Religious orders
129 theses under this subject heading
İmâm-ı Rabbânî Mektûbâtı'nda şerîat-tarîkat ilişkisi
Bu çalışmada İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî'nin, şerîat ve tarîkata dair görüşleri, en önemli eseri olan Mektûbât çerçevesinde incelenmeye çalışılmıştır. Şerîatı temel almış bir tasavvuf anlayışını benimseyen İmâm-ı Rabbânî'nin din, tarîkat ve hakikati bir bütünün parçaları olarak ele aldığı görülmektedir. İmâm, her fırsatta şerîat, tarîkat ve hakikatin birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu dile getirmiştir. İmâm-ı Rabbânî, şerîat mı-tarîkat mı tartışmalarından arınmış, kitap ve sünnet ile temellendirilmiş bir tasavvuf anlayışını insanlar arasında hâkim kılmaya çalışmıştır. İçinde bulunduğu coğrafyada meydana gelen çalkantılar neticesinde İslâm esaslarının yerini bid'at ve hurafelerin aldığını gören İmâm, buna sebep olan fırkalara karşı büyük mücadeleler vermiş ve tecdid hareketini yaymaya çalışmıştır. İmâm, aklın ön plana çıkarılıp vahyi ve nübüvveti itibarsızlaştırmaya çalışanlar, Şîa propagandası yapanlar, tasavvufa şerîat esaslarına uymayan bazı inanç ve uygulamaları yerleştirerek meşru göstermeye çalışanlara karşı büyük mücadeleler vermiştir. İmâm-ı Rabbânî'nin Mektûbât'ı, her bakımdan büyük önem arz etmektedir. Mektuplarında Hz. Peygamber'e (s.a.v) tâzim, sünnete ittibâ, ashâb-ı kirâmın fazileti gibi birçok konuda eksik ve yanlış inanışları ortadan kaldırmayı amaçlamıştır. Müslümanları bid'atlardan sakındırmaya ve sünnet-i seniyyeyi uygulamaya teşvik etmiştir. Çalışmamızda bu konularla alakalı mektuplar da İmâm'ın şer'î ve tasavvufî hassasiyetleri çerçevesinde ele alınmıştır. Çalışmamızdaki esas gayemiz, İmâm-ı Rabbânî'nin Kur'ân ve sünnet çerçevesinde yapılandırdığı tasavvuf ile şerîatın irtibatını incelemektir. Şerîat- tarîkat arasındaki ayrılığı ortadan kaldırmayı amaçlayan İmâm, şerîata riayet konusunda dönemin bazı sûfîlerinin, şerîatı yok sayan bir tasavvuf anlayışını benimsemelerine ve meşrulaştırmalarına izin vermemiştir. Şerîatın şekilden ibaret olduğunu savunup, hakikatten uzaklaştırdığını iddia edenlere karşı, tasavvufun mahiyeti konusunda mektuplar yazmış ve hatalı olan sûfîleri eleştirmiştir. Anahtar Kelimeler: Tasavvuf, İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, Şerîat, Tarîkat
Bitlis'te bir Kadiri Şeyhi: Şeyh Safiyuddin Geylani'nin hayatı, eserleri ve tasavvuf anlayışı
Şeyh Safiyuddin 1934 yılında Bitlis'in Mutki ilçesine bağlı Nizin (Yenibağ) köyünde dünyaya geldi. Kadiri silsilesinden gelen Şeyh Muhammed Efendi'nin oğludur. İlim tahsiline kadim medrese geleneğiyle ilk olarak Şeyh Fethullah Verkanîsî'nin talebesi Molla Ahmet Hizanî'nin yanında başlamış, daha sonra başta babası olmak üzere birçok alimden ders almıştır. İcazeti aldıktan sonra tasavvufi hayata yönelen Şeyh Safiyuddin Bitlis ve İstanbul olmak üzere irşad faaliyetlerine başlamış, geniş bir kitleye hitap etmiştir. Ayrıca tasavvufa ve Kadirî tarikatına dair eserler kaleme alan Şeyh Safiyuddin eserlerindeki Arapça, Osmanlı Türkçesi, Farsça ve Kürtçe dil zenginliğinin yanı sıra şairliği de dikkat çekicidir. Bu araştırmada öncelikle literatürde pek bilinmeyen Bitlis ve çevresindeki Kadiri tekkelerine değindik. Daha sonra bu tarikatın bölgedeki temsilcilerinden Şeyh Safiyuddin'in hayatını ve tasavvufi yönünü ele aldık. Şeyh Safiyuddin'in tasavvufi görüşlerini incelerken onun Ed-Dürretü'n-nefîsetü'l-mardiyye fî Sülâleti'l-Kâdiriyyeti'l-Haseniyye, vasiyyetü's-safiyye fî'l-işaretî'l-akli'l-müfîd ve Mecmuu'l-efkâr ve kuyûdu'l-eşyâ, adlı eserlerinden faydalandık.
The making of an order: An ethnography of Romani sufis in Uskudar
This thesis traces the formation and transformation process of the Gulsheni-Sezai Sufi order in Selami Ali neighborhood in Uskudar, known for its Romani inhabitants. Three components of a representative Sufi group have been determined to be a charismatic leader, a sacred space and a set of beliefs reified with rituals. Throughout this study the establishment of these three components are examined within the Selami Ali context; and the reconciliation of the heterodox Sufi identity with Romani identity is analyzed with a conclusion that contrary to stereotypical view that the Romani people are discordant with religion, the Sufi Muslim identity and Romani identity have more parallelism than difference and this is why the neighborhood could easily embrace the newly founded Gulsheni order. The fieldwork was carried out in a period of 18 moths between 2018-2019 with intervals not longer than a month, during which the data for this study was collected via in-depth oral interviews and participant observation. Keywords: Sufism, Romani Identity, Sacred Space, Charisma, Ritual
Tarikat ve Mehdi algısı: İlahiyat Fakültesi öğrencileri üzerine bir inceleme
Kurtarıcı inancının dünya üzerindeki birçok kültürde ve inanç sisteminde var olduğu bilinmektedir. Bu inanç, İslam dinînde tarikat ve cemaat gibi dinî gruplarda güçlü bir şekilde görülmektedir ve özellikle tasavvuf düşüncesinin halk inancının oluşumunda etkili olduğu tahmin edilmektedir. Türkiye'de dinî eğitimin sistematik bir şekilde verildiği ilahiyat fakültelerinde okuyan öğrencilerin dinî algıları, bazı noktalarda halk inancı ile farklılık göstermektedir. İlahiyat fakültesi eğitiminin, öğrencilerin tarikat ve mehdi algısını nasıl etkilediğini ölçmek amacıyla bir anket geliştirilmiştir. Anket çalışması, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ve Uşak Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi'nin hazırlık, 1. sınıf, 2. sınıf, 3. sınıf ve 4. sınıfında eğitim gören 467 öğrenciyle çevrim içi olarak gerçekleştirilmiştir. Yapılan araştırmanın sonucunda ilahiyat eğitiminin mehdi inancını zayıflattığı görülürken öğrencilerin tarikatlara yaklaşımlarının sınıf düzeyi arttıkça olumlu yönde değiştiği tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Mehdi, kurtarıcı inancı, tarikat, dinî gruplar
Muridiya: A revivalist Sufî order in Senegal
Ahmadou Bamba is the founder of the influential Sufi order named the Muridiya (Mouride) in the West African nation of Senegal. Although many may have heard of this Sufi movement and its founder, a precise methodological study is still needed. This thesis describes the most essential aspects of Ahmadou Bamba's history, doctrine, and influences, as well as the Sufi order's impact on its adherents' life perspectives. The first chapter of this study enlightens the reader about the personality of Ahmadou Bamba from his early life, written literature, his experience with French colonization, and his expatriations to Gabon and Mauritania. The second chapter clarifies the Islamic background and Islamic authenticity of the Muridiya Sufi Order, and shows the status of the Qur'an and Sunnah in its thoughts. Additionally, this study gives further detail on the different theological, jurisprudential, and Sufi practices of the Muridiya. The third chapter presents a brief description regarding the current state of the Muridiya Sufi Order and its prospects in education, society, and politics.
Şeyh Fahreddin el-Arnasî'nin hayatı eserleri ve tasavvufî görüşleri
Bu çalışmamızda, ülkemizin Güneydoğu bölgesinin Mardin ilinde dünyaya gelen ve bu bölgede değişik âlimlerden ilmi ve ahlâki eğitim alan Şeyh Fahreddin el-arnasi el-Batmanî'nin Hayatı Eserleri ve Zü'lfikâri'l-Hayderî fi'd-Difâ.i ani's-Seyh Muhammed Said Seydâ el-Cezerî adlı eserinden aldığımız tasavvufi görüşleri hakkında bilgi vermeye çalıştık. Tezimiz, giriş, iki bölüm ve sonuç kısmından oluşmaktadır. Tezin giriş kısmında araştırmanın amacı, önemi, yöntemi ve daha önce yapılmış olan çalışmalara değinilmiştir. Birinci bölümde müellifin yaşadığı dönem farklı boyutlarıyla ele alınmıştır. Ayrıca bu bölümde, müellifin hayatı, eserleri ve tarikatı hakkında detaylı bir şekilde bir takım bilgiler aktarılmıştır. Tezin ikinci bölümünde ise müellif'in Zülfikar adlı 430 sayfalık Arapça eserinde ele aldığı tasavvufî görüşleri, tezin temel konusu olacak şekilde ele alınmıştır.
Tarihi süreçte Uşak'ta tasavvuf kültürü (XIX.-XX. yüzyıllar)
Türklerin Anadolu'yu yurt edinmesinden itibaren Uşak, birçok tarikata ev sahipliği yapmıştır. Bunların bir kısmı günümüzde faaliyetlerini sürdürürken diğer kısmının Uşak'ta müntesibi kalmamış ve inkıraza uğramıştır. Çalışmada, öncelikle Uşak ile ilgili kısa bir bilgi verilmiş daha sonra tarih boyunca Uşak'ta faaliyet gösteren tarikatlar incelenmiştir. Tarihi süreçte Anadolu'nun birçok yerinde olduğu gibi, Uşak'ta da Ahîlik, Bektâşiyye, Halvetiyye, Halvetiyye-Şabâniyye, Rifâiyye, Kâdiriyye, Nakşibendiyye ve Uşşâkiyye tarikatları var olmuştur. Bunlar içerisinde, Kâdiriyye, Nakşibendiyye ve Uşşâkıyye hem geçmişte hem de günümüzde– değişikliklerle de olsa– varlığını devam ettirmektedir. Diğerleri ise zaman içinde inkıraza uğrayarak günümüzde müntesibi kalmamıştır. Araştırmada Uşak'ın tasavvufî dokusunu ortaya koymak maksadıyla Uşak'ta yaşamış sufiler ve onların bıraktığı izlere de temas edilmiştir. Bu sufilerin geneli yukarıda zikredilen tarikatlara mensupken, bir kısmı ise tarikatı belli olmayan "Horasan Erenleri"nden ibarettir. Uşak'ın tasavvuf tarihi işlendikten sonra, tasavvufun ferdlerin dini hayatlarının şekillenmesi ve sosyal hayatındaki etkileri üzerinde durulmuştur. Böylelikle tarikatların toplumun dini, sosyal, kültürel ve eğitim hayatına dönük etkisi, Uşak örneğinde ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Uşak, tarikat, Ahîlik, Bektâşiyye, Halvetiyye, Kâdiriyye, Nakşîbendiyye, Rufâîyye, Uşşâkıyye.
Haznevî meşayihinden Şeyh İzzeddîn el-Haznevî'nin hayatı ve tasavvufî görüşleri
Bu tez çalışmasında Haznevî şeyhlerinden biri olan Şeyh İzzeddîn elHaznevî'nin hayatı, tasavvufî görüşleri ve tarikatı incelenmiştir. 1925 yılında Suriye'nin Kamışlı kazasına bağlı hazne köyünde doğmuştur. Maddi ve manevi eğitimini babasının yanında alan Şeyh İzzeddîn el-Haznevî; ağabeyi Şeyh Alâeddîn'in vefatından sonra 1969 yılında babasının kurucusu olduğu Haznevîyye tarikatına postnişin oldu. Başta Suriye ve Türkiye olmak Üzere Dünyanın pek çok memleketine irşada çıkan Şeyh İzzeddîn el-Haznevî; bütün çabasını İslam dininin doğru bir şekilde anlaşılmasını sağlayan, şeriat çizgisinde yaşamayı hedefleyen, insanların nefislerini terbiye eden Haznevîyye tarikatına davet ederek harcamıştır. İlim ve irfan konusunda örnek bir şahsiyet olan Şeyh İzzeddîn el-Haznevî; 31 Temmuz 1992 tarihinde vefat etmiştir. Tezimiz giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmı çalışmamızın amacı ve yöntemini, bu çalışmayı yaparken başvurduğum kaynakları ve Şeyh İzzeddîn elHaznevî'nin yaşadığı xx. yüzyıldaki sosyal, siyasi, dini ve tasavvufî durumu hakkında bilgi içermektedir. Birinci bölümde Şeyh İzzeddîn el-Haznevî'nin hayatı, eğitimi, tarikata intisabı, irşat yılları, şahsiyeti, tarikatı ve halifeleri hakkındadır. İkinci bölüm ise Şeyh İzzeddîn el-Haznevî'nin tasavvufî görüşleri aktarılmıştır. Anahtar sözcükler: Şeyh İzzeddîn el-Haznevî, Haznevî, Tarikat, Tasavvuf
Sarrâçzâde 'Aliyyül'l'Âlliyyü'r-Ruhâvî'nin Mecmû'â-i Bedî'-i Ruhâvî isimli eseri (Metin-inceleme)
Bu çalışma giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Birinci bölümde; Müellif'in hayatı ve eserleri hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölümde; Mecmu'a-i Bedî'-i Ruhâvî başlığı ile eser sadeleştirilmiştir. Üçüncü bölümde ise; telifatın Osmanlıcadan günümüz harflerine aktarıldığı Mecmu'a-i Bedî'-i Ruhâvî'nin metni yer almaktadır. Sonuç bölümünde ise; müellif ve eserin muhtevası hakkında daha detaylı bilgiler yer almaktadır. Bu çalışmada Sarrâçzâde 'Aliyyü'l-'Âliyyü'r-Ruhâvî'nin Mecmu'a-i Bedî'-i Ruhâvî isimli eseri metin ve inceleme bakımından ele alınıp kritik edilmiştir. Eser besmele, hamdele ve salvele ile başlamaktadır. Hz. Muhammed, Dört Halife, Aşere-i Mübeşşere, On İki İmam, Hz. Peygamberden Hafız Mumammed er-Ruhâvî'ye kadar olan Nakşıbendî Silsilesi ve Dört Mezhep İmamı'nın kısa biyografileri ile devam etmektedir. Eserde yirmi altı tarikattan kısaca bahsedilerek bu tarikatların kurucuları ve silsileleri hakkında da bilgi verilmektedir. Bununla beraber eserde, Nakşibendî Adâbı, Hatm-i Hâcegân tertibi, Tevessül Duası, Mevlânâ Hâlid Bağdâdî'ye verilen icazetname örneği, Mevlânâ Hâlid Bağdâdî'nin Hafız Muhammed Ruhâvî'ye verdiği icazetname ve hilafetname örneği yer almaktadır. Mevlânâ Hâlid Bağdâdî'nin Hafız Muhammed Ruhâvî'ye göndermiş olduğu birkaç mektubu da eserine alan Sarrâçzâde, Fûad Paşanın Pederi Keçecizâde İzzet Mollâ Efendî'nin Mevlânâ Hâlid Bağdâdî hakkında kaleme aldığı bir şiirini de eserinin sonuna alarak eserine son vermiştir. Eser adeta tabakat içeriğine sahiptir. Bununla birlikta 26 tarikat hakkında da ana hatlarıyla bilgi verilmektedir. Bu 26 tarikat dışında kalan tarikatların da isimlerini zikretmekle yetinilmektedir. Eseri kaleme alan "Sarrâçzâde 'Aliyyü'l-'Âliyyü'r-Ruhâvî, Mevlânâ Hâlid Bağdâdî'nin halifesi Hafız Muhammed Ruhâvî'nin torunudur. Eser; Tasavvuf başta olmak üzere Tarih, Tabakat, Sosyoloji, Menakıb, Neseb vb. gibi ilim dallarında da bilgi vermektedir. Bu alanlarda bilime ışık tutmaktadır.
Fioreli Joachim'in apokaliptik düşünceleri ve 13. yüzyıl tarikatlarına etkileri üzerine tartışmalar
Dini yoksulluk tartışmaları XII ve XIII. yüzyıllarda Orta Çağ Avrupası'nın gündemindeki en önemli maddelerden biriydi. Gerek mevcut dönemin ekonomik gelişmeleriyle gerekse Hıristiyanlığın onlara yüklediği ahlaki misyonla alakalı olarak inananlar, İsa'nın havarilere öğütlediği gibi yoksul bir hayat sürmeleri gerektiğini düşündüler ve böylece kitleler halinde katı bir yoksulluk anlayışını benimsediler. Bu durum kimi zaman Kilise'nin bu insanlara yönelik sert tepkilerine ve yaptırımlarına sebep oldu. XIII. yüzyılın başlarında, zamanın ruhuna uygun olarak Kilise'nin izniyle kurulan Fransisken Tarikatı, dini yoksulluk anlayışının belki de en önde gelen temsilcisiydi fakat kendi aralarında yoksulluğun ne derecede yaşanması gerektiği problemini çözememişlerdi. Bu durum zaman içerisinde Fransiskenler arasında yoksulluk üzerinden yoğun tartışmalara ve bölünmelere sebep oldu. Kilise'nin duruma müdahil olmasıyla birlikte tartışma tarikatın dışına taştı ve Fransiskenler ile Kilise arasında bir çatışmaya dönüştü. Bu tartışmalar ve çatışmalar sırasında yoksulluğun katı bir biçimde yaşanması gerektiğine inanan Fransisken frerlerin en büyük motivasyonu Hıristiyan toplumunu beklediklerine inandıkları Şabat Çağı düşüncesiydi. Bu düşüncenin temelinde ise XII. yüzyılda yaşamış, Fioreli Joachim (1135-1202) adında bir keşiş vardı. Kitabı Mukaddes'in gizli anlamını çözmeye çalışan bir müfessir olan Joachim, ölümünden yaklaşık elli yıl sonra kendini Fransiskenler ve Kilise arasındaki mücadelenin tam ortasında bulmuştu. Anahtar Sözcükler: Apokaliptisizm, Eskatoloji, Kehanet, Ruhani Fransiskenler, Yoksulluk, Kilise, Hıristiyanlık
İlhanlı İran'ında Sufiler, Hanlar ve Halk
Moğolların dinlerle olan ilişkileri ve ihtida süreçleri her zaman araştırmacıların dikkatini çeken bir konu olmuştur. Onların ihtidası mevzusu düşünüldüğünde ise akla ilk olarak dönemin meşhur şeyhleri ve tarikatları gelmektedir. Bu konuyu araştıranlar, sûfîlerle Moğolların ilişkilerini pek çok farklı yönden ele almışlardır. Ancak bu çalışmaların çoğunun Moğolları merkez aldıkları, tasavvuf ile tarikatların hâlihazırdaki gelişmişlik düzeylerini ve siyasetle kurdukları ilişkileri ise genellikle incelemedikleri görülmektedir. Moğolların neden ihtida edecekleri zaman kendilerine bir şeyhi rehber seçtikleri mevzusu önemli olmakla birlikte, siyaset başta olmak üzere bu dünyaya ait olan her şeyle arasına mesafe koymayı öğütleyen tasavvuf düşüncesinin temsilcilerinin nasıl bu konuma geldikleri sorusuna cevap vermek de önemlidir. Bu çalışmada İlhanlıların şeyhlerle olan ilişkileri incelenmektedir, ancak amaç yalnızca devlet-tarikat ve hükümdar-şeyh arasındaki ilişkilerin ansiklopedik bir tarzda, birebir dökümünü sunmak değildir. Esas amaç, tasavvuf düşüncesi ve tarikatların siyasetle kurdukları ilişkinin gelişiminin ve bu öğreti ile kurumların popülerlik kazanması sürecinin İlhanlılar dönemindeki safhasını açıklığa kavuşturmaktır. Sürecin anlaşılabilmesi için ilk bölümde tasavvufun ve tarikatların gelişimi ile İran topraklarındaki yayılımı incelenmiş, ikinci bölümde ise İlhanlıların dini siyasetlerinden, İranlılaşma ve İslâmlaşma serüvenlerinden bahsedilmiştir. Böylelikle hem tasavvufî düşüncedeki değişim ve yayılım hem de İran'a gelen Moğolların bölgedeki adaptasyon süreçleri ele alınmıştır. Bu konular işlendikten sonra İlhanlıların tarikatlara ve şeyhlerle olan yaklaşımları, gezgin derviş grupları ile kurumsal tasavvuf arasındaki farklar ve Moğol istilasının tasavvuf yazını üzerindeki bazı etkileri, çağdaş kaynaklardan elde edilen pek çok örnekle, açıklanmıştır. Sonuncu bölümde ise istilanın İran halkı üzerindeki etkilerinin ardından, insanların tasavvuf ile tarikatlara olan yaklaşımları ve bu dönemde tasavvufa neden bu kadar rağbet ettikleri incelenmiştir. Bu çalışma ile İlhanlıların şeyhlerle kurdukları temasların arka planı ve bu temasların tarih içerisindeki gelişimi açıklanacağı gibi tasavvuf ve tarikatların popülerleşmesi sürecine İlhanlıların nasıl bir katkıda bulundukları ve arkalarında ne tür bir miras bıraktıkları incelenecek ve en azından İran Moğollarının şeyhlerle kurudukları temaslar daha anlaşılabilir hâle gelecektir.
Türkiye'de mukaddesatçı anti-Kemalizm (1945-1960)
Kendilerini dini anlam dünyasında konumlandıran ve başlarda kendilerini milliyetçi-mukaddesatçı ya da daha çok mukaddesatçı olarak tanımlayan İslamcı aydınların ve tarikat çevrelerinin Kemalizm'i algılama biçimleriyle ortaya çıkan anti-Kemalizm, bir zihniyet, söylem ve faillikle Kemalizm'in ima ettiği bütün anlamlara, alanlara ve uygulamalara karşı olmayı içerir. Anti-Kemalizm, dinsel aidiyetlerin, temaların ve dilin ağır bastığı bir faillikle Kemalist modernleşemeye karşı mukaddesatçı muhalefet olduğu gibi, aynı zamanda o, Kemalizm'e karşı mukaddesatçı ideolojik iktidar talebinin adıdır. Bu muhalefetin örneklerini Nakşibendilik, Süleymancılık, Nurculuk ve Ticanilik gibi tarikatlarda ve Mustafa Sabri, Eşref Edip, Osman Yüksel Serdengeçti ve Necip Fazıl Kısakürek gibi dönemin aydınlarında görmek mümkündür. Anti-Kemalizm, ülke içinde ve dışında üretilmiş ve 1945 yılına dek açıkça ortaya çıkmamıştır. Ancak, çok partili sisteme geçişle birlikte Atatürk devrimlerine karşı mukaddesatçı anti-Kemalist faaliyetler alenileşmeye başlamıştır. Anti-Kemalizm'in oluşumuna katkı yapan mukaddesatçı kanaat önderlerinin bıraktığı ideolojik miras, ilerleyen yıllarda post-Kemalizm'in de etkisiyle, toplumsal sorunların temel sebebinin Cumhuriyet modernleşmesi olduğu yönünde bir mukaddesatçı bilincin inşasına neden olmuştur. Bu bilinçle üretilen eleştiriler, Cumhuriyet öncesi ve 1950 sonrasını da belirleyen kültürel sürekliliğin ve bu arada iktidarda olan siyasal faillerin sorumluluğunu görmezden gelmeyi beraberinde getirdiği için, Tek Parti döneminin ve Kemalizm'in, bütün siyasal ve sosyal sorunların tek müsebbibi olarak okunması gibi seçmeci bir geçmiş okumasını doğurmuştur. Bu süreçte mukaddesatçılık, kendine uygun bir muhayyilenin oluşmasında, Kemalizm karşıtlığı içeren kitapların, dergilerin ve risalelerin oluşturduğu işlenmemiş büyük anti-Kemalist bir külliyatın üretilmesini sağlamıştır. Tez çalışmamızda bu külliyattan faydalanarak 1945-1960 yılları arasında, mukaddesatçı yapıların ürettiği anti-Kemalizm ve bu çerçevede dolaşıma sokulan mukaddesatçı ideolojik miras ortaya konulmaya çalışılacaktır. Bu sayede mukaddesatçı anti-Kemalizm'in, Türkiye'nin siyasal ve toplumsal yaşamını bugün dahi belirleyen ideolojik mirasının oluşumu ve içeriği biraz da olsa anlaşılabilecektir.
Osmanlı'dan günümüze gelenekselleşen kapıkulu ilişkisinin devlet tarikat üzerindeki görünümü
Devlet-tarikat ilişkisi, Osmanlı'dan günümüze bilinen ve göz önünde olan bir gerçekliktir. Sosyolojik bağlamda toplumsal kurumlar ile kurduğu bağ, tarikatların geçmişten günümüze görünürlüğünün devamlılığını sağlamıştır. Bu durum devlet ile tarikatları siyasi, ekonomik, sosyal ve askeri zeminde simbiyotik ilişki içerisinde bulunmasına neden olmuş, böylelikle karşılıklı nemalanma ilişkisi gelenekselleşerek günümüze kadar etkinliğini sürdürmüştür. Osmanlı, kuruluşundan itibaren simbiyotik ilişki içerisinde olduğu tarikatların, Cumhuriyet'in kuruluşu ile nemalanma biçimi değişiklik gösterse de devam etmiştir. Bu noktada karşımıza etkin bir görüntü sergileyen Bektaşi ve Nakşibendi tarikatları çıkmaktadır. Çalışma boyunca da belirtilen iki tarikat ekseninde devlet-tarikat ilişkisi ele alınmış, bu simbiyotik nemalanma biçiminin gelenekselleşerek kapıkulu ilişkisine dönüşme süreci sosyolojik olarak analiz edilmiştir.
"Menâkıb-i Şerîf ve Tarîkatnâme-i Pîrân ve Meşâyih-i Tarîkat-i Aliyye-i Halvetiyye" isimli eser çerçevesinde bazı halvetiyye pirleri, tasavvufî görüşleri ve halvetiyye âdâb ve erkânı
Tarikatlar içinde ana kollarından biri de Halvetiyye'dir. Anadolu'da en çok yayılan tarikatlardan biridir. Bunun etkisiyle birçok hâlifesi olmuş ve kollara ayrılmıştır. Halvetiyye'nin faziletlerini ve önemli pirlerini anlatan Yusuf b. Yakub'un Menâkıb-ı Şerîf ve Tarîkatnâme-i Pîrân ve Meşâyıh-i Tarikat-ı Aliyye-i Halvetiyye adlı eseri üzerinde çalışmamız gerçekleşmektedir. Eser mukaddime, menkıbe ve hâtime olarak üç bölümden oluşmaktadır. Eserin ana konusunu oluşturan menkıbe bölümü, tarikatın yayılmasında önemli etkileri olan Kocamustafapaşa zâviyesinde şeyhlik yapmış Çelebi Efendi, Sünbül Efendi, Merkez Efendi ve Yakub Efendi hakkında verilen bilgilerden oluşmaktadır. Halvetiyye hakkında kaynaklık eden eser çerçevesinde öncelikle tasavvuf tarihinde tarikatların ortaya çıkışını ve Halvetiyye'nin konumu incelenmektedir. Tarikatın oluşumu yani Halvet ve Halvetîlik, silsilesi, kolları, âdab ve erkânı hakkında bilgi verilmektedir. Tarikatın tarihi gelişiminde şahısların ve yayılmasında dönemim padişahlarının etkisine değinilmektedir. Dönemin tarihi ve sosyal olayları hakkında da bilgi vererek Çelebi Efendi, Sünbül Efendi, Merkez Efendi ve Yahya Efendi'nin hayatları ve tasavvufi düşünceleri incelenmektedir. Anahtar kelimeler: Tarikat, Tasavvuf, Halvetîlik, Halvet, Yusuf b. Yakub, Pîr.
Safeviliğin oluşumu, Şiileşmesi ve diğer tarikatlara bakışı
Bugünkü İran coğrafyasının Şiileşmesini sağlayan Safevi Devleti'nin temelleri Sünni-Şafii çizgide olduğu bilinen Erdebil Tekkesi'ne dayanmaktadır. 13.yüzyılda ortaya çıkan tekke zaman içerisinde çok büyük bir nüfuza sahip olup dönemindeki devletlerin de saygısını kazanmıştır. Hoca Ali döneminden itibaren Anadolu'da da tanınır hale gelen tekke, Şeyh Cüneyd'in Anadolu'ya gelip burada gerçekleştirdiği faaliyetler ve Akkoyunlularla kurduğu akrabalıkla kazandığı nüfuzunu kullanarak kısa bir sürede Kızılbaş Türkmenlerden iyi bir ordu kurmayı başarmıştır. Artık Safeviyye tarikatı siyasi yöne evrilmiş tarikatta devlet kurma fikri oluşmuştur. Şeyh Hoca ile başlayan ve Şah İsmail'in tarikatın başına geçmesine kadar ki zaman diliminde Kızılbaş Türkmenlerin tarikata katılmasıyla geleneksel tarikat anlayışından farklı bir hareket olumuştur. Özellikle Şeyh Haydar zamanında geleneksel tarikat anlayışına karşı bu yeni hareket galip gelmiştir. Artık tarikatın akıl hocaları Lahican sufileri olarak bilinen Türkmen babalarıdır. Tekkeden devlete giden süreçte Kızılbaş Türkmenler önemli görevler üstlenerek Safevi Devleti'nin kurulmasına yardımcı olmuşlardır. Şah İsmail ile birlikte devlet kurmayı başaran tekke, resmi mezhep olarak Şii/İmamiyye mezhebini tercih etmiştir. Bölgeye getirilen Şii ulema ile yeni kurulan devlet anlayışında farklılıklar oluşmaya başlamıştır. Sonrasında tasavvufa karşı menfi bir tutum sergilenmiş, devlete karşı gözüken tüm tarikatlar takibata uğramıştır. Komşu devletler ile özellikle Osmanlı Devleti ile girilen savaş Şii-Sünni mücadelesine dönüşmüştür. Devlet kurmayı başaran Safeviyye tarikatı, kurulduğu coğrafyada ve diğer bölgelerde adından söz ettirmiş hatta günümüz İran Devleti'nin temellerinin atılmasına katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Şiilik, Safevilik, Tasavvuf, Kızılbaş, Erdebil Tekkesi, İmamiyye
Güney Hindistan'da tasavvufî hareketler: Bâ Aleviyye örneği
Bu çalışmada, İslâm coğrafyasında ve Türkiye'de az tanınan Güney Hindistan'ın coğrafyasının dinî ve manevî kültürünü incelenmektedir. Bölgenin İslâmla bağlantılı dönemlerinden, tarih içerisindeki idari yapısından ve ortaya çıkan önemli değişikliklerden bahseder. Güney Hindistan'da tasavvufun yeri, önemi ve katkısını ele alan bu çalışma, özellikle X/XVI. yüzyıldan itibaren etkili olan Bâ Alevîyye'nin gelişme sürecini, tarikât temsilcilerinin bölgedeki sosyo-kültürel etkisini, siyasî müdahâleleri ve bıraktığı geleneksel mirası kapsamaktadır. Bâ Alevîyye sûfi literatürü, tasavvufî görüşleri, etkilendiği temel fikir ve şahsiyetleri ele alınmıştır. Bâ Alevî mensupların; sömürgeciliğe karşı konumları, hilafet ilişkileri, çağdaş Güney Hint dinî kültürünün teşekkülünde rolleri anlatılmıştır. Son dönemlerde bölgede ortaya çıkan tasavvufî hareketler ve diğer dinî teşkilatlar üzerinde tasavvufun etkisi ve güncel Güney Hindistan kültüründe tasavvufî akımların bıraktığı eserler gibi önemli konular tezin son bölümlerinde tahlil edilmektedir.
الحياة الفكرية والثقافية في مدينة القدس في عصر المماليك البحرية (1250-1382)
This thesis deals with the development of the intellectual and cultural movement in Jerusalem during the Mamluk period between 1250 and 1382, which is an important subject of cultural history. The study explains the role of the Mamluk sultans in the development of the intellectual and cultural movement in Jerusalem. As a matter of fact, they valued science and scholars and built schools and cultural institutions. Thus, Jerusalem has become an attractive place for scholars and students from all over the world. In addition, since the city of Jerusalem had a religious importance, it had many schools and madrasahs. This idea and educational institutions; It was supported by the Mamluk Sultans and philanthropists.
Şah Velî Ayıntâbî'nin Atvâr-ı Seb'a risalesi (Metin-tahlil)
Şah Velî Ayıntâbî (ö. 17 Şaban 1013/8 Ocak 1605), 16. yüzyılın önemli bir kısmı ve 17. yüzyılın başını kapsayan dönemde yaşamış mutasavvıf bir şair ve yazardır. Kendisi bir Halveti şeyhi olan Ayıntâbî, müridlerini irşad etmek için eserler yazmıştır. Tezimizin esas konusunu oluşturan bu risalesini de yine müridlerinin çıktıkları manevi yolculuk sırasında aşacakları nefis mertebelerini anlatıp onlara rehberlik etmek için kaleme almıştır. Biz de çalışmamızda Ayıntâbî'nin hayatı, ailesi, eserleri, Atvâr-ı Seb'a risalesinden yola çıkarak nefis mertebeleri hakkındaki görüşleri ve Halvetilik hakkında bilgi vermeye çalıştık. Ayıntâbî bu risalesinde nefis mertebelerini yedi tavır halinde ele almış, her mertebeyi ilgili ayet, hadis ve bazı eski dönem sufilerin sözleri ile desteklemiştir. Ayıntâbî ayrıca yedi mertebeyi anlattıktan sonra risalesini bitirmeyip müridlerine bilgi vermek için farklı konularla eserine devam etmiştir. Bu özelliği eseri diğer atvâr-ı seb'a risalelerinden farklı kılmaktadır. Tezimiz bir giriş ve üç bölüm olmak üzere toplam dört bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde Şah Velî'nin mensubu olduğu Halvetiyye Tarîkatının tasavvuf tarihindeki yerinden kısaca bahsettik. Birinci bölümde Ayıntâbî'nin hayatı, ailesi, şeyhleri, menkıbeleri, edebi şahsiyeti ve eserlerini ele aldık. İkinci bölümde "atvâr-ı seb'a" kavramının tasavvuftaki yerine değindik. Üçüncü ve son bölümde ise çeviri-yazım metine yer verdik. Anahtar kelimeler: Şah Velî Ayıntâbî, atvâr-ı seb'a, Halvetiye, nefis, nefis mertebeleri, salik.
Türkiye Selçuklularında tasavvufi hareketler
Nakşbendî-Hâlidî Şeyhi Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî'nin hayatı ve Mektûbâtı'ndaki tasavvufî görüşleri
Nakşbendî-Hâlidî Şeyhi Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî'nin Hayatı ve Mektûbât'ındaki Tasavvufî Görüşleri 19. asırdan itibaren Osmanlılar'da Doğu Anadolu'nun sûfî geleneğini belirleyen tarîkat Nakşbendî-Müceddidîliğin Hâlid el-Bağdâdî'ye (ö.1242/1827) nisbet edilen Hâlidîlik koludur. 1274-1342/1858-1924 yılları arasında yaşamış olan Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî bu bölgede irşad hizmetini yürüten Nakşbendî-Hâlidî şeyhlerinden biridir. Kendisine Hâlid el-Bağdâdî'den sonra "Hazret" lakabı verilen ikinci kimsedir. Bu tez Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî'nin hayatını ve Nakşbendî-Hâlidî geleneği etrafında şekillenen tasavvufî görüşlerini incelemektedir. Tezin birinci bölümünde onun hayat hikâyesine yer verilmektedir. Burada doğumu, ailesi, lakabı, ilmî serüveni, irşâd faaliyetleri, siyâsi ve içtimâi alanda aldığı sorumluluklar ve vefâtı anlatılmaktadır. Tezin ikinci bölümünde ise onun tasavvufî görüşleri -çeşitli kişilere yazdığı mektuplarından derlenen- Mektûbât'ı ışığında incelenmektedir. Teze katkı sağlayan kaynakların başında Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî'nin Mektûbât'ı gelmektedir. Bunun dışında başvurulan kaynaklar özellikle Nakşbendî geleneğine bağlı diğer sûfîlerin eserleri, özellikle Mektûbâtlar'ı, teşekkül dönemi klasik tasavvuf eserleri, güncel yayınlar ve akademik çalışmalardır. Bu çalışmayla Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî'nin yaşadığı dönemin sosyal ve siyâsî olaylarına ilgisiz kalmayan bir şeyh olduğu ve tasavvufî görüşlerinin Nakşbendî-Hâlidî geleneği etrafında şekillendiği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kavramlar: Nakşbendî-Müceddidî-Hâlidî, Hâlid el-Bağdâdî, Şeyh Muhammed Ziyâeddîn Nurşinî, Hazret.
Sufilerde huzurlu yaşam ve ahlaki olgunluk
Bu çalışmanın amacı, önce, Ruhzârî tarikatına mensup olan bireylerin ahlaki olgunluk ve huzur düzeylerini etkileyen faktörleri incelemek ve bu faktörler ile ahlaki olgunluk ve huzur arasında nasıl bir ilişki olduğunu ortaya koymaktır. Sonra, Ruhzârî tarikatı katılımcılarının ahlaki olgunluk ve huzur düzeyleri betimsel açıdan tespit edilerek, bu düzeyleri etkilediği varsayılan bazı demografik değişkenler ile bağımlı değişkenler arasındaki ilişki düzeylerini incelemektir. Buna göre, konuyla ilgili 40 hipotez geliştirilmiş ve araştırma sonucu ulaşılan bulgulardan hareketle söz konusu hipotezler test edilmiştir. Araştırmanın örneklemi 23 yaş ve üzeri Çorum, Kırıkkale, Ankara ve İstanbul illerinde yaşayan 5 yıl ve üzeri süredir Ruhzârî tarikatı katılımcısı olan 740 erkek katılımcıdan oluşmaktadır. Veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından oluşturulan demografik özelliklerin bulunduğu "Kişisel Bilgi Formu", katılımcıların ahlaki olgunluk ve huzur düzeylerini belirlemeye yönelik 5'li Likert tipi "Ahlaki Olgunluk" ve "Huzur Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırma sonucunda demografik değişkenler ile ahlaki olgunluk, demografik değişkenler ile huzur arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık ve ilişkilerin olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, her iki yöntemle elde edilen bulgulara göre; katılımcıların ahlaki olgunluk düzeyi ile huzur düzeyleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişkinin bulunduğu ve ahlaki olgunluk ile huzur arasında pozitif yönde orta düzeyde bir ilişkinin olduğu ve ahlaki olgunluğun huzurdaki varyansın % 9'unu açıkladığı saptanmıştır. Bulgular ahlaki olgunluğun huzurun anlamlı bir yordayıcısı olduğunu göstermiştir. Tarikat ritüellerini yerine getirmenin örneklem tarafından sıklıkla kullanıldığı ve bu ritüelleri yerine getirmenin katılımcıların ahlaki olgunluk ve huzur düzeyleri üzerinde pozitif yönlü katkısının olduğu da araştırmanın bulguları arasındadır.
Osmanlı İmparatorluğu'nda tekke ve zaviyeler: Diyarbakır Hasan Padişah (Balıklı) Tekkesi örneği
Türklerin özellikle Malazgirt zaferinden sonra Anadolu'ya akın akın göçleri sonucunda bu coğrafya Türk yurdu haline gelmeye başlamıştır. Çok uzun tarihi bir sürece işaret eden bu durumun gerçekleşmesinde birçok unsurdan söz edilebilir ki bunlardan birisi de şüphesiz tarikatlar ve onların kurumsal yansımaları olan tekke ve zaviyelerdir. Türkmen toplulukları nezdinde büyük saygı, hürmet ve muhabbet beslenen Türkmen babaları, şeyh ve dervişleri Anadolu Selçuk Devleti'nin son zamanları ve Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş sürecinde önemli roller üstlenmişlerdir. Bu süreç Diyarbakır özelinde Akkoyunlular döneminde önemli bir merhaleye ulaşmış, Osmanlı hâkimiyeti döneminde ise bölgenin İslam medeniyet dairesindeki yeri daha da pekişmiştir. Bu dönemlerde Diyarbakır'da birçok tekke ve zaviye kurulmuş, bu müesseseler toplumu siyasi, dini, sosyal, ekonomik, kültürel ve sosyo-psikolojik alanlarda etkilemiştir. İşte bu tekkelerden biri de Akkoyunlu Uzun Hasan Bey zamanında kurulduğu düşünülen Hasan Padişah (Balıklı) Tekkesi'dir. Bu çalışmada söz konusu tekkenin sosyal, kültürel ve ekonomik yapısına ve toplum üzerindeki etkilerine değinilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kavramlar: Osmanlı İmparatorluğu, Hasan Padişah, Balıklı Tekke, Zaviye.
Tasavvuf Dergisi'nin dönemin siyasi, sosyal ve kültürel hadiselerine bakışı
Osmanlı Devleti'nde II. Meşrutiyet'ten sonra ortaya çıkan özgürlük ve serbestlik ortamında diğer alanlarda olduğu gibi sûfî çevrelerde de bir yenilik olarak cemiyet kurma ve mecmualar neşretme faaliyetleri başlamıştır. Sûfî çevreler bu yeni faaliyet sahasıyla hem kendi iç problemlerine çözüm üretmek, toplum nezdinde popülaritesini yitirmeye başlayan tasavvuf ve tarîkat anlayışını yeniden ihyâ etmek hem de kendilerine yöneltilen ithamlara cevap vermek istemişlerdir. Tasavvuf Dergisi de bu dönemde varlık gösteren bir neşriyat olarak dikkat çekmektedir. Tasavvuf Dergisi Mart 1911-Aralık 1911 tarihleri arasında Şeyh Safvet Efendi'nin imtiyaz sahipliğinde neşredilmiş ve ancak 35 sayı yayınlanabilmiştir. Dergi, II. Abdülhamid'e karşıtlığı, İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne sempatisi ve Meşrutiyet'i müdafaa eden yönüyle dikkat çekmiştir. Bunlarla beraber ilmiye sınıfı ile medreseler, sûfîler ile tekke ve zâviyelerin ilgili dönemde mevcut durumları üzerine değerlendirmeleri olan Tasavvuf Dergisi, zamanın siyasi, askeri, sosyal, kültürel durum ve olaylarına duyarsız kalmamıştır. Ancak genel anlamda tasavvufî muhtevalı makaleler ve sıklıkla edebi eserlerden kesitler barındıran bir mecmuadır. Düzenli bir yazar kadrosu olmayan Tasavvuf Dergisinde, Şeyh Safvet Efendi haricinde, Haydarîzâde İbrahim Efendi, Muhammed Esad Erbilî, Mehmed Emin Buhârî, Şeyh Remzi-i Rifâî, Muhammed Şâkir gibi pek çok zatların yazıları yer almıştır. Bununla beraber geçmiş alim ve mutasavvıfların hayatları, sözleri neşredilmiş ve eserlerinin bazı bölümlerine makaleler halinde yer verilmiştir. Bu tez, Tasavvuf Dergisi'nin dönemin siyasi, sosyal ve kültürel hadiselerine bakış açısını araştırmak ve ortaya koymak amacıyla yapılmış özgün bir çalışmadır.
Mehmed Sıdkı Esif Dede'nin hayatı ve O'nun Dîvânındaki tasavvuf anlayışı
Bu çalışmada Mehmed Sıdkı Esif'in tasavvufi yönü incelenmiştir. Bu inceleme Esif Dede'nin hayatı, eğitimi, eserleri, hizmetleri, intisab ettiği tarikatlar ve öncülüğünü yaptığı oluşumlar üzerinden gerçekleştirilmiştir. Mehmed Sıdkı Esif 1698 yılında Tavşanlı'da dünyaya gelmiştir. Tavşanlı Mevlevîhane'sinin kurucusu olması mutasavvıfın öne çıkan özelliğidir. Tavşanlı'nın simgesi olarak bilinen Arslanbey'in dördüncü kuşak torunudur. Çocuk yaşlarda babasının tesiriyle Halvetî tarikatına mensup olup, Halvetî kültüründe büyüyen sûfi, yine babasının teşvikiyle Mustafa Sakıb Dede'nin talebesi olarak Mevlevîliğe intisap etmiştir. Kütahya Mevlevîhane'sindeki eğitimini tamamlayıp tekrar Tavşanlı'ya dönmüştür. Tavşanlı'da bir Mevlevîhane kuran Esif Dede altı seneden fazla bu zâviyede irşad vazifesi yapmıştır. 35 yaşında vefat edip, bânisi olduğu Mevlevîhanenin bitişiğine defnedilmiştir. Mehmed Sıdkı Esif içine doğduğu kültürün de etkisiyle tasavvufî bir yaşam sürdürmüştür. Ataları tarikat ehli olan sûfi, hem Halvetîlik, hem de Mevlevîlik kaynağından beslenmiştir. Bu kültür ve mâna zenginliği içerisinde kısacık hayatına pek çok hizmet ve eser sığdırmıştır. Yerel anlamda bizlere örneklik teşkil edebilecek, mutlaka incelenip doğru okunması gereken bir yaşantıya sahiptir. Bu çalışmada Mehmed Sıdkı Esif'in yaşantısındaki tasavvufî vurgular incelenmiştir. Öncelikle hayatındaki bu vurguların kaynağı olan ailesi, eğitim hayatı, intisabı ve tarikatları ele alınmıştır. Devamında tek eseri olan Dîvanındaki tasavvufî yön araştırılmıştır. Gerek yaşantısında, gerek eserinde altını çizmiş olduğu tasavvufî terimler tespit edilerek aynı bakış açısıyla açıklanmıştır. Esif Dede'nin daha ziyade Mevlevîlik üzerine olan manevi yaşantısına alt yapısını oluşturan Halvetîliği de incelenererek genel bir tasavvuf penceresinden bakılmıştır. Esif Dede'nin yaşadığı çağ olan 18. yüzyıldaki irşad, tarikat, şeyh gibi tasavvuf geleneğinin temel dinamikleri sayılan bu kavramların günümüzdeki ifadeleri araştırılıp incelenerek geçmişten günümüze bir köprü kurulmaya çalışılmıştır.