Urinary tract
99 theses under this subject heading
Yaşlılarda üriner inkontinans geriatrik depresyon ve yalnızlık arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırma tanımlayıcı tipte bir araştırma olup, yaşlı bireylerde üriner inkontinans, geriatrik depresyon ve yalnızlık arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırma Ankara ilinde bulunan Gülhane Askeri Tıp Akademisi Geriatri Polikliniğinde Kasım 2014 - Şubat 2015 tarihleri arasında yapılmıştır. Geriatri Polikliniğine tedavi için başvuran 200 yaşlı araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında; Tanımlayıcı Veri Formu, ICIQ-SF, GDS-K ve UCLA-LS kullanılmıştır. Veriler yüz yüze görüşme yöntemi ile toplanmıştır. Elde edilen veriler SPSS 15 paket programında sayı, yüzde, frekans, ortalama, ortanca, standart sapma, Kruskal Wallis, Bonferroni düzeltmeli Mann Whitney U ve spearman korelasyon testi kullanılarak analizi yapılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak alınmıştır. Yaşlı bireylerde üriner inkontinans ile geriatrik depresyon arasında pozitif yönde zayıf bir ilişki saptanmıştır (r=0.215; p<0.05). Araştırmada yaşlılarda geriatrik depresyon ile yalnızlık arasında pozitif yönde ortanın üzerinde anlamlı bir ilişki belirlenmiştir (r=0.601; p=0,000<0.05). Araştırmaya katılan yaşlı bireylerin %29.5'i 77-82 yaş grubu oluşturmaktadır. Araştırmada yaşlı bireyin sosyal aktivite durumu, sağlık algısı, kronik hastalığı bulunması, günlük aktivite durumu üriner inkotinans ile ilişkili saptanmıştır (p<0.05). Yaşlı bireylerde medeni durum, çocuk sayısı, birlikte yaşadığı bireyler, sosyal aktivite durumu, sağlık algısı, kronik hastalık varlığı ve günlük aktivite durumunun geriatrik depresyonu etkilediği belirlenmiştir (p<0.05). Çocuk sayısı, birlikte yaşadığı bireyler, sosyal aktivite durumu, sağlık algısı ve günlük aktivite durumunun yalnızlıkla ilişkisi saptanmıştır (p<0.05). Çalışmada yaşlı bireylerin üriner inkontinans problemleri incelenirken geriatrik depresyon ve yalnızlık duygusunun da ele alınması önemlidir. Yaşlı bireylerin sağlıklarını korumada ve hastalıklarının önlenmesinde bireyin bütüncül ele alınması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Geriatrik depresyon, üriner inkontinans, yaşlı, yalnızlık
Neonatal dönem üriner sistem infeksiyonlarının yönetiminde idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin düzeylerinin değerlendirilmesi
İdrar yolu enfeksiyonu (İYE) yenidoğanda sık görülen enfeksiyonlardandır. Yenidoğanda uygun tedavi yapılmayan İYE akut mortalite ve morbiditenin yanısıra uzun dönemde kronik böbrek hastalığına yol açabilmektedir. İYE'nin hızlı tanısına yönelik yeni belirteçler, tedavinin erken başlatılmasına yardımcı olacaktır. İYE'nin erken bir belirteci olarak genitoüriner epitel hasarında spesifik olarak yükselen idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalinin (uNGAL) kullanımını araştırdık. Bu çalışma, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, 1 Mart 2022-1 Mart 2023 tarihleri arasında İYE olabileceği düşünülen 80 yenidoğan bebekte tek merkezli prospektif kohort çalışma olarak gerçekleştirildi. İdrar kültürü alındığı anda postmenstrüel 37 haftanın altında kalanlar, postmenstrüel 44 haftanın üzerinde kalanlar ve asfiksi öyküsü olan yenidoğan bebekler çalışma dışı bırakıldı. 80 hastanın 50'sinde İYE tanımlanarak hasta grubunu, idrar bulguları normal olan 30 hasta kontrol grubunu oluşturdu ve gruplar arası uNGAL düzeyi karşılaştırıldı. İYE saptanan grupta (839,14 ng/ml), İYE saptanmayan gruba (718,14 ng/ml) göre istatistiksel olarak daha yüksek uNGAL düzeyi saptandı (p=0,001). ROC analizi sonuçlarına göre İYE tanısı koymak için uNGAL kesme değeri 973,43 ng/ml (güven aralığı %95 ve AUC 0,741) olarak belirlendi. İYE tanısı koydurucu uNGAL kesme değerinin üzerinde kalan ve tam idrar tetkikinde lökosit esteraz pozitifliği olan 5 hastanın tamamı İYE tanımlanan grupta idi. İYE tanımlanmayan 30 hastanın 27'sinin uNGAL düzeyi İYE tanısı koydurucu uNGAL kesme değerinin altında idi. İYE'li olgularda ortalama uNGAL düzeyi yüksek saptanmış olsa da yenidoğan döneminde etkileyebilecek morbiditelerin çokluğu nedeniyle tek başına uNGAL düzeyinin İYE'nin tanısında altın standart olan idrar kültürünün yerini alamayacağı sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: uNGAL, Üriner sistem enfeksiyonu, Yenidoğan
Laparoskopik üst üriner sistem cerrahilerinde transversus abdominis plane blok uygulanan ve uygulanmayan hastalarda postoperatif ağrı ve komplikasyonların değerlendirilmesi
Amaç: Minimal invaziv cerrahilerde postoperatif ağrı yönetiminde uygulanan multimodal yaklaşımda rejyonal yöntemlerin önemli bir yeri vardır. Bu yöntemlerden olan transversus abdominis plane (TAP) blok son yıllarda oldukça popüler olmuştur. Laparoskopik üst üsriner sistem cerrahisi planlanan hastalarda ultrason (USG) eşliğinde preoperatif TAP blok yapılan grup ile TAP blok yapılmayan kontrol grubunu postoperatif ağrı durumu, ilaç kullanımı ve yan etkilerini, postoperatif hasta konforunu prospektif olarak karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Üroloji kliniğimizde 2022 Kasım - 2023 Haziran tarihleri arası böbrek, üreter tümörü veya taşı, böbrek kisti, böbrek atrofisi, üreteropelvik darlık sebepleriyle laparoskopik üst üriner sistem cerrahisi yapılması planlanan 18-85 yaş arası oryante ve koopere olan, çalışmaya katılmayı kabul eden, aktif enfeksiyonu olmayan, kanama diyatezi normal olan hastalar, gebe olmayan, ağır komorbid hastalıkları, obezitesi ve geçirilmiş batın cerrahileri olmayan hastalar çalışmaya dâhil edildi. Hastalar randomize kontrollü olarak sırayla ilk 21 kişi kontrol grubu, ikinci 21 kişi çalışma grubu olacak şekilde iki gruba ayrıldı. Kontrol grubuna TAP blok yerine postoperatif ağrı durumuna göre intravenöz analjezik ilaç uygulandı. Çalışma grubuna genel anestezi indüksiyonu sonrası anestezi uzmanı tarafından USG eşliğinde unilateral TAP blok uygulandı. Postoperatif ağrı değerlendirmesi için Vizüel Analog Skala (VAS) skorları (1. 2. 6. 12. ve 24. Saat) kullanıldı. VAS skoru 4 ve üstü olan hastalara intravenöz olarak sırayla önce tramadol, sonra parasetamol uygulandı. Kullanılan analjezik miktarları ve türleri, gelişen yan etkiler, ateş, atelektazi, postoperatif mobilite, gaz çıkışı, dren, taburculuk, hemogram, glomerüler filtrasyon hızı (GFR) takibi ve olası komplikasyonlar prospektif olarak araştırıldı. v Bulgular: Çalışmaya toplam 42 olgu dâhil edildi. Bu hastaların 16'sı kadın, 26'sı erkekti. Gruplar karşılaştırıldığında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (BMİ), sigara kullanım oranı, komorbid hastalık, tanı ve tedavi türü, taraf dağılımı, operasyon süresi anlamlı (p>0,05) farklılık göstermemiştir. TAP blok yapılan grupta 1.saat, 2.saat, 6.saat, 12.saat VAS skorunu TAP blok yapılmayan gruptan anlamlı (p<0,05) olarak daha düşük bulduk, 24.saat VAS skorunda anlamlı (p>0,05) farklılık saptanmadı. TAP blok yapılan grupta postoperatif ilk 24 saatte Tramadol ve Parasetamol kullanım oranını TAP blok yapılmayan gruptan anlamlı (p<0,05) olarak daha düşük tespit ettik. TAP blok yapılan grupta hipotansiyon oranı ve gaz çıkarma günü (bağırsak aktivasyonu) TAP blok yapılmayan gruptan anlamlı (p<0,05) olarak daha düşüktü. Sonuç: Laparoskopik üst üriner sistem cerrahisi geçirecek olgularda preoperatif dönemde genel anesteziye ilave USG-TAP bloğun uygulanması, postoperatif ağrıyı, analjezik tüketimini azaltarak ve olası yan etkileri engelleyerek daha iyi hasta konforu sağlamaktadır. Anahtar kelimeler: Minimal İnvaziv Cerrahi, Laparoskopik Ürolojik Cerrahi, TAP Blok
Covıd 19 pandemi sürecinde 18-45 yaş arası kadınlarda genitoüriner sorunlar ve etkileyen faktörler
Tanımlayıcı tipte tasarlanan bu çalışmada COVID 19 pandemi sürecinde 18-45 yaş arası kadınlarda genitoüriner sorunlar ve etkileyen faktörlerin belirlemesi amaçlanmıştır. Çalışma 01.09.2021-01.12.2021 tarihleri arasında 18-45 yaş aralığındaki 130 kadın ile tamamlandı. Araştırmanın verileri araştırmacılar tarafından literatür doğrultusunda hazırlanan anket formu ile toplandı. Elde edilen verilerin istatistiksel değerlendirmesi bilgisayar ortamında SPSS 25.0 paket programı ile yapılmıştır. Tanımlayıcı istatistiksel ölçütler (ortalama, standart sapma, minimum ve maksimum değerler ve yüzdelik sayılar) kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde kategorik veriler arasındaki farkın belirlenmesinde Ki-Kare testi uygulanmış ve yanılma düzeyi 0,05 olarak alınmıştır. Araştırmaya katılan kadınların tamamı evli olup ortalama yaşları 34,18 ± 5,87'dir. COVID-19 pandemi sürecinde kadınların bazı sosyodemografik ve obstetrik özelliklerinin genitoüriner sorunları ve tedavi süreçleriyle anlamlı ilişkisi bulunmuştur (p<0,05). Kadınların % 56,2'si pandemide jinekolojik muayeneye gitmemiş, %20,1'i COVID-19 bulaş korkusundan dolayı, %16,4'ü kapanma tedbirleri sebebi ile sağlık kuruluşuna gidememiştir. Pandemi süreci kadınların %76,9'unun jinekolojik muayene yaptırma durumunu etkilemiş, %23,5'i dismenore, %18,9'u üriner sistem enfeksiyonu, %15,9'u menstrual siklus düzensizliği, %15,2'si üriner inkontinans tedavisi almamıştır. Sonuç olarak COVID-19 pandemi süreci 18-45 yaş arası kadınların genitoüriner sorunlarını olumsuz yönde etkilediği, tanı ve tedavi süreçlerinde aksamalara neden olduğu belirlenmiştir.
18-45 yaş diyabetik kadınlarda genitoüriner sorunlar veetkileyen faktörler
Tanımlayıcı tipteki bu çalışmada, 18-45 yaş diyabetik kadınlarda genitoüriner sorunlar ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırma, Orta Karadeniz Bölgesinde iki farklı hastaneden yazılı izinler alınarak araştırma dahil edilme ve dışlanma kriterlerine uyan 18-45 yaş Diabetes Mellitus hastası olan 104 katılımcı ile yapılmıştır. Veriler araştırmacı tarafından hazırlanan 72 soruluk Diyabetik Kadınlara Yönelik Tanıcı Bilgi Formu ve BRİSTOL Kadın Alt Üriner Yol Semptomları Ölçeği (BKAÜYSÖ) kullanılarak, yüz yüze görüşme tekniği ile toplanmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde; frekans, yüzde, ortalama, standart sapma, median, minimum maksimum istatistiksel metotlar, bağımsız t testi, Mann Whitney-U, ANOVA, Kruskal Wallis, posthoc, Ki-kare ve Fisher kesin Ki-kare testi kullanılmıştır. İstatistiksel sonuçların anlamlılığı p<0.05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Kadınların yaş ortalaması 36.47±7.329' dur ve %80.8' i evlidir. Yaş, medeni durum, alkol, gebelik yaşama öyküsü, diyabete ek hastalık değişkenleri ile genitoüriner sorunlar arasındaki ilişki istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0,05). Kadınların BKAÜYSÖ' ye göre en fazla depolama alt boyutunda (4,79 ± 2,82) sorun yaşadıkları saptanmıştır. Kadınların yaş, medeni durum, eğitim düzeyi, yaşanılan yer, çalışma durumu, gelir durumu, sosyal güvence, alkol, menstrual siklus düzeni, daha önce gebelik yaşama, küretaj, abortus, yaşayan çocuk sayısı, makrozomik doğum, doğum şekli, diyabete ek hastalık, diyabet süresi, hiperglisemi nedeniyle hastaneye yatma, sağlık kurumuna başvurma ve sağlık kurumuna başvurmama sebebi değişkenleri ile BKAÜYSÖ toplam puan ve alt boyut puanları arasındaki ilişki istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak; diyabet, 18-45 yaş kadınlarda genitoüriner sorunlara yol açmaktadır. Kadınların, diyabete bağlı ortaya çıkan genitoüriner sorunlarının, bütüncül şekilde taramalar yapılarak belirlenmesi ve gerekli konularda yönlendirmelerle tedaviye başvurmaya teşvik edilmeleri sağlanmalıdır.
Gaziantep bölgesinde idrar yolu enfeksiyonu tanılı çocuk hastaların idrar kültürlerinde üreyen mikroorganizmaların ve antibiyotik dirençlerinin araştırılması
İdrar yolu enfeksiyonu çocukluk döneminde üst solunum yolu enfeksiyonlarından sonra en sık görülen enfeksiyon hastalığıdır. Tedavide ve uzun süreli profilakside bilinçsiz antibiyotik kullanımının direnç gelişimi ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Erken tanı ve etkin tedavi ile geri dönüşümsüz böbrek hasarı ve kronik böbrek yetmezliği gelişmesi engellenebilir. Bu çalışmada Gaziantep bölgesinde idrar yolu enfeksiyonlarında üreyen mikroorganizmaları ve antibiyotik dirençlerini araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda Ocak 2016-Aralık 2020 arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Eğitim Araştırma Hastanesi Çocuk Nefroloji, Genel Çocuk Poliklinikleri ve Çocuk Acil bölümlerinde idrar yolu enfeksiyonu tanısı almış ve idrar kültürlerinde anlamlı üreme olup antibiyogram çalışılan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Toplam 1053 hastanın epidemiyolojik ve klinik verileri, üriner sistem görüntüleme sonuçları, idrar kültürü ve antibiyogram sonuçları gözden geçirildi. Verilerin düzenlenmesinde Statistical Package for Social Sciences (SPSS) 22.0 paket analiz programı kullanıldı. Olguların yaş ortalaması 5,43±4,61 idi. Hastalaların %75,1'i kız %24,9'u erkek idi. En sık saptanan başvuru şikayetleri %27,3 oranında karın ağrısı ve %26,5 oranında ateş idi. Hastaların %88,4'nün (n=931) herhangi bir profilaktik antibiyotik kullanmadığı, %11,6'nın (n=122) kullandığı görüldü. Görüntüleme yapılan hastaların %44,7'de (n=335) USG'de patoloji, %52,8'inin (n=220) DMSA sintigrafisinde skar bulgusu, %38,5'inin (n=99) VCUG'da reflü tespit edildi. İdrar kültürlerinde E. Coli (%74), Klebsiella (%17), Proteus (%7), P. aeruginosa (%2) oranında tespit edildi. Tüm hastalarda en sık direnç oranları ampisilin için %81,6, sefuroksim için %64,3, sefiksim için %61,3, seftriakson için %55,9, amoksisilin-klavulanat için %55,1, trimetoprim-sulfametaksazol için %50,7 olarak tespit edildi. Tekrarlayan ÜSE'de benzer antbiyotiklere direnç saptanırken oranlarda anlamlı artışlar olduğu görüldü (ampisilin için %95,6, sefuroksim için %74,4, sefiksim için %74,6, seftriakson için %68,3, amoksisilin-klavulanat için %66,2, trimetoprim-sulfametaksazol için %61,7). İlk ÜSE olup proflaksi alan hastalarda Klebsiella spp. üreme oranları (%32,4) proflaksi almayanlara göre (%14,5) yüksek iken, Escherichia coli üreme oranları ise proflaksi almayanlarda (%77,5), proflaksi alanlara göre (%44,1) anlamlı şekilde yüksek olarak bulundu. Tekrarlayan ÜSE olanlarda ise en sık Escherichia coli saptanmış olup, üreyen mikroorganizma yüzdeleri arasında iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. İlk ÜSE olup profilaksi alanlarda imipenem (%17,6), kolistin (%10,3) ve meropenem (%11,8) direnci, profilaksi almayanlara göre anlamlı şekilde yüksek olarak bulundu. Tekrarlayan ÜSE olanlarda ise profilaksi almayanlarda sefepim (%73,5) direnci, profilaksi alanlara göre anlamlı şekilde yüksekti. Diğer antibiyotiklere karşı profilaksi alan ve almayan gruplar arasında direnç açısından bir fark bulunmadı. Sonuç olarak kendi merkezimizde antibiyotik direncinin tekrarlayan ÜSE'de giderek arttığı görüldü. Çalışmamızdan elde ettiğimiz verilerin teyidi için daha geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Üriner sistem enfeksiyonu, antibiyotik direnci, profilaksi
Ürolojik üreterorenoskopi (URS) vakalarında sedasyon alan hastalarda kapnografinin (capnostream ile) rolü
Çalışmamızda; sedasyon altında yapılan üreterorenoskopi (URS) vakalarında, standart monitörizasyona ek olarak yapılan kapnografi monitörizasyonunun, apne, hipoksemi, desaturasyon ve diğer vital parametrelere etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda; sedasyon altında elektif olarak URS yapılacak olan, 18-75 yaş arasında 150 hasta dahil edildi. Olgular rastgele 75'er kişilik 2 gruba ayrıldı. Kapnografi monitörizasyonu yapılan olgular "Çalışma Grubu", kapnografi monitörizasyonu yapılmayan olgular "Kontrol Grubu" olarak adlandırıldı. Hastalar rutin olarak monitorize edildi. Çalışma grubundaki vakalarda ek olarak ETCO2 ve integre pulmoner indeks (IPI) non-invaziv şekilde monitorize edildi. Sedasyon süresince iki gruptaki apne, hipoksemi, desaturasyon gelişimi ve havayolu yönetiminde yapılan müdahaleler kaydedildi. Çalışma grubunda en az bir kez hipoksemi gelişen kişi sayısı 3 (%4) iken, kontrol grubunda en az bir kez hipoksemi gelişen kişi sayısı 17 (%22,7) olmuştur (p<0,05). Çalışma grubunda en az bir kez desaturasyon gelişen kişi sayısı 3 (%4) iken, kontrol grubunda en az bir kez desaturasyon gelişen kişi sayısı 24 (%32) olmuştur (p<0,05). Çalışma grubu ve kontrol grubu hastalarında apne gelişimi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. Ayrıca gruplar arasında minimum SpO₂ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç olarak çalışmamızda; kapnografi monitorizasyonu ile solunum depresyonu anında saptanıp gerekli müdahale ile apne, hipoksemi ve desatürasyon gelişimi önlenebilmektedir. Anahtar kelimeler: Kapnografi, end-tidal karbondioksit, apne, hipoksemi, desaturasyon.
Tekrarlama riski yüksek üriner sistem taş hastalığı olan hastalarda risk faktörlerine göre uygulanan spesifik ve nonspesifik medikal tedavilerin nüks oranlarına etkisi
Rekürrens açısından yüksek riskli taş hastalarına var olan metabolik risk faktörüne göre spesifik medikal tedavi önerilerek, risk faktörü olmayan taş hastalarına ise yaşam tarzı değişikliklerine ek olarak nonspesifik medikal tedavi önerilerek hastalar takip edildi ve hastaların nüks açısından değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya 18 yaş üzeri rekürrens açısından yüksek riskli 64 üriner sistem taş hastası dahil edildi. Bu hastaların kontrastsız bilgisayarlı tomografi ile var olan taşları tespit edildikten sonra hastalara uygun yöntem ile taşsızlık sağlandı. Postoperatif dönemde hastalara çekilen düz karın grafi ve üriner ultrasonografi ile taşsızlık sağlandığı doğrulandı. Ardından hastalara detaylı metabolik değerlendirme yapıldı. Elde edilen taş fragmanları X ışını difraksiyon yöntemi ile analiz edildi. Ardından hastalar taş çeşitlerine ve metabolik risk faktörü taşıyıp taşımamalarına göre gruplandırıldı. Metabolik risk faktörü taşıyanlara spesifik medikal tedavi, taşımayanlara ise nonspesifik tedavi uygulandı ve nüks açısından değerlendirildi. Hastalarda yapılan taş analizine göre en sık saptanan taş çeşidi %68,8 oranda kalsiyum oksalat taşı idi. Hastaların %65,6'sında metabolik risk faktörü varlığı tespit edildi. Hastalarda izlenen en sık metabolik risk faktörü ise %53,1 oranında hipositratüri idi. Hastaların ortalama 2 yıllık takipleri süresince nüks oranı %15,6 olarak bulundu. Spesifik medikal tedavi uygulanan ve nonspesifik tedavi ile takip edilen hastalar arasında 2 yıllık takip süresince rekürrens açısından benzer oranlar bulundu. Üriner sistem taş hastalığında rekürrensi önlemek açısından yaşam tarzı değişiklikleri ve medikal tedavi önemli bir yer tutmaktadır. Literatürde spesifik medikal tedavinin gerekliliğini savunan ve karşı çıkan çalışmalar bulunmaktadır. Biz de çalışmamızda spesifik medikal tedavi uygulanan rekürrens açısından yüksek riskli hastalarda nüks oranlarının azaldığını ve rekürrens açısından düşük riskli hastalardakine benzer seviyelere gerilediği sonucuna ulaştık.
Multipl skleroz tanılı alt üriner sistem semptomları olan hastalarda sekiz haftalık telerehabilitasyon ile uygulanan pelvik taban kas eğitiminin etkileri
Bu çalışmanın amacı, Multipl Skleroz (MS) tanılı, alt üriner sistem semptomları (AÜSS) olan hastalarda telerehabilitasyon ile uygulanan pelvik taban kas eğitimi (PTKE) ve yaşam stili önerilerinin sadece yaşam stili önerilerine göre üriner semptomlar, yaşam kalitesi, subjektif iyileşme algısı ve hasta memnuniyeti üzerine olan etkilerini karşılaştırmaktı. Multipl Skleroz tanılı hastalar rastgele olarak PTKE+Öneri (n:21) ve Öneri (n:21) gruplarına ayrıldı. PTKE+Öneri grubuna sekiz hafta boyunca haftada bir gün yaklaşık 20 dakika telerehabilitasyon ile uygulanan PTKE ve bir kez yaşam stili önerileri, Öneri grubuna ise sadece bir kez yaşam stili önerileri verildi. Hastaların fiziksel ve demografik özellikleri, medikal hikâyeleri sorgulandı. AÜSS'leri Aşırı Aktif Mesane-Versiyon8 (AAM-V8), Uluslararası İnkontinans Sorgulama Formu (International Consultation on Incontinence Questionnaire-Short Form, ICIQ-SF) ve idrar günlüğü ile, yaşam kalitesi King Sağlık Anketi (KSA) ile tedavi öncesi (TÖ) ve sonrası (TS) değerlendirildi. Subjektif iyileşme algısı dörtlü likert ölçeği ile ve hasta memnuniyeti beşli likert ölçeği ile sorgulandı. PTKE+Öneri grubunda AAM-V8, ICIQ-SF toplam skoru, ortalama işeme frekansları, üriner inkontinans sayısı ve sıklığı, yaşam kalitesi skorlarında azalma tespit edildi (p<0.05). Gruplar arası karşılaştırmalarda, PTKE+Öneri grubundaki AAM-V8, ICIQ-SF toplam skoru, ortalama işeme frekansları, yaşam kalitesi skorlarında azalma, ortalama işeme hacminde artma, ayrıca subjektif iyileşme algısı ve hasta memnuniyetinde daha fazla iyileşme görüldü (p<0.05). Bu çalışmada MS tanılı AÜSS'leri olan hastalarda telerehabilitasyon ile uygulanan PTKE ve yaşam stili önerilerinin sadace yaşam stili önerilerine göre üriner semptomlar, yaşam kalitesi, subjektif iyileşme algısı ve hasta memnuniyetinde daha fazla iyileşme olduğu görüldü.
Diyabetik kronik böbrek hastalığı'nda SGLT-2 inhibötürü kullanımının üriner anjiotensinojen düzeyi üzerine etkisinin araştırılması
Giriş ve amaç: Diyabetik nefropati ve RAS arasındaki ilişki önemli çalışmalarla ortaya konulmuş ve RAS aktivasyonunun ilerleyici nefron kaybına yol açtığı görülmüştür. Biz de bu çalışmada daha önce hiç sodyum-glukoz ko-transporter 2 (SGLT-2) inhibörü kullanmayan kronik böbrek hastalığı ve diyabet birlikteliği bulunan hastalarda yeni başlanan SGLT-2 inhibitörlerinin idrar AGT(anjiotensinojen) düzeyi üzerine etkisini araştırmayı planlandık. Gereç ve yöntem: Çalışmaya, diyabet ve kronik böbrek hastalığı bulunan, daha önce hiç Sodyum-glukoz ko-transporter 2 (SGLT-2) inhibitörü grubu ilaç kullanmamış 88 hasta ile yapıldı.. Her hastadan spot idrar örneği alındı. Spot idrar örneğinden ayrılan idrar örnekleri santrifüj edildi. Numuneler -80 derecede saklandı. İdrar AGT düzeyleri ELİSA(Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay) yöntemiyle ölçüldü Bulgular: Çalışmamızda 0.ay ve 6.ay UAGT n/l ve İdrar AGT/İdrar Kreatinin Düzeyi (UAGT/ucre) mcg/g değerlerine baktığımızda anlamlı bir düşüş gözlenmiştir (p=0,000 ve p=0,000). SGLT-2 inhibitörü kullanımı sonrası 0.ay ve 6.ay Hba1c değerlerini karşılaştırdığımızda p<0.001 olmak üzere anlamlı derecede düşüş tespit ettik. Sonuç: RAS inhibitörleri ve SGLT-2 inhibitörlerinin birlikte kullanımının sonucunda glomeruler filtrasyon hızında artış, etkin bir glisemik kontrol, kan basıncı kontrolü sağlanmaktadır. Diyabetik nefropatide RAS inhibitörleri ile SGLT-2 inhibitörlerinin kombinasyonu önerilir. Anahtar kelimeler: Üriner anjiotensinojen, renin anjiotensin sistemi, proteinüri, diyabet, kronik böbrek hastalığı
Effect of bacteria infecting urinary tract on some immunological and physiological variables in Erbil governorate Iraq
The study is carried out with the decision of Rizgary Teaching Hospital in Erbil, Erbil governorate, Iraq, University Faculty of Medicine Clinical Research Ethics Committee dated Period of the Study February 1, 2021 and February 1, 2022 and followed up in the outpatient clinic older patients were followed prospectively. Patients with a history of hospitalization in the last six months, a urinary catheter or a nephrostomy catheter, and a growth in urine culture that were considered nonpathogen or in favour of contamination were not included in the study. Patients who presented with symptoms such as frequent urination, dysuria, and suprapubic pain without systemic findings were evaluated as cystitis. When patients with symptoms such as dysuria and frequent urination accompanied by systemic findings such as fever, nausea and vomiting are considered as pyelonephritis and evaluated in terms of complicating factors; UTI that developed in patients without obstruction, urolithiasis, anatomical disorder, urological pathology such as urinary stent, comorbidities such as chronic kidney failure, diabetes mellitus, malignancy, and immunosuppression was defined as uncomplicated pyelonephritis. Pyelonephritis that developed in patients with any of these factors was evaluated as complicated pyelonephritis. Sample of the study 50 blood samples from females and 50 blood samples from Men. Selection of the patients before starting the study, a patient form was prepared to be used in the evaluation of patients diagnosed with community-acquired urinary tract infection. The patients were informed and signed an informed consent form so that their data could be used. The data were obtained by interviewing the patients face to face and examining their files and medical records. The patients included in the study; demographic characteristics (age, gender, patient number, date of diagnosis), symptoms (dysuria, pollakiuria, urgency, haematuria, clouding of urine, urinary incontinence, abdominal pain, nausea, vomiting, fever, chills-chills, altered consciousness), symptom duration was recorded. Presence of complicating factors such as pregnancy, benign prostatic hypertrophy, urolithiasis, urological intervention history, neurogenic bladder, anatomical disorder, chronic kidney disease, kidney transplantation, immunosuppression, malignancy, diabetes mellitus, neurological diseases, cardiovascular comorbidities such as hypertension, history of frequent urinary system infections The presence of risk factors for resistant microorganisms, such as a history of antibiotic use and staying in a nursing home, were recorded in the patient follow-up form.
Isolation and molecular identification of Candida species from urinary tract infection in Hawija city
The study investigated the isolation and identification of Candida spp. from the urinary tract of different ages and genders in Hawija. The study included separating and identifying the species from the urinary tract using culture media and PCR technique, as well as identifying the species that spread the infection on a large scale, determining the age and gender most susceptible to Candida, and studying the relationship between candiduria and other diseases such as diabetes. The total sample was 125 samples, 23 samples appeared (18.4%) positive patients for Candida infection, while 81.6% (102) were negative. 23 of Candida infections were due to the Candida albicans group. In terms of gender, urinary tract infections are most often observed in older and pregnant females than in men. Referring to the variables of sugar, cumulative sugar, and age in candidiasis indicated that there were significant differences between the group of patients when compared with the control group, where the percentage of candidiasis infection with an average means of 50 years. The means of diabetes mellitus and cumulative glucose were higher in patients with Candida. Women were more likely to contract candidiasis than men. Where 23 results showed that C. albicans in sample No. 1 with a percentage of 99.60%, the second sample by 97.62%, and the third sample with 99.41%. The fourth with 95.81%, the fifth with 99.61%, the sixth with 87.55%, the seventh with 99.40%, the eighth with 99.83%, the ninth with 99.21%, and the tenth with 91.58 %. The results indicated that the percentage ranged between 95-100. The percentage of the spread of C. albicans in the targeted area in abundance, which amounts to 40% of the samples that were positive for the infection in the culture tests, while the remaining results indicated that 60% of the Candida spread less according to the results of the studies.
Pediatrik hastalarda perkütan üriner girişimler
Amaç: Çalışmanın amacı, üriner traktus obstrüksiyonu olan bebek ve çocuklarda görüntüleme kılavuzluğunda perkütan üriner girişimlerin etkinliğini saptamaktır.Gereç ve Yöntem: Kasım 2004-Haziran 2008 tarihleri arasında üriner sistem obstrüksiyonu mevcut olan 25 bebek ve çocukta (15 gün-11 yaş arası) toplam 31 böbreğe görüntüleme kılavuzluğunda perkütan girişim uygulandı. Üriner traktusa ilk giriş 22 Gauge çaplı ince iğne ile ultrasonografi kılavuzluğunda yapıldı. Sonrasında işlem fluoroskopi kılavuzluğunda koaksiyel mikroponksiyon tekniği ile tamamlandı. 17 böbreğe perkütan nefrostomi, 6 böbreğe perkütan nefroüreterostomi ve 8 böbreğe perkütan nefroüreterosistostomi ile üriner drenaj sağlandı. Bir hastaya perkütan üreteral balon dilatasyon uygulandı ve bir hastaya ise perkütan double J kateter yerleştirildi. İzleyen günlerde kateterlerin yerinden çıkmasını engellemek düşüncesiyle kateterler üriner traktusda mümkün olduğunca distale yerleştirildi.Bulgular: 9 hastada ve 10 böbrekte üriner obstrüksiyon üreteropelvik bileşke darlığına, 11 hastada ve 13 böbrekte ise üreterovezikal bileşke darlığına bağlı idi. Bir hastada hem üreteropelvik bileşke darlığı hem de üreterovezikal bileşke darlığı mevcuttu. Bir hastada renal tüberküloza bağlı sağ böbrekte proksimal, 1 hastada pelvik tümöre bağlı sol böbrekte distal ve 1 hastada yine pelvik tümöre bağlı iki taraflı distal darlıklar mevcuttu. Tüm hastalarda işlem teknik olarak başarı ile gerçekleştirildi. İşleme bağlı minör komplikasyon olarak 8 hastada (% 32) kendini sınırlayıcı hematüri görüldü. Üreterovezikal darlığı mevcut bir hastada distal üreter perforasyonu gözlendi. Ancak kateterizasyonla giderildi. İzlemde tüm hastalarda üriner drenajın etkili olarak sağlandığı görüldü.Sonuç: Üriner traktus obstrüksiyonlarında görüntüleme kılavuzluğunda yapılan perkütan drenaj işlemleri pediatrik yaş grubunda güvenli ve etkilidir. Erişkin hastalardan farklı olarak, çocukluk yaş grubunda yerleştirilen kateterin stabilizasyonunu sağlamak amacıyla drenaj kateterinin mümkün olduğunca distale yerleştirilmesi gerekmektedir.
Renal kolikte deksketoprofen ile meperidin etkinliğinin karşılaştırılması
Acil servislere başvuran renal kolikli hastaların ağrılarının giderilmesi için uygun ve etkili analjezik seçimi oldukça önemlidir. Çalışmamızda acil servisimize renal kolikle başvuran hastalarda deksketoprofen ile meperidin'in analjezik tedavi etkinliğinin ve hemodinamik değişkenler üzerine etkilerinin karşılaştırılmasını hedefledik. İleriye dönük, randomize, çift kör olarak planlanan klinik çalışmamıza, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurul Komitesinin onayı alındıktan sonra başlandı.Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Acil Servisine başvuran ve renal kolik tanısı alan 18-70 yaş arası her iki cinsten gönüllü, çalışmaya onam veren hastaların alındığı çalışmamızda nonsteroidal antiinflamatuvar ilaç allerjisi olan, son 24 saat içinde analjezik ilaç kullanmış olan, gastrointestinal kanama öyküsü olan, peptik ülser tanısı olan, antikoagulan tedavi almakta olan, tek böbrekli, orta ve ileri derecede hidronefrozu olan, serum kreatinin değeri 2 miligram/desilitre'nin üzerinde saptanan, gebe, emziren hastalar çalışma dışı bırakıldı. Toplam 52 hasta çalışmaya alındı.Meperidin ve deksketoprofen gruplarının ilaç uygulaması öncesi vital bulguları, laboratuvar ve ultrasonografi tetkik bulguları karşılaştırıldığında gruplar arasında sistolik ve diyastolik arteriyel tansiyon, nabız ve solunum sayısı, kan üre nitrojeni, kreatinin, tam kan sayımında beyaz küre sayısı, hematüri, lökositüri, ultrasonografi'de pelvikaliektazi, nefrolithiazis saptanma oranı açısından anlamlı istatistiksel bir fark olmadığı görüldü.Çalışmamızdaki analjezik ilaç uygulaması öncesi ve sonrası 30. dakikadaki vital bulgularda değişime baktığımızda her iki ilaç grubunun da sistolik ile diyastolik arteriyel tansiyonda, nabız ve solunum sayılarında istatistiksel olarak anlamlı düşme yaptığı, meperdin'in daha fazla azalmaya neden olmakla birlikte her iki grup arasında anlamlı istatistiksel fark olmadığı saptanmıştır.Çalışmamıza göre renal kolik tedavisinde kullanılan opiat grubu ilaç olan meperidin ve nonsteroidal antiinflamatuvar ilaç grubunda olan deksketoprofen'in çalışma gruplarında başlangıçtaki Sayısal Derecelendirme Skoru değerlerindeki farklılığa rağmen benzer analjezik etkinlik, Sayısal Derecelendirme Skoru ve Renal Kolik Semptom Skoru'nda benzer azalış paterni gösterdiği saptanmıştır.
Pediyatrik üriner sistem taş hastalığında metabolik risk faktörleri ve metaflaksinin uzun dönem sonuçları
Amaç: Bu çalışmada pediyatrik yaş grubunda üriner sistem taş hastalığının metabolik risk faktörlerini tanımlamak ve bu faktörlere göre düzenlenen metabolik proflaksi tedavisinin uzun dönem taş rekürrens oranlarına etkisini araştırmak amaçlanmıştır.Yöntem ve gereçler: Ocak 2008 ile Haziran 2011 tarihleri arasında böbrek taşı nedeniyle başvuran ve PCNL yöntemiyle taşlarından tamamen arındırılan 16 yaş ve altı 129 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi ve sonuçlar istatistiksel yöntemler kullanılarak analiz edildi.Bulgular: Ortalama yaşları 7.8±4.7 (1-16) yıl olan 129 hastanın 68'i erkek (%53), 61'i kızdı (%47). Metabolik analizleri yapılan hastaların %89.2 `sinde bir veya daha fazla metabolik risk faktörü saptandı. En sık karşılaşılan metabolik anomali hipositratüri olarak tespit edildi. Hipositratüri ve sistinürisi olan 75 (%58) hastaya potasyum sitrat ve scholl solusyonundan oluşan medikal proflaksi uygulandı. Ortalama 26.5±9.4 ay (12-46) takip sonunda proflaksi verilen çocuklarda taş nüksü %4 oranında görülürken, tedavi verilmeyenlerin %41'inde taş nüksü görüldü (p<0.001). Yapılan taş analizinde en sık Ca okzalat taşı (%89) ve sistin (%9) taşı (%2) saptandı.Sonuçlar: Pediyatrik üriner sistem taş hastalığının yönetiminde metabolik tarama ve medikal proflaksi ile hastaların taş nüksünün önlenebileceği bulundu. Bir kez taş hastalığı geçiren veya nefrokalsinozisi olan her çocuk hasta klinik ve laboratuar açıdan ayrıntılı olarak değerlendirilmeli ve olası risk faktörleri belirlenmelidir. Tekrar taş oluşumunun önlenmesi içinde gerekli önerilerde (diyet alışkanlıkları, sıvı alımı, e.g.) bulunulmalı ve uygun profilaktik tedavi verilmelidir.
Vezikoüreteral reflü tanılı çocuk hastalarda renkli doppler ultrasonografi bulguları
Amaç: Vezikoüreteral reflü tanılı çocuk hastalarda Renkli Doppler Ultrasonografi (RDUS) parametrelerindeki değişikliklerin reflü nefropatisinde ve reflü takibindeki olası katkısının değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve Metod: Voiding sistoüretrografi (VCUG) ile vezikoüreteral reflü (VUR) tanısı alan 106 (38 erkek, 68 kız) olgu ve kontrol grubu olarak sağlıklı gönüllülerden oluşan 42 (19 erkek, 23 kız) olgu çalışmaya dahil edildi. Tüm olgular RDUS uygulamasından önce üriner sistem ultrasonografisi ile değerlendirildi. Olgular daha sonra RDUS ile değerlendirildi. Her böbreğin üst pol, orta zon ve alt pollerinden interlober arterler bulunarak, rezistif indeks (RI), pulsatilite indeksi (PI) ve akselerasyon zamanları (accT) için üçer adet ölçüm yapılarak ortalamaları alındı. Aynı değerler her iki böbrek ana renal arterleri için de uygulandı. Reflü saptanan olgular kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Tek taraflı reflüsü olan olgular karşı normal böbrekleri ile karşılaştırıldı. Ayrıca reflü derecesi ile RI değerleri arasındaki ilişki değerlendirildi. Dimerkaptosüksinik asit (DMSA) sintigrafisi ile kanıtlanmış renal skarı olan olgularda RI değerleri reflüsü olup skarı bulunmayan olgularla ve kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Bu şekilde RDUS'un VUR takibindeki etkinliği, reflü derecesi ile ilişkisi ve renal skar varlığı ile doppler parametreleri arasındaki ilişki ortaya konulmaya çalışıldı. Bulgular: Olgu grubunda RI değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak yüksek bulundu. PI ve accT değerleri açısından iki grup arasında ise belirgin farklılık gözlenmedi. Tek taraflı reflüsü bulunan olgular karşı normal böbrekleri ile karşılaştırıldığında reflü olan grupta RI ve PI değerleri anlamlı olarak yüksekti. Yüksek derecede reflü (grade V) bulunan olgular, düşük derecede reflü (grade I-III) bulunan olgular ile karşılaştırıldığında RI değerleri anlamlı olarak yüksek izlendi. Reflü saptanan grupta DMSA sintigrafisi ile skar saptanan olgular, reflü olup ancak skar saptanmayan olgular ile karşılaştırıldığında RI değerleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Reflü ve skar bulunan olgu grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise RI değerleri çok yüksek düzeyde anlamlı olarak yüksek bulundu. Skarı belirlemek için receiver operating characteristics (ROC) eğrisi analizinde sağ böbrekte cutoff değeri RI > 0.705 seçildiğinde bu noktada duyarlılık %85.7, özgüllük %62.4; sol böbrekte ise cutoff değeri RI > 0.708 seçildiğinde bu noktada duyarlılık %88.2, özgüllük %58.1 olarak belirlenmiştir. Sonuç: Vezikoüreteral reflü sonucu böbrekte üriner enfeksiyonlar, renal parankimde hasar ve skar sık görülmektedir. Bu sebeple VUR'un erken tanı ve takibi büyük önem taşımaktadır. Renal doppler ultrasonografinin iyonizan radyasyon içermemesi, ucuz, tekrar edilebilir olması nedeniyle reflülü olgularda ve skar oluşan böbreklerde RI değerleri ile olguların takibinin yapılmasının yarar sağlayacağı düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: Vezikoüreteral reflü, Renkli Doppler Ultrasonografi, Rezistif indeks.
Üriner sistem taş hastalığı olan çocukların retrospektif değerlendı̇rı̇lmesi
Amaç: Ülkemiz üriner sistem taş hastalığı (ürolitiyazis) açısından endemik ülkeler arasında yer almaktadır. Bu çalış mada, kliniğ imizde ürolitiyazis nedeniyle takip edilen hastaların demografik ve klinik verilerinin belirlenmesi, taş hastalığ ının etyolojisi, tanı ve tedavi yöntemlerinin değerlendirilmesi amaçlanmış tır. Materyal ve Metod: Gaziantep Üniversitesi, Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi, Çocuk Nefroloji ve Genel Çocuk polikliniğine 2010-2015 yılları arasında başvuran ve ürolitiyazis tanısıyla izlenen 167 çocuğun yaş, cinsiyet, başvuru şikayeti, anne sütü alımı, D vitamini kullanımı, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu öyküsü, akrabalık, ailede taş hikayesi olup olmadığı, fizik muayene ve labaratuar bulguları (üre, kreatinin (krea), ürik asit, magnezyum (Mg), kalsiyum (Ca), fosfor, alkalen fosfataz, parathormon, D vitamin düzeyi, tam idrar tetkiki, kan gazları, anlık idrarda Ca/krea, ürik asit/krea, Mg/krea, okzalat, sitrat, sistin düzeyleri, eğer elde edilmişse taşın biyokimyasal analizi gibi tarama tetkikleri), radyolojik yöntemlerden rutin ultrasonografinin yanı sıra, varsa direk üriner sistem grafisi, intravenöz piyelografi, voiding sistoüretrografi, statik ve dinamik böbrek sintigrafileri gibi görüntüleme sonuçları ve almış oldukları tedavi retrospektif olarak incelendi Bulgular: Çalış maya alınan 167 hastanın (92 erkek, 75 kız) yaş ortalaması 30.30±42,60 ay olup %41,9'unun (n:70) ailesinde ürolitiyazis öyküsü vardı. Semptomatik hastalarda en sık başvuru nedenleri sırasıyla: Huzursuzluk (%34,4), karın ağ rısı (%15,6), ultrasonografide böbrekte taş saptanması (%9,1) ve makroskopik hematüri (%7,1) idi. Çalış ma grubunda hastaların %58,1'inde taş oluş umuna yol açan metabolik veya yapısal bir ya da birden fazla hazırlayıcı faktör olduğu görüldü. Taş analizi olguların %13,7'sine yapılmıştı ve bu hastaların %65'inde kalsiyum okzalat taşı vardı. Metabolik bozukluklar içinde en sık görülenler: Hipositratüri (%55,1), hipomagnezüri (%47,9) ve hiperkalsüri (%12,6) idi. Tüm olgularda diyet, sıvı alımının arttırılması ve tuz kısıtlaması önerilmiş olup, olguların %19.2'sine taş a yönelik cerrahi tedavi, %54,4'üne ise altta yatan metabolik soruna yönelik ilaç tedavisi verilmişti. Sonuç: Ürolitiyazis, çocukluk yaş grubunu da içine alan önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Çocuklarda özellikle metabolik değerlendirme ve altta yatan anatomik sorunların saptanması ile taşların tekrarı, dolayısıyla böbrek zedelenmesinin en aza indirgenmesi mümkün olacaktır. Anahtar Kelimeler: Çocuk, Hipositratüri, Üriner sistem taş hastalığı, Ürolitiyazis
Yoğun bakım hastalarının idrar kültürlerinden izole edilen candida türlerinin dağılımı ve antifungal duyarlılıklarının belirlenmesi
Candida`lar insanların normal florasının bir üyesi olup, doğada yaygın olarak bulunurlar. İdrarda Candida türlerinin varlığı kandidüri olarak adlandırılır. Bu durum klinik örneklerin kontaminasyonu, alt üriner sistem kolonizasyonu veya alt ya da üst üriner sistemin invaziv enfeksiyonunun göstergesi olabilir. Çalışmamızda yoğun bakım ünitesinde yatan hastaların idrar kültürlerinden izole edilen Candida'ların identifikasyonu ve antifungallere duyarlılık durumlarının belirlenmesi amaçlandı. Bu çalışma Kasım 2016-Haziran 2017 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi, Anasteziyoloji ve Reanimasyon ve İç Hastalıkları Yoğun Bakım ünite'lerinde yatan hastaların idrar kültürlerinden izole edilen 100 Candida suşu (≥ 104 CFU/mL) değerlendirmeye alındı. Candida suşlarının identifikasyonu klasik yöntemler yanında, otomatize identifikasyon yöntemi kullanılarak yapıldı. Tanımlanan Candida suşlarının antifungal duyarlılıkları, Clinical and Laboratory Standards Institute (CLSI) M27-S3 ve M27-S4 dökümanlarındaki referans broth mikrodilüsyon yöntemi kullanılarak araştırılmıştır. Çalışmada C.parapsilosis ATCC 22019 ve C.kruseiATCC 6258 kontrol suşları kullanılmıştır. İdrar kültürlerinde Candida izole edilen hastaların %60'ı kadın %40'ı erkek, yaş ortalaması 68.02±17.48'idi. Hastaların idrar örneklerinden izole edilen 100 Candida suşunun %54'ü Candida albicans, %34'ü C.glabrata, %7'si C.tropicalis, %2'si C.kefyr, %2'si C.lusitaniae, %1'i C.parapsilosis olarak identifiye edildi. Çalışmamızda, antifungal ilaçların MİK aralıkları kaspofungin için 0.015-0.5 µg/mL, flukonazol için 0.125-64 µg/mL, itrakonazol için 0.03-16 µg/mL, vorikonazol için 0.03-16 µg/mL arasında saptandı. Candida suşlarının, %1'i kaspofungine dirençli, %40'ı flukonazole dirençli; %69'u itrakonazole dirençli, C.glabrata dışındaki Candida'ların %54.5'i vorikonazole dirençli olarak tespit edildi. Amfoterisin B ve flusitozine dirençli Candida türü tespit edilmedi. Sonuç olarak idrar kültürlerinden izole edilen Candida türlerinde profilaksi ve tedavide en sık kullanılan azol grubundaki antifungallere yüksek oranda direnç saptanmıştır.
Toplum ve hastane kökenli üriner sistem enfeksiyonlarına neden olan gram negatif bakterilerin genişlemiş spektrumlu βeta laktamaz (GSBL) aktivitesi ve çeşitli antibiyotiklere direnç paternlerinin kıyaslanması
Üriner sistem enfeksiyonları (ÜSE) enfeksiyonlar içerisinde ilk sırada yer almaktadır. ÜSE'larına en sık Enterobacteriaceae ailesi neden olmakta ve bunlarda genişlemiş spektrumlu β-laktamaz ( GSBL) üretimi giderek artmaktadır. 1.10.2015-3.3.2016 tarihleri arasında alınan 7500 idrar örneğinin 1478(%19,7)'inde üreme tespit edildi. Bunun 1172(% 79,3)'si Gram negatif, 306(%20,7)'sı Gram pozitif bakterilere aitti. En sık üreyen bakteriler E. coli (%45,9), Klebsiella spp (%14,9), Pseudomonas spp. (%7,9), ve Proteus spp. (%3,78) olmuştur. E. coli suşlarının 400'ü (%59.0) K. pneumoniae suşlarının da 129'u (60.8%) Vitek 2 sisteminde GSBL pozitif bulundu. E. coli ve K. pneumoniae suşlarında GSBL pozitifliği kliniklerde sırasıyla %67,2 ve %62,9 iken polikliniklerde %53,5 ve %58,7 şeklindeydi. GSBL pozitifliği açısından Vitek 2 ile ÇDS arasında % 94,5 uyum, Vitek 2 ile Chrom ID arasında E. coli'de %99,8, K. pneumoniae'da ise %100 uyum bulundu. Antibiyotik direncine baktığımızda E.coli'lerde poliklinik ve serviste GSBL pozitif suşlarda %100 oranında ampisiline direnç görüldü. Bunun sefuroksim için sırasıyla %91,2 ve %91,3 ile seftriaksonda yine sırasıyla %90,2 ve %96,1 oranında direnç görülmüştür. GSBL üreten E. coli'de en yüksek hassasiyet poliklinikte %96,3, 98,15 serviste %83,7-96,8 ile karbapenem grubu antibiyotiklerde görülmüştür. GSBL pozitif K. pneumoniae'da servis ve polikliniklerde en yüksek direnç yine %100 ile ampisilinde ve sefuroksim de görüldü. En etkili antibiyotik ise polikliniklerde %73,8-77 ile ve servislerde %69,2-82,4 ile karbapenem grubu antibiyotiklerde görülmüştür. Servislerden izole edilen GSBL pozitif K. pneumoniae'da ise amikasin %77,9 ile dikkat çekici oranda yüksek hassasiyet göstermiştir.
Çocukluk yaş grubunda başlayan sistinüri tanılı hastalarda genetik çalışma ve kliniğe yansıması
Amaç: Bu çalışmada çocukluk yaş grubunda başlayan sistinüri tanısıyla takipte olan hastalarda genetik çeşitliliği belirlenmesi, genetiğin kliniğe etkisinin değerlendirilmesi hastaların genetik yapıları ile hastalığın seyri ve prognozu arasındaki ilişkiler tespit edilerek, literatüre katkı sağlanması amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma Şubat 2017-Şubat 2018 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefrolojisi Bilim Dalında yapıldı. Çalışmanın birinci aşamasında; 2000-2018 yılları arasında çocukluk çağında başlayan sistinüri tanısıyla takibe alınan 62 hastanın dosyaları retrospektif incelendi, karakteristik verileri irdelendi. Çalışmanın ikinci aşamasında; kan verme, idrar toplama ve genetik analizler için 31 gönüllü sistinüri hastası belirlendi. Bütün hastaların taş etiyolojisi açısından biyokimyasal değerlendirme ve genetik analizlerinin yapılması için kan örnekleri alındı. Aynı hastalardan 24 saatlik idrar örnekleri toplanarak idrar biyokimyasal analizleri uygulandı. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genetik Bilim Dalında iki gen dizi analizleri ve sanger dizileme yöntemi ile analizleri yapıldı. Elde edilen verilerle; Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyoistatistik Anabilim Dalı'nda istatiksel analiz yapıldı. Bulgular: Sistinüri tanısıyla izlemimizde olan 31 hastada SLC3A1 ve SLC7A9 genleri için bilinen 15 mutasyon saptanırken; 16 hastada da polimorfizme rastlandı. Herhangi bir yeni mutasyon saptanmadı. Mutasyon ve polimorfizm varyanta sahip her iki grup karşılaştırıldığında klinik başlangıç yaşı, ilaç kullanımı, başlangıç semptomları, operasyon öyküleri ile birlikte; idrar sistin atılımları, böbrek fonksiyonları ve diğer idrar biyokimyasal parametreleri açısından istatiksel olarak anlamlı farklılık bulunamadı. SLC3A1 ve SLC7A9 mutasyonu taşıyan grupların karşılaştırılmasında ise 24 saatlik idrarda sistin atılımları ve üriner sistinin kreatinine oranları SLC3A1 grubunda anlamlı derecede yüksek bulundu. Diğer parametrelerde anlamlı fark bulunamadı. Sonuç: Çalışmamızda tedaviye rağmen hastaların idrar sistin atılımları önemli derecede yüksek bulundu. Hastaların genetik analizlerinde ise %51,6 (16/31) gibi yüksek bir oranda polimorfizm saptandı. Sistinüri etyolojisinde yeri bilinen SLC3A1 ve SLC7A9 genlerine ait bilinen mutasyon saptanamayan bu 16 hasta klinikleri ile birlikte değerlendirildi. Literatürle birlikte değerlendirildiğinde polimorfizm varyantları direkt hastalık etkeni sayılmamakla birlikte tekrarlayan taş oluşturan, şiddetli klinik seyir gösteren ancak patojenik mutasyon gösterilemeyen 16 hastada (%51,6) hastalığa yatkınlıkla ilişkilendirilmesinin yanısıra; hastalıktan sorumlu olabilecek başka genlerin varlığını da düşündürdü. Ayrıca bölgemizde ilk niteliğinde olan bu çalışma öncülüğünde ileri çalışmalara ihtiyaç olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Sistinüri, genetik analiz, sanger dizileme, SLC3A1, SLC7A9
Alt üriner sistem semptomu olan obez çocuklarda mesane kapasitesi ve standart üroterapinin mesane kapasitesine ve yaşam kalitesine etkisinin incelenmesi
Amaç: Alt üriner sistem semptomu (AÜSS) olan obez çocuklarda fonksiyonel mesane kapasitesini ve standart üroterapinin mesane kapasitesine ve yaşam kalitesine etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Yarı deneysel tipteki araştırma, Temmuz 2017 – Şubat 2018 tarihleri arasında, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Çocuk Cerrahisi Polikliniği'nde yürütülmüştür. Araştırma örneklemini 6-18 yaş arası alt üriner sistem semptomları ile polikliniğe başvuran ve BKİ'ne göre guruplara ayrılan; 24 obez (BKİ ≥95 persantil üzeri olan) ve 27 normal kilolu (5 < BKİ < 85 persantil olan) çocuk oluşturmuştur. Araştırmada veri toplama aracı olarak Çocuk Tanıtım Formu, İşeme Bozukluğu Semptom Skoru (İBSS), İşeme-Hacim Çizelgesi (2 günlük), KINDL ve PIN-Q(TR) ölçekleri kullanılmıştır. Standart üroterapi öncesinde ve standart üroterapiden bir ay sonra tüm çocuklara anket formları uygulanarak sonuçlar değerlendirilmiştir Bulgular: AÜSS olan obez ve normal kilolu çocukların fonksiyonel mesane kapasiteleri açısından aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı bulunmuştur. AÜSS olan çocuklarda bir aylık standart üroterapinin fonksiyonel mesane kapasitesini ve yaşam kalitesini istatistiksel olarak anlamlı ölçüde arttırdığı, İBSS' nu ise istatistiksel olarak anlamlı ölçüde azalttığı bulunmuştur. Standart üroterapi sonrası AÜSS olan obez çocukların % 20,8' i, AÜSS olan normal kilolu çocukların ise % 14,8' i tedaviye kısmi yanıt vermiştir. Sonuçlar: AÜSS olan çocuklarda obezite durumunun fonksiyonel mesane kapasitesi ve standart üroterapinin başarı düzeyi üzerine etkisi olmadığı ve standart üroterapinin, AÜSS olan çocuklarda semptomların azalmasında, yaşam kalitesinin ve fonksiyonel mesane kapasitesinin artmasında etkin bir tedavi yöntemi olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Alt üriner sistem semptomları, obezite, standart üroterapi.
Çocuk üriner sistem taş hastalığı etyolojisinin multigen paneli ile belirlenmesi ve metabolik tarama ile değerlendirilmesi
Giriş: Üriner sistem taş hastalığı çocuklarda artan sıklıkta görülen ve etyolojisinde genetik, metabolik ve çevresel faktörlerin rol oynadığı bilinmektedir. Genetik olarak heterojen bir hastalık olması nedeniyle bu çalışmada multigen paneli ve metabolik değerlendirmeyi birlikte araştırdık. Materyal ve Metod: Mart 2016-Temmuz 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalında üriner sistem taş hastalığı nedeni ile ameliyat yapılan ve takip edilen 48 çocuk hasta çalışmaya alındı. Bilinen metabolik hastalıkları olan çocuklar çalışma dışı bırakıldı. Her hastadan ayrıntılı anamnez alınıp, pozitif aile hikayesi sorgulandı. Kan ve idrar örnekleri alınıp metabolik değerlendirme yapıldı. Çukurova Üniversitesi AGENTEM (Adana Genetik Hastalıklar Tanı ve Tedavi Merkezi) bünyesinde seçilen hastalardan 2 cc periferik kan örneği toplandı ve DNA izolasyonu yapıldı. Elde edilen sekans verilerinin analizi gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 48 çocuk hastanın 29'u (% 60,4) erkek, 19'u kız (% 39,6) 'dı. Yaş ortalaması 60±50 (12-192) ay'dı. Çalışmaya dahil edilen hastaların 28'inde (% 58,3) pozitif aile öyküsü olduğu görüldü. En sık metabolik anormalliğin hipernatriüri (n:30 (% 62,5)) olduğu görüldü. Bunu hiperürikozüri (n:23 (% 47,9)), hiperkalsiüri (n:19 (% 39,6)), hiperoksalüri (n:18 (% 37,5)), hipomagneziüri (n:13 (% 27,1)), sistinüri (n:10 (% 20,8)) ve hipositratüri (n:5 (% 10,4)), izlemekteydi. Çoklu gen paneli ile yapılan yeni nesil dizileme çalışmaları sonucunda kalite kontrolleri yapılan veriler üzerinde yapılan biyoinformatik analizler neticesinde 8 farklı gende toplam 21 klinik olarak anlamlı varyant tespit edilmiştir. Tespit edilen 21 varyantın genlere göre ağırlıklı dağılımı SLC3A1 geninde 5 varyant (% 23,8), SLC6A20 geninde 4 varyant (% 19), SLC7A9 ve SLC26A1 genlerinde 3'er (% 14,3) varyant şeklindedir. Sonuç: Üriner sistem taşı olan çocuklarda tekrar taş oluşumunu engellemek ve en etkili tedavi yöntemlerinin uygulanabilmek için altta yatan metabolik ve genetik risk faktörlerinin belirlenmesi önem taşımaktadır. Anahtar kelimeler: Çocuk üroloji, Çocuklarda Nefrolitiyazis, Nefrolitiyaziste genetik, Taş hastalığının etiyolojifisi, Üriner sistem taş hastalığı
İdiopatik aşırı aktif mesane tanılı antikolinerjik ilaç kullanan hastalardaki idrar yolu enfeksiyonu sıklığı
Giriş: İdiopatik aşırı aktif mesane, işeme bozukluğu olan çocuklarda 5-7 yaşlarında insidansı pik yapan yaygın bir patolojidir. Aşırı aktif mesane (AAM)'de inhibe edilemeyen detrusor kas kasılmaları gözlenir. Antikolinerjik ajanlar mesanenin detrüsör kaslarındaki asetilkolin reseptörlerini bloke ederek gevşeme sağlarlar. Amaç: Antikolinerjik ilaç kullanımına bağlı, muskarinik reseptörler üzerinde istemsiz detrusor kas kasılmasının önlenmesi ile oluşabilecek idrar retansiyonuna bağlı görülebilecek idrar yolu enfeksiyonlarının sıklığını belirlemek. Gereç ve Yöntem: Araştırma retrospektif olgu-konrol tipi epidemiyolojik bir çalışmadır. Araştırma Manisa İli Yunus Emre ilçesinde bulunan Celal Bayar Üniversitesi hafsa Sultan Hastanesi'nde yapılmıştır. Veriler çocuk nefroloji polikliniğinden 2010-2020 yılları arasında takip edilen hastaların dosyaları başhekimlikten ve hastalardan izin alınarak, retrospektif olarak taranarak toplanmıştır. Bulgular: Hastalarımızın farmakoterapi uygulanmadan önce kızlardaki idrar yolu enfeksiyonu sıklığı ortalaması 1,44 iken, farmakoterapi sonrası kızlarda görülen idrar yolu enfeksiyonu sıklığı 0,64 olarak görülmüştür. Hastalarımızın farmakoterapi uygulanmadan önce erkeklerdeki idrar yolu enfeksiyonu sıklığı ortalaması 0,50 iken, farmakoterapi sonrası erkeklerde görülen idrar yolu enfeksiyonu sıklığı 0 (sıfır) olarak görülmüştür. Farmakoterapi sonrası erkek hastalarımızda idrar yolu enfeksiyonu görülmemiştir. Hastalarımızın antikolinerjik ilaç kullanmadan önce ve kullandıktan sonra idrar yolu enfeksiyonu sıklığı incelendiğinde hastaların antikolinerjik ilaç sonrasında öncesine göre hem kız hastalarda hem de erkek hastalarda anlamlı bir azalma görülmüştür. Sonuç ve Öneriler: İdiopatik aşırı aktif mesane tedavisinde en az bir aylık üroterapiden fayda görmeyen olgulara farmakolojik tedavi başlanmalıdır. Serimizdeki aşırı aktif mesane olgularının farmakolojik tedavi sırasında idrar yolu enfeksiyonu ve rezidü idrar kontrollerinin yapılması sayesinde aşırı aktif mesaneye sık olarak eşlik eden disfonksiyonel işeme ayrımı başarılı bir şekilde görülmüştür. Aşırı aktif mesanenin farmakolojik tedavisi sırasında tolguların tam idrar tetkiki ve rezidü idrar kalışı açısından monitorizasyonu önerilir. Anahtar Kelimeler: Aşırı aktif mesane, antikolinerjik ilaç, idrar yolu enfeksiyonu
Çocuk lösemi hastalarının febril nötropeni ataklarının üriner sistem enfeksiyonu ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Febril nötropeni kemoterapi alan kanser hastalarının sık ve önemli bir komplikasyonudur. Febril nötropeni ataklarında enfeksiyonların yoğun olarak görüldüğü yerler intestinal sistem, akciğerler, deri ve yumuşak doku ve üriner sistemdir. Üriner sistem enfeksiyonlarının febril nötropeni ile ilişkisini gösteren çok fazla çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma çocukluk çağı lösemi hastalarında febril nötropeni ataklarının idrar yolu enfeksiyonu ile ilişkisinin gösterilmesi amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'nda 2013- 2020 yılları arasında takip edilen lösemi hastalarının febril nötropeni atakları retrospektif olarak incelendi. Hastaların febril nötropeni ataklarında mutlak nötrofil sayısı, C-Reaktif Protein düzeyi, kan-idrar kültür üreme sonucu ve etkenlere yönelik antibiyogram çalışması, idrar analizi, febril nötropenik atak öncesinde antibiyotik profilaksisi ve febril nötropeni ataklarında kullanılan antibiyotikler araştırıldı. Bulgular: Çalışmada 0-17 yaş aralığındaki (ortalama yaş:7,4 ±5,1) 36 hastaya ait (%72,2 erkek, %27,8 kız ) 128 febril nötropeni atağını (hasta başına düşen ortalama atak 3,5) inceledik. Hastaların 29'u ALL (%80,6), 5'i AML (%16,7), 1'i JMML (%2,8) idi. Çalışma esnasında 5 hasta (%13,9) yaşamını yitirdi, geri kalan 31 (%86,1) hasta hayattaydı. Febril nötropeni ataklarını mutlak nötrofil sayısına göre gruplara ayırdığımızda %63,3'ü derin nötropenik (<100 m³/L), %36,2'sı ağır nötropenik (100-500 m³/L), %0,2'si ise orta nötropenik (>500m³/L) bulundu. Febril nötropeni ataklarının enfeksiyon odaklarına baktığımızda; %21,1 bakteriyemi, %10,9 kültür pozitif üriner sistem enfeksiyonu, %10,1 olası İYE ve %17,9 odak bulunamayan ateş olarak değerlendirildi. Kesin İYE ve olası İYE tespit edilen atakların toplamı (%21), bakteriyemi insidansı (%21,1) ile neredeyse eşit sonuçlandı. Kan-idrar kültür üreme oranlarına baktığımızda kan kültürlerinde %21,1, idrar kültürlerinde %10,9 pozitiflik bulundu. Kan kültüründe üreyen mikroorganizmaların %77,8'i gram pozitif, %22,2'si gram negatif etkendi. Gram pozitif mikroorganizmalar arasında en çok izole edilen etken KNS (%55,6), gram negatifler arasında ise Klebsiella (%11,1) oldu. İdrar kültüründe en çok izole edilen etkenler %50 Escherichia Coli, 2. Sırada %43 Klebsiella bulunurken, gram pozitif etkenlerden %7 üreme tespit edildi. İdrar kültüründe en çok üreyen her iki bakterinin de Trimetoprim-Sulfametoksazol ve Ampicilline karşı %100 dirençli, 3. Kuşak Sefalosporinlere karşı %50 duyarlı, İmipenem ve nitrofurontoine karşı ise %100 duyarlı olduğu görüldü. Febril nötropenik çocukların idrar analizinde lökositesteraz, nitrit, lökositüri, duyarlılıkları (sırasıyla %42,5, %35,5, %50) kısıtlı bulundu. Aynı zamanda İYE ilişkili lokalize bulguların da duyarlılığı %50 ile kısıtlı bulundu. Çalışmamızda tüm febril nötropeni ataklarının idrar örneklerine baktığımızda 30'unda (%23,5) idrar analizinde bulgu vardı (lökosit-esteraz, nitrit, lökositüri bulgularından en az biri pozitif) fakat sadece 8'inde (%26,6) idrar kültür üremesi oldu, geri kalan 22 (%73,4) idrar analizinde bulgu olmasına rağmen idrar kültür üremesi gerçekleşmedi. Ek olarak başlangıçta olası idrar yolu enfeksiyonu (hem idrar analizinde bulgu var hem de idrar yolu enfeksiyonu ilişkili klinik bulgusu var) düşünülen 18 (%14) febril nötropeni atağının sonradan 5'inde (%27,8) idrar kültür pozitifliği saptandı, geri kalan 13'ünde (%72,2) idrar kültür üremesi gözlenmedi (üreme eşik değer 105CFU/ml alındığında). Tartışma ve Sonuç: Üriner sistem enfeksiyonunun febril nötropenili pediatrik hasta grubunda da diğer çocuklarda olduğu kadar yaygın olduğunu gördük. Bu yüzden febril nötropenide üriner sistem enfeksiyonuna yönelik belirti olmasa da tam idrar tetkiki ve idrar kültürü mutlaka alınmalıdır. Amerikan Pediyatri Akedemisinin 2011 tarihinde yayınladığı üriner sistem enfeksiyonu protokolünde önerilen, bizim çalışmamız dâhil çoğu laboratuarda kabul gören, idrar kültür pozitifliği için orta akım idrarında 105CFU/ml patojen üreme sınırının özellikle nötropenik hastalar için yüksek olduğu düşünülebilir. Zira çalışmamızdaki veriler de bunu destekler nitelikte olup, eğer daha düşük üreme eşik değerleri alınsaydı, enfeksiyon odak noktalarından olası idrar yolu enfeksiyonu olarak değerlendirdiğimiz %10,1 febril nötropeni atağının azalıp, kesin idrar yolu enfeksiyonu olgularının artacağı düşünülebilir. İdrar yolu enfeksiyonunun oluşmasını etkileyen farklı değişkenlerin bağımsız risklerini değerlendirmek için lojistik regresyon modeli oluşturuldu. Modele alınan değişkenler hastaların cinsiyeti, tanısı, mutlak nötrofil sayıları, CRP değerleri, idrar lökosit-esteraz, nitrit, lökositüri ve dizüri oldu. Modelde idrarda nitrit pozitifliğinde idrar yolu enfeksiyonu varlığı riskinin 15,27 kat (%95 GA 3,47-67,11) daha fazla olduğu saptandı. Çalışmamızda idrar kültür antibiyogram çalışması sonucuna göre lösemilerde Pneumocystis Jiroveci profilaksisinde kullanılan Trimetoprim ve Sulfametoksazol'un idrar yolu enfeksiyonu üzerinde azaltıcı etkisi olmadığını ve ayrıca üreyen Escherichia Coli'lerin bu antibiyotiğe dirençli olduğunu bulduk. Anahtar kelimeler: Çocuklarda lösemi, lösemide febril nötropeni, üriner sistem enfeksiyonu.