Infertility-female
69 theses under this subject heading
İnfertil kadınlarda stigma algısının emosyonel sorunlara etkisi
Bu çalışma infertil kadınlarda stigma algısının emosyonel sorunlara etkisinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı kesitsel tipte yapılmıştır. Araştırma, Çorum Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi (ÜYTM)'nde, Ekim 2019-Aralık 2019 tarihleri arasında olasılıksız örnekleme yöntemlerinden rastlantısal örnekleme yöntemi ile seçilen toplam 120 primer infertil kadın oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında "Kişisel Bilgi Formu (KBF)", "İnfertilite Damgalanma Ölçeği (İDÖ)", "Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ)", "Durumluk ve Sürekli Anksiyete Ölçeği (DSAÖ)" uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde Mann Whitney U, T, Kruskal Wallis ve Spearman's rho korelasyon testi kullanılmıştır. Çalışmamızda, İDÖ ölçeği puan ortalamasına göre infertil kadınların orta düzeyde damgalanma (47,34±21,91) hissettikleri belirlenmiştir. İnfertil kadınların İDÖ alt boyut puan ortalamalarına ilişkin dağılımlar incelendiğinde ise toplumsal damgalanma (14,78±8,24) ve sosyal geri çekilme (13,28±5,84) alt boyutlarına ilişkin puan ortalamalarının daha yüksek olduğu bulunmuştur. Kadınların %67,5'inin minimal depresyon, %56,7'sinin orta derecede durumluk anksiyete ve %71,7'sinin orta derecede sürekli anksiyete yaşadığı tespit edilmiştir. İnfertil kadınların İDÖ toplam puan ortalaması ve İDÖ alt boyut puan ortalamaları ile BDÖ, DAÖ ve SAÖ puan ortalamaları arasındaki fark istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak, çalışmamızda infertil kadınlarda stigma algısı ile BDÖ, DAÖ ve SAÖ puan ortalamaları arasındaki ilişkinin güçlü derecede pozitif yönlü olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Anahtar Kelimeler: İnfertil kadın, stigma algısı, depresyon, anksiyete
18-49 yaş grubundaki kadınların sekonder infertilite prevelansı ve etkileyen faktörler
Bu çalışmada 18-49 yaş grubundaki kadınlarda sekonder infertilite risk faktörlerini belirlemek amaçlanmıştır. Çalışma vaka ve kontrol türde bir tasarıma sahiptir. Araştırmanın kontrol grubunu bir eğitim ve araştırma hastanesinin Kadın doğum kliniğine başvurmuş dâhil edilme kriterlerini karşılayan, daha önce infertilite tanı ve tedavisi almamış 162 kadın ve vaka grubunu ise sekonder infertilite tanısı almış, dahil edilme kriterlerini karşılayan 418 kadın oluşturdu.Araştırmanın verileri araştırmacı tarafından oluşturulan İnfertilite Risk Faktörü İnceleme Formu kullanılarak toplandı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler ve çoklu lojistik regresyon analizi kullanıldı. Araştırmaya katılan kadınların sekonder infertilite prevelansı %72,1 olarak belirlendi. Sekonder infertil kadınların %75.8'inin kadın kaynaklı, % 12.9'unun hem kadın hem erkek kaynaklı sekonder infertilite tanısı aldığı belirlendi. Sekonder infertil kadınların %76.3'ü 35 yaş altında yaşa sahip, %57.4'ü 13 yaş ve üzerinde menarş yaşamış, %79.9'u 19 yaş ve üzerinde ilk evliliğini yapmış, %61.7'si primigravida, %36.1'i nullipar, %58,4'ü jinekolojik hastalık öyküsüne sahip, %19.6'sı PKOS'a sahip, %3.1'i hirşutizme sahip, %25.4'ü dismenore sorunu yaşamakta, %31.1'i lise mezunu ve %73.4'ü il merkezinde yaşamaktadır. Çoklu lojistik regresyon analizi sonucuna göre ilçede yaşamanın, eş yaşının, evlilik süresinin, evlilik sayısının, ilk evlilik yaşının, menarş yaşının, gebelik sayısının, çocuk sayısının artmasının ve dismenore yaşamanın sekonder infertil olma riskini artırdığı belirlenmiştir (p<0.05). Anahtar Kavramlar: İnfertilite, Sekonder infertilite; Kadın; Risk faktörleri, Türkiye Bilim Kodu: 1082
İnfertilitenin bireyin yaşam kalitesine ve benlik saygısına etkisi
Çalışma infertilitenin, bireylerin yaşam kalitesi ve benlik saygısı üzerine etkisini belirlemek ve dolayısıyla infertil bireylere bakım ve danışmanlık verecek olan hemşireye yol gösterici olmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Tanımlayıcı özellikte olan çalışmanın örneklemini, T.C. Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'na bağlı Tüp Bebek Ünitesi'ne 26.07.2016 –26.01.2017 tarihleri arasında tedavi amacıyla gelen, çalışmaya katılmaya gönüllü, güç analizi ile belirlenen sayıda bireyler oluşturmuştur. Çalışmaya, belirtilen kriterlere uygun ve tesadüfi örneklem yöntemiyle seçilen, infertilite tanısı konmuş 150 birey (100 kadın-50 erkek) katılmıştır. Araştırma T.C. Bezmialem Vakıf Üniversitesi Etik Kurul onayını takiben, kurum izni ve katılımcılardan ayrı ayrı yazılı onam alınarak gerçekleştirilmiştir. Verilerin toplanmasında araştırmacı tarafından hazırlanan Bilgi Formu, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği ve FertiQol (Doğurganlık Sorunları Yaşayan Kişiler İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği) kullanılmıştır. Veriler ünite içinde özel bir odada karşılıklı görüşme yöntemi ile her bir bireyden ayrı ayrı elde edilmiştir. Araştırmada elde edilen veriler, SPSS 22 (Statical Program For Social Sciences) paket programı kapsamında, bağımsız örneklem t-testi, ANOVA (Analyze Of Variance) testleri ve Pearson Korelasyonu kullanılarak değerlendirilmiştir. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Shapire-Wilk testi ile belirlenmiştir. Skeweness-Kurtosis değerleri incelendiğinde, Tabashnik kriterlerine göre verilerin normal dağılım gösterdiği saptanmıştır. Katılımcıların %50'sinin 26-30 yaş aralığında, %38'inin üniversite ve üstü eğitim düzeyine sahip olduğu, %69,3'ünün hayatlarının en uzun dönemini şehirde geçirdiği ve %40'ının Marmara Bölgesinde yaşadığı saptandı. İnfertil bireylerin %65,3'ünün herhangi bir işte çalıştığı, %72,7'sinde gelirin gidere eşit olduğu, %45,3'ünde evlenme şeklinin görücü usulü ile isteyerek olduğu ve %81'inin çekirdek aile biçiminde yaşadığı bulgulandı. Bireylerin %65,3'ünün primer infertil olduğu, %40,7'sinin 2 yıldan kısa bir süredir çocuk sahibi olmak istediği ve %72'sinin 1 yıldan daha kısa süredir infertilite tedavisi gördüğü saptandı. Katılımcıların %41,3'ü çocuk sahibi olamama nedeninin kadına ait olduğu düşüncesinde idi. Ayrıca bireylerin %38'ine göre infertilitenin "Çok üzücü" bir deneyim olarak algılandığı görüldü. Katılımcılarda RBSÖ puan ortalaması, 23,31±6,93 olup, kadınlarda 23,05±6,95 puan, erkeklerde ise 23,84±4,38puan olarak bulgulandı. İnfertil bireylerin FertiQol puan ortalaması 76,63±6,86 olup, kadınlarda bu değer 75,45±6,16 iken, erkeklerde ise 78,89±4,86 olarak hesaplandı. Ölçek puanlarıyla cinsiyetler karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak RBSÖ puan ortalamaları ile anlamlı, FertiQol puan ortalamaları ile ileri düzey anlamlı bir ilişki saptandı (sırasıyla p=0,049, p=<0,001). Araştırmamızda, FertiQol alt boyutları olan; Çekirdek FertiQol ve Tedavi Modülü puan ortalamaları açısından da cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulgulandı (sırasıyla p=0,032, p=0,015). Çalışmamızda, infertil kadınların infertil erkeklere kıyasla, hem yaşam kalitelerinin hem de benlik saygısı algılarının daha düşük olduğu belirlendi. Çalışmada infertil bireylerin FertiQol puan ortalamaları ile eğitim durumu (p=<0,001), en uzun süre yaşanan yerleşim yeri (p=0,029), infertilite türü (primer-sekonder) (p=0,049), çocuk isteme yılı (p=0,006), infertiliteden etkilenme durumu (p=0,018) arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Katılımcıların RBSÖ puan ortalamaları ile en uzun süre yaşadıkları bölge (p=<0,001), çalışma durumu (p=0,009), aile tipi (p=0,021), infertilite türü (primer-sekonder) (p=0,046), infertiliteden etkilenme durumu (p=0,005) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. İnfertil bireylerde eğitim düzeyi artıkça ve çocuk isteme yılı azaldıkça yaşam kalitesinin arttığı bulgulandı. Bunun yanı sıra çalışan bireylerde ve çekirdek aile tipine sahip kişilerde benlik saygısının daha yüksek olduğu belirlendi. Kadınlarda çekirdek aile tipinin, hem benlik saygısını hem de yaşam kalitesini artırdığı saptandı. Kadınlarda dikkat çeken bir diğer veri ise, görücü usulü ile istemeden evlenen kadınların, diğer kadınlara göre benlik saygısının daha düşük olması idi. Çalışmamız sonucunda bireylerin, sosyo-demografik ile obstetrik ve infertilite özelliklerinin yaşam kalitelerinde ve benlik saygısı algılarında etkili olduğu belirlendi. İnfertil bireylere bakım ve danışmanlık verecek olan infertilite hemşiresinin, bireylere yaklaşımında bireylerin bu özelliklerini göz önünde bulundurmaları gerekli ve önemlidir. Anahtar Kelimeler: İnfertil birey, Benlik Saygısı, Yaşam kalitesi
Irak'ın Diyala şehrinde üniversitede okuyan kız öğrencilerin infertilite, cinsel sağlık ve üreme sağlığı okuryazarlığının değerlendirilmesi
Bu araştırma, Irak'ın Diyala şehrinde üniversitede okuyan kız öğrencilerin infertilite, cinsel sağlık ve üreme sağlığı okuryazarlıklarını değerlendirmek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Irak'ın Diyala şehrinde bulunan Diyala Devlet Üniversitesinde okuyan, Mayıs 2022- Temmuz 2022 tarihleri arasında çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 384 kız öğrenci ile yürütülmüştür. Araştırmada verilerin toplanmasında Kişisel Bilgi Formu ve İnfertil Kadınlar için Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı Okur Yazarlığı Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiklere (sayı, yüzde dağılımları, ortalama, standart sapma) ek olarak, sosyodemografik özelliklere göre İnfertil kadınlar için Cinsel ve Üreme Sağlığı Okuryazarlığı Ölçeği Puan Ortalamalarının Karşılaştırılması değerlendirilirken ikili grup ortalamalarının karşılaştırılmasında bağımsız gruplarda t testi; üç ve daha fazla ortalama arasındaki farkın karşılaştırılmasında tek yönlü varyans testi (One-Way ANOVA); alt grup analizlerinde ise Tukey HSD testi kullanılmıştır. Elde edilen bulgular %95 güven aralığında, %5 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. Araştırmaya katılan öğrencilerin %50'sinin 21-23 yaş aralığında olduğu, % 73,4'ünün bekar olduğu, % 79,2'sinin çalışmadığı, % 65,4'ünün gelirinin giderine denk olduğu, % 66,7'sinin 1-5 arası kardeşinin olduğu, % 47,2'sinin de köy/kasaba da yaşadığı belirlenmiştir. Araştırmaya katılan kız öğrencilerin yaş, medeni durum ve yaşadıkları yer durumlarına göre infertil kadınlar için cinsel sağlık ve üreme sağlığı okuryazarlığı ölçeği puan ortalamaları arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p<0,05). 24 yaş ve üzerinde olan kız öğrencilerin 18-20 yaş ve 21-23 yaş aralığındaki öğrencilerden, evli öğrencilerin bekar öğrencilerden ve ilde yaşayan öğrencilerin köy/kasabada yaşayan öğrencilerden infertil kadınlar için cinsel sağlık ve üreme sağlığı okuryazarlığı ölçeği puan ortalamalarınının yüksek olduğu belirlenmiştir.
Study hyperinsulinemia, glucose tolerance and some biochemical tests with reproductive disorders and lifestyle in infertile women
Insulin resistance is defined as a decrease in the ability of blood insulin to stimulate glucose disposal in target tissues of the human body or a reduced glucose response to a specific and known amount of insulin. This leads to an imbalance in the concentration of sugar, and in our study we found a difference in the rate of concentration of RBS between the group of infertility women and the group of healthy women, and it is known that insulin resistance and compensatory hyperinsulinemia can occur due to obesity with the accumulation of visceral fat. It is known that the majority of obese people have a high percentage of lipds, so cholesterol and triglycerides are of importance in our study. Age also plays an important role in insulin resistance and has a role in infertility women. As some hormones play an important role in female infertility, there are two hormones produced by the pituitary gland responsible for stimulating ovulation each month, (FSH and LH). Any imbalance in these two hormones leads to female infertility. In this study, we found a clear relationship between FSH and LH with insulin. Also, CRP has an important role in our study, as we found a relationship between insulin and CRP in the infertility women group compared to healthy women. Therefore, hyperinsulinemia in infertility women is closely associated with FSH, LH, lipids and CRP.
The relationship between AMH, insulin resistance and some biochemical markers in women with abortion
The goal of this study is to investigate the links between AMH, insulin resistance, and a few molecular markers in women who have had abortions. Additionally, prospective abortion risk factors are being investigated in relation to insulin resistance indicators, as well as the assessment of insulin concentration during fasting. The results of the current study found no association between AMH and HbA1c. Due to the fact that AMH is mostly generated in the granulosa cells of preantral follicles and tiny antral follicles, the notion that aberrant insulin action is connected with granulosa cell dysfunction has been advanced. All of these findings raise the likelihood that both insulin and LH have a direct influence on AMH production, or that both insulin and LH contribute to ovarian androgen secretion, which is consistent with previous findings. In this study, only baseline serum FSH was shown to be significantly linked with AMH in abortion patients, compared to the other indicators examined. This discovery leads to discussion regarding the possibility of AMH acting as a direct regulator of FSH sensitivity in certain individuals. In addition, using linear regression analysis, it was discovered that HbA1c was a predictor of hypercholesterolemia, LDL-C, and TG in the blood, it can be concluded that HbA1c can be used as a simple and reliable marker of insulin resistance in women with low due to high insulin sensitivity. Keywords: Women fertility, AMH, Calcium, Insulin resistance
Correlation between prolidase activity and vitamin d deficiency in sera of women with primary and secondary infertility in Samarra city
The study was assigned to investigate the role of prolidase and oxidative stress in women with primary and secondary infertility. For this reason, a total of 60 women with infertility were enrolled in the study over two groups (primary and secondery) and controlled with 30 healthy fertile women. The serum of women was used for testing prolidase, vitamins (D, C, A, and E), total antioxidant capacity (TAC), glutathione (GSH), malondialdehyde (MDA), selenium, and ceruloplasmin. The results have shown that MDA and prolidase were elevated significantly in infertile women of both groups compared to control. Additionally, the study was also shown a reduction in the levels of vitamin D, vitamin C, vitamin A, selenium, and ceruloplasmin in the serum of women with primary and secondary infertility compared to fertile women. İn conclusion, the infertile women oxidative stress has shown a progressive oxidative stress and high prolidase level, which all may contribute to the pathophysiology of infertility in women. 2022, 48 pages Keywords: Prolidase, vitamin D, vitamin E, vitamin C, vitamin A, Oxidative stress, Women infertility
Genetic study of the progesterone receptor for infertile in Iraqi women
The genetic causes of infertility in women are almost completely unknown. One of the genes associated with a higher risk of female infertility is the human progesterone receptor gene. Multiple polymorphisms have been discovered in this gene; however, PROGINS stands out as a variation with a 320-bp Alu-insertion in intron G and two-factor mutations in exon 4 and 5 (V660L and H770H, respectively), which both occur in the PGR polymorphism. For the purpose of determining the prevalence and pattern of the PROGINS 306 bp Alu insertion in intron G polymorphism in Iraqi women with unexplained infertility, as well as the associated risk factor, we are doing this research. PGR gene polymorphism (Alu insertion in intron G) was evaluated in 70 patients with idiopathic infertility and 60 healthy fertile women as controls in this research, which looked at the genotype frequency polymorphism of PROGINs. According to the findings, the proportion of patients with unexplained infertility who had polymorphism genotypes (G1/G2 and G2/G2) was substantially greater than that of the control group (33%). (16 percent ) We find that the PROGINS polymorphism of the PGR gene has a strong link with unexplained infertility in Iraqi women
A molecular study of interleukins IL-15 and IL-10 in infertile women infected with Streptocccus agalactiae in diyala governorate
The current study included the detection of S. agalactiae in infertile women, samples were collected by 140 samples (urine, vaginal secretions, and Pap smears), these samples were; urinary 60 (42.8%), vaginal secretions 45 (32.2%), and Pap smears 35 (25%). The bacteria was diagnosed based on culture, microscopic and biochemical tests, in addition, the Api20 system and Vitek2 device were used, and it appeared that these isolates belong to this bacteria, at a rate of 92-98%, according to the type of isolate, and this diagnosis S. agalactiae bacteria is excellent. In addition, the molecular study of the samples was carried out by extracting chromosomal DNA from blood samples taken from sterile women infected with S. agalactiae to detect some genes that included IL-10 and IL-15. The results showed that there is a discrepancy in the gene expression of IL-10 gene. The difference in the genetic makeup and allelic distributions of the IL-10 polymorphism suggests that genotype frequency may be associated with the occurrence of infertility in women with S. agalacticaae. The results of DNA electrophoresis using the initiator IL-15 also showed that there is a replication package, variation in the gene expression of the IL-15 gene.
Molecular detection of cytokines in infertile and fertile women infected with Mycoplasma genitalium in diyala governorate
Although the pathogenic role of M. genitalium in male urethritis is clear, fewer studies have been conducted among women to determine its pathogenic role in the female reproductive tract. Pelvic inflammatory disease (PID) is an important cause of infertility and ectopic pregnancy, and Chlamydia trachomatis and Neisseria gonorrhoeae are recognized microbial causes. Emerging data demonstrate an association between M. genitalium and PID, and limited data suggest associations with infertility and preterm birth. Since no previous study on the association between M. genitalium infection and infertility in women in Diyala province, so this study was suggested and also to investigate the role of certain cytokines in the pathogenesis of infertility. The present study was conducted in Diyala Teaching Hospital for Maternity and Children for the period from January 2021- October 2021. Included women were divided into two groups; 80 were fertile and another 80 were non-fertile. Generally the age of included women was 20 - 45 years. A total of 160 samples were collected; 72 were vaginal secretion and 88 were pap smears. From each study group 36 samples were vaginal secretion and 44 were Pap smear. Specimens were collected by gynecologist, and kept in cool box during delivery to laboratory, then they were kept frozen under -20°C. Furthermore, blood samples were collected from all women included in this study. Blood samples were poured in EDTA tubes and kept in 4°C. Human privacy was respected by obtaining verbal consent from each participant. The. M. genitalium was diagnosed by detection of 16S RNA gene using conventional Polymerase Chain Reaction (PCR). Blood samples from 30 women who gave positive for 16 S RNA gene were submitted for detection of Mega 1 gene, Ftsz gene and Mraz gene of cytokines using conventional Polymerase Chain Reaction (PCR). The results were found that 35 (21.8%) of the vaginal secretion and Pap smears had positive detection of 16 S RNA gene. The detection rate among fertile women was 10 (28.57%), while the detection rate among non-fertile women was 25 (71.42%). This result may signify the role of M. genitalium infection in developing infertility among women in our society. Accordingly, this study point out to the possible role of M. genitalium in the pathogenesis of infertility, suggesting that the detection of this pathogen should be included in the routine screening of infertility causes among women in Diyala province.
The study of fertility hormones like AMH and FSH with vitamin E in the adult female diet in Baghdad, Iraq
The study aimed to investigate the relationship between fertility hormones such as AMH and FSH with vitamin E in the adult female diet in Baghdad/Iraq and the changes in AMH, FSH, vitamin E and some biochemical tests with vitamin E disorders in the adult female diet. 140 subjects were evaluated divided into 80 patients, 60 people without diet AMH, FSH and vitamin E were evaluated as control group, while the patient group included 80 subjects. AMH and FSH were measured with vitamin E and some biochemical markers in patients with AMH, FSH and vitamin E disorders in an adult female diet in Baghdad/Iraq. The results of the study were according to the following result: The study concluded that there is a statistically significant relationship in life expectancy. There was also statistical significance for weight. As for AMH, the diet of adult females significantly and significantly affected AMH levels. Vitamin E levels were affected but not significantly high because the diet did not include seizures significantly. Total cholesterol levels were also affected. We reached these results and interpretations when comparing them with females who did not follow the diet program, which was considered a control group.
IVF-ICSI-ET sikluslarinda luteal faz desteği için verilen progesteron ve progesteron + östradiolün gebelik oranlarina etkisi
Amaç: Gonadotropin releasing hormon analogları (GnRHa) kullanılarak kontrollü ovarian hiperstimulasyon yapılan IVF- ICSI-ET sikluslarında, luteal faz desteği için tek başına progesteron ile progesterona ilave olarak verilen östrojen ile elde edilen gebelik oranlarını karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: GnRH anologunun kullanıldığı kontrollü ovaryan hiperstimülasyon sikluslarında luteal fazda agonist tedavisi kesildikten sonra hipofizer baskılanma devam edeceği için luteal faz ortasında östrojen ve progesteron seviyelerinde düşme olmaktadır. Bu çalışma ile rutin olarak luteal faz desteği amacıyla kullanılan progesteron desteğine ek olarak östrojen kullanılmasının gebelik oranlarını iyileştirip iyileştirmediğini araştırdık. Çalışmamız Aralık 2008-Ekim 2009 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları-Doğum Kliniğinin Yardımla Üreme Merkezi Ünitesinde prospektif olarak kadın yaşı 20 ile 40 olan 142 infertil hasta alınarak yapıldı. 71 hastaya vajinal yoldan 90 mg progesteron jel, 71 hastaya aynı doz progesterona ek olarak haftada bir transdermal östrojen verildi. Embriyo transfer günü ve embriyo tranferi sonrası 12. Günde E2 serum seviyeleri ölçüldü. Her iki grup serum E2 seviyeleri, ßhCG pozitifliği, devam eden gebelik oranları, biyokimyasal abortus, klinik abortus oranları açısından karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan hastalardan progesteron + östrojen alan grupta ßhCG pozitifliği 20 (% 28,2), progesteron alan grupta ise 18 (% 25,4) tesbit edildi. Devam eden gebelik oranları progesteron + östrojen alan grupta 11 (% 15,5), progesteron alan grupta ise 10 (% 14,1) hastada tesbit edildi. Biyokimyasal abortus progesteron + östrojen alan grupta 7 (% 9,9), progesteron alan grupta ise 6 (% 8,5) hastada tesbit edildi. Klinik abortus her iki grup da 1 (% 1,4) hastada tesbit edildi.Sonuç: Çalışmamızda progesterona östrojen eklemenin ßhCG pozitifliği, devam eden gebelik, biyokimyasal ve klinik abortus oranlarına etkisi olmamıştır. Östrojen eklenen grupta embriyo transfer günü ve embriyo transferi sonrası 12. Gün E2 seviyelerinde anlamlı değişiklik izlenmedi. Gebe olanların 12. Gün E2 seviyeleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu. Çalışmadan çıkarılacak sonuç luteal faza östrojen eklemenin faydası yoktur. Embriyo transferi sonrası 12. Gün E2 seviyesi OHSS gelişmemiş olan hastalarda gebeliğin bir göstergesi olabilir.Anahtar Kelimeler: IVF-ICSI-ET siklusları, GnRH agonisti, Luteal faz desteği, progesteron, östrojen.
Normal over rezervine sahip infertil hastalarda IVF-ICSI-ET Sikluslarında GnRH agonist uzun protokol ile gnrh antagonist protokolün karşılaştırılması
Normal Over Rezervine Sahip İnfertil Hastalarda IVF-ICSI-ET Sikluslarında GnRH Agonist Uzun Protokol İle GnRH Antagonist Protokolün KarşılaştırılmasıAmaç: Normal over rezervine sahip infertil hastalarda rekombinant FSH (rFSH) kullanılarak kontrollü overiyan stimülasyon yapılan IVF-ICSI-ET sikluslarında, GnRH agonist uzun protokol ile fleksible multidoz GnRH antagonist protokolü karşılaştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinin Yardımla Üreme Merkezi Ünitesinde 01.01.2007 ? 01.03.2010 tarihleri arasında kontrollü over stimülasyonu (KOS) için rekombinant FSH kullanılmış ve sonrasında IVF-ICSI-ET uygulanmış 1765 hastanın dosyaları retrospektif olarak taranarak kullanıldı. 649 hastaya rekombinant FSH ile GnRH agonist long protokol uygulanmış olduğu tespit edildi. 249 hastaya ise rekombinant FSH ile fleksible multidoz GnRH antagonist tedavisi uygulandığı tespit edildi. Belirlenen kriterlere uyan 121 rekombinant FSH ile GnRH agonist uzun protokol uygulanan hasta ve 53 rekombinant FSH ile fleksible multidoz GnRH antagonist protokol uygulanan hasta olmak üzere, toplamda 174 hasta çalışmaya dahil edildi. Seçilen hastaların dosyalarından gerekli bilgilere ulaşıldı. İki grup arasındaki ortalama; hCG pozitiflik oranlarının, klinik gebelik oranlarının (6-7 hafta fetal kalp atımı pozitif gebelik), eve giden bebek oranlarının, ortalam toplam FSH stimülasyon sürelerinin, kullanılan ortalama toplam FSH dozlarının, hCG günü follikülometri sonuçlarının (14-16 mm ve ?17 mm follikul sayıları), hCG günü östradiol düzeylerinin, hCG günü endomertriyal kalınlıklarının, elde edilen oosit sayılarının, Metafaz II oosit sayılarının, fertilizasyon oranlarının (fertilize oosit sayısı/ICSI uygulanan oosit sayısı x 100), implantasyon oranlarının (oluşan gebelik kesesi sayısı/transfer edilen embriyo sayısı x100) karşılaştırılması yapıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan hastalardan GnRH antagonist protokolde kullanılan ortalama toplam stimülasyon süresi 8,57 ± 1,26 gün iken GnRH agonist grupta 9,47 ± 1,56 gün olarak bulundu (p<0,001). GnRH antagonist protokolde kullanılan ortalama toplam FSH dozu 1368,4 ± 271,97 IU iken GnRH agonist grupta 1474,38 ± 283,53 IU olarak bulundu (p=0,023). hCG gününde elde edilen ortalama toplam 17 mm ve üzeri follikül sayıları incelemesinde iki grup arasınada istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p=0,007). Tedavi sonrası elde edilen ortalama toplam oosit sayıları GnRH antagonist protokolde 6,49±3,97 iken GnRH agonist long protokolde 8,15±4,37 bulunmuştur (p=0,019). Uygulanan protokole göre iki grup arasında toplanan oosit sayısı bakımından istaistiksel olarak anlamlı fark mevcuttur (p=0,019, <0,05). hCG pozitiflik oranları GnRH antagonist grupta % 35,8 iken GnRH agonist grupta % 34,7 bulunmuştur (p=0,508). Eve giden bebek oranları GnRH antagonist protokolde % 28,25 iken, GnRH agonist long protokolde % 27,3 bulunmuştur (p=0,503).Sonuç: Çalışmamızda, yardımla üreme teknikleri için kontrollü over stimülasyon programında kullanılan fleksible multidoz GnRH antagonist protokolünün, GnRH agonist uzun protokolüne kıyasla stimülasyon süresi daha kısa ve kullanılan ortalama toplam FSH dozu daha azdır. Folliküler gelişim ve elde edilen total oosit sayıları anlamlı derecede daha az olmakla beraber; metafaz 2 oosit sayısı, fertilize oosit sayısı, elde edilen toplam embriyo sayısı benzerdir. Yine hCG pozitiflik oranları, klinik gebelik oranları, eve götürülen bebek oranları benzer bulunmuştur. Sonuç olarak fleksible multidoz GnRH antagonist protokolünün, GnRH agonist uzun protokol ile benzer etkinlikte olduğu söylenebilir.Anahtar Kelimeler: Normal over rezervli infertil hastalar, IVF-ICSI-ET siklusları, GnRH agonist uzun protokol, fleksible multidoz GnRH antagonist protokol.
Açıklanamayan infertilitede olası risk faktörü olarak herediter tromofilinin yeri
Açıklanamayan İnfertilitede Olası Risk Faktörü Olarak Herediter Trombofilinin YeriAmaç: Bu çalışmadaki amacımız kliniğimize başvuran Açıklanamayan infertilite tanısı alarak invitro fertilizasyon-intrastoplazmik sperm enjeksiyonu/embriyo transferi planlanan infertil kadınlarda herediter trombofili paramatrelerinin incelenmesi ve daha önce hiçbir abortus öyküsü, trombofilinin sebep olabileceği tromboz öyküsü olmayan 45 yaş altı, doğum yapmış, fertil kadınlar ile karşılaştırılması sonucunda trombofili parametrelerinin infertilite sebebi olup olamayacağını araştırmaktır.Son yıllarda yapılan araştırmalarda; herediter trombofilinin (metilentetrahidrofolatredüktaz C677T, Factor V Leiden G1691A, prothrombin G20210A, D-Dimer) tekrarlayan düşükler ve başarısız invitro fertilizasyon denemelerinin yanısıra açıklanamayan infertilite ön tanısıyla in vitro fertilizasyon programına alınan hastaların anlamlı bir kısmında mevcut olduğu ve açıklanamayan infertilite tanısı ve tedavisinde yeri olabileceği tartışılmaktadır.Bu bilgiye dayanarak üremeye yardımcı tedavi polikliniğinde açıklanamayan infertilite ön tanısıyla invitro fertilizasyon-intrastoplazmik sperm enjeksiyonu/embriyo transferi programında tedaviye alınan hastalarda herediter trombofilinin infertilite etiyolojisindeki yeri ve güvenirliği açısından kullanılabilirliğini araştırmayı planladık. Böylece infertilite sebebi açıklanamayan hastaları herediter trombofili açısından da değerlendirip tedaviyi ona göre yönlendirmeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Hasta ve kontrol grubundaki tüm kadınlardan; Etilendiamintetraasetikasitli tüplere 2 cc venöz kan alınarak Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi İç Hastalıkları Hematoloji Laboratuvarında MagNA Pur LC cihazında polimeraz zincir reaksiyonu tekniğiyle methilentetrahidrofolatredüktaz C677T mutasyon, Factor V Leiden mutasyon ve prothrombin G20210A mutasyon kitleri kullanılarak; D-Dimer içinse koagülasyon tüpüne 4 cc venöz kan alınarak bekletilmeden yine Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi İç Hastalıkları Hematoloji Laboratuarı'nda Coag MDA Auto-Dimer kiti kullanılarak MDA II cihazından elde edilen sonuçlar değerlendirildi. Elde edilen sonuçlar SPSS 19.0 paket programında Pearson Chi-square ve Fishers Exact Testi and Students-t Testi kullanılarak değerlendirildi. P<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Sonuç: Açıklanamayan infertilite etiyopatogenezinde hala netleşmemiş noktalar mevcuttur. Çalışmamızın sonucu, Faktör V Leiden ve Faktör II G20210A ve methilentetrahidrofolatredüktaz C677T mutasyonları varlığının ve D-Dimer yüksekliğinin açıklanamayan infertilite ile istatistiksel anlamda ilişkisi olmadığını göstermiştir. Ancak sonuçların güvenilir olması ve klinik olarak kullanılabilmesi için daha büyük hasta ve kontrol grubu gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Açıklanamayan İnfertilite, Herediter trombofili
Nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınlarda sekretuvar fazdaki endometriyum epitelinin ultrastrüktürel özellikleri ve epitelde musin-1 ekspresyonu
Nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınlarda, implantasyondaki yetersizlik, yardımla üreme tekniklerinin başarısını sınırlayan en önemli etkenlerden birisidir. İmplantasyon başarısızlığında; endometriyal reseptivite üzerine etkili birçok moleküler ve yapısal belirteçlerin olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, fertil ve nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınların implantasyon penceresi dönemindeki endometriyum dokularının ışık ve elektron mikroskobik düzeyde yapısal özellikleri ile implantasyonda önemli rol oynayan MUC-1'in immünohistokimyasal ifadesi ve biyokimyasal değerleri karşılaştırılarak sonuçların implantasyon başarısındaki rolünün değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi'ne nedeni açıklanamayan infertilite sebebi ile başvuran 18 hastadan ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına çeşitli jinekolojik şikayetler ile başvuran 18 fertil kadından ovulasyondan sonra 5., 6 ve 7. günlerde endometriyum biyopsileri alınarak çalışma ve kontrol grupları oluşturuldu. Endometriyal doku örneklerinin bir bölümü ışık mikroskobik, bir bölümü ise elektron mikroskobik doku hazırlama yöntemlerine uygun olarak hazırlandı. Işık mikroskobik inceleme için hazırlanan dokulara Hematoksilen-Eozin boyası ve MUC-1'in belirlenmesi için immünohistokimyasal yöntemler uygulandı. Ayrıca menstrüel siklusun 2. gününde ve biyopsi esnasında kan örnekleri de alınarak, serum hormon düzeyleri belirlendi. Serum FSH, LH, TSH, östrojen, progesteron ve total testosteron düzeylerinin tüm gruplar arasında önemli bir fark göstermediği, ancak prolaktin değerinin infertil grupta daha yüksek olduğu saptandı. İnfertil kadınlarda endometriyum yüzey epitelinin yer yer psödostratifiye ve çok katlı yassı epitel yamaları içerdiği, basit prizmatik epitelin olduğu bölgelerde, mikrovillüstan zengin hücrelerin yaygın olduğu, pinopodlu ve vesiküllü hücrelerin oldukça azaldığı, pinopod gelişiminin fertil gruptakilere oranla yetersiz olduğu, hücrelerarasında intraepitelyal lenfositlere sıklıkla rastlanıldığı görüldü. Endometriyal bezlerde ise gelişimin fertil gruptakilere göre daha zayıf olduğu, bez hücrelerinde mitoz bölünmenin devam ettiği izlendi. MUC-1 immünreaktivitesinin ise iki grup arasında fark göstermediği görüldü. Tüm bu bulgular dikkate alındığında infertil hastalarda endometriyumda yüzey ve bez epitelinde gözlenen bu yapısal farklılıkların, bu hücrelerin steroid hormonlara cevabındaki yetersizlikten kaynaklanabileceği ve bu değişikliklerin blastokistin endometriyuma implantasyonunu etkileyebileceği kanaatine varıldı.
Klomifen sitrata dirençli polikistik over sendromlu hastalarda laparoskopik drilling ve gonadotropin tedavilerinin karşılaştırılması
Amaç: Polikistik over, üreme çağındaki kadınların % 5-10'unu etkileyen, en sık görülen endokrinopatilerden biridir. Anouvulasyona bağlı infertilitesi olan kadınların % 75' inde polikistik over sendromu vardır. Polikistik overin sebep olduğu infertilitenin anlaşılması, uygun bir şekilde yönetilmesi ve tedavi verilmesi, infertilite problemi olan ve bebek isteyen çiftlerde büyük öneme sahiptir. Bu çalışmanın amacı, polikistik over sendromlu hastaların infertilite tedavisinde; klomifen sitrat kullanmış ve direnç göstermiş hastalarda laparoskopik ovaryan drilling ve gonadotropin tedavilerinin sonuçlarının karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem:Hastanemize 01.01.2002-01.07.2015 tarihleri arasında infertilite polikliniğine başvurmuş, polikistik over sendromu olan infertil kadınlar dahil edilmiştir. Çalışma kriterlerine uyan toplam 124 infertil hasta çalışmaya alındı. Bunların 33'üne laparoskopik drilling uygulanmıştır. 91 kişiye gonadotropin tedavisi verilmiştir. Hastaların androjen ve hormon profilleri, insülin rezistansları, ovulatuar durumları ve tedavileri sonucunda görülen faydalar, elde edilen gebelik sonuçları, bu gebeliklerin seyri değerlendirilmiştir. p değerinin <0,05 olduğu durumlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular:Laparoskopik drilling ile hastaların androjen profillerinin iyileştiği, over volümlerinin azalarak normal sınırlara indiği, ovulatuar durumlarının iyileştiği görülmüştür. Gonadotropin tedavisinde ise hastaların ovulatuar durumlarının veya androjen profillerinin değişmediği görülmüştür. Gebe kalma oranlarına bakıldığında laparoskopik drilling ve gonadotropin tedavilerinin kümülatif gebelik oranı benzerdir ve birbirlerine üstünlüğü görülmemiştir (p= 0,142). Bunun yanı sıra laparoskopik ovaryan drilling tedavisinin hastanın metabolik ve ovulatuar durumuna daha çok faydası olduğu tespit edilmiştir. Sonuç:İnfertilite hastalarında hasta bazlı değerlendirme ve hastaya uygun tedaviyi verme, başarı sansının yüksek olmasında ve hastaya maksimum fayda sağlanmasında önemlidir. Çalışmamızın sonucunda laparoskopik ovaryan drilling ve gonadotropin tedavileri arasında tedavi sonuçları açısından birbirine üstünlük olmadığı görülmüştür, bu daliteratür ile uyumludur. Tedavi sonuçları ve başarısı değerlendirilirken hastanın klinik durumu ve göreceği fayda esas alınmalıdır. Anahtar sözcükler: polikistik over, gonadotropin, gebelik, infertilite
Kliniğimizde uterin septum cerrahisi öncesi ve sonrası gebelik oranları
Kliniğimizde Uterin Septum Cerrahisi öncesi ve sonrası Gebelik Oranları Amaç: Primer infertilite, tekrarlayan gebelik kayıpları, preterm doğum öyküleri veya sekonder infertilite tanısı ile Çukurova Üniversitesi tıp fakültesi infertilite polikliniğine başvuran ve uterin septum, arkuat uterus tespit edilen olgularda histeroskopik cerrahi müdahale öncesi ve sonrası gebelik sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Ocak 2008-Aralık 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği İnfertilite Polikliniğine primer infertilite, tekrarlayan gebelik kayıpları, preterm doğum öyküleri veya sekonder infertilite tanısı ile başvuran ve HSG'de uterin septum, arkuat uterus tespit edilen 122 hasta çalışmaya dahil edildi. 50 hasta primer infertil, 72 hasta sekonder infertil idi. Primer infertil hastalar Grup 1, sekonder infertil hastalar Grup 2 olarak değerlendirmeye alındı. Tüm olgulara genel anestezi altında laparoskopi eşliğinde histeroskopik septum insizyonu uygulandı. Operasyondan sonra hastalar 2016 Mart ayına kadar takip edildi. Ortalama takip süresi 20,4 ay olarak tespit edildi. Her iki grup operasyon öncesi ve sonrası toplam gebelik sayısı, toplam abortus, preterm doğum sayısı, term doğum sayısı, canlı doğum oranları, gebe kalma yöntemleri ve doğum şekilleri karşılaştırıldı. Bulgular: 44 (% 36) hastanın komplet septumu, 74 (% 60,6) hastanın inkomplet septumu, 4 (% 3,2) hastanın arkuat uterusu mevcuttu. Toplam 122 hastanın operasyon sonuçları 86 (% 70,4)'sı gebe kaldı, 36 (% 29,6)'sında gebelik oluşmadı. Grup 1'de 50 hastanın 32 (% 64)'si, grup 2'de 72 hastanın 54 (% 75)'ü gebe kaldı, Toplam gebelik sayısı 166 idi. Bunun 28 (% 16,8)'i spontan abortus, 23 (% 13,8)'i preterm doğum, 110 (% 66,2)'i term doğum, 5 (% 3)'i ölü doğum olarak saptandı. 122 hastadan primer infertil grupta 30 (% 60) hasta, sekonder infertil grupta 44 (% 61) hasta, toplam doğum yapan hasta sayısı 74 (% 60,6) bulundu. Toplam preterm ve term doğum sayısı; komplet septumu olan 44 hastadan 30 (% 68)'unda, inkomplet septumu olan 74 hastadan 54 (% 72,9)'ünde, arkuat uterusu olan 4 hastadan 2 (% 50)'sinde tespit edilmiştir. Sonuç: Uterin septumun histeroskopik insizyonu kolay uygulanabilir ve gebelik sonuçları üzerine olumlu etki yapan bir yöntemdir. Operasyon sonuçları oldukça başarılıdır. Arkuat uterus ile ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır.
Fertil-infertil kadınların üreme fonksiyonları hakkındaki bilgilerinin stres düzeyine etkisi
ÖZET FERTİL-İNFERTİL KADINLARIN ÜREME FONKSİYONLARI HAKKINDAKİ BİLGİLERİNİN STRES DÜZEYİNE ETKİSİ Burcu ÇAKI Yüksek Lisans Tezi, Hemşirelik Anabilim Dalı Halk Sağlığı Hemşireliği Yüksek Lisans Programı Tez danışmanı: Dr.Öğr.Üyesi Rabia SOHBET Temmuz 2018, 67 sayfa Araştırma, fertil-infertil kadınların üreme fonksiyonları hakkındaki bilgilerinin stres düzeyine etkisini belirlenmek amacıyla yapılmış tanımlayıcı-kesitsel bir çalışmadır. Çalışmanın evrenini; 2016 yılında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum poliklinik ve servisine başvuran 4339 gebe ve 2458 infertil kadın oluştururken; 223 gebe ve 157 infertil toplam 380 kadın araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında tanımlayıcı özellikleri ve üreme fonksiyonları bilgi düzeylerini belirlemek için hazırlanan anket formu ile Fertilite Sorun Envanteri(FSE) kullanılmıştır. Veriler SPSS 20 programında değerlendirilmiştir. Araştırmaya katılan infertil kadınların %54.8'inin adet takvimi kullandığı, %54.1'inin menstruasyona iki hafta kala göğüslerde şişkinlik, %76.4'ünün ağrı belirtilerini bildiği saptanmıştır(p<0.05). Ayrıca infertillerin %19.1'i menstruasyondaki en önemli hormonu, %73.9'u ovulasyon ile menstruasyon arasındaki süreyi, %75.8'i ovulasyonun tanımını, %49.7'si ovulasyonda serbest bırakılan yumurta sayısını, %58.6'sı yumurta ve spermin kadın vücudundaki yaşam süresini, %87.9'u ovulasyondaki vajinal akıntı bulgusunu, %82.2'si akıntı rengini, %92.4'ü ovulasyon döneminde hamilelik ihtimalinin yüksek olduğunu bilmesi anlamlı şekilde yüksek bulunurken; fertillerin %41.3'ünün gebeliğin oluşmasını sağlayan en önemli organı bilmesi anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur(p<0.05). Kadınların FSE puanlarında; Çocuksuz Yaşamı Reddetme alt boyutu fertil (33.40±6.01) kadınlarda daha yüksek bulunmuştur(p<0.05). Kadınların Global Stres Puanı ile FSE alt boyutları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır. İnfertil kadınların infertilite nedeni ile cinsel sorunlar alt boyutu stres düzeyi arasında anlamlı ilişki saptanmış; infertilite nedeni kendisi olan kadınların %52.1'inin stres düzeyi daha yüksek saptanmıştır(p<0.05). Kadınların ilişkiler alt boyutu stres düzeyi ile çocuk sayıları arasında anlamlı ilişki bulunmuş; stres düzeyi orta olan kadınların %81.5'inin üç ve üzeri çocuğa sahip olduğu saptanmıştır.
İnfertil bireylerin kaygılarının sosyal destek algısı ve evlilik uyumu açısından incelenmesi
İnfertilite, bireylerin duygusal durumlarını, sosyal yaşamlarını ve evlilik ilişkilerini olumsuz etkileyebilmektedir. Araştırma infertil bireylerin kaygılarının, sosyal destek algısı ve evlilik uyumu açısından incelenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma 10 Ekim 2016–14 Nisan 2017 tarihleri arasında özel bir hastanenin tüp bebek merkezinde ve bir üniversite hastanesinin infertilite polikliniğinde yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini, araştırmaya katılmayı kabul eden 184 kadın ve 77 erkek olmak üzere toplam 261 infertil birey oluşturmuştur. Veriler, Birey Tanıtım Formu, Durumluk-Sürekli Kaygı Ölçeği STAI I-II, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ve Evlilik Uyumu Ölçeği formları doldurularak elde edilmiştir. Araştırmada kadınların yaş ortalaması 32.16±6.98, erkeklerin yaş ortalaması 33.56±6.79, ortalama evlilik süresi 5.93±4.937 yıl ve infertilite süresi 4.49±3.861 yıldır. Kadınların %30.3'ü, erkeklerinin %31.1'i üniversite mezunudur. Katılımcıların % 70.1'inin gelirinin orta düzey olduğu, %75.1'nin kentte yaşadığı, katılımcıların %37.6'sının infertilite nedeni açıklanamayan infertilite olduğu bulunmuştur. Katılımcıların Durumluk Kaygı Ölçeğinden aldıkları toplam puan ortalaması 38.62±11.64, Sürekli Kaygı Ölçeği'nden aldıkları toplam puan ortalaması 44.96±8.44, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği'nden aldıkları toplam puan ortalaması puanı 54.23±20.99, Evlilik Uyum Ölçeği'nden aldıkları toplam puan ortalaması 46.2±8.92 olarak bulunmuştur. Araştırmada infertil bireylerin kaygılarının azalmasının, algıladıkları sosyal desteği ve evlilik uyumunu arttırdığı bulunmuştur (p<0.05). İnfertil bireylerin kaygı düzeyleri ile kaygının sebep olabileceği fiziksel ve psikolojik sorunların, verilecek ebelik danışmanlığı ile azaltılabileceği öngörülmektedir.
İnfertilite tedavisi için başvuran çiftlerde kadının maruz kaldığı şiddetin belirlenmesi ve depresyonla ilişkisinin değerlendirilmesi
İnfertilite Tedavisine Başvuran Çiftlerde Kadının Maruz Kaldığı Şiddetin Belirlenmesi ve Depresyonla İlişkisinin Değerlendirilmesi Amaç: İnfertilite çiftlerin ruhsal sağlığına ve yaşam kalitesine yaptığı olumsuz etkilerle sağlıklı yaşamı tehdit etmektedir ve bu durum bir yaşam krizi olarak tanımlanmaktadır. İnfertilitenin fiziksel, psikolojik, sosyal, duygusal ve ekonomik etkilerinin olduğu, bu etkilerin stres, anksiyete, depresyon, ekonomik zorluklar, suçluluk, korku, sosyal statü kaybı, çaresizlik, sosyal damgalanma ve bazen de şiddet olabileceği vurgulanmaktadır. Bu çalışmada infertilite tedavisine başvuran çiftlerde kadının maruz kaldığı şiddetin depresyonla ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma evrenini, araştırmanın yapıldığı tarihlerde Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı İnfertilite Polikliniği'ne başvuran 350 kadın hasta oluşturmaktadır. Araştırmada tarafımızca oluşturulan 18 soruluk Sosyodemografik Özellikler Formu, 31 sorudan oluşan İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği ve yedi sorudan oluşan Birinci Basamak Beck Depresyon Ölçeği kullanılarak toplanan veriler kodlanarak bilgisayara girilmiş ve SPSS 20.0 istatiksel analiz programı aracılığıyla değerlendirilmiştir. Bulgular: Araştırmaya katılan kadınların yaş ortalaması 30,63±6,41 yıl olup ortalama evlilik süresi 5,20±4,01 yıl, ilk evlilik yaşı ortalaması 24,62±6,54 yıl olduğu bulunmuştur. İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği toplam puan ortalamalarının 49,53±13,66 olduğu, kadınların Birinci Basamak Beck Depresyon Ölçeği puan ortalamalarının 3,54±2,75 olduğu, kadınların depresyon düzeyleri ile İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği puan ortalamaları arasında anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır (p<0,05). Kadının çalışma durumu, kadının eğitim durumu, eşin eğitim durumu ile İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Sonuç: Katılımcıların İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği ortalaması yüksek olanların düşük olanlara göre depresyon eğilimi anlamlı olarak daha fazladır. İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği alt boyutlarından aile içi şiddet, sosyal baskı, cezalandırma, geleneksel uygulamalara maruz kalma ve dışlanma ortalamaları yüksek olanların düşük olanlara göre depresyon eğilimi olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: İnfertilite, Şiddet, Depresyon, Aile hekimliği
Endometriozis tanısı almış infertil kadınlarda D vitamini düzeyleri
Amaç: Çalışmada kliniğimizde takipli endometriozis tanısı almış infertil hastalar ile endometriozisi olmayan infertil hastaların serum D vitamini düzeyleri karşılaştırılmıştır. Endometirozis ve D vitamini arasındaki ilişkiyi göstermek amacıyla yapılan çalışmada endometriozisin tedavisinde D vitamini eksikliği saptanan hastalarda D vitaminin yerine koyulmasında önemli olduğu ucuz, kolay erişilebilir olması sebebiyle maliyet etkin bir tedavi olarak kullanılabilirliği gösterilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın Yapıldığı Yer: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Reprodüktif Endokrinoloji ve İnfertilite Bilim Dalı Yöntem ve Gereçler: Çalışma 2016-2020 yılları arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi kadın doğum ve hastalıkları polikliniğine başvuran kadın hastaları içermektedir. Çalışmadaki hastalar endometriozis tanısı olan infertil kadınlar ve endometriozis dışı infertilite faktörü sebebiyle polikliniğe başvuran kadınlar olarak iki gruba ayrılmıştır. Çalışmaya katılan tüm hastalardan ayrıntılı anamnez alındı, fizik muayeneleri yapıldı. Hastaların primer tanısı, yaşı, kilosu, boyu, sigara kullanıp kullanmadığı, menarj yaşı, gebelik öyküsü, doğum şekli, infertilite süresi, ek hastalıkları, operasyon öyküsü, eğitim durumu ve mesleği sorgulandı. Buradan elde edilecek veriler kodlanarak bilgisayar ortamına aktarılmıştır. Gerekli istatistiki değerlendirmeler yapılarak tablolar ile sonuç raporu hazırlanmıştır. Beklenen Yararlar: Çalışmamımızın sonucunda elde edilen veriler doğrultusunda infertil hastalarda D vitamini eksikliği düzeyi ve endometriozis-D vitamini eksikliği ilişkisi belirlenecektir. Elde edilen tanımlayıcı bilgiler ışığında D vitamini desteğinin önemi ile ilgili bilgi isteyen hastalara bilgi verilecektir. Kişinin ek komorbit durmularının infertilite ve D vitamini eksikliği sürecinde büyük payı olduğunu düşünürsek sağlığı ve çiftlerin çocuk sahibi olmalarını etkileyecek bu durumun belirlenmesi, konuya dikkat çekilmesi ve gerekli girişimlerin planlanması önlemlerin alınması açısından önem taşımaktadır. Bulgular: Çalışma ve kontrol grubu hastaları arasında demografik özellikler açısından anlamlı fark yoktu. Ortalama AMH serum düzeyleri ve ortalama serum D vitamini düzeyleri arasında anlamlı bir fark yoktu ancak her iki grupta 15-25 yaş arası hastaların serum D vitamini düzeyleri arasında anlamlı fark vardı. (p < 0.05) Endometriozisi olan 15-25 yaş grubundaki hastalarda şiddetli D vitamini eksikliği saptandı. Endometriozisi olan grupta sigara kullanım oranı çalışma grubuna göre anlamlı olarak daha fazlaydı. (p < 0.05) Kontrol grubunda ek hastalık açısından endometriozisi olan gruba göre daha fazla ek hastalık mevcuttu buda istatistiki olarak anlamlı bulundu. (p < 0.05) Sonuçlar: D vitaminin kadın infertilitesinde önemli bir rolü olan endometrioziste düşük olduğu ayrıca infertil hasta grubunda da yine D vitamini düzeylerinin düşük olduğu anlaşılmıştır. Çalışmaya katılan hastaların yanlızca %3'ünün normal serum D vitamini düzeylerine sahip olduğu görülmüştür. Sigara kullanımında endometriozis için risk faktörü olduğu anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: D vitamini, İnfertilite, Endometriozis, Endometrioma
İnfertilite tedavisi gören kadınların maruz kaldığı şiddetin belirlenmesi ve yaşam kalitesi ile evlilik uyumu üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, infertilite tedavisi gören kadınların maruz kaldığı şiddetin belirlenmesi ve yaşam kalitesi ile evlilik uyumu üzerine etkilerinin değerlendirilmesidir. Araştırma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi İnfertilite Polikliniği'nde infertilite tedavisi görmek amacıyla polikliniğe başvuran 215 kadın ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmada veriler tanıtıcı bilgi formu, İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği, Doğurganlık Yaşam Kalitesi Ölçeği (FertiQoL) ve Çift Uyum Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Elde edilen veriler SPSS 22.0 programı ile analiz edilmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 29,66±6,16' dır. Katılımcıların %38,6' sının infertilite süresinin 1-2 yıl, % 41,9' unun 3-6 yıl, %8,4' ünün 7-10 yıl, %11,2' sinin 11 yıl ve üzeri olduğu belirlenmiştir. Katılımcıların %28,4' ünün kadına ait, %17,2' sinin erkeğe ait, %21,4' ünün her iki eşe ait, %33' ünün açıklanamayan nedenlerden kaynaklı infertilite problemi olduğu belirlenmiştir. Şiddet ölçeğinden aldıkları puan 43.66±17.95, en yüksek aile içi şiddete en düşük dışlanmaya maruz kaldıkları saptanmıştır. Şiddet ile yaşam kalitesi arasında tamamı negatif yönlü ve anlamlı ilişki, şiddete ile çift uyum düzeyi arasında pozitif yönlü zayıf güçte ilişki saptanmıştır. Ebeler infertilite tedavisi gören çiftlere bakım verirken aile içi şiddeti, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini göz önünde bulundurmalı ve bunlara yönelik toplum bilincini yükseltecek farkındalığı artırmalıdır. İnfertil gruplar hassas gruplar olarak nitelendirilip daha dikkatli bakım verilmelidir.
İnfertil kadınların şiddete maruz kalma ve depresyon durumlarının incelenmesi
Amaç: Çalışma infertil kadınların şiddete maruz kalma ve depresyon durumlarının ve aralarındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki araştırma, Manisa merkezdeki bir üniversite hastanesinde tüp bebek ve jinekoloji polikliğine başvuran 306 infertil kadın ile yürütülmüştür. Araştırmada veriler, araştırmacı tarafından veri toplama Kişisel Bilgi Formu ve İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği (İKMKŞBÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, ortalama ± standart sapma (Ort±SD) yüzde dağılımları ile Kruskal Wallis Varyans, Mann Whitney U testleri kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan kadınların yaş ortalaması 30,886,51 olup evlilik süresi ortalaması 5,9164,804 yıl, ilk evlenme yaşı ortalamasının 24,7975,407 olduğu, infertilite tanı süresi ortalamasının 1,44 0,736 yıl, tedavi görme süresi ortalamasının 3,4803,41 yıl olduğu bulunmuştur. İKMKŞBÖ toplam puan ortalamalarının 69,89±28,59 olduğu; kadınların BDÖ puan ortalamalarının 29,67 13,88 olduğu ve %66,3'ünün şiddetli depresif belirtilerinin olduğu; kadınların depresyon düzeyleri ile İKMKŞBÖ puan ortalamaları arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark olduğu; depresyon düzeyleri ile İKMKŞBÖ puanları arasında pozitif yönde, güçlü ve anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: İnfertil kadınların çoğunluğunun orta ve şiddetli depresif belirtilerinin olduğu, kadınların yarısından fazlasının aile içinde ya da toplum tarafından "aile içi şiddet", "toplumsal baskı", "cezalandırma", "geleneksel uygulamalara maruz kalma", "dışlama", şeklinde şiddet gördüğü ve infertilite nedeni ile kadınların aile içinde ya da toplum tarafından daha fazla baskı, şiddet gördüğü ve bu durumun depresyon görülme sıklığı ile güçlü bir ilişkisi olduğu, depresif belirtisi orta/şiddetli olan kadınların aile içinde ya da toplum daha fazla şiddete uğradığı sonucuna varılmıştır.
İnfertil kadınların öz şefkat, bilinçli farkındalık ve mental sağlıkları arasındaki ilişki
Bu çalışma infertil kadınların öz şefkat, bilinçli farkındalık ve mental sağlık durumları arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı ve ilişkisel tipte planlanan bu araştırma Aralık 2019-Mart 2020 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Sağlık, Uygulama ve Araştırma Merkezi infertilite polikliniğinde infertilite tanısı alan 318 kadın ile yürütülmüştür. Veriler "Kişisel Bilgi Formu" "Bilinçli Farkındalık Ölçeği", "Öz Şefkat Ölçeği" ve "Genel Sağlık Anketi" aracılığıyla yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır. İstatistiksel analiz için IBM SPSS Statistics 23 programına aktarılmış güvenilirlik analizi ve cronbach alfa katsayısı (Alfa yöntemi) kullanılmıştır. Çalışmaya katılan kadınların %52.8'i 18-30 yaş aralığında, %50.6'sı 1-5 yıldır evli, %38.7'si lise mezunudur. Bilinçli farkındalık toplam puanı ile genel sağlık algısı toplam puanı arasında orta düzeyde negatif yönde (r=-0,414; p<0,001), öz şefkat toplam puanı ile genel sağlık algısı toplam puanı arasında ise düşük düzeyde pozitif yönde (r=0,286; p<0,001) anlamlı doğrusal ilişki bulunmuştur. Genel sağlık algısı toplam puanı ile öz sevecenlik puanı (r=-0,350; p<0,001) arasında orta düzeyde negatif yönde, bilinçlilik puanı (r=-0,242; p<0,001) arasında düşük düzeyde negatif yönde; öz yargılama (r=0,366; p<0,001), izolasyon (r=0,514; p<0,001) ve aşırı özdeşleşme (r=0,530; p<0,001) puanları arasında ise orta düzeyde pozitif yönde anlamlı doğrusal ilişkiler bulunmuştur. İnfertil kadınların öz şefkat ve bilinçli farkındalık düzeyleri arttıkça ruhsal sağlık düzeyleri de artmaktadır. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlara göre infertil kadınların öz şefkat ve bilinçli farkındalık becerilerini geliştirilmelerine yönelik psikolojik destek programları ile deneysel araştırmaların planlanması önerilmektedir.