin aracı olarak fiziksel cezanın kullanımı (r=-.383; p<.001), ebeveyn-çocuk rol ve sorumluluk (r=-.336; p<.001), çocukların güç ve bağımsızlığı (r=-.413; p<.001) ile ilgilitutumlarla ve travma sonrası büyüme (r =-.185, p<.05) arasında ise negatif yönde anlamlı ilişki olduğunu göstermiştir. Tanılı grubun ebeveynleri için değişkenler arasında gerçekleştirilen regresyon analizleri, çocukluk çağı travmalarının (R=.345; R2=.080); dissosiyatif yaşantıların (R=.390; R2=.145); çocuklardan beklentilerin (R=.292; R2=.077), çocuğun ihtiyaçlarına yönelik empatinin (R=.328; R2=.100), disiplin aracı olarak fiziksel ceza kullanımının (R=.293; R2=.078), çocuğun güç ve bağımsızlığının (R=.331; R2=.102), çocukların dikkat eksikliği ve hiparektivite bozukluğu belirtilerini istatistiksel açıdan anlamlı şekilde yordadığını göstermiştir. Çalışmada aracılık etkisi, Hayes'in 4.modeli üzerinden SPSS PROCESS eklentisi ile gerçekleştirilmiştir. Ebeveynlerin çocukluk çağı travmalarının çocukların dikkat eksikliği ve hiparektivite bozukluğu belirtileri üzerinde, dissosiyatif yaşantıların aracılığıyla dolaylı etkiye (ß=,130; p<,05) sahip olduğu bulunmuştur. Çocukluk çağı travmalarının çocukların dikkat eksikliği ve hiparektivite bozukluğu belirtileri üzerinde, çocuğun ihtiyaçlarına yönelik empati tutumları aracılığıyla dolaylı etkiye (ß=,106; p<,05) sahip olduğu görülmüştür. Çocukluk çağı travmalarının çocukların dikkat eksikliği ve hiparektivite bozukluğu belirtileri üzerinde, çocuklardan beklentilere yönelik tutumlar aracılığıyla hem doğrudan (ß= ,208; p<,05) hem de dolaylı etkiye (ß= ,082; p<,05), disiplin aracı olarak fiziksel ceza kullanımına yönelik tutumlar aracılığıyla hem doğrudan (ß= ,195; p<,05) hem de dolaylı etkiye (ß= ,094; p<,05) ve çocuğun güç ve bağımsızlığına yönelik tutumlar aracılığıyla hem doğrudan (ß= ,195; p<,05) hem de dolaylı etkiye (ß= ,095; p<,05) sahip olduğu bulunmuştur. Çalışmanın nitel analizi sonucunda, "çocukların zorlayıcı özellikleri", "çocukların olumlu özellikleri", "ebeveynlerin zorlayıcı/travmatik deneyimleri", "ebeveynlerin pozitif çocukluk deneyimleri", "fonksiyonel aile özellikleri", "disfonksiyonel aile özellikleri", "çocuğa ilişkin ebeveynlerin hissettiği olumsuz duygular", "çocuk büyütme süreci" ve "hamilelik süreci" olmak üzere dokuz farklı tema oluşturulmuştur. Ebeveynlerin yetişkinlik ve çocukluk çağı travmalarının, disfonksiyonelaile dinamiklerinin, çocuğa ilişkin hissedilen olumsuz duyguların, zorlayıcı çocuk büyütme ve hamilelik süreci deneyimleri, tanılı grubun ebeveynlerinde tanısız grubun ebeveynlerine kıyasla daha fazla yaşandığını göstermiştir. Tanısız grubun ebeveynlerinin ise, olumlu çocukluk deneyimlerini, fonksiyonel aile özelliklerini, rahat çocuk büyütme ve hamilelik süreci deneyimlerini tanılı grubun ebeveynlerine kıyasla daha fazla yaşadığı görülmüştür. Doktora tez araştırmamızın sonucu, çocukluk çağı travmalarının yetişkinlikte dissosiyatif yaşantılara, psikiyatrik belirtilere ve istismar edici ebeveynlik tutumlarına yol açtığını göstermiştir. Çalışmamızın gösterdiği bu sonuç ile kişide yetişkinlik döneminde ortaya çıkan negatif durumların ebeveynlik stili aracılığıyla çocukları olumsuz şekilde etkilediği, bu süreçten etkilenen çocukların ise daha fazla dikkat eksikliği ve hiparektivite bozukluğu belirtileri gösterdiği ve daha fazla dikkat eksikliği ve hiparektivite bozukluğu tanısı aldığı tespit edilmiştir. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunu modern psikotravmatoloji ilkeleri ve dissoanaliz kuramı açısından inceleyen çalışmamız, bu konu üzerinde gerçekleştirilmiş kapsamlı ve öncü bilimsel araştırmalardan biridir. Çocukluk çağı travmalarının uzun dönemli sonuçlarının sonraki kuşaklara etkisinin dolaylı yollarla ulaştığını gösteren çalışmamız, travmanın kısa ve uzun dönemli olumsuz ruhsal etkilerinin dissoanalitik bir yaklaşımla nötralize edilerek fonksiyonel ailelerin, sağlıklı ve gelişim odaklı nesillerin var olabilmelerinin imkanlı kılınabileceğini öncül bir önemle vurgulamaktadır.
5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunundaki danışmanlık ve eğitim tedbirleri kapsamında görev alan ve okulda çalışan psikolojik danışman ve rehber öğretmenlerinin tedbirlerin uygulanmasına ilişkin görüşlerinin incelenmesi
Okulda çalışan psikolojik danışmanların ve rehber öğretmenlerin en önemli görevlerinden biri danışmanlık tedbiri görevidir. Meslek yönetmeliklerinde eğitim tedbiri görevi bulunmasa da eğitim tedbirini okulda hangi personelin uygulayacağına dair resmiyette net bir ifade bulunmadığından dolayı eğer çocuk için eğitim tedbiri kararı verilmişse okul idaresi tarafından eğitim tedbiri görevinin psikolojik danışman ve rehber öğretmene verildiği durumlar görülebilmektedir. Bu sebeple bu çalışma kapsamında hem danışmanlık hem de eğitim tedbirine yer verilmiştir. Bu çalışma, eğitim ve danışmanlık tedbiri kapsamında görev alan ve okulda çalışan psikolojik danışmanların ve rehber öğretmenlerin bu tedbirler hakkındaki bilgi ve farkındalık düzeylerini, tedbirlerin uygulanmasındaki usul ve esasları ne derece yerine getirebildiklerini, uygulama süresince yaşadıkları güçlükleri, karşılaştıkları tedbir kararlarının içeriklerini ve dosya sayılarını belirleyip tedbir uygulamalarına yardımcı olacak öneriler geliştirmek amacıyla yapılmıştır. Araştırma, betimsel araştırma modeli olarak tasarlanmıştır. Veriler literatürde yer alan çalışmalar incelenerek hazırlanan anket formu aracılığıyla toplanmıştır. Çalışmaya okulda çalışan ve en az bir kez eğitim ve danışmanlık tedbiri görevinde bulunmuş olan 255 psikolojik danışman ve rehber öğretmen katılmıştır. Çalışma kapsamında; psikolojik danışman ve rehber öğretmenlerin büyük çoğunluğunun tedbirler konusundaki bilgi ve farkındalık düzeylerinin teoride yeterli olup uygulamada yeterli olmadığı, danışmanlık tedbirindeki bilgi düzeylerinin eğitim tedbirindekine göre daha yüksek olduğu, uygulama sürecinde gerçekleştirilmesi gereken usul ve esasların hayata geçirilmesinde sıkıntılar yaşadığı, kurum içi ve kurumlar arası işbirliğinin yetersiz olduğu, danışmanlık tedbiri uygulamasının rehberlik biriminin görev alanı ile ilişkili bulurken eğitim tedbiri uygulamasının bulunmadığı ve tedbirlerin çocuk ve aileye fayda sağladığı sonucuna ulaşılmıştır.
Siber zorbalık rolleri ile internet bağımlılığı ve siber zorbalık duyarlılığı arasındaki ilişkinin incelenmesi
Günümüzde bilgi ve iletişim teknolojilerinin kullanımı oldukça artmıştır. Meydana gelen teknolojik gelişmeler ve artan internet kullanımının olumlu tarafları olduğu kadar olumsuz tarafları da mevcuttur. Siber zorbalık, bilgi ve iletişim teknolojileri araçlarını kullanarak bireylere veya gruplara karşı kasıtlı ve tekrarlı bir şekilde tehdit, hakaret, küfür veya taciz içeren kötü niyetli ve zarar veren davranışlar olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada amaçlandığı gibi siber zorbalık rolleri ile internet bağımlılığı ve siber zorbalık duyarlılığı arasındaki ilişki incelenmiştir. 24 Ocak 2023 tarihinde başlayan veri toplama süreci 20 Mayıs 2023 tarihinde sona ermiştir ve Bilgilendirilmiş Onam Formu, Kişisel Bilgi Formu, Siber Zorbalık Üçgeni Ölçeği (Özdemir ve Bektaş, 2021), Young İnternet Bağımlılığı Testi – Kısa Formu (Kutlu, Savcı, Demir ve Aysan, 2016) ve Siber Zorbalığa İlişkin Duyarlılık Ölçeği'nden (Tanrıkulu, Kınay ve Arıcak, 2013) oluşan veri toplama araçları katılımcılara internet üzerinden ulaştırılmıştır. Çalışmanın örneklemini 18-74 yaş aralığındaki internet kullanıcısı 508 birey oluşturmaktadır. Siber Zorbalık Üçgeni Ölçeği kullanılarak yapılan analizler sonucunda katılımcıların %58,7'sinin siber zorbalığa karışmadığı görülmektedir. Bu siber zorbalık rolünü %18,1 ile siber seyirci takip ederken en az görülen siber zorbalık rolü %0,4 ile siber mağdur-zorbadır. Siber seyirci, siber mağdur-seyirci, siber zorba-seyirci ve siber mağdur-zorba-seyirciler siber zorbalığa şahit olduktan sonra hiçbir şey yapmayıp görmezden geldikleri belirtmişlerdir. Katılımcıların medeni durumları ve eğitim durumları ile siber mağduriyet, siber zorbalık, siber seyirci olma durumu, internet bağımlılığı ve siber zorbalık duyarlılığı arasında anlamlı bir ilişki vardır. Kadınlar erkeklere kıyasla daha az siber zorba, daha fazla internet bağımlısı ve daha fazla siber zorbalığa karşı duyarlıyken; cinsiyet ile siber mağduriyet ve siber seyirci olma durumu arasında anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. Katılımcıların yaşları, çalışma durumları ve günlük internet kullanım süreleri ile siber mağduriyet, siber zorbalık, siber seyirci olma durumu ve internet bağımlılığı arasında anlamlı bir ilişki varken yaş, çalışma durumu ve günlük internet kullanım süresi ile siber zorbalık duyarlılığı arasında anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. Katılımcıların aylık gelirleri ile siber zorbalık, siber seyirci olma durumu ve internet bağımlılığı arasında anlamlı bir ilişki varken aylık gelir ile siber mağduriyet ve siber zorbalık duyarlılığı arasında anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. Katılımcıların kiminle yaşadıkları ile siber mağduriyet, siber seyirci olma durumu ve internet bağımlılığı arasında anlamlı bir ilişki varken kiminle yaşadıkları ile siber zorbalık ve siber zorbalık duyarlılığı arasında anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. Sosyal medya hesapları kendi adına olan katılımcılar hem kendi adına hem anonim hesapları olan katılımcılara kıyasla daha az siber mağdur, siber zorba, siber seyirci ve internet bağımlısıdır. İnternette kendisini başkası gibi tanıtan katılımcılar tanıtmayan katılımcılara kıyasla daha fazla siber mağdur, siber zorba, siber seyirci ve internet bağımlısıyken; daha az siber zorbalığa karşı duyarlıdır. Daha önceden siber zorbalık kavramını duyan katılımcılar duymayan katılımcılara kıyasla daha fazla siber mağdur, siber zorba, siber seyirci, internet bağımlısı ve siber zorbalığa karşı duyarlıdır. Elde edilen bulgulara göre siber mağduriyet ile internet bağımlılığı arasında orta düzeyde pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılırken siber mağduriyet ve siber zorbalık duyarlılığı arasında anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır; siber zorbalık ile internet bağımlılığı arasında zayıf düzeyde pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılırken siber zorbalık ile siber zorbalık duyarlılığı arasında zayıf düzeyde negatif ve anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır; siber seyirci olma durumu ile internet bağımlılığı arasında zayıf düzeyde pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılırken siber seyirci olma durumu ile siber zorbalık duyarlılığı arasında anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır; internet bağımlılığı ile siber zorbalık duyarlılığı arasında ise zayıf düzeyde pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca siber mağduriyet ile siber zorbalık arasında; siber mağduriyet ile siber seyirci olma durumu arasında; siber zorbalık ile siber seyirci olma durumu arasında orta düzeyde pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Küresel bir sağlık problemine dönüşen siber zorbalık konusunda yapılacak olan çalışmalarda belirli bir örneklem grubu yerine bu çalışmada olduğu gibi geniş örneklem gruplarıyla çalışılması önerilmektedir. Siber zorbalık ve internet bağımlılığı konularında ailelerin, okulların, öğretmenlerin ve toplumun bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi bu sorunlarla baş etme açısından oldukça önem taşımaktadır.
Ruhsal hastalığı olan kişilere yönelik inanç ve önyargıların damgalama düzeylerine etkisi
Amaç: Bu araştırmada bireylerin ruhsal hastalıklara ve ruhsal hastalığı olan kişilere yönelik inanç ve önyargılarını belirlemek, bu değişkenler ile psikolojik damgalama düzeyleri arasındaki ilişkileri ve etkileyebilecek faktörleri ortaya koymak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Değişkenlerin nicel araştırma türü doğrultusunda ilişkisel tarama modeli kullanılarak betimlendiği bu araştırmada örneklem seçiminde basit seçkisiz yönteminden yararlanılmış ve 352'si kadın, 212'si erkek olmak üzere toplam 564 kişiye ulaşılmıştır. Örneklem, araştırmaya alınma kriterlerini kaşılayan 501 kişiden oluşmuştur. Araştırmada veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından literatür doğrultusunda hazırlanmış "Kişisel Bilgi Formu" ile "Ruhsal Hastalığa Yönelik İnançlar Ölçeği", "Ruhsal Hastalığı Olan Kişilere Yönelik Önyargı Ölçeği" ve "Damgalama Ölçeği" kullanılmıştır. Verilerin analizinde IBM SPSS 28 paket programı kullanılmış; gruplar arası farklılıkları belirlemeye yönelik t-testi analizleri ve Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA), değişkenler arası ilişkileri belirlemeye yönelik korelasyon analizi ve bağımsız değişkenlerin bağımlı değişken üzerindeki etkisini belirlemeye yönelik regresyon analizi yapılmıştır. Araştırma bulgularının istatistiksel analizinde anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların %62,7'si kadın, %43,7'si 26-34 yaş aralığında, %50,5'i evli, %78,2'si çekirdek aile yapısına, %73,3'ü orta düzey gelire ve %62,3'ü lisans düzeyinde eğitim seviyesine sahiptir ve %80,4'ü çalıştığını beyan etmiştir. Bireylerin %67,7'si yakın çevresinde, %80,6'sı birinci derece yakınlarında ruhsal hastalığı olan birey olmadığını ve %57,5'i ise daha önce ruhsal hastalıklara yönelik bilgi edindiğini belirtmiştir. Cinsiyet, yaş, eğitim durumu açısından ruhsal hatalıklara yönelik inanç ve ruhsal hastalığı olan bireylere yönelik önyargıların istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık göstermediği ancak bu değişkenlere bağlı olarak psikolojik damgalama eğiliminin değişim gösterdiği saptanmıştır (p<0,05). Ayrıca inançlar ile önyargılar arasında, inançlar ve damgalama eğilimi arasında ve önyargılar ve damgalama arasında istatistiksel açıdan pozitif yönlü anlamlı ilişkiler saptanmıştır (p<0.001). İnançların, damgalamanın ortaya çıkmasında istatistiksel açıdan anlamlı bir katkısı olduğu tespit edilmiştir (p=0,000). Sonuç: Sosyodemografik özelliklerin inanç ve önyargıları belirlemede çok etkili olmadığı ancak damgalama düzeyini belirlemede etkin olduğu bulunmuş; erkeklerin, yaşlılar ve eğitim düzeyi düşük bireylerin yüksek düzey damgalama eğilimine sahip olduğu, olumsuz inançlar arttıkça önyargıların arttığı, olumsuz inanç ve önyargılar arttıkça damgalamanın arttığı, ancak inançların, daha yüksek düzeyde damgalamayı yordadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu bakımdan toplumdaki yaygın olumsuz inançları değiştirmeye yönelik müdahalelere ve konuyla ilgili gelecekte yapılacak olan çalışmalara yönelik öneriler sunulmuştur.
Kumar ve madde bağımlılarında çocukluk çağı travmaları ile dissosiyatif yaşantılar ve karanlık üçlü kişilik özellikleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bağımlılık çok boyutlu bir halk sağlığı sorunu olup; etiyolojisinde genetik, psikososyal ve çevresel etkenlerin rol aldığı kronik, nörobiyolojik ve yaşam boyunca devam edebilen bir psikiyatrik hastalıktır. Bağımlılık ve psikotravmatoloji ekseninde yapılan araştırmalara göre kumar ve madde kullanım bozukluğu vakalarının büyük bir bölümü travmatizedir. İlgili literatür incelendiğinde kumar ve madde kullanım bozukluğu vakalarının %80'inde travmatik yaşantıların bulunduğu ve yine bu vakalarda yüksek oranda istismar ve ihmal öyküsünün olduğu görülmektedir. Bağımlılık, travmatik yaşantılar ve dissosiyasyon arasında ilişki olduğunu gösteren çok sayıda araştırma vardır. Doktora tez çalışmamızda kumar oynama bozukluğu ve madde kullanım bozukluğu vakalarında çocukluk çağı travmaları ile dissosiyatif yaşantılar ve karanlık üçlü kişilik özellikleri arasındaki ilişki modern psikotravmatoloji ilkeleri ve dissoanaliz kuramı perspektifinden incelenmiştir. Bu eksende çalışmamızın temel amacı; kumar ve madde bağımlılarında çocukluk çağı travmaları, dissosiyatif yaşantılar ve karanlık üçlü kişilik özellikleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir. 15 Kasım 2021 - 15 Aralık 2023 tarihleri arasında, Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Bölümü ve Akdeniz Üniversitesi Bağımlılık Tedavi Merkezi'ne tanı veya tedavi için başvuran gönüllü bireylerden, amaçlı örnekleme yoluyla ulaşılan 40 madde kullanım bozukluğu ve 40 kumar oynama bozukluğu tanısı olan toplam 80 yetişkin vaka ile bu tez çalışması gerçekleştirilmiştir. Doktora tez çalışmamızda; Demografik Bilgi ve Psikotravmatoloji Temelli Görüşme Formu, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği, Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği, Bağımlılık Profil İndeksi Temel Formu, South Oaks Kumar Tarama Testi ve Karanlık Üçlü Ölçeği kullanılmıştır. Katılımcıların yaşı ile Bağımlılık Profil İndeksi Temel Formu toplam puanı arasında negatif yönde [r=-.516; p=.000]; South Oaks Kumar Tarama Testi toplam puanı arasında ise pozitif yönde istatistiksel açıdan anlamlı ilişki bulunmaktadır [r=.417; p=.000]. Kumar oynama bozukluğu örnekleminin Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puan ortalaması (32.35), madde kullanım bozukluğu örnekleminin Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puan ortalamasından (25.38) istatiksel açıdan daha yüksektir. Madde kullanım bozukluğu örnekleminin Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puan ortalaması ile Bağımlılık Profil İndeksi Temel Formu toplam puanı arasında istatistiksel açıdan pozitif yönde anlamlı ilişki bulunmaktadır [r=.340; p=.032]. Kumar oynama bozukluğu ile madde kullanım bozukluğu örnekleminde Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği toplam puanı ile Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puan ortalaması arasında istatistiksel açıdan pozitif yönde anlamlı bir ilişki vardır [r=.293; p=.008]. Kumar oynama bozukluğu ile madde kullanım bozukluğu örnekleminde Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puan ortalaması ile Karanlık Üçlü Ölçeği toplam puanı arasında istatistiksel açıdan pozitif yönde anlamlı bir ilişki vardır [r=.313; p=.005]. Kumar oynama bozukluğu örnekleminin Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği toplam puan ortalaması (43.97), madde kullanım bozukluğu örnekleminin Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği toplam puan ortalamasından (38.47) istatiksel açıdan daha yüksektir. Kumar oynama bozukluğu ile madde kullanım bozukluğu örnekleminin Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği toplam puanı ile South Oaks Kumar Tarama Testi toplam puanı arasında istatistiksel açıdan pozitif yönde anlamlı bir ilişki vardır [r=.277; p=.013]. Kumar oynama bozukluğu örnekleminin Karanlık Üçlü Ölçeği toplam puan ortalaması (54.22), madde kullanım bozukluğu örnekleminin Karanlık Üçlü Ölçeği toplam puan ortalamasından (36.67) istatiksel açıdan daha yüksektir. Kumar oynama bozukluğu örnekleminin South Oaks Kumar Tarama Testi toplam puanı ile Karanlık Üçlü Ölçeği toplam puanı arasında istatistiksel açıdan pozitif yönde anlamlı bir ilişki vardır [r=.383; p=.013]. Kumar oynama bozukluğu örnekleminde Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği alt boyutlarından duygusal istismarın, dissosiyatif yaşantılar üzerindeki yordayıcı etkisine ilişkin regresyon analizi bulgularına göre duygusal istismarın, dissosiyatif yaşantılar üzerinde anlamlı etkisi bulunmaktadır; duygusal istismar, Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puan ortalamasındaki varyansın %11'ini açıklamaktadır [R2=.116; t=2.233; p=.032]. Kumar oynama bozukluğu örnekleminde Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği alt boyutlarından duygusal istismarın, karanlık üçlü kişilik özellikleri üzerindeki yordayıcı etkisine ilişkin regresyon analizi bulgularına göre duygusal istismarın, karanlık üçlü kişilik özellikleri üzerinde anlamlı etkisi bulunmaktadır; duygusal istismar, Karanlık Üçlü Ölçeği toplam puanındaki varyansın %12'sini açıklamaktadır [R2=.123; t=2.305; p=.027]. Madde kullanım bozukluğu tanısı olan bireylerin Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği puanlarının, BAPİ ile ölçülen bağımlılık düzeyi üzerindeki yordayıcı etkisine ilişkin regresyon analizi bulgularına göre Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği'nin, bağımlılık düzeyi üzerinde anlamlı etkisi bulunmaktadır; Bağımlılık Profil İndeksi Temel Formu toplam puanındaki varyansın %11'ini açıklamaktadır [R2=.116; t=2.229; p=.032]. Doktora tezimiz, kumar oynama bozukluğu ve madde kullanım bozukluğu vakalarında çocukluk çağı travmaları, dissosiyatif yaşantılar ve karanlık üçlü kişilik özelliklerinin ilk kez modern psikotravmatoloji ilkeleri ve dissoanalitik ekol perspektifinden değerlendirilmesi açısından özgün bir bilimsel araştırmadır. Bu araştırma, kumar oynama bozukluğu ve madde kullanım bozukluğu vakalarında çocukluk çağı travmalarının, dissosiyatif yaşantıların ve karanlık üçlü kişilik özelliklerinin yüksek oranlarda görüldüğünün ortaya çıkartılması açısından da oldukça önemlidir. Kumar ve madde bağımlılarında, çocukluk çağı travmaları ve dissosiyatif yaşantılar, bu vakaların psikoterapilerinde ele alınması gereken temel odak noktalarıdır. Doktora tez çalışmamızdaki modern psikotravmatoloji ilkeleri ve dissoanalitik kuram perspektifinden kumar ve madde bağımlılığı örneklemi arasındaki ilişki ve farklılıkların değerlendirilmesi, bu kapsamda gerçekleştirilecek gelecekteki çalışmalara temel bilimsel katkılar sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Kumar oynama bozukluğu; madde kullanım bozukluğu; modern psikotravmatoloji; dissoanaliz; çocukluk çağı travmaları; dissosiyatif yaşantılar; karanlık üçlü kişilik özellikleri; davranışsal bağımlılıklar; suç
Sosyal çalışmacı ve adli tıp uzmanları gözlemlerine göre çocuk cinsel istismarında ikincil mağduriyetin sebeplerini inceleme
Çocuk cinsel istismarı geçmişte olduğu gibi günümüzde de insan hayatını etkileyen en önemli hususlardan biri olmaya devam etmektedir. İstismara uğrayan çocukların mağduriyetlerini azaltmak amacıyla kurulan kurumların da mağdur çocuklarda ikincil mağduriyete neden olduğu gözlemlenmektedir. Cinsel istismara uğramış çocukların adli süreç içerisinde deneyimledikleri ikincil mağduriyetin sebeplerini belirlemek ve analiz etmek amacıyla bu çalışma planlanmıştır. Araştırmanın özneleri, çocuk izlem merkezleri, adli görüşme odaları, adliye ve Adli Tıp Kurumu'nda cinsel istismara uğramış çocuklarla direkt görüşme sağlayan 110 adet sosyal çalışmacı ve 100 adet adli tıp hekiminden oluşmaktadır. Tez çalışmasına sosyal çalışmacılardan 65 kadın (%59,1) 45 erkek (%40,9) olmak üzere yaşları en az 24 ve en çok 65 olan toplamda 110 kişi katılmıştır. Adli tıp hekimlerinde ise yaşları en düşük 27 en yüksek 59 olan 50'si kadın 50'si erkek olmak üzere 100 kişi katılmıştır. Veri toplama aracı olarak bilgilendirilmiş onam formunun ardından her iki grup için de ayrı ayrı hazırlanmış kişisel bilgi formu kullanılmıştır. Ayrıca araştırmacı tarafından literatür doğrultusunda ikincil mağduriyet oluşturabilecek risk faktörleri belirlenerek sosyal çalışmacılar ve adli tıp uzmanlarının deneyimlerinden yararlanarak bir kısmının 5'li likert tipi, bir kısmının evet/hayır, çoktan seçmeli ve açık uçlu soruların oluşturduğu anket formu kullanılmıştır. Örnekleme gönüllülük esasına dayalı oluşturulmuş, online ve çevrimiçi şekilde gelişigüzel örnekleme yöntemi veriler toplanmıştır. Katılımcıların bilgileri doğrultusunda frekans analizi, bağımsız örneklem t testi ve chi-square testleri ile analizler tamamlanmış olup, açık uçlu sorular da nitel kapsamda değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda kadın ve erkek katılımcılar arasında genel olarak anlamlı farklılıklar sıklıkla bulunamamış olsa da belirlenen ikincil mağduriyet nedenlerinin birçoğunun günümüzde devam ettiği görülmüştür.
Türkiye'den Almanya'ya göçenlerin etnokültürel empati, sosyal temas ve sembolik tehdit düzeylerinin suç korkusuna etkisi
Literatürde pek çok farklı örneklem üzerinde çalışılan suç korkusu kavramı, bu araştırmada göç bağlamında ele alınmış ve Türkiye'den Almanya'ya göçen göçmen grup üzerinde incelenmesi planlanmıştır. 1960'lı yıllardan itibaren Türkiye'den Almanya'ya yoğun bir göç yaşanmış, bu göç dalgasının türü değişse de göç günümüze dek süregelmiş ve çalışmada bu göçmen grubundaki suç korkusu ve suç korkusuna etki eden etmenleri araştırmak amaçlanmıştır. 108 göçmen ile yapılan bu araştırmada katılımcılara bilgi formu, suç korkusu ölçeği, gruplar arası temas ölçeği, sembolik tehdit ölçeği ve etnokültürel empati ölçeği uygulanmıştır. Örneklemde suç korkusu genel olarak düşük görülmüş, fakat literatürdekine benzer şekilde bu grupta da kadınların erkeklerden daha fazla suç korkusu yaşadığı tespit edilmiştir. Gruplar arası dinamiklere bakıldığında, etnokültürel empati ve sosyal temas arttıkça diğer gruplara karşı sembolik tehdit algısının azaldığı görülmüştür. Bu sonuçların, özellikle azınlık gruplarla yapılan çalışmalar kapsamında suç korkusu literatürüne katkıda bulunması amaçlanmaktadır.
Paylaşan ebeveynliğin psikotravmatolojik bileşenleri ve dissoanalitik dinamikleri
Günümüzde, ebeveynlerin çocukları hakkında fotoğraf, video ve kişisel bilgiler paylaşarak hem ailesine hem de yakın çevresine çocuklarının gelişim süreçlerini dijital ortamda aktarması yaygın bir ritüel haline gelmiştir. Sosyal medya platformları, modern ebeveynlik pratiklerini büyük ölçüde değiştirmiş olup bu değişimin bir parçası olarak ortaya çıkan "paylaşan ebeveynlik" fenomeni, çocukların psikolojik gelişimi üzerinde uzun dönemli negatif ruhsal etkiler yaratabilmektedir. Yüksek lisans tez çalışmamızın amacı, çocuklarını sosyal medyada paylaşan ve paylaşmayan annelerin çocukluk çağı travmaları ve kümülatif travmaları ile dissosiyatif yaşantılar ve psikiyatrik belirtiler arasındaki ilişkiyi modern psikotravmatoloji ilkeleri ve dissoanaliz kuramı perspektifinden incelemektir. Dissoanaliz kuramı ve modern psikotravmatoloji ilkelerine göre, sharenting ile ilişkili olarak disfonksiyonel aile dinamiklerinin yaygınlaşması, insan kökenli bireysel travmaların insan kökenli toplumsal travmalara, insan kökenli toplumsal travmaların ise insan kökenli bireysel travmalara dönüşmesine yol açmaktadır. Araştırmamız, dissoanalitik ekol perspektifinden paylaşan ebeveynlik davranışlarının altında yatan psikotravmatolojik dinamikleri ortaya koymayı hedeflemektedir. Çalışmamızın evreni, İstanbul'da yaşayan ve 0-18 yaş aralığında en az bir çocuğu olan annelerden oluşmaktadır. Araştırmanın örneklemi ise 2024 Ocak-2024 Mart tarihleri arasında İstanbul'da yaşayan ve çocuklarını sosyal medyada paylaşan 110 ve sosyal medyada paylaşmayan 110 anne olmak üzere toplam 220 anneden oluşmaktadır. Çalışmamızda örnekleme yöntemi olarak kolayda örnekleme yöntemi tercih edilmiştir. Yüksek lisans tezimizde veri toplama yöntemi olarak, araştırmacı ve danışmanlar tarafından geliştirilen Demografik ve Psikotravmatoloji Temelli Görüşme Formu, Paylaşan Ebeveynlik Ölçeği, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği, Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği, Kümülatif Travma Ölçeği ve Kısa Semptom Envanteri kullanılmıştır. Bu psikometrik ölçme araçları ile, katılımcıların demografik özellikleri, sosyal medya kullanım çeşitleri, çocukluk çağı travmaları, dissosiyatif yaşantıları, kümülatif travmaları ve psikiyatrik belirti düzeyleri değerlendirilmektedir. Paylaşım yapan annelerde Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği toplam puan ortalaması 44,30; Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puan ortalaması 25,38; Paylaşan Ebeveynlik Ölçeği toplam puan ortalaması 29,42; Kümülatif Travma Ölçeği toplam puan ortalaması 13,18 ve Kısa Semptom Envanteri toplam puan ortalaması ise 59,97 olarak bulunmuştur. Bu çalışmada gerçekleştirilen istatiksel analizler neticesinde, çocuğunu sosyal medyada paylaşan annelerin dissosiyatif yaşantılarının, çocukluk çağı travmalarının, kümülatif travmalarının ve psikiyatrik belirti düzeylerinin çocuklarını sosyal medyada paylaşmayanlara göre daha yüksek olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak, araştırmamız sosyal medya kullanımının ebeveynlerin ruhsal sağlığı üzerindeki etkilerini anlamada önemli ve öncü bilimsel katkılar sunmaktadır. Ebeveynlerin, sosyal medya kullanımı konusunda bilinçlenmeleri ve çocuklarının haklarını ve mahremiyetlerini koruma konusunda dikkatli olmaları öncül bir öneme sahiptir.
Duygu düzenleme becerileri ve duygu ifade etme eğilimi ile saldırganlık arasındaki ilişkinin ebeveyn birliktelik durumları açısından incelenmesi
Bu çalışmada genç yetişkinlerin duygu düzenleme becerileri, duygu ifade etme eğilimi ve saldırganlık düzeyleri arasındaki ilişkinin ebeveyn birliktelik durumları bakımından incelenmesi amaçlanmaktadır. Çalışmanın örneklemini İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa ve İstanbul Aydın Üniversitesi öğrencilerinden 72'si ebeveynleri boşanmış, 176'sı ebeveynleri birlikte olmak üzere 18-24 yaş arası 248 genç yetişkin oluşturmaktadır. Araştırmanın verileri "Duygu Düzenleme Becerileri Ölçeği", "Duyguları İfade Etme Ölçeği", "Saldırganlık Ölçeği" ve sosyodemografik bilgilerin bulunduğu kişisel bilgi formu kullanılarak elde edilmiştir. Verilerin analizinde ki-kare, Pearson korelasyon analizleri, bağımsız örneklem T testi, Mann-Whitney U ve Kruskal Wallis-H testi ile çoklu doğrusal regresyon analizleri kullanılmıştır. Araştırma sonucunda ebeveynleri boşanmış olan genç yetişkinlerin duygu düzenleme becerileri ve saldırganlık düzeyleri arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Ebeveynleri boşanmış olan genç yetişkinlerin duygu düzenleme becerilerinin ebeveynleri birlikte olan genç yetişkinlere göre anlamlı şekilde düşük, saldırganlıklarının ise anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır. Ebeveynleri boşanmış olan genç yetişkinlerin saldırganlıkları incelendiğinde negatif duygu ifadesinin yüksek olmasının, yakınlık duygu ifadesinin düşük olmasının ve boşanmaya karşı güncel tutumun olumsuz olmasının saldırganlığı %54,2 düzeyinde yordadığı tespit edilmiştir. Bu araştırma, ebeveyn boşanmasının genç yetişkinlerde saldırganlık ve duygu düzenleme becerilerini etkileyebileceğini ve ebeveynleri boşanmış genç yetişkinlerin saldırganlık düzeylerinin cinsiyet ve boşanmaya karşı güncel tutumlarına göre farklılaşabileceğini göstermektedir.
Türkiye'deki Suriyeli kadın mültecilerin partner şiddeti bakımından değerlendirilmesi
Bu çalışma, Türkiye'deki Suriyeli kadın mültecilere yönelik yakın partner şiddetini (IPV) kapsamlı bir şekilde araştırmayı amaçlamaktadır. Araştırmada yakın partner şiddetinin yaygınlığı, sosyo-kültürel, ekonomik ve bağlamsal faktörleri, mültecilerin refahı ve destek hizmetlerine erişimdeki engeller incelenmiştir. Ayrıca, yakın partner şiddetinin kadınların fiziksel, psikolojik ve sosyal refahı üzerindeki etkileri değerlendirilmiş ve yardım arama konusundaki zorluklar tartışılmıştır. Araştırmaya, yaşları 20 ile 61 arasında değişen 420 katılımcı katıldı. Bu katılımcıların 75'i ciddi şekilde yakın partner şiddetine maruz kaldıklarını belirtti ve bu kişilerden 19'u derinlemesine görüşme yapmak için onay verdi. Bu katılımcılarla daha kapsamlı görüşmeler gerçekleştirildi. Araştırmada iki adet veri toplama aracı kullanıldı. Araştırma verileri hem anketler yoluyla hem de derinlemesine görüşme tekniği kullanılarak toplandı. Bu kapsamda iki araç kullanıldı. Öncelikle, 420 yetişkin Suriyeli kadından veri toplamak için Çatışma Taktikleri Ölçeği 2'den (CTS2) geliştirilmiş 78 soruluk bir anket kullanıldı. Ardından, yakın partner şiddeti mağdurlarının yaşadıkları deneyimleri daha derinlemesine anlamak için Kadın Sağlığı ve Yaşam Deneyimleri Anketi (WHO-WHLE) yakın partner şiddeti Mağdurlarının Mülakat Formu (DR Halimah Deshong ve UN WOMEN, 2020) kullanılarak 19 derinlemesine görüşmeler yapıldı. Araştırma, erken evlilik, finansal bağımlılık, geleneksel cinsiyet rolleri ve savaş ile yerinden edilmenin psikolojik etkisi gibi yakın partner şiddetine katkıda bulunan temel faktörleri belirledi. Bulgular, sosyo-kültürel dinamikler ve kişisel deneyimler arasındaki karmaşık etkileşimi vurgulamakta ve birçok kadının, sınırlı sosyal destek ve ekonomik fırsatlar nedeniyle daha da kötüleşen çeşitli yakın partner şiddeti türlerine maruz kaldığını ortaya koymaktadır. Araştırmada kullanılan Conflict Tactics Scales (CTS2) anketi, 0.940 Cronbach's Alpha değeriyle yüksek iç tutarlılık göstermiş ve bu bağlamda güvenilirliğini doğrulamıştır. Anket sonuçları, anlaşmazlıklar sırasında orta düzeyde müzakere, ancak daha düşük düzeyde psikolojik saldırganlık, fiziksel saldırı, cinsel zorlama ve yaralanma seviyeleri göstermiştir. Bu bulgular, bu savunmasız nüfusun karşılaştığı benzersiz zorlukları ele almak için özel müdahaleler ve destek hizmetlerine olan acil ihtiyacı vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: IPV, Şiddet, Partner, Mülteci, Cinsel, Fiziksel, Psikolojik, Uzlaşma, İlişki
Yeni anneciliğin inşasında sosyal medyanın rolü
Bu çalışma, yeni annecilik kavramı ve sosyal medyanın annelik deneyimi üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçlamaktadır. Araştırmanın odak noktası, sosyal medyanın annelerin ebeveynlik pratiğini nasıl şekillendirdiği ve bu yeni annecilik anlayışının annelerin yaşamına, psikolojik sağlıklarına ve sosyal ilişkilerine olan etkileridir. Nitel araştırma yöntemlerinden biri olan odak grup görüşmesi kullanılarak, 21 yeni anneyle yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Bulgular, sosyal medyanın annelerin ebeveynlik beklentilerini ve pratiklerini önemli ölçüde etkilediğini göstermektedir. Sonuçlar, yeni anneciliğin karmaşıklığını ve sosyal medyanın bu yeni anlayışa olan katkılarını vurgulamaktadır. Bu çalışma, annelik deneyimine ilişkin anlayışımızı zenginleştirmek ve gelecekteki araştırmalara ışık tutmak için önemli katkılar sunmaktadır.
Medya çalışanlarının adli bilimler konularına yönelik bilgi ve farkındalıklarının ölçülmesi
Suç, taşıdığı haber değeri itibarıyla medya için önemli bir haber kaynağıdır ve medya, aktardığı haberler aracılığıyla toplumun suç ve suçluya ilişkin fikirlerini şekillendirmektedir. Haberi üreten gazeteci, bilgi toplamak, topladığı bilgiyi doğrulamak ve hitap ettiği toplum için anlaşılır hale getirmekle yükümlüdür; ancak suça ilişkin haberlerde pek çok kavramsal hatanın yer aldığı görülmektedir. Haberin üretiminde ve aktarımında görev alan medya çalışanlarının, suça ve suçluya ulaşmada, suçu analiz etmede yararlanılan pek çok disiplini çatısı altında toplayan "adli bilimler" konularında asgari düzeyde dahi olsa bilgi sahibi olması haberin doğru bir şekilde üretilip aktarılabilmesi için elzemdir. Tez çalışmamız kapsamında ülkemizde bölgesel ve ulusal yayın yapan farklı medya kuruluşlarında farklı birimlerde görev alan farklı yaş gruplarından 167 medya çalışanına anket uygulanmıştır. Çalışmamızın amacı medya çalışanlarının adli bilimleri ilgilendiren konulara yönelik bilgi ve farkındalıklarını ölçmektir. Anket kapsamında katılımcılara adli bilimlerin çeşitli alanları ile ilgili 30 adet soru yöneltilmiştir. Katılımcıların sorulara verdiği yanıtlar tablo ve grafikler eşliğinde açıklanmış, ardından medya çalışanlarının sosyo-demografik ve mesleki özelliklerine göre verilen yanıtların dağılımı değerlendirilmiştir. Çalışmamız sonucunda medya çalışanlarının adli bilimler konularına yönelik bilgi düzeylerinin düşük olduğu görülmüştür. Medya alanında 10 yıl ve üzeri süre boyunca çalışan katılımcıların diğer gruplara göre adli bilimler konularına yönelik bilgi düzeylerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Haber merkezlerinin adliye/istihbarat birimlerinde görev alan medya çalışanlarının diğer birimlerde çalışan meslektaşlarına göre adli bilimler konularına yönelik bilgi düzeylerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Bu durumun medya çalışanlarının adli bilimler ile ilgili eğitim eksikliğinden kaynaklanabileceği düşünülmüştür. Medya çalışanlarının adli bilimler konusunda eğitim almalarının ve meslek içi eğitimlerle bilgi ve farkındalıklarını artırmalarının adli bilimler ile ilgili veriler içeren haberlerin daha doğru ve tutarlı şekilde sunulmasını sağlayacağını ve bunun toplumun doğru habere ulaşabilmesi için önemli olduğunu düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Medya, Basın, Haber, Gazetecilik, Adli Bilimler
Çocuk ceza yargılamasının çocuk hakları bağlamında değerlendirilmesi
Çocukların gelişimlerini henüz tamamlamamış olmaları nedeniyle, farklılaştırılmış, ayrı bir adalet sistemine tabii olmaları gereklidir İlgili literatür incelendiğinde, çocuk ceza yargılamasının nasıl deneyimlendiğine dair sınırlı çalışmaların bulunduğu, araştırmaların daha çok suça sürüklenme nedenlerine ve suç algılarına odaklandığı görülmektedir. Bu araştırmanın amacı ise çocuk ceza yargılamasına ilişkin mevzuat ve uygulamaların çocuk haklarına uygun olup olmadığını araştırmak; yargılanma sürecinin özneleri tarafından nasıl algılandığını ve hayatlarına nasıl etki ettiğini açıklamak; çocukken yargılanan yetişkinlerin, uzmanların ve avukatların deneyimleri ile önerilerini tespit etmektir. Araştırmada, suça sürüklenen çocuk sıfatıyla hakkında soruşturma ve kovuşturma yürütülen 18 yaşını tamamlamış kişilerle ve çocuk ceza yargılamasında görev alan avukat ve uzmanlarla nitel görüşmeler yapılmıştır. Bulgular içerik analizi yöntemi ile analiz edilmiş ve suça sürüklenen çocuklar hakkında yürütülen soruşturma, kovuşturma süreçlerinde çocukların yüksek yararına, yaşama ve gelişme haklarına ve katılım haklarına aykırılık taşıyan uygulamalar tespit edilmiştir. Bu uygulamalar sonucunda katılımcıların adli sisteme girmelerinin farklı suç ortamlarına maruz kalmalarına neden olduğu; aile ve akran ilişkilerini, eğitimlerini, iş hayatlarını, devlet ve yasalarla olan bağlarını olumsuz etkilediği görülmüştür. Ayrıca katılımcıların adli sisteme dahil olmaları nedeniyle damgalanmış hissettikleri, ümitsizliğe kapıldıkları, suçluluk duydukları, utandıkları, şaşkınlık ve üzüntü yaşadıkları, çocukluklarını kaçırdıklarına dair bir inanç geliştirdikleri, geleceğe dair kaygılı bir belirsizlik taşıdıkları anlaşılmıştır. Çalışmanın sonunda, çocuk ceza yargılamasının çocuk dostu olan bir çocuk adalet sistemine hizmet edebilmesi için öneriler sunulmuştur.
Çocukluk çağı ihmali ile Kompleks Travma Sonrası Stres Bozukluğu arasındaki ilişkide yakın partner şiddeti, duygu düzenleme güçlüğü ve suç davranışlarının rolünün incelenmesi
Çocuk ihmali kronik olarak süregiden bir kötü muamele türü olarak bilinmektedir. Tekrar eden travma sonrası gelişen bir ruh sağlığı sorunu olarak tanımlanan Kompleks Travma Sonrası Stres Bozukluğu (KTSSB) çocuk ihmali ile ilişkilendirilmektedir. Bu çalışma, çocukluk çağı ihmali ile KTSSB arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğü, yakın partner şiddeti ve suç davranışlarının aracı rollerini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma örneklemi, evli veya romantik bir ilişkisi olan 680 kişiden oluşmaktadır. Bu araştırmada elde edilen sonuçlar araştırmanın temel hipotezini desteklemekle birlikte, yalnızca fiziksel ihmal ve KTSSB arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğü, ilişkide şiddete maruz kalma ve suç davranışlarının aracılık etkisinin incelendiği model istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Fiziksel ihmal ile KTSSB arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğü, ilişkide şiddet uygulama eğilimi ve suç davranışlarının aracı rolünün incelendiği model istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. İlaveten, duygusal ihmal ile KTSSB arasındaki ilişkiye duygu düzenleme güçlüğü, yakın partner şiddeti (ilişkide şiddet uygulama/ilişkide şiddete maruz kalma) ve suç davranışlarının aracılık ettiği gözlenmiştir. Bu çalışmada test edilen modelin ortaya koyduğu aracılık rolleri daha önceki çalışmalar tarafından benzer bir modelle test edilmemiş olması bakımından önem arz etmekte, gelecekteki çalışmalar tarafından bağımlı değişken ile bağımsız değişken arasındaki ilişkiye aracılık edebilecek farklı değişkenler için fikir verici olması beklenmektedir. Anahtar kelimeler: Çocukluk çağı ihmali, kompleks travma, yakın partner şiddeti, suç davranışları, duygu düzenleme güçlüğü.
Ergenlerin ebeveynlerinde görünürde normal aile dinamiklerini önleme stratejilerine dair bir odak grup çalışması
Aile dinamikleri, ebeveyn-ergen ilişkileri ve ergenlerin gelişimi üzerine odaklanan araştırmalar, çağdaş psikolojinin önemli bir alanını oluşturmaktadır. Özellikle ergenlik dönemindeki bireylerin aile içi etkileşimleri, ruh sağlığı ve sosyal uyumu üzerinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu bağlamda, ergenlerin ebeveynleriyle ilişkilerinde görünürde normal olmayan dinamiklerin önlenmesine yönelik stratejilerin araştırılması önem arz etmektedir. Ergenlerin ebeveynleri, psikologlar, psikolojik danışmanlık ve rehberlik uzmanları ile görünürde normal aile dinamikleri ekseninde önleme stratejilerinin ortaya konulması bu çalışmanın amacını oluşturmaktadır. İstanbul'da yaşayan katılımcılar ile yürütülen bu çalışmanın örneklemini; 12 ebeveyn, 5 psikolog, 4 psikolojik danışmanlık ve rehberlik uzmanı oluşturmaktadır. Çalışmada, odak grup çalışması kapsamında hazırlanan, 13 sorudan oluşan Görünürde Normal Aile Modellerine ilişkin yarı yapılandırılmış Odak Grup Görüşme Soruları, veri toplama aracı olarak kullanılmıştır. Araştırma sonuçları, ergenlerin ebeveynlerinde görünürde normal aile dinamiklerinin yaşantılandığına işaret etmektedir. Bununla birlikte suç davranışı açısından görünürde normal aile dinamiklerinin önem arz ettiği ileri sürülmüştür. Ergenlerin ebeveynlerine yönelik, doğru çocuk yetiştirme stillerine dayalı işlevsel ve uygulanabilir stratejiler geliştirilmesi, aile içi uyumun sağlanması ve çocukların genel iyilik halinin artırılması açısından kritik bir öneme sahiptir.
Boşanmada evcil hayvanların velayeti
Geçmiş zamanlardan günümüze kadar, tabiatta yaşayan bütün canlı varlıkların devamlı olarak bir ilişki içerisinde bulundukları bilinmektedir. Tarih boyunca hayvanlar, insanlar için farklı anlamlar kazanmıştır. Hayvanlar, insanlar için kimi zaman dost veya arkadaş gibi rollerdeyken zaman zaman da inanç sistemi içerisinde yer aldıkları belirlenmiştir. Modern çağ olarak bilinen günümüzde insanlar tarafından evcil hayvan sahiplenme oranı gün geçtikçe artmaktadır. Evcil hayvanın sahiplenilmesi; insanların hayatında sosyal, psikoljik ve duygusal açıdan farklı rollere sahiptir. Günümüzde insanları tedavi etmek amacıyla hayvanların kullanımı, hastalarda depresyonun azaltılması, motivasyonun arttırılması ve iletişimi sağlamak gibi birçok faktör evcil hayvanları, insanların yaşamlarının önemli parçası haline getirmiştir. Aynı zamanda hem günümüz bireyler arası ilişki anlayışının değişmesi hem de teknolojinin gelişmesi ve bunun sonucu olarak insanların daha içedönük bir yaşamı tercih etmeleri, insanların evcil hayvanları daha çok sahiplenmesine veya var olan evcil hayvanlarına daha çok bağlanmalarına neden olmuştur. Evcil hayvanın çiftler tarafından evlat edinilmesi ve daha sonrasında boşanma durumu ile karşılaşıldığı zaman evcil hayvanın velayetinin kimde kalacağı dünya genelinde oldukça sık tartışılan bir sorundur. Boşanan çifler arasında yaşanan sorunlar ve huzurlu ortamın bozulması çocukları etkilediği gibi, evcil hayvanları da etkilemektedir. Boşanma sürecinde evcil hayvanların bakımının kimin üstleneceği anlaşmazlıklara neden olduğundan boşanma davası uzayabilmektedir. Bu çalışmada, evcil hayvan sahipliğinin istatiksel görülme sıklığına değinmekle birlikte, insanların evcil hayvanlara olan ihtiyacını, evcil hayvanlardaki sahiplik ve mülkiyyet hakları ele alınacaktır. Hayvan türleri içinde belirli hayvanların sahipleri arasındaki telafisi mümkün olmayan ayrılık acısı üzerine evcil hayvanlarla ilgili zımni temas ve ikamet haklarına karar verirken mahkemler tarafından kullanılan kriterler ana hatlarıyla belirtilmekte ve vurgulanmaktadır. Böylece hem mevcut yasadaki eksiklikler hem de bu eksikliklerin giderilmesinin olası yolları irdelenmekte ve öneriler hedeflenmektedir. Anahtar kelimeler: boşanma, evcil hayvan velayeti, boşanmada evcil hayvan, evcil hayvanların korunması
Dövmeye dair kabul ve önyargı üzerine bir nitel çalışma
Araştırmada dövmeye dair kabulün anlaşılması ve dövmeye dair potansiyel önyargıların ortaya konulabilmesi amaçlanmış, dövme sahibi bireylerin dövmeleri ile ilgili deneyimlerinin, toplumsal kabul ve dışlanma durumlarının, iş ve eğitim fırsatlarına etkilerinin ve dövmelerin suç ile ilişkilendirilmesi konusundaki algılarının belirlenmesi planlanmıştır. Bu doğrultuda çalışma, nitel araştırma yöntemlerinden tematik analiz kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmada, dövme sahibi 17 katılımcı ile görüşmeler yapılmış, toplanan veriler, tematik olarak incelenmiş ve temalar belirlenerek yanıtlar sınıflandırılmıştır. Elde edilen bulgular doğrultusunda katılımcıların çoğunluğu, dövmeleri konusunda arkadaşlarından ve ailelerinden olumlu tepkiler aldıklarını belirtmişlerdir. Ancak, ailelerin başlangıçta endişeli olmaları yaygın bir durumdur. Zamanla bu endişelerin azaldığı ve dövme yaptıran bireylere alışıldığı gözlemlenmiştir. Dövmelerin toplumsal kabulü, gençler arasında daha yaygınken, yaşlı nesil genellikle olumsuz bakmaktadır. Dövmelerin iş hayatında dezavantaj yaratabileceği ve önyargılara neden olabileceği, özellikle geleneksel sektörlerde belirginleşmiştir. Ancak sanat dünyası gibi daha açık görüşlü ve estetik değerlere önem veren sektörlerde dövmeler genellikle olumlu karşılanmaktadır. Katılımcıların çoğunluğu, dövmeleri nedeniyle doğrudan suçla ilişkilendirilmediklerini belirtmişlerdir. Buna karşın bazı katılımcılar önyargılar konusundaki deneyimlerini paylaşmışlardır.
Flört uygulamaları kullanan kadınların siber taciz deneyimleri
İnternet kullanımı, teknolojik gelişmelerin artmasıyla günümüzde kullanımı yaygınlaşmakta ve insan hayatında önemli bir yer edinmektedir. Dijital dünya; eğitim, sanat, politika ve eğlence gibi pek çok alanda kişinin hayatının içerisinde bulunmakta ve kolaylıklar sağlamaktadır. Hayatın içerisinde yenilikler getiren dijitalleşmenin, insan ilişkilerinde de yenilikler getirdiği görülmektedir. İlişkisel anlamda bireyler, duygu ve davranışlarını bir başkası ile paylaşma gereksinimi duymaktadır. Duyulan bu ihtiyaçla birlikte bireyler zaman içerisinde romantik ilişkilerini dijital ortamda yaşamaya başlamaktadır. Sosyal medya ve flört uygulamaların yaygınlaşmasıyla sosyal hayatına zaman ayıramayan ya da hayat telaşı içerisinde flörtleşmeye vakit bulamayanlar için alternatif tanışma ortamları oluşturulmaktadır. Teknolojik gelişmelerin olumlu yönlerinin yanında, dijital ortamda gelişen şiddet türleri de oluşmaya başladı. Siber şiddet veya taciz durumlarının günümüzde giderek arttığı görülmektedir. Bu araştırmada, flört uygulaması kullanan kadınların siber taciz deneyimleri araştırılmıştır. Araştırmada İstanbul'da yaşayan 18 yaşını doldurmuş ve flört uygulamasını hayatında en az bir kere kullanmış olan 20 kadınla çalışılmıştır. Araştırma da nitel yöntem kullanılmış, katılımcılar ile derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiş, elde edilen veriler içerik analizi yöntemi ile çözümlenmiştir. Araştırma bulguları ile katılımcıların flört uygulaması kullanma motivasyonları, amaçları ve yaşadıkları rahatsız edici durumlar belirlenmiştir. Siber taciz durumların yaşanıp yaşanmadığı sorgulanmış ve genel olarak katılımcıların uygulamayı kullandıkları esnada taciz yaşadıklarını fark etmediklerini ancak sonrasında psikolojik olarak kendilerini kötü hissettikleri bulunmuştur. Araştırma kapsamında flört uygulamasını kullanan kadınların motivasyonlarının farklılık gösterdiği, eğlence ve cinsel amaçlı kullandıkları ve uygulama içerisinde siber tacize maruz kaldıkları tespit edildi. Genellikle siber taciz olarak mesajlarla tacize uğradıklarını, tehdit, aşağılama gibi durumlarla karşılaştıkları belirtilmiştir. Ancak bu araştırmada insanların siber tacizin ne olduğunu tam olarak bilmedikleri, yaşadıklarında ne yapacaklarını ve sonrasında psikolojik olarak nasıl başa çıkacaklarını bilemedikleri sonucuna varılmıştır. Aynı zamanda katılımcıların yaşadıkları olumsuz deneyimlere rağmen uygulamaları kullanmaya devam ettikleri, yalnızca belli bir süre ara verdikleri sonucuna ulaşılmıştır.
İnfaz ve koruma memurlarının mesleki deneyimlerinin psikososyal etkileri üzerine nitel bir çalışma
Günlük yaşamda bireylerin sağlığını ve sosyal yaşamını etkileyen çeşitli faktörler bulunmaktadır. Bu faktörler düşünüldüğünde bireyin zamanının büyük bir çoğunluğunu geçirdiği iş ortamının, kendi sağlığı üzerinde önemli etkisi olan sosyal faktörlerden biri olduğunu söylemek mümkündür. İş ortamı, orada çalışan bireylerin sağlığı ve yaşamı üzerinde olumlu ya da olumsuz etkiler bırakabilmektedir. İşte tam bu noktada, yaptıkları işin çalışan bireylerin üzerindeki etkilerini incelemek ve bu incelemelerin ardından çalışmaları uzun psikoeğitim çalışmaları gibi anlamlı önleyici strateji çalışmalarıyla taçlandırmak için uğraşmak, ailesi ve sevdiklerinden çok iş ortamında vakit geçiren günümüz bireyleri için anlamlı olacaktır. Tüm bunlar doğrultusunda, iş ortamı ve mesleği gereğince travmatik yaşantılarla iç içe olan ve onlara yardım hizmeti sunan meslek çalışanlarının önem verilmesi gereken ve risk altında olan bir konumda olduğu düşünülmektedir. Bu durumda bu araştırma için seçilen katılımcı profili ise bahsedilen riskler doğrultusunda belirlenmiştir, infaz ve koruma memurları. Bu çalışma, ceza infaz kurumları gibi travma ve ilişkili faktörlerle iç içe bir iş ortamında çalışan meslek grubu olan infaz ve koruma memurlarının mesleki deneyimlerinin kendileri üzerindeki psikososyal etkilerini incelemek ve çalışma sonucunda elde edilen bulgular vasıtasıyla da ceza adaleti sisteminin önemli bir ajanı olarak infaz ve koruma memurlarına dikkat çekmek amacıyla yapılmıştır. Çalışmada verileri elde etmek için katılımcılara yarı yapılandırılmış görüşme formu uygulanarak derinlemesine görüşme yapılmıştır. Görüşmeler hali hazırda mesleğine en az 5 senedir devam eden 10 infaz ve koruma memuruyla gerçekleştirilmiştir. Katılımcılardan elde edilen veriler tematik analiz yöntemi kullanılarak analiz edilmiştir. Elde edilen bulgulara göre infaz ve koruma memurlarının mesleğin ilk yıllarında ruhsal ve fiziksel olarak daha çok zorlandıkları görülmektedir. Kadın infaz ve koruma memurlarının özellikle duygusal olarak zorlandığı ve ebeveynlik yaşantılarında bazı sorunlar yaşadığı göze çarpan bulgular arasındadır. Yapılan mesleğin fiziki koşullarının ise zaman zaman psikolojik olarak meslek mensubu bireylerde olumsuz etkiler yarattığı söylenebilmektedir. Bir diğer önemli bulgu ise infaz ve koruma memurluğu için katılımcıların büyük bir çoğunluğu idare ve mesai arkadaşlarıyla yaşanan sorunları kendileri adına mesleğin en zorlayıcı yanı olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca katılımcıların mesleki açıdan yaptıkları işleri bir kanun gerekliliği olarak görmesinin, duygu ve stres yönetimlerine olumlu yönde katkı sağladığı görülmektedir. Bir diğer yandan katılımcıların neredeyse tamamının mesai saatleri dışında yaptıkları etkinliklerin çoğunlukla açık alanlara yönelik olması da infaz ve koruma memurlarının aktüel yaşamlarına dair bilgiler içermesi açısından önemli bulgular arasındadır. Son olarak ise infaz ve koruma memuru olan bireylerin mesleki yaşantılarının zamanla kendilerinde bazı önemli kişisel değişikliklere yol açtığı görülmektedir. Değişiklikler arasında infaz ve koruma memurlarının zaman geçtikçe daha sabırlı bireyler olması, öfke kontrolünü sağlayabilme yeteneklerinin gelişmesi ve ani kararlar vermeyip daha sağlıklı düşünebilme becerilerinin gelişmesi gibi durumların yer aldığı görülmektedir. Bu pozitif yöndeki değişimler de literatürle paralele çıktılara sahip olarak travma sonrası büyüme kavramıyla da bağdaştırılmaktadır.
Mağduru suçlamak: Asistan hekimlerin mobbing deneyimleri üzerine nitel bir çalışma
Mobbing, endüstriyelleşmenin hızlanması ile birlikte akademik yayınlarda daha çok mercek altına alınmaya başlamıştır. Literatürde de mobbing birçok farklı araştırmacı tarafından nicel olarak araştırılmış hem endüstride hem de sağlık sektöründe detaylı istatistik elde edilmiştir. Mesleğinin henüz ilk yıllarında olan asistan hekimlerin konu olduğu araştırmalar ise hem az sayıda hem de nicel türdendir. Depresyon ve tükenmişlik ölçeğinin uygulandığı bu çalışmalarda nicel veri elde edilmiş ama derinlemesine görüşme yöntemine başvurulmadığı için asistan hekimlerin tecrübelerine dair şahsi yorumları henüz elde edilememiştir. Bu bilgiler ışığında hem sağlık sektörü habitusu hem de asistan hekimlerin kişisel deneyimleri ile ilgili nitel araştırma eksiği gözle görülür haldedir. Bu araştırmanın amacı mesleğinde yeni sayılabilecek asistan hekimlerin çalışmaya başladıkları ortamdaki mobbing deneyimlerine ışık tutarak sosyal dengeleri keşfetmek ve bu dengelerin nasıl çalıştığını yorumlarken sağlık sektöründeki mobbing deneyimlerini gündeme getirerek farkındalığı artırmak olacaktır. Sosyal dengeleri oluşturan unsurlar ise hastane habitusu, mobbing, mobbingin kim tarafından kime uygulandığı, viktimoloji perspektifinden bu aksiyonun suçlusu olarak kimin görüldüğü ve mağduriyet sonrası ortaya çıkan psikolojik ve sosyolojik değişiklikler olarak gösterilebilir. Araştırma sonucunda elde edilen nitel bulgular ışığında asistan hekimlerin karşılaştığı yaygın mobbing modelleri, bu modellere göre verilen reaksiyonlar ve psikolojik etkiler, mobbing mağduru olunmasına rağmen çevresinden ve enstitülerden yeterince destek alınamayışı, hatta bazı durumlarda kurban olduğu için suçlanıyor olunuşu analiz edilerek bu değişkenleri tek potada toplayacak kişisel veya sistemsel bir öneride bulunmak da araştırmanın nihai sonuçlarındandır.
Bireylerin mizojini düzeyleri ile problemli siber davranışları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Siber zorbalık, sosyal medya, kısa mesajlar, e-postalar ve çevrim içi forumlar gibi elektronik teknolojiler kullanılarak gerçekleştirilen bir şiddet türü olarak tanımlanmaktadır (Russo ve ark., 2022). Bu çalışmada bireylerin kadına yönelik düşmanlık olarak tanımlanan mizojini düzeyleri ile problemli internet davranışları olarak ele alınan siber şiddet, siber mağduriyet ve siber şiddeti meşrulaştırma arasındaki olası ilişkinin incelenmesi hedeflenmiştir. Destekleyici olarak, mizojini ile ilişkisi bilinen korumacı ve düşmancı cinsiyetçilik ile problemli siber davranışlar arasındaki ilişkinin incelenmesi de hedeflenmiştir. Bu amaçlar doğrultusunda 389 kişiye ulaşılmış, 24 kişinin verisi gereken kriterleri karşılamaması nedeniyle örnekleme dahil edilmemiş, analizler 365 kişinin verisi ile gerçekleştirilmiştir. Örneklemin (ort=31,30±9,65) %59,2'sini kadınlar, %40,8'ini ise erkekler oluşturmaktadır. Çalışmada hem siber zorbalığı hem de siber zorbalık mağduriyetini ölçmeyi hedefleyen Yenilenmiş Siber Zorbalık Ölçeği, Siber Şiddeti Meşrulaştırma Ölçeği, Mizojini Ölçeği ve Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik Ölçeği kullanılmıştır. Ayrıca sosyodemografik ve ilgili olabileceği düşünülen değişkenlerin sorulduğu sosyodemografik bilgi formu hazırlanmıştır. Çalışmanın ikinci basamağı olarak nitel bir araştırma tasarlanmıştır. Bu basamağa sadece mizojini düzeyleri yüksek ve kendini erkek evreni gruplarından birine ait hisseden bireylerin davet edilmesi planlanmış, yapılacak derinlemesine görüşmeler ile siber mizojininin motivasyon kaynakları, etkileyen faktörler ve sonuçlarının tespit edilmesi amaçlanmıştır. Fakat davet edilen katılımcılardan geri dönüş alınamaması nedeniyle ikinci basamak gerçekleştirilememiştir. Yapılan analizler sonucunda elde edilen bulgular, mizojini ile siber şiddet uygulayıcılığı, mağduriyeti ve siber şiddeti meşrulaştırma arasında pozitif yönde bir ilişki olduğunu göstermektedir. Destekleyici olarak, cinsiyetçilik ile siber şiddet uygulayıcılığı ve siber şiddet mağduriyeti arasında pozitif yönde bir ilişki görülmüştür. Düşmancı cinsiyetçilik ile sadece siber şiddet mağduriyeti arasında zayıf bir ilişki saptanırken, korumacı cinsiyetçilik ile siber şiddet uygulayıcılığı ve mağduriyeti arasında pozitif yönlü bir ilişki saptanmıştır. En güçlü ilişkinin ise siber mağduriyet ile şiddet arasında olduğu tespit edilmiştir. Yapılan regresyon analizleri sonucunda mizojini ve çelişik cinsiyetçiliğin, siber şiddeti uygulama ve mağduriyetini anlamlı olarak yordadığı görülmektedir. Fakat sadece mizojini siber şiddeti meşrulaştırmayı anlamlı olarak yorumlamaktadır. Ek olarak, cinsiyet, eğitim, yaş, gelir düzeyi, yaşanılan bölge, yetişilen aile tipi, medeni durum gibi sosyodemografik faktörlerin siber şiddeti uygulama, mağduru olma ve meşrulaştırma üzerinde etkisinin olduğu tespit edilmiştir. Erkek Evreni gruplarına dahil olma, intihar düşüncesi, herhangi bir web sitesi veya kullanıcı tarafından engellenmiş olmanın da, problemli siber davranışlar üzerinde farklı düzeylerde etkili olabileceği görülmüştür. Elde edilen bulgular ulusal ve uluslararası alanyazın çerçevesinde değerlendirilmiş ve tartışılmıştır.
Çocuk istismarı vakalarına maruz kalmış hekimlerin ikincil travma ölçümleri
Çocuk cinsel istismarı vakalarına maruz kalan hekimlerin ikincil travma ölçümlerini anlamak ve bu deneyimlerin hekimlerin duygusal süreçleri üzerindeki etkilerini araştırmak amacıyla oluşturulan bu çalışmada çocuk cinsel istismarı vakalarına maruz kalmış hekimlerin ikincil travma deneyimlerini anlamak amacıyla nicel yöntemli araştırma yürütülmüş ve anket veri toplama aracı kullanılmıştır. Bu kapsamda amaçlı örnekleme yöntemiyle çalışmaya dahil edilen 250 hekim üzerinde çalışma yürütülmüştür. Ulaşılan sonuçlar katılımcıların cinsiyet, yaş ve mesleki deneyim gibi demografik değişkenlerle ikincil travmatik stres maruziyeti arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadığını göstermektedir. Travma sonrası ortaya çıkan hatalı bilişlerin ikincil travmatik stres düzeyini pozitif yönde etkilediği istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç göstermiştir, aynı şekilde travma sonrası ortaya çıkabilen kişinin kendisi ile ilgili olumsuz bilişler, dünyayla ilgili olumsuz bilişler ve kendini suçlama gibi hatalı bilişlere sahip kişilerin ikincil travmatik stres düzeylerinin de anlamlı bir şekilde farklılaştığı tespit edilmiştir. İkincil travmatik stresin, depresyon düzeyini pozitif yönde etkilediği ve aralarında güçlü bir ilişki olduğu bulunmuştur. Son olarak geçmiş travma yükünün ikincil travmatik stres düzeyinin istatistiksel olarak anlamlı fakat negatif yönlü bir yordayıcısı olduğu tespit edilmiştir.
Türkiye'de siber suçlara yönelik adli soruşturmaların Budapeşte Sözleşmesi bağlamında karşılaştırmalı analizi
Son yarım yüzyılda dünyamızda, özellikle endüstriyel olarak bir gelişme ve beraberinde benzeri görülmemiş bir teknolojik dönüşüm yaşanmıştır. Bu teknolojik devrimle bağlantılı olarak suçların siber ortama taşınması ve siber ortamın kendine özgü suçlar doğurması söz konusu olmuştur. Siber suçların ülke sınırları ve vatandaşlık bağından bağımsız olması, ülkeler üstü uluslararası paydada buluşan yasama hareketleri ile soruşturma ve kovuşturma usullerinde ayrışmalar olmasına neden olmuş ve bu durumda suçun incelenmesinde ortak bir yöntem ihtiyacını beraberinde getirmiştir. Çalışmamızda, Türkiye'nin de taraf olduğu siber suçla mücadele konulu işbirliği sözleşmesi olan "Budapeşte Sözleşmesi" bağlamında yasal düzenlemeye kavuşturmasına yönelik yasal yükümlülüğün bulunduğu TCK m.226, m.243 ve m.244'e karşılık gelen siber suçları içeren 120 adet siber suç soruşturması, tarama methodu kullanılarak karşılaştırmalı hukuk bağlamında siber kriminolojik olarak incelenmiştir. Çalışma sonucunda elde edilen bulgularda, Sözleşme'ye yaklaşılabilecek gelişim alanları tespit edilmiş; Sözleşme'nin bir diğer tarafı olan Amerika Birleşik Devletleri tarafından uygulamada etkinlik sağlanan yöntemler aktarılarak siber suçla mücadelede değerlendirilebilecek öneriler paylaşılmıştır.
Göçmen kökenli üç kuşak kadın yetişkinde kuşaklaraşırı travma geçişi ve psikopatoloji aktarımı
İşlevsel, empatik ve yenilikçi bireylerden oluşan, gelişim odaklı ve entegre bir toplum ideali için modern psikotravmatoloji prensiplerini temel alarak Öztürk tarafından geliştirilen dissoanaliz kuramı, özellikle zorunlu göçlerin bireysel ve kolektif boyutlarda kuşaklaraşırı bir yayılım gösteren travmatik ve dissosiyatif dinamikleri tetikleyebileceğini ifade etmektedir. Bu psikososyal dinamiklerin kuşaklaraşırı travma geçişi ve psikopatoloji aktarımı vasıtasıyla disfonksiyonel ardışık kuşaklar yaratımı sürecinde yanlış çocuk yetiştirme stillerinin ve dolayısıyla aile içi dinamiklerin başat rol oynadığı görülmektedir. Modern psikotravmatoloji paradigmaları, Öztürk'ün dissoanalitik kuramı ve psikanalitik kuram çerçevesinde yapılandırılan bu tez çalışmasının başlıca amacı, göçmen kökenli üç kuşak kadın yetişkinde çocukluk çağı travmaları ve dissosiyasyon düzeylerinin kuşaklaraşırı geçiş ve aktarım boyutundaki ilişkisinin hem objektif hem de projektif ölçme araçlarıyla değerlendirilmesidir. Çalışmamızın deney grubunda aralarında kan bağı bulunan, göçmen kökenli, birinci kuşağın bizzat göç ettiği üç kuşaktan toplam 108 kadın yetişkin (36 anneanne, 36 anne ve 36 torundan oluşan 36 aile), kontrol grubunda ise aralarında yine kan bağı bulunan, ailelerinde göç öyküsü bulunmayan, üç kuşaktan toplam 108 kadın yetişkin (36 aile) yer almaktadır; araştırmamızın örneklemi 216 yetişkin kadından oluşmaktadır. Araştırmamızın verileri, araştırmacı ve danışmanı tarafından oluşturulan Demografik Bilgi ve Görüşme Formu, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği, Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği, Çocuk Yetiştirme Tutumları Ölçeği, Çocukluk Çağında Kötüye Kullanılma ve İhmal Soru Formu ve projektif testler olan Rorschach Testi ile Tematik Algı Testi kullanılarak toplanmıştır. Projektif testlerin yorumlanmasında Fransız Ekolü'nün içerik analizi yöntemi ve kodlama sistemi uygulanmıştır. Araştırma bulguları Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği toplam puan ortalamasının göçmen kökenli grupta 36.49 iken ailesinde göç öyküsü bulunmayan kontrol grubunda 28.71 olduğunu; göçmen kökenli kadınların istatiksel açıdan daha fazla çocukluk çağı travması bildirdiğini göstermektedir. Benzer şekilde Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puan ortalamaları deney grubunda 27.02, kontrol grubunda ise 14.94 olarak tespit edilmiş; göçmen kökenli kadınların istatiksel açıdan yine daha fazla dissosiyatif yaşantı bildirdiği görülmüştür. Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği ve Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puanlarının deney grubunun birinci kuşağında sırasıyla 38.11 ve 28.50, ikinci kuşağında sırasıyla 35.75 ve 26.36, üçüncü kuşağında da sırasıyla 35.61 ve 26.22 olduğu, bu toplam puanlar arasında kuşaklaraşırı boyutta istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı bulunmuştur. Araştırmamızın temel sonuçlarından biri, çocukluk çağında zorunlu göç travmasına maruz kalmış kadınların ailelerinde iki ardışık kuşak boyunca benzer oranda çocukluk çağı travması ve dissosiyatif yaşantı bildirimi olduğunu göstermektedir. Travma ve dissosiyasyon yaşantılarının öznelerin bilinçdışı düzeydeki etkilerini incelemek amacıyla Rorschach Testi'nde travmatik içerik endeksi, Tematik Algı Testi'nde travmatik ve dissosiyatif içerikli yanıt sayıları karşılaştırılmıştır. Projektif testlerden elde edilen bulgular, göçmen kökenli kadınların ortalama travmatik içerik endeksi oranlarının (19.70), Tematik Algı Testi travmatik ve dissosiyatif içerikli yanıt sayılarının (sırasıyla 3.66 ve 1.26) kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha yüksek olduğunu göstermektedir. Dahası, birinci kuşaktan ikinci kuşağa, ikinci kuşaktan da üçüncü kuşağa travmatik içerik endeksi oranları, travmatik ve dissosiyatif yanıt sayıları arasında istatistiksel olarak fark yoktur. Bu çalışma, zorunlu göç travmasının üç kuşak kadın yetişkinde, göç yaşantısı bulunmayan diğer üç kuşak kadın yetişkinle karşılaştırmalı olarak hem objektif hem projektif metotlarla, dissoanalitik perspektiften değerlendirmesi açısından özgün bir bilimsel araştırmadır. Ayrıca doktora tezimiz, Rorschach Testi'nde travma yaşantısının standardize bir göstergesi olarak travmatik içerik endeksinin test edilmesi ve ön bulgularının raporlanması bakımından projektif yöntemi benimseyen psikanalitik alanyazına katkı sunması açısından oldukça önemlidir. Baskı ve kontrol odaklı, çağdışı, yanlış çocuk yetiştirme stilleri vasıtasıyla gözlenen kuşaklaraşırı travma geçişi ve kuşaklaraşırı psikopatoloji aktarımının temel taşıyıcı unsurları olarak çocukluk çağı travmalarının nötralizasyonunu sağlamak için bireysel ve toplumsal ölçekte etkin, hızlı ve kapsayıcı akademik ve klinik bir duruş olarak dissoanalitik kuramın örseleyici yaşantıları önleme stratejilerinden faydalanılmalıdır. Anahtar Sözcükler: Göç; travma; dissosiyasyon; kuşaklaraşırı travma geçişi; kuşaklaraşırı psikopatoloji aktarımı; aile psikolojisi; aile psikopatolojisi; çocuk yetiştirme stilleri; Rorschach Testi; Tematik Algı Testi
Modern psikotravmatoloji ve dissoanaliz perspektifinden çocukluk çağı travması bildiren evli çiftlerin psikopatolojik dinamikleri
Psikiyatri, klinik psikoloji, adli bilimler, psikolojik danışmanlık ve rehberlik başta olmak üzere birçok disiplin tarafından çalışılan çocukluk çağı travmaları, aile psikopatolojisi ve dissosiyatif yaşantılar, günümüzde sıkça çalışılan ve oldukça önemli olan temel bilimsel konulardandır. Bu çalışmanın amacı, evli çiftlerde çocukluk çağı travmaları ile dissosiyatif yaşantılar, kendine zarar verme davranışları ve travma sonrası büyüme arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Yüksek lisans tez çalışmamızın örneklemini İstanbul'da yaşayan ve en az 1 yıllık evliliği bulunan 102 evli çift olmak üzere toplam 204 yetişkin oluşturmaktadır. Çalışmamızda Kişisel Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği, Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği, Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri ve Travma Sonrası Büyüme Envanteri olmak üzere beş adet veri toplama aracı katılımcılara yüz yüze ve çevrim içi olarak uygulanmıştır. Bu çalışmada, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği ile Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği, Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri ve Travma Sonrası Büyüme Envanteri arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişkiler bulunmaktadır. Çocukluk çağı travmaları, kendine zarar verme davranışları varyansının %3,35'ini açıklamakta, bağımlı değişkeni olan benlik algısında değişim ise çocukluk çağı travmaları (β = -,12) ve kendine zarar verme davranışları (β = ,07) tarafından istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yordanmaktadır. Çocukluk çağı travmaları ve kendine zarar verme davranışları birlikte benlik algısında değişim varyansının %4'ünü açıklamaktadır. Çocukluk çağı travmaları ve bununla ilişkili olarak ortaya çıkan savunma mekanizmalarından olan dissosiyatif yaşantıların öneminin fark edilmesi, dissosiyatif yaşantılarla baş etme yöntemi olarak kendine zarar verme davranışının ve tüm bunlarla ilişkili olarak ortaya çıkan travma sonrası büyümenin detaylı bir şekilde araştırılması öncül bir öneme sahiptir. Özellikle aile kurumunun kuşaklararası travma geçişi açısından temel bir etiyolojik faktör olduğu göz önünde bulundurularak evli çiftlerle yürütülen çalışmamızın modern psikotravmatoloji ilkeleri ve dissoanaliz kuramı açısından travmatik yaşantıların önlenmesine yönelik stratejilerin geliştirilmesine hizmet edecek bilimsel araştırmaların yapılmasına olanak sağlaması öngörülmektedir.