
698
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
İran ve Suudi Arabistan`da kadın
ÖZETOrtadoğu'daki sıcak gelişmeler ve bu gelişmeler ile bağlantılı olarakABD'nin bölgenin demokratikleştirilmesi yönündeki söylemi bölge üzerine tartışmalarıyeniden canlandırmıştır. Tüm bu tartışma içinde ABD'nin hedef olarak belirlediğiülkelerden ran ile ABD'nin müttefik olarak tanımladığı Suudi Arabistan ilgi konusuolmaya devam etmektedir. Bu çalışma iki ülkeyi biraz daha yakından tanıma amacıylayapılmıştır. Sosyal bilimciler artık herhangi bir toplumu, sınıf ve ırk ilişkilerinin yanısıra bu toplumdaki kadın-erkek, dişi-eril ayrımına yönelik yaklaşımları nasılyapılandırdığını incelemeden anlamanın mümkün olmadığına dikkat çekmektedir. ? ranve Suudi Arabistan'da Kadın? başlıklı bu çalışmanın toplumsal cinsiyet araştırmalarıüzerinden yürütülmesindeki amaç da, toplumsal yapıyı daha derinlemesine incelemekaygısından kaynaklanmaktadır.slam'ın farklı mezheplerine dayalı, farklı siyasi ve ekonomik süreçlere vegeleneklere sahip iki ülkesi ran ve Suudi Arabistan'da yaşanan sorunlar kadınlarıolduğu kadar erkekleri de ilgilendirmektedir. Suudi kadınların tespit ettiği gibi, güçlüataerkil sistem erkekleri kadınlar üzerinden denetim altında tutmaya çalışmaktadır. YaniOrtadoğulu kadınlar da Batılı kadınlara benzer biçimde içinde yaşadıkları sistem gereğiaile bağlamında ataerkil yapıdan kolay kurtulacak gibi görünmemektedir.ran ve Suudi Arabistanlı kadınların sorununu Batılı kadınlardan ayıran, siyasirejimlerinin sosyal adalet, politik demokratikleşme, sekülarizasyon ve hukuk devletiolma gibi kriterler uzantısında modernleşmeye ne mesafede durduğuyla ilgilidir. Buçalışmada Ortadoğu'daki siyasal ve sosyal soruları din ile bağlantılandırma çabasınınyanlış olduğu ortaya konmaktadır. slam dininin farklı yorumlarının değişen koşullarauygun olarak nasıl yeniden yorumlandığının anlaşılması dinin aslında fonksiyonelolarak kullanıldığını gözler önüne sermektedir. Bu çalışma sonucunda, Ortadoğulukadınları baskı altında tutan sistemin dini gerekçe göstermesinin tutarsızlığı dilegetirilmektedir. Bu noktada da dinin toplumsal yerini yeniden belirlemeye çalışanran'ın modernleşmeye Suudi Arabistan'dan daha yakın durduğu ortaya konmaktadır.Demokratikleşme gibi, toplumsal cinsiyet sorunu da evrenseldir. Batılı feminizmanlayışının etnosentrizmden uzak durması halinde Ortadoğulu kadınların sorunlarına daışık tutması mümkün olacaktır. Ataerkil sisteme karşı, toplumsal refahın artması, sosyaladalet, politik demokratikleşme, sekülarizasyon ve hukuk devleti olma yoluyla kısacasımodernleşme yoluyla önemli kazanımlar elde eden Batılı kadınların tecrübesi, ranlı veSuudi Arabistanlı kadınlar kadar tüm Ortadoğulu kadınlara örnek teşkil etmektedir.Ancak kapitalist sistemin ya da demokratikleşme modelinin ışınlanma yoluylaOrtadoğu ülkelerine birebir uygulanması nasıl mümkün değilse, Batılı feministtartışmanın da Ortadoğu'ya kesin reçete olarak sunulamayacağı açıktır. Ortadoğulukadınların Batı'nın entellektüel tartışmalarını reddetmek yerine bu tartışmalardanyararlanmaları, yaşadıkları ayrımcılıkla mücadelede daha çabuk yol almalarını mümkünkılacaktır.
N. Machiavelli ve T. Hobbes`ta birey çıkarı-devlet çıkarı ilişkisi
ÖZETBu çalışmanın amacı iki büyük siyasal düşünürün fikirlerini çıkarlara bakışlarıçerçevesinde incelemektir. Burada iki temel çıkar kategorisi ortaya konulmuştur.Birinci kategori bireylerin çıkarlarına dairdir, bu çıkarlar genellikler öz çıkar (self-interest) olarak adlandırılırlar. kinci kategori ise genel çıkarlara dönüktür. Bu çıkarlar,kamu yararı ya da kamusal çıkarlar ve devlet çıkarı olarak belirlenmiştir.Çalışmanın giriş kısmı çalışma çerçevesini sunmak üzere, çeşitli kavramlarıntanımlanmasına ayrılmıştır. Bu bölümde çıkar, öz çıkar, kamu yararı, kamusal çıkar,devlet çıkarı ve raison d'etat gibi kavramlar tanımlanmaya çalışılmış ve özellikle çıkarkavramının doğuşu ve evriminde Machiavelli ve Hobbes'a yapılan vurguların altıçizilmiştir.Çalışmanın ikinci kısmı Orta Çağ düşüncesini anlamaya dönüktür. Bu bölümileride incelenecek düşünürlerin fikirlerini anlama noktasında bir karşılaştırma unsuruolarak görev yapacaktır. Bu bölümde çıkarların özellikle öte dünyaya ait olduğuvurgulanmış, ayrıca birey ve devlet kategorilerinin oluşmadığına dikkat çekilmiştir.Çalışmanın üçüncü kısmı Machiavelli düşüncesini anlamaya dönüktür. Bubölümde başta Machiavelli'nin eserlerine dayanılarak Machiavelli hakkında yazılmışeserlerin de yardımıyla Machiavelli düşüncesi anlamaya çalışılmıştır. Bu bölümdeöncelikle Machiavelli'nin konuyu ele alış tarzı, bakış açısı ve bilimselliği tartışılmıştır.Daha sonra Machiavelli düşüncesinde insanın yerine bakılmıştır. Bu bölümde özellikleMachiavelli düşüncesinde birey kategorisinin oluşup oluşmadığı irdelenmiştir. Dahasonra Machiavelli düşüncesinde devlet incelenmiş ve bu yapılırken Machiavellidüşüncesinin temel kavramlarına (virtu, fortuna, hükümet biçimleri, özgürlük,kamusallık) atıflarda bulunulmuştur. Bu bölümde son olarak Machiavelli düşüncesinderaison d'etat tartışılmıştır.Çalışmanın dördüncü kısmı Hobbes düşüncesini anlamaya dönüktür. Bubölümde izlenen yöntem bir önceki bölümde izlenen yöntemin aynısıdır. Bu bölümdede öncelikle Hobbes'un konuyu ele alış tarzı, bakış açısı, bilimselliği tartışılmıştır.Daha sonra Hobbes düşüncesinde insan konusu irdelenmiştir. Bu bölüme özellikleHobbes düşüncesinde birey kategorisinin nasıl oluştuğu incelenmiştir. Daha sonraHobbes'un siyasal fikirleri incelenmiş, bu yapılırken Hobbes düşüncesin temel1kavramlarına (doğa durumu, doğa yasaları, doğal hak, egemenlik...) atıflardabulunulmuştur. Bu bölümde son olarak Hobbes düşüncesinde uyruk-egemen ilişkileriincelenmiştir.Çalışmanın sonuç bölümünde çalışma konusu bağlamında ve karşılaştırılabilirunsurlar gözetilerek tartışılmıştır. Bu bölümde özellikle Machiavelli düşüncesindebirey ve devletin henüz flu bir biçimde görüldüğü, dolayısıyla çıkarlarının tam olaraktanımlanmadığı, halbuki Hobbes düşüncesinde bu kavramların çok net bir biçimdegörüldüğü ve dolayısıyla bunların çıkarlarının da net olarak tanımlandığı sonucunavarılmıştır.2
1830'dan 1914'e Hırvat Yugoslavizmi
ÖZET Bu tezin amacı 1830-1914 arası dönemde Hırvatistan'da Yugoslavizm düşüncesinin gelişimini araştırmaktır. Güney Slavların birliğini hedefleyen bir düşünce olarak Yugoslavizm, önce Hirizm Hareketi ile başladı. İlirizm düşüncesinin kurucusu olan Ljudevit Gaj, Habsburg Monarşisi altında siyasi olarak parçalanmış olan Hırvatistan'da Slavon, Dalmaçyalı, Ortodoks / Sırp gibi bölgesel kimlikleri îlir adı allında birleştirmek istedi. Gaj, İlirizm düşüncesini oluştururken, erken dönem Hırvat siyasi düşünce tarihinde kurulmuş olan İlirlik / Slavlık ve Hırvatlık arasındaki bağlantılardan ve dönemin Slavist çalışmalarından yararlandı. Gaj 'm Ilirzim programım nasıl oluşturduğu gösterilirken, aynı zamanda Hırvat soylularının 1 102' de Macarlarla ve 1527'de Habsburglar ile yaptıkları anlaşmalara dayanarak devletlerini hiçbir zaman yitirmedikleri noktasından hareket eden Kroatizm düşüncesi (Hırvat devlet geleneği) ile İlirizm düşüncesi arasındaki ilişki de anlatılacaktır. 1848, Habsburg Monarşisi'nde ilirizmin kültürel bir hareketten siyasi bir harekete doğru dönüşmeye başladığı yıldır. Bu dönüşümle birlikte İlirizm yerini Yugoslavizm düşüncesine bırakacaktır. 1860'dan 1903'e kadar olan dönemde Yugoslavizm, iki Katolik din adamı Josip Juraj Strossmayer ve Franjo Racki tarafindan yorumlanmıştır. Hırvatistan'ın ulusal entegrasyonunu sağlamayı hedefleyen bir düşünce olarak Yugoslavizm, özellikle Hırvatistan sınırları içinde yaşayan Sırpların Hırvatlar ile birlikte Yugoslav adı altında birleşmesini istiyordu. Habsburg Monarşisi altında Yugoslavlann birliğini hedefleyen Yugoslavizm düşüncesi Austroslavizm düşüncesinden etkilenmiştir. Hırvatistan'da Hırvat ulusçu düştocesinin ideologları olan Ante Staröevid ve Eugen Kvaternik'in Hırvat ulusal kimliğini nasıl yorumladıkları anlatılırken, Hırvat ulusçu düşüncesinin Yugoslavizm ile elkileşimi de gösterilecektir. 1903 'ten sonra Stjepan Radi6, Svetozar Pribiceviö ve Frano Supilo gibi politikacılar Yugoslavizm düşüncesi çerçevesinde Güney Slavların birliğini ve bu birlik içinde Hırvatistan' m yerini nasıl gördüklerim ortaya koydular. Siyasi faaliyetlerini de bu çerçevede sürdürdüler. Bu tezde 1918'de kurulan Sırp, Hırvat, Sloven Krallığının kurulması sürecine Hırvatistan üzerinde meşruiyet tanıyan Hırvat Yugoslavizmi düşüncesinin ne olduğu incelenecektir. iv
Türk Hümanizmi?nin çeviri boyutu: Tercüme Bürosu ve Tercüme dergisi (1940- 1946)
Bu tezin amacı, başta Tercüme Dergisi olmak üzere, 1940 ? 1946 yılları arasında Tercüme Bürosu'nun gerçekleştirdiği çeviri çalışmalarını ?Türk Hümanizmi? düşüncesi çerçevesinde ele almaktır. Çalışmanın zaman açısından 1940 ? 1946 yılları ile sınırlandırılmasının nedeni, bu tarihlerde Milli Eğitim Bakanlığı görevini Hasan Ali Yücel'in yürütmesi, ?Türk Hümanizmi? düşüncesinin resmi kültür politikasını biçimlendirmesidir. Çalışmada öncelikle çevirinin ve hümanizm düşüncesinin tarihi hakkında bilgi verilmiştir. Ardından, Osmanlı dönemi ile Cumhuriyetin 1920'li, 1930'lu yıllarındaki çeviri çalışmaları aktarılmış, ?Türk Hümanizmi? düşüncesinin bu dönemlerdeki kaynakları araştırılmıştır. 1940'lı yıllardaki çeviri hareketi ise dönemin siyasal, ekonomik ve toplumsal gelişmeleri çerçevesinde ele alınmıştır. Çalışmada bir dizi sonuca ulaşılmıştır: Birincisi, 1940'lı yıllara gelinceye dek gerek Osmanlı döneminde, gerekse Cumhuriyet döneminde hümanist düşüncenin bütünlüklü bir biçimde topluma aktarılmasını sağlayabilecek kapsamda bir çeviri çalışması ortaya çıkmamıştır. İkinci olarak, ?Türk Hümanizmi? düşüncesi 1930'ların ikinci yarısından itibaren aydın kesimi içinde tartışılmaya başlanmış, Hasan Ali Yücel'in Milli Eğitim Bakanı olduğu dönemde resmi kültür politikası olarak uygulama alanı bulmuştur. Ancak genel anlamda hümanist kültür çalışmaları, özelde ise çeviri etkinliği kültüre ilişkin özcü yaklaşımları savunanların tepkisini çekmiştir. II. Dünya Savaşı'nın ardından, giderek şekillenmeye başlayan Soğuk Savaş ortamının da etkisiyle, CHP içinde bir dönüşüm yaşanmıştır. Bu dönüşüm, ekonomik yönden liberalleşmeyi olduğu kadar, siyasal yönden de milliyetçi muhafazakarlığı ve antikomünizmi güçlendirmiştir. Değişimin bir yansıması olarak, hümanist kültür çalışmalarına katılan aydınlar ?komünizm suçlamasıyla? karşılaşmışlardır. Yönetici zümrenin Batı Bloku'nun desteğini sağlama kaygısı, ?komünist faaliyetler? olmakla suçlanan hümanist kültür çalışmalarından vazgeçilmesine neden olmuştur. Tercüme Bürosu'nun çalışmalarının kapsamı ve Tercüme dergisinin yayın anlayışı da bu nedenle değişime uğramıştır.
Sosyal belediyecilik uygulamaları: İstanbul Büyükşehir Belediyesi örneği
Eğitim, sağlık, konut gibi temel sosyal ihtiyaçların karşılanması sosyal devletin birincil görevlerinden birisi sayılmaktadır. Ne var ki, küreselleşme ve küre-yerelleşme olgularıyla birlikte gelen dönüşüm süreci ve bu temelde söz konusu sosyal hizmetlere olan talebin sürekli artışı, yerel yönetimlerin de sosyal politikalara dahil edilmesini getirmiştir. Hatta, yerel yönetimler yerel nitelikli hizmetlerin yürütülmesinde verimliliği ve etkinliği sağlayan kurumlar olarak sosyal politika alanında başat aktör olmaya başlamıştır. Bu süreç, sosyal politikayla birlikte belediyelerin de "sosyal belediyecilik" kavramı temelinde yeniden yapılandırılmasını beraberinde getirmiştir. Sosyal belediyecilik kavramı literatürde yaygınlaşmış ve belediyelerin sosyal politika alanındaki işlevleri gün geçtikçe artmıştır. Tez çalışması, Türkiye'de sosyal belediyecilikte iyi uygulama örneklerinden biri olarak gösterilen İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin (İBB) uygulaması üzerinden sosyal belediyeciliğin bütçe - faaliyet ve örgüt açısından "performansını" değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda çalışma üç ana bölümden oluşmaktadır: ilk bölümde doğuşu, gelişimi aşamalarıyla birlikte amaçları, işlevi, vb. temelinde sosyal politika ve sosyal belediyeciliğin kavramsal çerçevesi çizilmektedir. İkinci bölüm Türkiye'de sosyal belediyecilik uygulamasına ayrılmıştır; Türkiye'de sosyal belediyeciliğin tarihsel gelişimi, yasal çerçevesi ve kurumsal yapısı aktarılmıştır. Üçüncü bölümde ise İBB uygulaması birimler bazında ve 2010 – 2014 dönemini kapsayacak şekilde üç ana başlık altında çalışılmıştır: (a) faaliyet başlığı altında Stratejik Plan ile Faaliyet Raporları temelinde sosyal politika faaliyetlerine ilişkin değerlendirmeler yapılmış, (b) bütçe başlığı altında belediye bütçesi içerisinde sosyal bütçenin payına bakılmış, ve (c) örgüt başlığı altında belediye örgütü içinde sosyal politika birimlerinin personel – organizasyon yapısına odaklanılmıştır. Tez çalışması sonucunda, sosyal belediyecilik uygulamasının geliştirilmesi için çeşitli bulgulara ulaşılmış ve söz konusu yönetsel öneriler, faaliyet, bütçe ve örgüt olmak üzere üç başlık altında ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Sosyal Politika, Sosyal Belediyecilik, Sosyal Hizmet ve Yardım, Sosyal Bütçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi
Bölgesel enerji kaynakları üzerinde rekabet ve Türkiye
Bu çalısmada, 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılıp, Soğuk Savas'ın sona ermesi ve tek kutuplu bir dünya düzenine geçilmesiyle baslayan süreçte Orta Asya ve Kafkasya'nın zengin enerji kaynaklarına sahip olmak ve bu kaynakların uluslararası pazarlara aktarılmasını sağlayacak boru hatlarının kontrolünü elinde tutmak isteyen aktörlerin rekabeti ele alınmıstır. 19. yüzyılda Britanya ve Rusya ?mparatorlukları'nın Orta Asya'daki mücadelesinden esinlenerek ?Yeni Büyük Oyun? ismi verilen bu güç mücadelesinin selefinden ayrılan özellikleri, temel unsurları, yasandığı coğrafya ve bu coğrafyanın özellikleri ?Rekabetin Merkezi: Orta Asya ve Kafkasya? ana baslığı altında incelenmistir. Petrol ve doğal gaz zenginlikleriyle ön plana çıkan bu bölgenin küresel ve bölgesel aktörlerin nasıl ve neden dikkatini çektiği istatistiksel verilerin de yardımıyla ortaya konulmus; mücadelenin en önemli unsuru olan kaynakların uluslararası pazarlara aktarılması konusunda yasanacak sorunlar, enerji güvenliği, etnik sorunlar, Hazar'ın hukuki statüsü ve enerji ihraç yollarında Rusya Federasyonu'na olan bağımlılık bağlamında ele alınmıstır. Çalısmanın ikinci bölümünde, rekabetin aktörleri, Türkiye'ye üçüncü ve son bölümde yer vermek kaydıyla, iki ayrı sınıflandırma altında devletler ve büyük petrol sirketleri olarak analiz edilmistir. ?Rekabetin Aktörleri? ana baslığı altında, ele alınan tüm oyuncuların, izledikleri stratejilere, ortaya attıkları projelere ve kazanımlarına-kayıplarına yer verilmistir. Türkiye'nin rekabetteki yerinin ele alındığı son bölümde ise, ülkenin Orta Asya ve Kafkasya'daki konumu, bölge ülkeleri, Rusya ve ?ran ile dıs politikası bağlamında incelenerek aktarılmıstır. Türkiye'nin Orta Asya ve Kafkasya'ya yönelik enerji politikasının da kapsamlı bir sekilde masaya yatırıldığı bu son bölümde, ülkenin enerji gereksiniminden hareketle olusturulan enerji stratejisi bünyesinde vücut bulan veya ileride yasama geçirilmesi düsünülen projelere yer verilmistir. Son olarak, Türkiye'nin Hazar enerji havzasında yürüttüğü faaliyetler de incelenerek çalısma tamamlanmıstır. Konu hakkında Türkiye'de basılmıs eserlerin büyük bölümünün kendine yer bulduğu bu çalısmada, kitap, makale, arastırma raporları, teknik dergi, gazete ve internet kaynaklarından yararlanılmıs ve tanıtıcı inceleme yöntemi izlenmistir. Anahtar Kelimeler: Enerji, Enerji Kaynakları, Enerji Güvenliği, Hazar Enerji Havzası, Yeni Büyük Oyun, Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC), Petrol ve Doğal Gaz Tasımacılığı, Boru Hatları, Enerji ?hraç Yolları, Türkiye.
Realizmin sorgulanmasına dair bir örnek: Pakistan ve Hindistan'da iç-dış siyaset ilişkisi
Bu tezin başlığı, "Realizmin Sorgulanmasına Dair Bir Örnek: Pakistan ve Hindistan'da İç-Dış Siyaset İlişkisi"dir. Realist yaklaşımın, dış siyasete ilişkin karar ve siyasaların oluşturulması ve yapılandırılması bağlamında, tek taştan yapılmış olarak algılanan ve askeri güvenlik ve devletin bekası boyutlarına odaklanmış bir ulusal çıkar yaklaşımı ortaya koyduğu ileri sürülebilir. Bu tezde realist yaklaşımın bu dar dış siyaset anlayışı, Hindistan ve Pakistan'ın Keşmir sorununa yönelik dış siyasetlerinin ne oranda iç siyasetlerinden etkilendiği örneklemi aracılığıyla incelenecek ve çözümlenecektir. Bu bağlamda, Hindistan ve Pakistan'ın Keşmir sorununa yönelik dış siyasetlerinde sırasıyla Hindistan'da -özellikle Keşmir üzerinden algılanan- dağılma korkusunun ve Pakistan'da da militarizmin belirleyici olduğu ileri sürülmektedir.
Yön dergisi ve Türk dış politikası
Bu çalışma, haftalık Yön dergisinin dış politika konularındaki görüşlerini incelemek üzere hazırlanmıştır. Türkiye siyasi tarihinin belirli bir dönemini incelemek isteyenler vakitlerinin bir kısmını Yön dergisine ayırmak zorunda kalacaklardır. Zira bir aydın hareketi olarak doğan Yön, altmışlı yıllar boyunca Türkiye düşün hayatında önemli bir yer teşkil etmiştir. Bu önemi nedeniyle araştırmacılar, Yön dergisini ve yazarlarını konu alan önemli çalışmalar yapmışlardır. Ancak Yöncülerin doğrudan Türkiye dış politikasına yönelik görüşlerini yansıtan yeterli araştırmanın yapıldığını söylemek mümkün değildir. Çalışma, bu eksikliği giderme çabası taşımaktadır. Sol eğilimli aydınları bir araya getiren Yön, Türkiye dış politikasının genel eğilimlerine yönelik radikal denilebilecek eleştirilerde bulunmuştur. Siyasi bağımsızlığın yanında ekonomik bağımsızlığın da büyük önem taşıdığını belirten ve bunu `tam bağımsızlık' şeklinde formüle eden Yöncüler, Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu temel sorunların Batı ittifak sistemine olan bağımlılığından kaynaklandığını ileri sürmüşlerdir. Yöncülere göre, Türkiye'nin Batı ittifak sistemine olan bağımlılığı, bağımsızlık temelinde şekillenen kuruluş felsefesiyle çatışmaktadır. Yöncüler, bu bağımlılıktan kurtulabilmek için, Ankara'nın dış politika alanında radikal bir değişikliğe gitmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu yeni yönelimin önemli unsurlarından biri Sovyetler Birliği ile yakın ilişkiler kurulmasıdır. Yöncülere göre, uluslararası siyasette gittikçe ağırlığını hissettiren Üçüncü Dünya ise Türkiye'nin dikkate alması gereken bir gerçektir. Emperyalizme karşı ilk mücadeleyi yürüten Türkiye, azgelişmiş ülkelerin verdiği siyasi ve ekonomik bağımsızlık savaşını desteklemelidir. Türkiye'nin sorunlarının bu ülkelerin yaşadığı sorunlardan farklı olmadığının altını çizen Yöncüler, Üçüncü Dünyanın kalkınma çabalarının Türkiye için de bir örnek olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Kısacası, Yön'ün başlattığı dış politika tartışmaları, sonraki dönemlerde dile getirilen yaklaşımların ve kavramların şekillenmesinde önemli rol oynamıştır.
(1950-1960) Türkiye'de Demokrat Parti Dönemi güvenlik politikaları
Bu çalışmanın amacı 1950-1960 yılları arasında Demokrat Parti hükümetleri döneminde Milli Savunma Bakanlığı bütçe görüşmelerinde tartışılan konuların çözümlenmesidir Görüşmeler Bakanlığın bütçe gereksinimlerini gözden geçirmenin yanı sıra, ulusal güvenliği ilgilendiren karar ve uygulamaların tartışılmasına da olanak tanımakta, dönemin güvenlik algılamalarının kavranması bakımından anlamlı ipuçları sunmaktadır. İlgili yazına bakıldığında MSB bütçe görüşmelerinin tartışılmaksızın onaylandığı değerlendirmesi ile karşılaşılmaktadır. Bu değerlendirme en azından ilgili dönemde izlenen görüşmeler açısından geçerli değildir. Ellili yıllar içinde yapılan görüşmeler, çok partili hayata geçişin ilk on yılında Türkiye'nin siyasal yaşamında görülen canlılıkla uyumlu bir çeşitlilik ve yoğunluk sergilemektedir. Söylem analizi uygulanarak yapılan çalışmada MSB bütçe görüşmeleri sırasında Türk Silahlı Kuvvetlerini ilgilendiren teknik konuların yanı sıra, ulusal güvenlik politikasına ilişkin genel eleştirilerle de karşılaşılmış, ancak Bakanlık bütçesiyle ilgili mali içerikli değerlendirmelerin sınırlı kaldığı gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler : Milli Savunma Bakanlığı, Demokrat Görüşmeleri, Ulusal Güvenlik, 1950-1960, Söylem Analizi.
Avrupa Birliği'nde uluslararası göçün güvenlikleştirilmesi
Bu tezin amacı Avrupa'da uluslararası göçün güvenlikleştirilmesini incelemektir. Bu inceleme yapılırken öncelikle göç ve güvenlik kavramlarının 2. Dünya Savaşı sonrasından günümüze evrimi çalışılacaktır. Bu evrim esnasında göç ve güvenliğin yollarının kesiştiği noktada Avrupa'da göçün nasıl güvenlikleştirildiğine bakılacaktır. Göç ve güvenlik kavramlarının gelişimi kurumsal düzenlemeler ve devlet politikaları açısından kronolojik yöntemle ele alınmaktadır. Göçün güvenlikleştirilmesininin incelenmesi ise eleştirel yöntem, speech act ve Foucault'un söylem analizi yöntemleri ile yapılmaktadır. Ele alınan dönemde göç Avrupa'da öncelikle savaş sonrası kalkınma ve ekonomik büyüme için gerekli görülürken, 1970'lerde ekonomik durgunluğun yaşanılması ile istenmeyen bir olguya dönüşmüştür. Bir refah devleti adası haline dönüşen Avrupa 1970 sonrası artık göçü adasında kaynaklarını paylaşmak açısından istememektedir. Bu nedenle ?Kale Avrupa? mitini yaratmış ve sınırlarının yükselterek yeni göçmenlerin gelişini engellemeye çalışmaktadır. Kavram olarak güvenlik ise Avrupa'da 2. Dünya Savaşı sonrasından günümüze önemli değişikler geçirmiştir. Soğuk Savaş sırasında iki kutuplu dünya düzeninde Avrupa'da güvenlikleştirme devlet üzerine odaklanmıştır. Soğuk Savaş sonrası ise yeni güvenlik gündemi ortaya çıkmış ve temel olarak devletten çok topluma odaklanmıştır. Göç konusu da sosyal güvenlik kavramı içerisinde güvenlik konularının devletten topluma kayması ile güvenlikleştirilmektedir. Avrupa'da göçün güvenlikleştirilmesi üç konu temelinde gerçekleşmektedir. Bu konular; iç güvenlik kimlik ve refah devletidir. Bu bağlamda iç güvenlikleştirmede anlaşmametinleri ve toplumsal aktörlerin söylemleri okunarak güvenlikleştirmenin izi sürülmektedir. Kültürel güvenlik açısından ötekinin yaratılması ve öteki söylemi ile homojenize toplumu yaratmanın incelemesi yapılmaktadır. Refah devleti ile işsizlik ve refah devletinin kaynaklarının paylaşımı konusunda göçmenlerin güvenlikleştirilmesi ortaya konulmaktadır.
Hırvatistan'da tarih ders kitaplarında Osmanlı imajı
Bu çalışmada Hırvatistan'da ders kitaplarında bulunan Osmanlı imajının değişkenliği ile ilgilenilmektedir. Ders kitaplarında var olan imajın konseptini saptayabilmek için iki farklı araştırma yöntemi kullanılmaktadır. İmajoloji ve ders kitabı araştırması, çalışmanın konusuna uygun olan metodolojik çözümü sağlamaktadır. İmajoloji bize, tarihi unutkanlığa karşı stereotiplerin bağışıklığını yaratan mekanizmaların türlerini sunmaktadır. Kuzey-güney, güçlü-zayıf, merkez-çevre mekanizmasının yanısıra stereotiplerin çift kutuplu özeliklerini de ele almak gerekir. Diğer tarafta, ders kitabı araştırması, çalışmada yer alması gereken yeni konuların, ders kitabının oluşum sürecinden görsel malzemelerin açıklanmasına kadar, spectrumunu incelemektedir. Bu metodolojik temele dayanarak 1946 yılından 2005 yılına kadar yayımlanan Hırvat ders kitaplarının analizi yer almaktadır. Analizlerde, bir dönemin tarihsel arka planı, dönemin eğitim sisteminin açıklanması, metin analizi, stereotip ve oto-stereotipin belirlenmesi ve görsel malzemelerin yorumlanmasına yer verilmektedir. Stereotipin veya imajin değişkenlik sürecini tanımlamak için bu faktörler arasında olan ilişkisinin saptanması bu analizlerin hedefidir. Sonuç olarak, söz konusu dönemlerde Osmanlı imajinin değiştiği görülmektedir. Ancak bu imajin yalnızca olumsuza doğru bir düşüş çizgisi şeklinde olmadığı ve bir bağlamda düşüş başka bir bağlamda da olumluya doğru bir yükseliş olduğu da gözlenmektedir. Günlük politikaların değişimine göre Osmanlı imajı bir nevi pekiştirme aracı olarak şekil değiştirmiştir.Anahtar kelimeler: İmajoloji, ders kitabı araştırması, Osmanlı imajı, Hırvat ders kitapları, stereotipler, oto-steroetipler.
Makedonya Cumhuriyeti'nin azınlık politikası ve eğitime etkisi
Makedonya Cumhuriyeti çok etnili, çok dilli, çok dinli bir toplumsal yapıya sahiptir. Buna rağmen yıllarca tek uluslu devlet yapısı üzerinde örgütlenmiştir. Son derece demokratik bir anayasaya sahip olan Makedonya'da, pratikte bu anayasanın işleyişinde aynı demokratik anlayış sergilenememiştir. Azınlıklara karşı, üstü kapalı da olsa dışlayıcı bir politika izlenmiştir. Bu da azınlıkların memnuniyetsizliğini artırmış, 2001 yılında Makedon ve Arnavutlar arasında beliren küçük çaplı bir krizle doruğa ulaşmış ve sonrasında uluslararası baskı sonucu `Ohri Çerçeve Anlaşması'nın imzalanmasıyla çözümlenmiştir. Ohri Çerçeve Anlaşması toplulukların devlet kamu kurum ve kuruluşlarında `hakça temsili ilkesi' çerçevesinde düzenlenmiştir.Bu çalışmanın amacı da anayasa ile verilen hakların pratikte nasıl işlev gördüğünü göstermektir. Bu doğrultuda Makedonya Cumhuriyeti'nin Ohri Çerçeve Anlaşması'ndan önce ve sonra yürüttüğü azınlık politikası ele alınmıştır. Daha detaylı olarak da bu politikanın eğitim alanındaki etkilerine değinilmiştir. Bu yapılırken, bu değişimin tarih yazımında ve tarih ders kitaplarındaki etkisine de yer verilmiştir. İlkokul tarih ders kitaplarından örnekler sunularak bu anlamda Makedonya'daki durum ortaya konmaya çalışılmıştır.Bugün varılan noktada görülen odur ki, Ohri Çerçeve Anlaşması'nın hakça temsil ilkesi sadece Arnavutlar için geçerli olmuştur. Ana dilinde eğitim ilkesi slogan düzeyinde kalmakta, devlet tarafından gerçek anlamda pratikte uygulanması için hiçbir özel çaba gösterilmemektedir. Makedonya gibi çok dinli, çok dilli, çok etnili toplumlarda tarihyazımı farklı gruplar arası hoşgörüyü, saygıyı, birlikte yaşamayı destekleyecek şekilde olmalıdır. Oysa Makedonya'da hâlâ geleneksel milliyetçi söylemler çerçevesinde ve hatta kendi vatandaşlarını ?ötekileştiren? bir tarihyazımı ve tarih öğretimi mevcuttur.
Azerbaycan ve Gürcistan'da yaşanan demokratikleşmenin yapısal sorunları
Bu çalışmanın amacı son dönemde eski Sovyet coğrafyasında yaşanan sivil devrimlerin, kökenini araştırıp, yaşanan bu olayların da aslında bir çeşit demokratikleşme dalgası olduğunun gösterilmesidir. Bilindiği üzere 2000'li yılların başında Gürcistan ve hemen arkasından Ukrayna'da yaşanan devrimler ile alışılmışın dışında kan dökülmeden iktidarlar değişmiştir. Ancak değişen iktidarlar hep Batı yanlıları olmuştur. Öncelikle halkın sokağa inmesi ve ardından seçimlere itirazıyla başlayan bu hareketler, seçimlerin Batı yanlılarınca kazanılmasıyla son bulmaktadır. Yalnız unutulmaması gereken başka bir örnek de Azerbaycan'dır. Azerbaycan'da da komşusu Gürcistan'ın yaşadığı tarzda bir devrim öngörülmekteydi. Fakat beklentiler boşa çıkmıştır. Beklenen devrim olmamıştır. Buradan anlaşılan şudur ki; artık Batılı güçler kendi saflarına çekmek istedikleri ülkeleri sivil devrimler ile saflarına almaktadır. Azerbaycan gibi iktidarın Batı ile sorun yaşamayan ülkeler de ise bu tarz çalışmalara gerek kalmamaktadır. Başka bir deyişle önceden Sovyet sisteminde ?Planlı Ekonomi? yaşayan bu ülkeler artık başta ABD, George Soros ve çeşitli Sivil Toplum Kuruluşları (STK) önderliğindeki Batılı güçlerce ?Planlı Demokrasi?yi yaşamaya mecbur bırakılmaktadırlar.
İran ve nükleer silahlanma politikası
Nükleer silahlar ilk kez 1945 yılında İkinci Dünya Savaşı'nın bitirilmesi için kullanılmış, Soğuk Savaş dönemine damgasını vurmuş ve halen devletlerin güvenlik politikalarında önemini korumaktadır. Öte yandan, bu silahlara sahip olmanın meşruiyeti de dünyada başlı başına bir tartışma konusudur. Nükleer yayılmanın gerek dikey ve gerekse yatay boyutlarıyla devam etmesi ve devlet-dışı aktörlerin de bu silahlara sahip olmaya çalışması, uluslararası barış ve istikrarın korunmasında bu tür silahların kontrolünü ve nükleer yayılmanın önlenmesi çabalarını önemli kılmaktadır.Bu bağlamda İran gibi stratejik öneme sahip orta ölçekli bölgesel güçlerin nükleer silahlanma çabasında olması kuşkusuz Ortadoğu'daki güç dengesini ve güvenlik denklemlerini alt üst edici bir etki yaratma potansiyeline sahiptir. İran, nükleer güç olduğu takdirde Ortadoğu'daki gücünü ve nüfuzunu dramatik olarak arttırırken bölgede var olan nükleer silahlanma yarışına ivme kazandıracaktır. Diğer yandan bölgedeki [bu arada İran'ın] nükleerleşme çabaları askeri müdahaleyle önlendiği takdirde bölgede uzun yıllar sürecek istikrarsızlıklar ve insani trajediler ortaya çıkacak ve dünyadaki Müslüman [Doğu]-Hıristiyan [Batı] gerginliği tırmanacaktır.Türkiye ise İran'ın bu çabalarından en ciddi olarak etkilenecek ülkelerin başında gelmektedir. İran'ın nükleer güç olması Türkiye'yi askeri güvenlik bakımından yeni önlemler almaya yönelteceği gibi siyasal, ekonomik ve çevresel sorunlarla da yüzleştirecektir. Öte yandan ABD'nin [veya bir bölge ülkesinin] İran'ın nükleerleşme çabalarına yönelik olası bir müdahalesi de Türkiye için farklı düzlemlerde sorunlar doğurabilecek bir seçenek olacaktır.Anahtar Kelimeler: İran, Ortadoğu, Nükleer Silahlanma, Nükleer Yayılma, Nükleer Yayılmanın Önlenmesi, Nükleer Güçler, Soğuk Savaş, Nükleer Terörizm, Türkiye
Bir siyasal program olarak yönetişimi anlamak
İlk kez 1989 yılında Dünya Bankası'nın Sahraaltı Afrika ile ilgili bir raporunda güncel anlamıyla zikredilen yönetişim, neoliberal dönemde artan bir hızla yaygınlaşmıştır. Terimin ilk elde uyandırdığı birlikte yönetim, çok aktörlülük ve katılımcılık gibi olumlu izlenimler, kavramın kabulünü de aynı süratle kolaylaştırmıştır. Kavramı ortaya atanlar ve kavramın savunucuları da, yönetişimin müzakere, diyalog ve uzlaşı temelinde yeni türden bir yönetsel biçimi ifade ettiğini savunmaktadırlar. Ancak, tanımlanmış aktörler ve öngörülen işleyiş mekanizmasıyla siyasal alanın yeniden düzenlenmesi temelinde bir yaklaşımı ifade eden yönetişimin bu iddiaları, ciddi bir biçimde irdelenmeye muhtaçtır. İşte, bu çalışmada, belli iddialar eşliğinde sunulan yönetişimin, bu iddialarının geçerliliği sorgulanarak, kavramın eleştirel bir gözle anlamaya çalışılması amaçlanmıştır.Yönetişimi anlamak için öncelikle yönetişim kavramının ortaya çıkış süreci ele alınmıştır. Bu amaçla dünya kapitalist sisteminin refah devleti dönemi ve neoliberal dönemine anahatlarıyla değinilmiştir. Ardından yönetişim kavramı; korporatizm, iktisadi alanla siyasal alanın ayrıştırılması, devlet ve demokrasi olmak üzere dört analiz aletiyle değerlendirilmeye çalışılmıştır. Böylece, yönetişimi anlama noktasında deskriptif olmanın ötesinde var olan tartışma alanlarına katkı sunularak ya da yeni tartışma alanları açmaya çalışılarak özgün bir yaklaşım geliştirilmesi hedeflenmiştir.Çalışmamızda varılan sonuçlara göre yönetişim, dünya kapitalist sisteminden azade bir biçimde ele alınamaz. Bir başka deyişle yönetişim ile kapitalist sistem ve neoliberalizm arasında varoluşsal bir bağ bulunmaktadır. Yönetişim, sermaye birikimi sürecinin aksamadan sürdürülebilirliğinin sağlanması amacına uygun bir biçimde, belli türden mistifikasyonlar temelinde ortaya atılmış siyasal bir program adıdır.
Contribution of international organizations to the promotion of global security, globalization and democracy in Africa
This research investigates the impact of global organizations on the management of worldwide affairs and their involvement in enhancing Africa's security, advancement in a globalized world, and progress towards democracy. While the idea of combining global corporations with international legitimacy may be met with skepticism, international organizations have proven to be valuable actors in international affairs despite their flaws and susceptibility to political manipulation. These organizations play a pivotal role in planning, coordinating, and establishing a legal framework for operations that extend globally. They also contribute to security through peacekeeping operations, conflict resolution, and preventive diplomacy. Additionally, international organizations promote economic integration, trade liberalization, and investment initiatives in Africa, which foster sustainable development and poverty reduction. They also support democratic governance, human rights, and the strengthening of institutions and electoral processes. Collaborative efforts between international organizations and African nations are crucial to overcome challenges and advance peace, stability, and democratic progress in Africa. The main objective of this research is to examine the attributes and frameworks of international organizations in order to establish standards and guidelines for promoting peace, security, and stability in Africa. It highlights the significance of integrating democratic principles into the operations of these organizations.
Klasik uluslararası ilişkiler teorilerinde uluslararası sistemin doğası sorunu: Realizm, liberalizm ve marksizm
Bu çalışmanın amacı, klasik Uluslararası İlişkiler teorilerinin ortak sorunsalını ve ontolojik farklılaşmasını bulmaktır. Uluslararası sistemi betimlemek, açıklamak ve kurgulamak işlevine sahip olan Uluslararası İlişkiler teorilerinin, bu çalışmada ilk ve temel olarak uluslararası sistemin doğasına yönelik olarak farklılaştıkları ileri sürülmüştür. Dolayısıyla, öncellikle modern uluslararası sistemin temel parametreleri, kurucu unsurları ortaya konulmuştur. Bu yapılırken çıkış noktası olarak Ortaçağ Avrupa'sındaki uluslararası ilişkiler düşüncesi seçilmiştir. Burada, Ortaçağ Avrupa'sındaki uluslararası ilişkiler düşüncesi ortaya konulmuş ve ne tür dönüşümler/değişiklikler sonucu modern uluslararası sistemin doğuşunun gerçekleştiği tartışılmıştır. Modern uluslararası sistemin doğuşu incelendikten sonra önce siyaset felsefesi bağlamında daha sonra bir disiplin olarak Uluslararası İlişkiler teorilerinin modern uluslararası sistemin doğasını nasıl tanımladıkları ve bu sisteme nasıl bir çerçeve çizdikleri incelenmiştir. Bu bağlamda realizm, liberalizm ve marksizmin, ilk olarak, uluslararası sistemin doğası tanımlamasına daha sonra da hem Avrupa için hem de diğer tüm kültür ve toplumlar için üst bir kimlik ve uluslararası sisteme bir çerçeve olarak öneri ve öngörülerine bakılmıştır. Sonuç olarak ise, uluslararası sistemin değer kültür bağımlı olup olmadığına, bu bağlamda Uluslararası İlişkiler teorilerinin temel ayrılık noktasının kaynağının ne olduğu ve bunun Uluslararası İlişkiler disiplini açısından etki/sonuçları ile ilgili çıkarımlara ulaşılmıştır. Ortaçağ Avrupa'sında uluslararası ilişkiler düşüncesi iki düzlemde gelişmiştir. İlk düzlem Ortaçağ uluslararası ilişkiler paradigmasını da oluşturan Kilise ve Roma dini-siyasi üst kimliğinin şekillendirdiği tüm Katolik Avrupa'yı kuşatan bir içeriktedir. Belirleyici unsurun Hıristiyanlık olduğu bu düzlemde, uluslararası ilişkiler Hıristiyan olanlar ile olmayanlar arasındaki ilişkileri tanımlamaktadır. İkinci düzlem, birinci düzlemi üst kimlik olarak kabul etmiş alt siyasi kimliklerden oluşur. Şehir yönetimleri, küçük krallıklar ve yerel siyasal yapılanmalardan oluşan bu alt siyasi kimlikler, Kilise ve Roma'nın dini-toplumsal sistemi içindeki değer ve kurallar çerçevesinde aralarındaki ilişkileri geliştirmiştir. Bu bağlamda paradigma içi uluslararası ilişkiler olarak belirtilebilir. Kilise ve Roma kuşatıcı üst kimliğinin zayıflamasına paralel olarak, Rönesans ve Reformasyon ile hem felsefi-siyasi hem de dini anlamda Kilisenin iii belirlediği düşünce, siyaset ve toplumsal algılamalar değişmiştir. Bu anlamda modern uluslararası sistemin ayırtedici özellikleri olan devlet, siyasi meşruiyet kaynağı olarak halk iradesi, devletler arası ilişkiler, reason of state ve güç dengesi nosyonları ve anlayışları daha da belirgin bir hal almıştır. Böylece modern uluslararası sistemin ilk oluşumu, kavramsal çerçevesi ve temel parametreleri ortaya çıkmıştır. Uluslararası İlişkiler teorileri ise oluşan modern uluslararası sistemi betimlemek ve açıklamak çabası içindedirler. Her bir teori uluslararası sistemin doğasını açıklayacak ve tümü ile kuşatacak bir çerçeveyi sunmaya çalışır. Bu bağlamda, Uluslararası İlişkiler teorilerindeki temel sorun, oluşan modern uluslararası sistemde, Ortaçağ Avrupa'sında Kilise ve Roma'nın gördüğü işlev olan tüm Avrupa'yı kuşatan üst bir kimlik ortaya koyamamak olarak belirmektedir. Dolayısıyla bu çalışmada klasik Uluslararası İlişkiler teorileri olarak adlandırılan realizm, liberalizm ve marksizm modern uluslararası sistemin ontolojik meşruiyetini oluşturma çabası içinde farklılaşmaktadırlar. Bu çerçevede her bir teori öncellikle modern uluslararası sistemin doğasını açıklamak noktasında daha sonra da, uluslararası sistemin kuşatıcı üst kimliğini belirlemek ve bir dünya düzeni tasavvuru geliştirmek noktasında bu farklılaşmayı yaşamışlardır. Modern uluslararası sistemi tanımlamaya yönelik olarak oluşturulan Uluslararası İlişkiler teorilerinden biri olan realizm, uluslararası sistemin doğasını çatışmacı bir içerikle tanımlamıştır. Roma ve Kilisenin, Avrupalının dünya düzeni algısını, siyasal birimlerin motivasyon kaynağını ve beslendikleri dini-felsefi ve siyasi temelleri bağlamında oluşturduğu kuşatıcı üst kimliğinin yerine, realistler, dünyevi boyutta devletin aşkınlaştırılması ve bu kurumların varoluşsal nedeni olarak gücün ve çıkarın mutlaklaştırılmasının, insan motivasyonuna kötümserci bakış açısının, dünya düzeninin çatışma temelli mekanik bir dengeye ulaşabileceği anlayışlarının bütününün bir araya gelerek oluşturduğu çerçeveyi yerleştirmişlerdir. Ulaşılan sonuç ise, modern uluslararası sistemin çatışmacı ve anarşik karakterli olduğu, bu sistemin devamını sağlayacak, devletlerin kuşatıcı üst kimliği olabilecek unsur olarak da güç dengesinin kabul edildiği bir yaklaşım tarzıdır. Bu çalışmada Uluslararası İlişkiler teorileri içinde ikinci sırada ele alınan liberalizm, modern uluslararası sistemin doğasını rasyonel insanın makul davranacağından, cumhuriyetçi-demokratik devletlerin rasyonel insanın kapasitesini iv gerçekleştirebileceği bir yönetim anlayışından ve evrensel değerler olarak kabul ettiği "serbest ticaret", "evrensel hukuk", "bireyin evrensel hakları", toplumlar arası karşılıklı işbirliği ve "tüm insanlığın karşılıklı hak ve sorumluğu" gibi kavramlardan/önermelerden hareketle barış ve uyum içinde tanımlar. Bu barışçıl uluslararası sisteme ise evrensel olduğu düşünülen demokratik ve cumhuriyetçi değerleri kuşatıcı üst kimlik olarak önerir. Bu tanımlamayı, hem Avrupa'ya hem de tüm dünyaya (coğrafya ve insanlık anlamında) tek geçerli dünya düzeni algısı olarak sunar. Klasik Uluslararası İlişkiler teorileri içinde son olarak ele alınan marksizm, uluslararası ilişkileri, üretim tarzları arası ilişkiler olarak görmektedir. Üretim tarzının şekillendirdiği sosyal formasyonlar arası ilişkiler hem toplumsal hem de uluslararası ilişkileri oluşturur. Bunun yanında, modern uluslararası sistem kapitalist üretim tarzının egemen olduğu kapitalist uluslararası sistem olarak tanımlanmaktadır. Marksizm, kapitalist devletlerden oluşan uluslararası sistemin doğasını, burjuvazinin egemen olduğu kapitalist devletlerin "bitmek tükenmek bilmeyen daha fazla kâr ve piyasa için girdikleri mücadele"den dolayı çatışmacı bir karakterde betimlemektedir. Kapitalist mücadeleden kaynaklanan uluslararası sistemin savaşım durumu ancak komünist dünya düzeni ile barışçıl yapılabilir. Buna göre, insanın özgürleştiği, kendi kapasitesini gerçekleştirebildiği, sınıfsız ve refahın ortak bölüşüldüğü komünist toplum/sistem, modern uluslararası sistemin yaşam alanı olabilecek üst bir kimlik olarak sunulmaktadır. Sonuç olarak iki gurupta ele alınabilecek çıkarımlara ulaşılmıştır. Modern uluslararası sistemin doğuşu incelenerek, ontolojik bir tahlille içinde yaşadığımız uluslararası sistemin soykütüğü ortaya konulmuştur. Bu bağlamda modern uluslararası sistemin, Batının kendi iç dini-siyasi ve iktisadi dönüşüm ve gelişmeler neticesinde ortaya çıktığı dolayısıyla Avrupa değer algısının ve coğrafyasının izlerini taşıdığı belirlenmiştir. Buna göre, hem ulus-devletin kökenleri, hem kapitalist üretim tarzı hem dini ve dünyevi alanın ayrımı hem de demokratik liberal değerler bu dönüşümlere bağlı olarak oluşturulmuştur. İkinci olarak modern uluslararası sistemin doğuşu incelenerek, Uluslararası İlişkilerin ortak sorunun felsefi arkaplanına ulaşılmıştır. Zira buna göre, klasik Uluslararası İlişkiler teorileri olan realizm, liberalizm ve marksizm en temelde oluşan modern uluslararası sistemin doğasına yönelik tanımlamada farklılaşmaktadırlar.
Siyasal katılım: Zeytinburnu örneği
Bu tezde 1970'li yıllarda İstanbul'un Zeytinburnu ilçesinde Kıvılcım Hareketi örneğinde siyasal katılımın özellikleri incelenmiştir. Siyasal katılım, sadece devletle ilgili etkinliklerle sınırlı görülmeyip, toplumsal yaşamdaki iktidar ilişkilerini ve toplumsal kaynakların dağılımım etkileyen ve kamusal alanda gerçekleşen tüm eylemler siyasal katılımın tanımı içinde değerlendirilmiştir. Bu anlamda sadece oy verme ya da seçim kampanyalarında görev alma değil protestolar, grevler, şiddet içeren eylemler, sosyal ve ekonomik sorunların çözümü için geliştirilen inisiyatifler de siyasal katılım biçimleri olarak ele alınmıştır. Tezde siyasal katılım çalışmalarında geliştirilen modeller gözde geçirilmiş ve Mobilizasyon Modeli'nin öncüllerinden hareket edilmiştir. Ayrıca toplumsal hareket teorilerinden de yararlanılmıştır. Önce 1970'li yıllarda sol hareketin gelişimi ve hareketin pratiğinde gerçekleşen siyasal katılımın temel özellikleri, daha sonra Zeytinburnu ilçesinin sosyal ve siyasal yaşamı hakkında bilgi verilmiştir. Doktorcu Hareket ve Kıvılcım Grubu hakkında verilen genel bilginin ardından Kıvılcım Grubu'nun Zeytinburnu'ndaki örgütlenme süreci siyasal katılım teorileri çerçevesinde incelenmiştir. Tezde ABD ve Batı Avrupa'da yapılan siyasal katılım çalışmalarında geliştirilen modellerin örneğimizdeki siyasal katılımı açıklamada eksik kalacağı iddia edilmiş, toplumsal ve tarihsel koşulların dikkate alınması gerektiği vurgulanmıştır. IV
The causes and consequences of Nile River mismanagement: A comparative overview of environmental impacts in Ethiopia, South Sudan and Egypt
Ineffective management of resources invariably results in complications. This thesis examines the mismanagement of the Nile River, a critical African waterway traversing eleven countries. While Egypt, with its millennia-old history, is frequently associated with the Nile, the river's significance extends to all nations along its course. Relations among these countries are strained due to inequitable water distribution and poor management practices, despite numerous attempts at reaching agreements over the years. This qualitative research aims to identify the causes and consequences of the Nile's mismanagement and to propose viable solutions. Utilizing a comprehensive review of over one hundred articles, the study focuses on three of the Nile-sharing countries to identify the origins of the conflict and to suggest more effective agreements. The findings indicate that national self-interest, short-sighted policies, and a lack of expertise in water management are primary contributors to political tensions, as well as socio-economic and environmental issues. The thesis recommends a balanced approach to water management that considers the interests of all parties while respecting each country's needs. It also offers new suggestions and alternative interventions to address the ongoing challenges.
The migration policy of African Union: The case study of Somalia
The African Union has long grappled with the complexities of migration across the continent, a challenge that is both a reflection of and a response to diverse political, economic, and social factors. This thesis explores how the regional organisation is dealing with this phenomena by collaborating with other international organisations, regional economic communities as well as the governments of its member states to adopt appropriate strategies. Taking for case study Somalia, one of the East African countries whose population exodus has been going on for more than 25 years, the thesis examines how the AU addresses the factors driving migration in Somalia which are mainly political and environmental but also protects the refugees and advocates for their rights both within and outside Somalia. This thesis also sheds light on the challenges encountered in migration governance in the country and makes recommendations for improving the effectiveness of AU initiatives.
Türk siyasal hayatında Osman Bölükbaşı
Türk Siyasal Hayatında Osman Bölükbaşı başlıklı bu tez çalışmasının amacı, Osman Bölükbaşı'nın Demokrat Parti'de siyasete başladığı 1946 yılından aktif siyasi hayattan ayrıldığı 1973 yılma kadar geçen süre içerisinde ortaya koyduğu siyasi mücadeleyi Türk siyasi tarihi içerisinde değerlendirmek ve bu siyasi mücadelenin temel öğelerini analiz etmektir. Osman Bölükbaşı, Türkiye'nin çok partili yaşama geçişiyle birlikte başladığı siyasi mücadelesini çeyrek yüzyılı aşkın bir süre devam ettirmiş bir siyaset adamıdır. Bölükbaşı, bhbirinin devamı ve çoğunlukla ülkenin üçüncü büyük siyasi partileri olan Millet Partisi, Cumhuriyetçi Millet Partisi, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ve yeniden Millet Partisi'nde görev almış ve birincisi hariç diğer partilerin liderliğini yapmıştır. Osman Bölükbaşı'nın D.P'deki siyasetini, tek parti rejimine duyduğu tepki belirlemiştir. Bölükbaşı, kumcularının eski birer C.ELP'li olduğu D.P'de, tek parti rejimine ve Mili Şef İsmet İnönü'ye yaptığı sert eleştirilerle öne çıkmıştır. 1946 seçimlerinde Meclis'e giremeyen Bölükbaşı, D.P'nin C.H.P iktidarı karşısında sert muhalefet yapmasını savunmuş ardından da D.P'nin C.H.P ile danışıklı dövüş yaptığını iddia ederek partiden ayrılmıştır. 1948 yılında eski D.P'li bir grupla birlikte Millet Partisi'ni kurmuştur. 1950 seçimlerinde M.P'nin tek milletvekili olarak Meclis'e giren Osman Bölükbaşı, D.P iktidarına karşı sert muhalefet izlemiştir. D.P'nin tek parti rejiminin baskı araçlarını kullanmak yoluyla CH.P'ye benzediğini iddia etmiştir. M.P, D.P iktidarı tarafından laikliğe aykırı politika izlediği gerekçesiyle kapatılmıştır. M.P'nin kapatılması dönemin demokrasi anlayışım göstermesi bakımından önemli bir örnektir. Osman Bölükbaşı'nın siyasi mücadelesini incelemek, D.P döneminin baskı politikasını ve iktidar-muhalefet ilişkilerini analiz etmeye imkan tanımaktadır. M.P kapatıldıktan sonra kurulan Cumhuriyetçi Millet Partisi, 1954 seçimlerinde Kırşehir'den 5 milletvekili çıkarınca D.P iktidarı Kırşehir'i ilçe haline getirmiştir. 1957 yılında, vııMeclis' e hakaret ettiği gerekçesiyle Osman Bölûkbaşı'nrn dokunulmazlığı kaldırılmış ve Bölükbaşı tutuklanarak cezaevine konulmuştur. Bölükbaşı, D.P iktidarı tarafından 1957 seçimleri öncesinde yeniden il haline getirilen Kırşehir'den milletvekili seçilmiş ve Meclis'e dönmüştür. D.P'nin basın ve muhalefete karşı izlediği baskı politikasını ve anti-demokratik uygulamalarını eleştiren Bölükbaşı, 27 Mayıs 1960 darbesi öncesinde D.P iktidarının meşru olmadığım savunmuştur. Osman Bölükbaşı, D.P iktidarını tasfiye eden 27 Mayıs darbesini "meşru bir ihtilal" olarak değerlendirmiştir. 27 Mayıs sonrası oturtulmaya çalışılan yeni düzeni savunmuştur. Öte yandan, askeri yönetimi tarafsız davranmamakla suçlamış, CH.P'yi ise askerlerle kurduğu ilişki nedeniyle eleştirmiştir. Bölükbaşı, parti içi tartışmalar nedeniyle C.K.M.P'den ayrılarak 14 Haziran 1962'de Millet Partisi'ni yemden kurmuş ve ordu-siyaset ilişkisi temelinde önce C.HJP'ye sonra A.P'ye karşı sert muhalefet izlemiştir. Osman Bölükbaşı, 27 Mayıs sonrası dönemde ordunun siyasetteki ağırlığım anti-komünizm temelinde meşrulaştırmıştır. Hükümetleri, komünizmle mücadele konusunda yeterli tedbirleri almamakla eleştirmiştir. Bölükbaşı, Türkiye'de milliyetçi- muhafazakar siyasetin ve sağ söylemin oluşturulmasına katkıda bulunmuştur. Bölükbaşı, ayrıca Türkiye'de siyasetin popülerleşmesinde ve popüler muhalefet anlayışının oluşmasında da pay sahibidir. İktidarlara karşı yaptığı sert muhalefetiyle ünlenen Osman Bölûkbaşı'nrn siyasi mücadelesinde parti daima ikinci planda kalmış ve liderliğini yaptığı partiler "Bölükbaşı partisi" olarak anılmıştır. M.P, 1960Tar boyunca giderek küçülmüş ve 1969 seçimlerinde üçüncü parti olma özelliğini kaybetmiştir. Osman Bölükbaşı, 1973 seçimlerinden önce parti ve milletvekilliğinden istifa ederek aktif siyasi yaşamdan ayrılmıştır. vm
Türkiye'de sosyal demokrasinin kuramsal sorunları
Sosyal demokrasi, siyasal, toplumsal ve tarihsel boyutlarıyla büyük bir akımdır. Yaklaşık bir buçuk yüzyıldan beri dünyanın çeşitli ülkelerinde farklı değişim evreleri yaşamış ancak sosyalist içeriğini kısmen de olsa korumuştur. Türkiye'nin sosyalizmle ilk tanışması Yirminci yüzyılın başında olmuştu. Çok uluslu imparatorluktan ulus-devlete geçiş süreci kültürel, ekonomik ve toplumsal alanlarda bir çok değişikliği gündeme getirmiştir. Tek parti döneminde siyasal ve toplumsal muhalefete izin verilmemiş, sol yaşam alanı bulamamıştı. Çok partili hayata geçiş ve demokratikleşmenin ivme kazanmasıyla Türkiye kendini "ortanın solu"nda, "demokratik sol"da ve nihayet "sosyal demokrat" olarak tanımlayan siyasal akımlara sahne olmuştur. Bu çalışmanın ilk amacı Türkiye'de kendini sosyal demokrat olarak adlandırma eğiliminde olan akımların doğasını incelemektir. Bunu yaparken, öncelikle evrensel sosyal demokrasinin gelişim çizgilerini gözden geçirmek ve Türkiye'deki manzaranın özgünlüğünü göstermek istedim. Bana göre, sosyal demokrat siyasal teoriyi kapsamlı bir şekilde değerlendirmek kısmi ya da yanıltıcı yargılara varmamızı engelleyebilir, daha sağlıklı sonuçlara ulaşmamızı sağlayabilirdi. İlk olarak dünya ölçekli sosyal demokrat hareketin temel ilkelerini siyasal tarih ve sosyal demokrat siyaset teorisi bağlanımda açıklamaya çalıştım, ikinci olarak, Türkiye solunun kökenlerini tarihsel/siyasal bağlamı içinde ele aldım. Tarihsel, kültürel ve toplumsal konulan incelerken Türkiye'deki parti elitlerinin siyasal kültürüne özel bir yer ayırmayı gerekli gördüm. Çalışmam Avrupa sosyal demokrasisiyle onun Türkiye'deki benzeri arasındaki en önemli farkları açığa çıkarmaya çalışmaktadır. Bunu yaparken özellikle istediğim bir şey Türkiye'deki deneyimi tarihsel ve eleştirel bir paradigma içinden ele almaktı. Bu amaçla betimleyici, çözümleyici ve eleştirel yöntemleri kullandım; ve -umut ediyorum ki- şu sonuca ulaşabildim: Türkiye'de sosyal demokrasinin temel sorunları esasen teorik ve entelektüel düzeydeki sorunlardır.
Neriman Nerimanov'un siyasi faaliyetleri
Bu tezin amacı Türkiye'de faaliyeti pek bilinmeyen Azerbaycanlı ay dm Neriman Nerimanov'un bulunduğu ortam, edebi, sosyal, siyasi faaliyeti, yaşadığı dönem, mühim olayları anlatmak, yazdığı mektuplar yaptığı konuşmaları sunmanın ötesinde bir aydının siyasal faaliyetinin ne kadar çok boyutlu olduğunu ortaya koymaktır. Bu çalışmada Nerimanov'un yaşadığı ortam incelenerek, sosyalist eğilimli düşüncelerin gelişmesinin nedenleri olan halkının cehalet içinde ömür sürdüğü, bir çok milletlerden geride kaldığı, Rus çar sömürgeciliğinden kurtulma gibi düşünceler ele alınmıştır. Marksizm-Leninizm düşüncesini savunan N. Nerimanov'un siyasal faaliyetini daha yalandan tanımak için yaptığım bu çalışmada onun yurtsever sol kimliğinin ön plana çıktığım müşahede ettim. N. Nerimanov'un yaşamını kronolojik dönemlere ayırarak incelediğim bu çalışmada ilk önce eğitim yılları anlatılarak sosyal, edebi faaliyetleri değerlendirmeye çalıştım. Eğitimciden siyasetçiye geçiş dönemi açıklanarak, dünya görüşünü açıklamaya çalıştım. Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti (1918-1920) devrildikten sonra Bolşeviklerle birlikte Baku' ye gelen N.Nerimanov iktidar kademelerinde ki çalışmalarına yer verdim, Azerbaycan'da komünizm ideolojisi altında bağımsızlığı uğrunda mücadelesini anlattım. Tezde N.Nerimanov'un iktidarda bulunan ve çoğunluğu gayri Müslim olan yöneticilerle anlaşamaması, vatanını sömürgecilikten kurtarmaya çalışırken milliyetçi adlandırılması ve Azerbaycan'dan uzaklaştırılarak Moskova'ya gönderilmesi gibi olayları inceleyip, değerlendirdim. m
Bağımsızlık sonrası dönemde Azerbaycan-ABD ilişkileri
Bağımsızlık sonrası Azerbaycan'ın gelişim sürecinde Azerbaycan - ABD ilişkileri incelenmektedir. Analiz, SSCB'nin dağılmasından sonra Kafkasya ve Orta Asya'daki gelişmeleri göz önünde bulundurarak Azerbaycan - ABD ilişkileri üzerine yapılmıştır. Özellikle, Azerbaycan'da bulunan enerji kaynaklarının ve Dağlık Karabağ sorununun ilişkiler üzerine gösterdiği etkiye yer verilerek incelenmiştir. Metot: Öncelikle Soğuk Savaş sonrası döneme ilişkin uluslararası sistemin yapısı ve bağımsızlık sonrası Azerbaycan'ın yeni sisteme uyum sağlama süreci incelenerek, Azerbaycan'ın bu süreç içinde karşılaştığı iç ve dış sorunlar tespit edilmiştir. Uluslararası ve bölgesel güçlerin bölge üzerinde izlediği siyasete değindikten sonra, Azerbaycan - ABD ilişkilerinde tarafların karşılıklı adımlarını göstermek amacıyla detaylı olaylar kronolojisi çıkarılmıştır. Bu çerçevede, Azerbaycan - ABD ilişkilerinin analitik çözümlemesi de yapılmıştır. Sonuçta, Azerbaycan'ın zengin enerji kaynaklarına sahip oluşunun ve önemli jeopolitik yerleşiminin ilişkilerin gelişimi açısından önemi tespit edilmiştir. Azerbaycan'ın da ilişkilerde bu avantajım kullanmasını da göz önünde bulundurarak, ilişkilerin ileride stratejik ortaklığa dönüşmesi ihtimalinin bulunduğunu söyleyebiliriz.
Operation freedom's sentinel and last 6 years of nato in Afghanistan: a debacle or victory?
Following the September 11 attacks, U.S. President Bush demanded that the Taliban immediately give back al-Qaeda leader Osama bin Laden to the United States; the Taliban refused and the U.S. declared Operation Enduring Freedom against Afghanistan. The U.S.-led coalition remained in Afghanistan, forming a security mission (ISAF)—sanctioned by the United Nations— as a part of NATO with the goal of creating a new democratic authority. But in 2015, NATO formally ended ISAF combat operations in Afghanistan, changed the operation name as Operation Freedom's Sentinel and gave all responsibility to Afghan security forces; and started to prepare the withdrawal of all NATO. In this study, a qualitative research method of document analysis was applied, highlighting both significant achievements and encountered challenges when assessing the success of the operation. NATO significantly contributed to the training and capacity building of Afghan security forces. It conducted crucial operations against terrorist organizations like Al-Qaeda and the Taliban, thus reducing the terrorist threat in the region. Furthermore, NATO provided substantial support for infrastructure projects and humanitarian aid activities in Afghanistan, contributing to the improvement of local living conditions Following NATO's withdrawal, Afghanistan experienced rapid deterioration in security, leading to serious security issues such as the Taliban's takeover of the country. Sustainable political stability could not be achieved in Afghanistan, as the nation faced various political conflicts and instability. Additionally, Afghan security forces proved inadequate in effectively combating the Taliban after NATO's withdrawal. In conclusion, while NATO achieved significant successes in Afghanistan, it also faced various challenges. Long-term sustainable success was not attained. For future operations, it is crucial to consider these challenges and adopt more effective strategies, which could enhance NATO's success in future missions.
The obstacles to women's political participation and higher education in Somalia
This study investigates the obstacles to women's political participation and higher education in Somalia, drawing historical parallels from Ancient Greece, Egypt, and Mesopotamia to modern times. Historically, women were often excluded from political participation and regarded as minors or enslaved individuals. The right to education, particularly higher education, is crucial for empowering women to engage in politics and decision-making processes. So, a comprehensive literature review and analysis were conducted, examining historical texts, educational policies, and contemporary studies on women's political participation. The findings indicate that women historically faced significant obstacles to political participation due to cultural norms, gender discrimination, and limited access to education and resources. Higher education emerged as a critical factor in providing women with the necessary networks, information, and skills for political engagement. Women's political involvement was shown to positively impact democratic processes, policy-making, and addressing the needs of marginalized groups. The study highlights the importance of removing barriers to education and promoting higher education for women to enhance their political participation. Ensuring women's active involvement in politics is essential for advancing democracy and achieving inclusive governance in Somalia. The findings underscore the need for continued efforts to support women's education and political empowerment to foster equitable and effective decision-making.
From Islamic fundamentalism to Islamophobia: Western states' use of Islam and terrorism as a tool of manipulation
Islamophobia has become a rapidly spreading phenomenon today and various studies have been conducted on this subject. In this thesis, the rise of Islamophobia as a fundamental problem in societies around the world is analyzed in terms of media and discourses. In this context, the relationship between Islamic fundamentalism and Islamophobia, how terrorism and propaganda are used as a means of manipulation by states, and the effects of this situation at the level of discourse are examined. The study seeks answers to questions such as 'Are Islam and terrorist organizations used by the West as a tool to spread Islamophobia?', 'Are terrorism and Islam deliberately manipulated through media tools?', 'What kind of perception of Islam does the use of religious references by terrorist organizations create in societies?'. The findings show that the 11 September attacks were an important turning point that changed the perception of Islam in the West and that this event led to the association of Islam with terrorism. The frequent use of terms such as 'Islamic fundamentalism' and 'jihadism' in politics and media contributes to the reinforcement of this prejudice. Terrorist organizations are perceived as an Islamophobic threat in the West, despite the fact that they stem from complex socio-political conditions, and this perception is used by politicians to legitimize domestic and foreign policies. The results obtained strongly support this claim. Consequently, concrete actions to promote peace and understanding between societies should be taken in conjunction with the proposed methods. This thesis reveals that although terrorism is a complex and multifaceted problem, the portrayals of Islam and Muslims in Western media and political discourse contribute significantly to the spread of Islamophobia.
The importance of bottom-up approach in policy-making: The case of Japan's refugee policy
Japan's historical inclination towards isolationism and maintaining an ethnically homogeneous society, coupled with its policy of assessing foreigners based on its own criteria and interests, has placed thousands of asylum seekers in a precarious position. The nation faces both domestic and international criticism for its stringent refugee policies. Until 2010, Japan attempted to address this issue through ad hoc measures. However, even the "resettlement" program initiated in 2010, which aimed to accept more refugees, did not achieve complete success. Subsequently, non-governmental organizations (NGOs) stepped in. NGOs supporting refugees, along with business sector representatives, began to communicate the fundamental issues to government officials. In Japan, where the bottom-up approach is prevalent, the efforts of NGOs found resonance. These organizations played a pivotal role in selecting refugees for the "resettlement" program, determining their city of residence and employment, thus alleviating some of the state's burden. The Japanese government endorsed these NGO initiatives and supported the collaborative platform they established, the Forum For Refugee Japan. The bottom-up approach, a staple in democratic societies and a subject of social science studies, advocates for the involvement of stakeholders in shaping policy. This case study highlights the positive impact of bottom-up activities on national policy, as evidenced by the evolution of Japan's refugee policy, which also employs process-tracing methodology. In democracies like Japan, policy decisions are not solely dictated by governing elites but are informed by the grievances, critiques, and suggestions of those affected by the issues. To strengthen democracy, the dissemination of the bottom-up approach is essential.
The instability of peace in the horn of Africa
This thesis investigates the Instability of peace in the horn of Africa, a region defined by a complex interaction of political, social, and economic factors. The horn of Africa regions faces significant challenges of conflict and instability, making it one of the most unstable regions. The region is currently experiencing high levels of political violence and instability, from the civil conflicts in Sudan and Ethiopia, to militia and Islamist militant activity in Kenya, to the Al-Shabaab insurgency in Somalia. The primary purpose of this research is to identify the root causes of peace instability in the horn of Africa, addressing key research question concerning strategies for managing and resolving conflicts in the region. This study methodology uses a qualitative analytical approach. The research begins with an examination of the historical context of the states in the horn of Africa, with a particular focus on their geopolitical positioning. The second part of the thesis focus on the concepts of conflict, peace studies, and international security, examining the trajectory of various causes of conflict and the collapse of state structures in the horn of Africa. Additionally, the study addresses the ongoing humanitarian crises affecting the region. The thesis concluded that addressing the instability in the horn of Africa requires the commitment of peace and reconciliation among regional actors and the international community for the goal of establishing sovereign states and promote democratic governance.
Diplomacy and external relations of the European Union in the light of international relations theories
This thesis explores the complex dynamics of diplomacy and external relations of the European Union (EU) through the lens of international relations theories. Divided into three distinct parts, the study begins with an analysis of the EU's diplomatic institutions, shedding light on their structure, decision-making processes, and role in representing the Union on the international stage. This first part also examines recent developments in the EU's diplomatic practice, particularly regarding its ability to act autonomously in the field of foreign policy. The second part of the thesis focuses on the major theories of international relations and their relevance to understanding European diplomacy. By examining the realist, liberal, and constructivist perspectives, the study seeks to illuminate the motivations and strategies underlying the EU's diplomatic actions, as well as the challenges and opportunities it faces on the global stage. Finally, the third part of the thesis explores the EU's specific diplomatic functions across several dimensions. It examines the historical evolution of the Treaty of the European Union and its impact on the Union's diplomatic capabilities. Additionally, it analyses the relations between European member states and the United States, as well as the dynamics of trade and commercial engagements between the EU and its international partners. By combining an in-depth analysis of EU diplomatic practices with an understanding of international relations theories, this thesis aims to provide a comprehensive overview of how the EU navigates the complex global landscape and how it utilizes diplomacy as a tool to promote its interests and values on the international stage.
Avrupa Batı Trakya Türk Federasyonu: Batı Trakya Türk azınlığının siyasal örgütlenme sürecine ilişkin bir inceleme
Bu tezde Batı Trakya Türklerinin Yunanistan'dan Batı Avrupa'ya göç süreçleri ve bu süreçteortaya çıkmış örgütlenmeler ele alınmıştır. Batı Avrupa'daki Batı Trakya Türk örgütlerinin büyükbölümünü bünyesinde barındıran Avrupa Batı Trakya Türk Federasyonu üzerinden gerçekleştirilmiştir.Avrupa'daki Batı Trakya Türkleri arasında yüksek örgütlülük düzeyinin itici gücünü BatıTrakya'ya ilişkin algılamaların oluşturduğu gerçeğinden hareketle, bölgede yaşanan ve yaşanmışsorunlara geniş yer ayrılarak, çalışmanın ana tartışma konusunu oluşturan Avrupa'da göçmen olarakyaşama ilişkin kurgular ve örgütlenmenin gelişimine dair çıkarsamaların okuyucu tarafından bir bütünlükiçerisinde görülmesi hedeflenmiştir. Çalışmanın ana bölümlerinden ?Batı Trakya'dan Göç ve ÖrgütlenmeBaşlığı? altında bölgeden Batı Avrupa haricindeki bölgelere de göçlere yer verilmiş, Batı Trakya'dakilerde dahil olmak üzere farklı coğrafyalarda yer alan Batı Trakya Türk örgütleri incelenmiştir. Bu yolla BatıTrakya'dan Batı Avrupa'ya göç ve bu göç sonucu doğan örgütlerin diğerlerine benzer ve ayırıcı yönleriAvrupa'daki yaşamın kendine has yönleri de hesaba katılarak analiz edilmiştir. ?Avrupa'da Yaşayan BatıTrakya Türklerinin Genel Profili ve Batı Trakya'ya lişkin Algılamaları? başlığı altında ise yaklaşık %80'i Almanya'da yaşayan Batı Avrupa'ya göç etmiş Batı Trakya Türklerinden elde edilen empirik verilerışığında önce genel profilleri çıkarılmış, ardından yaşadıkları ülkedeki toplumsal ilişkileri ve bu ülkeyebakışları, Batı Trakya'ya ilişkin algılamaları ve örgütlere ilişkin değerlendirmeleri analiz edilmiştir.Ana bölümleri daha ziyade empirik verilere, arşiv belgelerine ve mülakatlara dayanan tezde,konunun bilimsel incelemeler açısından hala bakir bir alan teşkil etmesi nedeniyle sorgulayıcı incelemeyöntemi ile tanıtıcı inceleme yöntemi bir arada kullanılmıştır.Yapılan incelemeler sonucunda Avrupa'daki örgütlerin Batı Trakya'daki hak ihlallerindeiyileşmeler görülmesinden sonra farklı bir kimlik arayışına girmiş oldukları, bu örgütlerin geliştirdikleriyöntemlerle Batı Trakya Türk azınlığının hak arama mücadelesinde hala en ileri çizgiyi temsil ettikleri,Almanya başta olmak üzere Batı Avrupa ülkelerine göç etmiş Batı Trakyalı göçmenlerin yerleştikleriülkelerde kendileri gibi göçmen statüsüyle yaşayan Yunanlılara tümüyle yabancılaşarak, Avrupa TürkToplumunun bir parçası haline geldikleri ortaya konmuştur.Anahtar Kelimeler: Batı Trakya, Azınlık, Örgütlenme, Almanya, Avrupa, Yunanistan, Göç,Türkiye-Yunanistan lişkileri.
Niccolo Machiavelli'de özgürlük düşüncesi
ÖZET Bu çalışma Niccolo Machiavelli'nin siyasal düşüncesi içinde yer alan özgürlük kavramım konu almaktadır. Niccolo Machiavelli'nin eserlerinde yer alan özgürlük (libertâ) kavramının 14.yy'da Floransa' da gelişen hümanist düşünce geleneği ile olan bağlantıları incelenmiş ve aynı zamanda Machiavelli'ye özgü yorumunun ortaya konulmasını amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda öncelikle Machiavelli'nin siyasal düşüncesinde özgürlük düşüncesinin belirdiği dönem ve mekan ele alınmış ve ilk iki bölümde Rönesans, Hümanizm, İtalyan şehir devletleri ve Floransa'nm tarihsel, ekonomik, sosyal ve siyasal yapısı incelenmiştir. Son bölümde ise Machiavelli'nin özgürlük kavramım kurarken ele aldığı kavramlar incelenmiş ve bir yandan döneminin siyasal geleneği ile ortak noktalarının ortaya konulmasına çalışılırken diğer yandan Machiavelli'nin bu kavramı yorumlayışmdaki özgün noktalar belirtilmiştir. Bu doğrultuda Machiavelli üzerine çalışmış Skinner, Viroli, Pocock, De Grazia ve Colish gibi akademisyenlerin güncel tartışmalarına yer verilmiş ve özgürlük kavramının bağlantılarım kurmada bu tartışmalardan faydalanılmıştır. iv
Örgütsel sinizmin demokrasi kültürüne etkisi
Organizational cynicism has become a significant area of interest in organizational behavior and management studies due to its potential impact on employee attitudes and behaviors. This study explores organizational cynicism's effect on democratic culture within the workplace. Organizational cynicism may be characterized by a pervasive sense of distrust and disappointment toward organizational practices and leadership, often stemming from unmet expectations and perceived injustices. It poses significant challenges to fostering a democratic culture characterized by open communication, participation, and shared decision-making. This study gathers data from literature regarding participants' experiences and perceptions of cynicism and democratic engagement within their organizations. Key themes explored include the origins of cynicism, its manifestations in everyday workplace interactions, and its impact on participatory practices. The study aims to uncover the underlying factors contributing to cynicism and how it influences the overall culture of democracy in the workplace. The analysis reveals that organizational cynicism significantly undermines democratic principles by creating an atmosphere of distrust, reducing employee engagement, and limiting collaborative decision-making. The findings indicate that leaders' communication styles and perceived transparency play crucial roles in either exacerbating or alleviating feelings of cynicism among employees. This study highlights the urgent need for organizational interventions to cultivate a democratic culture. Recommendations include fostering transparent communication, implementing inclusive decision-making processes, and actively listening to employee concerns. By addressing the roots of cynicism, organizations can enhance trust, promote engagement, and ultimately strengthen their democratic culture.
A comparative study of border disputes, ethnic identity, and conflict dynamics in the Ethiopia-Eritrea War (1998–2000) and the Ethiopia-Somalia Ogaden conflict (1977–1988)
In this article, we explore how border disputes, ethnic identity and conflict dynamics interact by comparing two major conflicts in the Horn of Africa: The Ethiopia-Eritrea War (1998–2000) and Ethiopia–Somalia Ogaden Conflict (1977–1988). With qualitative analysis, the author bases on primary data of interviews with diplomats, academics and regional representatives, and secondary sources such as historical records and academic materials. Sandole's three-pillar conflict model is used to rigorously analyze the actors, issues, processes of escalation and resolution options in both cases. The results suggest that ethnicized politics, combined with colonial boundaries that continued to shape identities until the present date, were main factors behind the escalation in both conflicts. And where the Eritrea Ethiopia conflict, as I indicated in Chapter 2, was essentially a question of post-colonial sovereignty and competing national narratives, the Ogaden war, for its part, simultaneously expressed irredentist claims of ethnic Somalia self-determination. In either scenario, the role of local and international actors were instrumental towards shaping conflicts. The comparative experience highlights the need to address historical grievances, promote inclusive governance and build capacity of regional mediation organs. Lessons learnt from them provide useful tools for resolving border disputes in Africa, where multiple identities and the challenge of disputed territories have proven to be a recurrent source of instability across countries.
Ziya Gökalp'in Türkçülük anlayışı ve Türkiye'de siyasi partilere etkisi
Bu tez çalışması, millet, millî kimlik, milliyetçilik kavramlarını, milliyetçiliğin çeşitlerini, milliyetçilikle ilgili kuramsal tartışmaları ve Türk milliyetçiliğinin Ziya Gökalp'in düşünce dünyası ekseninde gelişiminin önemini aktarmayı amaçlamaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde, milliyetçilik kavramı, millî kimlik, milliyetçilik kuramları ve çeşitleri ele alınmıştır. Bu çerçevede Ziya Gökalp'in milliyetçilik kuramı içerisindeki yeri, düşünce dünyasına etki eden isimler ve akımlar, Durkheimcı etkiler, kültür–millet ilişkisine dair özgün katkıları, ayrıca Fransız ve Alman milliyetçilik anlayışlarıyla karşılaştırılması incelenmiştir. Böylece Türk milliyetçiliğinin düşünsel temellerinin oluşum süreci araştırılmıştır. İkinci bölüm, Türk milliyetçiliğine odaklanmıştır. Bu kapsamda Türkçülüğün anlamı, ortaya çıkışı ve Osmanlı Devleti'nin siyasî durumu değerlendirilmiştir. Türkçülüğün Jön Türkler ve İttihat ve Terakki Cemiyeti içerisindeki siyasî yapılanması, Millî Edebiyat Dönemiyle halk üzerindeki etkisi ve Osmanlı'daki Osmanlıcılık, İslamcılık ve Batıcılık gibi siyasî akımlarla etkileşimi ele alınmıştır. Ayrıca Türkçülüğün kültürel ve akademik temelleri, Türk tarih ve dil tezleri, akademik kurumsallaşma süreçleri ve popüler kültürdeki yansımaları incelenmiştir. Üçüncü bölümde, Türkçülüğün sistematik hâle gelmesine büyük katkı sağlayan Ziya Gökalp'e odaklanılmıştır. Bu bölümde Gökalp'in Türk milliyetçiliğine katkıları, Turan düşüncesine yaklaşımı, halkçılık–medeniyet–kültür ayrımı, eserlerinde Türkçülüğe bakışı, Cumhuriyet ideolojisindeki etkisi, halkevleri ve dil–tarih çalışmaları ele alınmıştır. Ayrıca Atatürk ile Gökalp'in Türkçülük anlayışlarının karşılaştırması yapılmıştır. Dördüncü bölümde, Cumhuriyet döneminde Türk milliyetçiliğinin devlet politikalarındaki yeri incelenmiştir. Tek Parti Dönemi'ndeki Gökalpçi etkiler, çok partili hayatta milliyetçiliğin evrimi ve DP'den AP'ye, MHP, İYİ Parti, ZP ve AKP'ye kadar Gökalp'in etkilerinin nasıl sürdüğü tartışılmıştır. Sonuç olarak, Türk milliyetçiliği, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e dönemin gerekliliklerine uygun şekilde dinamizmini korumuştur. Gökalp'in düşünceleri, Türkçülüğün temelini sağlamlaştırmış ve Cumhuriyet döneminde gelişen milliyetçilik bilincinin şekillenmesinde önemli bir etken olmuştur. Anahtar Kelimeler: Millet, Milliyetçilik, Türkçülük, MHP, İYİ Parti, Zafer Partisi, AKP.
An analysis of the energy resources in the Eastern Mediterranean as a game changer in the region
The world countries experience a new practice with the globalization process. Growing trade volume and the number of population and decreasing natural resources increase the importance of fossil energy resources. The unequal distribution of fossil energy resources, as one of the most important inputs of economic and daily life, deepens its geostrategic dimension. In this context, oil and natural gas reserve discoveries in the Eastern Mediterranean and especially around the island of Cyprus are closely related to the energy supply security of the countries neighboring the Mediterranean. The aim of this study is to discuss the importance of newly discovered energy reserves in the Eastern Mediterranean region, which can already be likened to a multivariate equation. The study focuses on the role of energy resources in the Eastern Mediterranean as a game-changing factor in the region, which contains many problems, crises and cooperation opportunities.
Representation of women leaders in the media: Cases of Margaret Thatcher and Tansu Çi̇ller
This thesis looks into how women political leaders are represented in the mass media. This study attempts to answer this research question through the cases of the mass media in Turkey and the United Kingdom and the media representations of their first woman prime ministers, who have a lot in common, namely Tansu Çiller and Margaret Thatcher. This study compares the gender dimension in the two leaders' newspaper representations. The representations of these two women leaders were analyzed with the method of qualitative content analysis during two periods. The former period includes their initial rise to power; the latter is the military crises they faced, namely the Kardak Crisis and the Falklands War. Newspapers from different political tendencies have been used for the analysis to provide a comparative outlook. The Guardian, The Daily Telegraph, and The Times were selected from the United Kingdom, while Cumhuriyet and Milliyet were selected from Turkey. 84 news articles and opinion columns have been analyzed. Repeated themes and codes have been determined and compared with the literature. It was observed that Thatcher and Çiller received gender-based media attention similarly for their competence, leadership, appearance, personality, and characteristics. These findings are in line with the literature. However, the representations in the British mass media entail differences from the Turkish mass media in terms of the usage of professional language and its the ideological polarization in the representations. Key Words: Media, Representation, Woman, Leader, Tansu Çiller, Margaret Thatcher.
The european union's struggle with hybrid threats in an emerging hybrid war environment: The case of the Russia-Ukraine war
The phenomenon of war has constantly changed in the historical process. Today's war environment, under the influence of technology and globalization, has turned into a hybrid war environment that has no boundaries in terms of force, time, space, and includes regular and non-regular tools and methods. The aim of this study is to examine the impact of the hybrid war phenomenon on the European Union (EU) in the context of liberal intergovernmentalism theory, through the example of the Russia-Ukraine War. Due to the nature of the subject, literature review was used as the method in this study. In the first chapter of the study, information is given about the theory of liberal intergovernmentalism and the phenomenon of hybrid war. In the second chapter, near term Russia-Ukraine relations and the reasons for the Russia-Ukraine war are explained. In the third chapter, the EU's response to hybrid threats is examined. In the fourth chapter, the EU's fight against hybrid threats in the context of the Russia-Ukraine war is discussed and the Union's response to the mentioned war was examined within the framework of liberal intergovernmentalism theory. In the conclusion section, all the findings were evaluated. When the findings are evaluated, Russia-Ukraine war have accelerated the cooperation within the Union, with NATO and Ukraine. Considering the cooperation, it was evaluated that although there were different opinions within the EU, in the first phase of the war, an agreement was reached, and intergovernmental cooperation was increased as of the second phase. Keywords: International Relations, Liberal Intergovernmentalism Theory, Hybrid War, Russia-Ukraine War, EU's struggle with hybrid threats
Comparison of territorial claims for the Arctic region and the Antarctic continent in the framework of the impacts of climate change: The cases of the USA and Russia
Climate change is the climatic anomalies that occur as a result of the damage to the world's temperature balance due to global warming. Increasing global warming due to anthropogenic effects, especially in the period after the Industrial Revolution, has caused serious glacier losses in the polar regions, and the effects of climate change have become more and more evident after the 1990s. Owing to global warming, there have been serious glacier losses primarily in the Arctic region, new sea routes have emerged, and access to mineral and hydrocarbon resources has become easier. As a result, some states declared territorial claims for the Arctic region, and the Arctic Council was established in 1996. In contrast, glacier losses in the Antarctic continent have been less, but similar to the Arctic, there have been territorial claims to the continent in the past. These claims were frozen by the Antarctic Treaty signed in 1959, and the continent was dedicated to science and peace. Russia and the United States of America are important actors in both of these systems of polar governance. These two actors, who have a conflict-based relationship in the Arctic region, argue that they undertake a peaceful mission in the Antarctic continent. In this study, starting from the question "Is global climate change a determining factor in terms of the sustainability of the governance of the polar regions and the effectiveness of the territorial claims to the continent?", the role of global climate change in shaping the territorial claims to the polar regions and its impact on the sustainability of polar governance within the framework of the policies of Russia and the United States of America are analyzed through case study method. In this framework, it is aimed to determine to what extent polar governance mechanisms have sustainable standards in terms of protecting the polar regions.
The American strategy towards The Middle East during The Arab spring revolutions
daha sonra doldurulacaktır
Offshore wind energy implementations of European Union's states in North Sea
This study focuses on the offshore wind energy policies of the European Union and the specific member states identified within this union. The first part of this thesis provides general information about energy and renewable energy, followed by a discussion of the advantages and disadvantages of wind energy. Offshore wind energy is also addressed in this section. In the second part, the historical background of offshore wind energy in the European Union is examined. Along with an analysis of the EU's energy policies, the development of wind energy and offshore wind energy in Europe is analyzed based on significant milestones. Furthermore, several successful projects conducted in the southern North Sea are highlighted. This section also emphasizes the final situation and future goals of Germany and the Netherlands in offshore wind energy. In the final and third section, the challenges faced by the European Union regarding offshore wind energy and proposed solutions to these issues are summarized.
Artificial intelligence as a tool for sustainable urban transformation in the European Union: Selected smart city cases
The climate crisis and the digital revolution — the two defining dynamics of the 21st century — have positioned cities as key actors in addressing global challenges. This thesis examines how artificial intelligence (AI) shapes sustainable urban transformation within the European Union (EU) and how cities emerge as subnational actors in this process. Employing a comparative multi-case study design, it analyzes how Amsterdam, Stockholm, and Vienna — each interacting with the EU's normative frameworks and policy instruments — have developed governance arrangements rooted in their distinct historical and institutional contexts. The findings indicate that there is no single model for AI-enabled sustainability; rather, three distinct governance archetypes emerge: Amsterdam's collaboration- and ecosystem-oriented model, Stockholm's sustainability-integration hybrid, and Vienna's human-centric and publicly led approach. These models are shaped at the intersection of EU-driven norm diffusion, financial support mechanisms, and intercity policy learning processes. Ultimately, this study provides an alternative perspective to the security- and competition-oriented debates dominating the International Relations literature on AI, demonstrating that cities are not merely policy implementers but also norm entrepreneurs and cooperation producers within the global digital transformation. It further underscores the importance of inclusive and context-sensitive governance models for the EU and policymakers.
Navigating women's activism in morocco and Türkiye: global and transnational engagement
The principal objective of this thesis is to comparatively examine women's activism, policy advocacy, and legal reform in Morocco and Türkiye from 1975 to 2004, a period deeply influenced by the United Nations (UN) Decade for Women and the increasing engagement of both countries with global feminist frameworks. The central research question explores how global and transnational feminist engagements, particularly those initiated by the United Nations Decade for Women, shaped strategies, outcomes, and challenges in women's movements and legal reforms in both countries. By drawing on the dual frameworks of legal pluralism and transnational feminism, the study analyzes how international norms were received, adapted, and negotiated within distinct national and local contexts. The analysis is based on both primary official reports and secondary academic sources and employs a comparative, qualitative methodology to trace similarities and differences in policy outcomes, advocacy strategies, and the ongoing challenges of legal implementation. The findings indicate that, while both countries achieved significant legal reforms through women's activism and global engagement, the full realization of women's rights remains hindered by persistent social, political, and legal obstacles, including the complexities of legal pluralism and the gap between statutory change and lived realities. The thesis concludes that future progress requires more inclusive and locally attuned advocacy, as well as further research that centers grassroots and marginalized voices.
Afganistan'da ABD'nin 20 yıllık varlığının değerlendirilmesi (2001-2021)
Afganistan'da ABD'nin 20 yıllık varlığı, 2001'den 2021 yılları arasında ülkenin sosyo-ekonomik ve politik yapısını önemli ölçüde etkilemiştir. Bu tez, ABD'nin Afganistan'daki varlığının detaylı bir değerlendirmesini sunarak, bu müdahalenin Afganistan'ın devlet kurma sürecine, yerel yönetimlere ve toplumun çeşitli dinamiklerine olan etkilerini kapsamlı bir şekilde incelemektedir. 2001 yılında başlayan ABD müdahalesi, başlangıçta terörle mücadele amacı taşırken, zamanla devlet inşası ve uluslararası yardımların etkin kullanımı gibi geniş kapsamlı hedeflere evrilmiştir. Afganistan'ın 2001 yılında içinde bulunduğu durum, 20 yıldan fazla süren silahlı çatışmaların yarattığı yıkımın derin izlerini taşımaktadır. Geleneksel geçim kaynaklarının yok olması, ekonomik aktivitelerin büyük ölçüde afyon üretimi ve sınır ötesi kaçakçılığa dayanması, ülkenin sosyo-ekonomik yapısını derinden etkilemiştir. Bölgesel olarak parçalanmış bir yapıya sahip olan Afganistan'da, yerel milis liderleri çoğu bölgenin tek hakim gücü haline gelmiştir. Bu zorlu şartlar altında bir devlet inşa stratejisinin başarılı olabilmesi için derinlemesine ve kapsamlı bir dönüşümü hedeflemesi gerekmektedir. Araştırmada, ABD'nin Afganistan'daki politika ve stratejilerinin genellikle uluslararası toplumun eleştirilerine maruz kaldığı ve beklenen sonuçları vermekte yetersiz kaldığı belirtilmektedir. ABD'nin yeni idari kurumlar oluşturma çabalarının Afganistan'ın etnik ve demografik yapısına tam olarak uyum sağlayamadığı, yerel koşulların göz ardı edildiği ve bu durumun devlet inşa sürecinin başarısızlıklarına yol açtığı vurgulanmaktadır. Ayrıca, ABD'nin Afganistan'daki politikaları, Batı'nın dış politika yaklaşımları ve uluslararası kalkınma yardım politikalarının eksikliklerini ortaya koymaktadır. Devlet kurma stratejileri, yerel aktörlerin tepkileri, dirençleri ve uluslararası politikalara olan etkileri üzerinden eleştirilmiştir.
Theory of the protracted social conflict: The case of the Syrian Revolution (2011-2024)
This thesis applies Edward Azar's Theory of Protracted Social Conflict to analyze the Syrian Revolution (2011–2024), a conflict marked by its complexity, longevity, and devastating impact on the region. The study explores the underlying factors that led to the eruption of the revolution, including identity-based grievances, political exclusion, economic disparities, and external interventions. It examines how the interplay of ethnic, religious, and political divisions, compounded by external actors' involvement, transformed the conflict into one of the most protracted and destabilizing crises in modern history. The research highlights the spillover effects of the Syrian conflict on the broader Middle East, including heightened security challenges, the displacement of millions of refugees, and the proliferation of extremist ideologies. By applying Azar's framework, the study identifies the centrality of identity, human needs, and external dependency in perpetuating the conflict, offering a deeper understanding of the systemic challenges facing Syria and the region. The study concludes that resolving such protracted conflicts requires addressing root causes, including identity-based grievances, fostering inclusive governance, and curbing external interference. Recommendations include strengthening regional cooperation, empowering local peacebuilding initiatives, and establishing transitional justice mechanisms to ensure accountability and reconciliation. This thesis contributes to the academic and practical discourse on protracted social conflicts by providing a comprehensive analysis of the Syrian Revolution and offering actionable insights for conflict resolution and sustainable peace.
The role and importance of community-supported social practices in preventing Syrian immigrants from turning to crime "Gaziantep example"
Migration, crime and community-supported social practices can be mentioned in human mobility that ensures the harmonization of society, situation and space. Migration is considered as a national or international migration that individual/s make from the point where they are located socially, politically, economically, socially or culturally to another point. During the 2011 Syrian Civil War, there has been a significant influx of immigrants to Türkiye due to the explosion of migration. The immigrants who settled in this region for the purpose of seeking refuge, the processes of adaptation to society and the strengthening of ties have created a place as an important issue. After a while, these immigrants started to be regarded as criminals and elements of crime. Social events and solidarity groups organized for Syrian immigrants to communicate with the local people of Gaziantep have enabled the two communities to strengthen ties and accelerate the process of harmonization. In the research, attention was drawn to the role and importance of community-supported social practices in the orientation to crime. In the research, qualitative and quantitative research methods were used in the theoretical and methodological framework, which constituted the originality of the thesis. The dynamics of Syrian immigrants settling in Gaziantep have been discussed within the scope of causes and consequences. The importance of the policies, projects, supports and services organized in the field of community-supported social practices was evaluated. With the data obtained, the steps taken by strategic means and the steps that can be taken to prevent the tendency towards crime have been revealed. With the depth of the subject and the processes followed, suggestions for evaluation have been developed.
Türk girişimcilerin Suriyelilere yönelik tehdit algılarının araştırılması: Şanlıurfa örneği
Bu araştırma, Şanlıurfa'daki Türk girişimcilerin Suriyelilere yönelik tehdit algılarını incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmada "Şanlıurfa'daki Türk girişimcilerin Suriyelilere yönelik tehdit algıları demografik değişkenlere göre farklılaşmakta mıdır?" sorusuna ek olarak, ekonomik, güvenlik, çevresel ve kültürel tehdit algılarının her birinin demografik değişkenlere göre farklılaşıp farklılaşmadığı sorularına cevap aranmaktadır. Araştırmada İbrahim Halil Sarı (2020) tarafından geliştirilen Suriyelilere Yönelik Tehdit Algıları Ölçeği (SYTAÖ) kullanılmıştır. Veriler, amaçsal örnekleme yöntemine uygun olarak toplanmış ve bu kapsamda 2024 yılının aralık ayında Şanlıurfa'daki 386 Türk girişimci ile görüşülmüştür. Veriler SPSS programı aracılığıyla analiz edilmiştir. Araştırma, demografik faktörlerin tehdit algıları üzerindeki etkilerini ortaya koyarak, cinsiyet, yaş, eğitim düzeyi, girişimcilik sektörü, ikamet süresi, Suriyelilerle yaşanan sorunlar ve iş yapma biçimindeki değişikliklerin tehdit algılarında farklılıklara yol açtığını göstermektedir. Araştırma bulguları, kadın katılımcıların erkeklere kıyasla daha yüksek düzeyde tehdit algısına sahip olduğunu ortaya koymuştur. Özellikle güvenlik, çevresel ve kültürel tehdit boyutlarında kadınların tehdit algılarının daha belirgin olduğu görülmüştür. Yaş değişkeni açısından değerlendirildiğinde, genç bireylerin (özellikle 18-24 yaş grubu) daha ileri yaş gruplarına göre daha yüksek tehdit algılarına sahip oldukları tespit edilmiştir. Eğitim düzeyi arttıkça tehdit algısının da yükseldiği belirlenmiş; lisans ve üzeri eğitim seviyesine sahip girişimcilerin özellikle güvenlik ve çevresel tehdit boyutlarında daha yüksek algılara sahip olduğu saptanmıştır. Gelir düzeyinin ise tehdit algıları üzerinde anlamlı bir etkisinin bulunmadığı görülmüştür. Girişimcilik sektörüne göre yalnızca çevresel tehdit boyutunda anlamlı bir fark tespit edilmiş, diğer tehdit boyutlarında sektörel farklılık gözlemlenmemiştir. Ayrıca, Şanlıurfa'da ikamet süresi ile güvenlik ve çevresel tehdit algıları arasında anlamlı farklılıklar olduğu ortaya konmuştur. Ayrıca, Suriyelilerle yaşanan olumsuz deneyimlerin tehdit algılarını pekiştirdiği ve iş yapma biçiminde değişikliklere yol açan Suriyelilerin varlığının da tehdit algılarını artırdığı gözlemlenmiştir.
Evaluation of the impact of humanitarian organizations' interventions to support the education sector in nw Syria
The ongoing conflict in Northwest Syria has severely disrupted the education system, impacting students, teachers, and school administrators. Humanitarian organizations have intervened to restore access to education through infrastructure rebuilding, teacher training, psychosocial support, and provision of educational resources. This study evaluates the effectiveness of these interventions in improving access to education and overcoming systemic challenges in conflict-affected areas. Using a mixed-methods approach, data was gathered from 30 school managers, 30 teachers, 30 parents, and 10 Education Experts in I/NGOs through structured interviews, complemented by secondary sources. Findings reveal that humanitarian efforts have led to increased student enrollment, enhanced teacher training, and improved learning environments. However, challenges such as insufficient funding, teacher salary instability, overcrowded classrooms, and inadequate teaching materials persist. The study highlights the critical role of psychosocial support programs in mitigating the psychological impact of conflict on students and teachers. Recommendations include sustaining long-term funding, improving teacher incentives, expanding infrastructure development, and strengthening community involvement. This research contributes to the broader discourse on education in emergencies and offers actionable insights for policymakers and humanitarian actors striving to enhance educational access and quality in conflict zones. Keywords: Humanitarian interventions, education in conflict zones, Northwest Syria, access to education, teacher training, psychosocial support, infrastructure development, student enrollment, educational challenges, NGO support.
Suriyeli göçünün güvenlikleştirme perspektifinden bir analizi: Türkiye-Suriye sınır hattı illeri örneği
Uluslararası ilişkiler yaklaşımlarından sosyal inşacılığın bir ürünü olan ve Kopenhag Okulu ile gündeme gelen Güvenlikleştirme Teorisi bu çalışmada temel dayanak noktasıdır. Bu araştırmanın temel amacı Suriyeli göçünün Türkiye'de nasıl güvenlikleştirildiğini araştırmak ve analiz etmektir. Bu kapsamda iktidarın, muhalefetin ve topumun Suriyeli göçü üzerindeki güvenlikleştirici ya da güvenlikdışılaştırıcı söz edim faaliyetleri incelenmiştir. Suriyeli sığınmacılar üzerine yapılan bütün söz edimlerin toplumdaki yansımasını görmek için ise anket ölçeğine başvurulmuştur. Anket, Türkiye'nin Suriye ile 911 km'lik sınır komşusu olan 6 ilinde 1010 katılımcı ile gerçekleşmiştir. Çoklu metod ile yapılan bu araştırmanın sonucunda Türk toplumunda güvenlikleştirme algısının olduğu, muhalefet partilerinin ise Suriyeli göçünü güvenlikleştirmede etkin olduğu sonucuna varılmıştır. İktidar partisinin kısmen de olsa Türkiye'deki Suriyeli göçünü güvenlikdışılaştırmada etkin olduğu görülmüştür.
Günümüzün konformist toplumunda sosyal medya Almanya'nın sosyal medya aktivizmi ve gerçekliği üzerine bir vaka çalışması
Sosyal medya ve kullanıcı sayısı arttıkça, sosyal medyanın önemi de artıyor. Sosyal medya platformlarındaki influencer'lar, bu tür platformları tam zamanlı meslek olarak kullanarak artıyor. Günlük sosyal medya kullanımının merkezinde yer alıyorlar - izleyicileri onlardan paylaşımlar, videolar, fotoğraflar ve bazen de açıklamalar bekliyor. Asıl soru, influencer'ların bu beklentileri karşılayıp karşılayamadıklarıdır. Sosyal medya, dünyanın dört bir yanındaki insanlar üzerinde günlük ve sürekli bir etkiye sahip olduğu için siyasi alan için daha fazla araştırılması gereken yeni bir fenomendir. Özellikle genç nesiller bu etkiyle karşı karşıya kalmakta, siyasi görüşlerini ve eylemlerini şekillendirmekte ve oluşturmaktadır. Araştırma sorusu "Almanya'da sosyal medya aktivizmi, sosyal meselelere yönelik tutum ve etkiye katkıda bulunan inançları nasıl yayıyor ve bu aktivizmin gerçekliğini veya bir eğilimin takip edilmesini ne ifade ediyor?" karşılaştırmalı bir vaka çalışması ve metin ve belge analizi yoluyla incelenmiştir. Ana sonuçlar, çevrimiçi aktivizmde etki sahiplerinin gerçekliğinin ya durumla olan ilişkilerine ya da adalet olarak algıladıkları şey uğruna yapmaya istekli oldukları veya yaptıkları fedakarlıklara ve risklere bağlı olduğunu derlemektedir. Ayrıca, sosyal medyadan başka geliri olmayan etkileyicilerin bu riski alma olasılığı daha düşük olduğundan ve sessiz kalmayı tercih ettiklerinden, finansal riskler veya motivasyonların gerçek aktivizm üzerinde güçlü etkileri vardır.