Theses supervised by Prof. Dr. Adem Sözüer
48 theses · İstanbul University
Türkiye örneği ışığında uluslararası hukukta mülteciler
İşbu çalışma geçmişten günümüze Türk mülteci hukuku düzenleme ve uygulamalarının uluslararası mülteci hukukunun kaynakları ile ne kadar uyumlu olduğu sorusuna cevap bulmayı amaçlamaktadır. Bu çerçevede tezin ana araştırma sorusu cevaplanmaya çalışılırken mülteci hukukuna ilişkin Türk hukukuna has terminolojik hususlar uluslarararası kaynaklarda kullanılan göç terminolojisi ile ele alınmış; "mülteci" kavramının ve bunun getirdiği hukuki statünün uluslararası hukukta doğuşu ve şekillenişi ortaya konmuştur. Çalışmada, mülteci hukukunu şekillendiren uluslararası kaynakları ele alırken 6458 Sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu'nun oluşturulması sürecinde yol gösterici olan Avrupa Birliği'nin bu yöndeki düzenlemeleri üzerinde durarak Avrupa Ortak Sığınma Sistemi'nin mültecilere ilişkin düzenlemelerinin Türk mülteci hukukundaki etkilerinin tarihsel ve hukuki gelişimi incelenmiştir. Çalışma kapsamında ele alınan uluslararası düzenlemelere ek olarak son bölümde özellikle Avrupa Birliği Mevzuatına uyum sürecinde Türkiye'nin mevcut iltica sistemine ilişkin başlattığı yasal çalışmalar paralelinde Geri Kabul Antlaşmaları Avrupa Birliği üye devletlerinin ortak göç politikasında önemli bir yere sahip olan ve Türkiye ile Avrupa Birliği arasında 1 Ekim 2014 tarihinde yürürlüğe giren "Geri Kabul Antlaşmaları" özelinde değerlendirilmiştir.
Suçun nitelikli unsurları
Türk ceza hukukuna ilişkin akademik literatürde suçun kurucu unsurlarına ilişkin sayısız çalışmaya rastlamak mümkünken, suçu nitelikli hale getiren unsurlara ilişkin detaylı bir monografik çalışma bulunmamaktadır. Bu doktora tezi ile suçun nitelikli unsurlarının suç genel teorisi içerisindeki yerinin netleştirilmesi, temel suç tipi ile nitelikli unsurlu suç tipi arasındaki ilişkinin teorik zemininin ve yapısal özelliklerinin belirginleştirilmesi hedeflenmiştir. Bu kapsamda ayrıca, ceza kanunlarında nitelikli unsurlu düzenleme tekniği yerine kullanılabilecek, cezanın belirlenmesi kuralı hüviyetindeki tipik örnekli ya da çok ağır/hafif halli düzenleme teknikleri de değerlendirme konusu yapılmıştır. Bu suretle suçun nitelikli unsurlarının ve bunlara alternatif kurumların genel teorisi ortaya konulmuştur. Çalışmada öncelikle ceza normu, kurucu unsur ve nitelikli unsur kavramları, nitelikli unsurların yapısı, özellikleri ile bunların benzer kurumlardan ayrıt edilmesi konuları irdelenmiş, nitelikli unsurlara alternatif kurumlara ilişkin teorik açıklamalara yer verilmiştir. Bu teorik açıklamaların ardından nitelikli unsurların ortaya çıkış biçimleri, nitelikli unsurlarda hata konusu ve bunların kusur üzerindeki etkileri incelenmiştir. Son olarak ise nitelikli unsurların teşebbüs, iştirak ve içtimadan oluşan suçun özel görünüş şekillerinde arz ettiği özellikler ortaya konulmuştur.
6831 sayılı Kanun kapsamında ormanların ceza hukuku yoluyla korunması
Ormanlar, sahip oldukları hususi değer dolayısıyla hukuki anlamda birçok konuda genel düzenlemelerden ayrı olarak ele alınma ihtiyacı göstermektedir. Bu ihtiyaç dolayısıyla Türk hukukunda ormanlara ilişkin temel düzenlemeler Orman Kanunu adı altında ayrı bir kanunda toplanmıştır. Orman kadastrosundan, orman ürünleri istihsaline kadar birçok konuda çeşitli düzenlemeler içeren bu Kanun'da aynı zamanda ormanların korunması amacıyla çeşitli suç tipleri ihdas edilmiştir. Bu çalışmanın ilk bölümünde oldukça kapsamlı bir çalışma alanı olan orman hukukuna kısa bir giriş yapılarak ilgili konulara kısaca değinilmiştir. Nitekim Orman Kanunu'yla ihdas edilen suç tiplerinin anlaşılabilmesi bu konulara temas etmeyi gerektirmektedir. Çalışma boyunca orman suçları olarak adlandırdığımız suç tipleri dört alt başlığa ayrılarak suç teorisi kapsamında incelenmiştir. Bu başlıklandırmaya esas alınan kriter, genel anlamda ormanın çeşitli unsurlarıdır. Bu unsurlar çoğunlukla ilgili suç tipleriyle zarar görmekte veya zarar görme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Buna göre ormanın asli unsuru olan ağaç, orman arazisi, orman emvali ve bir bütün olarak orman ekosistemi ilgili unsurları teşkil etmektedir. Bu kapsamda çalışmanın ikinci ve üçüncü bölümlerinde Kanun'da oldukça karmaşık halde bulunan orman suçları sistematik olarak bir araya toplanmış ve ilgili yargı kararlarından yararlanılarak suç teorisi kapsamında sorun teşkil eden noktalar aydınlatılmaya çalışılmıştır.
Ceza muhakemesinde kanun yoluna başvuru hakkı
"Ceza Muhakemesinde Kanun Yoluna Başvuru Hakkı" isimli bu çalışmada 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun m.260-266 arasında düzenlenen kanun yollarına başvuru hakkının, genel prensipleri ile hakkın ceza muhakemesi açısından genel kullanım koşullarının, CMK'nın benimsediği sistem çerçevesinde analitik olarak incelenmesi konu edilmektedir. Bu kapsamda öncelikle kanun yoluna başvuru hakkının muhakeme hukukundaki yeri ve önemi değerlendirilmiş, devamla söz konusu hakkın Anayasa ve uluslararası anlaşmalardaki normatif dayanakları incelenmiştir. Kanun yolunun bir dava olduğu nazara alındığında adil yargılanma hakkının gereklerinin kanun yolları safhasında da yerine getirilmesi zorunludur. Bu bağlamda son olarak söz konusu hakkın adil yargılanma hakkı ile olan ilişkisi güncel AİHM kararları ile birlikte sunulmuştur. Ceza muhakemesi hukukunda kanun yolunun tanımı ve ayırıcı özellikleri çalışmanın ana tartışmalı kısımlarını oluşturmaktadır. CMK'da öngörülen tüm kanun yollarını kapsayacak ve kanun yolu tanımını CMK'da öngörülen diğer hukuki çarelerden ayıracak kriterlerin belirlenmesi açısından hem Türk öğretisi hem de Alman öğretisinden istifade edilmiş ve güncel yargı kararları incelenmiştir. Kanun yolu tanımına ilişkin genel kriterlerin belirlenmesi sonucu hakkın süjeleri, kullanım koşulları ve sonuçları da söz konusu kriterlerle bağlantılı şekilde ve aynı sistem çerçevesinde değerlendirilmiştir.
Türk infaz hukukunda kapalı cezaevlerinden açık cezaevlerine geçişe ilişkin düzenlemelerin cezaların özel önleme amacının sağlanması bağlamında değerlendirilmesi
Kapalı ceza infaz kurumlarından açık ceza infaz kurumlarına geçiş rejiminin, cezanın özel önleme amacı bağlamında incelenmesi gayesiyle bu çalışma hazırlanmıştır. Özellikle cezanın özel önleme amacının en önemli parçası olarak nitelenen ıslah gayesi ile ceza infaz kurumları arasındaki geçiş meselesi, mevcut düzenlemeler ışığında ve birtakım önerilere olanak sağlayacak bir biçimde ele alınacaktır. Bu amacın gerçekleştirilebilmesi adına öncelikle ceza mefhumu, cezanın amacına ilişkin teoriler ve cezaevlerinin tarihsel oluşum süreçleri ile ceza infaz sistemleri resmedilecektir. Akabinde ise ülkemizdeki düzenlemelerin incelenmesi suretiyle kapalı ceza infaz kurumlarından, açık ceza infaz kurumlarına geçiş ve açık ceza infaz kurumlarından, kapalı ceza infaz kurumlarına iade meselesi tüm ayrıntılarıyla ortaya konulacaktır. Tezin sonuç bölümünde ise önceki kısımlarda belirtilen bilgilerin ışığında açık ceza infaz kurumları ve açık ceza infaz kurumlarına ayrılma müessesesi, cezanın özel önleme amacının sağlanması bakımından değerlendirilecektir.
Adil yargılanma hakkı bağlamında anonim tanık
Tanık beyanı, ceza muhakemesi hukukunda en çok kullanılan ve en önemli ispat araçlarından biridir. Kaynağının insan olması, bu delilin güvenilirlik bakımından diğer delillere nazaran daha fazla şüphe barındırmasına sebep olmaktadır. Bu sebeple, tanığa ilişkin Ceza Muhakemesi Kanunu'nda yer alan hükümler, tanık beyanının güvenilirlik bakımından arz ettiği bu şüpheleri ortadan kaldırmaya elverişli şekilde düzenlenmiştir. Tanığın ceza muhakemesi faaliyetinde üstlendiği bu önemli rol, kimi zaman suç isnadı altındaki kişi veya çevresinden yönelecek tehlikelere maruz kalmasına sebep olabilmektedir. Kamusal bir görev olması sebebiyle kişiler bakımından bir zorunluluk arz eden bu faaliyeti sebebiyle ortaya çıkan bu tehlike, tanıkların korunması gerekliliği ile sonuçlanmaktadır. Bu sebeple iç hukukumuzda da tanıkların korunması için çeşitli hükümler öngörülmüştür. Tanığın anonim kılınması, tanıkların korunmasına yönelik bu tedbirlerden, tanığın muhakeme faaliyeti içerisinde rol aldığı esnada korunmasını amaçlamaktadır. Ancak anonim tanık tedbirlerinin uygulanması halinde, bu tedbirlerin mahiyetleri sebebiyle, tanık beyanı delilinin güvenilirliğini ve meşruiyetini sağlamaya yönelik yukarıda bahsi geçen düzenlemeler kendilerinden beklenen faydayı ortaya çıkaramamaktadır. Doğal olarak anonim tanık tedbirleri ceza muhakemesi faaliyetine hâkim olan ilkeler ve dolayısıyla adil yargılanma hakkı bakımından belirli sakıncalar içermektedir.
Görevi yaptırmamak için direnme suçu
Görevi yaptırmamak için direnme suçunu (TCK m. 265) konu alan çalışmamız kapsamında ilk bölümde görevi yaptırmamak için direnme suçunun ihdas amacı ve bağlantılı olarak suçla korunan hukuki değer, Osmanlı kanunnameleri, 765 sayılı Kanun'da yer verilen temel kavramlar ve direnme suçları çerçevesinde suçun tarihi gelişimi ve yabancı hukuk sistemlerinde yer alan düzenlemeler ele alınmıştır. İkinci bölümde ise suçun unsurları açıklanmış, özel olarak kamu görevinin hukuka aykırılığının görevi yaptırmamak için direnme suçuna etkisi üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde ise yargı kararları ve doktrinde yer alan görüşlerin ışığında kusurluluk, suçun özel görünüş biçimleri, muhakeme kuralları, zamanaşımı ve yaptırım başlıkları incelenmiştir.
Ceza hukukunda netice
Neticenin hareket teorilerine ve haksızlık içeriğine dayalı olarak istikrarlı bir tanıma kavuşturulması tüm suç teorisi için önem arz etmektedir. Tipiklik temelinde sınırları çizilmesi gereken netice "hareketin bir görünümü", "hukuki değerin zararı" veya "objektif cezalandırılabilme şartı" olarak nitelendirilemeyecektir. Doğal-nedensel teorinin neticeyi harekete bitiştirdiği ve her suçta bir netice aradığı suç yapısı günümüzde kabul edilmemektedir. Netice norm içeriğinde harekete bağlı ancak bununla birlikte bağımsız özelliklerini haiz ayrı bir objektif unsurdur. Hareket teorilerinin netice kavramını unsur niteliği dışında kullanması bu kavramın suç teorisinin farklı alanlarında da savrulmasına yol açmaktadır. Final hareket teorisinin hareket içeriğine yüklediği özgün içerikle birlikte, hareket değeri hareket suçlarında sübjektif ve objektif unsurları tek başına taşıyabilmektedir. Ayrıca finalist teorinin neticeye hareketten ayrı bir unsur olarak önemli bir teorik alan sağladığı da ifade edilmelidir. Tüm bunlara rağmen, neticenin farklı netice suçlarında tipiklik temelinde arz ettiği fonksiyonun başka hareket teorileri ile de desteklenmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Haksızlık öğretileri açısından bakıldığında da, özellikle Armin Kaufmann okulunun neticeyi objektif cezalandırılabilme şartına indirgemesi ve tüm suçlarda haksızlık içeriğini hareket değeri ile tüketmesi ceza hukukunun temel ilkelerini tehdit eder hale gelmektedir. Failin hareket değeri ile ortaya koyduğu "tehlikeliliğin" netice suçlarını karşılayabilmesi mümkün değildir. Taksirli suçlarda özen yükümlülüğünün ihlali ile yetinmek ve netice suçlarında teşebbüs halinde suç tamamlanmış gibi faili cezalandırmak kusur ilkesi ve orantılılık ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Finalist teorinin suç teorisine kazandırdıklarının doğru yorumlanması mühimdir. Sadece bu şekilde hareket suçlarında hareket değeri, netice suçlarında ise hareket ve netice değerleri haksızlığı birlikte temellendirebilmektedir. Unutulmamalıdır ki, kanun koyucu tarafından öngörülen netice unsurunun ortaya çıkıp çıkmaması sadece faili değil, mağduru, toplumu ve hukuki barışa ulaşma ihtiyacını da ilgilendirmektedir. Dolayısıyla neticenin teorik temelden başlayarak, uygulamaya yansıyan tüm etkilerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesi gerekmektedir. En nihayetinde netice kavramının sınırlarını tipiklikle çizmek suç teorisinin diğer alanlarına da doğrudan sirayet etmektedir. Hareket suçları, tehlike suçları, mütemadi suçlar, ve aynı zamanda fiil, tipiklik, teşebbüs, içtima gibi birçok farklı konu bu kapsamda tekrar gözden geçirilmelidir. 765 sayılı mülga TCK rejimine hakim olan objektif sorumluluğun kaldırılmasında 5237 sayılı TCK'nın neticeye yüklediği anlam önemli bir rol oynamaktadır. Ortaya konan teorik perspektifler de karşılaştırmalı olarak 5237 sayılı TCK ve Alm.CK hükümleri ile geliştirilmiş, çalışmamız Yargıtay ve BGH kararları ile zenginleştirilmiştir.
Özgü suç
Suç tipinde yer alan haksızlığı gerçekleştiren kişi faildir. Bir suçun faillik alanı, suçun kanuni tanımında belirlenen alan içerisinde yer alan kişilerden yani o suçu işleyebilecek olan kişilerden oluşmaktadır. Genel olarak suçlar herkes tarafından işlenebilir ve bu suçlar "genel suçlar" olarak adlandırılır. Ancak bazı suçlar vardır ki, yalnızca suçun kanuni tanımında yer alan özelliği ya da yükümlülüğü haiz kişi tarafından işlenebilir. Bu suçlar ise, "özgü suçlar" olarak adlandırılır. Çalışmamızın konusunu da bu suç grubu oluşturmaktadır. Suçların faillik alanına göre nasıl sınıflandırılacağı, özgü suç kavramının kapsam ve sınırlarının nasıl belirleneceği, özgü suça iştirakten dolayı fail ya da şerik olarak ceza sorumluluğunun nasıl olacağı, suçun kanuni tanımında yer alan özellik ya da yükümlülüğü haiz olmayan kişinin özgü suça iştirakinden dolayı sorumluluğunun nasıl belirleneceği başlıca tartışmalı kısımları oluşturmaktadır. Ayrıca özgü suça ilişkin olarak uygulamada ortaya çıkan sorunlar, yasal düzenlemenin yeterli olup olmadığı ve düzenlemede değişiklik ihtiyacı olup olmadığı da değerlendirmeye muhtaç konulardandır. Bu tartışmalı hususları aydınlatabilmek için özgü suç konusu çalışılmıştır. Tüm çalışmada Türk doktrini ve bilhassa Alman doktrininden büyük ölçüde istifade edilmiş ve gerek Türk gerekse de Alman yargı kararları incelenmiştir. Bu kapsamda, çalışmamızda özgü suçun kavramsal olarak incelenmesi ve tarihsel gelişimi, özgü suçun hukuki niteliği, benzer kavramlar ile ilişkisi, özgü suçu oluşturan unsurlar, özgü suçun sınıflandırılması, suçun unsurları ve unsurları dışında kalan haller ile ilişkisi, özgü suçlarda faillik, şeriklik, bağlılık kuralı ve kişisel sebeplerin sirayeti konuları incelenmiş ve normatif düzenleme önerimize yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler : Özgü suç, genel suç, yükümlülük, iştirak, bağlılık kuralı, faillik, şeriklik, suç, ceza kanunu, ceza hukuku.
Türkiyede suça sürüklenen çocuklar üzerine yapılan çalışmaların analizi: Sistematik derleme
Bu çalışma ile 31.12.2019 tarihine kadar ülkemizde çocuk suçluluğunun nedensel risk faktörleri üzerine hazırlanmış çalışmaların sistematik olarak derlenmesi amaçlanmıştır. Böylece ülkemizde suça sürüklenen çocukların suç davranışları hakkında hazırlanan nedensel risk faktörü çalışmalarının durumunun ortaya konulması ve yapılan çalışmalar ile hangi nedensel risk faktörlerinin belirlenmiş olduğunun tek bir kaynak üzerinden karşılaştırmalı olarak sunulması amaçlanmıştır. Sistematik derlemeye dahil edilecek olan 31.12.2019 tarihine kadar ülkemizde çocuk suçluluğu üzerine yapılan çalışmalara; "suç", "kuraldışı davranış", "anti sosyal davranış", "riskli davranış", "davranım bozukluğu", "conduct disorder", "delinquency", "çocuk", "ergen" ve "öğrenci" kelimelerinin çeşitli kombinasyonlarla 01.05.2020-15.05.2020 tarihleri arasında Google Akademik, Ulusal Akademik Ağ ve Bilgi merkezi (Ulakbim), Web of Science, Tübitak Destekli Projeler Veri Tabanı ve Ulusal Tez Merkezi veri tabanlarında taranması ile ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler uyarınca yalnızca dil, tarih ve alan/arama tipi kriterleri oluşturularak gerçekleştirilen taramalar sonucunda 5.152 adet tez, makale ve proje tespit edilmiştir. Daha sonra bu çalışmalar sistematik derlemeye dahil edilme ve hariç tutulma kriterleri olarak belirlenen "kültürel sınırlılık", "araştırma popülasyonu", "sonuç değişkeni" ve "araştırma tasarımı" kriterleri bakımından iki aşamalı bir elemeye tabi tutulmuştur. Elemeler uyarınca yalnızca bir çalışmanın sistematik derlemeye dahil edilme kriterlerini sağladığı belirlenmiştir. Bu nedenle yalnızca bu çalışmanın bulguları incelenmiştir. Her ne kadar söz konusu çalışma belirlenen kriterleri sağlamış ve ileriye yönelik (prospektif) boylamsal veri incelemesi sunmuş olsa da gerek amacı gerekse de boylamsal verileri analiz şekli nedeniyle değişkenler arasındaki nedensel ilişkiyi ortaya koyabilecek nitelikte bulunmamıştır. Çalışma sonuçlarına göre ülkemizde suça sürüklenen çocukların suç davranışlarının nedenlerinin araştırıldığı çalışmaların neredeyse tamamının kesitsel çalışmalar ile incelendiği bu nedenle nedensel risk faktörlerinin belirlenmesi açısından ciddi anlamda ileriye yönelik (prospektif) boylamsal tasarımlı çalışma eksikliği olduğu tespit edilmiştir.
Türk hukukunda üye olmayan kişinin suç örgütüne yardım etme suçu
Gittikçe karmaşık yapılar haline gelen suç örgütleri, kendi mensuplarından olduğu kadar dışarıdan da destek almaktadır. Kanun koyucu, suç örgütlerini lağvetmek için bu örgütlerin kurucularını, yöneticilerini ve üyelerini cezalandırdığı kadar bu sıfatları haiz olmayan ve fakat örgüt adına suç işleyen, örgüte yardım eden ve örgüt propagandası yapan kişileri de cezai yaptırıma tabi tutmuştur. Çalışma konumuzu oluşturan suç örgütüne yardım etme suçu, Türk Ceza Kanunu'nun 220. maddesinin yedinci fıkrasında düzenlenmiştir. Suç örgütü açısından tali süje olan yardım eden kişinin, örgüt üyesiyle aynı cezaya mahkûm edilmesi ve hükümde yer alan kavramların muğlaklığı eleştirilmektedir. Bir diğer eleştiri ise suç örgütüne yardım etme suçunun, diğer örgütlenme suçları ile ayrımının belirsiz olmasıdır. Üç bölümden oluşan bu çalışmada öncelikle suç örgütü ve örgütlenme suçlarından bahsedilmiş, ardından suç örgütüne yardım etme suçunun; tarihçesine, karşılaştırmalı hukuktaki görünümüne, koruduğu hukuki değere ve suç sistematiği çerçevesinde önem arz eden hususlarına yer verilmiştir. Yine bu çalışmada Türk Mahkemeleri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin suç örgütüne yardım etme suçuna ilişkin olarak verdiği kararlar değerlendirilmiştir.
Ceza muhakemesi hukukunda aleyhe değiştirme yasağı (reformatıo ın peıus)
Ceza muhakemesi hukukunda aleyhe değiştirme yasağı (reformatio in peius) başlıklı bu çalışmada, arzu edilen husus, aleyhe değiştirme yasağının kavramsal çerçevesini, kapsamını, etkilerini ve sonuçlarını ortaya koymaktır. Çalışmanın konusu Türkiye'deki kanuni düzenleme gereği sınırlı bir uygulamaya sahiptir. Oysa aleyhe değiştirme yasağı bazı kara Avrupa ülkelerinde daha kapsamlı ele alınmaktadır. Özellikle İtalya ve Almanya'daki gelişmeler dikkate alınarak aleyhe değiştirme yasağının olması gereken bakımından daha kapsamlı incelenmesi amaçlanmıştır. Bu bağlamda aleyhe değiştirme yasağı ile ilgili sorunların kavramsal boyut, teorik temel, kapsam ve sonuçlar ile ilgili olduğu tespit edilmiştir. Çalışmanın bölümleri de bu sıraya uygun olarak tasarlanmıştır. Bu sorunlar incelenirken öğretideki tartışmaların yanı sıra Yargıtay uygulamalarına da değinilerek çözüm sunulmaya çalışılmıştır. Çalışma yöntem ve tekniğinde sorunların daha iyi anlaşılması adına örnek olaylar kurgulanmıştır. Nihayet çalışmanın sonunda, tespit edilen sorun ve çözümler dikkate alınarak yasal düzenlemenin bu doğrultuda iyileştirilmesi için örnek metin önerilmiştir. Bu öneri metninin çalışma konusu ile ilgili sorunların çözümünde etkili olacağı düşünülmektedir.
Temel haklar bağlamında Türk Ceza Kanununda düzenlenen devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçları
Günümüz kamusal yaşamında açıklık esas, gizlilik ise istisnadır. Bu itibarla gizlilik, bir hukuki menfaatin korunması ve kamusal bir yararın temini için başvurulabilen istisnai hukuki bir yoldur. Özel hayatın gizliliği, mesleki ve ticari gizlilik, idari gizlilik, devlet gizliliği gibi birçok alanda gizlilik, hukuki bir kurum olarak ortaya çıkmaktadır. Bu gizlilik hallerinden devlet gizliliği, hukukumuzda "devlet sırrı" olarak tanımlanmış olup, hukuktaki diğer gizlilik türlerinden bir takım farklı özelikler göstermektedir. Bu itibarla hukukta gizlilik ve bu gizlilik kavramının farklı hukuki disiplinlerde ele alınış şekillerine değinildikten sonra, devlet sırrı kavramının ortaya konması ve sınırlarının çizilmesine çalışılacaktır. Sır, kavram olarak, bilmesi gereken dışında kişilerin erişmesine izin verilmeyen bilgi olunca, bilinmezi, bilinen hukuki kavramlar ile tanımlama çabasına girilmesi zorunluluğu da ortaya çıkmaktadır. Bu tezde sadece devlet sırrı ve casusluk hakkında Türk Ceza Kanunu'nda düzenlenmiş suç tipleri değil; bilgi alma hakkı, düşünce ve kanaat özgürlüğü, basın özgürlüğü, adil yargılanma hakkı gibi temel haklar bağlamında devlet sırrı ve casusluk kavramları ele alınacaktır. Teminden ifşaya veya casusluk faaliyetlerine kadar korunan bilgiden ne anlaşılması gerektiği, nasıl belirlenmesi lazım geldiği ve nasıl belirlendiği tespit edilmeye çalışılırken, temel hakların sınırlanması bakımından bir ölçü norm olarak ortaya çıkan devlet sırrı kavramının kapsam ve sınırlarının belirgin olarak çizilmesinin zorluğu ve bir o kadar da gerekliliği üzerinde durulacaktır. Temel hakların kullanılmasında bir sınırlama sebebi olarak ortaya çıkan devlet sırrı kavramının tanımı ve sınırlarının belirlenmesinde farklı hukuk düzenlerinin izlediği yollar belirtilecek ve bu kapsamda devlet sırrı niteliğindeki bilgiyi tanımlamada sıklıkla ifade edilen "milli güvenlik" kavramı açıklanmaya çalışılacaktır. "Milli güvenlik" kavramının özelliklerinin ortaya konulmasından başka; özelikle hukukumuz bakımından "Millete ve Devlete Karşı İşlenen Suçlar" kavramından ne anlaşılması gerektiği, "devletin güvenliği", "devletin iç veya dış siyasal yararları" kavramlarının hukuki içerikleri ortaya konulacaktır. Bu kavramların, sınırlarının belirlenmesindeki zorluk dikkate alınarak, devlet sırrı niteliğindeki bilgiyi konu alan bir suç tipinin suçta ve cezada kanunilik ilkesi bakımından ortaya çıkardığı sorunların belirlenmesine çalışılacaktır. Ayrıca hukukumuz özelinde maddi anlamda devlet sırları ve şekli anlamda devlet sırları kavramlarının açıklanması ile beraber, şekli anlamda devlet sırrı kavramı ile suçta ve cezada kanunilik ilkesinin doğrudan sonuçlarından olan idarenin, idari işlemlerle suç ve ceza yaratma yasağı arasındaki ilişki üzerinde durulacaktır. Diğer taraftan, devlet sırlarına karşı suçların tehlike suçları olduğunun kabulüyle, Türk Ceza Kanunu'nda düzenlenen devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçları bakımından ortak unsur sayılabilecek, tehlikenin arz ettiği özelliklerin ortaya konmasına çalışılacaktır. Tehlike suçları bakımından failin yaptığı hareketin, suçun konusu üzerinde tehlike oluşturmaya müsait olup olmadığı hususu değerlendirilecek, özellikle temel haklar kapsamında düşünce ve ifade özgürlüğü veya basın özgürlüğü ile sır niteliğindeki bilginin açıklanması suçlarının birlikte değerlendirmesinde, bu suçların soyut değil, somut tehlike suçu olarak kabul edilebilirliği tartışılacaktır. Tezin üçüncü ve son bölümünde ise, Türk Ceza Kanunu'nda devlet sırlarına karşı Suçlar ve casusluk suçlarının düzenlenme biçimleri ortaya konurken bu suçların bazı unsurlarının başka yabancı kanunlardaki düzenlemeler ile karşılaştırması yapılacaktır. Anahtar Kelimeler: Devlet sırrı, maddi anlamda devlet sırrı, şekli anlamda devlet sırrı, mozaik sır, casusluk, milli güvenlik, milli savunma, devletin güvenliği, bilgi uçurma
Hekime yönelik şiddetin kriminolojik açıdan incelenmesi
Hekime yönelik şiddetin bir halk sağlığı sorunu olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu çalışmada; mağdurlarla ilişkili değişkenlerle birlikte hekimlere yönelik şiddet olasılığını artıran ya da azaltan durumsal faktörleri, rutin aktiviteler teorisi çerçevesinde tanımlamak amaçlanmıştır. Bu çalışma, olasılıksız örnekleme desenlerinden kolay ulaşılabilir durum örnekleme yöntemi kullanılarak yapılan kesitsel bir çalışma olup nicel araştırma niteliği taşıyan, betimsel bir araştırmadır. Veriler, 20 Ocak 2020 ile 20 Şubat 2020 tarihleri arasında Google Forms üzerinden oluşturulan anket formu ile toplanmıştır. Araştırmanın evreni; sosyal medya dahilinde oluşturulan sağlık çalışanları dayanışma gruplarına üye hekimlerden oluşmaktadır. Ulaşılabilen dayanışma grup moderatörlerinden edinilen bilgiye göre; Türkiye'nin farklı bölgelerinde, farklı branşlarda, farklı kıdemlerde olan çalışan 2000 hekimden oluşmaktadır. Evrenin tamamına ulaşılmak hedeflendiği için örnekleme yoluna gidilmemiş, anket formu mesleki dayanışma gruplarındaki tüm hekimlere gönderilmiş, 644 cevap alınmıştır. Aktif çalışmadığını belirten 1 ve şiddete maruz kalmadığını belirten 200 katılımcının verisi dışarıda bırakılarak analizler 443 katılımcı ile tamamlanmıştır. Çalışma kapsamında; veriler, literatür eşliğinde hazırlanan sosyodemografik bilgiler, maruz kalınan şiddet ile ilgili soruları içeren Şiddet Olayı Formu (Arnetz,1998) esas alınarak revize edilen anket formu kullanılmıştır. Elde edilen veriler, IBM SPSS 22.0 programında tanımlayıcı istatistikler, ki-kare testi, T-test ile analiz edilmiştir. Tüm ölçümler .05 anlamlılık düzeyine göre yapılmış, etki büyüklüğü ölçümü olarak da Cramer's V kullanılarak yorumlanmıştır. Bu çalışmaya katılan hekimlerin en sık sözel şiddete maruz kaldığı, en sık poliklinikte, muayene sırasında ve gündüz çalışma saatlerinde şiddete uğradıkları, yarıdan fazlasının adli bildirim yapmadığı, bunun sebebi olarak da en sık adli süreçten bir sonuç çıkmayacağını düşündükleri, katılımcılara göre şiddet nedeninin en sık bilinçsiz hasta yakınından kaynaklandığı sonucuna ulaşılmış olup bu sonuçların önceki çalışmaları desteklediği görülmüştür. Çalışmada, literatürle uyumlu olarak şiddete sadece bir kez maruz kalan hekimler sıklıkla hasta yakınlarının şiddetine maruz kaldığı, birden fazla kez maruz kalanlar ise sıklıkla hem hasta hem de hasta yakınının şiddetine maruz kaldığı belirlenmiştir. Sözel şiddetin, hasta ve hasta yakınının saldırdığı vakalarda sık olduğu, sözel ve fiziksel şiddetin sadece hasta yakınının saldırdığı durumlarda daha sık olduğu görülmüştür. Hedef uygunluğu bakımından oluşturulan hipotezlerin incelenmesinde; hekimlerin maruz kaldıkları şiddet sıklığı ile şiddet eyleminin gerçekleşme zamanı ve şiddet sonrası hastalarla olan ilişkileri arasında anlamlı ilişki bulunmuş olmasına rağmen cinsiyeti, yaşı, unvanı, çalıştıkları bölüm, haftalık çalışma saati, mesai şekilleri ile maruz kaldıkları şiddet sıklığı arasında beklenilenin aksine anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Çalışmada; şiddet türü ile cinsiyet ve yaş değişkenleri arasında literatürle uyumlu olarak anlamlı bir ilişki görülmüştür. Kadın hekimlerin, yalnızca sözel şiddet mağduru olduğu olay sıklığının, erkek hekimlerden ve erkek hekimlerin hem sözel hem fiziksel şiddet mağduru olduğu olay sıklığının kadınlardan fazla olduğu görülmektedir. Etkin koruyucunun varlığı unsuruna yönelik değişkenler ile maruz kalınan şiddet sıklığı arasındaki ilişkilerin incelenmesinde; çalışılan kurumda güvenlik personeli, beyaz kod ve güvenlik kamerası olup olmaması ve hekimlerin şiddet esnasında yalnız olup olmamaları ile şiddet sıklığı arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Ayrıca beyaz kod bulunması ve şiddet esnasında yalnız olup olmama değişkenleri ile şiddet türü arasındaki analizde de anlamlı bir sonuca ulaşılamamıştır. Ancak hekimlerin çalıştıkları kurumda beyaz kod bulunması ile şiddet türü arasında anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür. Çalıştığı kurumda beyaz kod uygulaması olup olmadığını bilmeyen hekimlerin sözel şiddete daha fazla maruz kaldığı görülmektedir. Bu çalışma, hekimlerin şiddete maruz kalmasını açıklayan faktörlerin anlaşılmasına kısmen destek sağlamış olmasının yanında rutin aktiviteler teorisi hakkındaki büyüyen literatüre de önemli bir katkı sağlamaktadır. Bununla birlikte, bu teorik yaklaşımın sınırlarını, yaklaşımı tek başına kullanmanın yeterli olmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Hekime yönelik şiddet, rutin aktiviteler teorisi, durumsal suç önleme.
Hukuka uygunluk nedenlerinin maddi koşullarında hata
Bu çalışmada, ceza hukukunun en tartışmalı konularından biri olan hukuka uygunluk nedenlerinin maddi koşullarında hata ele alınmaktadır. Bu hata türünde fail, hukuka uygunluk nedenlerinin objektif koşulları somut olayda gerçekleşmemesine rağmen gerçekleştiği inancıyla hareket etmektedir. Failin hareketine izin veren bir normun koşullarının gerçekleştiğini düşünerek yanıldığı bu hataya, hukukun ne sonuç bağlayacağı ya da bir sonuç bağlayıp bağlamayacağı sorusu bu tez çalışmasının konusunu oluşturmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun hata kenar başlıklı 30'uncu maddesinin 3. fıkrasında, araştırma konumuz olan hukuka uygunluk nedenlerinin koşullarında kaçınılmaz bir hataya düşen kişinin, bu hatasından yararlanacağı belirtilmektedir. Fakat düzenlemede, kaçınılmaz hatanın ne anlama geldiği ve kişinin bundan ne şekilde yararlanacağı belirtilmemiştir. Maddede yer verilen ifadenin tersinden hareketle, kaçınılabilir hatanın hukuki sonucu da açık değildir. Bu kapsamda, Kanun'un kastın tanımını düzenleyen 21. maddesi, haksızlık bilincinin konumuna işaret eden 30. maddesinin 4. fıkrası ve Kanun'un 27. maddesinde yer alan ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın aşılması durumunda taksirli sorumluluğun devam ettiği hükmü de dikkate alınarak ceza kanununun bütünselliğine uygun bir inceleme yapılmaktadır.
Taksirle yaralama suçu çerçevesinde hekimin savunmacı tıbbi müdahaleden doğan cezai sorumluluğu
Bu çalışmada, hekimin hukuki veya cezai sorumluluktan kaçınma amacını önceliği haline getirmesi sebebiyle tıbbi gerekliliklere aykırı müdahaleler icra etmesi veya müdahaleye girişmeyi ihmal etmesi hususları, ceza hukukunun bakış açısından incelenmiştir. Öğretide, hekimlerin meslekî faaliyetlerini bu şekilde sürdürdüğü durumların defansif tıp, çekinik tıp veya savunmacı tıp gibi isimler altında incelenebildiği müşahede edilmektedir. Bu doğrultuda, tıbbi açıdan gereksiz olmasına rağmen icra edilmiş tıbbi müdahaleler güvence davranışı olarak adlandırılmakta; hekimin riskli olduğunu telakki ettiği tıbbi müdahalelere girişmemesi ise kaçınma davranışı olarak isimlendirilmektedir. Üç bölümden oluşan bu çalışmanın ilk bölümünde, tıbbi müdahale kavramı ceza hukuku bakımından tanımlanmış ve kavramın hukuk düzenindeki yeri tarif edilmiştir. İkinci bölümde ise savunmacı tıp mefhumunun tarihi gelişimi karşılaştırmalı bir üslup benimsenerek açıklanmış ve kavramın ceza hukuku bakımından önem arz eden yönleri tahlil edilmiştir. Çalışmanın son bölümünde, Türk Ceza Kanunu'nun 89'uncu maddesinde düzenlenen taksirle yaralama suçu, hekimin savunmacı davranışları bağlamında ele alınmıştır. Mevzubahis suç incelemesi kapsamında Türk ve yabancı ulusal yargı mercileri kadar uluslararası yargı organlarından sâdır kararlar da dikkate alınmış ve ceza hukukuna ulusalüstü insan hakları hukukunun penceresinden bakılmıştır.
Avrupa Birliği Adalet Divanı kararlarında Ne Bis In Idem İlkesi
Aynı kişi hakkında aynı fiil sebebiyle verilen bir kararın varlığı söz konusu olduğunda tekrardan soruşturma, kovuşturma ve cezalandırma yasağı olarak tanımlanabilecek olan ne bis in idem ilkesinin gündeme gelebilmesi için pek çok unsurun bir arada bulunması gerekmektedir. Bu unsurları karara konu fiilin suça ilişkin olması, aynı fiil, aynı kişi ve tekrar yargılama yapılmasını önleyici bir kararın varlığı olarak sıralamak mümkündür. Avrupa Birliği, sınırların kaldırıldığı bir bölgede hukuk birliği sağlamaya çalışmaktadır. AB üyesi ülkeler, diğer taraf ülkelerde verilen kararlara kendi ülkelerinde verilmiş gibi geçerlilik tanımakta ve bu yüzden de ilkenin iç hukuktaki uygulamasına benzer bir durum ortaya çıkmaktadır. AB tarafından ilkeye dair kabul edilen kurallar ilkenin milletlerarası etkisi bakımından da önem arz etmektedir. Bu sebeple çalışmamızda Avrupa Birliği'nin yargılama organı olan Avrupa Birliği Adalet Divanı'nın ne bis in idem ilkesine ilişkin kararları Türkçeye tercüme edilip incelenerek ilkenin unsurlarının ortaya konulması hedeflenmiştir. Üç bölümden oluşan çalışmamızın birinci bölümünde Avrupa Birliği ceza hukukunun kaynakları sıralandıktan sonra Avrupa Birliği Adalet Divanı'nın yapısı ayrıntılı bir şekilde incelenecektir. İkinci bölümde ise ne bis in idem ilkesinin unsurlarının uluslararası sözleşmelerde ve Türk hukukunda ne şekilde kabul edildiği açıklanıp üçüncü bölümde ilkenin Avrupa Birliği Adalet Divanı tarafından nasıl yorumlandığı aktarılacaktır. Son olarak ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin de konuya yaklaşımı üzerinde durulacaktır.
Türkiye'de cinsel suç mağdurlarının yardım arama deneyimleri ve destek mekanizmalarına ilişkin algıları
Cinsel suç mağduriyeti, kişilerde; utanç, suçluluk, yabancılaşma gibi duygular yaratabilen ruhsal ve fiziksel travmalara yol açabilen bir olgudur. Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), travmatik deneyimler sonrası yaygın görülen bir durumdur ve kişinin hem kişisel hem de sosyal alanlarında etkisini gösterir. Cinsel suça maruz kalan kişilerin yardım arama sürecinde nasıl bir yanıt ile karşılaştıkları travma sonrası dönem için oldukça önemlidir. Bildirim davranışını bir süreç olarak inceleyen literatürün ışığında, mağdurların destek öncesi algıladıkları ve ulaşabildikleri sosyal destek kişilerin yaşadıkları olayı nitelendirmelerinde ve hem profesyonel hem resmi destek mekanizmalarına başvurmalarında etkilidir. Bu nedenle tez kapsamında yapılan görüşmelerde bu alt temaya da ayrıca odaklanılmıştır. Bilinmektedir ki, TSSB'ye bağlı yakınmalar destek geciktikçe daha uzun bir döneme yayılmakta ve ağırlaşmaktadır. Öte yandan, travma mağdurunun resmî kurumlardan aldığı yanıtlardan olumsuz etkilenmesi mümkündür. Destekleyici olmayan bu yanıtlar, travma konusunda bilgilendirilmemiş personelden kaynaklı olabileceği gibi tecavüz mitlerini kabul eden personelden de kaynaklanıyor olabilir. Bu ihtimalde mağdurun etkin bir destek almak bir yana ikincil mağduriyet veya örselenme yaşamasından bahsedilir. Ayrıca mağdur da bu konuda yanlış inanışlara sahip olabilir. Bu durumda ise cinsel suç sonrası gözlenmesi beklenen kendini suçlama, olayı suç olarak nitelendirememe gibi olguların şiddetlenmesi mümkündür. Bu çalışmanın amacı, kadınların cinsel suç mağduriyeti sonrası başvurdukları merkezlerde yaşadıkları deneyimlerine dair kendi tutumlarını ve başvuru merkezlerine dair düşüncelerini ortaya koymaktır. Bu sayede yukarıda önemine değinildiği gibi hem düzenlemelerdeki eksikliklerin giderilmesi hem de düzenlemelere uygun ilerlemeyen uygulamaların ortaya konması amaçlanmış, sonrasında ise mevcut literatürden de faydalanılarak mağdurların ihtiyaçlarına uygun politika önerileri sunulmuştur. Çalışma nitel bir çalışma olup amaca yönelik örnekleme tekniği kullanılacaktır. Veri toplama yöntemi olarak derinlemesine mülakat ve yarı yapılandırılmış mülakat formu kullanılması tercih edilmiştir. Elde edilen veriler; mağdurun kendisinin saldırıyı nasıl tanımladığı, saldırıdan sonraki süreçteki deneyimleri, başvurulan kurumlara ilişkin algısı, süreçte karşılaştığı problemler temaları altında analiz edilecektir.
Suç politikasının ana ilkeleri açısından Türkiye'de ceza hukuku değişimleri
Suç politikasının ana ilkeleri çerçevesinde Türkiye'de yaşanan maddi ceza hukuku değişimi, tezin konusunu teşkil etmektedir. Bu çerçevede öncelikle suç politikası kavramına değinilmiş, akabinde suç politikasının ana ilkeleri olan hukuk devleti ilkesi, kusur ilkesi ve hümanizm ilkesi sonuçlarıyla birlikte ortaya konulmuştur. Nihai olarak bu ilkeler bazında yaşanan değişimler, bilhassa 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun karşılaştırılması yapılmak suretiyle ortaya konulmuştur.
Çocuk ağır ceza mahkemelerinde öldürme suçuna ilişkin olarak dava dosyalarının incelenmesi
Bu çalışmada, İstanbul'daki Çocuk Ağır Ceza Mahkemelerinde 2015-2019 yılları arasında "ceza verilmesine yer olmadığına" ve "mahkumiyete" dair karar verilen, kesinleşmiş ve faili çocuk olan öldürme suçlarını (TCK md.81 ve 82) içeren dava dosyaları ele alınacaktır. Çocuk suçluluğunun temelinde yatan sosyolojik, psikolojik, ekonomik ve kültürel nedenler söz konusu suç tipi açısından incelenecektir. Çalışma sürecinde dava dosyalarından elde edilen istatistiksel veriler ışığında, çocuk suçluluğunun önlenmesi için mevcut mevzuatın yeterliliği, alınması gereken önlemler, yapılması gereken sosyal ve yasal düzenlemeler konusunda değerlendirmeler yapılacaktır.
Türk ve Fransız Ceza hukukunda kanunun hükmünü yerine getirme
Ceza kanunlarında tanımlanan fiillerin birer haksızlık olarak ortaya çıkması tipe uyan bu fiillerin aynı zamanda hukuka aykırı olmasına bağlıdır. Bir hukuka uygunluk nedeninin söz konusu olması ilgili fiili suç olmaktan çıkarır. Bu halde fiil hukuk düzeni ile çatışma içerisinde değildir. Kanunun hükmünü yerine getirme Türk Ceza Kanunu'nda düzenlenen hukuka uygunluk nedenlerinden birisidir. Kanunun hükmünü yerine getiren kişiye ceza verilmez. Bir davranışın gerçekleştirilmesinin ceza kanunu tarafından cezalandırılmasına karşın bir başka düzenlemenin aynı davranışa cevaz vermesi halinde ilgili davranışı gerçekleştiren kişi, bir suç işlemiş olmayacaktır. Tez çalışmamızın konusunu oluşturan kanunun hükmünü yerine getirme hukuka uygunluk nedeni, Fransız ceza hukuku ile mukayeseli olarak incelenmektedir. Bu hukuka uygunluk nedenine Fransız Ceza Yasası da genel hükümlerinde yer vermektedir. Çalışmamızın ilk bölümünde kanunun hükmünü yerine getirme hukuka uygunluk nedeninin Fransız ceza hukukundaki yeri, farklı görünümleri ve yönleri ile ele alınmaktadır. İkinci bölümde Fransız ceza hukukunda kanunun hükmünü yerine getirme ile yakın bağlantı içerisindeki ilgilinin rızası ve amirin emri kurumları incelenmektedir. Üçüncü bölümde bu hukuka uygunluk nedeninin hukukumuzdaki yeri değerlendirilmekte ve Fransız hukuku ile mukayesesi yapılmaktadır. Son bölümde ise yine kanunun hükmünü yerine getirme ile çok yakın bir bağlantı içerisinde olan amirin emrini ifa müessesesi Türk hukuku çerçevesinde incelenmektedir.
Kolluk ve adli makamlar tarafından işlenen kişisel verilerin korunması
Kişisel veriler; yalnız sağlık, finans, sigortacılık gibi sektörlerde hizmet sunmak amacıyla işlenmeyip suç işlenmesinin önlenmesi ve suçların aydınlatılması amacıyla da işlenmektedir. O kadar ki sokağa çıkan birey için kamera sistemleri ile izlenmek, kontrol noktasından geçmek, genel bilgi toplamaya tabi tutulmak günümüzde yaşamanın âdeta bir gereği olmuştur. Kişisel verilerin korunmasını, özel yaşama tanınan korumayla sağlamak günümüz ihtiyaçlarına cevap vermemektedir. Bu nedenle gerek Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği gerekse de Türk hukuku; kişisel verilerin hukuka uygun işlenme şartları, veri sahibinin hakları, veri ihlali halinde öngörülen yaptırımları düzenleyerek bu kişisel verilerin korunması ihtiyacına cevap vermeye çalışmıştır. Avrupa ve Türkiye'de kişisel verilerin korunması mevzuatı; ulusal güvenlik, suç işlenmesinin önlenmesi, ceza muhakemesinin yürütülmesi ve cezaların infazı söz konusu olduğunda devre dışı kalmaktadır. Ancak 2018 yılında yürürlüğe giren Kolluk ve Ceza Adaleti Direktifi; suçların önlenmesi, soruşturulması, ortaya çıkarılması, kovuşturulması ve cezaların infazında kolluk makamları ve diğer adli makamların hangi hallerde kişisel verileri işleyebileceğini, bu verilerin neler olabileceğini ve veri sahibinin hakları gibi pek çok hususu düzenlemiştir. Tezimizde Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği'nde kişisel veri korumasının tarihsel gelişimi incelenmiş ve Direktif'e genel bir bakış sağlanmaya çalışılmıştır. Direktif'te yer alan süjeler ve bu süjelerin yetki, hak ve yükümlülükleri incelenmiştir. Nihayet suçların önlenmesi, ceza muhakemesi ve cezaların infazı sürecinde kişisel veri elde etme yöntemleri incelenmiştir.
Şirket yönetimi için kayyım tayini (CMK m. 133)
Şirket yönetimi için kayyım tayini 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m. 133'te bir koruma tedbiri olarak düzenlenmiştir. Özel bir elkoyma türü olan şirket yönetimi için kayyım tayini ağır ve istisnai nitelikte bir tedbir olup belirli koşulların mevcudiyeti halinde uygulanabilir. Bu bakımdan ancak bir şirketin faaliyeti çerçevesinde suç işlenmekte olduğu hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi için gerekli olması halinde; soruşturma ve kovuşturma sürecinde, hâkim veya mahkeme, şirket işlerinin yürütülmesiyle ilgili olarak kayyım tayin edilebilir. Şirketin faaliyeti kapsamında işlenen suçun ise Ceza Muhakemesi Kanunu m. 133/4'te belirtilen suçlardan olması gerekmektedir.
Hukuka uygunluk sebeplerinde subjektif unsur sorunu
Suç tipine uygun olan bir fiil kural olarak hukuka aykırıdır. Ancak belirli hallerde hukuk düzeni tipe uygun fiile izin vermekte ve fiil hukuka uygun olarak ortaya çıkmaktadır. Bu haller, hukuka uygunluk sebepleridir. Hukuka uygunluk sebepleri belirli maddi şartların varlığını gerektirir. Bunlar hukuka uygunluk sebeplerinin objektif unsurlardır. Fiilin hukuka uygun olarak ortaya çıkması için hukuka uygunluk sebeplerinin objektif unsurlarının varlığının yeterli olup olmadığı, hukuka uygunluk sebeplerinin objektif unsurlarından başka subjektif unsurlarının da var olup olmadığı sorunu çalışmamızın esasını oluşturmaktadır. Hukuka uygunluk sebeplerinde subjektif unsur sorunu, bu unsurların gerekliliği, gerekli ise içeriğinin ne olduğu ve yokluğu halinde bunun sonuçlarının ne olacağı konularını içermektedir. Çalışmada ağırlıklı olarak subjektif unsurların gerekliliği sorunu irdelenmiştir. Subjektif unsurların içeriğine, sadece bu unsurların gerekliliğini kabul eden görüşler bağlamında değinilmiştir. Subjektif unsurların yokluğuna bağlanan sonuçlar ise gereklilik sorunu bağlamında incelenmiştir.