Archaeology
207 theses under this subject heading
MS 10.-11. yüzyıllarda Ekşi Höyük'te ağız ve diş sağlığı: Mezar uygulamaları ve iskelet kalıntılarının biyoarkeolojik değerlendirilmesi
Arkeolojik çalışmalarda, geçmiş toplulukların sosyal, kültürel ve ekonomik yapılarının anlaşılması ile beslenme alışkanlıklarının belirlenmesinde ağız ve diş sağlığı verileri önemli bir yere sahiptir. Benzer şekilde, gömü uygulamaları, mezar tipleri, gömü yönleri, beden ve baş pozisyonları gibi ritüel unsurlar da dönemin kültürel etkileşimlerini ve inanç sistemlerini yansıtma potansiyeli taşımaktadır. Bu tez, MS 10–11. yüzyıllara tarihlenen Ekşi Höyük mezarlık alanında gömülü bireylerin ağız ve diş sağlığı bulgularıyla mezar tipolojileri arasındaki ilişkileri inceleyerek, topluluğun beslenme alışkanlıkları ve ölü gömme uygulamaları üzerinden sosyo-kültürel yapısı hakkında çıkarımlar yapmayı amaçlamaktadır. Tez kapsamında, diş çürüğü, aşınma, periodontitis ve apse gibi biyoarkeolojik göstergeler üzerinden bireylerin beslenme alışkanlıklarının, cinsiyet ve yaş gruplarına göre farklılıkları değerlendirilmiştir. Özellikle Denizli çevresinde Bizans'tan Selçuklu dönemine geçiş sürecinde yaşanan sosyo-politik ve kültürel dönüşümlerin toplulukların beslenme alışkanlıklarına ve gömü uygulamalarına yansımış olabileceği varsayımı araştırmanın arka planını oluşturmaktadır. Bu çerçevede, mezar çeşitliliğinin sadece dini farklılıklardan değil, aynı zamanda toplumsal hiyerarşiyle ilişkili olup olmadığı da sorgulanmıştır. Mezar tipleri, yatırılış yönleri ve baş pozisyonlarındaki çeşitlilik, mezarlığın çok inançlı ya da farklı dönemlerde yaşamış topluluklar tarafından ortak kullanılmış olabileceğini düşündürmektedir. Ağız ve diş sağlığı bulguları, incelenen lezyonların özellikle basit toprak mezarda gömülü bireylerde daha yoğun olduğunu göstermiş ve bu durum, daha düşük sosyoekonomik koşullar, sınırlı beslenme çeşitliliği ve yetersiz ağız hijyeni ile ilişkilendirilmiştir. Cinsiyet ve yaş grupları arasında gözlemlenen bazı anlamlı farklar, yatay düzeyde bir toplumsal ayrışmayı işaret etse de dikey ve sistematik bir hiyerarşik yapıdan söz edebilmek için yeterli kanıt sunmamaktadır. Bulgular, mezar tipi tercihlerinin yalnızca inanç sistemlerinin gereklilikleri ile ilgili değil, aynı zamanda bireylerin yaşam tarzı ve toplumsal rollerine de bağlı olarak şekillenmiş olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Ekşi Höyük, MS. 10.-11. yüzyıl, mezar tipolojisi, ağız ve diş sağlığı, gömü gelenekleri
Beycesultan Höyüğü Geç Tunç Çağı metal buluntularının arkeolojik açıdan değerlendirilmesi
Araştırma, Batı Anadolu'nun önemli tarihöncesi yerleşimlerinden biri olan Beycesultan Höyüğü'nde 2015 yılından sonra kazılar sonucu ele geçmiş Geç Tunç Çağı'na tarihlenen 72 metal buluntunun tipolojik tanımları, tipolojik tasnifleri ve yerleşmeler arası arkeolojik karşılaştırmalı analizini içermektedir. Beycesultan, Denizli-Çivril'de, Tunç çağları boyunca doğu ile batı arasındaki kültürel ve ticari etkileşimlerin kavşağında, stratejik bir konumda yer almaktadır. İlk kazılar 1954-1959 yılları arasında İngiliz arkeologlar James Mellaart ve Seton Lloyd tarafından gerçekleştirilmiş, 2007'den itibaren ise Prof. Dr. Eşref Abay başkanlığında yeni dönem kazıları devam etmektedir. Tipolojik ve arkeolojik yöntemlerle gruplanarak tanıtılan ve yerleşmeler arası karşılaştırmaları yapılan Geç Tunç Çağı metal buluntularının üretim teknikleri araştırılmış ve sosyo-kültürel bir bakış açısıyla, kullanım alanları ve toplumsal işlevleri açısından değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bunun yanı sıra, Beycesultan'da Geç Tunç Çağı metal işçiliğinin niteliği, çağdaş yerleşimlerle karşılaştırılarak bölgesel ve bölgelerarası bağlamda değerlendirilmiştir. Tezin ilk bölümlerinde höyüğün coğrafi konumu, stratigrafisi ve tarihsel gelişimi detaylı olarak ele alınmış, Geç Tunç Çağı metal buluntularının yerleşim içindeki önemi vurgulanmıştır. Çalışmanın, Beycesultan'ın gerek yerel gerekse bölgesel ekonomik yapısını aydınlatarak, Tunç Çağı toplumlarının üretim organizasyonu ve kültürel yapısına dair önemli bilgiler sunması umulmaktadır. Ayrıca metal buluntuların sadece tipolojik değil, sosyal ve kültürel bağlamda da değerlendirilmesiyle bölge arkeolojisine katkı sağlaması amaçlanmaktadır.
Domuztepe verileri ışığında koyu yüzlü kapların Türkiye'nin Doğu Akdeniz'indeki konumu
Domuztepe Höyüğü 1993-2013 yılları arasında Amerikan-İngiliz heyeti tarafından, 2014 yılından itibaren ise Hacettepe Üniversitesi'nden Halil Tekin tarafından araştırılmaktadır. Geç Neolitik döneme tarihlendirilen en büyük ölçekli höyüklerden bir tanesi olmakla birlikte 2014-2023 sezonları arasında yapılan çalışmalar sonucunda ilgili döneme tarihlenen beş yapı katı tespit edilmiştir. Çalışmanın ana konusunu bu beş yapı katından ele geçen Koyu Yüzlü Kaplar oluşturmaktadır. Hamur ve yüzey renginden ötürü diğer çanak-çömlek gruplarından belirgin şekilde ayrılan Koyu Yüzlü Kaplar, yoğun mineral katkı içermektedir. Geniş bir alanda yayılım gösteren bu kapların çıkış noktası genellikle Suriye-Kilikya bölgesi olarak kabul edilmekte olup, Türkiye'nin Doğu Akdenizi'ndeki önemli temsilcilerinden biri Domuztepe'dir. Geç Neolitik Dönemin öne çıkan çanak-çömlek gruplarından biri olan Koyu Yüzlü Kaplar Domuztepe'de önemli bir sayısal orana sahiptir. Bu tez kapsamında değerlendirilen Koyu Yüzlü Kaplar genel olarak çanak ve çömlek tiplerinden oluşmakta olup çanaklar kendi içerisinde beş, çömlekler ise üç tipe ayrılmıştır. Her bir tipe ait örnekler makroskopik gözlemler ile irdelenmiş ve bu incelemeler kapsamında bezeme, yüzey ve hamur özellikleri dikkate alınmıştır. Yapılan bu detaylı incelemeler sonucunda Domuztepe Koyu Yüzlü Kapları çağdaş yerleşimlerin ilgili kapları ile karşılaştırılmış, benzerlik ve farklılıklar belirlenmeye çalışılmıştır. Domuztepe'nin hem yerel karakterini hem de bölge içerisinde yer alan yerleşimler ile ilişkilerini ortaya koyan bu veriler ile Domuztepe'nin Türkiye'nin Doğu Akdenizi'ndeki konumu Koyu Yüzlü Kaplar üzerinden belirginleştirilmiştir.
Antik metallerin restorasyonu ve konservasyonu
Bu tez çalışmasına kaynaklık eden antik metaller, toplumların sosyal ve ekonomik gelişmelerinde tarihsel evrelere isimlerini verecek kadar önem arz etmişlerdir. On iki bin yıllık bir kültürel mirasa sahip ülkemiz coğrafyasında hemen hemen her kazı merkezinde metal buluntular ele geçmektedir. Metal eser buluntularından elde edilen kesin veriler sayesinde, birçok antik kentin tarihindeki karanlık noktalar aydınlanmıştır. Bu kadar zengin bir kültürel mirasa sahip olan ülkemizin, bu zenginliği koruması ve eserleri gelecek nesillere taşıyabilecek şekilde gerekli önlemleri alması da, bu bağlamda bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Birey olarak bizlerin milli ve manevi görevidir. Bu görev ve sorumluluk içerisinde üzerimize düşeni yapmamız gerekmektedir. Kuyumculuk teknikleri konusundaki tecrübelerimden dolayı bu konuya ilgi duydum, tez hazırlamak istediğim zaman konunun çok derin olduğunu ve birçok disiplinle ilintili olduğunu gördüm ve bu durum beni daha da heyecanlandırdı. Geleneksel metal işleme tekniklerine olan ilgim dolayısıyla, eski devirlerde kullanılan bakır, bronz, kurşun, kalay, altın, gümüş gibi metalleri bu çalışmanın içine aldım. Taşınabilir kültür varlıklarımızdan olan arkeolojik metal ürünlerinin gelecek kuşaklara taşınmasını, yok olup gitmesini engellemek için daha farklı disiplinlerle ortak çalışmaya bu programların yürütülebileceği donanıma sahip ortamlara ihtiyacımız olduğu kanısındayım.
Kutsal kitap arkeolojisi: William Foxwell Albright örneği
Bu tez, interdisipliner bir çalışma örneği olarak arkeoloji ve dinler tarihi bilimlerini ortak paydada buluşturan Kutsal Kitap arkeolojisini ve yapmış olduğu önemli çalışmaları ile bu alana "altın çağını" yaşatan William Foxwell Albright'ın (ö. 1971) metodist bakış açısı ile Tell el-Fûl'de/Gibeah of Saul'da (1922-23 ve 1933) gerçekleştirdiği arkeolojik kazıları konu edinmektedir. Çalışmanın amacı, Albright'ın koyu bir metodist bakış açısıyla Kutsal Kitap anlatısının doğruluğunu ortaya koymak için arkeoloji biliminden nasıl yararlandığını Tell el-Fûl'de/Gibeah of Saul'da gerçekleştirdiği arkeolojik kazılar örnekleminde ortaya koymaktır. Nitekim dinler tarihi disiplininin, bilgi birikiminden en fazla istifade ettiği bilimlerin başında arkeoloji gelmektedir. Arkeoloji, geçmişte yaşamış insan topluluklarına ait sosyal, kültürel ve toplumsal yaşayış ve düzenlerini, yaşadıkları dönemden günümüze kadar gelen maddi kalıntıları merkeze alarak araştıran, kayıt altına alan ve yorumlamaya çalışan bilim dalıdır. Kutsal Kitap terimi en genel haliyle Yahudi ve Hristiyanlar tarafından kutsal sayılan Eski Ahit ve Yeni Ahit kitaplarıdır. Kutsal Kitap arkeolojisi terimi ise Eski ve Yeni Ahit metinlerinde geçen anlatıların tarihsel, coğrafi gibi daha pek çok alanın arkeoloji bilimi ile olan ilişkisini ifade etmektedir. Kutsal Kitap arkeolojisine, sıkı bir metodist dini arka plan hazırlandığında arkeoloji disiplininin maksimum düzeyde nasıl kullanıldığını Albright'ın Tell el-Fûl'de/Gibeah of Saul'da yapılan arkeolojik kazılarla gündeme getirmeyi amaçlayan bu çalışma, bir giriş, iki ana bölüm ve sonuç olmak üzere toplamda dört bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümü, tezin amacını, önemini, metodunu, sınırlılıklarını ve kaynaklarını konu edinmektedir. Birinci bölümde Kutsal Kitap arkeolojisinin Albright merkezli arkeolojisi ablatılmaktadır. Başka bir ifadeyle bu bölüm, Kutsal Kitap arkeolojisi kavramının Albright merkezli tarihsel gelişimini, isimlendirme sorununu ve önemli ekollerini ele almaktadır. Tezin ikinci ve en önemli bölümünde ise William Foxwel Albrigt'ın metodist dini arka planını, Kutsal Kitap anlatısında geçen Gibeah'ı, Albright'ın bu anlatının doğruluğunu ortaya koymak amacıyla Tell el-Fûl/Gibeah of Saul örneğinde gerçekleştirmiş olduğu arkeolojik kazıları ve daha sonra bu arkeolojik çalışmalara yöneltilen eleştirileri konu edinmektedir. Çalışmanın son bölümünü ise sonuç kısmı oluşturmaktadır.
Geçmişten günümüze Diyarbakır İçkale ve yapıları
Mezopotamya'nın Bereketli Hilali içerisinde yer alan kadim Diyarbakır kenti, ilk yerleşik hayatın başlangıç noktasından günümüze kadar birçok medeniyete ev sahipliği ve başkentlik yapmıştır. Diyarbakır suriçi tarihinin başlangıç noktası Hurri-Mitani medeniyetinin yerleştiği, yaşam sürdüğü Amida höyük'tür. Surun ilk kara bazalt taşları bu noktada birbiriyle buluşup, Diyarbakır kentini oluşturmuştur. İmparatorluklara ev sahipliği yapan Diyarbakır kentinin yöneticilerini ağırladıkları kısım geçmişten günümüze Amida Hüyük'ün de içinde bulunduğu Diyarbakır Surlarının kuzeydoğusunda bulununan İçkaledir. Bu çalışmada Diyarbakır İçkale içerisinde Diyarbakır'a gelip geçmiş medeniyetlere ait mimari izler ortaya çıkarılıp, değerlendirildikten sonra kronolojik şekilde ortaya konulmaya çalışılmıştır. Diyarbakır kentinin çekirdeğini oluşturan İçkale'nin geçirmiş olduğu tüm evreler ve İçkale 'de mevcut tüm yapılar: kale, burç ve Artuklu Sarayı ayrıca günümüzde mevcut olan 5 kale kapısı, 2 ibadethane, 4 türbe, 10 kamu yapısı, 4 su yapısı ve kaynaklarda yer alıp günümüze ulaşamayan saray, dökümhane, hamam, cami, hastane vb. yapıların izleri sürülmüştür.
Yazılı belgeler ve tasvirli eserler ışığında Yeni Assur Krallığı'nda libasyon
Libasyon, tanrı veya tanrıçaya adanmış bir sıvının zemine veya belirli bir noktaya dökülmesi ile yapılan içki sunumu anlamına gelir. Libasyon, törenin yapıldığı mekânda kutsal kabul edilen bir takım yerlerin önüne, yanına veya üzerine uygulanmaktadır. Yeni Assur dini yaşamında birçok dinsel tören ile birlikte libasyonun da önemli bir yerinin olduğu anlaşılmaktadır. Yeni Assur görsel sanatında kabartmalar ve mühürler üzerinde işlenmiş sahnelerde libasyon törenleri de işlenmiştir. Bu tasvirlerde libasyon erkekler (kral ve veliaht) tarafından uygulanmaktadır. Söz konusu bu figürler aynı zamanada libasyondan sorumlu din görevlileri olmalıdır. Libasyon ritüellerinde kâse ve çömlek gibi kaplar kullanılmıştır. Bu kaplar kendi içinde malzeme, üslup ve yapım tekniği olarak farklılıklar göstermektedir. Kaplardaki bu durum libasyon ritüelinin yapılma amacının çeşitliliğini bağlanabilir. Arkeolojik verilerden Yeni Assurluların libasyon törenlerini, av sonrası, askeri seferler sonrası ve tapınak inşası gibi özel durumlarda düzenledikleri anlaşılmaktadır. Ancak şimdilik elde her ne kadar bu konu ile ilgili arkeolojik veri bulunmasa da Yeni Assurlular'ın çağdaşı Urartu'da olduğu gibi libasyonu muhtemelen baharın gelişi, tarımsal faaliyetler ve ölü gömme törenlerinde de düzenlemiş olmalıdırlar. Yeni Assur'da libasyon üzerine cevaplanmayı bekleyen birçok soru vardır. Bu sorulara açıklık getirebilmek ancak bu konu ile ilgili bilgi veren arkeolojik kaynakların ortaya çıkarılması ile mümkün olacaktır. Yeni Assur'un egemenlik kurduğu coğrafyada bilimsel çalışmalar devam etmektedir. Nitekim bu çalışmalar neticesinde elde edilecek verilerin Yeni Assur'da libasyon ritüeli konusuna da açıklık ve yeni öneriler getireceği düşüncesindeyiz.
Kars Müzesi'nde bulunan Osmanlı Dönemi sikkeleri(18.yy-20.yy)
Devletlerin ayakta durmasını, varoluşlarını devam ettirmesini sağlayan en önemli unsur ekonomilerinin ne derece güçlü olduğudur. Ekonomik faaliyetlerin temeli de parayla kuruludur. Ekonomik faaliyetlere yön veren gücün para olduğu düşünülürse tezimizin konusunu oluşturan sikkelerin önemi ortaya çıkmış olacaktır. Sikkeler icat edilmeleriyle birlikte; devletlerin ekonomik durumlarını, sanatsal anlayışlarını, sosyal ve kültürel yapısını üzerinde taşımakla beraber ait olduğu hükümdarın gücünü de temsil etmiştir. Dayanıklılığı sebebiyle yüzyıllar öncesinin devletleri ile ilgili bilgilerin bozulmadan günümüze ulaşması bakımından tarihe en güvenilir kanıtlar sunan yazılı ve görsel kaynaklar arasındadır. Çalışmamızda Kars Müzesi'nde Bulunan Osmanlı Sikkelerinin incelenmesiyle Osmanlının 18.yy ile 20.yy arasındaki sanat anlayışını, kültürel zenginliğini ve sikkelerin malzemesi, ağırlığı gibi özelliklerinden yola çıkarak ekonomik durumunu incelenmesi bakımından önem arz etmektedir. Söz konusu tarihler arasını kapsayan Osmanlı sikkeleri incelenirken; Kars ili, Kars Müzesi ve Osmanlı sikkeleri konu edinilmiştir. Ayrıca tarihsel gelişimini incelemeye aldığımız sikkelerin form, bezeme, malzeme, darphane gibi özellikleri kendi dönemi içinde değerlendirilmiştir. Çalışmamıza konu olan sikkeler son olarak elde edilen bilgiler ışığında; Anadolu Selçukluları, İlhanlılar ve Germiyanoğulları sikkeleriyle benzer ve farklı yönlerden değerlendirilmeye tabi tutulmuş ve ortaya çıkan sonuçlar belirtilmiştir. Tezimize konu olan Osmanlı Dönemi sikkelerinin ait oldukları dönem itibariyle Devletin en karışık, çalkantılı ve zor dönemini temsil etmesi düşüncesinden yola çıkarak, bu çalışmamızın dönemi aydınlatma bağlamında yararlı olabilmesi amacıyla sayısının beş bini bulduğu zengin bir sikke yelpazesine sahip Kars Müzesiyle çalışılmıştır.
Çavuştepe Kalesi'nin malzeme teknik ve mimari açıdan günümüz Çavuştepe Köyü'ne yansımaları
Van Gölü Havzasında kurulan ve yaklaşık 250 yıl kadar hüküm süren Urartu Krallığı, Doğu Anadolu'ya adeta altın çağı yaşatmıştır. Yapılan çeşitli kazılar ve yüzey araştırmalarından yola çıkarak Prehistorik Çağ'da Doğu Anadolu Bölgesi'nde bir kısım göçebe halk topluluklarının yaşamış olduğu saptanmıştır. Bu dönem içerisinde yerleşimin varlığı bilinse de kalıntıların ulaşılması zor yüksek yaylalarda yer alması, arkeolojik bulguların yetersiz kalmasına sebep olmuştur. Van, arkeolojik bulgulara göre Kalkolitik Çağ'dan (M.Ö. 5500-3000) başlayarak tarih dönemlerinin tümünde çeşitli ırk, kültür ve inanışlara sahip kavimlerin tek tek veya topluca yaşadıkları bir merkez olmuştur. Urartu kalelerinden günümüze en iyi durumda kalmış olan örnek ise hiç kuşkusuz Çavuştepe Kalesi'dir. Çavuştepe Kalesi'nde arkeolojik ve bilimsel çevrelerce tarihi değeri olan aşağı ve yukarı kale, saray, tapınak, depo alanları gibi kalıcı ve büyük ölçekli şehir yapıları incelenmiştir. Ancak Çavuştepe Kalesi mimarisi ve günümüz Çavuştepe Köyü konut mimarisine yansımaları araştırılmamıştır. Bölgenin olumsuz doğa koşulları, felaketler, savaşlar Çavuştepe mimarisinde kullanılan kerpiç ve ahşap malzemenin direncini azaltmıştır. Bu nedenle toplumların sosyo - kültürel yapısı ve gelişimi konusunda çok sağlıklı ipuçları veren küçük ölçekli yaşam birimleri olan evlerin incelenmesine önem ve öncelik verilmiştir. Çalışma içerisinde Çavuştepe Kalesi ve Çavuştepe Köyü'nün mimari (yapı malzemeleri, kullanılan aletler, mimari işçilik, konutlar, tandırlar, depo yapıları, hayvan barınakları) açıdan karşılaştırılması yapılmıştır.
Hakkari'de Urartu izleri
Doğu Anadolu'da MÖ 1. Binyılın ilk yarısında güçlü bir uygarlık kuran Urartu Krallığı, batıda Fırat Nehri, kuzeyde Aras vadisi, doğuda Urmiye Gölü'nün doğu kıyıları güneyde ise Güney Torosları içerisine alan coğrafyada hüküm sürmüştür. Belirli özelliklere sahip krali yerleşimler ile eyalet merkezi olabilecek yerel karakterli yerleşimlerle ifade edilebilen Urartu izlerine Hakkâri'de diğer bölgeler kadar sık rastlanmamaktadır. Bunda Hakkâri'nin araştırmaya uygun olmayan ortamı rol oynamaktadır. Çalışmamızda Hakkâri'de ortaya çıkarılan kaleler, kaya mezarları ve küçük buluntu tipleri üzerinde Urartu izleri araştırılmıştır. Kaya mezarlarının Hakkâri bölgesinde görülmesi buranın eyalet merkezi olarak var olduğunun açık delillerindendir. Çalışmamız boyunca Hakkâri ve çevresinde yapılan yüzey araştırmaları ve köylülerden edinilen veriler sayesinde Urartu Krallığı'nın bölgedeki konumu belirlenmeye çalışılmıştır. Zengin bir kültür birikimi bulunan Hakkâri'nin yerleşim tarihini 5000 yıl geriye götürmek mümkündür. Birçok medeniyete ve topluma ev sahipliği yapmış olan Hakkâri'nin bu eski tarihinden günümüze önemli kalıntılar kalmıştır. Hakkâri Bölgesi'nde bugüne kadar yapılan arkeolojik çalışmalarda tespit edilen Kaya üstü resimleri, Erken Demir Çağı'na tarihlenen oda mezarlar ve Hakkâri Stelleri bölgenin Arkeolojik geçmişine ışık tutmaktadır. Ancak bölgede sınırlı sayıda yapılmış olan bilimsel çalışmalarda Urartu izlerine dair bir bilgi verilmemiştir. MÖ 2000'lerin başında, içine Hakkâri Bölgesi'ni de alan Doğu Anadolu'nun yüksek rakımlı yaylalarında yaşayan topluluklar ile ilgili ilk bilgiler, Asur yazıtlarında yer almaktadır. Asur kralı I.Salmanassar'ın MÖ XIII. yüzyıla tarihlenen (MÖ 1274-1244) bir yazıtında bazı ülkelerin Asur krallığıyla savaştığından söz edilmektedir ve bu yazıtta Uriatri kelimesi etnik bir insan topluluğunun adı olmayıp Asurların dilinde " dağlık bölge" anlamına gelmekte ve bu bölge içinde Hakkâri yer almaktadır.
Doğu Anadolu örnekleri kapsamında Akhaimenid Dönem'de Rhyton: Gelişim ve tipoloji
Rhyton formu MÖ II. binin başlarından daha öncesine giden bir kullanım geleneğine sahiptir. İçki kabı olmanın ötesinde libasyon gibi ritüel uygulamalarında kullanılan bu kabın her kültüre ve coğrafyaya göre değişen bir üretim üslubu söz konusudur. Genellikle metal, seramik ve cam örnekleri ile karşılaştığımız formun ilk olarak ne şekilde kullanıma girdiği, kendi içindeki form gelişim ve değişiminin nasıl olduğu araştırılması gereken bir husus olarak önem taşımaktadır. Rhytonlar Neolitik dönemden itibaren bir kullanım geleneğine sahip olup muhtelif amaçlarla kullanılmıştır. Genel olarak üretkenlik, bolluk ve çoğalmayı simgeleyen hayvan figürleri ile şekillendirilen bu törensel içki kaplarının üzerinde sıvının dışarı akışını sağlayan akıtma/boşaltma deliklerine veya küçük emziklere rastlanır. Rhyton yapımı Asur Ticaret Kolonileri ve Hitit Çağı'nda en yoğun dönemlerini yaşamıştır. Hitit Çağı'ndan sonra ise Roma dönemine kadar azalarak devam etmiştir. Özellikle Akhaimenid etkili rhytonlarla ilgili çalışmalar oldukça sınırlı olduğundan Akhaimenid Dönem rhyton formuna yönelik yayın ve değerlendirmeleri bir araya toplayarak, formun işlevsel ve tipolojik niteliğini araştırmak ve ilk kullanım geleneğinin bağlı olduğu kültür alanını belirginleştirmek öncelikli amacı oluşturmaktadır her çeşit arkeolojik malzemedeki betimlemeler bu çalışmada ele alınmıştır.
Anadolu'daki çevresel arkeoloji çalışmalarına antropolojik bakış
Bu çalışmada, Çevresel arkeoloji çalışmaları göz önünde bulundurularak Anadolu coğrafyasında, mekânla sosyal aktiviteler arasında bağlantı kurulmaya çalışılmıştır. Bu bağlantıları en fazla etkileyen faktör ise iklim olmuştur. Yaşadığımız iklimsel döngüler büyük oranda çevreyi ve üzerinde yaşayan insanları etkilemiştir. Paleolitik dönemde insanlar doğaya karşı daha korumasız durumdaydılar ve doğanın sunduğu imkânlar doğrultusunda yaşamlarını düzenliyor, değişen çevre koşullarından daha fazla etkileniyorlardı. Özellikle nüfusun artması ve kentleşmenin gerçekleşmesiyle birlikte arkeolojik sit alanları olumsuz etkilenmiştir. Bu sebeple yapılan çalışmalar ile sit alanlarını korumak ve geçmişle ile gelecek arazi kullanımlarının arasında bağ kurmak mümkün hale gelmiştir. Ayrıca çevresel arkeoloji çalışmaları ile sit alanlarındaki kültürel değerlerimizi doğal ve beşeri faktörlerden daha fazla korumayı öğrenmiş durumdayız.
Van Gölü havzası ve kültür çevresinde Post-Urartu dönemi
Urartular'ın, MÖ 7. yüzyılın sonlarına doğru ortadan kalkmasıyla hem Doğu Anadolu'nun hem de krallığın yayılım alanları içerisinde yer alan kuzeybatı İran, Azerbaycan, Ermenistan gibi yerlerdeki merkezlerinde eş zamanlı yeni bir dönem sözkonusudur. Urartu sonrasında ortaya çıkan bu yeni dönem Akhaimenidler döneminin başlangıcına kadar kapsayan bir süreci kapsamaktadır. Bu dönem, mimari ve seramiğinin etki alanı ve karakteristik özellikleri açısından başta İran'ın birçok yerinde ve Anadolu'nun içlerine kadar yayılım göstermiş Med kültürüyle bağlantılı görünmektedir. Ortaya çıkan bu yeni kültürel durum, Urartu döneminden izler taşımakla birlikte seramik ve mimarisindeki farklılıklarla Urartu döneminden ayrılmaktadır. Post-Urartu/ Med olarak adlandırılan bu dönem MÖ 600-550 yıllarını kapsamaktadır. Van Gölü Havzası'nda kazısı yapılmış Van Kalesi Höyüğü (IIa-1), Karagündüz (IVc) ve Çavuştepe Kalesi'ndeki (IIa) post Urartu/ Med dönemine ait kültür tabakaları birbirleriyle benzer olduğu gibi kültür çevresinde yer alan merkezlerle de uyum içindedirler. Arkeolojik araştırmalar sonucunda, Van Gölü Havzası başta olmak üzere Doğu Anadolu Bölgesi, İran, Azerbaycan ve Ermenistan'ın bu döneme ait bulguları, stratigrafik verilerle desteklenebilmektedir. Van Gölü Havzası ve yakın çevresinde yapılan yüzey araştırmalarından gelen sonuçlarla da desteklenen post Urartu/ Med Dönemi (MÖ 600-550), yeni bir kültürel oluşumu göstermektedir. Bu çalışmamızda Urartular'ın ortadan kalkmasının ardından mimari ve seramik olarak ortaya çıkan post Urartu/ Med tabakalarının son çalışmalarla birlikte toplu bir şekilde incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma konumuzu oluşturan post Urartu/Med dönemini yansıtan coğrafyanın kısmen antik kaynaklarla birlikte daha çok son dönem kazı ve araştırmalar sayesinde yayılım alanları detaylandırılmış ve bu döneme ait bulgular sunulmuştur. Bu dönemin seramik formları Urartu ve daha sonra ortaya çıkacak Akhaimenid dönem seramikleriyle karşılaştırılmış bulunduğu bölgeler ayrı ayrı ele alınmış form renk ve hamur özellikleri birbirleriyle eşlenerek çalışmalarımıza eklenmiştir. Bu çalışma bu ara dönemde karşımıza çıkan yeni kültürel sürece ilişkin bulgulara ayrıntılı bir şekilde bir bakış açısı sağlamak açısından yararlı görünmüştür.
Aslan protomlu bilezikler
MÖ 14. yüzyıl ile MÖ 6. yüzyıl arasına denk gelen süreçte aslan protomlu bileziklerin Eski Yakındoğu'da nasıl bir gelişim gösterdiği incelenmektedir. Bu doğrultuda Marlık Mezar 36'dan aslan protomlu bilezik, Nimrud Mezar II ve Mezar III Tabut I'den aslan protomlu bilezik çifti, Van Müzesi'nden aslan protomlu tunç-altın bilezik, Ziwiye'den aslan motifli ve aslan protomlu bilezik, Gordion A Tümülüsü'nden aslan protomlu bilezik ile Toptepe Tümülüsü'nden aslan protomlu cam-altın bilezik çifti tespit edilmiştir. Birbirinden farklı olan bu yedi bileziğin hangi döneme tarihlendiği, kime ait oldukları, buluntu yerleri, yapım teknikleri ve aslan protomlarının stil özellikleri gibi konular karşımıza çıkmaktadır. Çalışma da özellikle stil özellikleriyle birlikte aralarındaki etkileşime bakılarak bir sonuca gidilmektedir. Tüm bunlar göz önüne alınarak yapılan bu çalışmada, Marlık, Mezar II, Mezar III Tabut I, Van Müzesi, Ziwiye, Gordion A Tümülüsü ve Toptepe Tümülüsü aslan protomlu bilezikleri incelenerek Eski Yakındoğu'da aslan protomlu bileziklerin tipolojisi ortaya konulmaya çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Aslan, Stil, Bilezik
Eski Mezopotamya'da tıp (Asûtu)
Eski Mezopotamya toplumunda teknolojik yetersizliklere rağmen gözlem gücü ve nesilden nesile aktarılan bilgiler sayesinde pek çok hastalık tanınmış, tanınan bu hastalıkların tedavilerinde de doğadan yararlanılmıştır. Çivi yazısı sayesinde hastalıklara ait bilgiler, tedavileri için hazırlanan ilaçların yapımında kullanılan droglar ve ilaç hazırlama yöntemleri günümüze aktarılabilmiştir. Aslında Mezopotamya dillerinin günümüzde kullanılmıyor olması, bilgilerin herkesçe anlaşılabilmesi konusunda büyük bir engel oluşturmaktadır. Ancak tabletler üzerinde yapılan çalışmalar sayesinde Eski Mezopotamya toplumunun tıp konusunda ne kadar ileride olduğu kanıtlanmıştır. Günümüze kadar yapılan tercümelerden elde edilen bilgiler sonucunda aslında Eski Mezopotamya‟dan tanınan tedavi yöntemlerinin binlerce yıldır geçerliliklerini korudukları görülmüştür. Ayrıca aynı droglar, birebir aynı ölçülerde ve aynı hastalıkların tedavilerinde olmasa da, günümüzde de hâlâ kullanılmaktadır. Hatta bazı hastalıkların tedavisinde 4 bin yıldan fazla süredir aynı drogların kullanılmaya devam edildiği görülmüştür. Aslında günümüzde hastalıkların tedavileri için büyük oranda modern tıp yöntemlerinden yararlanılmaktadır. Ancak her ne kadar modern ilaçlar, teknolojik cihazlar ve hastane koşullarında tedaviler tercih edilse de geleneksel tedaviden tamamen vazgeçilmemiş ve destekleyici tedavi olarak bitkisel ilaçlardan ya da dinsel-büyüsel yöntemlerle tedaviden yararlanılmaya devam edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Arkeoloji, Büyü, Cerrahi, Din, Kehanet, Mezopotamya, Tıp
Uşak müzesinde bulunan Pers sikkeleri
Anadolu topraklarına milattan önce 6. yüzyılın ortalarında doğudan gelen persler, kuzeybatıya ilerleyerek günümüzde batı Anadolu sınırlarına kadar ulaşmışlardır. Bu dönemde bu coğrafya da yaşan Lidyalılar ile karşılaştıktan sonra Anadolu tarihi coğrafyasında yerini alan Persler, Anadolu'da sanatsal anlamda kendilerinden daha büyük devletler ile karşılaşmışlar, karşılaştıkları devletlerin çeşitli inanış ve sanatsal özelliklerini bünyelerine katarak büyümeye devam etmişlerdir. İlk kurucusu II. Kiros olarak bilinen pers imparatorluğu, öncelikler doğuda Medleri yenilgiye uğratmış arkasından bu günkü Irak-Suriye dolaylarından Anadolu içlerine kadar gelmişlerdir. Bu aşamadan sonra M.Ö.547 yılında Persler ile Lidyalılar daha doğrusu Pers Kralı II.Kiros ile Lidya Kralı Kroisos Lidya toprakları için karşı karşıya gelmiş ve yapılan savaş sonucunda Lidyalıların başkenti Sardeİs Perslerin eline geçmiş ve Batı Anadolu'da Pers hakimiyeti başlamıştır. Yaklaşık 200 boyunca süren Pers egemenliği, M.Ö.337 yılında Büyük İskender'in Persleri yenilgiye uğratmasıyla sonlanmıştır. Anadolu topraklarına uyum sağlayan Persler özellikle Sardeis alınmasından sonra sikke ile tanışmış ve yaklaşık 30 yıl boyunca Lidya sikkelerini değiştirmeden kullanmışlardır. Daha sonra Pers Kralı I. Dareios'un tahta çıkmasıyla Persler kendilerine ait ilk sikkeleri basmışlardır.
Eski Yakındoğu ışığında Neolitik Çağ'dan Demir Çağ'aAnadolu'da tütsü ve tütsü formları
Tütsü, insanlarla tanrılar arasında görünmez bir bağ kurduğuna inanılması sebebiyle, açıklanamayan doğa olayları, tekrarlaması istenmeyen afetler ya da hastalıklar, kötü varlıklara karşı koruma, ölen kişinin ruhunun tanrılaşması vb. durumlar için yapılan dini ritüellerde kullanılması zorunlu hale gelmiş bir kült gerecidir. Aynı zamanda hoş kokusu sayesinde festivallerde, ziyafetlerde ve düğün törenlerinde yer edinmiştir. Tütsü malzemelerinin zor ulaşılabilir olması ise önemli bir prestij ürünü ve ticareti yapılan emtia olmasını sağlamıştır. Bu sebeplerden ötürü en erken yazılı kayıtlarda bile tütsüyle ilgili kayıtlara ulaşılabilmektedir. Mühür baskıları, duvar resimleri, duvar kabartmaları, metal kapı bantları vb. görsel kaynaklarda ise MÖ 3. binyıldan itibaren görülebilmektedir. Betimlemelerde görülen formların gerçekte taş, seramik ve metalden yapılmış örnekleri binlerce yıl insanlığa hizmet etmiştir. Bu bağlamda Anadolu'da yapılan incelemelerde, özellikle MÖ 2. binyıl yazılı ve görsel kayıtlarında tütsüyle ilgili verilere ulaşılmıştır ancak, tütsüyle ilgili az sayıda araştırma vardır. Bu nedenle Boğazköy, Ortaköy, Oymaağaç Höyük ve Beycesultan Höyük'ten örnekler alınmış ve ORA analizleri yapılmıştır. Aynı zamanda çivi yazılı metinlere uygun yapılan deneysel çalışmalarla, Tunç Çağı'nda kullanılan tütsü malzemelerinin etkileri anlaşılmaya çalışılmıştır. Tüm bunların yanı sıra yürütülen etnoarkeolojik araştırmalarda, Anadolu'nun farklı noktalarında yapılan yüz yüze görüşmelerde, tütsünün benzer şekilde kötü varlıklara ya da kötü göze karşı korunma, ölüm ve güzel koku amaçlı kullanımın devam ettiği saptanmıştır. Tüm çalışmalar tütsü geleneğinin uygulama yöntemlerinde ve malzemeler açısından bazı değişikliklere rağmen binlerce yıl geçerliliğini ve altında yatan düşünceyi koruduğunu göstermiştir.
Erken Tunç Çağı'nda Anadolu'da terazi ağırlıkları
Anadolu toprakları yeraltı ve yerüstü kaynakları bakımından oldukça zengin bir coğrafyadır. Bu özelliğini sadece günümüzde değil, insanlığın gelişim aşamalarının en başında da göstermektedir. Bu açıdan tarihin her evresinde insanların yolu sürekli bu zengin topraklara çıkmıştır. Arkeolojik çalışmalar sayesinde bu durumu kanıtlarıyla birlikte daha net bir şekilde ortaya çıkarabilmekteyiz. Bu kanıtlar arasında ticaret önemli bir yer tutmaktadır. Kültürlerin kendine has özelliklerle ürettiği eşyaların farklı coğrafyalarda ortaya çıkmasını en iyi ticaret ile açıklanabilir. Ticareti / takası en iyi kanıtlayan arkeolojik buluntulardan birisi de terazi ağırlıklarıdır. Anadolu ve çevresinde terazi ağırlıkları farklı şekillerde ve farklı hammaddelerden üretilmiştir. Anadolu'da ETÇ terazi ağırlıklarının tamamı taş türlerinden yapılmıştır. Bu örnekler Karadeniz ve Doğu Anadolu'nun büyük bölümü hariç tüm bölgelerdeki merkezlerde bulunmuştur. M.Ö. 2. binyılda ham maddelerin arasına madenler de katılacaktır. Bunun yanında terazi ağırlıklarının farklı ağırlık birimlerine sahip oldukları da görülmektedir. Bu durum farklı etnik, ticari ve siyasi gelişime sahip kültürler için doğaldır. Anadolu insanının terazi ağırlık standartını (metrolojik sistem) oluştururken Mezopotamya ve Ege kültürleri ile (özellikle ETÇ II–III) çok yakın iletişim içinde olduğu da anlaşılmaktadır. Bu iletişimin önemli yanı hem kara hem de deniz aşırı bağlantıları göstermesidir. Ticaretin doğası gereği tartma işleminin en az kayıp ile gerçekleşmesi için belli bir standartın kullanılması gerekmektedir. Bu da kurumsallaşma, ticaretin belli bir düzen içerisinde yürütülmesi ile yakından bağlantılıdır. Terazi ağırlıkları tek başına tartım işleminde kullanılan nesneler değildir. İşlemin diğer ögesi ise terazinin kendisidir. Anadolu'da bu konudaki bulgular yeterli düzeyde olmamakla birlikte, az sayıdaki veri konu hakkında bilgi sahibi olmamıza yardımcı olmaktadır. ETÇ terazi ağırlıkları, Anadolu'nun ticari faaliyetlerinde önemli bir yer tutar. Kendine özgü özelliklerinin yanında, farklı kültürel etkileri de bünyesinde barındırmaktadır. Bu özellik kendi iç gelişimi inşa ederken, dışa dönük ve canlı bir coğrafyaya da işaret etmektedir.
Şahinefendi Köyü (Nevşehir) Geç Antik Dönem ve sonrasına ait arkeolojik kalıntılar
Doktora tez çalışmasının konusunu Şahinefendi Köyü (Nevşehir) Geç Antik Dönem ve sonrasına ait arkeolojik kalıntılar oluşturmaktadır. Şahinefendi Köyü Nevşehir ili Ürgüp ilçesi sınırları içerisindedir. Arkeolojik kalıntılar köyün hemen güneyinde, Damsa Çayı'nın kaynak noktasına yakın, köylülerce "Örencik" olarak adlandırılan mevkide bulunmaktadır. Nevşehir Arkeoloji Müzesi tarafından 2002-2005 ve 2010-2011 tarihleri arasında gerçekleştirilen kazılar sonucunda ortaya çıkarılan yerleşim yerinde dini yapılar, hamam, konutlar ve mezarlar bulunmaktadır. Yerleşim yerinin ne zaman kurulduğu ve hangi dönemlerde yerleşim gördüğü, yerleşimin karakteri, lokalizasyon sorunu, yerleşim yerindeki mekanların işlevleri ve işlev değişiklikleri tezde değerlendirilmiştir. Tez çalışmasında ayrıca Roma ve Erken Bizans dönemlerinde bölgenin idari yapısı ile ilgili olarak Kapadokya'ya has bir kurum olan ve imparatorluk mülklerinin idaresini sağlayan "Comes domorum per cappadociam" ile bölgede Hıristiyanlık'ın yayılması ile ortaya çıkan khorepiskopoilik kurumları da yerleşim yeri ile ilişkilendirilerek ele alınmıştır. Arkeolojik kalıntıların saptandığı bölge Sobesos olarak adlandırılmakla birlikte, bu yerleşimin Sobesos olduğuna dair yazılı bir veri bulunmamaktadır. Şahinefendi yerleşimi yapmış olduğumuz tarihlendirmeye göre ilk evresinde M.S. 4. yüzyılda yerleşim görmüştür. İlk evreye tarihlendirdiğimiz ve I numaralı villa olarak adlandırdığımız yapı yerleşimin güneyinde bulunmaktadır. İki katlı olan yapı dönemin üst sınıf konutlarında bulunan özelliklere sahiptir. Yapı ikinci evresi ile birlikte kilise olarak kullanılmış, aynı dönemde yapının etrafında bir mezarlık alanı oluşmaya başlamıştır. Üçüncü ve son evrede ise yapının atriumuna tek nefli bir şapel inşa edilmiştir. I numaralı villanın güneyinde mezarlık şapeli olarak adlandırdığımız avlulu tek nefli bir başka şapel daha bulunmaktadır. Yerleşimde I numaralı villanın kuzeyinde II numaralı villa yer almaktadır. Günümüze avluya ve doğusundaki mekanlara ait kalıntılar ulaşmıştır. II numaralı villa ile aynı dönemde Geç Antikçağ'da yaygın olarak uygulanan sıra tipi bir hamam inşa edilmiştir. II numaralı villa ve hamam daha sonraki evrelerde çeşitli değişikliklere uğrayarak kullanılmıştır. Bu yapıların dışında yerleşimde yeni mekanların inşa edilmiş olduğu da görülmektedir. Kapadokya Bölgesi'nde Geç Antik Döneme ilişkin arkeolojik verilerin azlığı Şahinefendi yerleşimini önemli kılmaktadır. Bu nedenle yerleşim yeri bir bütün olarak ele alınarak tez kapsamında değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kapadokya, Geç Antik, Bizans, Sobesos, İmparatorluk Mülkleri, Khorepiskopoi
Aiolis'te kültler
Bu çalışmanın amacı, eskiçağda Aiolis bölgesinde yaşamış olan toplulukların dinsel yaşamına ilişkin bilgilerin bir araya getirilerek, bu bilgiler temelinde dinin gerek bireysel gerekse toplumsal düzeyde nasıl rol oynadığına ilişkin betimlere ulaşılmasıdır. Çalışmanın mekânsal kapsamını, antik kaynaklarda Aiol göçüyle ilişkilendirilen Aiolis bölgesi oluşturmaktadır. Bölge temelindeki bu sınırlama, aynı zamanda bölge içerisindeki dinsel inançların belirli bir doku gösterip göstermediği sorusunun cevabını aramaya da hizmet eder. Ancak yöneltilen soru, bölgedeki dinsel hayatın coğrafi sınırla karakter kazandığı gibi bir önkabule işaret etmemelidir. Bölgedeki en erken arkeolojik bulgular MÖ 8. yüzyıla tarihlendiğinden, bu tarih ile antik çağın sonu arasında kalan dönem zamansal sınırlarımızı belirler.
Arkeolojik buluntular ışığında Kıbrıs'ta Pers Dönemi
Kıbrıs adası, Anadolu'da olduğu gibi yaklaşık iki yüz yıl Pers İmparatorluğu'nun egemenliğinde kalır. Persler, Kıbrıs'ta, dini, idari ve askeri nitelikte mimarlık yapıları inşa etmiştir. Kıbrıs, Pers İmparatorluğu'nun beşinci satraplığı içerisinde yer almaktaydı. Adada bu döneme ait çeşitli ziynet eşyaları, sikkeler, kaseler ve heykel gibi Pers etkili eserler tanımlanmıştır. Kıbrıs'ın, çeşitli bölgelerinde ele geçen sikke buluntuları, imparatorluk tarafından resmen tanındığını gösteren kanıtlardandır. Perslerin dini mimarlık yapılarına ilişkin Pigadhes'te yapılan inceleme sırasında, zemin üzerinde veya altına ele geçen seramikler, V. Katmanı Pers Dönemi'ne tarihlemektedir. Bu katmana ait altar, Perslerle ilişkili ateş altarıdır. Çift boynuzlu bloğa sahip Pigadhes altarı, Paphos ve Kition'daki altar/altara ilişkin bloklar ile benzerlik göstermektedir. Perslerin yönetimsel mimarisine ilişkin olarak incelenen Vouni Sarayı'nın, kazıcıları tarafından yanlış tarihlendirilmiş olabileceği göz önünde bulundurularak ele alınmıştır. Sarayın, yapım evresinin tarihi, erken dönem heykelleriyle İ.Ö. 520 veya az sonrasına, terk tarihi ise zemin üzerinde ele geçen geç dönem seramikleriyle İ.Ö. 330 civarına ait olduğu anlaşılmıştır. Vouni Sarayı'nın, Perslerin İran'daki saray yapıları ile karşılaştırması sonucunda, Darius zamanında yapılmış saraylar ile benzerliği gözlemlenmiştir. Antik yazarların aktardığı gibi, Perslerin askeri yapılanmasıyla ilişkili olarak Paphos'taki Garnizon Evi'ne yer verilmiştir. Kıbrıs'ın Pers Dönemi'ni aydınlatmak amacıyla yapılan bu çalışmada, Kıbrıs'ta yapılan bazı kazı sonuçlarının yanlış değerlendirildiği anlaşılmıştır. Modern kaynaklara göre yapılan yanlışlıklar düzeltilmeye çalışılmıştır. Perslerin Kıbrıs'taki mimari ve diğer buluntular ile birlikte antik kaynaklara dayanarak, Kıbrıs'ın Pers Dönemi'ne ilişkin boşluklar doldurulmaya çalışılmıştır. Yapılan çalışma sonucuda yeni bir kronoloji önerilmiştir.
Ayanis Kalesi'nde IX No.lu alan'da ortaya çıkarılan çanak çömlek deposunun değerlendirilmesi
"Ayanis Kalesi'nde IX No.lu Alan'da Ortaya Çıkarılan Çanak Çömlek Deposu'nun Değerlendirilmesi" başlıklı tez çalışmasının konusu Ayanis Kalesi'nde tapınak kompleksinin hemen doğusunda tespit edilen "Çanak Çömlek Deposu" dur. IX No.lu Alan olarak adlandırılan alandaki arkeolojik kazılarda, Payeli bir salon açığa çıkarılmış olup, bu salonun güney taraftaki zemin odasının tümüyle çanak çömlekle doldurulduğu tespit edilmiştir. Urartu arkeolojisinde çanak çömlek depolarının benzer örneklerine Karmir Blur ve Bastam gibi merkezlerde rastlansa da, Ayanis Kalesi'ndeki bu depo odası nitelikleri açısından hem sözü edilen yerleşimlerden hem de Ayanis sitadeli içinde yer alan diğer çanak çömlek depolarından ayrılmaktadır. Gerek Karmir Blur gerekse Ayanis'teki diğer depo odalarında dikkati çeken en belirgin özellik, çanak çömlek depolarının belli bir mal grubuna göre doldurulmuş olmalarıdır. Tez konumuzu oluşturan mekanda binlerce keramik parçası ele geçmiş olup bunların çeşitli mal gruplarından ve kap formlarından oluştuğu tespit edilmiştir. Urartu Çanak Çömleği üzerine yapılmış olan çalışmalar göz önüne alındığında, az sayıdaki istisnai yayın dışında, genellikle "Kırmızı Perdahlı Mallar" ın ağırlıklı olarak değerlendirildiği dikkati çeker. Buna karşın, tez konumuzu oluşturan çanak çömlek deposundan ele geçen keramiklerin yalnızca %1'lik kısmının söz konusu bu mal grubuna dahil olduğu anlaşılır. Dolayısıyla kapalı bir paket niteliğinde olan bu depo, Urartu çanak çömlek repertuvarının genelinin değerlendirilmesi adına büyük bir önem taşımaktadır. Tezin anlatımı sırasında öncelikle Ayanis Kalesi IX No.lu Alan'daki Çanak Çömlek Deposu'nun mimarisi, ardından bu mekanda ortaya çıkarılan buluntulara yer verilmiştir. Depo odasında ele geçen bu çanak çömlekler, mal grubu ve tipoloji ayrımı gözetilerek alt gruplara ayrılmış, paralelleri tespit edilmiş ve son olarak bu malların Urartu arkeolojisindeki yerine ve önemine değinilmiştir.
Kuşadası, Kadıkalesi/Anaia kazıları Ege kaplarından halka bant bezemeli ince kazıma Bizans seramikleri
Kadıkalesi Kazıları 2001 yılından beri Prof. Dr. Zeynep Mercangöz tarafından sürdürülmektedir. Tezimizin konusunu Ege Kaplarından Halka Bant Bezemeli İnce Kazıma Bizans Seramikleri oluşturmaktadır. Tez kapsamında 136 ağız, 173 kaide, 410 gövde parçasından oluşan 719 "İnce Kazıma" seramik parçası taranarak bunlarda bezemeleri esas alınan 152 kadarı tezin kataloğuna dahil edilmiştir. Üretim özellikleri ve motif repertuarı bakımından tamamen benzer olan örnekler çalışma kapsamı dışında bırakılmıştır. Bütün seramiklerin önce el ile daha sonra da dijital çizimleri yapılmış ve son olarak katalogları hazırlanmıştır. Bu teknik hazırlığın sonucunda elde edilen bulgular ve kaynaklardan edinilen bilgiler ışığında seramiklerin sınıflandırılması yapılmıştır. Seramik parçaları bezeme ve tekniklerine göre sınıflandırılmışlardır. Kadıkalesi ya da Anaia'da "Halka Bant Bezemeli İnce Kazıma" seramiklerinin ayırt edici özelliklerinin olup olmadığı sorularına cevap arandığı tezde konunun karşılaştırmalı bir değerlendirmesi yapılmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kuşadası, Kadıkalesi/Anaia, Seramik, Orta Bizans, Ege Kapları, İnce Kazıma
Marmaray Tüp Geçit kazıları Sirkeci İstasyonu'nda ele geçen Karadeniz kökenli Amphora mühürleri (Herakleia Pontika, Sinope, Amastris ve Khersonesos)
Son yıllarda İstanbul'un çeşitli semtlerinde, özellikle ulaşım problemlerine çözüm getirmek amacıyla yapılmış, büyük çaplı inşaat projeleri, kent tarihinin arkeolojik kazılarla yeniden değerlendirilmesine olanak sağlamıştır. Bu projelerden ilki, Marmaray Tüp Geçit Projesi kapsamında yapılmış olan, arkeolojik kurtarma kazı çalışmalarıdır. Çalışmalar başlangıçta ulusal bir ulaştırma projesiyken, arkeolojik kazılardan elde edilen verilerle, hem ulusal hem de uluslararası alanda, araştırmacıların ilgi odağı haline gelmiştir. 2004-2012 yılları arasında sürdürülmüş olan çalışmaların önemli istasyonlarından biri olan, Marmaray Sirkeci İstasyonu kazıları sonucunda, Byzantion'un özellikle Hellenistik Dönem'e tarihlenen bölümüyle ilgili önemli bilgiler elde edilmiştir. Bu çalışma, antik dönemde, Karadeniz, Ege ve Akdeniz deniz ticaretinde, çok önemli bir role sahip olan Byzantion'un, Hellenistik Dönemde, Karadeniz Bölgesi'ndeki iki önemli kent ile olan ticari ilişkilerini, amphora mühürleri aracılığıyla kanıtlayan ilk çalışmadır. Anahtar Kelimeler: Byzantion, Hellenistik Dönem, Deniz Ticareti, Ticari Amphora Mühürleri, Marmaray Kurtarma Kazıları.