Theses supervised by Prof. Dr. Murat Akkuş

17 theses · Dicle University

DoctorateOpen AccessTR

Gallik asitin HeLa insan servikal kanser hücre hattında EGFR/FOXP3 sinyal yolağına etkisinin araştırılması

Amaç: Çalışmamızda, insan serviks adenokarsinom HeLa hücreleri ile insan deri keratinosit hücre serisi HaCat hücre hatları üzerine kemoterapötik ilaç olan Doksorubisin (Dox) ve doğal antioksidanlardan olan Gallikasit'in (GA) sitotoksik etkilerinin araştırılması amaçlandı. Kanser tedavisinde cerrahi işlemler ve kemoterapinin yetersiz kaldığı durumlarda ayrıca kemoterapinin yan etkilerine bağlı olarak hasta yaşam kalitesi olumsuz etkilenebilmektedir. Bu nedenle son yıllarda, kanser tedavi protokollerine alternatif ve destekleyici ajanların özellikle bitkisel ürünlerin kullanımına yönelik talepler artmıştır. Bu alanda yapılan çalışmalar oldukça kısıtlıdır Bu çalışmada birçok bitkisel üründe bulunan GA'nın HeLa hücreleri üzerine sitotoksik etkileri araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, GA ve Dox'un farklı dozları hücrelere 24, 48 ve 72 saat süreyle uygulanarak 3-(4, 5-dimethylthiazolyl-2)-2,5-diphenyltetrazolium bromide(MTT) yöntemi ile sitotoksisite düzeyi belirlendi. Western blot ve RT-PCR analizi ile metastaz belirteçlerinden epidermal growhtfactorreceptor (EGFR) ve forkheadboxproteins 3 (FOXP3) genlerine ve ekspresyon düzeylerine bakıldı. 4',6-diamidino-2-fenilindol (DAPI) boyaması sonrası koloni sayımı yapılarak hücre proliferasyonuna olan etkisi saptandı. Metastaz için in vitro yara modeli oluşturularak hücre göçü morfolojik olarak değerlendirildi.Tüm sonuçlar istatiksel olarak analiz edildi. Bulgular: MTT ile sitotoksisitenin GA ve Dox uygulanan grupta en yüksek seviyede gerçekleştiği, metastazın özellikle GA ve Dox kombine uygulanan grupta engellendiği, RT-PCR analizi ile EGFR ve FOXP3 yolağındaki aktivitenin GA ile en fazla azalan olduğu, yine protein miktarının GA ve Dox ile anlamlı şekilde azaldığı görüldü. Sonuç: Çalışma sonucunda GA uygulanması ile en yüksek sitotoksik etkinin ve en yüksek apoptoz indüksiyonunun gerçekleştiği, EGFR ve FOXP3 düzeylerinde anlamlı bir düşüşün ise GA ve Dox uygulamalarında meydana geldiği gösterildi

Serap Mutlu Özçelik Otcu
Dicle University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Varikosel olgularında spermin DNA fragmantasyonu ve immunohistokimyasal incelenmesi

Özet Amaç: Bu çalışmanın temel amacı, varikosel olgularında spermin DNA fragmentasyon düzeylerini değerlendirmek ve immunhistokimyasal yöntemler kullanarak sperm hücrelerindeki potansiyel değişiklikleri saptamaktır. Araştırma, varikoselin spermatogenezi ve sperm DNA'sı üzerindeki etkilerini mikroskopik düzeyde incelemeyi hedeflemektedir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, 25-40 yaş aralığındaki infertil erkeklerin semen örnekleri, varikosel varlığı ve diğer belirlenen faktörler açısından incelenmiş ve normozoospermik kontrol grubu ve varikosel teşhisi almış grup olarak iki gruba ayrılmıştır. Yüksek motiliteye sahip spermatozoaları ayırmak için direkt yüzdürme teknikleri uygulanmış, bu sayede DNA fragmentasyonu ve sperm morfolojisi detaylıca analiz edilmiştir. Sperm vitalitesi Eosin Y boyası ile, DNA fragmentasyonu Akridin Oranj boyama metoduyla ve sperm morfolojisi Spermac boyama kitleri kullanılarak değerlendirilmiştir. İmmünhistokimyasal boyama yöntemleriyle protein ekspresyonu görselleştirilmiş ve sonuçlar mikroskopi ile fotoğraflanarak kaydedilmiştir. Bulgular: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda yürütülen bu çalışmayla, varikosel tanısı konmuş ve sağlıklı kontrol grubu oluşturan erkeklerden alınan sperm örnekleri üzerinde gerçekleştirilmiştir. Bulgular, dinein ve aquaporin proteinlerinin, sperm hücrelerinde varikosel varlığının düşük ya da negatif ekspresyonu ile ilişkili olduğunu göstermektedir. İmmünohistokimyasal analizler, varikosel hastalarında dinein proteinlerinin ve aquaporin 3 ve 5'in sağlıklı bireylerle karşılaştırıldığında azalmış ya da eksik ifadesini ortaya koymuştur. Bu, sperm motilitesi ve su transfer mekanizmalarında olası bir bozulmaya işaret etmekte ve varikoselin erkek fertilitesi üzerindeki etkilerinin daha derinlemesine anlaşılmasına katkı sağlamaktadır. Sonuç: Bu çalışma, varikosel hastalığının spermatozoanın yapısal ve fonksiyonel integritesi üzerindeki olumsuz etkilerini açıkça ortaya koymuştur. Dinein ve aquaporin protein aileleri, spermatozoanın hareket kabiliyeti ve su dengesi için kritik öneme sahip olduğundan, bu proteinlerin düşük ekspresyonu ya da yokluğu, erkek infertilitesinin moleküler mekanizmalarına ışık tutmaktadır. Anahtar Sözcükler: Sperm DNA fragmantasyonu, immünhistokimya, varikosel, protein ekspresyonu, erkek infertilitesi

Senem Çetin Duran
Dicle University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Ovaryum İskemi Reperfüzyon Hasarında Hifla ve Beclin-1 Proteinlerinin Ekspresyon Seviyesinin İncelenmesi

Amaç: Bu çalışma, ovaryum iskemi-reperfüzyon (İ/R) hasarının histopatolojik etkilerini incelemek ve bu süreçte HIF-1α ve Beclin-1 proteinlerinin ekspresyon seviyelerini analiz ederek, hipoksi ve otofaji mekanizmalarındaki rollerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, 24 Wistar albino dişi sıçan üç gruba ayrılmıştır: kontrol, iskemi ve iskemi/reperfüzyon grupları. İskemi grubu sıçanlarında ovaryan torsiyon ile 1 saat iskemi, ardından reperfüzyon grubunda detorsiyon ile 2 saat reperfüzyon uygulanmıştır. Ovaryum dokuları histolojik analiz için hematoksilen-eozin (H&E) ve immünohistokimyasal boyama ile değerlendirilmiştir. Total antioksidan (TAS) ve total oksidan (TOS) seviyeleri biyokimyasal yöntemlerle ölçülmüştür. Bulgular: İskemi ve İ/R gruplarında, kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede artan foliküler dejenerasyon, atretik folikül sayısı ve stromal hasar gözlenmiştir. HIF-1α ekspresyonu, İ/R grubunda kontrol ve iskemi gruplarına göre belirgin şekilde artmış, özellikle oosit, zona pellusida ve stromal hücrelerde yoğunlaşmıştır. Beclin-1 ekspresyonu ise stromal alanlarda ve tekal hücrelerde güçlü pozitif reaksiyon gösterirken granüloza hücrelerinde düşük düzeyde kalmıştır. TAS seviyeleri azalmış, TOS seviyeleri ise her iki deney grubunda da kontrol grubuna kıyasla artmıştır. Sonuç: HIF-1α ve Beclin-1'in artan ekspresyonu, ovaryan İ/R hasarında hipoksiye adaptasyon ve otofaji süreçlerinin aktive olduğunu göstermektedir. Bu proteinler, İ/R hasarının tedavi stratejilerinde hedeflenebilir biyobelirteçler olarak potansiyel taşımaktadır. Anahtar kelimeler: Ovaryum, HIF1α, Beclin1, TAS, TOS

Esranur Atiç
Dicle University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Covid-19 plasentalarında beclin-1 ve HMGB-1 protein ekspresyonlarının immunohistokimyasal değerlendirilmesi

Amaç: Bu tezin amacı COVID-19 gebe hastaların plasentalarında Beclin-1 bağışıklık hücresi ile bağışıklıkta yer alan HMGB-1 antikorlarının, otofaji, inflamasyon ve hücre ölümü açısından ekspresyonlarını mikroskobik olarak incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada materyal olarak kullanılan plasentalar Kadın Hastalıkları/Doğum servisindeki yatan hastalardan elde edilerek, COVID-19 tanısı konmuş, 20 gebe kadın ve 20 normal gebe hastanın plasentaları incelenmiştir. Her iki grupta da 18-49 yaş aralığındaki kadınlar araştırılmış olup, COVID-19 semptomları olan nefes darlığı, öksürük ve boğaz ağrısı semptomlarına ek olarak PCR testi COVID-19 virüsü için (+) hastalardan alınan plasentalar incelenmiştir. Bulgular: Covid-19 grubunun plasental yapılarının histolojik kesitlerinde kök villusların membran yapısının belirgin olarak bozulduğu ve inflamatuar alanlar oluşturduğu izlenirken, bu bulgulara paralel şekilde maternal bölgede koryonik villusların özellikle bağlantı bölgeleri olan sinsityal köprülerde incelmeler meydana geldiği ve koryonik villüslarda sinsityal düğümlerin genişlediği görüldü. Covid-19 grubuna ait plasenta görüntülerinde Beclin-1 ekspresyonlarının sinsityal düğümlerde önemli biçimde pozitif ekspresyon verdiği izlenirken, intervillöz alandaki bazı lökositer yapılarda ve hiyelanize alanlarda yine ekspresyonların pozitif olduğu izlendi. Sonuç: Gebelikte bulaşan COVID-19 enfeksiyonunun gebelerdeki plasenta dokularında histopatolojik değişikliklere sebep olduğu görülmüştür. Anahtar Sözcükler: COVID-19, Beclin-1, HMGB-1, plasenta.

Nurullah Peker
Dicle University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Sigara kullanan normospermili infertil bireylerin sperm hücrelerinin dna fragmantasyonu ve immunohistokimyasal olarak değerlendirilmesi

Amaç: Sigara kullanımı, erkek infertilitesine katkıda bulunan önemli bir çevresel faktördür. Çalışmamız, sigara içen normospermik infertil erkeklerin sperm hücrelerinde DNA fragmantasyonu düzeylerini ve immünohistokimyasal değişiklikleri değerlendirerek sigaranın üreme sağlığı üzerindeki etkilerini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya toplam 40 birey katılmıştır. Çalışma grubu sigara kullanan normospermik infertil bireylerden, kontrol grubu ise sigara kullanmayan normospermik bireylerden oluşturulmuştur. Katılımcılardan alınan semen örnekleri, sperm sayısı, motilite, morfoloji ve vitalite açısından analiz edilmiştir. DNA fragmantasyonu düzeyleri akridin orange boyama tekniği ile ölçülmüş, caspase-3 immünohistokimyasal analizler ile spermdeki fragmantasyon değerlendirilmiştir. Bulgular: Kontrol grubunda ise sperm parametreleri genel olarak normal sınırlarda bulunmuştur. Sigara kullanan grupta DNA fragmantasyon oranları anlamlı derecede yüksek bulunmuş, bu durum sperm hücrelerinin genetik bütünlüğünün bozulduğunu göstermiştir. Ayrıca, sperm motilitesi ve morfolojisi üzerinde de olumsuz etkiler gözlemlenmiştir. Sonuç: Sigara kullanımı, sperm DNA bütünlüğünü bozarak erkek infertilitesine önemli ölçüde katkı sağlamaktadır. Bu bulgular, sigaranın erkek üreme sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini doğrulamakta ve sigara bırakmanın infertilite tedavisinde kritik bir rol oynayabileceğini göstermektedir. Sağlık politikalarının sigara tüketimini azaltmaya yönelik stratejiler geliştirmesi önerilmektedir. Anahtar Sözcükler: DNA fragmantasyonu, sperm, immunohistokimya, sigara

Mehmet Uğur Karabat
Dicle University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Normospermik erkeklerde farklı santrifüj hızlarının dna fragmantasyonuna olan etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, tüp bebek laboratuvarlarında kullanılan santrifüj işleminin normospermik erkeklerde sperm fonksiyon parametreleri üzerindeki etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Dicle Üniversitesi Hastanesi Üroloji Kliniği'ne başvuran ve normospermik olarak değerlendirilen 50 hasta dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında alınan semen örnekleri, 1000 rpm ve 1600 rpm hızlarında santrifüj işlemine tabi tutulmuştur. Santrifüj sonrası motilite, morfoloji, vitalite ve DNA fragmantasyonu parametreleri değerlendirilmiştir. Bulgular: Gradient yöntemine dayalı sperm seçimi uygulamalarında, 1000 rpm ve 1600 rpm hızlarında santrifüj işleminin sperm parametreleri üzerinde anlamlı bir etkisinin olmadığı görülmüştür. Bu sonuç, farklı santrifüj hızlarının sperm seçme etkinliği açısından önemli bir değişiklik yaratmadığını ve her iki hızın da klinik uygulamalarda güvenle kullanılabileceğini göstermektedir. Çalışmamız, santrifüj hızlarının sperm kalitesine etkisi konusundaki literatüre katkı sağlamaktadır. Sonuç: Bu bulgular, tüp bebek laboratuvarlarında kullanılan santrifüj hızlarının standardizasyonunun, sperm kalitesine zarar vermeyecek şekilde esnek olabileceğini ortaya koymaktadır. Anahtar Sözcükler: Sperm, santrifiüj, DNA hasarı, vitalite, morfoloji, motilite

Mehmet Keya Yiğit
Dicle University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

In vitro ceratonia siliqua uygulamasının insan sperm kriyoprezervasyonuna bağlı oluşan dna hasarı üzerine terapotik etkisinin incelenmesi

Amaç: Sperm ve testiküler doku kriyoprezervasyonu, 1953 yılından itibaren erkek infertilitesinde fertilitenin korunması amacıyla kullanılmaktadır. Ancak kriyoprotektanlarla dondurulan semen örneklerinin çözme sonrası vitalite, motilite ve DNA fragmantasyonu gibi fonksiyonel parametrelerinin olumsuz etkilendiği gösterilmiştir. Bu durum düşük fertilizasyon oranları, embriyonun gelişiminde yavaşlama, implantasyon potansiyelinde azalma ve artan abortus oranları ile ilişkilidir. Bu çalışmada, in vitro Ceratonia siliqua (keçiboynuzu) uygulamasının kriyoprezervasyon sonrası sperm parametreleri üzerindeki terapötik etkileri görmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 25-40 yaş arasında 50 hasta dahil edilmiştir. Hastalar normozoospermik ve astenozoospermik olarak iki gruba ayrılmış ve semen örnekleri 6 grupta incelenmiştir. Örnekler, -196°C'de likit azot ile dondurulmuş ve çözme sonrası motilite, vitalite ve DNA fragmantasyonu değerlendirilmiştir. Ceratonia siliqua %0.01 konsantrasyonda kullanılmıştır. Bulgular: Dondurup çözme işleminin sperm parametrelerini anlamlı (p<0,05) düzeyde olumsuz etkilediği görülmüştür. Ancak Ceratonia siliqua eklenmiş gruplarda motilite, vitalite ve DNA fragmantasyonu parametrelerinde olumlu iyileşmeler gözlenmiştir. Sonuç: Ceratonia siliqua'nın serbest radikal temizleme ve mitokondriyi koruma etkisiyle kriyohasarı azalttığı gösterilmiştir. Bu çalışma, insan sperm kriyoprezervasyonunda Ceratonia siliqua'nın destekleyici bir ajan olarak kullanılabileceğini ortaya koymaktadır. Anahtar Sözcükler: Keçiboynuzu, Sperm, Kryoperzervasyon, DNA hasarı, motilite, vitalite.

Dilara Akıncı
Dicle University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

İnsan sperminde kriyoprezervasyon sonrası oluşan dna hasarı üzerine İn Vitro zencefil (Zingiber officinale) uygulamasının etkisi

Amaç: Kriyoprezervasyon, biyolojik materyallerin (hücreler, dokular, embriyolar, sperm, yumurta hücreleri vb.) çok düşük sıcaklıklarda (genellikle -196°C'de sıvı azot kullanılarak) saklanması işlemidir. İnsan sperminin kriyoprezervasyonu, hem yardımcı üreme teknikleri hem de erkek üreme kapasitesinin korunması açısından büyük bir öneme sahiptir. Ancak, bu işlem sonucunda sperm kalitesinde belirgin bir düşüş meydana gelmektedir. Yapılan çalışmalar, zencefilin farklı hücre türleri üzerinde antioksidan etki gösterdiğini ortaya koymuştur. Bu araştırmanın temel amacı, in vitro uygulanan zencefil ekstraktının insan sperminde özellikle kriyoprezervasyon sonrası oluşan sperm parametrelerindeki bozulmalar ile sperm DNA hasarı üzerine olası faydalarını ortaya koymaktır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya, Dicle Üniversitesi Hastanesi Üroloji Kliniği'ne başvuran 25-40 yaş aralığındaki 40 normozoospermik (volümü, total sperm sayısı, konsantrasyonu, motilite, vitalite ve morfoloji değerleri alt referans değerlerine eşit veya üzerinde) erkek hasta dahil edilmiştir. Hastalardan mastürbasyon yoluyla alınan ve rutin semen analizleri yapılıp dondurma işlemi için hazırlanan semen örnekleri; dondurma öncesi grup, dondurma-çözme sonrası grup, dondurma medyumuna zencefil ekstraktı eklenen grup olmak üzere üçe ayrılmıştır. Tüm örneklerin, dondurma öncesi ve çözme sonrası sperm parametrelerine ve DNA fragmantasyon oranlarına bakılmış ve en az 200 sperm sayılarak ortalamaları alınmıştır. Dondurma öncesi ve çözme sonrası değerler istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamız, dondurma-çözme işlemi sonrasında sperm canlılığı, hareketliliği ve DNA bütünlüğünde belirgin kayıpların meydana geldiğini doğrulamıştır. Ancak, dondurma medyumuna zencefil ekstraktı eklenen grupta bu parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı iyileşmeler gözlemlenmiştir (p<0,05). Sonuç: Bu çalışma, zencefil ekstraktının kriyoprezervasyon sonrası sperm canlılık, hareketlilik ve DNA fragmantasyonları üzerindeki olumlu etkilerini ortaya koymaktadır. Elde edilen veriler, zencefilin kriyoprezervasyon sürecinde potansiyel bir antioksidan ajan olarak değerlendirilebileceğini düşündürmektedir.

DNA fragmantasyonuDNA hasarıSperm+1
Zuhal Çankırı
Dicle University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Prematür membran rüptürü (PROM) ve preterm PROM hastaların plasentalarında Hox7 ve Pannexin1 seviyesinin araştırılması

Amaç: Bu tez çalışması, prematür membran rüptürü (PROM) ve preterm prematür membran rüptürü (PPROM) tanılı gebelerin plasentalarında histopatolojik değişiklikler ile Hox7 ve Panneksin 1 proteinlerinin ekspresyon düzeylerini incelemeyi amaçlamaktadır. Bu durumların altında yatan moleküler ve hücresel mekanizmaların aydınlatılması, yeni tanısal ve terapötik stratejilerin geliştirilmesine katkı sağlayacaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, 30 PROM, 30 PPROM tanılı gebe ile 30 sağlıklı gebeden oluşan bir kontrol grubundan bilgilendirilmiş onam formları alınarak plasenta örnekleri elde edilmiştir. Elde edilen plasenta dokuları, histopatolojik değerlendirme ve moleküler analizler için titizlikle hazırlanmıştır. Histopatolojik incelemelerde, hematoksilen-eozin boyama ile doku morfolojisi, inflamatuar hücre infiltrasyonu, fibrinoid birikimi ve vasküler değişiklikler detaylı olarak değerlendirilmiştir. Protein ekspresyon düzeyleri ise immünohistokimya boyama ile tespit edilmiştir. Bulgular: Histopatolojik analizlerin sonuçları, PROM ve PPROM gruplarında kontrol grubuna kıyasla belirgin plasental doku bütünlüğü bozuklukları, artmış fibrinoid birikimi, yoğun inflamatuar hücre infiltrasyonu ve vasküler konjesyon gibi patolojik değişiklikleri ortaya koymuştur. Özellikle PPROM grubunda bu histopatolojik bulguların daha şiddetli ve yaygın olduğu gözlenmiştir. Moleküler düzeyde yapılan analizlerde ise, hem PROM hem de PPROM gruplarında HOX7 ve Panneksin 1 proteinlerinin ekspresyon düzeylerinde kontrol grubuna göre anlamlı bir artış tespit edilmiştir. Hox7, gelişimsel süreçlerde ve doku rejenerasyonunda rol oynarken, Panneksin 1 ise hücreler arası iletişimi sağlayan heksamerik kanal proteinidir ve inflamasyon ile apoptoz gibi süreçlerle ilişkilendirilmektedir. Sonuç: Bu bulgular, PROM ve PPROM patogenezinde inflamasyon, doku yenilenmesi ve membran stabilitesi gibi kompleks süreçlerde Hox7 ve Panneksin 1 proteinlerinin önemli roller üstlenebileceğini düşündürmektedir. Artan Hox7 ekspresyonu, hasarlı plasental dokunun onarım süreçlerine işaret ederken, Panneksin 1'deki yükseliş ise hücreler arası sinyalizasyondaki değişiklikleri ve inflamatuar yanıtın şiddetini yansıtabilir. Elde edilen bu sonuçlar, erken membran rüptürlerinin altında yatan mekanizmaların daha iyi anlaşılmasına ve potansiyel biyobelirteçler veya yeni terapötik hedeflerin belirlilmesi açısından büyük önem taşmaktadır. Anahtar Kelimeler: Prematür membran rüptürü (PROM), preterm PROM (PPROM), Plasenta, Hox7, Panneksin 1, Histopatoloji.

Erken membran rüptürüHistoloji
Deniz Balsak
Dicle University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Gestasyonel diabet olan ve olmayan hastaların plasentalarında ezrin-radixin-moesin proteinlerinin immunohistokimya ve western blot yöntemleriyle expresyonlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada gestasyonel diyabetli olan ve normal gebeliklerde term plasentalarda ERM protein ailesi olarakta bilinen hücre membran proteinlerinden ezrin, radiksin ve moesin'in plasental ekspresyon düzeylerinin immunohistokimyasal ve western blot yöntemleriyle incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine doğum sebebiyle başvuran 20 kontrol, 20 GDM'li hastanın plasentaları kullanılmıştır. Elde edilen plasentalar disseksiyonu takiben rutin histolojik takibe alınmıştır. Ayrıca dissekiye edilen plasenta örneklerinin bir kısmı da western blot analizi için -80°C'de muhafaza edilmiştir. Rutin protokoller sonrası rutin hematoksilen & eozin ile boyanmış ve histopatolojik inceleme yapılmıştır. Ayrıca plasentada ezrin, radixin ve moesin ekspresyon düzey ve lokalizasyonları western blot ve immunohistokimya yöntemleriyle değerlendirilmiştir. Bulgular: Hematoksilen ve eozin boyanan örneklerde kontrol grubunda normal morfoloji izlenmesine karşın GDM'li plasentalarda yoğun patoloji izlendi. Ezrin, radixin ve moesin immunohistokimya analizinde bu proteinlerin başta trofoblastik ve kısmen fetal kapiller endotelleri olmak üzere çeşitli bölgelerde değişen düzeylerde eksprese edildiği görüldü. Hem kontrol hem de GDM'li plasentalarda bu proteinlerin mevcudiyeti western blot analiziyle konfirme edildi. Ancak GDM'li hastalarda her üç protein'in de ekspresyon düzeylerinde azalma olduğu görüldü. Sonuç: Genellikle hücre aktin iskeletiyle ilişkili olan ERM protein ailesi üyelerinin GDM'li hastalarda ekspresyon düzeyi azalmaktadır. Bu durumun GDM'nin fizyopatolojisinde rol alabileceğini düşünmekteyiz.

Diabet-gebelik sırasındaEzrinGebelik+4
Muhammet Erdal Sak
Dicle University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Erkek infertilitesine neden olan Oligozoospermi vakalarında Globozoosperm morfolojik yapısı ve DNA fragmantasyon incelenmesi

Amaç: Total globozoospermi, akrozomu olmayan %100 yuvarlak başlı spermatozoanın varlığı ile teşhis edilir. Ejakülatı hem normal hem de globozoospermik hücreler (kısmi globozoospermi) içeren hastaların aynı sendromun bir varyasyonundan muzdarip olup olmadığı hala belirsizdir. Etkilenen erkeklerde fertilite azalması ve hatta infertilite de görülebilmektedir. Bazı durumlarda, globozoospermik hastalarda DNA fragmantasyonlu hücre sayısında da artış gözlenmiştir. Bu çalışmanın amacı, çalışma popülasyonumuzdaki normozoospermik ve oligozoospermik vakalarda semen parametleri, globozoospermi ve DNA fargmantasyon oranlarını belirlemek ve erkek infertilitesi ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada Diyarbakır Dicle Üniversite Hastanesi Üroloji polikliniğine başvuran 20 normozoospermik ve 20 oligozoospermik bireyden oluşan infertil erkek hasta gruplarında WHO kriterlerine uygun standart semen analizi yöntemleri uygulanmıştır. Normozoospermik ve oligozoospermik infertil erkeklerde yaş, sperm parametreleri (volüm, vitalite, konsantrasyon, toplam motilite, ve morfoloji) belirlenerek istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Eozin Nigrosin yöntemi ile boyanan spermler immersiyon objektifi ışık mikroskobunda görüntülenerek vitalite açısından değerlendirilmiştir. Preparatlar, Spermac tekniği ile sperm boyama solüsyonları kullanılarak boyanmış ve spermler morfolojik açıdan değerlendirilmiştir. Acridine orange boyama yöntemi ile sperm DNA fragmantasyon hasarı değerlendirilmiştir. Bulgular: Normozoospermik ve oligozoospermik infertil erkeklerin yaş, volüm ve vitalite yüzde oranları arasında istatiktisel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p >0,05). Normozoospermik ve oligozoospermik infertil erkeklerin ortalama sperm konsantrasyonu, motilite, morfoloji (Kruger); globozoosperm oranı ve DNA fragmantasyon yüzdeleri arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p < 0,05). Sonuç: Litetatürle uyumlu olarak elde ettiğimiz sonuçlardan, erkek infertilitesine klinik yaklaşımda ve ÜYTE yöntemlerinde semen analizindeki parametreler ve Kruger testi gibi konvansiyonel yaklaşımların yanında çeşitli boyama teknikleri ile belirlenen sperm morfolojik özellikleri ve sperm DNA fargmantasyonunun da önemli olduğu ve klinik olarak birlikte kullanılmaları gerektiği sonucuna vardık.

Oligospermiİnfertilite
Zuhal Çankırı
Dicle University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Normozoospermik ve oligozoospermik olgularda in-vitro alfa-tokoferol (vitamin e) uygulamasının sperm fonksiyon parametrelerine etkisi

Amaç: Çalışmamızda alfa-tokoferol'ün in vitro kullanımında sperm motilitesi ve vitalitesi üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamız, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Üroloji Bölümü'ne başvuran 15 normozoospermi ve 15 oligozoospermi özelliği gösteren erkek hastaların semen örnekleri ile yapıldı. Mikroskobik ve makroskobik değerlendirmeler WHO standartlarına göre yapıldı. Vitalite değerlendirilmesinde Eosin-Y testi uygulandı. In vitro ortamda 30 dakika, 60 dakika ve 24 saat alfa-tokoferol uygulanan semen örnekleri motilite ve vitalite bakımından değerlendirildi. Mann Whitney U testi ile sonuçlar değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda; normozoospermi ve oligozoospermi grubu örneklerinin 30 dakika alfa tokoferol uygulanan gruplarının motilite değerlerinde anlamlı bir artış gözlenmedi. 60 dakika alfa tokoferol uygulanan normozoospermi örneklerinin de motilitesinde artış gözlenmemekle birlikte, oligozoospermi grubunda ise anlamlı bir artış tespit edildi. Her iki grubun da 24 saat alfa tokoferol uygulanan örneklerinin motilitelerinde ise alfa tokoferole bağlı olmayan belirgin bir düşüş gözlemlendi. Normozoospermi ve oligozoospermi gruplarının 30 ve 60 dakikalık alfa tokoferol uygulanan vitalite sonuçlarında anlamlı olmamakla beraber bir artış görüldü ve her iki grubun 24 saatlik alfa tokoferol uygulanmış vitalite sonuçlarında da alfa tokoferol'e bağlı olmayan belirgin bir düşüş saptandı. Sonuç: 60 dakikalık süreçte düşük dozda alfa-tokoferolün oligozoospermi hastalarında motiliteyi iyileşme yönünde etkileyebileceğine kanaat getirilmiştir. Anahtar kelimeler: Spermatozoon, normozoospermi, oligozoospermi, antioksidan, alfa-tokoferol

Ceren Erantepli
Dicle University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda testislerdeki iskemi reperfüzyon hasarının incelenmesinde anason'un koruyucu etkileri

Amaç: Testis torsiyonu klinik olarak sık görülen ve kalıcı hasarlara yol açabilen, acil tedavi gerektiren patolojik bir durumdur. Bugüne kadar testis torsiyonu sonucu oluşan iskemi reperfüzyon hasarını önlemek veya tedavi etmek amacıyla birçok deneysel çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmada rat testis dokusunda oluşturalan iskemi reperfüzyon hasarına bağlı olası değişikliklerin tedavi edilmesinde Anason'nun biyokimyasal, histopatolojik, immunohistokimyasal etkilerini incelemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada 48 adet Wistar Albino cinsi erkek sıçan kullanıldı. Hayvanlar 6 eşit gruba ayrıldı. Grup 1: kontrol grubu (n=8) olup deney süresince herhangi bir işlem uygulanmadı. Grup 2: 30 gün süreyle peroral (p.o.) Anason verilen grup (n=8), Grup 3: bilateral testislere 270° torsiyon uygulaması yapılarak 30 dakika (dk) iskemi, sonra detorsiyon yapılıp 30 dakika reperfüzyon yapılan grup. Grup 4: 30 dakikalık iskemi ve reperfüzyon sonrası 30 gün süre ile anason verilen grup. Grup 5: ratlara 30 gün anason verildikten sonra, 30 dk iskemi ve 30 dk reperfüzyon uygulanan grup. Grup 6: 30 gün anason verildikten sonra, 30 dk iskemi ve 30 dk reperfüzyon hasarı uygulandı, sonrasında yine 30 gün daha anason verilen grup. Bulgular: Kontrol ve Anason gruplarının histopatolojik değerlendirilmesinde aralarında bir fark olmadığı görüldü. İskemi reperfüzyon grubunda ise hasarın en fazla olduğu tespit edildi. I/R+Anason grubunda bazal membrandaki kırılmma ve ayrışmaların yer yer devam ettiği izlenirken, spermatogenik hücre sayısında I/R grubuna kıyasla artış gözlendi. Anason+I/R grubunda ise ödem ve konjesyonun devam ettiği görüldü. Anason+I/R+Anason gurubu ise Kontrol ve Anason grubuna oldukça yakın görünümde izlendi. Sonuç: Anason'un sıçan testislerinde oluşturulan I/R hasarında faydalı etkilerinin olduğu saptandı.

AnasonHayvan deneyleriReperfüzyon+4
Eda Yıldızhan
Dicle University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Şiddetli ve şiddetli olmayan preeklamptik hastalarda göbek kordonu plasenta bağlantısındaki ( bağlantı sapı) bölgede inflamasyon, apoptosis ve anjiogenetik ilişkinin immunohistokimyasal ve ultrastruktural değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada amacımız şiddetli ve şiddetli olmayan preeklamptik gebelerin göbek kordununun plasentaya bağlandığı bağlantı sapında inflamasyon, apoptosis ve anjiogenetik ilişkiyi immunohistokimyasal ve ultrastruktural olarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Deney grubu olarak 20 adet şiddetli ile 20 adet şiddetli olmayan preeklampsi ve 20 adet normotansif hastaya ait plasentalardan doku takibi için parçalar alındı. Histokimyasal olarak Hematoksilen-eozin ve Masson trichrome boyama, immunohistokimyasal olarak TNF, Endothelin-1 ve Bax immun boyamaları yapıldı. Dokuların ultrastruktural analiz için elektron mikroskobu mikrografları çekildi. Bulgular: Preeklampsi durumuna bağlı olarak koryon villuslarında fibrin birikiminde bir artış, sinsitiyal düğümlerde genişleme, kök villusların etrafındaki bağ doku alanında yer yer ödem ve hyalinize yapılar ve konjesyon alanları, desidual hücrelerde hipertrofi ve şiddetli preeklampside desidual hücrelerde dejenerasyon ve apoptotik değişikler görüldü. Preeklampsi şiddetine göre maternal bölgede yer alan damarların ve koryon villuslarındaki damarların endotel hücrelerinde ET-1 ekspresyonu pozitif reaksiyon göstermiştir. Maternal fetal ara yüz bölgesinde damar çevresindeki inflamatuar hücrelerde, desidual hürelerde makrofaj hücrelerinde TNF-α düzeyleri şiddetli preeklampside artış göstermiştir. Şiddetin derecesine gore preeklampside maternal alan içindeki desidua hücrelerinde ve kök villuslarının bulunduğu trofoblast hücrelerinde Bax ekspresyonunda artış görülmüştür. Ultrastrüktürel olarak şiddetli preeklampside desidua hücre çekirdeğinde piknosis ve diffuz kromatin dağılımı, endoplazmik retikulum sisternalarında aşırı genişleme, mitokondrilerde dejenerasyon görülmüştür. Sonuç: Preeklampsi şiddetine göre hipoksi artışına bağlı olarak endotel hücrelerinde inflamatuar hücrelerde, trofoblast hücrelerinde ve desidual hücrelerde meydana gelen değişikler plasenta disfonksiyonu ve hücre ölümünü arttırarak maternal ve fetal gelişimi önemli ölçüde etkilediği düşünülmüştür.

AnjiyogenezApoptozisEndotelinler+7
Abdulkadir Turgut
Dicle University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Preeklamptik gebelerin plasentalarında SFLT-1 ve VEGF ekspresyonun değerlendirilmesi

Amaç: Preeklampsinin majör nedenlerinden biri olan endotel fonksiyon bozukluğunda rol alan sFlt-1 ve VEGF ekspresyonlarının preeklamptik ve normotansif gebeplasentalarında histokimyasal ve immunohistokimyasal olarak araştırılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: 10 adet preeklamptikve 10 adetnormotansif gebeden toplam 20 tane plasenta toplanarak rutin histolojik doku takibine alındı. 5 mikrometrelik kesitlere Hematoksilen-Eozin ve Periyodik Asit Schiff (PAS)histokimyasal boyamalarıyapıldı. VEGF ve sFlt-1 ekspresyonunu göstermek için immunohistokimyasal boyamalar yapıldı. Preparatlar değerlendirilerek fotomikrografları alındı. Bulgular: Hematoksilen ve eozin ile boyanan kesitler incelendiğinde; kontrol grubuyla karşılaştırıldığında preeklamptik plasentalarda sinsityal düğüm ve köprülerin sayısında artış olduğu, intervillöz alanların yoğun kan odakları barındırdığı, fibrinoid yapılanmaların oluştuğu vekapiller dilatasyonun ve konjesyonun varlığıgözlendi. PAS ile boyanan kesitlerde ise preeklampsi grubunun maternal ve fetal villuslarında bulunan kapiller damarlarda bazal membran kalınlaşması tespit edildi. İmmunohistokimyasal incelemede; kontrol plasentaların maternal ve fetal komponentinde VEGF ekspresyonunun artığı, sFlt-1 ekspresyonun ise azaldığı tespit edildi.Preeklamptik plasentaların maternal ve fetal komponentinde kontrole oranla VEGF ekspresyonun azaldığı buna karşın sFlt-1 ekspresyonun düzeyinin arttığı görülmüştür. Ayrıca, preeklamptik maternal yüzdefetal yüze oranla sFlt-1 ekspresyonunun daha anlamlı olduğu tespit edildi. Sonuç: Preeklampsinin endotelyal disfonksiyonunda rol alan moleküllerden sFlt-1 ve VEGF ekspresyon düzeylerinin birbirini etkilediği; preeklamptik plasentalarda VEGF ekspresyonuun azaldığı ve buna karşın sFlt-1 ekspresyonun özellikle maternal komponentinde olmakla beraber daha yoğun olduğu gözlendi. Anahtar kelimeler: Plasenta, preeklampsi, sFlt-1, VEGF, immunohistokimya.

GebelikPlasentaPreeklampsi+2
Fırat Şahin
Dicle University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Preeklamptik gebelerin plasentalarında adrenomedullin (ADM) ve soluble endoglin (FENG) ekspresyon düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada preeklamptik gebelerin plasentalarında son yıllarda keşfedilen iki yeni protein olan adrenomedullin ve soluble endoglin (sEng) ekspresyon düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 20 adet preeklamptik ve 20 adet normotansif hastalardan plasenta kesitleri alınarak parafin doku takibi yapıldı. Alınan dokulara hematoksilen eozin, ve immun işaretleme boyamaları yapıldı. Kesitler ışık mikroskop altında incelendi ve mikrografları alındı. Bulgular: Hematoksilen-eozin boyanan kesitlerde, kontrol grubuna göre preeklampsi grubunda yoğun patoloji gözlendi. Preeklampsi kesitlerinde hofbauer hücrelerinde artış, villöz kapillerlerde, stromal ve trofoblast hücrelerinde dejenerasyon görüldü. Villöz kapillerlerde konjesyon ve dilatasyonun yanında intervillöz alanda yoğun hemoraji tespit edildi. Bağ dokuda yoğun hyalinizasyon alanları olduğu izlendi. İmmunohistokimyasal analizlerimizde her iki grupta da sEng ve ADM ekspresyonunu tespit edildi. Ekspresyonların çoğunlukla sitotrofoblast ve sinsityotrofoblast hücrelerinde olduğu görüldü. Image J yazılımı ile yapılan analizlerde kromojen pozitif alanlarının toplam alanlara oranı yüzde olarak değerlendirildi. İstatistiksel analizler sonucunda kontrol grubunda sEng ekspresyonu %34,83'lük bir alan kaplamaktaydı. Buna karşın preeklampsi grubunda kromojen pozitif alanlar %49,22 idi ve bu artış bağımsız t testine göre anlamlıydı (p=0,000). ADM ekspresyonu için kontrol grubu kesitlerinde kromojen pozitif alanların toplam alana yüzdesel oranının %51,72 olduğu tespit edildi. Preeklampsi grubunda ise bu oran %22,08 idi. Yapılan istatistiksel analiz sonucu bağımsız t testine göre preeklampsi grubundaki ekspresyon yüzdesindeki azalmanın anlamlı olduğu tespit edildi (p=0,000). Sonuç: Preeklampsinin gelişiminde veya neden olduğu homeostatik bozukluklara verdiği cevaplarda trofoblastik hücrelerin dolaylı olarak fonksiyonel bir rol aldığını düşünüyoruz ve ileri çalışmalarla hipotezlerimizi güçlendirecek yeni bulgulara ihtiyaç olduğu kanısındayız.

AdrenomedüllinEndoglinGebelik+4
Beyza Karadede Ünal
Dicle University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Preeklamptik ve normotansif maternal trombositlerin ultrasukrüktürel düzeyde karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Preeklampsi, gebeliğin 20. haftasından sonra ortaya çıkan hipertansiyon ve proteinüri ile karakterize olan bir multisistem hastalıktır. Plasentadaki anormal vaskularizasyon eşliğinde, sistemik vasküler dirençte artış, platalet agregasyonunda yükselme, koagülasyon sisteminin aktivasyonu ve endotelial hücre disfonksiyonu görülür. Trombositopeni, preeklampside görülen en önemli klinik bulgulardan biridir. Bu çalışmanın amacı, preeklamptik ve normotansif gebe kadınların trombositlerinde meydana gelen ultrastruktürel değişiklikleri karşılaştırmaktır.Materyal ve Metod: 20 adet preeklamptik ve 20 adet normotansif gebe anne adayından alınan venöz kan örnekleri, trombosit eldesi için, öncelikle santrifüj edildi. Elde edilen trombositle aynı oranda %1.25'lik fosfat tamponlu gluteraldehid içinde prefiksasyon sağlandı. Postfiksasyon için %1 lik osmium tetroksit içine alındı. Ardından tampon solüsyonu içinde yıkandıktan sonra artan alkol derecelerinde dehidrate edilip infiltrasyona bırakılıp, bloklandı. Daha sonra ultramikrotom ile yarı ince kesitler alınarak toluidin mavisi ile boyandı. Işık mikroskobunda bakılarak değerlendirme yapıldı. İnce kesitler alınıp, kontrast boyama yapılarak trombositler ultrastruktural olarak incelenip, elektron mikrografları çekildi.Bulgular: Hem yarı ince hemde ince kesitlerde, preeklampsi ve normotansif grup kesitleri histopatolojik olarak incelendiğinde, normotansif grupta diskoidal yapının korunduğu, özellikle granüller ile kanal yapılarının bağlantısının devam ettiği izlendi. Preeklampsi grubunda ise daha çok ? ve yoğun granüllerinin sayısının azaldığı, tubuler yapıdaki kanal sistemlerinin yapılarının düzensiz olarak izlendiği gözlendi.Sonuç: Stoplazmik organellerde görülen hasarları değerlendirdiğimizde, preeklampsinin trombositlerde hücresel hasarı tetiklediği, preeklampsinin şiddetlenmesi durumunda trombosit hücre membranında ve sitoplazmadaki organellerde önemli değişikliklere ve kayba neden olabileceği açıkça izlendi.Anahtar Kelimeler; Preeklampsi,trombosit,ultrastruktürel yapı

GebelikKan trombositleriMikroskopi-elektron+1
Elif Erdem
Dicle University · Institute of Health Sciences
2011
00

Other supervisors