Blood parameters
51 theses under this subject heading
Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yenidoğan geçici takipnesi (YDGT) tanısı ile takip edilen bebeklerde yaşamın ilk 6 saatindeki non invaziv monitörizasyonla elde edilen perfüzyon indeksi (Pİ), pletismografik varyabilite indeksi (PVİ), oksijen rezerv indeksi (ori), saturasyon, kalp tepe atımı, hemoglobin parametrelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada ko-oksimetre yöntemiyle noninvaziv elde ettiğimiz Pİ, PVİ, Hb, Ori, SpO2 ve kalp tepe atımı parametrelerinin ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Endotrakeal entübasyon, nazal CPAP desteği alanlar ve hiç oksijen desteği almayan kontrol grubu arasında bahsedilen parametreler araştırılmıştır. Çalışmaya Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde 2022 yılında tedavi gören ve yenidoğan geçici takipnesi (YDGT) tanısı ile takip edilen bebeklerde yaşamın ilk 6 saatindeki non İnvaziv monitörizasyonla elde edilen perfüzyon indeksi (pi), pletismografik varyabilite indeksi (pvi), oksijen rezerv indeksi (ori), saturasyon, kalp tepe atımı, hemoglobin parametrelerinin değerlendirilmesi 100 hasta dahil edilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre; çalışmaya katılım sağlayan, hastaların Pi değerlerine ait ölçümlerin gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığa neden olduğu, anne yanında kalan hastaların ölçüm değerlerine ait puan ortalamasının entübe ve NCPAP olan hastalara göre daha yüksek olduğu, KTA değerlerine ait ölçümlerin gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığa neden olduğu, Anne yanında kalan hastaların ölçüm değerlerine ait puan ortalamasının Entübe olan hastalardan daha yüksek olduğu, NCPAP olan hastaların puan ortalamasına ise yakın olduğu saptanmıştır. Entübe, NCPAP ve anne yanında kalan hastaların PVİ, SPO2,HGB VE ORİ değerlerine ait puan ortalamalarının birbirine yakın olduğu belirlendi. Hastaların NCPAP ölçüm değerlerine ait puan ortalamasının Entübe olan hastaların ölçüm değerlerine ait puan ortalamasına göre daha yüksek olduğu, Entübe ve NCPAP hastaların PVİ, SPO2, HGB VE ORİ değerlerine ait puan ortalamalarının birbirine yakın olduğu, Yenidoğan hastalarda gebelik haftası ile doğum ağırlıkları arasında istatistiksel olarak %99 oranında pozitif yönde güçlü bir korelasyon saptanmıştır. Entübe ve NCPAP gruplarına dahil olan hastaların ölçüm puaanları arasında anlamlı bir farklılık olmadığı saptandı. Anne yanında kalan hastaların Entübe ve NCPAP gruplarında yer alan hastaların ölçüm değerleri arasında istatistiksel olarak farklılık belirlendi. Buna göre entübe ve NCPAP desteği alan hastalar anne yanında kalan hastaların ölçüm değerlerine ait puan ortalamasına göre daha düşük olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Pİ, PVİ, Hb, Ori, SpO2 ve Kalp Tepe Atımı, Yenidoğan,
Etlik piliçlerin karma yemlerine defne (Laurus nobilis L.) yaprağı tozu ilavesinin verim, et lipit oksidasyonu, karkas özellikleri ve bazı kan parametreleri üzerine etkisi
Bu çalışma, defne (Laurus nobilis L.) yaprağı tozu (DYT) ilavesinin etlik piliçlerin performans, göğüs ve but etlerinin lipit oksidasyonu ve kimyasal bileşimi, bazı iç organlar, karkas özellikleri ve bazı kan parametreleri üzerine etkilerini amacıyla yürütülmüştür. Toplam 144 adet günlük yaştaki karışık cinsiyette etlik civciv tartılmış ve her biri 12 civcivden (6 dişi ve 6 erkek) oluşan üç tekerür olmak üzere dört gruba rastgele dağıtılmıştır. Gruplar şu şekildedir: (i) standart yem, (ii) standart yem + 1 g/kg DYT, (iii) standart yem + 5 g/kg DYT ve (iv) standart yem + 10 g/kg DYT. Sonuçlar, araştırma boyunca canlı ağırlık ve canlı ağırlık artışının DYT takviyesi ile arttığını ortaya koymuştur (P<0.01). Hayvanların yem tüketimi artarken (P<0.05), yemden yararlanma oranı ve but eti kimyasal bileşim DYT konsantrasyonundan önemli ölçüde etkilenmemiştir (P>0.05). Karaciğer ağırlığı 10 g/kg DYT (P<0.001) ve ileum + jejunum ağırlığı 5 ve 10 g/kg DYT ile artmıştır (P<0.01). DYT muamelesi ile göğüs eti kuru maddesi (P<0.05) ve glikoz (P<0.05), göğüs ve but etinin TBARS değerleri azalmıştır (P<0.001). Sonuç olarak, etteki lipid oksidasyonunu azaltmasından ve performansa pozitif etkisinden dolayı etlik piliç karma yemlerinde DYT takviyesi önerilebilir.
Nar kabuğu ekstraktının yeni doğan buzağılarda performans, antioksidan kapasite ve bazı kan parametreleri üzerine etkileri
Bu çalışmada; meyve suyu sanayi yan ürünü olan nar kabuğu ekstraktı (NKE)'nin yeni doğan buzağılarda performans, antioksidan kapasite ve bazı kan parametreleri üzerine etkileri araştırıldı. Bu amaçla araştırmada 28 adet 3-7 günlük yaşta sağlıklı buzağılar 4 gruba ayrıldı. (Dişi erkek sayıları ana gruplarda eşit oldu). Kontrol grubu yalnızca ticari buzağı maması + konsantre yemle beslendi. Deneme grupları ise sırasıyla; Birinci Deneme Grubu: (Ticari buzağı maması + ilk 15 gün süreyle 4 ml/gün düzeyinde NKE) + (Konsantre yem), İkinci Deneme Grubu: (Ticari buzağı maması) + (Konsantre yem + %0,4 düzeyinde NKE), Üçüncü Deneme Grubu: (Ticari buzağı maması + ilk 15 gün süreyle 4 ml/gün düzeyinde NKE) + (Konsantre yem + %0,4 düzeyinde NKE) şeklinde beslendi. Deneme 60 gün sürdürüldü. Hayvanlar denemenin başında ve 15, 30 ve 60. günlerinde bireysel olarak tartıldı. Kuyruk sokumu yüksekliği, cidago yüksekliği ve göğüs çevresi ölçüldü. Hayvanların kuru madde tüketimi araştırmanın 15, 30 ve 60. günlerinde belirlendi. Dışkılar her gün izlenerek skorlandı. Deneme başlangıcında, 15 ve 60. günlerinde beslemeyi takiben 3. saatte her deneme grubundaki toplam 25 buzağıdan vena jugularisten kan alınarak; total protein, BUN, BHBA, Glikoz, İmmunglobulin G düzeyleri ve MDA belirlendi. Bu çalışmada, NKE ile takviye edilmiş rasyonlarla beslenen buzağıların ortalama günlük CAA ve yemden yararlanma oranı dahil olmak üzere performans indekslerinin kontrol grubu rasyonuyla beslenen buzağılarınkiyle karşılaştırılabilir olduğu bulunmuştur. Bununla birlikte, nar kabuğu ekstraktının rasyona takviyesi ile kuru madde alımında sınırlı bir düşüş olmuştur. Nar kabuğu ekstraktı takviyesinin kan biyokimyası, özellikle de vücudun antioksidan durumu üzerindeki etkisi bu çalışmada beklendiği kadar belirgin olmamıştır. Bununla birlikte, ishal insidansında gözlenen azalma, nar kabuğu ekstraktı takviyesinin buzağı sağlığı üzerinde potansiyel bir olumlu etkisi olduğunu göstermektedir. Nar kabuğu ekstraktının buzağılarda besin alımı ve sindirilebilirlik üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak için kullanılan kapsülleme tekniklerinin taşıdığı potansiyeli ortaya çıkarmak üzere daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.
Erken sütten kesilen buzağılarda farklı selüloz düzeyi içeren buzağı başlangıç yemi ile beslemenin büyüme performansı, rumen gelişimi ve bazı biyokimyasal kan değerleri üzerine etkisi
Amaç: Bu araştırma başlangıç yeminde bulunan selüloz düzeyinin ve erken sütten kesim yaşının buzağılarda büyüme performansı, rumen ve kan biyokimyasal parametreleri ve rumen mikrobiyomu üzerine etkilerinin belirlenmesi amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada canlı ağırlıkları ve doğum ağırlıkları benzer 24 adet erkek Holştayn buzağının farklı düzeylerde selüloz (%4 ve 8) içeren buzağı başlangıç yemi ile beslenmesinin ve farklı sütten kesim yaşının (44 ve 54 günlük yaş) etkileri incelendi. Deneme 2 x 2 deneme deseninde düzenlendi. Bulgular: Araştırmada sütten kesim sonrası dönemde erken sütten kesmenin canlı ağırlık artışını önemli düzeyde arttırdığı belirlendi (P<0,05). Başlangıç yemi selüloz düzeyi ve sütten kesme zamanının canlı ağırlık ve vücut ölçüleri üzerine etkisi oluşmadı. Buzağıları erken sütten kesmek çalışmanın 6. (548 g ve 1102 g) ve 7. haftalarında (978 ve 1832 g) başlangıç yemi tüketimini arttırdı (P<0,05). Sütten kesim sonrası dönemde buzağıları erken sütten kesmek başlangıç yemi tüketimini önemli düzeyde arttırdı (P<0,05). Biyokimyasal olarak incelenen rumen içeriği parametrelerinden sütten kesim sonrası dönemde asetik asidin erken sütten kesilen düşük selülozlu başlangıç yemi tüketen grupta anlamlı düzeyde arttığı belirlendi (57,35 mol/100 mol; P<0,05). Selüloz düzeyi yüksek başlangıç yemi tüketen grupta rumen isobütirik asit değerinin artış gösterdiği (0,16 ve 0,42 mmol/L; P<0,05) belirlendi. Tüm dönemlerde alınan rumen içeriğinde cins düzeyinde en çok bulunan bakteri Prevotella olarak tespit edilirken, şube düzeyinde Firmicutes olarak tespit edildi. Sütten kesilmeden önceki dönemde en fazla bakteri sayısı erken sütten kesilen düşük selülozlu başlangıç yemi tüketen grupta görülürken en düşük bakteri sayısı erken sütten kesilen yüksek selülozlu başlangıç yemi tüketen grupta görüldü. Sütten kesim öncesi dönemde kan parametrelerinden toplam protein, üre ve BHBA yüksek selülozlu başlangıç yemi tüketen gruplarda anlamlı düzeyde (P<0,05) arttığı tespit edildi Aynı zamanda erken sütten kesilen gruplarda üre, GGT ve GLDH önemli düzeyde (P<0,05) arttığı saptandı. Sonuç: Buzağılara verilen başlangıç yemindeki farklı selüloz düzeyleri ile uygulanan farklı sütten kesim yaşının performans, rumen ve kan parametrelerini olumsuz etkilemediği belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Buzağı, Erken Sütten Kesme, Performans, Rumen Mikrobiyomu, Selüloz Düzeyi.
Süt emen buzağılara kritik besleme dönemlerinde çörek otu tohumu yağı içirilmesinin performans ve kan parametreleri üzerine etkisi
Amaç: Araştırma süt emen buzağıların beslenmesinde kritik olan ilk 3 hafta ve sütten kesme döneminde çörek otu tohumu yağının verilmesinin performans ve bazı kan parametreleri üzerine etkilerinin incelenmesi amacı ile yapıldı. Gereç ve Yöntem: Araştırmada iki ve üzeri doğumunu yapan siyah-beyaz alaca (Holstein Fresian ırkı) ineklerden rastgele seçilen, kolostrum beslemesi yapılmış 4 günlük yaştaki toplam 64 adet buzağı (32 adet dişi, 32 adet erkek) kullanıldı. Buzağılar araştırma süresince bireysel kulübelerde barındırıldı. Süt emen buzağılar üzerinde iki farklı dönemde (yaşamın ilk 3 haftası ve sütten kesme dönemi) gerçekleştirilen araştırma, bir kontrol (16 erkek + 16 dişi) ve bir deneme (16 erkek + 16 dişi) grubu olmak üzere iki grup olarak yürütüldü. Buzağılara çörek otu tohumu yağı Deneme 1'de (4-21. günler arası) 5 ml/gün, Deneme 2'de (60-70 günler arası) 10 ml/gün miktarda oral yol ile verildi. Çalışmada performans parametreleri ile kanda bazı biyokimyasal ve hematolojik parametreler incelendi. Bulgular: Araştırmada elde edilen performans değerleri incelendiğinde Deneme 1 ve Deneme 2'de gruplar arasında kuru madde tüketimi, canlı ağırlık artışı ve yem etkinliği parametrelerinde farklar önemsiz bulunmuştur. Deneme 1'de kanda incelenen biyokimyasal parametreler değerlendirildiğinde deneme grubunda ALB, TG, HDL, TBIL, ALT, P (P<0.001); GLB, CHOL, LDL, AMY (P<0.01); UA, AST (P<0.05) düzeylerinde istatistik önemlilik belirlenmiş, incelenen diğer parametrelerde (GLU, TP, BUN, GGT, ALP, LPZ) bir farklılık saptanmamıştır. Deneme 2'de kanda incelenen biyokimyasal parametreler (GLU, TCHOL, HDL, LDL, MDA, SOD ve kortizol) açısından ise bir farklılık bulunmamıştır. Deneme 1 ve Deneme 2'de tam hematolojik parametreler incelendiğinde gruplar arasında farklılıklar istatistik açıdan önemsiz olarak belirlenmiştir. Sonuç: Çörek otu tohumu yağının buzağıların kritik besleme dönemlerinde oral yolla içirilmesinin kuru madde tüketimi, canlı ağırlık artışı, yem etkinliği ve hematolojik parametreler üzerine herhangi bir etkisi olmadığı, kanda bazı biyokimyasal parametrelerde değişiklik yarattığı belirlenmiştir.
Tandem (Yamaç paraşütü) sporcularının biyomotorik özellikleri, irtifaya bağlı bazı hormonal düzeyleri ve kan parametrelerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı tandem-yamaç paraşütü pilotlarının biyomotorik özellikleri, irtifaya bağlı kan parametreleri ve bazı hormon düzeylerinin akut ve kronik olarak incelenmesidir. Çalışmaya yaşları 20 ve üzeri olan, 18 profesyonel sporcu katılmıştır. İstatiksel hesaplamalar SPSS (version 22.0) programında yapılmıştır. Verilerin normal dağılım gösterip göstermediğini anlamak için Shapiro-Wilk testi kullanılmıştır. Akut olarak uçuş öncesi ve uçuş sonrası, kronik olarak ise sezon başlangıcı ve sezon sonu (4 ay) test verileri incelendiğinde bu süre içerisinde meydana gelen değişimleri belirlemek için tekrarlayan ölçümlerde normallik dağılımlarına göre Paired Sample T Testi ve Wilcoxon test yöntemleri kullanılmıştır. Dönem farklılıklarının etki derecesini karşılaştırmak için normal dağılan değişkenler bağımlı örneklemler için (paired) t-testi, normal olmayanlar için ise Wilcoxon rank testi kullanılmıştır. Yaş, tandem deneyimi (yamaç paraşütü) ve sezon boyunca gerçekleştirilen uçuş sayısı değişkenleri ile kan ve hormon değerleri arasında bir ilişki olup olmadığını belirlemek için Pearson Korelasyon anaizi yapılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Sırt kuvveti, sol el kavrama kuvveti ve bacak kuvveti değerlerinde 4 ay süren çalışmalar sonunda anlamlı düzeyde artışlar saptanmıştır. Hematolojik parametrelerin akut ve kronik incelemesinde, eritrosit, trombosit, lökosit ve bazı alt gruplara ait parametrelerde anlamlı değişimler tespit edilmiştir. İnsülin, kortizol ve TSH hormon düzeylerinde akut olarak anlamlı bir fark görülmezken, kronik etkilerin değerlendirilmesinde sezon sonu uçuş sonrası insülin düzeylerinde ve sezon sonu uçuş öncesi kortizol hormon düzeylerinde anlamlı azalmaların olduğu belirlenmiştir. Kalp atım hızı (KAH) verilerinin akut etkisi incelendiğinde sezon sonu uçuş sonrası değerler uçuş öncesi değerlere göre anlamlı düzeyde artış gösterirken, kronik süreçte sezon sonu uçuş öncesi değerlerde sezon başlangıcı uçuş öncesi değerlere göre anlamlı düzeyde azalmalar görülmüştür. Sistolik ve diastolik kan basıncı verilerinin akut değerlendirmesine göre sezon sonu uçuş sonrası değerlerinde uçuş öncesi değerlere göre anlamlı artış gözlemlenmiştir. Kronik süreçte ise, sezon sonu uçuş öncesi diastolik kan basıncı değerlerinde sezon başlangıcı uçuş öncesi değerlere göre anlamlı azalmalar bulunmuştur. Hangi dönemin etki derecesinin daha büyük olduğunu belirlemek için yapılan karşılaştırmada, kronik egzersiz sürecinde uçuş öncesi ve uçuş sonrası ölçülen değişkenlere ait değerler arasındaki farkların, akut egzersiz sürecinde ölçülen uçuş öncesi ve uçuş sonrası değişkenlere ait değerler arasındaki farklara göre daha yüksek skorlara sahip olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar ile kronik egzersiz sürecinin akut egzersiz sürecine göre etki derecesinin daha büyük olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, kronik etkiye bağlı uçuş egzersizinde biyomotorik özellikler, kortizol ve insülin düzeylerinde olumlu yönde anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir. Kan parametreleri ve kardiyovasküler parametrelerde ise hem akut hem de kronik egzersiz sürecinde anlamlı farkılıklar bulunmuştur. İncelenen parametrelerde elde edilen sonuçların gelecekte yapılacak diğer bilimsel çalışmalara kaynak teşkil edebileceği düşünülmektedir.
Egzersiz ve sağlıklı beslenmenin hafif şişman kadınlarda bazı kan parametre düzeyleri ve antropometrik ölçümlerine etkisinin incelenmesi
Yanlış beslenme ve sedanter yaşam koşullarına bağlı olarak gelişen vücut ağırlığındaki artışa paralel olarak sağlık üzerindeki olumsuz etkisi değişiklik göstermektedir. Bu bağlamda çalışmamızda biyokimyasal parametrelerin, hormonların, sitokinlerin ve malondialdehit (MDA) düzeyindeki değişimlerin egzersiz, beslenme veya kombine müdahalenin etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma 18-28 yaşları ve beden kütle indeksi (BKİ) 25.0-29.9 kg/m2 arasında olan 48 kadın öğrenciden kontrol (K), egzersiz (E), sağlıklı beslenme (SB) ve egzersiz+sağlıklı beslenme (E+SB) olmak üzere 4 grup oluşturulmuştur. Çalışma süreci olan 8 haftanın başlangıç ve bitiminde antropometrik ölçüm ve serum örnekleri alınmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edilmiştir. Çalışmamızdan elde edilen bulgulara göre, E+SB grubunda vücut ağırlığı, BKİ, vücut yağ kütlesi, vücut yağ yüzdesi düzeylerinde anlamlı düşüş olduğu (p≤0.0001), K grubuna göre diğer tüm grupların iç yağlanma derecesi, bel çevresi ve kalça çevresinde farklılık olduğu, bel kalça oranının E+SB grubunda anlamlı değişiklik gösterdiği, kreatin düzeyinin E grubunda, üre, total kolesterol, HDL kolesterol, glukoz ve insülin düzeylerinin SB grubunda anlamlı değişiklik gösterdiği, leptin düzeyinin K grubunda anlamlı değişiklik gösterdiği (p=0.014), ghrelin düzeyinin SB grubunda anlamlı değişiklik gösterdiği (p=0.003), irisin düzeyindeki en yüksek anlamlı artışın E grubunda olduğu (p=0.002), GDF15 düzeyinin tüm gruplarda artış gösterdiği, MDA düzeyinin E grubunda anlamlı değişiklik olduğu bulunmuştur (p=0.018). Vücut ağırlığının BKİ, vücut yağ kütlesi, vücut yağ yüzdesi ile BKİ'nin vücut yağ kütlesi ve vücut yağ yüzdesi ile pozitif yönde anlamlı ilişkisinin olduğu tespit edilmiştir (p<0.01). İrisin düzeyinin MDA düzeyi (p<0.01) ile GDF15 düzeyinin BKİ düzeyi (p<0.05) ile negatif yönde korelasyon gösterdiği saptanmıştır.
Organik sertifikalı bazı hammaddelerin gökkuşağı alabalığı (Oncorhynchus mykiss Walbaum, 1792) beslemesinde kullanımı
Bu tez çalışmasında, gökkuşağı alabalığı yemlerinde organik sertifikalı alternatif protein ve karbonhidrat kaynaklarının kullanılmasına yönelik dört farklı besleme denemesi yürütülmüştür. Deneme 1'de, yavru gökkuşağı alabalıklarının büyüme performansı, besin kullanımı ve vücut kompozisyonu üzerine organik sertifikalı mayanın (NuPro?) değerlendirilmesi amaçlanmıştır. İki kontrol yemi (KK: konvansiyonel kontrol ve OK: organik kontrol) ve balık unu proteini yerine kısmı olarak farklı düzeylerde NuPro? [10% (N10); 20% (N20) or 30% (N30)] içeren 3 deneme yemi hazırlanmıştır. Her yem grubu üç tekerrürlü olmuş ve her tanktaki 20 balık (başlangıç vücut ağırlığı: 4,0 gr) 12 hafta boyunca yemlenmişlerdir. Kontrol yemlerinde konvansiyonel veya organik buğday unu kullanılması, alabalıkların büyüme performansı ve yem dönüşüm oranını (YDO) değiştirmemiştir (p> 0,05). Deneme grupları arasında, KK ve N20 hariç, benzer büyüme performansına sahip oldukları gözlenmiştir. KK ve N20 grupları arasında son vücut ağırlığı bakımından önemli derecede farklılık bulunmuştur (p< 0,05). KK ve OK gruplarının YDO değerleri diğer gruplara göre daha düşük seyretmiştir. Grupların vücut kompozisyonu ve nütrient kullanımı parametreleri arasında herhangi önemli bir farklılık görülmemiştir (p> 0,05).Deneme 2, yavru gökkuşağı alabalıklarının büyüme performansı, besin kullanımı ve vücut kompozisyonu üzerine organik mercimek unun etkilerinin belirlenmesi için dizayn edilmiştir. İki kontrol yemi (KK: konvansiyonel kontrol ve OK: organik kontrol) ve organik buğday unu yerine kısmı (% 9,45) veya tamamen (% 18,9) organik mercimek unu içeren 2 deneme yemi hazırlanmıştır. Her yem grubu üç tekerrürlü olmuş ve her tanktaki 20 balık (başlangıç vücut ağırlığı: 4,0 gr) 12 hafta boyunca yemlenmişlerdir. Balık unu temelli yemlere karbonhidrat kaynağı olarak organik mercimek unu ilavesi, balıkların son vücut ağırlığı, spesifik büyüme oranı ve yem kullanımını önemli oranda değiştirmemiştir (p> 0,05).Deneme 3'de, 134 gram ağırlığındaki gökkuşağı alabalıkları her deneme grubunda üç tekerrürlü olacak şekilde 8 hafta boyunca balık unu temelli kontrol yemleri (KK ve OK) ve % 10 (N10), % 20 (N20) ve % 30 (N30) oranında NuPro? içeren yemlerle beslenmişlerdir. N30 yemi ile beslenen gökkuşağı alabalıklarının en iyi büyüme performansı ve yem kullanımını göstermiştir. Yeme NuPro? ilavesi balıkların vücut kompozisyonu üzerine etkileri olmamasına rağmen (p> 0,05), kondisyon faktörü (KF) ve hepatosomatik indeks (HSI) gibi bazı vücut organı indekslerini önemli oranda değiştirmiştir (p< 0,05). N30 yemi ile beslenen balıklarda, kontrol gruplarına göre önemli derecede daha yüksek hematokrit düzeyi elde edilmiştir (p< 0,05).Son denemede, büyük gramajdaki gökkuşağı alabalıklarının yeminde karbonhidrat kaynağı olarak organik mercimek unun kullanılma potansiyelini belirlemek için 8 haftalık bir besleme denemesi yürütülmüştür. İki kontrol yemi (KK: konvansiyonel kontrol ve OK: organik kontrol) ve organik buğday unu yerine kısmı (% 18,55) veya tamamen (% 37,1) organik mercimek unu içeren 2 deneme yemi hazırlanmıştır. Düşük oranda (% 18,55) mercimek unu ilave edilen yem, yüksek oranda (% 37,1) mercimek unu içeren yem ile karşılaştırıldığında büyüme performansı üzerine daha yararlı etkilere sahiptir. Düşük mercimek unu içeren yemle beslenen balıkların hematokrit değeri diğer gruplara göre artmıştır. Grupların HSI, KF, viskerosomatik indeks ve et verimi arasında önemli bir farklılık yoktur (p> 0,05). Deneme yemleri ile beslenen balıkların kül hariç bütün vücut kompozisyonu önemli oranda değişmemiştir.Sonuçlar, organik sertifikalı mayanın, yavru gökkuşağı alabalıklarının yeminde organik bitkisel proteinlerin yerine balık ununu biyolojik olarak destekleyerek organik yem formulasyonuna katkıda bulunabileceği sonucuna varılmıştır. Organik mercimek ununun, alabalık yemlerinde organik buğday unu yerine potansiyel bir hammadde olabileceği ortaya konmuştur.
Tilapia'da (Oreochromis mossambicus) kurşun toksisitesi: Oksidatif stres ve bazı fizyolojik etkiler
Bu tez çalışmasında, kurşun toksisitesinin tilapia (Oreochromis mossambicus) balığı üzerinde oluşturduğu oksidatif stres ve bazı fizyolojik etkiler incelenmiştir. Balıklar 0; 0,5; 2,5 ve 5 mg L-1 kurşun konsantrasyonlarına 14 gün boyunca maruz bırakılarak dokuda (solungaç, karaciğer, bağırsak, kas, beyin, böbrek) biyomarkır analizleri (Na+/K+-ATPaz, Glutatyon ve TBARS) ve ağır metal birikimleri ile kanda hematolojik, biyokimyasal ve immunolojik parametreler belirlenmiştir.Deney süresince 5 mg L-1 kurşun konsantrasyonlarına maruz kalan gruplarda deneme sonuna doğru iki adet balık ölümü gözlenmiştir. Denemede kurşun ağır metalinin dokularda birikimi, ortamdaki metal derişimi ve maruz kalma süresi ile doğru orantılı olarak artış göstermiştir.In vivo etkide kurşun konsantrasyonlarına maruz bırakılan tilapia balığında Na+/K+-ATPaz enzim aktivitesi solungaç, bağırsak ve beyin dokusunda inhibisyona uğramış, böbrek ve kas dokusunda ise derişim ve süreye bağlı olarak azalmanın yanında artışlarda görülmüştür (p<0,05). Bu çalışmada glutatyon, zamana, etkide kalma süresine ve doku türüne bağlı olarak değişim gösterirken, TBARS düzeyinin 5 mg L-1 kurşun konsantrasyonlarına maruz bırakılan tilapia dokularında (kas hariç) arttığı görülmüştür (p<0,05).14 gün boyunca kurşun konsantrasyonlarına maruz bırakılan Oreochromis mossambicus'un kurşun konsantrasyonuna ve zamana bağlı olarak kan parametrelerinde değişimler görülmüştür. Hematolojik parametrelerden hemoglobin, hematokrit, eritrosit ve nötrofil sayısında azalma (p<0,05); MCH, MCHC ve monosit sayısında artma (p<0,05) saptanmıştır. Biyokimyasal kan parametrelerinden, lipaz, ALP, LDH, AST, toplam protein, glikoz, bilurubin, üre, ürik asit, trigliserid, kreatinin, klorür ve magnezyumda artma (p<0,05); LDL ve kalsiyumda azalma; ALT, CK, kolesterol, albumin, demir ve fosforda ise dalgalanmalar gözlenmiştir (p<0,05). İmmonolojik parametrelerden fagositik aktivite, fagositik indeks, NBT, lizozim aktivitesi ve myeloperoksidaz da ise azalma görülmüştür (p<0,05).Çalışmada elde edilen sonuçlara göre, kurşun ağır metalinin O. mossambicus' ta oksidatif stres ve doku hasarlarına sebep olduğu belirlenmiştir.
Farklı seviyelerde yapılan tek ve çift defa horoz değişiminin broiler damızlık sürüsünde üreme performansı, bazı vücut konfor ve kan parametreleri üzerine etkisi
Bu çalışmada, aynı kümeste bulunan aynı yaştaki horozlarla farklı seviyelerde yapılan tek ve çift defa horoz değişiminin broiler damızlık sürüsünde üreme performansı, bazı vücut konfor ve kan parametreleri üzerine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma özel bir ticari tavukçuluk firmasının broiler damızlık kümesinde toplam 4224 adet (3840 dişi ve 384 erkek) Ross 308 etlik damızlık üzerinde 28 ila 59 haftalık yaş dönemi takip edilerek yürütülmüştür. 28 haftalık yaş döneminde her bir bölmede 480 dişi ve 48 erkek olacak şekilde eşit bölmelere rastgele yerleştirilmiştir. Çalışmada 45 haftalık yaş döneminde tek defa horoz değişimi, 53 haftalık yaş döneminde ise çift defa horoz değişimi deneme bölmelerindeki horozlar %75, %50 ve %25 oranında değiştirilerek uygulanmıştır. Çalışmada tek ve çift defa horoz değişimi yapılan grupta yaşın döllülük oranı, kuluçka randımanı, çıkış gücü, embriyonik ölümler üzerine etkisi önemli bulunmuştur (P<0.0001). Horoz değişim oranı tek defa horoz değişimi yapılan grupta çıkış gücü ve erken embriyonik ölümleri etkilerken (P<0.0001), çift defa horoz değişimi uygulanan grupta döllülük oranı, çıkış gücü (P<0.05) ve erken embriyonik ölümleri etkilemiştir (P<0.01). Horoz değişim tipinin döllülük oranı (P<0.01), kuluçka randımanı (P<0.001) ve orta embryionik ölümler üzerine etkisi önemli bulunmuştur (P<0.05). Yaş ve horoz değişim oranı interaksiyonunun döllülük oranı, kuluçka randımanı, çıkış gücü üzerine etkisi tek ve çift defa horoz değişimi yapılan gruplarda önemli bulunmuştur (P<0.0001; P<0.05 ve P<0.01). Tek ve çift defa horoz değişimi yapılan grupta yaş ve horoz değişim oranı, horoz değişim tipi interaksiyonunun vücut tüy skoru ve vent skoru üzerine etkisi önemsiz bulunmuştur (P>0.05). Çalışmada tek defa horoz değişimi yapılan grupta horoz değişim oranının kan eozinofil ve bazofil düzeyine etkisi bulunurken (P<0.05), çift defa grubunda değişim oranı ve tipinin etkisi önemsiz bulunmuştur (P>0.05).
Kolorektal kanserlerde mikrosatellit stabil ve instabil hastaların klinikopatolojik özellikleri; preoperatif hematolojik parametreleri ve sistemik inflamatuar skorlama sistemleri ile ilişkisinin incelenmesi
Giriş: Kolorektal kanserler, Türkiye Sağlık Bakanlığı verilerine göre ülkemizde erkeklerde akciğer ve prostattan sonra üçüncü sırada, kadınlarda ise meme ve tiroid kanserlerinden sonra üçüncü sırada görülmektedir. Sporadik kolon kanserlerinde mikrosatellite instabilite (MSI) durumunun belirlenmesi hastalığın tedavisi açısından önem taşır. Amaç: Amacımız, kolon kanseri hastalarında belirli klinik ve patolojik özelliklerin ve preoperatif hematolojik parametreler ile sistemik inflamatuar skorlama sistemlerinin mikrosatellit instabilite ile ilişkisinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Çalışmamıza immünhistokimyasal olarak mismatch repair protein ekspresyonu patoloji raporu ile belirlenen 453 kolorektal adenokarsinom vakası dahil edilmiştir. Hastalar mikrosatellit stabil ve instabil olarak iki gruba ayrılmıştır. Retrospektif olarak planlanan çalışmamızda; tümör boyutu, tümör invazyon derinliği, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, tümör diferansiyasyonu, tümör klinik evresi, operasyonda çıkarılan lenf nodu sayısı, metastatik lenf nodu sayısı, tümör lokalizasyonu gibi patolojik veriler ve preoperatif hemoglobin, nötrofil, lenfosit, monosit, platelet sayıları gibi hematolojik veriler ile sağkalım ve takip süreleri gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Bulgular: TNM evrelerinin MSİ ve MSS gruplarına göre dağılımında anlamlı fark bulundu (p=0,007). MSS hastaların %37,3'ü evre 3 iken MSİ hastaların büyük çoğunluğu evre 2 'dir (%57,1). MSİ grupta diseke edilen lenf nodu sayısı daha fazladır (p<0,001). Lenf nodunda metastaz olma olasılığı ise MSS grubunda daha yüksektir (p=0,018). Kötü prognostik kriter olan grade'in gruplara göre dağılımında ise kötü grade %25'e karşı %7,1 oranı ile MSİ grupta daha fazladır. Bu çalışmada, NLR, PLR, LMR oranlarında mikrosatellit stabil ve instabil gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu ortaya konmuştur(p<0,05). NLR ve PLR oranları mikrosatellit instabil grupta yüksek iken LMR mikrosatellit stabil grupta istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksektir. Sonuç: Mikrosatellit instabil vakaların daha düşük bir TNM evresine sahip olduğu, bu vakalarda daha fazla lenf nodu diseksiyonu yapıldığı ve bu vakaların daha az lenf nodu metastazı yaptığı saptanmıştır. Çalışmamızda, NLR, PLR ve LMR oranları için bir cut-off değeri belirlenmiş olup bu değerlerin üzerindeki hastaların yüksek sensitivite ve spesifite ile mikrosatellit instabil olduğu bulunmuştur. Tam kan sayımından kolaylıkla elde ettiğimiz veriler ile mikrosatellit instabilite olasılığına işaret ettiğimiz bu çalışma sonucunda belirlediğimiz cut-off değeri üzerindeki hastalar ileri tetkiklere yönlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Kolorektal Kanser, Mikrosatellit instabilite, Sistemik inflamatuar skorlama sistemleri
Kronik spontan ürtikerli hastalarda omalizumab tedavisinin hematolojik ve inflamatuar parametreler ile ürtiker aktivite skoru üzerindeki etkisi
Amaç: KSÜ spesifik bir nedeni veya tetikleyicisi olmayan, 6 hafta veya daha uzun süren sık görülen bir deri hastalığıdır. Omalizumab, antihistaminiklere dirençli KSÜ'lü 12 yaş üzeri hastalar için onay almış monoklonal anti-IgE antikordur. Bazı kan parametrelerinin KSÜ hastalık aktivasyon göstergesi olarak ve tedaviye yanıt monitarizasyonunda kullanılabileceğini öne süren çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada KSÜ tanısıyla omalizumab tedavisi başlanmış hastalarda kan hücre sayıları, NLO, TLO, LMO, NMO, OTH, RDW, CRP ve total IgE değerlerinin ürtiker aktivite skoruyla değerlendirilen hastalık şiddeti ile ilişkisini, omalizumab tedavisi ile değişimlerini, bu laboratuvar değerlerinin birbirleri ile korelasyonlarını ve total IgE değerinin omalizumab yanıtı ile ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ankara Şehir Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğinde Şubat 2019– Eylül 2021 tarihleri arasında takip edilmiş KSÜ tanısı dışında herhangi bir dermatolojik ek tanı almamış ve omalizumabı ilk kez kliniğimizde almış olan 101 hasta çalışmaya dahil edildi. Tedavi öncesi ve tedavinin 3. ayındaki hemogram, CRP, total IgE ve ÜAS7 değerleri retrospektif olarak incelendi. Kayıtlarda 26 hastanın total IgE değerleri mevcut değildi. Total IgE değeri ile ilgili analizler 75 hasta üzerinden yapıldı. Bulgular: Hastaların %73.3'ü kadın, %26.7'si erkekti. Yaş ortalaması 41.6 yıldı. Hastalık süresi ortalaması ise 35.5 aydı. Hastaların %52.5'inin anjiyoödemi vardı. NLO ve NMO değişkenleri için hafif+orta ve şiddetli ürtikerli grup arasında anlamlı bir fark bulundu (sırasıyla p:0.023, 0.019). Diğer değişkenler için hafif+orta ve şiddetli ürtikerli grup arasında anlamlı fark saptanmadı. OTH (p=0.010), LMO (p=0.031) ve total IgE (p<0.001) değerlerinde 3 aylık omalizumab tedavisi ile anlamlı artış izlenirken; lökosit sayısı (p<0.001), nötrofil sayısı (p<0.001), trombosit sayısı (p=0.018), NLO (p<0.001), TLO (p=0.013), NMO (p<0.001), CRP (p<0.001), ÜAS7 (p<0.001) değerlerinde tedavi ile anlamlı azalma görüldü. Lenfosit, monosit sayısı ve RDW değişkenlerinin tedavi öncesi ve sonrası değerleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı. NLO değerinin tedavi ile değişim yüzdesinde orta ve şiddetli ürtikerli gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı fark bulundu (p=0.034). Diğer laboratuvar değerlerinin tedavi ile değişim yüzdelerinde gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı fark bulunmadı. Hastaların hem tedavi öncesi hem tedavi sonrasında laboratuvar iv değerleri ile ÜAS7 arasında anlamlı korelasyon izlenmedi. Omalizumab tedavisinin 3. ayında ÜAS7'ye göre hastaların %18.8 (n=19)'i tam yanıta (ÜAS7=0) ulaşırken, %80.2 (n=81)'sinde kısmi yanıt, %0.99 (n=1)'unda yanıtsızlık görüldü. Tam yanıtlı ve kısmi yanıtlı hastalar arasında hastalık süresi, başlangıç ÜAS7, başlangıç total IgE değeri, 3.ay total IgE değeri, total IgE değeri oranları ve anjiyoödem eşlik etme durumu açısından istatistiki olarak anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: Bu çalışma yüksek doz antihistaminik tedavisine direnç gösteren KSÜ'lü hastalarda omalizumabın etkili ve hızlı bir tedavi seçeneği olabileceğini ve anti-IgE etkisi yanında inflamasyon ve koagülasyon inhibisyonu da yaptığını göstermiştir. Anahtar kelimeler: C-reaktif protein, kronik spontan ürtiker, lenfosit-monosit oranı, nötrofil-lenfosit oranı, nötrofil-monosit oranı, omalizumab, trombosit-lenfosit oranı, total IgE
Deneysel olarak diabetik nöropati oluşturulan sıçanlarda bongardia chrysogonum' un ağrı, davranış ve kan parametreleri üzerine etkisi
Diabetik nöropati diabettes mellitusun mikrovasküler komplikasyonudur. Diabetik nöropatide yaşam kalitesini azaltan en önemli faktör ağrıdır ve diabetik nöropati lokomotor aktiviteyi azaltmaktadır. İyi bir glisemik kontrol ile durumunun önüne geçilebileceği ya da ilerleyişinin yavaşlatılabileceği önerilmektedir. Gaziantep yöresinde bulunan Bongardia chrysogonum?un hipoglisemik etkisi rapor edilmiştir. Bu çalışmada Bogardia chryosogonum?un diabetik nöropati üzerine etkisi incelenmiştir. Çalışmada 40 adet Wistar albino erkek sıçan Kontrol, Bongardia, diabet, diabet+bongardia olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Diabet ve Kontrol grubuna musluk suyu, bongardia ve diabet+bongardia grubuna Bongardia chrysogonum çözeltisi orogastrik tüp ile verildi. Deney süresince ağrı ve davranış testleri tekrarlandı. Deneye başlanan gün ve deneye son verilen gün sıçanlardan kan alındı. Diabet ve diabet+bongardia grubunun lokomotor aktivitesi azaldı ve termal hiperaljezi ortaya çıktı. Bongardia grubunun lokomotor aktivite ve kuyruk çekme süreleri arasında anlamlı farklılık görülmedi . Bongardia chrysogonum glikoz üzerine etkisi görülmedi. Bulunan bu sonuç litaratürde bulunan diğer çalışma sonucu ile çelişmektedir. Alana dair bazı yeni etkiler ortaya koyulmaktadır.
Çocukluk çağı idrar yolu enfeksiyonlarının klinik ve laboratuvar özelliklerinin hematolojik parametreler ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş: İdrar yolu enfeksiyonları (İYE) çocukluk çağında sık görülen enfeksiyonlardandır. Zamanında ve düzgün şekilde tedavi edilmediğinde renal skar, renal parenkimal hastalık, hipertansiyon ve son dönem böbrek yetmezliği gibi ciddi komplikasyonlara sebep olabilen İYE'de tanının hızlı bir şekilde konulması ve tedavinin uygun şekilde başlanması morbiditenin azaltılmasında çok önemlidir. Biz de çalışmamızda; ucuz, kolay ulaşılabilen ve sık kullanılan tetkikler olan tam kan sayımı parametreleri, albumin ve CRP gibi biyokimyasal ve serolojik tetkikler üzerinden elde edilen bazı oranlar ve inflamasyon belirteçleri ile İYE tanısı ve alt/üst üriner sistem enfeksiyonu ayrımında kullanımlarını incelemeyi hedefledik. Materyal ve Metot: Çalışmamız Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde tek merkezli ve retrospektif olarak planlandı. Ocak 2021 – Aralık 2022 tarihleri arasında hastanemiz Çocuk Acil Polikliniği, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Poliklinikleri'ne ayaktan başvuran ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği'nde yatarak tedavi gören hastalardan İYE tanısı alan hastalar saptanarak çalışmamıza dahil edildi. Kontrol grubu ise hastanemiz Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Poliklinikleri'ne sağlam çocuk izlemi için başvuran, herhangi bir şikayeti olmayan sağlıklı çocuklardan oluşturuldu. Hasta grubunun; yaşı, cinsiyeti, idrar kültüründe üreyen mikroorganizma, idrar kültürünün alındığı tarih; başvuru esnasında ateş, bulantı, kusma, huzursuzluk, idrarda kötü koku, dizüri, karın ağrısı, yan ağrısı, iştahsızlık, enürezis, hematüri, pollaküri şikayetleri olup olmadığı; takipte görüntüleme olarak üriner sistem ultrasonografisi, voiding sistoüretrogram, dimerkaptosüksinik asit sintigrafisi yapılıp yapılmadığı ve eğer yapıldıysa sonucunda saptanan bulgular; Tam İdrar Tetkiki (TİT) sonucunda direkt bakıda görülen lökosit sayısı, lökosit esteraz (LE) ve nitrit testlerinin sonuçları kaydedildi. Hem hasta grubundaki hem de kontrol grubundaki olguların tam kan sayımı sonuçlarından WBC, nötrofil, lenfosit, monosit ve trombosit sayıları, MPV, PDW, PCT, hemoglobin, RDW değerleri; seroloji ve biyokimya tetkiklerinden serum C-reaktif protein (CRP) ve albumin düzeyleri ve bu değerlerden elde edilen NLR, LMR, PLR, MPVLR, MPV/PC, Hb/RDW, CAR oranları ve SII değeri hesaplanarak kaydedildi. Ayrıca hasta grubu, başvuru esnasında ateş semptomu olup olmamasına göre kendi içinde sistit ve akut piyelonefrit grupları olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hasta-kontrol ve sistit-piyelonefrit grupları arasında tüm parametreler karşılaştırıldı. Veriler IBM SPSS 22.0 paket programıyla analiz edildi. Sürekli değişkenlerin ortalama farklarının hasta ve kontrol grupları arasında kıyaslanmasında normal dağılan değişkenler için Student's T Testi; normal dağılmayanlar için Mann Whitney U Testi, kategorik değişkenlerin gruplar arasındaki dağılımları için Ki-Kare Testi kullanıldı. Sürekli değişkenlerin birbiriyle ilişkisine Spearman korelasyon katsayısı ile bakıldı. Tanımlayıcı istatistik olarak ortalama, standart sapma, medyan, Q1 (1.Çeyreklik), Q3 (3.çeyreklik), korelasyon katsayısı (rs), frekans ve yüzde değerleri verildi, p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza 1 ay – 16 yaş arasındaki 341 çocuk dahil edildi. Bunlardan 207'si hasta grubunda, 134'ü kontrol grubundaydı. Hasta grubunda kız erkek oranı 4:1'di. Hasta grubunun yaş ortalaması 67.4 ay, kontrol grubununki ise 64.9 ay idi. Hasta grubunda en sık başvuru semptomu 146 hastada görülen ateşti. Ateş sonrasında en sık görülen şikayetler dizüri ve karın ağrısıydı. Hastaların TİT bulgularına bakıldığında %87.8'inde LE pozitif, %51.5'inde nitrit pozitif saptandı. İdrar kültüründe en sık üreyen mikroorganizma E. coli'ydi. Hastaların 123'üne USG yapılmış, bunların 81'inin USG sonucu normal, 42'sinde ise patolojik bulgu mevcuttu. VCUG yapılan hasta sayısı 26 iken, 14 hastada VUR saptanmıştı. 25 hastaya DMSA görüntülemesi yapılmış ve 14'ünde renal skar gelişimi saptanmıştı. Hasta ve kontrol grubunun laboratuvar parametreleri karşılaştırıldığında hasta grubunda WBC (p<0.001), nötrofil (p<0.001), monosit (p<0.001), PDW (p<0.001), NLR (p<0.001), PLR (p=0.002), CRP (p<0.001), CAR (p<0.001), SII'nın (p<0.001) kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu; lenfosit (p<0.001), RDW (p<0.001), MPV (p<0.001), PCT (p<0.001), LMR (p<0.001), albumin (p<0.001) ve MPV/PC'nin (p=0.045) ise kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük olduğu saptandı. Sistit ve piyelonefritli olguların laboratuvar parametreleri açısından kıyaslama yapıldığında ise sistit grubunda nötrofil (p=0.021), NLR (p=0.034) ve albuminin (p<0.001); piyelonefrit grubunda ise CRP (p<0.001) ve CAR'nin (p<0.001) anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda hasta ve kontrol grupları arasında karşılaştırılan laboratuvar parametrelerinin inflamasyonu ve İYE'yi öngörmede katkısı olabileceği düşünüldü. Çalıştığımız parametrelerden CRP, albumin, CAR, nötrofil ve NLR dışındakilerle sistit ve piyelonefrit ayrımında net sonuçlara varılamadığı, sistit/piyelonefrit ayrımına yönelik olarak daha büyük hasta gruplarıyla prospektif nitelikte yapılacak çalışmalara ihtiyaç olduğu sonucuna ulaşıldı. Anahtar Sözcükler: İdrar yolu enfeksiyonu, sistit, akut piyelonefrit, hematolojik parametreler, nötrofil lenfosit oranı, platelet lenfosit oranı, sistemik immün-inflamasyon indeksi, CRP albumin oranı
Tilapia (Oreochromis niloticus)'larda deneysel Streptococcus iniae enfeksiyonunda oluşan histopatolojik bulguların ve bazı kan parametrelerinin incelenmesi
oz DOKTORA TEZİ TILAPIA (OREOCHROMIS MLOTICUS )'LARDA DENEYSEL STREPTOCOCCUS İNME ENFEKSİYONUNDA OLUŞAN HİSTOPATOLOJİK BULGULARIN VE BAZI KAN PARAMETRELERİNİN İNCELENMESİ A.Erdem DÖNMEZ ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ SU ÜRÜNLERİ ANABİLİM DALI Danışman : Prof. Dr. İbrahim CENGİZLER Yıl 2002, Sayfa 71 Jüri: Prof. Dr. İbrahim CENGİZLER ProfDr. Gürkan EKİNGEN Prof.Dr. İhsan AKYURT Yrd.Doç.Dr. Mahmut Ali GÖKÇE Yrd.Doç.Dr. Aysel SAHAN Bu çalışmada Streptococcus iniae etkeninin intraperitoneal (karın içi) enjeksiyonu yoluyla Oreochromis niloticus'ta oluşturulan enfeksiyona bağlı gelişen makroskobik ve mikroskobik patolojik görünüm ve bazı kan parametrelerinde değişimler belirlenmiştir. Bakteri 103, 104, 105 ve 106 cfu dozlarında hazırlanarak balıklara intraperitoneal (karın içi) enjeksiyon yoluyla verilmiştir. Histopatolojik muayenede solungaç dokuda sekonder lamellerde, yoğun lenfosit infiltrasyonu ve makrofaj infiltrasyonu belirlenmiş, aynı görünüm solungaç arkına ait bölgelerde de tespit edilmiştir. Karaciğer sinuzoidlerinde genişlemelerle birlikte konjesyonlar ve hepatosit dejenerasyonu ile yine sinuzoidler içerisinde lenfosit ve makrofaj infiltrasyonu belirlenmiştir. Böbrek interstisyumunda tüp epitellerinde şişme, fokal alanlarda dejenerasyon, parenkim içerisinde yoğun lenfosit infiltrasyonu ve makrofaj infiltrasyonu belirlenmiştir. Ön barsak ve arka barsağın mukozasında dökülmeler, mukoza ve submukoza katmanlarında da lenfosit ve makrofaj infiltrasyonu belirlenmiştir. Myokard'ta kas fibrilleri arasında yine yoğun bir şekilde lenfosit infiltrasyonu ve makrofaj infiltrasyonu ile karakterize miyokarditis belirlenmiştir. Dalak dokusunda ise, sinuzoidler içerisinde yoğun bir şekilde bakteri kolonilerine rastlanmıştır. Hematokrit değerleri ve serum elektrolit değerlerinde de bakteri derişimleri arasındaki farklılıklara bağlı olarak değişimler saptanmıştır. Anahtar kelimeler : Tilapia (O. niloticus), S. Mae, Histopatoloji, Hematokrit, Kan Elektrolitleri.
Subkutan ve oral yolla enjekte edilen bakırın mus musculus var. albinus'un dokularındaki birikimi ve bu dokuların nicel protein ve glikojen düzeyleri ile bazı kan parametreleri üzerine etkileri
VII OZ Mus musculus var. albinus 'un çeşitli bakır derşimlerinin etkisinde karaciğer, dalak, böbrek, kas, testis ve beyin dokularındaki metal birikiminin nicel protein derişimine, kas ve karaciğer glikojen düzeyleri ile kandaki bazı biyokimyasal parametreler üzerine etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.. Deneylerde oral ve subkutan şekilde enjekte edilen bakır derişimi arttıkça dokulardaki metal birikimide artma göstermiştir. Ancak birikimdeki artışın subkutan enjeksiyonda daha fazla olduğu saptanmıştır. İncelenen dokular arasında en fazla metal birikimi karaciğerde gözlenirken en az birikimin kas dokusunda olduğu belirlenmiştir. İncelenen dokulardan karaciğer, dalak, böbrek, beyin ve testis de metal birikimine paralel olarak doku protein düzeyleri artarken, kas dokusu protein düzeyi azalmıştır. Her iki enjeksiyon şeklinde de enjekte edilen bakır derişiminin artması karaciğer ve kas dokularındaki glikojen düzeylerini düşürürken, serum glikoz, total protein ve kolesterol düzeylerini arttırmıştır.
Akne vulgaris tanısı ile oral izotretinoin tedavisi alan hastalarda sistemik inflamasyon göstergesi olarak monosit/ yüksek dansiteli lipoprotein oranının ve diğer biyokimyasal parametrelerin retrospektif incelenmesi
AMAÇ: Akne vulgaris tanısı ile oral izotretinoin tedavisi alan hastalarda yeni bir inflamatuvar biyobelirteç olan monosit HDL oranı ile, immuno-inflamatuvar cevabın tedavi sürecindeki değişiminin, karaciğer fonksiyon testleri, lipitler ve diğer biyokimyasal parametrelerdeki değişim ile beraber incelenmesi GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmaya Ocak 2010- Ekim 2022 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran, akne vulgaris tanısı konularak sistemik izotretinoin tedavisi (0,5-1 mg/kg) başlanmış,18 yaş üzeri, 40 erkek 110 kadın, toplam 150 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya 18 yaş altı, diyabetes mellitus, hiperlipidemi, hipertansiyon, yakın zamanda geçirilmiş cerrahi öyküsü olanlar, antiplatelet ilaç kullananlar, hematolojik malignitesi ve hastalığı olanlar, kortikosteroid tedavisi alanlar dahil edilmemiştir. İzotretinoin tedavisinin başlangıcında ve tedavinin 3. ve 6. aylarında kontrol amaçlı alınmış venöz kanlardaki HDL, monosit, kolesterol, LDL, AST, ALT, platelet, lenfosit mutlak değerlerinin sonuçları hasta kayıt sistemi üzerinden retrospektif olarak incelenip kaydedilmiştir. İstatistiksel değerlendirmede SPSS 23.0 versiyonu kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilme kriterlerini sağlayan toplam 150 hasta alındı. Akne vulgaris tanısı ile oral izotretinoin tedavisi alan hastalardan 110'u (%73,3) kadın, 40'ı (%26,7) erkekti. Hastaların en büyüğü 39 en küçüğü 19 yaşında olup ortalama hasta yaşı 21,8 ± 2,96 'dır. Tedavi süresince ortalama monosit düzeyindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,919). Ortalama HDL düzeyindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,162). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama kolesterol düzeylerinde artış gözlendi. Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki artış ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,851). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında tedavinin başlangıcına göre ortalama LDL düzeylerinde artış gözlendi.Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki minimal düşüş istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,978). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama AST düzeylerinde artış gözlendi.Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki düşüş ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,204). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama ALT düzeylerinde artış gözlendi. Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki düşüş ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,248). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama PLT düzeylerinde artış gözlendi.Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki düşüş ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,879). Ortalama Lenfosit düzeyindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,15). Ortalama monosit /HDL oranındaki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,958). Ortalama platelet/ lenfosit oranındaki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,256). SONUÇ ÖNERİLER Ortalama lenfosit ve monosit düzeylerinde 0- 3, 0- 6 ve 3-6 aylar arasında istatistiksel olarak anlamlı değişiklik olmamış olup, ortalama platelet düzeyinde yalnızca 0. ve 3. aylar arasındaki istatistiksel anlamlı artış olmuştur. Bu verilere baktığımızda, izotretinoin tedavisinde hemogram düzeyinin tedavinin 3. ayından sonra sıkı kan takibi ile izlenmesinin gerekli olmadığı sonucuna vardık. Ortalama total kolesterol, LDL, AST ve ALT düzeylerinin tedavi sonunda tedavi başlangıcına göre istatistiksel olarak anlamlı artışı yalnızca 0- 3 aydaki artışla sağlanmıştır. 3- 6 ay arasındaki değişime bakacak olursak, bu değerlerin ortalaması istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir şekilde düşmüştür. Buradan şunu çıkarıyoruz ki, oral izotretinoin tedavisi alan bireylerde bu parametreler açısından kan tetkiki yapılacaksa daha çok ilk 3 ay içinde yapılması ve tetkik sonuçlarında anormallik saptanmadığında, tetkik sıklığının azaltılması uygun olabilir. Oral izotretinoin kullanımında hastalarda 6 aylık dönemde başlangıca göre MHR ve PLR'de istatistiksel anlamlı değişim saptanmamasıyla oral izotretinoinin sistemik inflamasyonu tetiklemediği sonucuna varılmıştır. AMAÇ: Akne vulgaris tanısı ile oral izotretinoin tedavisi alan hastalarda yeni bir inflamatuvar biyobelirteç olan monosit HDL oranı ile, immuno-inflamatuvar cevabın tedavi sürecindeki değişiminin, karaciğer fonksiyon testleri, lipitler ve diğer biyokimyasal parametrelerdeki değişim ile beraber incelenmesi GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmaya Ocak 2010- Ekim 2022 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran, akne vulgaris tanısı konularak sistemik izotretinoin tedavisi (0,5-1 mg/kg) başlanmış,18 yaş üzeri, 40 erkek 110 kadın, toplam 150 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya 18 yaş altı, diyabetes mellitus, hiperlipidemi, hipertansiyon, yakın zamanda geçirilmiş cerrahi öyküsü olanlar, antiplatelet ilaç kullananlar, hematolojik malignitesi ve hastalığı olanlar, kortikosteroid tedavisi alanlar dahil edilmemiştir. İzotretinoin tedavisinin başlangıcında ve tedavinin 3. ve 6. aylarında kontrol amaçlı alınmış venöz kanlardaki HDL, monosit, kolesterol, LDL, AST, ALT, platelet, lenfosit mutlak değerlerinin sonuçları hasta kayıt sistemi üzerinden retrospektif olarak incelenip kaydedilmiştir. İstatistiksel değerlendirmede SPSS 23.0 versiyonu kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilme kriterlerini sağlayan toplam 150 hasta alındı. Akne vulgaris tanısı ile oral izotretinoin tedavisi alan hastalardan 110'u (%73,3) kadın, 40'ı (%26,7) erkekti. Hastaların en büyüğü 39 en küçüğü 19 yaşında olup ortalama hasta yaşı 21,8 ± 2,96 'dır. Tedavi süresince ortalama monosit düzeyindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,919). Ortalama HDL düzeyindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,162). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama kolesterol düzeylerinde artış gözlendi. Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki artış ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,851). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında tedavinin başlangıcına göre ortalama LDL düzeylerinde artış gözlendi.Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki minimal düşüş istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,978). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama AST düzeylerinde artış gözlendi.Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki düşüş ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,204). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama ALT düzeylerinde artış gözlendi. Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki düşüş ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,248). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama PLT düzeylerinde artış gözlendi.Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki düşüş ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,879). Ortalama Lenfosit düzeyindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,15). Ortalama monosit /HDL oranındaki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,958). Ortalama platelet/ lenfosit oranındaki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,256). SONUÇ ÖNERİLER Ortalama lenfosit ve monosit düzeylerinde 0- 3, 0- 6 ve 3-6 aylar arasında istatistiksel olarak anlamlı değişiklik olmamış olup, ortalama platelet düzeyinde yalnızca 0. ve 3. aylar arasındaki istatistiksel anlamlı artış olmuştur. Bu verilere baktığımızda, izotretinoin tedavisinde hemogram düzeyinin tedavinin 3. ayından sonra sıkı kan takibi ile izlenmesinin gerekli olmadığı sonucuna vardık. Ortalama total kolesterol, LDL, AST ve ALT düzeylerinin tedavi sonunda tedavi başlangıcına göre istatistiksel olarak anlamlı artışı yalnızca 0- 3 aydaki artışla sağlanmıştır. 3- 6 ay arasındaki değişime bakacak olursak, bu değerlerin ortalaması istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir şekilde düşmüştür. Buradan şunu çıkarıyoruz ki, oral izotretinoin tedavisi alan bireylerde bu parametreler açısından kan tetkiki yapılacaksa daha çok ilk 3 ay içinde yapılması ve tetkik sonuçlarında anormallik saptanmadığında, tetkik sıklığının azaltılması uygun olabilir. Oral izotretinoin kullanımında hastalarda 6 aylık dönemde başlangıca göre MHR ve PLR'de istatistiksel anlamlı değişim saptanmamasıyla oral izotretinoinin sistemik inflamasyonu tetiklemediği sonucuna varılmıştır.
Pandemi döneminde maske takan insanlarda pandemi öncesi ve sonrası kan parametreleri
COVID-19, Çin'in Hubei eyaletinin Wuhan kentinde ilk olarak görülmüş olup, Aralık 2019'dan bu zamana dek tüm dünyayı etkiliyor. Hastalığın damlacık, temas ve solunum yoluyla kişiden kişiye bulaştığı düşünülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Covid-19 virüsünün etkilerini pandemi olarak kabul etti. Virüsün solunum yoluyla bulaştığı düşüncesine dayanarak maskenin koruyucu olabileceği varsayımıyla maske takma zorunluluğu getirilmiştir. Bu nedenle uzun süre maske takılmasında kan parametrelerindeki değişimi araştırmayı amaçladık. Araştırmamızda bu parametrelerin nasıl değiştiğini ve değişen parametrelerde virüsün bağlanmasını kolaylaştırıcak bir etken olup olmadığını araştırdık. Buna bağlı olarak doğru maske kullanımının nasıl olması gerektiği yönünde bir kriter belirlemeye çalıştık. Çalışmamız doğru maske takma süreleri özellikle sağlık çalışanlarında hem kan değerleri hem de virüsün etkilerini değerlendirmek açısından katkı sağlayacaktır. Çalışmamızda 18 yaş üzeri Genel Cerrahi Polikliniği'ne gelen bilinci açık, iletişim kurabilen, kadın ve erkek hastalarda retrospektif olarak pandemi öncesi kan parametreleri ve pandemi sonrası günde ortalama 8 saat maske taktığı kabul edilen hastalarda kan parametrelerine baktık. Hasta verilerini G power güven aralığı 0,95 olan covid olmayan sağlıklı hastada bakıldı. Yaptığımız çalışmada maske takılmayan döneme göre maske takılan dönemde kreatin, sodyum, TSH, amilaz değerlerinde artış, magnezyum, pH, T3, PaO2, SaO2 değerlerinde azalış görülmüştür. Bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Albümin, eritrosit, hemoglobin, lenfosit, potasyum, protein değerlerinde artış; ALT, AST bazofil, bun, eozinofil, klorür, lökosit, monosit, nötrofil, T4, trombosit, üre değerlerinde azalma görülmüştür, bu sonuç kişi yetersizliğinden dolayı istatistiksek olarak anlamlı değildir (p>0.05). D-dimer ve PCO2 değerleri anlamlı olarak farklı değildir (p>0.05). Sonuç olarak Covid-19'dan bağımsız maske kullanımı kan parametrelerinde anlamlı değişiklikler meydana getirdiği görülmüştür. Anahtar kelimeler: Maske, pandemi, kan parametreleri, insan
Obezite polikliniğine başvuran hastalarda hematolojik parametreler ile kardiyovasküler risk skorlamasının karşılaştırmalı değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, obezite polikliniğine başvuran hastalarda; hematolojik ve biyokimyasal parametreler ile kardiyovasküler risk skorlamasının karşılaştırmalı değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Tanımlayıcı-kesitsel olarak planlanan bu araştırmada, Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesinin Obezite Polikliniğine 2017-2018 yılları arasında başvuran hastaların, dosya verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yaş, cinsiyet, sigara kullanımları, DM tanılarının varlığı, BKİ değerleri kaydedildi; kardiyovasküler risk faktörleri Avrupa ve Türkiye Kardiyoloji Dernekleri risk skorlamasına göre değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya %75,1'i kadın, %24,9'u erkek, 631 katılımcı dahil edilmiştir. Yaş ortalaması 38,9±12,1 (min=21-maks=65) olarak bulunmuştur. Hastaların %19,2'sinin sigara kullandığı, %4,6'sında DM ve %36,9'unda insülin direnci olduğu görülmüştür. Katılımcıların %3,3'ü zayıf, %7,3'ü normal kilolu, %22,5'i fazla kilolu ve %66,9'u obezdir. Türkiye Kardiyoloji Derneği risk skorlamasına göre hastaların %51,4'i düşük , %20,5'i orta ve %28,1'i yüksek risklidir. Avrupa Kardiyoloji Derneği risk skorlamasına göre ise hastaların %83,5'i düşük, %10,9'u orta ve %5,5'i yüksek risklidir. Her iki risk skorlamasına göre risk grupları arasında yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi ve DM varlığı açısından anlamlı farklılık görüldü (p<0,001). Türkiye Kardiyoloji Derneği risk skorlamasına göre; düşük risk grubunda olanların daha yüksek trombosit/lenfosit oranına ve daha düşük total kolesterol/HDL oranına sahip olduğu görüldü. Her iki skorda da kardiyovasküler risk ile RDW, MPV, lökosit sayısı, nötrofil/lenfosit oranı değerlerinde ilişki saptanmadı. Sonuç: Birinci basamak sağlık hizmetlerine obezite danışmanlığı için başvuran hastalara risk değerlendirmesi yapılması önemlidir. Yapılan kardiyovasküler risk değerlendirmesi ile bazı önlemlerin erkenden alınması sağlanabilir. Riskin erken saptanması amacıyla klinisyenlerin kolay ulaşabilecekleri parametreleri ortaya çıkaracak daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Obezite, BKİ, trombosit/lenfosit oranı, kardiyovasküler risk skoru, hematolojik parametreler
Dişi ve erkek sıçanlarda yaşlanma ve fruktozun oluşturduğu metabolik sendromda resveratrolün vasküler ve kan parametreleri üzerine etkilerinin incelenmesi
Son yıllarda hızla artan obezite ve metabolik sendrom hastalıklarındaki artışın temel sebepleri arasında fruktoz içeren hazır gıda ve içeceklerle beslenme de yer almaktadır. Resveratrol bazı meyvelerin yapısında bulunan antioksidan ve kardiyovasküler sistem üzerinde etkileri birçok çalışmada gösterilmiş polifenolik yapıda bir fitoaleksindir. Resveratrolün uzun süre fruktoz diyeti ve metabolik sendrom üzerindeki etkinliği tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada dişi ve erkek Wistar sıçanları 24 hafta boyunca içme suyu içerisinde %10 oranında fruktoz tüketimi ile beraber (%0.05) oranında resveratrol içeren yem ile beslenmiştir. Fruktoz ile oluşturulan metabolik sendromun vasküler, metabolik ve histolojik değişiklikleri üzerine resveratrol tedavisinin etkileri incelenmiştir. Sıçanların kan örneklerinde ve karaciğer dokusunda biyokimyasal parametreler ölçülmüştür. Torasik aorta dokusunda fenilefrin (10-9-10-4M) kasılma, asetilkolin (10-9-10-4M) ve insülin (10-9-3×10-6M) gevşeme yanıtları ile L-NOARG (10-4M) varlığında asetilkolin gevşemeleri incelenmiştir. Ayrıca karaciğer ve aorta dokusunda Western Blot ve Real Time-PCR yöntemleriyle IRS-1, eNOS ve iNOS protein ve mRNA düzeyleri ölçülmüş, karaciğer histolojisi incelenmiştir. Fruktoz içeren diyet ile dişi ve erkek sıçanlarda plazma glukoz, insülin, VLDL ve trigliserit düzeylerinde ayrıca karaciğer trigliserit düzeyinde artış meydana geldiği ve resveratrol tedavisinin bu parametreleri anlamlı bir şekilde düşürdüğü saptanmıştır. Fruktoz diyeti ile beslenen dişi ve erkek sıçanlarda HDL düzeylerindeki azalmanın ise resveratrol tedavisi ile anlamlı bir şekilde arttığı saptanmıştır. Fruktoz içeren diyet ile ortaya çıkan vasküler endotel-bağımlı asetilkolin ve insülin gevşemelerindeki azalma resveratrol tedavisi ile iyileştirilmiştir. Fenilefrin kasılma cevapları ise fruktoz içeren diyet ile artmış, resveratrol diyeti ile baskılanmıştır. L-NOARG (10-4M) varlığında asetilkolin gevşemelerinde ise herhangi bir farklılık gözlenmemiştir. Ayrıca sıçanlarda abdominal yağlanma, karaciğer dokusunda hiperemi ve dejenerasyon gözlemlenmiş, resveratrol tedavisi bu durumu kısmen iyileştirmiştir. Aorta ve karaciğer dokularında fruktoz tüketimiyle oluşan eNOS protein ve mRNA düzeylerinde azalmanın resveratrol tedavisi ile iyileştirildiği saptanmıştır. Ayrıca aorta iNOS protein ve mRNA düzeylerinde fruktoz tüketimi ile oluşan artış, resveratrol tedavisiyle anlamlı düzeyde azalmıştır. Aorta dokusunda IRS-1 protein ve mRNA düzeylerinde fruktoz diyetinin herhangi bir farklılığa yol açmadığı, resveratrol tedavisinin ise kısmen yükselttiği gösterilmiştir. Cinsiyet farklılıkları açısından fruktozla beslenen dişi sıçanlarda plazma trigliserit, VLDL ve HDL düzeylerinin erkek sıçanlara göre daha yüksek düzeyde olduğu gösterilmiştir. Venöz kan glukoz düzeylerinde dişi ve erkek sıçanlar arasında herhangi bir farklılık gözlenmezken, arteriyal kan glukoz düzeylerinin erkek sıçanlarda daha yüksek düzeyde olduğu saptanmıştır. Doku ağırlıkları ve plazma insülin düzeyleri açısından dişi ve erkek sıçanlar arasında herhangi bir farklılık gözlenmemiştir. Fruktozla beslenen dişi sıçanlarda fenilefrinin etkinliğinin erkek sıçanlara göre azaldığı, fakat asetilkolinin ve insülinin gevşeme yanıtlarında belirgin bir farklılık oluşmadığı gösterilmiştir. Fruktoz ile beslenen dişi sıçan aortasında iNOS protein ekspresyonunun erkek sıçanlara göre daha yüksek düzeyde olduğu gösterilmiştir. eNOS ve IRS-1 düzeylerinde ise cinsiyete bağlı herhangi bir farklılık gözlenmemiştir. Çalışma sonucu elde ettiğimiz bulgular resveratrolün, yüksek fruktoz diyeti ile ortaya çıkan vasküler fonksiyon bozukluğunu ve birçok metabolik parametreleri düzeltebileceğini göstermektedir. Böylece, fruktoz içeren diyet ile beslenmenin olumsuz etkilerini azaltmak amacıyla, aynı zamanda resveratrol tüketilmesinin faydalı olabileceğini söyleyebiliriz. Anahtar sözcükler: Fruktoz, resveratrol, metabolik sendrom, vasküler fonksiyon bozukluğu, insülin vazoreaktivitesi
Yeni doğan kriptorşidili çocuklarda bazı endokrin bozucuların kan düzeylerinin belirlenmesi
Yeni Doğan Kriptorşidili Çocuklarda Bazı Endokrin Bozucuların Kan Düzeylerinin Belirlenmesi Organik klorlu pestisitler (OKPler) ve Poliklorlu bifenillerin (PCBler) dünya genelinde yaygın kullanımlarının hem günlük yaşamımızda insan sağlığı hem de yabanıl hayat ve çevre sağlığı üzerinde önemli etkileri olduğu tartışılmaktadır. Kalıcı organik kirleticiler olarak bilinen bu kimyasalların hormon benzeri etkileri göstermeleri nedeniyle organizmaların gelişim, büyüme ve üreme sağlığı üzerine toksik etkileri konusunda giderek artan sayıda veri bulunmaktadır. Erkek üreme sağlığının son 50 yıldır olumsuz etkilendiği ve özellikle sperm kalitesi ve sayısında azalma, erkek üreme sistemi organlarında malformasyon (kriptorşidizm ve hipospadia gibi) görülme sıklığında ve testiküler kanser vakalarının insidansındaki artışlar epidemiyolojik çalışmalarla ortaya konmaktadır. Kriptorşidizm yani bir veya her iki testisin gerekli inme hareketi yapamaması hastalığının gelişmiş ülkelerde görülme sıklığının giderek arttığı yönünde endişeler bulunmaktadır. Bu çalışmada ülkemizde kriptorşidik tanısı konmuş yeni doğanlar (n=20) ve anneleri (n=20), sağlıklı yeni doğanlar (n=38) ve annelerin (n=38) kan örneklerindeki 29 organik klorlu pestisit ve 18 PCB bileşiğinin konsantrasyonları karşılaştırılmıştır. Bulgularımız, kriptorşidik yeni doğan annelerinin kanındaki pentaklorobenzen, 4,4'-DDD ve 2,4'-DDD miktarlarının sağlıklı yeni doğan annelerin kanındaki miktarlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğunu ortaya koymaktadır (sırasıyla p=0.0032; p=0.0496; p=0.0284). Öte yandan kriptorşidik yeni doğanların kanındaki PCB 180, ß-HCH, ?HCH, HCB, ?DDT, 4,4'-DDT, 4,4'-DDE, cis-heptakloroepoksit ve dieldrin konsantrasyonlarının, sağlıklı yeni doğanların kandaki miktarlarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edilmiştir (sırasıyla p=0.0199; p=0.0077; p=0.0079; p=0.0020; p=0.0019; p=0.0092; p=0.0025; p=0.0025; p=0.0113). Anahtar Kelimeler: Kan, yeni doğan, Kriptorşidizm, OKP, PCB
Yetişkinlerde tayin edilen bazı kan parametrelerinin,beslenme alışkanlıkları ve bilgi düzeyleri ile olan ilişkisi
Bireylerin,doğru beslenme alışkanlıkları kazanması, yeterli, dengeli ve sağlıklı beslenmesi toplumda obezite, kalp-damar hastalıkları, diyabet, vb. hastalıkların görülme riskinin azalmasında rol oynayan koruyucu etmenlerden biridir. Hatalı beslenme bilgi ve alışkanlıkları bireyin yaşam kalitesini bozan en önemli nedenlerdendir.Bu çalışmada diyabet, hiperlipidemi veya hipertansiyon tanısı konmuş hastaların rutin biyokimyasal tetkikleri sonuçları ile bu kişilere uygulanan beslenme alışkanlıkları ve beslenme bilgileri konusundaki anketinin verileri değerlendirilerek, kişilerin beslenme bilincinin ve alışkanlıklarının sağlık üzerindeki önemi vurgulandı.Çalışma grubunda 52 erkek, 81 kadın toplam 133 kişi yer almıştır Ankete katılanların lise ve yüksek okul mezun ağırlıklı olması nedeniyle genel olarak bilgi düzeylerinin yeterli olduğu düşünüldü. Ancak temel beslenme öğeleri konusunda noksanlıkların olduğu da belirlendi.Bulgularımıza göre kişilerin kötü veya hatalı beslenme alışkanlıkları kan lipit değerlerini etkilemiş normal değerlerin üzerine çıkarmıştır. Vücut kitle indeksleri hesap edilerek yaş gruplarına ve hastalık durumlarına göre değerlendirildi. Kırk yaşın üzerindeki kişilerde vücut kitle indeksi normalin üst sınırını geçtiği için bu durum şişmanlık olarak değerlendirildi.Metabolik sendromlu olarak belirlenen kişilerin bel çevresi, büyük ve küçük tansiyon, açlık kan şekeri değeri, trigliserit değeri, kontrol grubu değerlerinden anlamlı derecede yüksek HDL-kolesterol değeri de düşük bulundu. Sadece şeker hastası olan grubun açlık kan şekeri değeri (143 mg/dL) kontrole göre anlamlı derecede yüksektir. Keza şeker hastası ve hiperlipidemisi olan grubun da açlık kan şekeri değeri (182 mg/dL) kontrole göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Sadece hiperlipidemi grubunda trigliserit düzeyi (268 mg/dL) ve kolesterol değeri (247 mg/dL) kontrole göre anlamlı derecede yüksek bulundu.
Farklı konsantrasyonlardaki benzokainin sazan balığının (Cyprinus carpio L., 1758) bazı kan parametreleri üzerine etkisi
Gerek üretim ve yetiştirme kültür şartlarında, gerekse laboratuvar çalışmalarında, pek çok işlem için anestezi canlı balıklara elle müdahale ve balık nakilleri balıkçılık uygulamalarının oldukça önemli bir bölümünü teşkil etmektedir. Bu amaçla sazan balığına uygulanan Benzokain (ethyl aminobenzoate)'in letal olmayan (25, 50, 75, 100 mg/L) dozları seçilerek örneklerin kan ve serumunda meydana gelebilecek biyokimyasal değişimleri araştırıldı. Bu çalışmada ortalama 30 gr ağırlığında ve 4,9 cm boyunda Pullu sazan (Cyprinus carpio) kullanıldı. Araştırma 3 tekrarlı olarak uygulandı. Çalışma boyunca toplam 150 adet balık üzerinde çalışıldı. Benzokain'in 25 ve 50 mg/L dozlarda uygulandığı gruplarda kan Hematokrit ve Lökokrit, Eritrosit ve Lökosit, Hemoglobin, Fagositik oran, Adherent düzeyi, MCV gibi kan parametrelerinde kontrol grubu ile fark gözlenmezken, 75 ve 100 mg/L dozlarda artış görülmüştür. Kontrol grubuna göre 25, 50, 75 ve 100 mg/L dozlardaki benzokain'in serum total protein değerinde herhangi bir değişim saptanmamıştır.
Futbol antrenörlerinin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ve fiziksel uygunluk düzeyleri ile bazı kan değerlerinin karşılaştırılması
Bu araştırmada; Futbol Antrenörlerinin sağlıklı yaşam davranışlarının ne düzeyde olduğunu belirleyerek, sağlıklı yaşam biçimi davranış düzeyleri ve fiziksel uygunluk değerleri ile bazı kan parametreleri arasındaki ilişkinin ortaya konulması amaçlanmıştır.Çalışmaya Türkiye Futbol Antrenörleri Derneği Malatya Şubesine kayıtlı olan 65 gönüllü futbol antrenörü katılmıştır. Antrenörlerin bazı demografik bilgilerini belirlemeye yönelik olarak kişisel bilgi formu hazırlanmış ve antrenörlerin kişisel bilgileri bu forma kaydedilmiştir. Antrenörlerin fiziksel uygunluklarını belirlemeye yönelik boy, kilo, beden kitle endeksi, vücut yağ yüzdesi ölçümleri yapılmıştır. Ayrıca Kan Trigliserid düzeyleri, HDL, LDL Kolestrol seviyeleri gibi bazı kan değerleri analiz edilmiştir. Sağlıklı yaşam biçimi davranışlarını belirlemek için sağlıklı yaşam biçimi ile ilişkili olarak sağlığın geliştirilmesine yönelik olarak hazırlanmış "Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları" ölçeği kullanılmıştır.Araştırma verilerinin değerlendirilmesinde SPSS istatistik paket programı kullanılmış olup anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak alınmıştır. İstatistikî yöntem olarak; frekans, yüzde dağılımları, ortalama ve standart sapmalarla beraber, bağımsız gruplar t testi, tek yönlü varyans analizi (One-Way Anova) kullanılmıştır.Çalışma sonucunda Futbol Antrenörlerinin sağlıklı yaşam biçimi davranışları toplam puanı 142,0±15,91 olarak tespit edilmiştir. Antrenörlerin eğitim düzeyleri ile fiziksel uygunluk parametreleri açısından karşılaştırılmasında BKİ, Yağ yüzdesi, Bel çevresi ve Kalça çevresi değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmuştur (p<0.05).Sağlıklı yaşam biçimi davranışları alt başlıklarından sağlık sorumluluğu bakımından antrenörlerin çalıştıkları yıl lehine istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05).Antrenörlerin aktif spor yaşantılarından sonra fazla kilolu vücut tipi içinde yer aldıkları, sigara içen antrenörlerin kolesterol seviyelerinin yüksek olduğu ve yeterli düzeyde egzersiz yapmadıkları, dengeli ve düzenli beslenmedikleri yapılan istatistiki değerlendirmeler sonucunda tespit edilmiştir. Ayrıca eğitim düzeyinin çalışmamızda önemli sonuçlar verdiği egzersiz alışkanlığının, BKİ'nin, vücut yağının, bel ve kalça oranlarını kontrol altına almada önemli bir faktör olduğu belirlenmiştir.Anahtar Kelimeler: Futbol, Antrenör, Sağlıklı Yaşam Biçim Davranışı, Fiziksel Uygunluk, Kan Değerleri