Urinary tract
115 theses under this subject heading
Böbrek nakli olan hastalarda idraryolu enfeksiyonu açısından laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi
Böbrek nakli, son dönem böbrek yetmezliği için en ideal tedavi yöntemi olan majör bircerrahi müdehaledir. Böbrek nakli sonrasında en önemli risklerden biri organ reddi diğeriiseenfeksiyonlardır.Böbreknaklisonrasıorganreddiniengellemekamacıylauygulanan immünsupresif tedavi ile nonpatojenorganizmalar dahi patojenhalegelebilmektedir.Ürinersistemenfeksiyon açısından riskliolduğundan nakil öncesi ve sonrasında değerlendirilmelidir. İdraryolu enfeksiyonu tanısı anamnez ve klinik semptomlar ile konulabilse de, kesintanı için tam idrar analizinin yapılması,idrarkültürününçalışılmasıgerekmektedir.Buçalışmaileböbreknakliolanhastalarınidraryolu enfeksiyonu açısından laboratuvar bulgularını değerlendirmek amacıyla GaziantepSANKOÜniversitesi SaniKonukoğluUygulamaveAraştırma Merkezi'nde tam idraranalizi veidrarkültürüçalışılmışolmakşartı ileböbreknakli olan erişkinhastalarınlaboratuvarsonuçlarıileenfeksiyonaetkenmikroorganizmalarincelenmiştir.Çalışmaya böbrek nakli olmuş 57 hasta dahil edilmiş, böbrek nakli sonrası TİT ve kültürsonuçları incelenmiştir. Çalışmamızda renal transplantasyon alıcılarında İYE için etkenmikroorganizmaları sırasıyla, E.coli (%58,33), Enterococcus spp. (%25), K.pneumoniae(%8,33), C. topicalis (%8,33) olarak saptanmıştır. Çalışmamızda kültür sonucuna göre İYEtanısı alma süresi (n=7) %57,1 (n=4) vakada transplantasyon sonrası ilk bir ay olarak tespitedilmiştir.TamotomatikidraranalizcihazlarıTİTiçinyeterlitanısaldoğruluğusağlayabildiğinden idrar yolu enfeksiyon varlığı takiplerinde kullanılabilecek ucuz ve hızlıyol gösterici cihazlardır. Nakilli hastalarda her ne kadar en sık asemptomatik bakteriürigörülse de,İYE takibinde TİTsonucunun etkin birşekilde değerlendirilmesi gereksizyapılankültüristemleriaçısındanönemlidir.
Üreterorenoskopi sonrası üreter darlığı gelişim riskini öngörmede nötrofil/lenfosit oranı (NLR)'nın etkisi
Amaç: Endoskopik üst üriner sistem cerrahisi öyküsü olan hastalarda üreteral enflamasyon ve fibrozise bağlı üreter darlığı ve zor üreter gelişim riskini öngörmede Nötrofil/Lenfosit oranı (NLR) ve Platelet/Lenfosit oranı (PLR)'nın prediktif bir değer olarak kullanılabilirliğini tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Nisan 2022 ile Nisan 2023 tarihleri arası, özgeçmişinde endoskopik üst üriner sistem cerrahisi ve üreteral enstrümantasyon öyküsü olan toplamda 130 hasta alınmıştır. Çalışma grubu, endoskopik üst üriner sistem cerrahisi sonrası üreter darlığı veya zor üreter gelişen (Grup 1) ve gelişmeyen (Grup 2) hastalar şeklinde 65'er hasta olarak iki gruba ayrılmıştır. Cerrahi işlemler deneyimli ürologlar tarafından gerçekleştirilmiş olup üreter darlığı ve zor üreter tespiti endoskop ile direk vizüalizasyon şeklinde veya peroperatif RGP uygulaması ile tanımlanmıştır. Her iki gruptaki hastaların preoperatif alınan özgeçmiş öyküleri ve rutin kan tetkikleri değerlendirilip geçmiş endoskopik üst üriner sistem cerrahi öyküsüne ait özellikler ile NLR ve PLR değerleri karşılaştırması yapılmıştır. Bulgular: Grup 1'deki hastalarda hidronefroz oranı %67,7 iken grup 2'deki hastalarda %50,8 idi. Hidronefroz varlığının gruplar arası karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p: 0,050). Grup 1'deki hastalarda taş düşürme öyküsü oranı % 52,3 iken grup 2'deki hastalarda bu oran %20 idi. Taş düşürme öyküsü varlığının gruplar arası karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p< 0,001). Grup 1'deki hastaların NLR değeri 2,62 iken grup 2'deki hastaların NLR değeri 2,29 saptanmıştır. NLR'nin gruplar arası karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır (p: 0,139). Grup 1'deki hastaların PLR değeri 136,57 iken grup 2'deki hastaların PLR değeri 118,66 saptanmıştır. PLR'nin gruplar arası karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır (p: 0,076). Sonuç: Literatürde inflamasyon ve fibrozis ile ilişkili olduğu kabul edilen NLR ve PLR, üreter darlığı ve zor üreter olan grupta daha yüksek tespit edilmesine rağmen gruplar arasında istatiksel anlamlı fark saptayamadık. Bu ilişkinin ortaya koyulabilmesi için daha fazla hasta sayısını içeren çalışmalara ihtiyaç mevcuttur. Anahtar Kelimeler: üreter darlığı, zor üreter, nötrofil/lenfosit oranı
Akut böbrek hasarı nedenı̇yle takı̇p edı̇len hastalarda ürı̇ner sı̇stem ultrasonografı̇sı̇nı̇n tanısal katkısının ı̇ncelenmesı
Bu çalışmada; acil serviste akut böbrek hasarı ile takip edilmiş ve üriner sistem sonografik incelemesi olan hastalarda retrospektif olarak akut böbrek hasarını ön görebilme, etyolojisini aydınlatabilme, hangi ABH vakalarında sonografik incelemenin daha anlamlı olabileceğini bulmak hedeflenmektedir. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Acil Servisine 01.01.2019 – 31.12.2021 tarihleri arasında başvuran 496 hastanın verileri analiz edildi. %61,3'ü (n=304) erkek, %38,7'si (n=192) kadındı. Olguların yaş aralığı 18 ile 97 yıl arasında değişmekte olup ortanca yaş 67 yıl (ÇAD:20) olarak saptandı. Tüm vakaların %71,8'i prerenal (n=356) akut böbrek hasarı, %15,9'u renal (n=79) akut böbrek hasarı, %12,3'ü postrenal (n=61) akut böbrek hasarı olarak değerlendirildi. Hastaların serum kreatinin değeri 1,00 mg/dL ile 12,24 mg/dL değerleri arasında olup, ortanca değeri 2,08 mg/dL (ÇAD:1,68) olarak gözlendi. KDIGO evrelemesine göre %45,8'i evre 1 (n=227), %33,5'i evre 2 (n=166), %20,8'i evre 3 (n=103) olarak görüldü. KDIGO evresi arttıkça; renal ekojenitenin normal sınırlar dışına çıktığı görülmektedir. Prerenal ABH olan vakalarda patolojik sonografik bulgu sıklığı azalmaktadır. Sonuç olarak KDIGO evresi arttıkça vakaların sonografik inceleme ile elde edilen patolojik bulgu görülme sıklığı artmaktadır, renal ve postrenal ABH düşünülen vakalarda sonografik inceleme ile elde edilen patolojik bulgu görülme sıklığı artmaktadır ve bu hasta grubuna sonografik inceleme yapılması önerilebileceği düşünülmektedir.
Üst üriner sistem ürotelyal kanseri nedeniyle cerrahi yapılan hastalarda prognoz ve sağkalım üzerine etkili faktörlerin araştırılması
1987-2023 tarihleri arasında üst üriner sistem ürotelyal kanseri (ÜÜS ÜK) nedeniyle cerrahi yapılan, tanı anında metastazı ve kasa invaze mesane kanseri (MT) öyküsü olmayan 210 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Mesane rekürrensine ve sağkalıma etkili faktörler araştırıldı. Veriler SPSS 23.0 programında analiz edildi. Ortanca takip süresi 24 (1-324) ay, ortalama ameliyat yaşı 62,5 ± 11 yıl 91 (% 43,3) hasta <62,5 yıl, 119 (% 56,7) hasta >62,5 yıl, kadın/erkek oranı 44/166 olarak bulundu. Mesane tümörü öyküsü, yüksek tümör derecesi ve pozitif cerrahi sınır (PCS) kansere özgü sağkalım için bağımsız risk faktörleri olarak bulundu (p=0,034, p=0,019, p<0,001; sırasıyla). Yüksek T evre ve derecesi, PCS kansere özgü sağkalım için önemli risk faktörleridir. İleri hidronefroz, yaş, derece ve cerrahi sınır durumu genel sağkalımı etkileyen faktörler olarak bulunmuştur (sırasıyla, p=0,048, p=0,003, p=0,003, p<0,001)Patolojik olarak cerrahi sınır devamında tümör bulunan, MT öyküsü veya yüksek dereceli tümörü olanlar postoperatif mesane rekürrensleri için daha dikkatli takip edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Üst üriner sistem, ürotelyal karsinom, sağkalım
Alt üriner sistem semptomu olan ve olmayan multipl skleroz hastalarında fiziksel ve psikososyal fonksiyonelliğin incelenmesi
. Bu çalışmanın amacı alt üriner sistem (AÜS) semptomu olan ve olmayan Multipl Skleroz (MS) hastalarında fiziksel ve psikososyal fonksiyonelliğin incelenmesiydi. Hastalar semptom sorgulaması yapıldıktan sonra AÜS semptomu olan (n=36) ve olmayan (n=14) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Fiziksel fonksiyonlar, Zamanlı Kalk ve Yürü (TUG) testi, Multipl Skleroz Yürüyüş Ölçeği, Uluslararası Düşme Etkinlik Ölçeği, Yorgunluk Etki Ölçeği ve Yorgunluk Şiddet Ölçeği ile değerlendirildi. Fiziksel aktivite düzeyinin değerlendirilmesinde Global Fiziksel Aktivite Ölçeği kullanıldı. Buna ek olarak, psikolojik semptomlar Hastane Anksiyete Depresyon Ölçeği ile; yaşam kalitesi ise Multipl Skleroz Yaşam Kalitesi-54 Anketi ile değerlendirildi. AÜS semptomu olan MS hastalarında, TUG testi süresinin AÜS semptomu olmayan MS hastalarından daha yüksek olduğu bulundu (p=0.031). Alt grup analizinde, idrar kaçırma semptomu olan hastalarda, TUG testi süresinin (p=0.008) ve Düşme Etkinlik Ölçeği puanının (p=0.020) idrar kaçırma semptomu olmayan hastalardan anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunurken, Global Fiziksel Aktivite Ölçeği'nin toplam puanının anlamlı düzeyde daha düşük olduğu (p=0.028) bulundu. Aşırı Aktif Mesane Sendromu (AAMS) olan hastalarda, TUG testinin süresinin AAMS olmayan hastalardan anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulundu (p=0.014). AÜS semptomu olan MS hastalarında, Nörojenik Mesane Semptom Skoru ile değerlendirilen semptom şiddeti ile TUG testi süresinin (r=0,356, p=0,033), MS Yürüyüş Ölçeği puanının (r=0,428, p=0,009) ve Düşme Etkinlik Ölçeği puanının (r=0,469, p=0,004) pozitif yönde orta düzeyde ilişkili olduğu bulundu. Ayrıca semptom şiddetinin artmasıyla MS Yaşam Kalitesi Anketi'nin fiziksel sağlık puanının (r=-0,557, p<0,01) anlamlı düzeyde azaldığı bulundu. İdrar kaçırma semptomu olan MS hastalarında semptom şiddeti ile MS Yürüyüş Ölçeği'nin (r=0,400 p=0,035) ve son bir yıldaki düşme sayısının (r=0,443, p=0,018) pozitif yönde orta düzeyde ilişkili olduğu bulundu. Semptom şiddetinin artmasıyla MS Yaşam Kalitesi Anketi'nin fiziksel sağlık puanının negatif yönde kuvvetli düzeyde ilişkili olduğu (r= -0,64, p<0,01) bulundu. AAMS olan MS hastalarında semptom şiddeti ile MS Yürüyüş Ölçeği puanının (r= 0,354, p=0,049), Düşme Etkinlik Ölçeği puanının (r=0,389, p=0,031), Yorgunluk Şiddet Ölçeği puanının (r= 0,353, p=0,049) pozitif yönde zayıf düzeyde ilişkili olduğu bulundu. Semptom şiddetinin artmasıyla Global Fiziksel Aktivite Anketi'nin iş aktiviteleri alt ölçek puanının (r=-0,353, p=0,049) ve MS Yaşam Kalitesi Anketi'nin fiziksel sağlık puanının (r=-0,676, p<0,01) anlamlı düzeyde azaldığı bulundu AÜS semptomu olan MS hastalarında yapılan lineer regresyon analizinde, daha yüksek TUG testi süresinin (β=0,410, p=0,001) ve daha düşük fiziksel sağlık puanının (β=-0,345, p=0,006) daha yüksek AÜS semptom şiddetine katkıda bulunan faktörler olduğu bulundu. Çalışmamız, MS'li hastalarda AÜS ile ilgili değerlendirmelerin hastalığın erken döneminde başlaması gerektiğinin, MS hastalarına fonksiyonelliğin artırılmasını hedefleyen fizyoterapi ve rehabilitasyon yaklaşımlara ek olarak pelvik taban rehabilitasyonunun da önerilmesinin önemli olduğunu vurgulamaktadır. Anahtar kelimeler: Multipl skleroz, Alt Üriner sistem işlev bozukluğu, fiziksel fonksiyon, psikolojik durum, yaşam kalitesi
Çocuk hasta grubunda ileal augmentasyon ameliyatının uzun dönem sonuçları
Amaç İleal augmentasyon sistoplasti operasyonu yapılan pediatrik yaş grubu hastaların uzun dönem takip sonuçlarının ortaya konulması ile inkontinans, üst üriner sistem bozulması (ÜÜSB) ve reoperasyonu etkileyen klinik faktörlerin ortaya konulması amaçlanmıştır. Metot 1991-2020 yılları arasında kliniğimizde ileal augmentasyon sistoplasti operasyonu yapılan hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. Diyaliz sürecinde olan ve transplantasyon öncesi augmentasyon yapılan hastalar çalışmaya dâhil edilmedi. Hastaların demografik verileri ile inkontinans, ÜÜSB, ve re-operasyon oranlarını etkileyen klinik faktörler retrospektif olarak incelendi. Analiz edilen parametreler arasında cinsiyet, yaş, etiyoloji, reflü varlığı, pre-operatif böbrek fonksiyonları, anti-reflü cerrahisi, mesane boynuna müdahale, Mitrofanoff/Monti prosedürü gibi faktörler mevcuttu. Ayrıca, uzun takip süresi olan hastalar (>5 yıl), kısa takip süresi (<5 yıl) olan hastalarla kıyaslandı. Bulgular Hastaların ortalama yaşı 9,5 ± 4,95 yıl, ortanca takip süresi 65 ay (3-289) olarak bulundu. İnkontinans 34 (%25,9) hasta mevcuttu. Çok değişkenli analizde inkontinans için mesane ekstrofisi/epispadias kompleksi (MEEK) anlamlı bulundu (p=0,001, OR: 9,493 %95 CI 3,042 – 29,623). ÜÜST 33 (%25,2) hastada izlendi. Çok değişkenli analizde anti-reflü cerrahisi (p=0,051, OR: 2.287 %95 CI 0,997 – 5,249) ve preoperatif kronik böbrek yetmezliği(KBY) durumu (p=0,056, OR:3,107 %95 CI 0,973 –9,917) istatistiki anlamlılık sınırında bulundu. 45 (%34,3) hastaya, toplamda 91 re-operasyon gerçekleştirildi. Çok değişkenli analizde MEEK (p=0,013, OR 4,235 %95 CI 1,361 – 13,181) ve eş seanslı Mitrofanoff/Monti prosedürü (p=0,022, OR 3,353 %95 CI 1,187 – 9,468) reoperasyon için anlamlı bulundu. Uzun takip süresi olan hasta grubunda reoperasyon, inkontinans ve ÜÜSB oranları, kısa takip süresi olan gruptan farklı izlenmedi (sırasıyla p=0,581, p=1,000 ve p=0,841). Sonuç İleal augmentasyon sistoplasti yeterli mesane kapasitesi olmayan, yüksek depolama basınçları olan ve kontinans sağlayamayan pediatrik hastalarda önemli bir cerrahi tedavi seçeneğidir. MEEK hastaları inkontinans ve reoperasyon için risk altındadır. Eş seanslı Mitrofanoff/Monti prosedürü yapılan hastaların reoperasyon riski daha yüksektir. 5 yıldan uzun takip süresinin komplikasyonları artırdığını söylemek mümkün değildir.
Üriner sistem taş hastalığı olan çocukların retrospektif analizi
Üriner sistem taş hastalığı, çocuklarda insidansı artış gösteren ve uzun vadede böbrek sağlığını ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyen önemli bir sağlık sorunudur. Erişkinlerden farklı olarak çocuk hastalarda, sıklıkla taş oluşumuna yatkınlık yaratan etiyolojik faktörler saptanabilmektedir. Bu faktörlerin en önemlileri metabolik anormallikler (hiperkalsiüri, hiperoksalüri, hipositratüri, hiperürikozüri, sistinüri), yapısal üriner sistem anomalileri ve tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarıdır. Bu çalışmada üriner sistem taş hastalığı nedeni ile takip edilen ve 0-18 yaş arasında tanı almış hastaların demografik verileri, ek hastalıkları, başvuru şikayetleri, laboratuvar ve görüntüleme bulguları, uygulanan tedaviler ve tedavi sonuçları retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmaya 308 çocuk (179 erkek, 129 kız) dahil edildi. Tanı esnasındaki yaş ortancası 12,5 (0-214) ay, takip süresi ortancası ise 34 (1-238) ay saptandı. Hastaların %31,2'sinde anne-baba arası akraba evliliği, %59,9'unda ise ailede taş hastalığı öyküsü olan birey bulunmaktaydı. En sık başvuru semptomunun hematüri (%48,7) olduğu saptandı, diğer sık bildirilen semptomlar karın ağrısı (%28,2), dizüri (%22,1), spontan taş-kum düşürme idi (%19,8). Hastaların %35,7'sinde en az bir ek üriner sistem hastalığı mevcuttu. En sık gözlenen üriner sistem hastalığı sık idrar yolu enfeksiyonu öyküsü (%18,5) idi. Hastaların %34,7'sinde hastada eşlik eden en az bir sistemik hastalık mevcuttu. 14 hastada sistinüri, 2 hastada primer hiperoksalüri tespit edildi. İlk başvuruda hastaların %46,5'inde hipositratüri, %36'sında hiperoksalüri, %11,3'ünde hiperkalsiüri tespit edildi. İzlemde alınan tüm tetkik sonuçları incelendiğinde ise takip boyunca hastaların %70,3'ünde en az bir kez hipositratüri, %56,1'inde hiperoksalüri ve %40,7'sinde hiperürikozüri saptandı. Tüm hastaların %22,1'ine taş analizi yapıldığı ve bu hastaların %61,7'sinde kalsiyum oksalat, %19,1'inde sistin taşı saptandığı görüldü. Hastaların %32,3'ünde yalnızca bir taş mevcutken, %46,3 hastada taş sayısı üç ve üzerindeydi. İlk ve son görüntüleme sonuçları karşılaştırıldığında, taş saptanma oranlarında anlamlı bir düşme olduğu görüldü (p<0,001). İlk değerlendirmede hastaların %69,2'sine hastaya en az bir ilaç tedavisi başlandığı, en sık başlanan ilaçların Shohl solüsyonu (%41,9), potasyum sitrat (%33,1) ve antibiyotik proflaksisi (%9,7) olduğu görüldü. İlk görüntülemedeki taş boyutuna göre, tedavisiz izlenen hastaların oranının en yüksek olduğu grubun taş boyutu <5 mm grubu olduğu, bu grupla taş boyutu >10 mm grubu arasında tedavisiz izlem bakımından istatistiksel açıdan anlamlı olmayan farklılık olduğu görüldü (p=0,078). Taş nedeniyle hastaların %22,4'ünün en az bir kez hastaneye yatırıldığı, %21,8'ine "extracorporeal shock wave lithotripsy", %8,8'ine perkütan nefrolitotomi, %12,3'üne üreterorenoskopi, %2,3 hastaya açık taş cerrahisi uygulandığı tespit edildi. Sistinüri hastaları için yapılan alt grup analizlerinde ilk US'de taş sayısının sistinüri hastalarında daha yüksek (p=0,022), taşların daha büyük (p<0,001) olduğu görüldü. Hastaneye yatış (p<0,001), perkütan nefrolitotomi ve üreterorenoskopi, uygulanma (p<0,001), "double" J stent takılma (p=0,009) ve açık cerrahi (p=0,002) oranları sistinüri hastalarında daha yüksekti. Sonuç olarak, çocuklarda üriner sistem taş hastalığı nadir değildir ve tanı konulan hastaların risk faktörleri açısından dikkatle araştırılması gerekir. Prognoz genellikle iyi olmasına rağmen bir risk faktörünün tespit edildiği çocuklarda yaşam kalitesinin ve böbrek sağlığının korunması için uygun önleyici tedavilerin başlanması ve izleme devam edilmesi büyük önem taşır.
Kalıcı üriner kateteri çıkarmadan önce klemplemenin idrar miktarı ve miksiyon süresine etkisi
Bu araştırma, kalıcı üriner kateteri çıkarmadan önce kateteri klemplemenin idrar miktarı ve miksiyon süresine etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Örneklemi Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nin Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde total diz ve kalça protezi ameliyatı geçiren 60 hasta oluşturmuştur. Veriler 25 Mart 2016 – 21 Aralık 2017 tarihleri arasında toplanmıştır. Yaş grubu ve cinsiyete göre randomize edilerek 60 hasta çalışma kapsamına alınmıştır. Uygulama grubundaki hastalarda kalıcı üriner kateteri çıkarma istemi verildikten sonra, idrarın mesanede birikmesi için hastaların kalıcı üriner kateteri 3 saat süreyle üst üste iki kez klemplenmiştir ve her 3 saatin sonunda klemp açılarak 5 dakika süreyle idrarın akması sağlanmıştır. Kontrol grubundaki hastalarda ise klempleme yapılmaksızın kateter çıkarılmıştır. Kateter çıkarıldıktan sonra ilk idrar yapmada çıkan idrar miktarı ölçülmüş olup ilk miksiyon süresi dakika olarak hesaplanmıştır. Verilerin analizinde Ki-kare ve Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Sonuç olarak kalıcı üriner kateteri çıkarmadan önce klemplemenin idrar miktarını ve miksiyon süresini etkilemediği saptanmıştır. Total diz ve kalça protezi ameliyatı geçiren hastalarda kalıcı üriner kateter çıkarılmadan önce katetere klempleme uygulanmamalıdır. Anahtar Kelimeler: Klempleme; üriner kateterizasyon; hemşirelik
Diyabetik hastalarda alt üriner sistem fonksiyonlarının araştırılması
Diabetes mellitus, prevalansı her geçen gün artan ve yaygın komplikasyonlara neden olan önemli bir sağlık sorunudur. Sistemik bir hastalık olması nedeniyle alt üriner sistem üzerine de birçok olumsuz etkisi vardır. Bu hastalık çeşitli patofizyolojik etki mekanizmalarıyla, oldukça geniş bir yelpazede bulunan obstrüktif ve irritatif alt üriner sistem semptomlarına neden olmaktadır. Bu semptomların şiddet ve sıklığındaki değişikliklerin diyabetin kendisi ve kronik komplikasyonları ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda diyabete bağlı gelişen metabolik değişikliklerin ve kronik komplikasyonların alt üriner sistem fonksiyonlarını ne ölçüde ve ne şekilde etkilediğini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Ocak 2013 ile Ocak 2016 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalı'nda tip 1 veya tip 2 diabetes mellitus tanısı ile takip edilen rastgele seçilmiş 100 erişkin hasta dahil edildi ve hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yaş, cinsiyet, diyabet tipi, diyabet süresi, diyabetle ilişkili ek hastalık durumu, diyabete bağlı bir komplikasyon nedeniyle geçirilmiş cerrahi durumu, vücut kitle indeksi (VKİ), açlık plazma glukoz (APG) seviyesi, HbA1c seviyesi, GFR değeri, serum D vitamini düzeyi, nöropati durumu, retinopati durumu, üroflovmetri ölçüm değerleri, PVR miktarı, IPSS skoru, ICIQ-SF skoru ve OAB-Q SF skoru kaydedildi. Hastaların 62'si (%62) kadın 38'i (%38) erkek cinsiyete sahipti. Hastaların 27'si (%27) tip 1 diyabet, 73'ü (%73) tip 2 diyabet tanısına sahipti. Hastaların ortalama yaşı 50.5±16.6, ortalama VKİ değeri 28.5±8.3 kg/m², ortalama diyabet süresi 13.2±9.2 yıl, ortalama APG seviyesi 172.3±73.9 mg/dl, ortalama HbA1c seviyesi % 8.8±2.4, ortalama GFR değeri 110.5±43.2 ml/dk/1.73m² ve ortalama serum D vitamini seviyesi 25.4±26.4 nmol/L olarak saptandı. Hastaların 59'unda (%59) diyabetik nöropati, 38'inde (%38) diyabetik retinopati olduğu görüldü. Hastalara ait toplanan tüm veriler üroflovmetri değerleri, PVR miktarı, IPSS skoru, ICIQ-SF skorları ve OAB-Q SF skorları ile karşılaştırılarak istatistiksel analiz yapıldı. Yapılan analizler sonucunda diyabetik nöropatinin ortalama idrar akım hızında azalma (p=0,0002), ICIQ-SF toplam skorda artma (p=0,015), ICIQ-SF idrar kaçırma miktarı skorunda artma (p=0,031), ICIQ-SF hayat kalitesi skorunda artma (p=0,038), OAB-Q SF semptom şiddeti skorunda artma (p=0,022) ve OAB-Q SF hayat kalitesi skorunda azalma (p=0,003) ile anlamlı olarak ilişkili olduğu görülmüştür. Ayrıca diyabetik nefropatinin ICIQ-SF toplam skorda artma (p=0,02) ve ICIQ-SF hayat kalitesi skorunda artma (p=0,011) ile anlamlı olarak ilişkisi gösterilmiştir. Bununla beraber HbA1c seviyesinde yükselmenin OAB-Q SF hayat kalitesi skorunda düşme ile anlamlı ilişkisi gösterilmiştir (p=0,026). D vitamini eksikliğinin artmış PVR miktarı ile anlamlı olarak ilişkili olduğu saptanmıştır (p=0,006). Diyabete bağlı bir komplikasyon nedeniyle cerrahi geçirenlerde ortalama idrar akım hızının anlamlı olarak düşük olduğu (p=0,01) ve işeme disfonksiyonunun daha sık görüldüğü (p=0,006) gösterilmiştir. Yine tip 2 diyabette ortalama idrar akım hızlarının daha düşük olduğu (p=0,003) ve PVR miktarının daha yüksek olduğu (p=0,047) saptanmıştır. Bunların yanında erkek cinsiyette OAB-Q SF hayat kalitesi skorunun anlamlı olarak daha düşük olduğu görülmüştür (p=0,035). Son olarak ileri yaşlı grupta OAB-Q SF semptom şiddeti skoru anlamlı olarak daha yüksek bulunmuşken (p=0,007) OAB-Q SF hayat kalitesi skoru daha düşük bulunmuştur (p=0,002). Çalışmamızdan elde edilen sonuçlara göre diyabetik hastalarda alt üriner sistem fonksiyonlarını etkileyen faktörler; diyabetik nöropati varlığı, evre 3 ve üzeri diyabetik nefropati varlığı, HbA1c seviyesinin > %7 olması, D vitamini seviyesinin < 10 ng/ml (25 nmol/L) olması, Tip 2 diyabet tanısı olması, yaşın ≥ 55 olması, diyabete bağlı bir komplikasyon nedeniyle cerrahi geçirilmiş olması, diyabetle ilişkili ek bir hastalığın varlığı ve erkek cinsiyet şeklinde sıralanabilir. Sonuç olarak diyabetik hastalar değerlendirilirken saydığımız risk faktörlerine sahip olanların asemptomatik olsalar dahi detaylı bir ürolojik değerlendirmeden geçirilmesi gerektiğini önermekteyiz.
Aüss/bph hastalarında Qmax, Pvr, Ipss parametrelerinin postoperatif yarar ile ilişkilerinin araştırılması
Prostatın transüretral rezeksiyonu (TUR-P), BPH'ye bağlı meydana gelen semptomları gidermek, hastalık progresyonunu ve oluşabilecek komplikasyonları önlemek amacıyla çok uzun yıllardır başarı ile uygulanan bir yöntemdir. Öte yandan tedavi etkinliği ya da başarısı olarak kabul edilen herhangi bir mutlak parametre bulunmamaktadır. Diğer taraftan, TUR-P başarısını öngörebilecek kanıtlanmış peroperatif parametreler de mevcut değildir. Biz de bu çalışmada, TUR-P yapılan hastalarda postoperatif yarar oranlarını ve postoperatif yararla ilişkili olabilecek çeşitli parametreleri değerlendirerek, TUR-P tedavi etkinliğini değerlendirmeyi ve bunu öngörebilecek parametrelere ulaşılıp ulaşılamayacağını araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Temmuz 2015 ile Temmuz 2016 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda TUR-P yapılan 100 hasta dahil edildi ve hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Preoperatif prostat hacmi (PH), IPSS, Qmax ve PVR değerleri ve rezeke edilen prostat dokusu ağırlıkları (RDA) kaydedildi. Postoperatif altı hafta ile altı ay arası dönemde hastaların verileri tekrar kaydedilip istatistiksel analizler yapıldı. IPSS'deki azalmanın 11.41 (%53.4), Qmax'taki artışın 11.14 ml/sn (%110) ve PVR'deki azalmanın 59.65 ml (%59) olduğu tespit edildi. IPSS'deki düşüş, preoperatif IPSS ≥ 20 olanlarda, preoperatif Qmax ≤ 10 ml/sn olanlarda ve PVR >100 ml olanlarda istatistiksel anlamlı olarak daha fazla, preoperatif PVR > 100 ml olan hastalarda Qmax'daki artış ve PVR'deki azalma istatistiksel anlamlı olarak daha fazla bulundu. Prostat hacmi > 50 ml olan hastalarda ve RDA / PH ≤ 0.3 olan hastalarda PVR azalması istatistiksel olarak anlamlı olarak daha fazla bulundu. Postoperatif IPSS'te 10 ve üzeri, Qmax'da 10 ml/sn ve üzeri artış olan hastaların özeliklerine bakıldığında, bu hastalarda preoperatif IPSS ve PVR'nin istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü. IPSS'deki azalma ve Qmax'taki artış ile yaş, RDA, PH, RDA / PH ve preoperatif Qmax arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Sonuç olarak, TUR-P tedavi etkinliği ile ilişkili olabilecek daha net verilere ulaşılmasının hasta takibi ve tedavi seçimi konusunda klinisyenleri yönlendirebileceğini ve bu konuda daha fazla çalışma yapılması gerektiğni düşünmekteyiz.
Üst üriner sistem taşlarında minimal invazivtedavi yöntemi seçimi
Üriner sistem taş hastalığı, yaşam boyu görülme olasılığı ve sonuçları açısından ürolojinin önemli bir alanını temsil eder. Ülkemizin de taş hastalığında endemik bir bölge olması, hekimlere tedavi ve yaklaşım konusunda alternatifler sunmaktadır. Vücut dışından şok dalgasıyla taş kırma (SWL) ve retrograd intrarenal cerrahi (RIRS) sık başvurulan minimal invaziv tedavi yöntemleridir. Çalışmamızda tedavi algoritmasında öneri derecesi aynı olan fakat günümüze kadar hasta bazlı başarı önceliği belirlenememiş bu iki yöntemden, hastaya ait verilere göre başarısı daha yüksek olanını ayırt etmeyi amaçladık. Çalışmaya ilk aşamada 01.09.2017 ile 01.04.2021 tarihleri arasında SWL uygulanan 167, RIRS uygulanan 157 olmak üzere toplamda 324 erişkin hasta dahil edildi. Hastaların demografik verileri ve taşların kontrastsız bilgisayarlı tomografi (BT) ölçümleri retrospektif olarak incelendi. İşlem sonrası radyolojik görüntüleri rezidüel fragman açısından değerlendirilip kaydedildi. Ortaya çıkan 10 farklı parametre analiz edildi. İkinci aşamada 01.04.2021 ile 15.04.2022 tarihleri arasında SWL uygulanan 20, RIRS uygulanan 20 olmak üzere toplam 40 erişkin hasta dahil edilip prediktivite değerlendirildi. İlk aşamada 324 hastanın işlem öncesi verilerini analiz edip SWL ve RIRS başarısını öngören formüller hesapladık. İkinci aşamada, formüller sonucunda SWL başarısının daha yüksek olacağı öngörülen 20 hastada formül; %83,3 duyarlılık, %92,8 özgüllük oranıyla sonucu %90 doğrulukla öngördü. RIRS başarısının daha yüksek olacağı öngörülen 20 hastada ise formülün duyarlılığı %100, özgüllüğü %20 idi ve sonucu %80 doğrulukla öngördü. Günümüzde üst üriner sistemin küçük ve orta boyutlu taşları, tedavi yöntemi seçiminde gri bölge olarak nitelendirilebilir. Her iki yöntem için hesapladığımız formüller, tedavi sonucunu yüksek doğruluk oranlarıyla tahmin etmiştir. Bu durumun; minimal invaziv yöntemlerin eşit düzeyde önerildiği olgularda, tedavi seçiminde kolaylık sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Böbrek taşı, şok dalgasıyla taş kırma, retrograd intrarenal cerrahi
Üriner sistem taş hastalığına bağlı gelişen renal parankimal ödem-inflamasyon ve fibrozun belirlenmesinde T1 haritalama manyetik rezonans görüntülemenin değeri
Üriner sistem taş hastalığı, özellikle obstrüksiyona yol açtığında, renal parankimal ödem, inflamasyon ve fibroz yoluyla böbrek hasarına neden olabilmektedir. Bu tür hasarların ortaya konmasında, böbreğe yönelik gerçekleştirilen T1 haritalama tekniği tanısal katkı sağlayabilir. Çalışmamızdaki temel amaç, tek taraflı renal pelvis – üreter taşı olan hastalarda, T1 haritalama manyetik rezonans görüntüleme (MRG) yöntemi ile taşın olduğu taraf ve diğer taraftaki böbrek parankiminin T1 relaksasyon zamanını ölçerek, taşa bağlı gelişmiş parankimal ödem-inflamasyon-fibrozu değerlendirmektir. Tek taraflı üriner yol taşı olan otuzbeş hasta T1 haritalama yöntemiyle prospektif olarak incelendi. Taş olan [taş (+)] ve olmayan [taş (-)] sistemde, böbrek kortekslerinin transvers ve koronal düzlemde T1 sinyal değerleri ölçüldü. Elde edilen sinyal değerleri; iki farklı radyolog tarafından yapılan ölçümlerin tutarlılığı, yaş, cinsiyet, taş bölgesi, taş boyutu, hidronefroz derecesi gibi parametrelere göre istatistiksel olarak değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması 41,11 ± 16,37 idi. 12 hasta kadın, 23 hasta erkekti. Taşların ortalama boyutu 670,71±1946,501 mm3'tü. İki radyolog tarafından yapılan T1 değeri ölçümleri yüksek oranda uyumlu bulundu (p<0.05). Transvers ve koronal görüntülerde ölçülen T1 değerleri taş (+) sistemde, taş (-) sisteme göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.05). T1 değerleri açısından cinsiyetler arasında anlamlı farklılığın olduğu izlendi (p<0.05). Hidronefroz derecesinin T1 değerini etkilediği, transvers görüntüde ölçülen T1 değerinin ileri hidronefrozu olan hastalarda hafif ve orta derecede hidronefrozu olan hastalara göre anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı (p<0,01). Taş boyutu, taş bölgesi, hasta yaşı parametrelerinin T1 değerini etkilemediği izlendi. T1 değeri açısından, taş (+) sistem ile taş (-) sistem arasında pozitif yönlü ilişki bulundu. Sonuç olarak, T1 haritalama MRG'nin, üriner yol taşına bağlı renal parankimde ortaya çıkan ödem, inflamasyon, fibroz gibi değişiklikleri göstermede yardımcı bir yöntem olarak katkı sağlayabileceği düşünülmektedir.
Ürotelyal karsinomlar ve çevre non tümöral mukozalarında CD133, CD44, COX-2'nin immunhistokimyasal analizi ve non tümöral mukozaların malignite potansiyelinin belirlenmesi
Mesane kanseri dünyada en sık görülen 10. kanser türü olup kansere bağlı ölümler arasında 13. sırada yer almaktadır. Yüksek nüks riski mevcudiyeti dolayısıyla ve yaşam boyu takip gerektimesi diğer tümörlere nazaran tedavi maliyetlerini artırmaktadır. Son zamanlarda kanser kök hücreleri ile yapılan çalışmalar kök hücrelerin prognoz, nüks ve tedaviye cevapta kuvvetli ilişkinin olduğunu göstermiştir. Organizmada kanser kök hücrelerine dönüşüm, doku rejenerasyonu esnasında, toksinlere, enfeksiyonlara, radyasyona veya mutasyonlara neden olan metabolik etkilere cevap olarak başlayabilir veya hızlanabilir. CD133, CD44 kanser kök hücreleri içerisinde tanımlanan önemli belirteçlerdir. COX-2 inflamasyonla PGE2 aracılı kök hücrelerini aktive edebilir. Çalışmamızda Meram Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında ürotelyal karsinom (ÜK) ve kronik sistit (KS) tanısı almış olgular yeniden değerlendirildi. Olgulara immünhistokimyasal olarak CD133, CD44, COX-2 boyaları uygulandı. Elde edilen veriler klinikopatolojik parametrelerle istatiksel olarak karşılaştırıldı. CD133 boyaması ile papiller ürotelyal karsinom (PÜK) olgularında tümör içermeyen komşu mukozada, tümör alanına göre istatiksel olarak anlamlı pozitif ekspresyon saptandı (p=0,020). 60 yaş ve üzeri olguların tümöral alanlarında CD133 negatif ekspresyon oranı 60 yaşın altındaki olgulara göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p=0,021). Yüksek dereceli tümörlerde CD133 boyanma şiddetinin güçlü olması istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,028). CD44 ile PÜK ve KÜK olgularında tümör içermeyen komşu mukozalarda, tümöral alana göre istatiksel olarak anlamlı pozitif ekspresyon saptandı (p<0,001, p=0,037). Yüksek dereceli tümörlerde ve lenf nodu metastazı olan olgularda CD44 boyanma şiddetinin güçlü olması istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,035, p=0,015). Kronik sistit tanılı olgularda ise ürotelyal karsinomların normal komşu mukozalarına göre COX-2 boyanma şiddeti ve nihai ekspresyonu istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek idi (p=0,003). PÜK tanılı olguların normal mukozalarında COX-2 ekspresyon oranı KÜK tanılı olguların tümör içermeyen mukozaları ve kronik sistit tanılı olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı olarak düşük saptandı (p<0,001). KÜK tanılı olguların tümöral alanında PÜK olgularının tümöral alanına göre COX-2 boyana şiddetinin güçlü olması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,028). Yüksek dereceli tümörlerde COX-2 boyanma şiddetinin güçlü olması istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p= 0,027). Bütün bu veriler eşliğinde CD133, CD44, COX-2 moleküllerinin kötü prognozla ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz.
Alt üriner sistem disfonksiyonu olan serebral palsili çocuklarda transkutanöz elektrik sinir stimülasyonu ve manuel terapi tekniklerinin etkinliklerinin karşılaştırılması
Çalışmamız, alt üriner sistem disfonksiyonu (AÜSD) olan serebral palsi(SP)'li çocuklarda, Transkutanöz Elektrik Sinir Stimülasyonu (TENS) ve manuel terapi modalitelerinin AÜSD üzerine etkinliğini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya İşeme Bozuklukları Semptom Skoruna (İBSS) göre puanı 8,5 ve üstü olan 54 SP'li çocuk dahil edilmiştir. Çocuklar, TENS (TG) (n=27) ve manuel terapi (MG) (n= 27) gruplarına randomize edildi. TG'ye, 10 Hz, 10-25mA arasında TENS, MG'ye abdominal, kolon ve friksiyon masajları 12 hafta boyunca, haftada 2, 20'şer dakika, toplam 24 seans uygulandı. Değerlendirmeler; İBSS, Pediatrik İnkontinans Yaşam Kalitesi Ölçeği (PİYKÖ), mesane günlüğü ve Bristol Gaita Skalası (BGS) ölçekleri ile yapıldı. Grupların demografik özellikleri homojen dağılım gösterdi (p>0,05). Her iki grupta İBBS ve PİYKÖ değeri tedavi sonrası azaldı ancak gruplar arası yapılan değerlendirmede TG'deki azalış istatiksel olarak anlamlıydı (p=0,001; p<0,01). Mesane günlüğü verilerine göre her iki grupta tedavi sonrası fonksiyonel mesane kapasitesi artmış olup, gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p=0,683;p>0,05). Her iki grupta işeme sıklığı tedavi sonrası azaldı ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p=0,208;p>0,05). Çocukların günlük inkontinans epizodları uygulamalar sonrasında her iki grupta azaldı. Gruplar arası yapılan karşılaştırmada, TG'deki azalma istatiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,037;p<0,05). BGS'ye göre tedavi öncesi kabızlık bulgusu olan Tip-1 ve Tip-2 gaita tipine sahip çocukların oranı, MG'de ve TG'de %48,1 iken tedavi sonrası bu oran sırasıyla %11,1 ve %29,62'ye geriledi. Parasakral TENS ve manuel terapi uygulamaları AÜSS, kabızlık ve yaşam kalitesinde anlamlı bir iyileşme sağladı. SP'li çocukların rehabilitasyon programlarına, mesane ve bağırsak problemlerini kapsayıcı fizyoterapi uygulamalarının eklenmesinin değerli olacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Nörojen Mesane, Üriner İnkontinans, Kabızlık, Nöromodülasyon, Masaj
Alt üriner sistem hastalığı olan kedilerin serum amiloid a düzeylerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada AÜSS gösteren ve alt üriner sistem hastalığı tanısı koyulan kedilerin SAA düzeylerinin değerlendirilmesi ve bu düzeylerin sağlıklı kedilerden elde edilen SAA düzeyleri ile karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Ayrıca bu çalışmada FLUTD tanısı koyulan kedilerden elde edilen SAA değerleri ile WBC değerlerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesine de yer verilmiştir. Çalışma alt üriner sistem şikayeti ile gelen 'sahipli/doğal hasta' 10 kedinin oluşturduğu çalışma grubu ve sağlıklı olduğu bilinen 10 kedinin oluşturduğu kontrol grubu olmak üzere toplam 20 kedi ile gerçekleştirildi. Çalışma grubu kendi içerisinde obstrüksiyon gösterip göstermemesine bağlı olarak obstrüktif FLUTD (n=4) ve obstrüktif olmayan FLUTD (n=6) olmak üzere 2 grupta incelendi. Kontrol grubunu oluşturan sağlıklı kedilerin yalnızca tam kan sayımı ve SAA, TP, albumin değerleri analiz edildi, tam idrar analizi yapılmadı ve diagnostik görüntüleme yöntemleri kullanılmadı. Çalışma grubunu oluşturan kedilere ayrıca tam idrar analizi uygulandı ve kedilerde diagnostik görüntülemeye başvuruldu. Kontrol grubundan elde edilen değerler belirlendi, çalışma grubundan elde edilen değerler de kendi arasında obstrüksiyon gösteren ve göstermeyen 2 grup arasında kıyaslandı. Her iki grup içinde yaş, ırk, cinsiyet ayrımı gözetilmedi ve obstrüktif, obstrüktif olmayan ve kontrol grubundaki gözlemlerin cinsiyet, kısırlık, ırk, dağılımlarının ve yaş ve ağırlık değerlerinin istatistiksel olarak her üç grupta da benzer sıklıklarda olduğu gözlendi herhangi bir yatkınlık belirlenemedi. AÜSS gösteren ve çalışma grubuna dahil edilen kedilerin tam idrar analizi; idrarın fiziksel analizi, idrarın biyokimyasal analizi, idrarın mikroskobik analizi ve idrarın bakteriyolojik açıdan incelenmesi olarak sırasıyla uygulandı. İdrar örneklerinin steril olması amacıyla idrar örneği sistosentez yöntemi ile alındı. Fiziksel ve biyokimyasal değerlendirilmesi tamamlanan steril idrar örnekleri sıvı besi yerinde 24 saat 37C 'lik etüvde inkubasyona bırakıldı. İnkübasyonu takiben gram boyama yöntemi ile boyandı ve sonrasında yapılan mikroskobik incelemede 10 idrar örneğinin 3'ünde İYE ile uyumlu bakteri saptandı. Bunlardan 1'inde gram negatif rod tipi bakteriler ve diğer 2'sinde gram pozitif kok tipi bakteriler saptandı. AÜSS gösteren kedilerin (idrar keselerinin dolu olması şartıyla) idrar keseleri ultrasonografik olarak görüntülendi. USG sonucu 10 kediden 2'sine ürolitiyazis tanısı koyuldu. Tanı radyografi ile desteklendi. Ürolitiyazis tanısı koyulan kedilerde aynı zamanda İYE ile uyumlu bakteriüri saptanmıştı. İYE ile uyumlu bakteriüri ve/veya ürolitiyazis tespit edilmeyen 10 kediden 7'sinde ise tanı KİS olarak koyuldu. Kontrol grubunda yer alan 10 kedinin tam kan sayımında yer alan parametrelerin hepsi normal referans değerleri arasında yer almaktaydı. Çalışma grubunda yer alan 10 kedinin tam kan sayımında yer alan parametrelerinin her 3 grupta benzer değerlerde olduğu görüldü, anlamlı bir fark saptanmadı. Total protein değerlerinin her üç gruptaki hayvanlarda benzer olduğu gözlendi. Albumin değerinin 3 grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı olduğu belirlendi (p=0,003). Obstrüktif gruptaki kedilerde görülen albumin değerinin (2,65) obstrüktif olmayan gruptaki gözlemlerin albumin değeri (3,3) ile benzer, kontrol grubunda gözlenen albumin değerine (4,25) kıyasla anlamlı düzeyde düşük seviyede olduğu belirlendi. Yine SAA değeri normal çalışmada AÜSS gösteren ve alt üriner sistem hastalığı tanısı koyulan kedilerin SAA düzeylerinin değerlendirilmesi ve bu düzeylerin sağlıklı kedilerden elde edilen SAA düzeyleri ile karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Ayrıca bu çalışmada FLUTD tanısı koyulan kedilerden elde edilen SAA değerleri ile WBC değerlerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesine de yer verilmiştir. Çalışma alt üriner sistem şikayeti ile gelen 'sahipli/doğal hasta' 10 kedinin oluşturduğu çalışma grubu ve sağlıklı olduğu bilinen 10 kedinin oluşturduğu kontrol grubu olmak üzere toplam 20 kedi ile gerçekleştirildi. Çalışma grubu kendi içerisinde obstrüksiyon gösterip göstermemesine bağlı olarak obstrüktif FLUTD (n=4) ve obstrüktif olmayan FLUTD (n=6) olmak üzere 2 grupta incelendi. Kontrol grubunu oluşturan sağlıklı kedilerin yalnızca tam kan sayımı ve SAA, TP, albumin değerleri analiz edildi, tam idrar analizi yapılmadı ve diagnostik görüntüleme yöntemleri kullanılmadı. Çalışma grubunu oluşturan kedilere ayrıca tam idrar analizi uygulandı ve kedilerde diagnostik görüntülemeye başvuruldu. Kontrol grubundan elde edilen değerler belirlendi, çalışma grubundan elde edilen değerler de kendi arasında obstrüksiyon gösteren ve göstermeyen 2 grup arasında kıyaslandı. Her iki grup içinde yaş, ırk, cinsiyet ayrımı gözetilmedi ve obstrüktif, obstrüktif olmayan ve kontrol grubundaki gözlemlerin cinsiyet, kısırlık, ırk, dağılımlarının ve yaş ve ağırlık değerlerinin istatistiksel olarak her üç grupta da benzer sıklıklarda olduğu gözlendi herhangi bir yatkınlık belirlenemedi. AÜSS gösteren ve çalışma grubuna dahil edilen kedilerin tam idrar analizi; idrarın fiziksel analizi, idrarın biyokimyasal analizi, idrarın mikroskobik analizi ve idrarın bakteriyolojik açıdan incelenmesi olarak sırasıyla uygulandı. İdrar örneklerinin steril olması amacıyla idrar örneği sistosentez yöntemi ile alındı. Fiziksel ve biyokimyasal değerlendirilmesi tamamlanan steril idrar örnekleri sıvı besi yerinde 24 saat 37C 'lik etüvde inkubasyona bırakıldı. İnkübasyonu takiben gram boyama yöntemi ile boyandı ve sonrasında yapılan mikroskobik incelemede 10 idrar örneğinin 3'ünde İYE ile uyumlu bakteri saptandı. Bunlardan 1'inde gram negatif rod tipi bakteriler ve diğer 2'sinde gram pozitif kok tipi bakteriler saptandı. AÜSS gösteren kedilerin (idrar keselerinin dolu olması şartıyla) idrar keseleri ultrasonografik olarak görüntülendi. USG sonucu 10 kediden 2'sine ürolitiyazis tanısı koyuldu. Tanı radyografi ile desteklendi. Ürolitiyazis tanısı koyulan kedilerde aynı zamanda İYE ile uyumlu bakteriüri saptanmıştı. İYE ile uyumlu bakteriüri ve/veya ürolitiyazis tespit edilmeyen 10 kediden 7'sinde ise tanı KİS olarak koyuldu. Kontrol grubunda yer alan 10 kedinin tam kan sayımında yer alan parametrelerin hepsi normal referans değerleri arasında yer almaktaydı. Çalışma grubunda yer alan 10 kedinin tam kan sayımında yer alan parametrelerinin her 3 grupta benzer değerlerde olduğu görüldü, anlamlı bir fark saptanmadı. Total protein değerlerinin her üç gruptaki hayvanlarda benzer olduğu gözlendi. Albumin değerinin 3 grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı olduğu belirlendi (p=0,003). Obstrüktif gruptaki kedilerde görülen albumin değerinin (2,65) obstrüktif olmayan gruptaki gözlemlerin albumin değeri (3,3) ile benzer, kontrol grubunda gözlenen albumin değerine (4,25) kıyasla anlamlı düzeyde düşük seviyede olduğu belirlendi. Yine SAA değeri normalçalışmada AÜSS gösteren ve alt üriner sistem hastalığı tanısı koyulan kedilerin SAA düzeylerinin değerlendirilmesi ve bu düzeylerin sağlıklı kedilerden elde edilen SAA düzeyleri ile karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Ayrıca bu çalışmada FLUTD tanısı koyulan kedilerden elde edilen SAA değerleri ile WBC değerlerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesine de yer verilmiştir. Çalışma alt üriner sistem şikayeti ile gelen 'sahipli/doğal hasta' 10 kedinin oluşturduğu çalışma grubu ve sağlıklı olduğu bilinen 10 kedinin oluşturduğu kontrol grubu olmak üzere toplam 20 kedi ile gerçekleştirildi. Çalışma grubu kendi içerisinde obstrüksiyon gösterip göstermemesine bağlı olarak obstrüktif FLUTD (n=4) ve obstrüktif olmayan FLUTD (n=6) olmak üzere 2 grupta incelendi. Kontrol grubunu oluşturan sağlıklı kedilerin yalnızca tam kan sayımı ve SAA, TP, albumin değerleri analiz edildi, tam idrar analizi yapılmadı ve diagnostik görüntüleme yöntemleri kullanılmadı. Çalışma grubunu oluşturan kedilere ayrıca tam idrar analizi uygulandı ve kedilerde diagnostik görüntülemeye başvuruldu. Kontrol grubundan elde edilen değerler belirlendi, çalışma grubundan elde edilen değerler de kendi arasında obstrüksiyon gösteren ve göstermeyen 2 grup arasında kıyaslandı. Her iki grup içinde yaş, ırk, cinsiyet ayrımı gözetilmedi ve obstrüktif, obstrüktif olmayan ve kontrol grubundaki gözlemlerin cinsiyet, kısırlık, ırk, dağılımlarının ve yaş ve ağırlık değerlerinin istatistiksel olarak her üç grupta da benzer sıklıklarda olduğu gözlendi herhangi bir yatkınlık belirlenemedi. AÜSS gösteren ve çalışma grubuna dahil edilen kedilerin tam idrar analizi; idrarın fiziksel analizi, idrarın biyokimyasal analizi, idrarın mikroskobik analizi ve idrarın bakteriyolojik açıdan incelenmesi olarak sırasıyla uygulandı. İdrar örneklerinin steril olması amacıyla idrar örneği sistosentez yöntemi ile alındı. Fiziksel ve biyokimyasal değerlendirilmesi tamamlanan steril idrar örnekleri sıvı besi yerinde 24 saat 37C 'lik etüvde inkubasyona bırakıldı. İnkübasyonu takiben gram boyama yöntemi ile boyandı ve sonrasında yapılan mikroskobik incelemede 10 idrar örneğinin 3'ünde İYE ile uyumlu bakteri saptandı. Bunlardan 1'inde gram negatif rod tipi bakteriler ve diğer 2'sinde gram pozitif kok tipi bakteriler saptandı. AÜSS gösteren kedilerin (idrar keselerinin dolu olması şartıyla) idrar keseleri ultrasonografik olarak görüntülendi. USG sonucu 10 kediden 2'sine ürolitiyazis tanısı koyuldu. Tanı radyografi ile desteklendi. Ürolitiyazis tanısı koyulan kedilerde aynı zamanda İYE ile uyumlu bakteriüri saptanmıştı. İYE ile uyumlu bakteriüri ve/veya ürolitiyazis tespit edilmeyen 10 kediden 7'sinde ise tanı KİS olarak koyuldu. Kontrol grubunda yer alan 10 kedinin tam kan sayımında yer alan parametrelerin hepsi normal referans değerleri arasında yer almaktaydı. Çalışma grubunda yer alan 10 kedinin tam kan sayımında yer alan parametrelerinin her 3 grupta benzer değerlerde olduğu görüldü, anlamlı bir fark saptanmadı. Total protein değerlerinin her üç gruptaki hayvanlarda benzer olduğu gözlendi. Albumin değerinin 3 grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı olduğu belirlendi (p=0,003). Obstrüktif gruptaki kedilerde görülen albumin değerinin (2,65) obstrüktif olmayan gruptaki gözlemlerin albumin değeri (3,3) ile benzer, kontrol grubunda gözlenen albumin değerine (4,25) kıyasla anlamlı düzeyde düşük seviyede olduğu belirlendi. Yine SAA değeri normal düzeyde olan hayvanlarda, TP düzeyinin (8,65) ve albumin düzeyinin (3,25) anlamlı düzeyde daha yüksek değerlerde olduğu tespit edildi. Kontrol grubunda yer alan 10 kedinin SAA değerleri 5ug/ml olarak ölçülüp normal olarak saptandı. Obstrüksiyon gözlenen kedilerin (n=4) 3'ünde SAA değerleri 5ug/ml'nin üzerinde, obstrüksiyon gözlenmeyen gruptaki kedilerin (n=6) ise yalnızca 1'inde SAA değeri 5ug/ml'nin üzerinde anormal olarak saptandı. Ancak yapılan analizler doğrultusunda obstrüktif ve obstrüktif olmayan grubundaki kedilerin SAA verilerinin dağılımlarının istatistiksel olarak benzer sıklıklarda olduğu gözlendi ve SAA ile obstrüktif FLUTD arasında bir ilişki belirlenemedi. SAA normal olan kedilerdeki WBC değerleri ile SAA anormal olan kedilerdeki WBC değerleri kıyaslandı ve iki grupta bu değerlerde fark yoktu. Sonuç olarak; FLUTD kedilerde sıkça karşılaşılan bir sendromdur ve kedilerdeki yatkınlığı ile ilgili olarak cinsiyet, kısırlaştırılma durumu, ırk ve yaş ile ilgili anlamlı bir fark saptanmadı. Bu doğrultuda çalışmadaki kedi sayısının yetersiz kaldığı buna yönelik çalışmaların daha fazla sayıda kedi ile yapılması önerilmektedir. Çalışmada yer alan ve AÜSS gösteren kedilerde en fazla KİS teşhis edilmiştir. FLUTD ile ilişkili AÜSS'ye sahip kedilerde başvurulan tanısal yöntemler arasında tam idrar analizi ve diagnostik görüntüleme yöntemleri önemli bir yer tutmaktadır. Ancak organizmada meydana gelen patolojik süreçler doğrultusunda şekillenecek inflamasyon ile ilgili olarak artış ve/veya azalış gösteren belirteçlerin değerlendirilmesi ayırıcı tanıda ve/veya eş zamanlı hastalıkların varlığını değerlendirmede önemlidir. İnflamasyon ile ilgili olarak sıkça kullanılan belirteç olan WBC değerinin bazı hastalıklarda ve özellikle hastalığın akut döneminde yetersiz kaldığı ve bir AFP olan SAA değerinin daha erken tanı belirteci olabileceği öngörülmüştür. SAA düzeyinin kedilerde birçok inflamasyon ile ilişkili durumda değişkenlik gösterdiğini ifade eden çalışmalar olmasına rağmen özellikle ülkemizde alt üriner sistem hastalıklarına yönelik araştırmalar yetersiz kalmıştır. Buna yönelik daha kapsamlı çalışmaların yapılması önerilmektedir. Artan SAA düzeylerinin daha çok obstrüktif kedilerde görülmesi, obstrüksiyon doğrultusunda meydana gelen akut bir böbrek hasarı ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Buna yönelik çalışmalarda eş zamanlı böbrek değerlerinin de incelenmesi önerilmektedir.
Çocuklarda üriner sistem enfeksiyonu etkeni olan escherichia coli izolatlarında virülans faktörleri, filogenetik grup özellikleri ve ST131 klonu varlığının araştırılması
AMAÇ: Bu çalışmada; Ocak 2021 – Eylül 2021 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cebeci Hastanesi Merkez Mikrobiyoloji Laboratuvarında 3-18 yaş arası çocuk hastaların üriner sistem enfeksiyonu (ÜSE) ön tanısıyla gönderilen idrar örneklerinden elde edilen 100 ilk, 100 tekrarlayan ÜSE etkeni toplam 200 adet Esherichia coli izolatının antimikrobiyal direnç oranları, filogenetik grup dağılımları, virülans faktörleri sıklığı ve O25b/ST131 klonuna ait olup olmadıkları değerlendirilmiştir. Elde edilen verilerin ilk ve tekrarlayan ÜSE etkenleri arasındaki ve O25b/ST131 klonuna ait olan ve olmayan izolatlar arasındaki dağılımları araştırılarak, ülkemizdeki sürveyans verilerine katkıda bulunmanın yanı sıra daha etkin bir ÜSE yönetimi için geliştirilebilecek tanı, tedavi ve profilaksi seçenekleri için yapılacak yeni çalışmalara ışık tutması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Konvansiyonel yöntemler ile tanımlanan izolatların antimikrobiyal duyarlılıkları Kirby-Bauer disk difüzyon yöntemiyle, genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) üretimleri çift disk sinerji testi ile değerlendirilmiş, biyofilm oluşumları mikroplak yöntemi, hemolizin üretimleri kanlı agara ekim tekniği ile araştırılmıştır. Filogenetik gruplandırma, O25b/ST131 klonu, virülans genlerinin araştırılması, izolatların moleküler düzeyde üropatojenik E. coli (UPEC) olarak sınıflandırılması ve virotiplendirilmelerinde polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) kullanılmıştır. Aynı hastadan farklı zamanlarda toplanan izolatların arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için değişken alanlı jel elektroforezi (PFGE) yapılmıştır. BULGULAR: En yüksek antimikrobiyal direnç oranı ampisilin (n=100, %50), amoksisilin-klavulanik asit (n=43, %21,5), sefazolin (n=99, %49,5), sefotaksim (n=43, %21,5) ve trimetoprim-sülfametoksazol'e (n=55, %27,5) karşı gözlenmiştir. Tekrarlayan ÜSE etkenlerinde (n=100) ilk ÜSE etkenlerine göre sefotaksim (n=29, %29), sefepim (n=25, %25) ve trimetoprim-sülfametoksazol (n=35, %35); O25b/ST131 izolatlarında (n=67) ise bu klonda olmayanlara (n=133) göre siprofloksasin (n=17, %25,4), amikasin (n=3, %4,5) ve gentamisin (n=10, %14,9) direnç oranları daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). İzolatların 58'inin (%29) çoklu ilaca dirençli (ÇİD) olduğu, 38'inin (%19) GSBL ürettiği bulunmuştur. Tekrarlayan ÜSE etkenlerinde ÇİD ve/veya GSBL üreten izolatların oranı ilk ÜSE etkenlerine göre daha fazla bulunmuştur (sırasıyla n=36 (%36) / n=22 (%22); n=27 (%27) / n=11 (%11); p<0,05). İzolatların 3'ünde (%1,5) biyofilm oluşumu gözlenmiş, bu izolatların tamamı filogenetik grup A'ya ait bulunmuştur. Hemolizin üretimi izolatların 29'unda (%14,5) görülmüş olup, hemolizin üreten izolatlar içinde O25b/ST131 klonunun oranı bu klona ait olmayan izolatlara göre daha yüksek saptanmıştır (sırasıyla n=23 (%79) / n=6 (%21); p<0,0001). İzolatların 91'inin (%45,5) D, 75'inin (%37,5) B2, 25'inin (%12,5) A ve 9'unun (%4,5) B1 filogenetik grubunda yer aldığı bulunmuştur. B2 ve D grubunda yer alan izolatların antimikrobiyal dirençlerinin daha yüksek olduğu ve daha fazla sayıda virülans geni taşıdıkları saptanmıştır (p<0,05). İzolatların 67'si (%33,5) O25b/ST131 klonuna ait bulunmuştur. İlk ve tekrarlayan ÜSE etkenleri içindeki O25b/ST131 klonu oranları benzer bulunmuştur (p>0,05). İzolatların en sık adezyon [fimH n=194 (%97), papA n=114 (%57), yfcV n=99 (%49,5)] ve demir edinim sistemlerine [fyuA n=171 (%85,5), chuA n=156 (%78), iutA n=146 (%73)] ait virülans genleri taşıdıkları görülürken, en az oranda toksin grubu [vat n=64 (%32), hlyA n=31 (%15,5), cnf I n=13 (%6,5)] virülans genleri bulunmuştur. O25b/ST131 klonuna ait izolatlarda tüm virülans faktörleri bu klona ait olmayan izolatlara göre daha sık saptanmıştır (p<0,05). Antimikrobiyal direnç ile en sık birlikte görülen virülans geni papA olmuştur (ampisilin, amoksisilin-klavulanik asit, piperasilin-tazobaktam, sefazolin, sefotaksim, sefepim, siprofloksasin ve trimetoprim-sülfametoksazol direnci, p<0,05). İzolatların 101'i (%50,5)'i moleküler analizle UPEC olarak tanımlanmıştır. O25b/ST131 klonuna ait izolatların 65'i (%97), bu klona ait olmayan izolatların ise 36'sı (%27,1) moleküler analizle UPEC olarak tanımlanmıştır (p<0,0001). Çalışmamızda O25b/ST131 klonundaki izolatların 40'ı (%59,7) virotip B, 18'i (%26,9) virotip C, 3'ü (%4,5) virotip A ve 3'ü (%4,5) virotip D olarak saptanmıştır. PFGE ile 15 hastaya ait 33 izolat değerlendirilmiş, dokuz hastanın (%60), sonradan toplanan izolatı ile ilk izolatının aynı profilde olduğu görülmüştür. SONUÇ: E. coli'ye bağlı gelişen ÜSE çocuklarda önemli bir sağlık sorunudur. Özellikle E. coli O25b/ST131 klonu virülans faktörü ve antimikrobiyal direnç oranlarının yüksek olması sebebiyle ciddi bir halk sağlığı sorunu haline gelmektedir. Bu klona ilişkin sürveyansa, tanı testlerine, tedavi algoritmalarına ve önleyici tedbirlere odaklanılması zorlu E. coli enfeksiyonlarına karşı koymada yardımcı olacak, yeni profilaksi, tedavi veya aşı stratejilerinin geliştirilmesine, taşıyıcılık ve kolonizasyonun önlenmesine yönelik çalışmalara ışık tutacaktır.
Ankara yöresindeki kedilerde doğal sebeplerle oluşan alt üriner sistem ürolit ve kristallerinin epidemiyplojik değerlendirilmesi
Çalışma retrospektif bir çalışma olup 2019-2023 tarihleri arasında Petsmile Hayvan Hastanesi'ne idrar yolları rahatsızlığı ile getirilmiş olan, ürolit ve kristalüri teşhisi konmuş hastaların arşivlerinden faydalanılarak yapılmıştır. Bu retrospektif çalışmanın amacı, hastaneye strangüri, dizüri, hematüri gibi şikayetlerle getirilen kedileri incelemektir. Ve hasta kedilerin ırk, yaş, cinsiyet ve fertilite durumu göz önüne alınarak sınıflandırılacak ve epidemiyolojik olarak değerlendirilmiştir.. Kedilerde alt idrar yolu hastalıkları, dizüri, pollaküri, strangüri, periüri ve hematüri gibi bazı klinik belirtileri gösteren bir sendromdur.. Kedilerde alt üriner sistem hastalıklarının yaklaşık %13-28'ini üriner taşlar oluşturur. Kedilerde en yaygın ürolitler strüvit ve kalsiyum okzalat kristalleridir. Amonyum ürat ve sisten oluşan ürolitler ise daha nadir görülür. Kedi ve köpeklerde oluşan en yaygın mineral kompozisyonu sırasıyla magnezyum amonyum fosfat (strüvit), kalsiyum okzalat, kalsiyum fosfat, amonyum ürat, sistin ve silikadır. Bu çalışmada ürolit ve kristalüri bulunan kedilerin %70 oranı Kalsiyum okzalat, %28 oranında strüvit ve %2 oranında Ürat kristallerine rastlanmıştır. Kedi ırklarından %30'u Tekir, %18'i Sarman, %30'u British Shortair, %14'ü Scotish Fold, %4'ü İran ve % %4'ü Siyam kedileri oluşturmaktadır. Kedilerin cinsiyet oranları %18'i dişi %82'ni ise erkekler oluşturmaktadır. Kedilerin %64'ünü kısır %36'sını kısır olmayan kediler oluşturmaktadır. Yaş gruplarını ayırdığımızda %8'ini (4) 0-1 yaş, %54'ıü (27) 1-4 yaş yaş, %36'sını (18) 7-10 yaş, %2'sini (1) ise 10 yaş üzeri kediler oluşturmaktadır. Anahtar Sözcükler: Alt İdrar Yolu Hastalıkları, Epidemiyoloji,Ürolit
Yaşlılarda üriner inkontinans geriatrik depresyon ve yalnızlık arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırma tanımlayıcı tipte bir araştırma olup, yaşlı bireylerde üriner inkontinans, geriatrik depresyon ve yalnızlık arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırma Ankara ilinde bulunan Gülhane Askeri Tıp Akademisi Geriatri Polikliniğinde Kasım 2014 - Şubat 2015 tarihleri arasında yapılmıştır. Geriatri Polikliniğine tedavi için başvuran 200 yaşlı araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında; Tanımlayıcı Veri Formu, ICIQ-SF, GDS-K ve UCLA-LS kullanılmıştır. Veriler yüz yüze görüşme yöntemi ile toplanmıştır. Elde edilen veriler SPSS 15 paket programında sayı, yüzde, frekans, ortalama, ortanca, standart sapma, Kruskal Wallis, Bonferroni düzeltmeli Mann Whitney U ve spearman korelasyon testi kullanılarak analizi yapılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak alınmıştır. Yaşlı bireylerde üriner inkontinans ile geriatrik depresyon arasında pozitif yönde zayıf bir ilişki saptanmıştır (r=0.215; p<0.05). Araştırmada yaşlılarda geriatrik depresyon ile yalnızlık arasında pozitif yönde ortanın üzerinde anlamlı bir ilişki belirlenmiştir (r=0.601; p=0,000<0.05). Araştırmaya katılan yaşlı bireylerin %29.5'i 77-82 yaş grubu oluşturmaktadır. Araştırmada yaşlı bireyin sosyal aktivite durumu, sağlık algısı, kronik hastalığı bulunması, günlük aktivite durumu üriner inkotinans ile ilişkili saptanmıştır (p<0.05). Yaşlı bireylerde medeni durum, çocuk sayısı, birlikte yaşadığı bireyler, sosyal aktivite durumu, sağlık algısı, kronik hastalık varlığı ve günlük aktivite durumunun geriatrik depresyonu etkilediği belirlenmiştir (p<0.05). Çocuk sayısı, birlikte yaşadığı bireyler, sosyal aktivite durumu, sağlık algısı ve günlük aktivite durumunun yalnızlıkla ilişkisi saptanmıştır (p<0.05). Çalışmada yaşlı bireylerin üriner inkontinans problemleri incelenirken geriatrik depresyon ve yalnızlık duygusunun da ele alınması önemlidir. Yaşlı bireylerin sağlıklarını korumada ve hastalıklarının önlenmesinde bireyin bütüncül ele alınması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Geriatrik depresyon, üriner inkontinans, yaşlı, yalnızlık
İşeme bozukluğu olan çocuklara mobil uygulama destekli verilen eğitimin alt üriner sistem semptomları ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Amaç: Bu araştırmanın amacı, işeme bozukluğu olan çocuklara mobil uygulama destekli verilen eğitimin alt üriner sistem semptomları ve yaşam kalitesi üzerine etkisinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Randomize kontrollü deneysel tipte olan bu araştırma işeme bozukluğu nedeniyle çocuk nefroloji polikliniğinde izlenen 8-14 yaş arası çocuklarla 15.12.2021-01.06.2022 tarihleri arasında yapıldı. Örneklem, çalışma grubu (n=50) ve kontrol grubu (n=49) olmak üzere 99 çocuktan oluştu. Çalışma grubundaki çocuklara mobil eğitim uygulaması aracılığı ile üroterapi eğitimi verildi. Kontrol grubundaki çocuklara yüz yüze standart üroterapi eğitimi verildi. Veriler, tanıtıcı veri formu, İşeme Bozuklukları Semptom Skoru (İBSS), İdrar İnkontinanslı Çocuklarda Hastalığa Özgü Yaşam Kalitesi Ölçeği (PinQ) ve işeme günlükleri ile toplandı. Çalışma grubundaki çocuklara İBSS, PinQ eğitimden önce (birinci görüşme), eğitimden dört hafta sonra (ikinci görüşme) ve eğitimden sekiz hafta sonra (üçüncü görüşme) uygulandı. İşeme günlükleri eğitimden dört hafta sonra (ikinci görüşme) ve sekiz hafta sonra (üçüncü görüşme) değerlendirildi. Kontrol grubunun verileri çalışma grubu ile aynı zamanda toplandı. Verilerin analizinde, tanımlayıcı istatistikler, ki-kare testi, tekrarlı ölçümlerde iki yönlü Varyans analizi kullanıldı. Bulgular: Her iki gruptaki çocukların İBSS toplam puanları eğitimden sonraki, ikinci görüşme ve üçüncü görüşme sonrasında azalmıştı (p<0,001; p<0,001). Ayrıca her iki gruptaki çocukların idrar kaçırma sayıları da zamanla azaldı. Her iki grupta yer alan çocukların birinci görüşmeye göre ikinci ve üçüncü görüşme sonrasında PinQ toplam puanları zamanla azaldı (p<0,001; p<0,001). Sonuç: Bu çalışmada işeme bozukluğu olan çocuklara mobil uygulama ile verilen üroterapi eğitiminin alt üriner sistem semptomlarını azalttığı ve yaşam kalitesini iyileştirdiği belirlendi. Bu sonuca göre işeme bozukluğu olan çocuklara alt üriner sistem semptomlarının azaltılması ve yaşam kalitesinin arttırılması için mobil uygulama ile üroterapi eğitiminin verilmesi önerilir.
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi yoğun bakım personelinin üriner sistem enfeksiyonları hakkında bilgi düzeyinin belirlenmesi
Amaç: Yoğun bakım ünitesinde çalışan personelin üriner sistem enfeksiyonlarının önlenmesine yönelik bilgi düzeyinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Araştırma tanımlayıcı çalışma olarak planlandı ve gerçekleştirildi. Çalışmanın evrenini Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Yoğun Bakım Ünitelerinde çalışan tüm personeller (100 kişi) oluşturmuştur. Çalışmanın amacı hakkında bilgilendirmenin ardından katılmaya gönüllü olan katılımcılara 29 sorudan oluşan anket formu yüz yüze görüşme yöntemi ile uygulanmıştır. Araştırma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel yöntemlerden; ortalama ve standart sapma, sayı ve yüzde kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan personellerin %77'sinin üriner sistem enfeksiyonları konusunda eğitim almadığı belirlenmiştir. Üriner sistem enfeksiyonları konusunda bilgi düzeyini belirlemek için sorulan sorulara %83.3'ü doğru cevap vermiştir. Sonuç: Hastane enfeksiyonlarının önlenmesinde, bakım rolünde olan çalışanlar enfeksiyon önlemlerini çok iyi bilmeli ve uygulamalıdırlar. Hasta yoğunluğunun giderek arttığı yoğun bakım ünitelerinde üriner sistem ile ilgili uygulamalarda gerekli önlemler alınmazsa; bu enfeksiyonların artacağı bilinmektedir. Bu durumdan dolayı personel sayısının arttırılması, gerekli eğitimlerin planlanarak personele verilmesi, fiziki şart ve koşulların oluşturulması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Enfeksiyon Kontrolü, Üriner Sistem Enfeksiyonu, Yoğun Bakım Ünitesi,
İdrar yolu enfeksiyonu geçiren yenidoğan bebeklerinson 6 yıllık retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: İdrar yolu enfeksiyonu (İYE) yenidoğan döneminde sık rastlanan enfeksiyonlardan biridir. Hastaların erken tanı alması uzun dönemde İYE ile ilişkili komplikasyonları da önleyebilir. Çalışmamızda yenidoğan yoğun bakım ünitesinde (YYBÜ) İYE tanısıyla izlenen bebeklerdeki klinik ve laboratuvar bulguların gözden geçirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmada Ocak 2015-Ocak 2021 tarihleri arasında YYBÜ'de İYE tanısı ile yatırılarak izlenen bebeklerin dosyaları geriye dönük incelendi. Hastaların demografik özellikleri, fizik muayene bulguları, laboratuvar değerleri, görüntüleme sonuçları, tedaviye yanıtları ve poliklinik izlem sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 85 geç pretem ve term bebek alındı. Olguların ortalama gebelik yaşı 38.4 ± 1.5, doğum ağırlığı 3212.8±538.7 gram idi. Hastaların 48'i (%56.5) erkek, 66'sı (%77.6) term idi. Ortalama başvuru yaşı 14.6 ± 8.8 gün olup, 12 (%14) bebek hastane kaynaklı İYE tanısı aldı. En sık başvuru nedeni %29.4 oranında sarılık ve %25.8 oranında ateş idi. Olguların idrar tetkikinde %78.8'nde (n=67) piyüri, %11.8'nde (n=10) nitrit, %21.2'nde (n=18) lökosit esteraz pozitifliği vardı. İdrar kültüründe en sık üreyen mikroorganizmalar %12.9 (n=11) oranında Klebsiella spp. ve %11.8 (n=10) oranında E.Coli idi. Hastaların %4.7'de (n=4) antenatal dönemde yapılan ultrasonografide (USG) hidronefroz, %18.8'nde (n=16) postnatal dönemde hidronefroz saptandı. Olguların %20'sine (n=17) voiding sistoüretrografi yapıldı ve bunların %64.7'nde (n=11) üriner sistem anomalisi mevcuttu. Hastaların %11.8 (n=10) dimerkaptosüksinik asit sintigrafisi çekildi ve bunların ikisinde renal skar, ikisinde ise unilateral displastik böbrek olduğu saptanmıştır. Sonuç: İYE yenidoğanda sarılık, ateş, kilo almama, beslenme bozukluğu gibi spesifik olmayan bulgular verebilir. Bu bulgular varlığında bebekler İYE açısından değerlendirilmelidir. İYE geçiren tüm infantlara USG çekilmeli, gerekirse ileri incelemeler yapılmalıdır. Hastaların tedavi sonrasında da yakın izleme alınarak takip edilmesi önemlidir. Anahtar kelimeler: İdrar yolu enfeksiyonu, yenidoğan, hidronefroz, renal anomali
Üriner sistem taş hastalığı olan çocuklarda çölyak hastalığı prevalansı
Giriş ve amaç: Çölyak hastalığı buğday, arpa, çavdar gibi gıdalarda bulunan gliadine karşı gelişen antikorların oluşturduğu immünolojik reaksiyona bağlı gastrointestinal sistem mukozasında hasarla sonuçlanan bir hastalıktır. Çocukluk çağının en yaygın malabsorbsiyon nedeni olan bu hastalığın görülme sıklığı 1/100-300'dür. Çölyak hastalığı, klasik olarak malabsorbsiyona bağlı olarak büyüme gelişme geriliği, ishal, karın şişliği ve yağlı dışkılama gibi klinik bulgularla ortaya çıksa da son yıllarda birçok olgunun farklı sistem tutulumlarıyla karşımıza geldiği görülmektedir. Çölyak hastalığı ve böbrek ilişkisi hakkında son zamanlarda yapılan çalışmalar hız kazanmasına rağmen, çocuk hastalar üzerinde çölyak hastalığı-üriner sistem taş hastalığı ile ilgili çok az çalışma vardır. Biz de bu çalışmada üriner sistem taş hastalığı olan çocuklarda çölyak hastalığı sıklığını göstermeyi hedefleyerek literatüre katkıda bulunmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Bu çalışma Ağustos 2006-Ağustos 2010 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Nefroloji ünitesinde üriner sistem taş hastalığı nedeni ile takip edilen ve yaş grubu 4 ay-17 yaş arasında değişen 187 çocuk hasta üzerinde yapıldı. Genel pediyatri polikliniğine başvuran akut hastalıklı, yaş ve cinsiyet dağılımı risk grubuna benzer 278 çocuk ise kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Her iki gruptaki çocukların serumlarında tTG, IgA, tam kan sayımı, AST, ALT ve CK düzeyi çalışıldı. Seropozitif olgulara endoskopik duodenal biyopsi uygulandı.Bulgular: Risk grubunda yer alan yedi çocuk 1/27 (%3,7) ve kontrol grubunda yer alan bir çocuk 1/278 (0,3) seropozitif olarak tespit edildi. Gruplar arasında seropozitivite açısından anlamlı fark tespit edildi (p=0,008). Risk grubunda yer alıp seropozitif saptanan yedi çocuğun altısına endoskopik duodenal biyopsi uygulandı ve Marsh-Oberhuber patolojik değerlendirmesine göre iki olguda (1/94-%1) pozitif patolojik bulgular saptandı. Kontrol grubunda seropozitiflik saptanan bir hasta ise biyopsiyi kabul etmedi. Çalışmaya alınan olguların hepsinde serum IgA çalışıldı. Kontrol grubunda yaşa göre düşük IgA değerleri saptanmazken, risk grubunda bir (1/187-%0,3) hastada yaşa göre düşük IgA değerine rastlanıldı. O hastanın da bakılan tTG IgG ve AGA IgG değerleri normal sınırlarda saptanınca çölyak hastalığından uzaklaşılmış oldu. Risk grubunda seropozitif çölyak hastalığı saptanan yedi hastanın dördünün taş analizi yapıldı. Üç hastada kalsiyum oksalat ve bir hastada da ürik asit taşı tespit edildi. Biyopsi ile çölyak hastalığı pozitifliği tespit edilen iki kişilik grupta ise bir hastada kalsiyum oksalat taşı saptandı. Risk grubundaki hastaların genel olarak antropometrik ölçümleri kontrol grubuna göre daha düşük tespit edilmiştir. İstatistiksel olarak anlamlı fark yaratmasa da üriner semptomların tTG pozitif ve biyopsi pozitif olan grupta daha sık görüldüğü tespit edildi. Tekrarlayan karın ağrısı ve diş çürüğü biyopsi pozitif saptanan gruptaki her iki hastamızda da müspet bir bulgu olması nedeniyle anlamlı fark yarattı (sırasıyla p=0,02 ve p=0,012).Sonuç: Üriner sistem taş hastalığı olan çocuklardaki çölyak hastalığı seropozitifliği kontrol grubundaki hastalara göre daha yüksek bulunmuştur (1/27-1/278). Risk grubundaki biyopsi ile kanıtlanmış çölyak hastalığı sıklığı, literatürdeki normal popülasyonda rapor edilen oranlardan farklı değildir. Üriner sistem taşı olan hastalarda çölyak taraması önerisi için yeterli kanıt sağlanmamıştır ancak daha sağlıklı bir sonuç için seropozitif hastalarımızın ileri izlemi ve daha geniş serilerde çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: çölyak hastalığı, üriner sistem taş hastalığı, prevalans
Konjenital vezikoüreteral reflünün gerilemesinde etkili olan risk faktörlerinin belirlenmesi
Vezikoüreteral reflü (VUR), çocukluk çağının en sık konjenital üriner sistem anomalisidir. Tedavisinde konservatif ve medikal yaklaşımlar ile cerrahi uygulamalar yer almaktadır. Bu çalışmada konjenital VUR tanısı alan hastalarda reflü evresi gerilemesine etki eden faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu tek merkezli, retrospektif çalışma Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları bölümünde Ocak 2016 - Aralık 2021 tarihleri arasında yürütüldü. Bir yaşından önce VUR tanısı alan 70 hastanın demografik bilgileri, başvuru yaşları, USG ve VSUG bulguları, ateşli İYE sayısı, DMSA'da skar varlığı, profilaktik antibiyotik kullanımı, yapılan cerrahi türü değerlendirildi. Hastaların %60'ı erkekti. İlk başvuru yaş ortalamaları 3,7±3,2 ay; tanı yaşı ortalamaları 6,4±3,6 ay idi. %51,4'ünde antenatal hidronefroz mevcuttu ve bu hastaların %77,7'si erkekti. %55,7'sinde yüksek dereceli reflü mevcuttu. %24,3'ü bir İYE atağı, %42,9'u iki veya daha fazla İYE geçirmişti. Kızlarda İYE öyküsü daha fazlaydı (p=0,01). %32,9'unda tek taraflı skar saptanmış olup bilateral skarı olan hasta yoktu. %24,1'sinde (9 kız, 8 erkek) reflü evresinde spontan gerileme görüldü. Bu hastaların %41,2'sinde antenatal hidronefroz öyküsü mevcuttu. %58,8'inde düşük dereceli reflü mevcuttu. Reflü spontan gerilemesi olan grupta düşük dereceli reflü, spontan gerilemesi olmayan grupta yüksek dereceli reflü fazla görüldü (p=0,000). Spontan gerileme olan grubun %11,8'inde, spontan gerileme olmayan grubun %39,6'sında renal skar mevcuttu (p=0,04). Spontan gerileme olan grupta sağ reflü, spontan gerileme olmayan grupta bilateral reflü fazla idi (p=0,02). Sonuç olarak; VUR tanılı hastalar, spontan gerilemeyi öngörmek için; cinsiyet, reflü derecesi, reflü yönü, antenatal hidronefroz varlığı, İYE öyküsü, DMSA'da skar varlığı, USG'de renal antero-posterior çap artışı ve parankimal incelme açısından değerlendirilmelidir. Spontan gerilemeyi öngörmek için bireyselleştirilmiş bir yaklaşıma hâlâ ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Vezikoüreteral reflü, reflü gerilemesi, antenatal hidronefroz
Neonatal dönem üriner sistem infeksiyonlarının yönetiminde idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin düzeylerinin değerlendirilmesi
İdrar yolu enfeksiyonu (İYE) yenidoğanda sık görülen enfeksiyonlardandır. Yenidoğanda uygun tedavi yapılmayan İYE akut mortalite ve morbiditenin yanısıra uzun dönemde kronik böbrek hastalığına yol açabilmektedir. İYE'nin hızlı tanısına yönelik yeni belirteçler, tedavinin erken başlatılmasına yardımcı olacaktır. İYE'nin erken bir belirteci olarak genitoüriner epitel hasarında spesifik olarak yükselen idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalinin (uNGAL) kullanımını araştırdık. Bu çalışma, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, 1 Mart 2022-1 Mart 2023 tarihleri arasında İYE olabileceği düşünülen 80 yenidoğan bebekte tek merkezli prospektif kohort çalışma olarak gerçekleştirildi. İdrar kültürü alındığı anda postmenstrüel 37 haftanın altında kalanlar, postmenstrüel 44 haftanın üzerinde kalanlar ve asfiksi öyküsü olan yenidoğan bebekler çalışma dışı bırakıldı. 80 hastanın 50'sinde İYE tanımlanarak hasta grubunu, idrar bulguları normal olan 30 hasta kontrol grubunu oluşturdu ve gruplar arası uNGAL düzeyi karşılaştırıldı. İYE saptanan grupta (839,14 ng/ml), İYE saptanmayan gruba (718,14 ng/ml) göre istatistiksel olarak daha yüksek uNGAL düzeyi saptandı (p=0,001). ROC analizi sonuçlarına göre İYE tanısı koymak için uNGAL kesme değeri 973,43 ng/ml (güven aralığı %95 ve AUC 0,741) olarak belirlendi. İYE tanısı koydurucu uNGAL kesme değerinin üzerinde kalan ve tam idrar tetkikinde lökosit esteraz pozitifliği olan 5 hastanın tamamı İYE tanımlanan grupta idi. İYE tanımlanmayan 30 hastanın 27'sinin uNGAL düzeyi İYE tanısı koydurucu uNGAL kesme değerinin altında idi. İYE'li olgularda ortalama uNGAL düzeyi yüksek saptanmış olsa da yenidoğan döneminde etkileyebilecek morbiditelerin çokluğu nedeniyle tek başına uNGAL düzeyinin İYE'nin tanısında altın standart olan idrar kültürünün yerini alamayacağı sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: uNGAL, Üriner sistem enfeksiyonu, Yenidoğan