Theses supervised by Doç. Dr. Burak Kulaksızoğlu
11 theses · Akdeniz University
Metamfetamin kullanan hastalarda klinik ve sosyodemografik özellikler
Giriş ve Amaç: Metamfetamin(MA)'in yasadışı kullanımı, küresel olarak büyüyen bir halk sağlığı sorunudur ve bir sıra olumsuz etkilere neden olur. MA kötüye kullanımı dünya çapında büyüyen bir salgındır. Dünyada 15 milyondan fazla insan kokain kullanıcısı, ∼ 10 milyon insan eroin kullanıcısı, 35 milyondan fazla insan düzenli olarak MA dahil amfetamin kullanmaktadır. MA bağımlılık yapan bir santral sinir sistemi (SS) uyarıcısıdır ve MA'nın tekrar tekrar kullanılması beyindeki dopaminerjik ve serotonerjik yollarda uzun süreli hasara neden olmaktadır. MA kullanıcılarının klinik ve sosyo-demografik özelliklerinin araştırılması, bu bağımlılığın ciddiyetinin anlaşılması ve etkili önleme ve tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi için önemlidir. Elde edilen sonuçlar, bu bağımlılıkla mücadelede daha etkili stratejiler ve rehabilitasyon programları geliştirilmesine katkı sağlayabilir. MA kullanımı, toplumun sağlığını ve sosyal uyumunu etkileyen önemli bir konudur. Bu nedenle, politika yapıcılar, sağlık uzmanları ve toplum liderleri, bu sorunla etkin bir şekilde mücadele edebilmek için araştırmalara dayalı önlemler geliştirmeye odaklanmalıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Alkol ve Madde Bağımlığı Uygulama ve Araştıma Merkezine başvuran Temmuz 2018-Temmuz 2023 tarihleri arasında MA kullanan hastaların bilgileri retrospektif olarak incelendi. Veriler Kişisel bilgi formu ile toplandı. Çalışmaya eksiksiz verileri olan, DSM-V'e göre uyarıcı kullanım bozukluğu tanı kriterlerini karşılayanlar, 18-65 yaş aralığında olan, okur-yazar olan 500 hasta dahil edildi. 18 yaş altı, 65 yaş üstü olgular, psikiyatrik hastalık öyküsü olan hastalar, nörolojik hastalık öyküsü olan hastalar, zeka geriliği varlığı olan olgular araştırma dışı bırakıldı. Hastaların arşiv ve bilgi yönetim sistem taraması yapıldı. Bulgular: Yapılan analiz sonuçlarına göre, yaştaki 1 birimlik artış psikotik semptom görülme ihtimalini %5,6 (1-OR; OR: 0,946; %95 CI: (0,909-0,985); p=0,007) düşürmektedir. Aynı şekilde, semptom varlığı üzerinde çalışma durumunun da anlamı bir etki gösterdiği anlaşılmaktadır (OR: 2,103; %95 CI: (1,221-3,625); p=0,007). Çalışmayan kişilerde Psikotik semptom görülme ihtimali, çalışan kişilere göre 2,103 kat daha yüksektir. Kendine zarar verme öyküsü olan hastalarda ise, psikotik semptom görülme ihtimali, bu davranışın görülmediği kişilere göre 1,778 kat daha fazladır (OR: 1,778; %95 CI: (1,026-3,083); p=0,040). Çalışmada yer alan diğer parametrelerin, MA kullanımına bağlı Psikotik semptom varlığı üzerinde herhangi anlamlı bir etkisi görülmemiştir (p>0,05). Sonuç: Bir halk sağlığı problemi olarak görülen madde kullanım sorunundan bireylerin kendini korumada dikkat etmesi gerekli hususlar hem tedavisi sonlanıp uyum sürecinde olanlar hem de hiç kullanmayanlar için ifade edilmektedir. Özellikle genç bireylerin sigara kullanmamaları, sportif faaliyetlere yönelmeleri, hobilerle ilgilenmeleri, alkollü ortamlardan uzak kalmaları tavsiye edilmektedir. Madde kullanımı olup uyum sürecinde olanlar için ise psikolojik ve sosyal destek alarak bu sürecin olumsuz etkilerinden kendilerini korumaları ve bozulan ilişki yapılarını sağlıklı olarak yeniden kurmak için girişimlerde bulunmaları önerilmektedir.
Metamfetamin kullanım bozukluğu ve erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu birlikteliği ve klinik etkileri
Çalışmamızın amacı, Metamfetamin Kullanım Bozukluğu olan kişilerde Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu birlikteliğinin ve olası klinik etkilerini araştırmaktır. Bu araştırma, Akdeniz Üniversitesi Alkol ve Madde Bağımlılığı Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde (AMBAUM) yapılmış, kesitsel tipte bir çalışmadır. Çalışmaya DSM-5 tanı kriterlerine göre Madde Kullanım Bozukluğu tanısı almış, psikotik veya manik semptomları olmayan, ek nörolojik rahatsızlığı olmayan, okuryazar,18-65 yaş arası, çalışmaya katılmaya gönüllü 78 MKB ve 78 MDMKB hastası alındı. DSM-5 tanı kriterlerine göre psikiyatrik veya nörolojik hastalık tanısı olmayan gönüllü 78 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara yüz yüze soru cevap şeklinde araştırmacı tarafından geliştirilmiş sosyodemografik formu, SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği (SF-36), Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği (ASRS), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD), Barratt Dürtüsellik Ölçeği -11 Kısa Formu (BDÖ-11), DSM Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme-5 Klinisyen Versiyonu (SCID-5-CV) uygulanmıştır. Çalışmamızda, Metamfetamin kullanımını yordayıcı faktörler incelendiğinde DEHB tanısının olması, DEHB tanısını yordayıcı faktörlere bakıldığında ise metamfetamin kullanım bozukluğu ile anlamlı ilişki saptanmıştır. Çalışmamızdaki önemli bir bulgumuz, MKB ve MDMKB arasında DEHB açısından anlamlı bir fark bulunmamakla birlikte, MKB ile MDMKB olan kişiler arasında BDÖ skorları açısından MKB grubunda daha yüksek olacak şekilde anlamlı bir fark olduğu bulunmuştur, bu ölçeğin değerlendirdiği semptomların DEHB semptomları ile örtüşmesi MKB olan kişilerde DEHB semptomları ve klinik etkileri açısından dikkatli olunması gerektiğini göstermektedir.
Bipolar bozuklukta fibroblast büyüme faktörü-2 (FGF-2) ve fibroblast büyüme faktörü-9 (FGF-9) düzeyleri
Bipolar bozukluk (BB); akut duygudurum dönemleri (manik, hipomanik, depresif veya karma) bulunan ve akut dönemler arası şikayetlerin olmadığı veya eşik altı belirtilerin bulunduğu kronik, ataklarla seyreden psikiyatrik bir hastalıktır. Fibroblast Büyüme Faktörlerinin (FGF'lerin) duygudurum bozukluklarındaki rolüne olan ilgi, ölüm sonrası insan örneklerindeki gözlemlere dayanarak 10 yıldan fazla bir süre önce başlamıştır. O zamandan beri, hem insan çalışmalarında hem de hayvan modellerindeki çok sayıda kanıt bir araya gelerek FGF ailesinin birçok nöropsikiyatrik hastalığa sebep olabileceğini düşündürmüştür. Çalışmamızın amacı, Bipolar Bozukluk (BB) ile takipli hastalarda FGF-2 ve FGF-9 düzeylerinin sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması ve bu moleküllerin atak için (manik/depresif) bir biyobelirteç olup olamayacağının ortaya koyulmasıdır. Çalışmaya, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği ve Polikliniği'ne başvuran ve DSM-5 tanı ölçütlerine göre BB tanısı almış 121 hasta (47 ötimik, 37 manik, 37 depresif) dahil edilmiştir. Hastalarla benzer sosyodemografik özelliklere sahip 67 sağlıklı kontrol alınmıştır. Sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) ve DSM-5 Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme-Klinik Versiyonu (SCID-5-CV) uygulanmıştır. Tüm katılımcılardan 8-12 saat açlık sonrası FGF-2 ve FGF-9 düzeyleri için periferik kan alınmıştır. Hastaların yaş ortalaması 41,11±12,05 yıl, sağlıklı kontrollerin yaş ortalaması 41,12±9,18 yıldır. Hastaların %55,4'ü, sağlıklı kontrollerin %58,2'si kadındır. Hasta atak (manik+depresif) grubunda FGF-2 düzeylerinin, hem ötimik hasta grubuna göre, hem de kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük düzeylerde olduğu, buna karşın ötimik hasta grubu ve kontrol arasındaki farkın anlamlı olmadığı saptanmıştır. Hasta atak (manik+depresif) grubunda FGF-9 düzeylerinin, ötimik hasta grubuna göre anlamlı derecede düşük düzeylerde olduğu, kontrol grubuna göre yine düşük düzeyde olsa da istatistiksel olarak anlamlı bir farkın bulunmadığı, ötimik hasta grubu ve kontrol grubu arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptanmıştır. Manik hastalarda ve depresif hastalarda FGF-2 ve FGF-9 düzeyleri benzer saptanmıştır. ROC analizi yapıldığında; atak grubunda (depresyon+mani) FGF-2 için kesim (cut-off) değeri ≤26,83 pg/mL, sensitivite %56,8, spesifite %74,6, PPD %71,2, NPD %61,0, ROC eğrisi altındaki alan±standart hata=0,646±0,046 olarak saptanmıştır. FGF-9 için ise kesim (cut-off) değeri ≤24,15 pg/mL, sensitivite %71,6, spesifite %50,7, PPD %61,6, NPD %61,8, ROC eğrisi altındaki alan±standart hata 0,599±0,048 olarak saptanmıştır. Sonuç olarak FGF-2 ve FGF-9'un BB'da depresif ya da manik atak için bir biyobelirteç olabileceği, özellikle belli kesim noktalarında atak tahmini için kullanılabileceği söylenebilir. Çalışmamız BB grubunda FGF-2 ve FGF-9'u birlikte değerlendiren ilk çalışma olup, FGF'lerin BB etiyolojisindeki yerini belirlemek için daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Bipolar Bozukluk, İki Uçlu Duygudurum Bozukluğu, Fibroblast Büyüme Faktörü (FGF), FGF-2, FGF-9
Remisyondaki opiyat kullanım bozukluğu hastalarında çocukluk çağı travmaları ve bağlanma stillerinin işlevsellik, suisidalite, dürtüsellik ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada Opiyat kullanım bozukluğu (OpKB) hastalarının çocukluk çağı travmalarının, bağlanma stillerinin, yaşam kalitelerinin, tedaviye uyumlarının ve dürtüsellik seviyelerinin ortaya koyulması amaçlanmıştır. Yöntem: Akdeniz Üniversitesi Alkol ve Madde Bağımlılığı Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde ayaktan tedavi gören OpKB tanılı 100 hasta ve 100 sağlıklı gönüllü çalışmanın örneklemini oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplamak amacıyla bu çalışma için hazırlanmış Sosyodemografik Veri Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ), İlişki Ölçekleri Anketi (İÖA), Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BDÖ), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği (WHOQL-BREF) ve Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ) kullanılmıştır. Bulgular: ÇÇTÖ Cinsel İstismar (p=0.125) hariç tüm alt ölçek puanlarının OpKB hastalarında sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak yüksek olduğu saptanmıştır (Duygusal istismar p<0.001, Duygusal ihmal p=0.002, Fiziksel istismar p<0.001 ve Fiziksel ihmal p<0.001). Her iki grup bağlanma stilleri alt ölçek puanları açısından değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık saptanmazken sadece İÖA-Kayıtsız alt ölçek puanlarının OpKB hastalarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde düşük olduğu tespit edilmiştir (p=0.046). Dürtüsellik düzeylerine bakıldığında gruplar arasında BDÖ Dikkatsel dürtüsellik (p=0.417) alt ölçek puanları açısından anlamlı bir farklılık saptanmazken OpKB hastalarında BDÖ-Motor dürtüsellik ve Plan yapmama (plansız) dürtüsellik puanlarının sağlıklı kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek olduğu tespit edilmiştir (sırasıyla p=0.047 ve p<0.001). OpKB hastalarında WHOQL-BREF Ruhsal sağlık dışındaki tüm alt ölçek puanlarının sağlıklı kontrollere göre anlamlı bir şekilde düşük olduğu görülmüştür (Genel sağlık p<0.001, Fiziksel sağlık p<0.001, Sosyal ilşkiler p<0.001 ve Çevre alt ölçeği p=0.034)). OpKB hastalarında MAÖ puanları ile WHOQL-BREF tüm alt puanları arasında negatif yönde, düşük-orta derecede kuvvetli ve istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar olduğu saptanmıştır. Sonuç: OpKB hastalarının çocukluk çağında daha fazla travmaya maruz kaldığı, daha kötü yaşam kalitesi olduğu ve daha dürtüsel oldukları söylenebilir. OpKB hastaları ile kontrollerin bağlanma stillerinde fark saptanmamıştır. OpKB hastalarında tedavi planı oluşturulurken hastaların dürtüsellik, bağlanma ve çocukluk çağı travmatik yaşantı öykülerinin detaylı bir şekilde değerlendirilmesi, başa çıkma becerilerinin geliştirilmesine yönelik müdahalelerin yapılması ve tedavi programlarının yaşam kalitesini arttırmaya yönelik yapılandırılması tedavi başarısını arttırabilir. Anahtar Kelimeler: Opiyat Kullanım Bozukluğu, Çocukluk çağı travmaları, Bağlanma stilleri, Yaşam kalitesi, Dürtüsellik, Nüksetme
Remisyondaki opiyat kullanım bozukluğu hastalarında dürtüsellik, aşerme, uyku bozukluğu ve gece yeme sendromu arasındaki ilişki
Amaç: Çalışmamızda, remisyondaki opiyat kullanım bozukluğu hastalarının sağlıklı gönüllülerle uyku bozukluğu, gece yeme sendromu, dürtüsellik açısından karşılaştırılması ve bu değişkenlerin birbirleriyle ve aşermeyle olan ilişkilerinin saptanması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu araştırma Akdeniz Üniversitesi Alkol ve Madde Bağımlılığı Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde (AMBAUM) yürütülmüş olup, tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırmaya ayaktan tedavi gören ve DSM-5 tanı kriterlerine göre opiyat kullanım bozukluğu tanısı alan, buprenorfin/nalokson tedavisi ile en az 1 aydır remisyonda olan, 18-65 yaş arası 100 hasta dahil edildi. Kontrol grubu olarak da hasta grubuyla yaş ve cinsiyet açısından benzer özelliklere sahip, madde kullanım öyküsü olmayan 100 sağlıklı gönüllü alındı. Tüm katılımcılara yüz yüze soru cevap şeklinde araştırmacılar tarafından geliştirilmiş araştırmanın amacına uygun yarı yapılandırılmış Sosyodemografik Veri Formu ile birlikte, Pittsburgh Uyku Ölçeği(PUKI),Gece Yeme Anketi(GYA), Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11(BDÖ-11) uygulandı. Ek olarak hastalara Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ) verildi. Bulgular: Çalışmamızda, hasta grubunda Gece Yeme anketi (GYA) toplam puanı (p<0,001), Gece Yeme (p<0,001), Akşam Hiperfajisi (p=0,022) ve Duygu Durum Bozukluğu (p=0,049) alt boyut puanları da dahil olmak üzere daha yüksek olarak saptandı.Yine hasta grubunun Pittsburgh Uyku Kalitesi (PUKI) ölçek puanları istatistiksel açıdan anlamlı daha yüksek bulundu (p<0,001). Hasta grubunda Barrat Dürtüsellik Ölçeği (BDÖ-11) toplam puanı (p=0,009) ve dikkat dürtüselliği (p=0,021) ve Plan yapmama (p=0,004) alt boyut puanları kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha yüksek saptandı. Hasta grubunda ölçeklerin birbirleriyle ilişkisi incelendiğinde, gece yeme sendromu riski ve kötü uyku kalitesi ile pozitif yönde çift yönlü bir korelasyon olduğu belirlendi. PUKI puanları gece yeme sendromu riski olan grupta daha yüksek olup (p<0,001), kötü uyku kalitesi olan hastaların bu grupta daha sık olduğu saptandı (riskli:%88,5 ve risksiz:%59,5; p=0,007). Kötü uyku kalitesi olan hastalarda da gece yeme bozukluğu açısından riskli olma oranı daha yüksek izlendi (%34,3 ve %9,1; p=0,007). Uyku bozukluğu olan hastaların Madde Aşerme ölçek puanları daha yüksek bulundu (p<0,001). BDÖ-11 ölçek puan ortalaması hem kötü uyku kalitesi olan hastalarda (p<0,001) hem de gece yeme sendromu riski olan hastalarda (p=0,010) daha yüksek izlendi. Kötü uyku kalitesi olan hastalarda Madde Aşerme puanları istatistiksel açıdan daha yüksekti (p<0,001). Gece yeme bozukluğu bakımından riskli olma ile madde aşerme arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p=0,069). Yapılan regresyon analizi sonucunda, hastada kötü uyku kalitesi olmasının (β=0,200, p=0,039) ve artan BDÖ-11 skorlarının (β=0,345, p<0,001) madde aşerme skorları ile pozitif yönde bağımsız olarak ilişkili olduğu tespit edildi, böylece remisyondaki hastada kötü uyku kalitesi ve dürtüselliğin madde aşermeyi bağımsız olarak yordayan faktörler olduğu belirlendi. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda, remisyondaki OpKB hastalarının sağlıklı kontrollere göre daha kötü uyku kalitesine sahip olduğu, gece yeme sendromunun daha fazla olduğu ve dürtüselliklerinin daha fazla olduğu söylenebilir. Bununla birlikte kötü uyku kalitesi ve dürtüselliğin aşermeyi doğrudan yordadığı söylenebilir. Anahtar kelimeler: Opiyat kullanım bozukluğu, aşerme, dürtüsellik, gece yeme sendromu, uyku bozukluğu
Antidepresan kullanımı olan depresif bozuklukve anksiyete bozukluğu tanılı hastalarda bruksizm ve uyku bozuklukları
Amaç: Bu çalışmada, antidepresan kullanan depresif bozukluk ve anksiyete bozukluğu tanılı hastalarda bruksizm görülme sıklığını, bruksizm ile ilişkili faktörleri ve uyku bozukluklarını araştırmak amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza; anksiyete ve depresyon tanısı olan, araştırmaya katılmayı kabul eden 18 yaş ve üzeri, en az 1 aydır antidepresan kullanan 273 hasta ve 273 sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubuna Sosyodemografik Veri Formu ile beraber, Epworth Gündüz Uykululuk Hali Ölçeği (EGUÖ), Hamilton Depresyon Ölçeği (HAM-D), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Bruksizm Soru Anketi, Pitsburgh Uyku Kalite Ölçeği (PUKİ) uygulanmıştır. Bulgular: Hasta grubun %73,3'ünde, kontrol grubunun ise %28,2'sinde bruksizm saptanmıştır. Hasta grubunda en sık kullanılan antidepresanlar; Serotonin geri alım inhibitörleri (Essitalopram ve Sertralin)'dir.Hasta grubunda PUKİ, EGUÖ ve HAM-D ölçekleri puanları kontrol grubuna göre daha yüksek saptanmıştır. Hasta gruba uygulanan korelasyon analizinde; PUKİ skoru ile EGUÖ skoru arasında aynı yönde düşük düzeyde, HAM-D arasında aynı yönde orta düzeyde ve BAÖ skoru arasında aynı yönde orta düzeyde anlamlı ilişkiler olduğu tespit edilmiştir. EGUÖ skoru ile HAM-D skoru arasında aynı yönde düşük düzeyde, BAÖ skoru arasında aynı yönde düşük düzeyde ve HAM-D skoru ile BAÖ skoru arasında aynı yönde orta düzeyde anlamlı ilişkiler olduğu saptanmıştır. Hasta grubunda bruksizm varlığını etkileyen faktörler çok değişkenli regresyon analizi ile değerlendirildiğinde; lise ve üzeri eğitim düzeyi, PUKİ, EGUÖ, etmenlerinin risk faktörü olduğu görülmüştür. Sonuç: Çalışmamız sonucunda özellikle SSRI grubu antidepresan kullanan hastaların büyük çoğunluğunda bruksizm olabileceği söylenebilir. Bu nedenle antidepresan tedavilerine yeni başlayacak hastalar için bruksizm gelişmesi ve takibi açısından gerekli bilgilendirmelerin yapılması ve her hastanın bruksizm açısından düzenli olarak klinisyenler tarafından sorgulanmasını öneriyoruz. Anahtar Kelimeler: Depresyon, Anksiyete, Antidepresan, Bruksizm, Uyku bozuklukları
Şizofreni, bipolar bozukluk ve madde kullanım bozukluğu tanısı olan hastaların yakınlarının aile yükü açısından karşılaştırılması
Amaç: Şizofreni, Bipolar Bozukluk (BB) ve Madde Kullanım Bozukluğu (MKB) tanısı olan hastaların yakınlarının aile yüklerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 tanı kriterlerine göre MKB tanısı alan 50 hasta, şizofreni tanısı alan 50 hasta, BB tanısı alan 50 hasta ve hastaların en az 1 senedir bakımverenliğini üstlenen toplam 150 kişi alındı. Tüm katılımcılara yüz yüze soru cevap şeklinde araştırmacılar tarafından geliştirilmiş araştırmanın amacına uygun yarı yapılandırılmış Sosyodemografik Veri Formu ile birlikte, MKB tanısı olan hastalara Bağımlılık Profil İndeksi (BAPİ), şizofreni tanısı olan hastalara Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği ( PANSS), BB tanısı olan hastalara Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ) ve Young Mani Derecelendirme Ölçeği(YMDÖ), Hasta bakımverenlerine ise Zarit Bakım Veren Yük Ölçeği (ZBYÖ) ve Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ) uygulandı. Veriler IBM SPSS (Sosyal Bilimler İçin İstatistik Paket Programı) Versiyon 24.0 (IBM Corporation, Armonk, NY, USA) ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızda MKB olan grubun bakımveren yük puanı BB ve şizofreni grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. BB ve şizofreni grubu arasında anlamlı fark saptanmamıştır. ADÖ alt ölçeklerine bakıldığında sağlıksız olarak değerlendirilen ortalamaların MKB grubu için "roller, gereken ilgiyi gösterebilme, davranış kontrolü ve genel işlevler" alt ölçeklerinde, BB grubu için "problem çözme, roller ve gereken ilgiyi gösterebilme" alt ölçeklerinde, şizofreni grubu için "roller, gereken ilgiyi gösterebilme ve davranış kontrolü" alt ölçeklerinde meydana geldiği saptanmıştır. Sonuç: MKB, şizofreni ve BB aile yükünün yüksek olduğu hastalıklardır. Aile yüküne yol açan nedenlerin saptanması ve bu konuda müdahalelerin yapılması için daha fazla sayıda ve kapsamlı çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Madde Kullanım Bozukluğu, Şizofreni, Bipolar Bozukluk, Aile Yükü
Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Kliniğinde EKT uygulanmış hastaların retrospektif olarak sosyodemografik ve klinik özellikleri açısından karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada bir üniversite hastanesi psikiyatri kliniğinde yatan hastalara elektrokonvülsif terapi (EKT) uygulanma oranları ve EKT uygulanan hastaların geriye dönük olarak sosyodemografik ve klinik özelliklerinin ortaya koyulması ve çeşitli alt grupların bu özellikler açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Kliniği'nde 1 Ocak 2014 – 31 Aralık 2019 yılları arasında yatarak tedavi gören 3589 hastadan EKT uygulanan 301 hasta alınmıştır. 1 Ocak 2014 – 31 Aralık 2019 tarihleri arasında yatarak tedavi gören, EKT uygulanan hastaların dosyaları geriye dönük olarak taranmış; EKT uygulanan hastaların yaş, cinsiyet ve diğer sosyodemografik özellikleri, klinik özellikleri, DSM'ye göre tanıları, EKT endikasyonları, uygulanan EKT sayısı, sonrasında gelişen komplikasyonlar ve EKT'ye yanıt gibi çeşitli veriler değerlendirmeye alınmıştır. Veriler SPSS 23.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Kliniğimizde 6 yıllık dönemde yatarak tedavi gören 3589 hastadan 301'ine (%8,3) EKT uygulandığı saptandı. Hastaların yaş ortalaması 45,81 ± 15,10 olarak bulundu. Hastaların 198'i (%65,8) kadın, 103'ü (%34,2) ise erkekti. Kadın ve erkek hastaların EKT parametreleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi. Hastalara ortalama 8,64 ± 2,43 seans EKT uygulandığı ve hastaların %87,7'sinin tam veya kısmi fayda gördüğü saptandı. EKT uygulamasının en sık duygudurum bozukluğu tanısı almış hastalara (%77,4), ikinci sıklıkta psikotik bozukluğu olan hastalara (%16,9) yapıldığı görüldü. Hastaların tanılarına göre EKT'den fayda görme durumuna bakıldığında duygudurum bozukluğu tanısı alan hastaların psikotik bozukluğu olanlara göre EKT'den daha çok fayda gördüğü ve bu analizin istatiksel olarak anlamlı olduğu bulundu. Yaş ile EKT'den fayda görme arasında pozitif korelasyon saptandı ve istatiksel olarak anlamlı bulundu. Hastaların 44'ünde (%14,6) komplikasyon meydana geldiği ve bu komplikasyonların en sık konfüzyon, baş ağrısı ve unutkanlık olduğu görüldü. EKT sonrası komplikasyon olan ve olmayan hastalar cinsiyet, tanı ve kronik hastalık varlığı açısından karşılaştırıldığında istatiksel açıdan anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç: Bu çalışma EKT'nin etkili, güvenilir ve yan etki riski oldukça düşük bir tedavi olduğunu göstermiştir. Özellikle duygudurum bozuklukları ve psikotik bozukluklarda hızlı ve etkili bir tedavi yöntemi olduğu aşikardır. Anahtar Kelimeler: EKT, depresyon, duygudurum bozukluğu, psikotik bozukluk
Opiyat kullanım bozukluğu olan hastalarda buprenorfin/nalokson ile uzun salınımlı naltrekson tedavisinin uyku kalitesi, cinsel yaşantılar, yeme davranışı ve yaşam kalitesi açısından karşılaştırılması
Bu çalışmada, sublingual buprenorfin/nalokson ve uzun salınımlı naltrekson idame tedavisi kullanan hastaların uyku kalitesi, cinsel yaşantılar, yeme davranışı ve yaşam kalitesi açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Akdeniz Üniversitesi Alkol ve Madde Bağımlılığı Araştırma Uygulama Merkezi (AMBAUM)'ne Kasım 2020-Nisan 2021 tarihleri arasında başvuran, DSM-V tanı kriterlerine göre opiyat kullanım bozukluğu tanısı almış ayaktan tedavi gören hastalara yüzyüze görüşme tekniği ile araştırmacılar tarafından geliştirilen bir sosyo-demografik ve klinik veri formunun yanısıra Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği-Kısa Formu (WHOQOL-Bref), Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PSQI), Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ASES) ve Hollanda Yeme Davranışı Anketi (DEBQ) uygulanmıştır. Whoqol-bref fiziksel sağlık, sosyal ilişkiler ve genel sağlık ölçeği puanları Naltrekson grubunda B/N grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.05), buna karşın PUKİ ölçeği, ASES-Kadın ve ASES-Erkek puanları ise istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0.05). Çalışmamızdan edinilen veriler, XR-NTX tedavisinin hastalar için daha iyi bir yaşam kalitesi, uyku ve cinsel hayat sağladığını göstermektedir. Bağımlı hastalarda tedaviye birlikte karar verilmesi, tüm kontrollerde ağrı, beslenme, uyku kalitesi ve cinsel yaşam gibi hayat kalitesini etkileyen durumlar hakkında bilgi alınması ve iyileştirici müdahaleler yapılması önemlidir. Anahtar Kelimeler: Opiyat kullanım bozukluğu, Buprenorfin/Nalokson, Buprenorfin, uzun salınımlı Naltrekson implant
Çocukluk çağı travmaları ile aşka ilişkin tutum, ilişki doyumu ve cinsel işlevler arasındaki ilişkinin ötimik depresyon hastaları ile sağlıklı gönüllüler arasında karşılaştırılması
Amaç : Çalışmamızda, Depresif bozukluk (DB) hastaları ile sağlıklı gönüllülerde, çocukluk çağı travmalarının, aşka ilişkin tutumların, ilişki doyumunun ve cinsel işlevlerin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem : Ötimik dönemde olan 100 DB tanılı hasta ve 100 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D) ve UKU Yan Etki Değerlendirme Ölçeği DB grubuna uygulanmıştır. Ayrıca tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, SCID-1, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ), Aşka İlişkin Tutumlar Ölçeği (AİTÖ), İlişki Doyumu Ölçeği (İDÖ) ve Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ACYÖ) uygulanmıştır. Bulgular : Çalışmamızda ilişki doyumunun; hasta grubunda, >35 yaş olanlarda ve kadınlarda azaldığı, ayrıca ilişki doyumu arttıkça, Tutkulu aşk ve Arkadaşça aşkın daha fazla yaşantılandığı ve cinsel işlev bozukluklarının azaldığı sonucuna ulaşılmıştır. 'Aşk' birlikteliği yapanların ilişki doyumlarının, 'mantık' birlikteliği yapanlara göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. 'Mantık' birlikteliği yapan kadınların, 'aşk' birlikteliği yapanlara göre daha fazla cinsel işlev bozukluğuna sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Çalışmamızda, DB grubunda Tutkulu aşk ve Arkadaşça aşk alt ölçek puanlarının, kontrol grubuna göre daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Hem kontrol grubunda, hem de DB grubunda görücü usulü evlenenlerde, Mantıklı aşk alt ölçek puanlarının daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. DB grubunda Duygusal istismar, Cinsel istismar ve Fiziksel istismar, kontrol grubunda ise Duygusal İhmal daha yüksek saptanmıştır. Kadın DB grubunda, Duygusal istismar ve cinsel işlev bozukluğu arasında pozitif ilişki saptanmıştır. Kadın hasta grubunda Tutkulu aşk ve Arkadaşça aşk yaşayanların, daha az cinsel işlev bozukluğuna sahip olduğu saptanmıştır. Sonuç : Sonuç olarak DB hastalarında ilişki doyumunda azalma, daha fazla istismar öyküsü ve aşka ilişkin tutumlarda farklılıklar olduğu söylenebilir. Elde edilen bulguların oldukça önemli olduğu ve literatüre katkı sunacağı düşünülmektedir. Daha geniş örneklemli prospektif çalışmaların yapılmasını öneriyoruz. Anahtar Kelimeler: Depresif bozukluk, aşka ilişkin tutumlar, cinsel işlevler, ilişki doyumu, çocukluk çağı travmaları
Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine başvuran klozapin kullanan şizofreni hastalarının sosyodemografik değişkenlerinin, klinik özelliklerinin ve laboratuar bulgularının incelenmesi
AMAÇ: Klozapin, tedaviye dirençli şizofrenide semptomları azaltması ve klinik düzelme sağlaması nedeniyle altın standart tedavi yöntemidir. Bu çalışmada, Klozapin kullanan hastaların sosyodemografik değişkenlerinin, klinik ve laboratuvar özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine başvuran ve Klozapin kullanan, DSM-V tanı ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış 50 hasta dahil edilmiştir. Hastalar hasta veri kayıt formu, pozitif ve negatif sendrom ölçeği (PANSS) ile değerlendirilmişlerdir. BULGULAR: Çalışmamızda, klozapin kullanan şizofreni hastalarının, % 88'inin herhangi bir işte çalışmadığı tespit edilmiştir. Ayrıca, olguların % 88'inde klozapin başlanma nedeninin diğer antipsikotik ilaçlardan fayda görmeme olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamızda, klozapin kullanımına bağlı ciddi yan etkilerden olan agranülositoza rastlanılmamış olup, en sık yan etki olarak sırasıyla sedasyon, hipersalivasyon ve iştah artışı gözlenmiştir. Hastalara, hastalığının ortalama olarak yedinci yılında Klozapin tedavisi başlandığı, ortalama 7 yıldır Klozapine devam edildiği, halen kullandıkları Klozapin dozunun ortalamasının 400 mg olduğu belirlenmiştir. Olguların, yaş ile klozapin kullanım süreleri arasında pozitif yönde, anlamlı bir korelasyon saptanmıştır. Olguların % 72'sinin ailesinde psikiyatrik hastalık öyküsü olduğu ve bu hastaların birinci derece akrabalarında ise en sık % 22 ile şizofreninin gözlendiği öğrenilmiştir. Pozitif ve negatif belirtiler alt ölçeği puanlarının, < 40 yaş hastalarda ≥ 40 yaş hastalara göre daha yüksek olduğu, buna karşın Genel psikopatoloji puanlarının ≥ 40 yaş hastalarda daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Olguların % 58'inin klozapine ek olarak antipsikotik ilaç kullandığını, bu antipsikotiklerin ise en sık aripiprazol (% 22) ve amilsülpirid (% 12) olduğu gözlenmiştir. Hastalık öncesi stresör faktör olarak, % 46 oranında yakın arkadaş, aile, akraba veya komşu ile yaşanan bir sorun olduğu bildirilmiştir. Ayrıca okulda akran zorbalığına maruziyetin % 34, fiziksel tacize maruziyetin % 36 ve cinsel tacize maruziyetin % 16 olduğu saptanmıştır. SONUÇ: Bu çalışma da, Klozapin kullanan şizofreni hastalarının sosyodemografik verilerinin, hastalığın klinik şiddetinin, ilaç yan etkilerinin ve laboratuar değerlerinin incelenmesinin literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Dirençli Şizofreni, Klozapin, yan etki