Ventriküler fonksiyon-sol

61 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elektrokardiyografide QRS fragmantasyonu ve ekokardiyografide sol ventrikül hipertrofisi olan hipertansif hastalarda FGF-23 düzeylerinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada ekokardiyografide sol ventrikül hipertirofisi (SVH) olan hipertansif hastalardan elektrokardiyografi (EKG)'de fragmante QRS (fQRS) olan ve olmayan olgular arasında fibroblast büyüme faktörü 23 (FGF23) düzeylerinin ve diğer klinik parametrelerin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Hitit Üniversitesi Tıp Fakültesi İç hastalıkları ve Kardiyoloji Anabilim Dalı'nda Eylül 2023-Kasım 2023 tarihleri arasında yapılan ekokardiyografisinde SVH saptanan 104 hipertansif hasta bu vaka kontrol çalışmasına alınmıştır. Olgular elektrokardiyografisinde fQRS saptanan 55 (%52,9) vaka ve saptanmayan 49 (%47,1) vaka olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Bulgular: Olguların %66,3'ü kadındı ve yaş ortalaması 58,39 ± 11,73 yıldı. Olguların FGF23 ortalaması 758,46 ± 205,41 pg/mL idi. EKG'de fQRS saptanmayan olgular ile karşılaştırıldığında, EKG'de fQRS saptananlarda FGF23 düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek (672,46 ± 223,1'e karşı 835,07 ± 153,45, p<0,001), E/A oranı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktü (0,96 ± 0,08'e karşı 0,91 ± 0,12, p = 0,012). FGF23 düzeyi EKG'de fQRS varlığını ideal olarak >855,83 pg/mL kesim noktasında %60,0 sensitivite ve %77,6 spesifite ile (EAKA: 0,731 [%95 GA: 0,635 – 0,827], p<0,001), E/A oranı ise <0,95 kesim noktasında %41,8 sensitivite ve %80,9 spesifite ile (EAKA: 0,618 [%95GA: 0,510 – 0,727]) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde öngörebiliyordu. EKG'de fQRS saptanan ve saptanmayan olgu grupları arasında diğer parametreler bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Sonuçlar: Bu çalışmada EKG'de fQRS saptanan hipertansif SVH olgularında FGF23 düzeyinin daha yüksek olduğu saptandı. Dolaylı olarak saptanan bu sonuç doğrultusunda FGF23 artışının miyokardiyal fibrozisin potansiyel bir göstergesi olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: QRS Fragmantasyonu, Sol Ventrikül Hipertrofisi, Hipertansiyon, Fibroblast Growth Factor-23

EkokardiyografiElektrokardiyografiFibroblast büyüme faktörü+3
Berkant Bebek
Hitit University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Merkezimiz çocuk kardiyoloji bölümünde izlediğimiz sol ventrikül nonkompaksiyon kardiyomiyopati tanılı hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi

Nonkompaksiyon kardiyomiyopati (NKKMP) miyokardın intrauterin gelişim sürecinde duraksama sonucu, embriyojenezin erken döneminde görülen belirgin ventriküler trabeküler yapının doğum sonrası ve erişkin dönemde kalıcı olmasıyla karakterize ve nadir görülen bir kardiyomiyopati olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada; Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı poliklinik ve kliniklerinde sol ventrikül nonkompaksiyon kardiyomiyopati tanısıyla, 1 Ekim 2014 – 1 Ekim 2019 tarihleri arasında takip edilmiş olan 50 olgu taranmış olup olguların tanı yaşı, cinsiyet dağılımları, başvuru semptomları, etiyolojik dağılımları, eşlik eden hastalıklar, ekokardiyografi, Holter ve anjiyografi sonuçları, aldıkları medikal ve girişimsel tedaviler, tedavi süre ve tedaviye yanıtları ile prognozları değerlendirildi. Çalışma grubunu oluşturan olguların %54'ü (n:27) erkek, %46'sı (n:23) kızdır ve tanı yaşı medyan: 7 ay, minimum: 0,1 ay, maksimum: 180 ay olarak hesaplanmıştır. Olguların %8'i (n:4) asemptomatik olup en az bir semptomu olan hastaların ise; %68'inde üfürüm (n:34), %38'inde (n:19) solunum sıkıntısı, %28'inde (n:14) kardiyomegali mevcuttur. Asemptomatik hasta gözlenme sıklığı 2 yaş üstü hastalarda daha yüksektir (p=0,032). Hastaların takip sürelerinin medyanı 47 ay olup, minimum 1 ay ve maksimum 156 ay olduğu görülmüştür. Halen devam eden hastalığı olan hasta sayısı 46 (%92) olup, çalışmadaki hastaların 4'ü (%8) yaşamını yitirmiştir. Sonuç olarak; çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler, NKKMP'li hastaların tanı, takip ve tedavi süreçlerine yol gösterici olması açısından önemlidir. Ekokardiyografi bu hastaların izleminde en önemli tanı yöntemidir ve günümüzde daha yaygın kullanımı ile NKKMP tanısı daha erken konabilmektedir ve erken tedavi ile kalp yetersizliği (KY), tromboemboli, ventiküler aritmi ve ani kardiyak ölüm gibi klinik tabloların önüne geçilebilmektedir.

EkokardiyografiKalp hastalıklarıKardiyomiyopatiler+3
Seval Nayman
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ülseratif kolit ve crohn hastalarında strain ekokardiyografi ile sol ventrikül kontraktil fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve hastalık aktivasyonuyla ilişkisinin araştırılması

Amaç: İnflamatuar barsak hastalıkları (İBH), remisyon ve relaps dönemleri ile karakterize yaşam boyu süren kronik immün aracılı bir hastalıktır. İBH'nin kardiyak tutulumu nadiren görülebilir. Bu çalışmanın amacı; İBH hastalarında inflamasyonla ilişkili kardiyak risklerin erken dönemde ön görülebilmesini tespit etmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya prospektif olarak Ağustos 2021- Şubat 2022 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji polikliniğine başvuran, endoskopik, klinik ve histopatolojik olarak Ülseratif Kolit ve Crohn Hastalığı tanısı almış, aktif hastalığı bulunan hastalar dahil edildi. Aktif hastalığı bulunan hastalara tedavi öncesi Longitudinal Strain Ekokardiyografi yapıldı. Tedavi sonrası klinik aktivasyon indekslerine göre remisyon sağlanan hastalara kontrol Longitudinal Strain Ekokardiyografi tekrarlanarak her iki ölçümdeki GLSAvg verileri istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Tüm hastaları içeren karşılaştırma grubunda aktif dönem ve remisyon dönemi longitudinal strain ölçümleri arasında anlamlı korelasyon saptanmadı (p=0,196). Ülseratif Kolit grubunda yapılan değerlendirmede aktif dönem ve remisyon dönemi longitudinal strain ölçümleri arasında anlamlı korelasyon bulunmadı (p=0,906). Crohn Hastalığı grubunda yapılan değerlendirmede de ölçümler arasında anlamlı fark oluşmadı (p=0,067). Klinik aktivasyon skorları ve strain ölçümleri arasında yapılan analizde Mayo skoru, CDAI ve Harvey-Bradshaw indekslerine göre anlamlı korelasyon görülmedi. Ayrıca aktif dönem strain ölçümlerinde erkekler ve kadınlar arasında anlamlı fark saptanmazken (p=0,077), kadınlarda remisyon ölçümleri erkeklere göre anlamlı düşük bulunmuştur (P=0,006). Sonuç: İBH hastalarının kardiyak fonksiyonlarında etkilenme olsa bile, hastalık aktivite durumu ile kardiyak kontraktil fonksiyonlar arasında bir ilişki olmadığını düşündürmüştür. Çalışma sonucuna göre kadınlarda remisyonda ölçülen strain değerlerinde erkeklere göre anlamlı düşüş görülmesi, remisyon sağlanan İBH tanılı kadınlarda miyokard doku deformasyonunda düzelme eğilimi olduğunu düşündürmüştür. Elde edilen bulgulara göre sigara kullanan İBH hastalarında kardiyak risklerin arttığı saptanmıştır. Anahtar kelimeler: İnflamatuar Barsak Hastalıkları, Ülseratif kolit, Crohn hastalığı, Strain Ekokardiyografi

Crohn hastalığıEkokardiyografiKolit-ülseratif+3
Ali Turunç
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut ST yükselmeli miyokart infarktüsü geçiren hastalarda müracaat ve altı aylık takipte serum intermedin seviyelerinin sol ventrikül fonksiyonları ve kardiyovasküler istenmeyen olaylar ile ilişkisi

ÖZET Giriş: İntermedin (İMD), kardiyovasküler ve renal sistemde hemostazı düzenleyen yeni keşfedilmiş bir hormondur. Kardiyak hipertrofi, fibroz ve iskemi-reperfüzyon hasarından korucu etkilerinin yanısıra aterosklerotik plak gelişimini önlediği gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, akut yükselmeli miyokard infarktüsü (STYMİ) nedeni ile primer perkütan koroner girişim (PKG) uygulanan hastalarda müracaat, taburculuk ve 6. ay serum İMD seviyesinin ölçülmesi ve transtorasik ekokardiyografik (TTE) ölçümlerdeki değişiklikler ve hastaların 6 aylık takibinde gelişen kardiyovasküler olaylar ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif klinik çalışmaya akut STYMİ tanısı ile başarılı primer PKG ile revaskülarize edilen ardışık 75 hasta (63 erkek, 12 kadın) alındı. Hastaların demografik özellikleri ve aterosklerotik risk faktörleri kaydedildi. Hastalardan hastaneye müracaatta, taburculukta ve 6. ay kontrolünde olmak üzere serum İMD ölçümü için kan numunesi alındı. Hastaneye yatışının ilk 48 saatinde (revaskülarizasyondan önce) ve 6. ay poliklinik kontrollerinde TTE yapıldı. İstenmeyen kardiyovasküler olaylar (tekrar hastaneye yatış, re-Mİ, planlanmamış PKG, yeni kalp yetersizliği gelişimi, kardiyovasküler nedenli mortalite) kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların büyük bölümü (%84) orta yaşlı (56.3 ± 9.6) erkeklerdi. Kadınların, hipertansif ve diyabetik hastaların müracaat serum İMD seviyeleri daha düşüktü (97.6 ± 19.7 pg/mL'ye karşın, 139.0 ± 69.2 pg/mL, p=0.04; 109.9 ± 38.7'ye karşın 143.6 ± 73.3 pg/mL, p=0.03; 103.6 ± 28.2'ye karşın 143.6 ± 72.5 pg/mL, p=0.02). Hastaların müracaat serum İMD seviyeleri (132.4 ± 65.6 pg/mL), taburculuk ve altıncı ay kontrolde ölçülenlere göre yüksek saptandı (sırasıyla 129.4 ± 73.1 pg/mL ve 119.0 ± 84.5 pg/mL). Sol ventrikül dilatasyonunu ve remodeling göstergesi olarak sol ventrikül diyastol sonu çapı (SVDSÇ) azalan hastaların serum İMD değerlerinde takip süresince çok fazla değişiklik olmazken SVDSÇ artan/değişmeyen hastaların 6.ay serum İMD seviyelerinin müracaat/taburculuktaki değerlere göre belirgin olarak düştüğü görüldü. Hastaların yaklaşık 1/3'ünde en az bir defa MACE (29 hasta, %38.7) gelişti. Her ne kadar MACE gelişen hastaların serum 6.ay serum IMD seviyeleri belirgin olarak daha düşük olsa da MACE gelişmeyenlerin İMD düzeylerine göre bu fark istatiksel anlamlı değildi (106.3 ± 30.4'ye karşın 126.3 ± 103.1 pg/mL, p>0.05). Serum İMD seviyeleri ile MACE arasındaki tek anlamlı ilişki, müracaat İMD düzeyi düşük hastaların tekrar hastaneye yatış oranının daha yüksek olmasıydı (102.6 ± 20.0 pg/mL'ye karşın 141.2 ± 74.1 pg/mL, p=0.04). Sonuç: Akut STYMİ geçiren hastaların, hastaneye müracaatından itibaren taburculuk ve altı aylık takip sırasında ölçülen serum İMD seviyelerinin, TTE ile değerlendirilen SV boyut ve sistolik fonksiyonlarındaki değişiklikler ve kardiyovasküler nedenli tekrar hastane yatış gibi klinik olaylar ile yakın ilişkili olduğunu tespit edilmiştir. Anahtar Sözcükler: akut ST yükselmeli miyokard infarktüsü, intermedin, koroner arter hastalığı

KalpKalp hastalıklarıKardiyovasküler sistem+3
Emrah Sevgili
Bezmialem Vakıf University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Esansiyel hipertansiyonlu hastalarda gelişen sol ventrikül hipertrofisi ile arteriyel sertlik arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Arteriyel sertliğin belirleyicileri olan nabız dalga hızı (NDH) ve augmentasyon indeksi (Aix) vasküler hasarın şiddetini ortaya koymada kullanılabilen yöntemlerdir. Hipertansif hastaların bir kısmında arteriyel sertlik artışı daha belirgin olarak gelişmektedir. Bu çalışmada bölgemizdeki esansiyel hipertansiyonlu hastalarda gelişen arteriyel sertlik (stiffness) artışı ile sol ventrikül hipertrofisi (SVH) gelişimi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı.Materyal- Metod: Çukurova Üniversitesi Kardiyoloji polikliniğine başvuran 158 esansiyel hipertansiyon hastası çalışmaya alındı. Hastalar ekokardiyografi ölçümleri ile SVH'si olan (82 hasta) ve olmayan (76 hasta) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hipertrofi ölçütü olarak interventriküler septum ve posteriyor duvar sınırı diyastolde 11 mm ve üzeri olarak kabul edildi. Hasta gruplarının aortik sertlik (stiffness) değerleri brakiyal arterden tensiomed arteriyograf aleti ile noninvazif olarak ölçüldü. Arteriyel sertlik göstergeleri olarak Aix ve NDH kullanıldı.Bulgular: Gruplar arasında yaş, sigara içme oranı, vücut kitle indeksi ve hipertansiyon süresi arasında fark yoktu. SVH (+) olan grupta sistolik kan basıncı, ortalama kan basıncı ve nabız basıncı anlamlı olarak yüksek saptandı. Gruplar arasında diyastolik kan basıncı ve nabız arasında anlamlı fark izlenmedi. SVH (+) olan grupta arteriyel sertlik göstergeleri olan Aix ve NDH, hs-CRP, mikroalbüminüri, sol ventrikül kütle indeksi, sol atriyum volümü yüksek, hesaplanmış glomerüler filtrasyon hızı, diyastolik gevşeme bozukluğu göstergesi olan E/A oranı ise düşük saptandı. Aix ve NDH ile hs-CRP, mikroalbüminüri düzeyi, sol ventrikül kütle indeksi, sol atriyum volümü arasında pozitif ilişki, glomerüler filtrasyon hızı, E/A oranı arasında ise negatif ilişki saptandı.Sonuç: Arteriyel sertlik ölçüm yöntemleri olan NDH ve Aix kolay, ucuz ve güvenilir olarak vasküler hasarı ve yaygınlığını gösteren parametrelerdir. Hedef organ hasarı gelişen hastalarda arteriyel sertlik artışı tespit edilmiştir. Hipertansif hastalarda risk analizi yapılırken hangilerinin daha yüksek kardiyovasküler riske sahip olduğunun belirlenmesinde arteriyograf aletinin kullanılabileceği düşünülmüştür.Anahtar Kelimeler: Arteriyel sertlik, hipertansiyon, sol ventrikül hipertrofisi.

ArteriosklerozHipertansiyonHipertrofi-sol ventrikül+1
Ceyhun Yücel
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sol ventrikül destek cihazı uygulanan hastalarda postoperatif sağ ventrikül yetmezliği

Amaç: LVAD implantasyonu yaptığımız 26 hastamızda gözlenen sağ ventrikül disfonksiyonu gelişen olgularımızı sunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2010 - 2013 tarihleri arasında gerçekleştirdiğimiz 26 LVAD olgusunda 6 hastada RV disfonksiyonu gözlendi ve bu hastalardan bir tanesi uygun medikasyon ile düzeldi. RV fonksiyonları preoperatif detaylı olarak tüm hastalarda değerlendirildi. Bu bağlamda PAB (pulmoner arter basıncı) , EF (ejeksiyon fraksiyonu), sağ ventrikül çapları ve duvar kalınlığı, sağ atrium hacim&çapları, TAPSE (tricuspid annular plane systolic excursion), TEİ index (RV miyokardial performans indeksi), Sta (tricuspid annular longiditunal velocity) analiz edildi. LVAD yapılan tüm hastalarda Right EF >%30, PAB<40 mmHg, TAPSe>15mm, Sta>13 cm/sc, TEİ index >0.25 'idi. Bulgular: Ortalama yaş 52 (43-57 years) olarak gözlendi. LVAD yapılan olgulardan 5 tanesi mortal seyrederken bir hastada düzelme gözlendi. Postoperatif erken dönemde RV disfonksiyonu gelişen ilk olgumuzda kardiyotonik, NO ve sonrasında levitronix desteğine rağmen mortal progresyon engellenemedi. İkinci vakamız postoperatif 5.ayında RV disfonksiyonuna bağlı kaybedildi. Üçüncü hastamız drive-line enfeksiyonu nedeniyle uygun antibiotik rejimiyle patojen eradikasyonu sağlanmasına rağmen büyük olasılıkla sistemik enfeksiyona sekonder gelişen RV disfonksiyonu nedeniyle mortalite gözlendi. Dördüncü olgumuzda ise kan transfüzyonu sonrası akut akciğer hasarına bağlı RV yetmezliği ve sonrasında mortalite izlendi. Beşinci hastamızda inotrop ve levoksimendanla düzelme sağlandı. Taburculuk planlanan hasta akut hemorajik SVO nedeniyle kaybedildi. Altıncı hasta akut akciğer ödemi ve enfeksiyon nedeninden antibiotik, inotropik destekle tam düzelme sağlandı. Sonuç: Sol ventriküler asist device (LVAD) planlanan hastalarda sağ ventrikül disfonksiyonu cesaret verici tüm preoperatif prediktörlere rağmen halen ciddi bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıntılı preoperatif değerlendirmelere rağmen sağ ventrikül yetmezliği ile küçümsenemeyecek derecede karşılaşılması nedeniyle postoperatif dönemde sağ ventrikül disfonksiyonuyla başa çıkılması hususunda hazır ve uyanık olunmalıdır.

Cerrahi-kardiyovaskülerKalp destek cihazlarıKalp yetmezliği+5
Eren Oral Kalbisağde
Gaziantep University
2015
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezlikli hastalarda serum FGF23 seviyesi ile sol ventrikül kitle indeksi ve karotis intima media kalınlığı arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: FGF23, fosfat regülasyonu ve D vitamini metabolizmasında rol oynayan esas olarak osteositlerden sentezlenen ve kronik böbrek yetmezliğinde persistan fosfat retansiyonunu kompanse etmek için progresif olarak artan yeni bir hormondur. Kardiyovasküler hastalıklar son dönem böbrek yetmezlikli hastalarda major ölüm nedenidir. Kronik böbrek yetmezlikli hastalarda yüksek FGF23 seviyelerinin kardiak fonksiyonlardaki bozukluklara ve ateroskleroza katkıda bulunup bulunmadığı konusu netlik kazanmamış bir durumdur. Biz bu çalışmada kronik böbrek yetmezlikli hastalarda serum FGF23 seviyesi ile sol ventrikül kitle indeksi ve karotis intima media kalınlığı arasındaki ilişkiyi inceledik. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji polikliniğine 2011-2013 yılları arasında başvuran, evre 2-5 kronik böbrek yetmezliği olan 162 hasta alındı. Hastaların yaş, boy , kilo, vücut kitle indeksi, vücut yüzey alanı ölçümleri, böbrek yetmezliği nedeni ve süresi, kullandıkları ilaçlar, sigara, alkol alışkanlıkları ve fizik muayene bulguları kaydedildi. Kan örneklerinden FGF23, glukoz, BUN, kreatinin, albumin, kalsiyum, fosfor, PTH, 25(OH)D vitamini, 24 saatlik idrar örneğinde fosfor, protein bakıldı. Serum FGF-23 ölçümü Uscn Life Science Inc. Wuhan, China ELISA kiti kullanılarak, Chromate micro-ELISA cıhazı ile çalışıldı. Görüntüleme yöntemlerinden karotis vertebral dopler USG ve ekokardiografi yapıldı. Hastalar evrelere göre sınıflandırıldıktan sonra, serum FGF23 seviyesi ile sol ventrikül kitle indeksi ve karotis intima media kalınlığı arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Kronik böbrek yetmezliğinin ileri evrelerinde (evre 4-5) erken evrelere göre (evre 2-3), serum FGF23 seviyesi (p:0,046) ve karotis intima media kalınlığı (p:0,001) yüksek saptandı. Sol ventrikül kitle indeksinin kronik böbrek yetmezliğinin ilerlemesiyle birlikte arttığı tespit edildi (p:0,015). Serum FGF23 seviyesi ile sol ventrikül kitle indeksi (p:0,004) ve sol ventrikül konsantrik hipertrofisi (p:0,017) arasında pozitif korelasyon saptandı. Serum FGF23 seviyesi ile karotis intima media kalınlığı ve karotis kalsifikasyonu arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Serum FGF23 seviyesi ile kreatinin (p:0,007), CRP (p:0,051), ferritin (p:0,007) ve PTH (p:0,004) arasında pozitif korelasyon saptandı ancak serum 25(OH)D vitamini, kalsiyum ve fosfor arasında herhangi bir ilişki saptanmadı. Sol ventrikül kitle indeksi ile sol karotis intima media kalınlığı (p <0,001), proteinüri (p<0,001), serum kreatinin (p:0,031) arasında pozitif; albumin (p<0,001), serum 25(OH)D vitamini (p:0,049) arasında negatif korelasyon saptandı. Karotis intima media kalınlığı, sol ventrikül kitlesi (p<0,001), sol ventrikül kitle indeksi (p:0,005), interventriküler septum kalınlığı (p:0,0011), sol atrium çapı (p:0,023), kalp arka duvar çapı (p:0,002), yaş (p<0001) ve HbA1C (p:0,023) ile pozitif; kalp ejeksiyon fraksiyonu (p:0,003) değerleri arasında negatif korelasyon saptandı. Karotis kalsifikasyonu ile ilişkili faktörler; serum fosfor (p:0,01), CaxP (p:0,01), yaş (p:0,002), sistolik KB (p:0,027), CRP (p:0,008), ferritin (p:0,027) değerleri olarak saptandı. Sonuç: Serum FGF23 seviyesi, sol ventrikül kitle indeksi ve karotis intima media kalınlığı kronik böbrek yetmezliğinin ilerlemesiyle birlikte artmaktadır. Serum FGF23 seviyesi ile sol ventrikül kitle indeksi ve sol ventrikül konsantrik hipertrofisi arasındaki pozitif ilişki, FGF23?ün KBY?li hastalardaki kardiyovasküler hastalık riskine katkı sağladığını düşündürmektedir. Serum FGF23 seviyesi ile karotis intima media kalınlığı arasında ilişki saptanmamıştır. Vasküler kalsifikasyonda serum FGF23 değerlerinden daha ziyade serum fosfor düzeyinin önemli olduğu gösterilmiştir. Karotis intima media kalınlığı ile sol ventrikül kitlesi, sol ventrikül kitle indeksi, sol atrium çapı, kalp arka duvar çapı ile pozitif ve ejeksiyon fraksiyonu ile negatif korelasyonu; karotis intima media kalınlığı ölçümünün kardiak fonksiyonları gösteren ucuz, kullanışlı ve invaziv olmayan bir belirteç olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak bizim çalışmamız FGF23 yüksekliğinin özellikle sol ventrikül kitle indeksini değerlendirmede daha değerli bir belirteç olduğunu ortaya çıkarmıştır. Anahtar Sözcükler: FGF23, karotis intima media kalınlığı, sol ventrikül kitle indeksi, kronik böbrek yetmezliği

BöbrekBöbrek yetmezliği-kronikFibroblast büyüme faktörü+3
Bülent Kaya
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antineoplastik kemoterapi alan hastalarda serolojik ve non-invaziv yöntemlerle kardiyotoksisitenin prospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Antrasiklin ve trastuzumab alan meme kanserli olgularda kardiyotokisitenin konvansiyonel EKO, doppler EKO, doku doppler EKO ve kardiyak biyo-belirteçler ile prospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Metod: Antrasiklin ve trastuzumab alan 43 meme kanserli hasta çalışmaya alındı. Tüm hastalara tedavi öncesi, birinci ve dördüncü kür tedavileri sonrası ve tedavi başlangıcının 6. Ayında değerlendirmeler yapıldı. Her değerlendirme aşamasında hastalara EKO, dopler EKO ve doku dopler EKO yapıldı. Ekokardiyografik olarak aort ve sol atrium çapları, interventriküler septum, posteriyor duvar kalınlıkları, sol ventrikülün sistol sonu ve diyastol sonu çapları parasternal uzun aks kullanılarak hesaplandı. Mitral ve triküspit kan akım velosite hesaplamaları ve aynı zamanda sol ventrikülün lateral septal duvar ve triküspit anülüsün doku doppler incelemeleri yapıldı. Ayrıca yine her değerlendirmede tedavi uygulamasından 2 saat sonra kardiyak biyo-belirteçler için kan örneği alındı. Kan örnekleri alındıktan sonra 30 dk içinde santrifüj edildi ve plazmaları ayrılarak -70 °C'de saklandı ve toplu olarak tüm hastalardan hsTn-T, hsCRP ve pro-BNP çalışıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların ortanca tanı yaşı 52,72 yıl (Aralık 27 – 76) olarak saptandı. Çalışmamızda kardiyotoksisite gelişme oranı %18,6 (8 hasta) olarak gözlendi. Hastaların sol ventrikül fonksiyonları değerlendirildiğinde ortalama EF, E' mitral lateral anulus, E' mitral septum ve E'/A' mitral septum değerlerindeki azalmalar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Hastaların E/E' mitral değeri ortalamasındaki artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Hastaların kardiyak biyo-belirteçlerinden hsTn-T düzeylerindeki artışlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bunlara ek olarak birinci kür tedavi sonrası pro-BNP ve hsTn-T yükselmesinin kardiyotoksisite gelişimini öngördüğü bulunmuştur. Sonuç: Antrasiklin ve trastuzumab alan hastalarda kardiyak yan etkilerin tanısında ekokardiyografik takipler konvansiyonel EKO ve sistolik fonksiyon takibiyle sınırlı kalmamalı, beraberinde doppler ve doku doppler EKO ile diyastolik fonksiyonlar da sık aralıklarla izlenmelidir. Ayrıca hsTn-T ve pro-BNP düzeylerinin takibinin kardiyotoksisitenin subklinik dönemde teşhisi için kullanılabileceği uygun görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Antrasiklin kardiyotoksisitesi, hsTn-T, pro-BNP.

Antikorlar-monoklonalAntineoplastik ajanlarAntineoplastik ajanlar+7
Osman Şahin
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Biventriküler pace maker implante edilen hastalarda dissenkroni ile miyokardiyal fibrozis belirteçleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

ÖZET Biventriküler Pace maker İmplante Edilen Hastalarda Dissenkroni İle Miyokardiyal Fibrozis Belirteçleri Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi Amaç: Kalp yetersizliğinde bazı hastalarda görülen dissenkroni sol ventrikülde ciddi myokardiyal yüklenmeye ve yeniden şekillenmeye neden olmaktadır. Bu etkiler sebebiyle oluşan miyokardiyal fibrozisin kalp yetersizliğinin progresyonundan sorumlu olduğu düşünülmektedir. Kardiyak resenkronizasyon tedavisi (KRT) ile sol ventriküler dissenkroninin düzeltilmesi hedeflenmektedir. Bunun sonucunda miyokardiyal yüklenme ve yeniden şekillenmenin düzeltilmesinin miyokardiyal fibrozis gelişimini engelleyebileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, KRT uygulanan kalp yetersizliği hastalarında miyokardiyal fibrozis belirteçlerini ve bu belirteçlerle dissenkroni arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmaya optimal tıbbı tedaviye rağmen fonksiyonel kapasitesi New York Heart Association (NYHA) sınıf II-IV olan, ejeksiyon fraksiyonu (EF) ≤ % 45 ve QRS süresi ≥120 msn olan 51 hasta (27 erkek, 24 kadın, ortalama yaşları (63,3±10,5)) dahil edildi. Hastaların KRT öncesi ve 6 ay sonrası elektrokardiyografi (EKG), 6 dakika yürüme testi, M-mod, B-mod ve renkli Doppler teknikleriyle ekokardiyografik incelemeleri yapıldı. Ayrıca serum örneklerinde miyokardiyal fibrozis beliteçleri olarak Tip I Kollajen C-Terminal Propeptit (PICP) ve Tip I Kollajen C-Terminal Telopeptit (ICTP) düzeyi ile PICP/ICTP oranı bakıldı. Miyokardiyal fibrozis belirteçleri ile EKG'deki QRS süresi ve ekokardiyografideki dissenkroni parametreleri arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: KRT sonrası 6. ayda dissenkroni göstergelerinden QRS süresinin kısaldığı (p=0.0001) ve 6 dakika yürüme mesafesinin arttığı (p=0.0001) gözlendi. Kollajen döngüsünün sentez ürünü olan PICP düzeyi KRT öncesi 560,2±300,4 µg/L iken KRT sonrası 6. ayda 476,9±285,8 µg/L ölçüldü (p=0,004). Kollajen döngüsünün yıkım ürünü olan ICTP düzeyi ise KRT öncesi 15,0±11,5 µg/L iken KRT sonrası 6. ayda 16,6±9,0 µg/L ölçüldü (p=0,173). PICP/ICTP oranı KRT öncesi 79,7±10 iken KRT sonrası 6. ayda 37,1±32,8 olarak bulundu (p=0,0001). Ayrıca KRT sonrası ekokardiyografideki dissenkroni parametrelerinin (septum-posteriyor duvar hareket gecikmesi (SPDHG), interventriküler mekanik gecikme (IVMG) ve aortik preejeksiyon süresi) anlamlı olarak düzeldiği gözlendi. Bununla birlikte mitral yetersizliği (MY), sol ventrikül diyastol sonu çapı (SVDSÇ) ve sol ventrikül sistol sonu çapında (SVSSÇ) azalma, EF' de ise anlamlı artma olduğu saptandı. PICP düzeyi ve PICP/ICTP oranı ile EF arasında negatif yönlü bir ilişki saptanırken (p=0.008, r= -0.37) PICP düzeyi ile intraventriküler dissenkroni parametrelerinden biri olan SPDHG arasında ise pozitif yönlü bir ilişki tespit edildi (p =0,039, r= 0.29). Ancak ICTP ve PICP/ICTP oranı ile diğer dissenkroni parametreleri arasında herhangi bir ilişki saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızın sonuçları KRT'nin sol ventriküldeki dissenkroniyi azalttığını, buna paralel olarak ta miyokardiyal fibrozis belirteçlerinde olumlu değişikliklere yol açtığını göstermektedir. Sol ventrikül üzerindeki mekanik stresin azalması ve buna bağlı yeniden şekillenmenin geri döndürülmesi kardiyak fibrozisi engellemedeki önemli mekanizmalardan biri olabilir. Anahtar kelimeler: Kardiyak resenkronizasyon tedavisi, dissenkroni, miyokardiyal fibrozis

Kalp hastalıklarıKalp pili-yapayKalp yetmezliği+2
Vildan Cevher
Çukurova University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Sol ventriküler disfonksiyonlu köpeklerde protrombotik durumun değerlendirilmesi

Bu çalışmada ekokardiyografik muayene sonucu sol ventriküler disfonksiyonu bulunan köpeklerde protrombotik durumun değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışma aşamasında toplamda 35 köpekten 25'i hasta grubunu oluştururken, 10'u sağlıklı kontrol grubunu oluşturdu. Ekokardiyografik muayene sonucunda sağ parasternal pozisyonda B Mod ve M mod kullanılarak uzun eksen, kısa eksen ve apikal eksende görüntüler elde edilerek ejeksiyon fraksiyonu, fraksiyonel kısalma, diyastol ve sistol anındaki; interventriküler septum, sol ventrikülün iç çapı, sol ventrikülün dış duvarının ölçümleri alındı. Mitral kapaklar düzeyinde Mitral regürgitasyon varlığı değerlendirildi. Ekokardiyografik muayene sonucunda sol ventriküler disfonksiyonu bulunan hasta grubu köpekler ile sağlıklı kontrol grubu köpeklerde D-dimer, NT-proBNP, CK-MB, cTnI ve Myo gibi kardiyak biyobelirteçler ile APTT, FİB ve PT koagülasyon profilleri değerlendirildi. M-mod ekokardiyografik ölçüm sonuçlarının istatistiksel olarak değerlendirilmesi sonucu hasta gruptaki köpeklerde LA çapında artış (p=0,028), AO/LA oranında ise azalma (p=0,012) saptandı. Hasta ve kontrol grubu köpekler arasında PT zamanı açısından (p=0,001), D-dimer konsantrasyonu ölçümünde (p=0,000), CK-MB enzim aktivitesinde (p=0,023) miyoglobin konsantrasyonu ölçümünde (p=0,000) hasta ve kontrol grubu köpekler arasında istatistiksel açıdan önemli bir fark görüldü. Sonuç olarak sol ventriküler disfonksiyonu bulunan köpeklerde protrombotik durumun değerlendirilmesine yönelik olarak PT zamanı, D-dimer konsantrasyonu, CK-MB enzim aktivitesi ile miyoglobin konsantrasyonun ölçülmesinin önem arz ettiği vurgulanabilir.

BiyobelirteçlerEkokardiyografiEkokardiyografi-doppler+4
Ali Aydın
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dipper ve non-dipper hipertansiyonlu hastalarda sol ventrikül diyastolik fonksiyonlarının ekokardiyografi aracılığı ile karşılaştırılması

Hipertansiyon sık görülen kardiyovasküler risk faktörlerinden biri olup, yeterli tedavi edilmediği takdirde yüksek morbidite ve mortaliteyle ilişkilidir. Epidemiyolojik veriler, koroner arter hastalığı (KAH) ile hipertansiyon (HT) arasında sıkı bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Öte yandan, kan basıncı (KB) yüksekliği KAH, inme ve böbrek yetersizliği gelişimi için majör bağımsız bir risk faktörüdür. Hipertansiyon tedavisinin önemli kısıtlılığı gece kan basınç değerlerinin gözden kaçmasıdır. Konvansiyonel yöntemlerle elde edilen kan basıncı değerleriyle karşılaştırıldığında, ABPM ölçümüyle elde edilen kan basıncı değerlerinin, HT komplikasyonlarını ve kardiyovasküler morbiditeyi öngörmede çok daha değerli olduğu gösterilmiştir. Gece sistolik kan basıncı değerleri tüm kardiyovasküler sonlanımlar açısından en kuvvetli öngördürücü olarak bulunmuştur. Gece sistolik kan basıncının, gündüz ve ofis sistolik kan basıncı değerlerine göre anlamlı derecede daha öngördürücü olduğu gösterilmiştir. Bir çalışmada sistolik kan basıncı diyastolik kan basıncına; gece değerleri ise gündüz değerlerine göre daha üstün bulunmuştur. Gece uykusu boyunca kan basıncında yeterli olmayan düşüş, hedef organ hasarı ile korelasyon göstermektedir ve kötü prognoz göstergesi olarak değerlendirilmektedir. Kan basıncı diurnal bir örnek sergiler. Gece uykuda (noktürnal) sempatik aktivitenin azalması ve vagal tonusun artması nedeniyle kan basıncı belirgin olarak düşer ve sabah uyanma ile hızla artar Birçok antihipertansif ajanın etki süresi, kardiyovasküler olayların görülme sıklığının en yüksek olduğu gece ve sabah erken saatlerde etkinlik göstermemektedir. Antihipertansif tedavi planında 24 saatlik total kan basıncı yükü göz önünde bulundurulmalıdır. Sonuçlar göstermektedir ki uyku öncesinde bir antihipertansif ajan kullanımı, gece saatlerindeki kan basıncı düşüş bozukluklarını ve buna bağlı sabah saatlerinde görülen reaktif aşırı yükselmeleri önlemede etkili olabilir. Bu amaçla özellikle α bloker vb. ajanlar ile sabah katekolamin salınımının inhibisyonu veya renin-anjiotensin sistem (RAS) blokerleri ile RAS inhibisyonu düşünülebilir. Son olarak gece kan basıncı düşüş bozukluğu olan hastalarda uyku bozukluklarının da eşlik edebileceği akla getirilmeli, hastalar bu yönden de araştırılmalıdır.

DiastolEkokardiyografiHipertansiyon+1
Mehmet Sait Selçuk
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) inhibitörü alan hastalarda, ilacın tansiyon arteryel ve sol ventrikül diyastolik fonksiyonları üzerine etkisinin araştırılması

Vaskülar Endotelial Growth Faktör (VEGF), anjiyogenezin birincil düzenleyicilerinden biridir. Aktivasyonunu takiben endotelyal hücre büyümesini tetikler ve destekler. VEGF inhibitörleri, 2004 yılında bevacizumab adlı molekülün 2004 yılında kolorektal karsinom'da kullanımı için FDA onayı alması ile birlikte klinik kullanıma girmiş olup, kanser tedavisinde yeni damar oluşumunu engelleyerek gittikçe yaygınlaşan kullanımı olan efektif moleküllerdir. (3,4) VEGF inhibitörlerinin kullanımı ile birlikte görülen yan etkiler arasında hipertansiyon oldukça sık görülmektedir.(5) Celal Bayar Üniversitesi Onkoloji Polikliniğine başvuran ve klinik endikasyonu sonucunda VEGF inhibitörü tedavisi başlanma kararı alınmış olan ve rutin tedavi öncesi kardiyak değerlendirmesi amacıyla Eylül 2020-Kasım 2021 tarihleri arasında Kardiyoloji polikliniğine başvuran hastalar arasından seçilmiştir. Hastalara tedavi öncesi ekokardiyografik görüntüleme ve 24 saatlik tansiyon holter tetkiki yapılmış olup sonrasında yaklaşık 30-45 günlük tedavileri sonrasında (Oral medikasyonlar için 30 gün, bevacizumab tedavisi için 3. Kür sonrası) kontrol ekokardiyografik bakıları ve 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı tetkikleri tekrarlanmış olup yine sonuçlar değerlendirilerek tedavi gereksinimleri sonucunda gerekli antihipertansif tedavileri düzenlenmiştir. Ekokardiyografik incelemede hastaların interventriküler septum (IVS), Asendan aorta ve Mitral annular plan sistolik ekskürsiyon (MAPSE) ölçümlerinde anlamlı bir artış saptanmıştır. (IVS: 9.6±2.2--10.37±1.34 (p: 0.021), Asendan aorta: 35.04±3.16--35.73±2.93 (p: 0.048), MAPSE: 13.87±2.42--14.66±2.64 (p: 0.020)) Her ne kadar interventriküler septum kalınlığının hipertansiyon ile ilişkisi iyi biliniyor olsa da, hastaların bir önemli bir kısmının (tedavi öncesi değerlerine göre artış görülse bile) hipertansiyon tanı sınır değerlerinin altında kan basınçları olduğu ve ekokardiyografi kontrollerinin 30-45 gün içerisinde yapılmış olduğu düşünüldüğünde hastalarda bu değişikliğin asendan aorta ve MAPSE değerleri ile de birlikte, ölçüm kaynaklı olabileceği düşünülmüştür. Hastaların sistolik veya diyastolik fonksiyonlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Hastaların tüm gün, gündüz ve gece ortalama ambulatuvar kan basıncı ölçüm sonuçları değerlendirildiğinde tüm gün ortalama, gündüz ve gece ölçümlerinde sistolik ve diyastolik ölçümlerinin tümünde artış saptanmış olup; ortalama sistolik, ortalama diyastolik, gündüz sistolik ve gündüz diyastolik ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artma görülmüştür. ( Ortalama sistolik: 118.33±10.92--123.81±14.54 p( 0.017), Ortalama diyastolik: 69.85±8.26--73.43±10.0 p(0.018), Gündüz sistolik: 120.52±10.96--126.36±14.17 p(0.011), Gündüz diyastolik: 72.17±8.19--75.87±10.11 p( 0.023)). Sonuç olarak çalışmamızın sonucunda VEGF inhibitörlerinin hipertansiyon öyküsünden bağımsız olarak, arteryel kan basıncı ortalamasını (hem tüm gün ortalama, hem gündüz hem de gece ölçümlerinde) ve hem sistolik hem diyastolik kan basıncını arttırdığı görülmüştür. Bu bağlamda onkolojik değerlendirmesinde VEGF inhibitör tedavisi alacak hastaların bu anlamda rutin olarak daha yakından takip edilmesi önem arz etmektedir.

EkokardiyografiVasküler endotel büyüme faktörleriVentriküler fonksiyon-sol+1
Eren Ozan Bakır
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp yetmezliği hastalarında A Tipi davranış ve öfke analizi

Ba?lık: Kalp Yetmezliği Hastalarında A Tipi Davranı? ve Öfke AnaliziGiri?: Sağlık, insanın biyopsikososyal yönden tam bir iyilik hali olarak tanımlanmaktadır. Bireyin ruh hali, sosyal çevredeki rolü, sosyal etkile?imleri, bedensel organlarının durumu etkile?erek sağlıklı hali olu?turmaktadır. Son yıllarda ki?ilik tabanlı davranı? özellikleri ile sağlık arasındaki bağlantılar gösterilmi?tir. Stres ki?ide nörohormonal yollarla olumlu ve olumsuz etkilere yol açmakta ve biyopsikoskososyal bir varlık olan bireyin sağlığını doğrudan etkilemektedir. Özellikle stres, A tipi davranı? deseni ve öfke profilleri ile kalp-damar hastalıklarıarasında güçlü bir ili?ki olduğu dü?ünülmektedir. Klinik çalı?malar A tipi davranı? ve öfkeprofili desenlerinin en az yüksek lipit profilleri, sigara kullanma, hareketsiz ya?am tarzları kadarönemli bir risk faktörü olabileceğini göstermektedir.Amaç: Birinci amaç, kardiyoloji polikliniğimize ba?vuran kalp yetmezliği hastalığı olanbireylerden olu?an örnek grubunda, A ve B tipi davranı? sıklığı ile bunların kalp yetmezliğihastalığı ile ili?kisini saptamaktı. ?kinci amaç, öfkenin hangi bile?enlerinin kalp yetmezliğihastalarında kontrol grubuna göre farklı olduğunu saptamaktı. Üçüncü amaç, kontrol grubu ve hasta gurubundaki bireyleri A, yüksek A ve B tipi ki?ilik gruplarına bölerek bu grupları hasta ve kontrol grubu olarak kar?ıla?tırarak öfke bile?enlerini değerlendirmekti. Dördüncü amaç,çalı?ma grubunda alt gruplar olu?turarak A tipi davranı?ın rastlanma sıklığını ve bu grubun öfke profillerini kontrol grubuyla kar?ıla?tırmaktı.Materyal ve Metot: Hasta Grubu ve Çalı?ma DizaynıÇalı?ma protokolü yapıldıktan sonra Celal Bayar Üniversitesi etik kurulundan onay alındı. Celal Bayar Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalına ba?vuran ve yapılan ekokardiyografilerinde kalp yetmezliği saptanan 50 ki?i (38 erkek,12 kadın) ile kalp yetmezliği saptanmayan 50 ki?i (32 erkek,18 kadın) rızaları alınarak çalı?maya dahil edildi. Çalı?ma grubuna ciddi kapak hastalığı, ciddi karaciğer hastalığı, ciddi böbrek yetmezliği veya ciddi KOAH?ı olanlar dahil edilmedi. Olguve kontrol grubuna, A tipi davranı? özelliğini belirlemek için ERCTA ölçeğinin Türkçeyeuyarlanmı? ERCTA.TR ölçeği; öfke profillerini belirlemek için ise STAXI-2 öfke ölçeğininTürkçeye uyarlanmı? sürümü olan STAXI-2.TR ölçeği uygulandı.?statistiksel DeğerlendirmeHastaların ve kontrol grubunun A tipi davranı? sıklığı ki-kare (X2) testi ile analiz edildi. GruplarınSTAXI-2.TR öfke bile?enlerinin kar?ıla?tırılmasında bağımsız iki grup arası farkların testi (Independest Samples "t" test) One-way,ANOVA ve Post-hoc test ile olgu sayısının yetersiz olduğu durumlarda nonparametrik test olan Mann-Whitney test kullanıldı. Bütün verilerin analizi SPSS.20 istatistik programı kullanılarak yapıldı.Bulgular: Kalp yetmezliği olan hastaların gelir düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti. Bu bulgu geli?mekte olan diğer ülkelerle benzer olup ülkemizde gelir düzeyinin artı?ının kalp yetmezliği riskini arttırdığı ?eklinde yorumlandı. Kalp yetmezliği olan olgularda A tipi veya 81yüksek A tipi davranı? özelliği gösterme kontrol grubuna oranla göre anlamlı bir ?ekilde daha sıktı(sırasıyla %78,%38; p<0,001). Koroner arter hastalığı varlığı veya yokluğuna göre yapılan ki?ilik tipi analizinde koroner arter hastalığı varlığının ki?ilik tipinin dağılımında farklılık yaratmadığı saptandı (p>0,05). Benzer bir ?ekilde hem kalp yetmezlikli olgularda hem de kontrol grubunda erkek ve kadın cinsiyette ki?ilik dağılımının farklı olmadığı saptandı (p>0,05). Olgu ve kontrol gruplarının öfke skorları kar?ıla?tırıldığında kalp yetmezliği olan bireylerde olmayanlara göre S-Ang/F ve AX-Con-In skor farklarının anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü (p<0,05). Olgu ve kontrol gruplarında erkek bireylerin öfke puanları kendi aralarında kar?ıla?tırıldığında anlamlı bir fark saptanmazken kadın bireyler kendi aralarında kar?ıla?tırıldığında S-Ang/F, AX/Con-Out ve AX/Con-In öfke skorları kalp yetmezlikli kadınlarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek saptanması dikkat çekiciydi (p<0,05). Ki?ilik tiplerinin ortalama öfke skorları tüm çalı?ma grubunda kar?ıla?tırıldı. Yüksek A tipi davranı? özelliği gösteren bireylerde S-Ang/F, S-Ang, T-Ang/R, T-Ang/T, T-Ang skorları B tipi davranı? özelliği gösteren bireylere göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p değerleri sırasıyla: 0,001, 0,007, 0,042, 0,042, 0,014). AX/Con-In, AX/Con-Out skorları ise Tip A davranı? özelliği gösteren bireylerde Tip B?ye göre anlamlı olarak daha yüksekti (p= 0,030, 0,035). Ki?ilik tiplerinin öfke skorları olgu ve kontrol grupları arasında kar?ıla?tırıldığında non-parametrik testlerde yüksek Tip A veya Tip B davranı? özelliği gösteren bireylerde istatistiksel fark saptanmadı. Tip A davranı? özelliği gösteren bireylerde ise S-Ang /V skorunun kalp yetmezliği olanlarda olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü (p=0,05). Olgu ve kontrol gruplarında yer alan bireylerin koroner arter hastalığı varlığı veya yokluğuna göre öfkeskorları arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmadı (p>0.05).Sonuç: Gelir düzeyinin artı?ı geli?mekte olan ülkeler ile benzer bir ?ekilde ülkemizde de kalp yetmezliği riskini arttırmaktadır.A tipi ve yüksek A tipi davranı? özelliği kalp yetmezliği için risk olu?turmaktadır.Öfke koroner arter hastalığından bağımsız bir ?ekilde kalp yetmezliği için risk olu?turabilir, bu konuda daha çok ki?inin incelendiği geni? ölçekli çalı?malara ihtiyaç vardır. Çalı?mamız öfkenin kalp yetmezliği riskinin değerlendirilmesi açısından kadınlar için daha belirleyici olabileceğini göstermektedir.Bulgularımız, kalp yetmezliği hastalıklarında davranı? stillerinin etkilerini ara?tırırken sadece A tipi davranı? motifini kullanmanın yeterli olmayabileceğini dü?ündürmektedir. Bundan dolayı iç içe geçmi? ERCTA.TR ve STAXI-2.TR gibi ölçekler kullanılmalıdır.Kalp-damar hastalıklarıyla ili?kili risk faktörlerin biyokimyasal parametrelerle sınırlı olmadığı vegenetik-memetik mirasa dayanan duygularla renklenmi? davranı? motiflerinin de önemli risk faktörleri olabileceği dü?ünülmektedir.Anahtar kelimeler: A tipi davranı? özelliği, ERCTA.TR, STAXI-2.TR, Kalp yetmezliği82

Kalp hastalıklarıKalp yetmezliğiKişilik+6
Onur Dalgıç
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ekokardiyografide kalp yetmezliği saptanan hastalarda levosimendan tedavisi öncesi ve sonrası sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları değerlendirilmesi

Sol ventrikülün hem sistolik hem de diyastolik işlevlerinin birlikte değerlendirilmesine imkan veren Tei indeksinin (MPI) konvansiyonel dalga Doppler ile değerlendirilmesinde anlamlı azalma izlenmemiştir ancak sistolik işlev değerlendirilmesinde LVEF(%) anlamlı artış izlenmesi, Tei indeksinin diyastolik işlev bozukluğunda sistolik işlev bozukluğundan daha yol gösterici olduğu öngörülmektedir. Levosimendan tedavisinin Ekokardiyografik olarak sol ventrikül diyastolik ve sistolik işlevlerinin değerlendirilmesindeki etkisinin araştırılmasında çalışmaya dahil olan hastaların daha geniş örneklem içinden alınmasının yani diyastolik disfonksiyonlarının evre 1, evre 2 ve evre 3 olarak her gruptan hasta bulundurulmasının tedavi yanıtını değerlendirilmesini daha çok etkileyeceği düşünülmektedir.

DiastolEkokardiyografiKalp yetmezliği+3
Ferhat Siyamend Yurdam
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obezite cerrahisi sonrası olası kardiyak reverse remodellingi saptamada ekokardiyografik parametreler ve serum galectin-3 düzeylerinin rolü

Amaç: Obezite, eşlik eden komorbiditeleri nedeniyle yaşam süresini kısaltan, prevalansı giderek artan global bir sağlık problemidir. Obezite, kardiyak disfonksiyonuna zemin hazırlayan kardiyak morfolojide değişikliklere neden olabilir. Obezitenin tedavisinde bariatrik cerrahi yöntemlerin kullanılma sıklığı her geçen gün artmaktadır. Laparoskopik sleeve gastrektomi (LSG), morbid obezite tedavisinde günümüzde en önemli cerrahi seçeneklerinden biridir. Çalışmamızda LSG'nin kardiyak reverse remodelling ve kardiyak fibrozis üzerindeki ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2020-2022 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde obezite nedeniyle LSG olan ardışık 72 obezite hastası ile sağlıklı 72 birey incelendi. Hastaların ve sağlıklı grubun demografik verileri, antropometrik ölçümleri, laboratuvar özellikleri, Galectin-3 (Gal-3) ve ekokardiyografik parametreleri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilenlerin ortalama yaşı 34,7±10,2 idi, bunların 105 (% 72,9)'i kadındı. Cerrahi sonrası ortalama beden kitle indeksi (BKİ) 43,6±4,2 kg/m²'den 29,4±3,8 kg/m²'ye azalma göstermiştir. Cerrahi grupta vücut ağırlığı kaybı, BKİ ve vücut yüzey alanında (VYA) istatistiksel anlamlı azalma saptandı. Cerrahi sonrası takipte ortalama Mitral E pik hızında (p <0,001) ve E/A oranında (p <0,001) anlamlı artış, sol atriyum (SA) boyutu (p:0,015), sol ventrikül diyastol sonu çap (SVDSÇ) (p <0,001), sol ventrikül kütlesi (SVK) (p <0,001), SA hacmi (SAH) (p <0,001), SA hacim indeksi (SAHİ) (p <0,001)ve ortalama Mitral A pik hızında (p <0,001) ise anlamlı azalma saptandı. Hasta grubunda Gal-3 değeri cerrahi sonrasında, öncesine göre istatiksel olarak anlamlı olmayan düşüş görülmüştür (9,0±4,6'ya karşı 7,8±3,8, p:0,146). Sonuç: LSG ile kısa dönemde etkin kilo kaybı sağlanmıştır. LSG ile hem sistolik hem de diyastolik fonksiyonlarda önemli iyileşme saptanmıştır. Cerrahi sonrası 6 aylık takip sırasında Gal-3 düzeyi anlamlı saptanmamıştır. LSG'nin Gal-3 üzerine değişimini değerlendirmek için uzun süreli takip gerekebilir. Anahtar Sözcükler: Obezite, Laparoskopik Sleeve Gastrektomi, Galectin-3, Sol Atriyum Hacim İndeksi, Sol Ventrikül Kütle İndeksi

Atriyal fonksiyonEkokardiyografiGalektin-3+4
Ömer Tepe
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipertansif hastalarda mitral halka düzlemi sistolik farklılığı (mapse- mitral annular plain sistolik excursion) ve trikuspid halka düzlemi sistolik farklılığı (Tapse- trikuspid annular plain sistolik excursion) değerlendirilmesi

Hipertansiyon kalp, periferik damar, beyin, göz ve böbrekleri etkileyerek bu organlarda yol açtığı hasarlar nedeniyle morbiditesi ve mortalitesi yüksek bir hastalık haline gelmiş olup sağlık ve ekonomi alanında önemli bir yük oluşturmaktadır (1). Kan basıncı (KB) artışı, inme ve miyokart infarktüsü (MI) riskini artırır. Hem sistolik hem diyastolik kan basıncındaki yükselmelerin koroner arter hastalığı (KAH) riskini artırdığını gösteren pek çok kanıt vardır (2) Yükselmiş sistemik damar direnci ile ilişkili artyük artışına yanıt olarak hipertrofi gözlenebilir. Bir noktadan sonra, düşük koroner vazodilatör kapasite, bozulmuş sol ventrikül hareketleri, anormal diyastolik dolum paterni gibi çeşitli fonksiyonel bozukluklar sol ventrikül hipertrofisine eşlik eder (53). Sol ventrikül hipertrofisinin varlığı, kardiyovasküler morbidite ve mortalite ile sürekli ve güçlü bir biçimde ilişkilidir. Sempatik sinir aktivitesini daha fazla aktive eden ajanlar hariç, tüm antihipertansif ilaçlarla yapılan tedavinin, sol ventrikül hipertrofisinin gerilemesine neden olduğu gösterilmiştir. Gerileme ile birlikte sol ventrikül fonksiyonları genellikle düzelir ve kardiyovasküler morbidite azalır (54). Kan basıncı kontrol altına alınmazsa, sol ventrikül hipertrofisinde görülen sistolik - diyastolik fonksiyon değişiklikleri aşikar biçimde kalp yetersizliğine ilerler. Framingham kohortunda, sistolik kan basıncında 20 mmHg' lik yükselme, kalp yetersizliği riskinde % 56' lık bir artışa işaret etmiştir (55). Çalışma ve kontrol grubu; Celal Bayar Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Polikliniğine 2016-2018 yılları arasında başvuranlar arasından seçildi. Çalışma grubu HT tanısı bulunan ve başka kronik hastalığı (KOAH, diyabetes mellitus, tiroid disfonksiyonu, kronik inflamatuar hastalıklar, kollajen doku hastalıkları) bulunmayan TTE yapılması için endikasyonu olan hastalar arasından seçildi. Kontrol grubu ise HT tanısı bulunmayan ve kronik sistemik hastalığı bulunmayan TTE yapılması için endikasyonu olan hastalar arasından seçildi. Sol ventrikül hipertrofisi (SVH), hipertansiyonun yol açtığı bir hedef organ hasarıdır. Yapılan çalışmalarda, SVH; inme, akut koroner sendromlar, KY ve ani ölüm riskinde artış ile ilişkili bulunmuştur (6). SVH, hipertansif hastaların yaklaşık %30'unda görülmektedir ve bu oran ciddi hipertansiyonu olan olgularda %90'a ulaşmaktadır (7). Sistemik arteriyel HT'da artmış art yük ve aktive olan nörohormonal mekanizmalara bağlı olarak miyokard hipertrofisi, intramiyokardiyal koroner arterlerde mediyal hipertrofi ve kollajen birikimi sonucu kalp dokusunda fibrozis gelişir. Tüm bu değişiklikler SVH'ne yol açar. SVH, hipertansif hastalarda morbidite ve mortalitenin bağımsız ön gördürücüsüdür (8). Bu gerçekden ve Frank-starling yasalarından hareketle esas olarak etkilenen sol ventrikül ile birlikte sağ ventrikülün etkilenebileceği hipotezini yarattık , sistolik fonksiyon göstergesi olması ve HT'da ileri evrelerde ve uzun süre sonra sistolik disfonksiyon gerçekleşmesi sebebiyle MAPSE ve TAPSE'nin ileri aşamalarda etkileneceği düşünülebilir. KM KARAYE ve ark (69)'nın çalışmasında HT'un ileri aşamalarında TAPSE'nin bozulduğu gösterilmiştir. Ancak bizim çalışmamızda da özellikle sağ kalp basınç artışında bir gösterge olan RVOT çapının anlamlı artması çalışmamızın HT'da sağ kalp etkilenimi hipotezimizi doğrulamaktadır. BSA ile değişebilecek parametrelerin BSA ile korele şekilde değerlendirilmesi gereğide Seo JS ve ark. (70) ve Guadalupe M. Romero ve ark (71) çalışmalarında olduğu gibi çalışmamızda çıkan önemli bir sonuçtur.

EkokardiyografiHipertansiyonKan basıncı+3
Ahmet Dal
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kötü sol ventriküllü koroner arter hastalarında kardiyopulmoner baypasın sistemik inflamatuar yanıt ve organ işlev bozukluğu üzerine etkisi

Kardiyak cerrahi sırasında, kardiyopulmoner baypas (KPB) vücutta inflamatuar yanıta ve çoklu organ işlev bozukluklarına neden olarak morbidite ve mortaliteyi arttırmaktadır (2).Özellikle TNF-?, IL-1, IL-6, IL-8, IL-10, IFN-gama gibi sitokinlerin açık kalp cerrahisi sonrası gelişen organ fonksiyon bozukluklarından primer olarak sorumlu olduğu bildirilmiştir (4). Literatürde kötü sol ventriküllü olgularda, KPB' ın neden olduğu organ fonksiyon bozukluğu ile sitokin yanıtlarının ilişkisini belirten sınırlı sayıda çalışmaya rastlanmıştır.Bu çalışmanın amacı, koroner revaskülarizasyon uygulanacak kötü sol ventriküllü olgularda, KPB' ın neden olduğu organ fonksiyon bozuklukları ile sitokin yanıtların ilişkisini, ikincil olarak da hemodinamik ve hastanın preoperatif karakteristik özelliklerinin ilişkisini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu ?% 35 olan, KABG uygulanacak 30 olgu alındı. Midazolamla sedatize olgulara standart ve invaziv monitorizasyon uygulandı. Fentanil (3-5 mcg/kg) ve etomidat (titre edilerek) ile anestezi indüksiyonu sonrası vekuronyum 0,1 mg/kg IV ile entübe edildiler. Anestezi idamesi midazolam, fentanil, sevofluranla sağlandı.Olgulardan, TNF-?, IL-6, IL-8 ve IL-10 düzeylerine bakılması amacı ile, indüksiyon sonrası (T0), KPB' a girildikten 30 dakika sonra (T1), KPB çıkışından 1 saat (T2), 3 saat (T3), 6 saat (T4) ve 24 saat (T5) sonrasında, periferik kan örnekleri alındı. Aynı zaman aralıklarında, olguların hemodinamik verileri; kalp atım hızı (KAH), ortalama arter basıncı (OAB), santral venöz basınç (CVP), sol ventrikül diastol sonu basıncı (LVEDB), kardiyak indeks (CI) değerleri ölçülerek kaydedildi. Postoperatif 3 gün çoklu organ işlev bozukluğu skoru kaydedildi.3 olgu bazal sitokin düzeyleri yüksek olduğu için çalışmadan çıkarıdı.Bulgular: Olguların verilerine uygulanan tek değişkenli analizler sonucunda çoklu organ disfonksiyonu skorları (MODS) ile, yaş (r=0.5, p=0.005), kros klemp süresi (r=0.5, p=0.02), KPB süresi (r=0.4, p=0.03 ), tüketilen dopamin dozu (r=0.4, p=0.003), başlangıç KAH (r=0.4, p=0.04), KPB çıkışı sonrası 3. saatteki KAH (r=-0.5, p=0.02), CVP (r=0.5, p=0.03) ve KPB çıkışı sonrası 3. ve 6. saatlerdeki IL-6 seviyeleri (sırası ile, r=0.3, p= 0.02, r=0.4, p= 0.02) arasında anlamlı bağıntı (korelasyon) saptandı. Bu değişkenler ?Çok değişkenli analiz? (Multipl Regresyon analizi) ile değerlendirildiğinde; sadece yaş (ß=0.5 p=0.001), KAH (ß=0.3 p=0.001) ve KPB çıkışı 3. CVP' nin (ß=0.3 p=0.01) MOD ortalama skorları ile bağımsız olarak ilişkili olduğu gözlendi.Sonuç: Sonuç olarak, bu çalışmada koroner arter cerrahisi uygulanan kötü sol ventriküllü olgularda, KPB sonrası çoklu organ işlev bozukluğu gelişiminde inflamatuar yanıtın etkisi gösterilmiştir. Yaşı daha ileri, preoperatif kalp atım hızı ve sağ dolum basınçları yüksek, kötü sol ventriküllü olgularda, çoklu organ işlev bozukluğu gelişme olasılığı yüksektir. Bu özellikteki hastaların, postoperatif organ işlev bozuklukları açısından yakın takip edilmeleri gerekmektedir kanısındayız.

Kardiyopulmoner bypassMorbiditeMortalite+3
Mert Özer
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obez ve fazla kilolu çocuklarda sol ventrikül fonksiyonlarının doku dopler ekokardiyograf ile değerlendirilmesi

Çocukluk çağı obezitesi erişkin dönemde kardiyovasküler hastalık gelişme riski açısından en önemli belirleyicidir. Obezite sol ventrikül hipertrofisi ve kardiyak fonksiyon bozukluğuna yol açabilmektedir. Doku doppler ekokardiyografi miyokardın sistolik ve diyastolik fonksiyonlarını değerlendirilmesine yarayan yeni bir yöntemdir. Bu çalışma çocukluk çağı obezitesinin sol ventrikül fonksiyonlarına etkisini değerlendirmek amacıyla yapıldı. Bu amaçla 20 obez 20 fazla kilolu ve 40 sağlıklı çocukta doku doppler ekokardiyografi ile kardiyak fonksiyonlar değerlendirildi. Gruplar arasında yaş, boy ve cinsiyet açısından farklılık yoktu (p>0.05). Vücut kitle indeksi (30.92±6.87 / 22.69±2.07 / 18.21±2.22 kg/m2) obez grupta belirgin yüksek idi (p<0.001). Obez grupta iki boyutlu M mod ekokardiyografi değerlendirmsinde LVAD ve IVS değerleri fazla kilolu ve normal çocuklara göre istatiksel açıdan anlamlı bir değerde artmış bulunmuştur.(LVAD: 7,40±1,27 / 5,46±0,84 / 5,68±1,17 mm) (IVS: 7,29±1,37 / 5,22±0,79 / 5,62±1,16)Doku doppler ekokardiyografi ile sol ventrikül (Am: 8,67±3,11 / 7,74±2,66 /6,79±2,21 cm/sn), ölçülen maksimum geç diastolik dalga velositesi obez grupta kontrol grubuna göre belirgin yüksek saptanmıştır (p<0.05). Üç grup Pulse E/A açısından karşılaştırıldığında aralarında istatistiksek açıdan fark olmadığı gösterilmiştir.(p>0.05) Con E/A ve Doppler E/A değerleri açısından yapılan karşılatırması istatiksel açıdan anlamlı olup farkı yapan grubun obez grubu olduğu belirlenmiştir. Obez grubun diğer iki gruba göre Con E/A ve Doppler E/A değerleri daha düşük olarak saptanmıştır.(Con E/A: 1.6 ± 0.2 / 1.9± 0.4 / 1.9 ± 0.4) (Doppler E/A: 2.4 ± 0.9 / 3.0 ± 0.7 / 3.8 ± 0.9)(p<0.05)Birçok kalp hastalığında prognostik değeri olan, sistolik ve diyastolik performansın değerlendirilmesinde kullanılabilecek nispeten yeni bir indeks olan myokard performans indeksi değerlerine bakıldığında obez ve fazla kilolu grubun MPI değerinin kontrol grubuna göre daha düşük olduğu saptanmıştır.( MPI: 0,47±0,10 / 0,39±0,12 / 0,51±0,16 ; p<0.05)Çalışmamızda doku doppler ekokardiyografi ile sol ventrikül diyastolik fonksiyonlarındaki subklinik değişiklikler gösterilmiştir. Aynı zamanda sol ventrikül hem sistolik hem diyastolik performansı gösteren ve birçok kalp hastalığı açısından prognostik öneme sahip myokard performans indeksi değerlerinin de obez çocuklarda olumsuz etkilendiği gösterilmiştir.Bu nedenle obez çocuklarda kardiyak fonksiyonların standart ekokardiyografik değerlendirmenin yanında doku doppler ekokardiyografi ile de değerlendirilmesi obezitenin kardiyovasküler sistem üzerine olan etkilerin erken tanısı ve erken tedavisi açısından oldukça önemlidir. Bizim çalışmamız obez çocuklarda sol kardiyak fonksiyonların olumsuz etkilendiği doppler ekokardiyografik parametrelerle gösterilmiştir. Benzer çalısmaların daha geniş hasta gruplarında tekrarlanmasıyla doku doppler ekokardiyografi obez çocukların izleminde güvenilir ve pratik bir yöntem olarak yerini alacaktır .

ObeziteVentriküler fonksiyon-sol
Mustafa Çağlayan
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner yavaş akım saptanan hastalarda açlık glukozu, lipid parametreleri ve sol ventrikül diyastolik disfonksiyonlarının değerlendirilmesi

Bu çalışmada koroner yavaş akım hastaları ve normal koroner arter olan bireyler arasında açlık glukozu, lipid profili ve diyastolik disfonksiyon arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışmaya efor testi veya miyokard perfüzyon sintigrafisi ile miyokard iskemisi saptanmış 50 koroner yavaş akım hastası çalışmaya dahil edilmiştir. Normal koroner arter olan 50 kişi de kontrol grubunu oluşturmuştur. Başka merkez ve laboratuarlarda yapılmış tetkikler ve/veya koroner anjiyografi, sol ventrikül sistolik disfonksiyonu (LVEF<%40), ciddi kalp kapak hastalığı, hemodinamik olarak anlamlı aritmi, daha önce revaskülarizasyon öyküsü, kardiyomiyopatiler, akut koroner sendrom, kronik böbrek yetmezliği (serum Kr>2,0 mg/dl) olanlar çalışma dışı bırakılmıştır. Tüm hastaların açlık glukozu ve lipid profili ölçülmüş, diyastolik fonksiyonlar ise pulse ve doku Doppler görüntüleme kullanarak değerlendirilmiştir. Koroner yavaş akım saptanan hastalarda normal koroner arter olan kontrol grubuna göre trigliserid düzeyi daha yüksek, HDL kolesterol düzeyi daha düşük saptanmıştır. (p?0,05) Ekokardiyografik incelemelerde koroner yavaş akım hastalarında normal koroner arter olan kontrol grubuna göre diyastolik fonksiyon parametrelerinde istatistiksel açıdan fark izlenmemiştir. Sonuç olarak çalışmamızda trigliserid yüksekliği ve HDL kolesterol düşüklüğünün koroner yavaş akım ile ilişkili olduğunu düşündürecek bulgular elde edilmiştir. Çalışmanın retrospektif olarak yapılması, hasta sayısının az olması çalışmanın sınırlılıklarını oluşturmaktadır.

DiastolKan akış hızıKan glükozu+4
Celal Dindar
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda beş yıllık CPAP tedavisi sonrası ekokardiyografik parametrelerin değerlendirilmesi

Bu çalışmada obstrüktif uyku apne sendromlu hastaların uzun süreli CPAP tedavisinin olasi sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonlarına olan etkisinin, konvansiyonel dalga Doppler ve doku Doppler yöntemleriyle değerlendirilmesi amaçlandı. Bu amaçla hastanemiz uyku birimine başvuran tanı için polisomnografi yapılan ve uyku apnesi tanısı almış ve beş yıldır CPAP tedavisi alan ekokardiyografik açıdan değerlendirilmek üzere kardiyoloji polikliniğine yönlendirilen 18-55 yaş arası 21 hastanın beş yıl önce ve aralıksız tedavi altında beş yıl sonra ölçülen ekokardiyografik parametreleri değerlendirildi. Tip 1 ve Tip 2 diyabetes mellitus, gebelik, atriyal fibrilasyon, ciddi sol ventrikül konsantrik hipertrofisi, obstrüktif koroner arter hastalığı, ciddi kapak hastalıkları, karaciğer , renal ve tiroid fonksiyon bozukluğu olanlar, kardiyomiyopatiler, sistolik disfonksiyon (LVEF: < %40), obstriktif, restriktif ve infiltratif ciddi akciğer hastalıkları olanlar çalışma dışında bırakıldı.Tüm hastaların sol ventrikül sistolik fonksiyonları Vivid-3 Image Point ekokardiyografiyle iki boyutlu, apikal 4 boşluk pencerede modifiye Simpson yöntemi kullanılarak, diyastolik fonksiyonlar ise pulse ve doku Doppler görüntüleme kullanarak değerlendirilmiştir.Çalışmamızın sonucunda konvansiyonel dalga Doppler ve doku Doppler görüntüleme yöntemleri ile OUAS'a bağlı olarak bozulduğu düşünülen sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonlarında anlamlı düzelme ve mitral yetmezlik derecesinde azalma gözlenmiştir. Bu parametreleri arttıran hipertansiyon, ciddi kalp kapak hastalığı ve diyabetes mellitus gibi sol ventrikül hipertrofisine katkıda bulunan etiyolojik faktörlerin dışlama kriteri olarak alınması nedeniyle ve sistolik ve diyastolik parametrelerin CPAP tedavisi sonrası anlamlı şelilde düzelmesi bu parametrelerin bozulmasının obstrüktif uyku apne sendromu ile direkt ilişkili olduğunu düşündürmektedir.Sol ventrikülün hem sistolik hem de diyastolik işlevlerinin birlikte değerlendirilmesine imkan veren Tei indeksinin (MPI) konvansiyonel dalga Doppler ile değerlendirilmesinde beş yıllık kesintisiz tedavi sonrası MPI'de anlamlı düşüş izlenmektedir. Bu fark OUAS hastalarında tedavi etkinliğinin değerlendirilmesinde Tei indeksinin yol gösterici olabileceğini düşündürmektedir. Bu bulgular eşliginde OUAS tanılı hastalara CPAP tedavisi başlanması ve tadaviyi uzun süre aksatmadan devam edilmesi kardiyovasküler hasatlık riskini azaltabileceğinden dolayı bu hastalara erken dönemde başlanan CPAP tedavisi uzun süre aksatılmadan devam edilmelidir.

DiastolEkokardiyografiPozitif basınç solunumu+3
Veysel Yavuz
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mitral kapak replasman cerrahisinde kordal koruma yöntemlerinin sol ventrikül fonksiyonlarına etkisinin orta ve uzun dönem karşılaştırılması

Kalbin fibröz iskeletinin bir parçası olan mitral kapağın subvalvular apareyi, sol ventrikülün hem sistolik hem de diyastolik fonksiyonları üzerinde önemli role sahiptir. Mitral kapak replasmanı sırasında komplet kordal kesi, sol ventrikül performansında önemli bir azalmaya, kontraksiyonda bozulma ve papiller kas?sol ventrikül birleşme noktasında diskineziye yol açabilmektedir. Çalışmamızdaki amaç, mitral kapak replasman cerrahisinde kordal koruma yöntemi yapılan hastalarda bu cerrahi tekniklerin, sol ventrikül fonksiyonları üzerine etkisinin neler olduğunu belirlemektir. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalında Mayıs 2002 ile Haziran 2010 tarihleri arasında 634 hastaya tek başına veya kombine prosedürler ile birlikte mitral kapak replasmanı cerrahisi uygulandı. Bu hastalarda mitral kapak replasmanı 358 (% 56,5) olguya konvansiyonel mitral kapak replasmanı cerrahisi, 121 (%19,1) olguya total liflet koruma, 155 (% 24,4) olguya ise posterior liflet koruma olarak uygulanmıştır. Mitral onarımdan kapak replasmanına dönen olgular çalışmadan çıkartıldılar. Oluşturulan gruplar arasında orta ve uzun dönem sonuçlar istatistiksel analizler ile karşılaştırılmıştır. Çalışmaya alınan hastaların 212'si erkek (% 33,4), 422'si kadın (% 66,6) olup ortalama yaş 45,6±14,7 idi (12 yaş ? 82 yaş). Tüm hastalar New York fonksiyonel sınıflaması (NYHA) sınıf 3 ve 4 olarak değerlendirildi. Mitral yetmezliğe sahip hastaların kapak yetmezliği 3 ve 4. dereceydi. Mitral darlık olan hastalar, mitral kapak alanı 1,5 cm2'den daha az ve semptomatik hastalardı. Çalışmada, ritim ve NYHA değerlendirmesi, sol ventrikül diastol sonu çap (SVDSÇ), sol ventrikül sistol sonu çap (SVSSÇ), end diastolik volüm (EDV), end sistolik volüm (ESV) ve ejeksiyon fraksiyonu (EF) dereceleri, preoperatif değerlerine göre, son kontrollerindeki değerleri karşılaştırıldı. Çalışmamızda mitral kapak replasman cerrahisi uygulanan hastalarda liflet korumasının, hastaların klinik durumlarına ve ekokardiyografik parametrelerine olumlu etkileri olduğu izlendi. Mitral kapak cerrahisi planlanan hastalarda sol ventrikül koruma yöntemlerinin uygulanması, orta ve uzun dönem takiplerde sol ventrikül çaplarında ve ejeksiyon fraksiyonu oranlarında anlamlı iyileşmeye neden olmaktadır.Biz korda koruma yöntemlerinin mitral kapak replasmanı sonrası sol ventrikül fonksiyonlarını ciddi bir şekilde etkilediğini düşünmekteyiz. Özellikle total korda ve aparayın korunmasının sol ventrikül fonksiyonları üzerinde olumlu etkiler oluşturacağı düşüncesindeyiz.

CerrahiCerrahi-kardiyovaskülerMitral kapak+2
Yavuz Arslanoğlu
Gaziantep University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Asemptomatik hipervolemisi bulunan diyaliz hastalarında subklinik kardiyovasküler anormalliklerin göstergesi olarak yeni kardiyovasküler hastalık belirleyicilerinin yararlılığı ve önemi

Çalışmamızda son dönem böbrek yetmezliği tedavisi alan hastalarda, asemptomatik hipervolemiye bağlı subklinik kardiyovasküler anormalliklerin öneminin gösterilmesini amaçladık. Çalışmaya son dönem böbrek yetmezliği için hemodiyaliz ve periton diyaliz tedavisi alan toplam 78 hasta ile yaş, cins olarak eşleştirilmiş 20 kontrol hastasını dahil ettik. Bu amaçla son yıllarda kullanılan yeni KVH göstergeleri olan, Troponin I, Brain natriüretik peptid, Kardiyak tip yağ asidi bağlayıcı protein (K-YABP) ve inflamasyon göstergesi olarak da hassas C reaktif proteinden (hs-CRP') yararlandık. Volüm durumunu belirlemek için de ekokardiyografi cihazı kullanılarak sol ventrikül kütlesi ile vena cava inferor çapları ölçüldü. Hemodiyaliz ve periton diyaliz tedavisi alan hastalar kendi aralarında vena cava inferor çaplarına göre hipervolemik ve normovolemik olarak gruplara ayrıldı. Bu çalışmada son dönem böbrek yetmezliği tedavisi alan hastalarda vena cava inferor çapları kontrol grubuna göre daha yüksek tespit edildi. Fakat hemodiyaliz ve periton diyaliz tedavisi alan hastaların kendi aralarındaki karşılaştırma anlamlı değildi. Genel popülasyonda KVH göstergeleri olan Troponin I, K-YABP, hs-CRP, proBNP serum düzeyleri ve Sol ventrikül kitle indeksleri (SVKİ) kontrol grubuna göre yüksek bulundu. Hemodiyaliz ve periton diyaliz tedavisi alan hastaların pro-BNP düzeyi ile SVKİ arasında pozitif korelasyon gösterilirken, Troponin I, Kardiyak tip yağ asidi bağlayıcı protein ve hs-CRP ile SVKİ arasında ilişki saptanmamıştır. Normal populasyonda semptomatik hipervolemi ve KKY tanı ve takibinde başarı ile kullanılan pro-BNP plazma düzey ölçümlerinin son dönem böbrek yetmezliği tedavisi alan hastalarında da yararlı bilgiler verebileceği söylenebilir. Normal populasyonda bazı çalışmalarda semptomatik kardiyovasküler yapısal değişikliklerle ilişkilendirilen hs-CRP, Troponin-I ve K-YABP' lerin diyaliz hastalarında yararlılığının ise daha geniş kapsamlı ve iyi tanımlanmış hasta grupları içeren çalışmalarla değerlendirilmesi gereklidir.Anahtar Kelimeler: hsCRP, proBNP, Troponin son dönem böbrek yetmezliği, Kardiyak tip yağ asidi bağlayıcı protein, sol ventrikül kitle indeksi

Böbrek yetmezliği-kronikC reaktif proteinNatriüretik ajanlar+3
Şerif Çöloğlu
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artritli hastalarda sol ventrikül diyastolik fonksiyonlarının ekokardiyografik olarak değerlendirilmesi

Giriş: Biz çalışmamızda geleneksel Doppler ve yeni bir ekokardiyografik teknik olan doku Doppler görüntüleme (DDG) yöntemini kullanarak RA hastalarında sol ventrikül diyastolik fonksiyonlarını değerlendirdik.Yöntem: Çalışmamıza 46 RA hastası ve 31 sağlıklı birey dahil edildi. Hastalık süresi 0 ile 12 yıl arasında idi (ortalama 4,2±4,3 / yıl). Tüm hastalar ve kontrol grubu M-mode, 2-D, geleneksel Doppler ekokardiyografi ve DDG ile değerlendirildi.Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, RA grubu bazal klinik ve ekokardiyografik parametreler, sol atriyum çapı, sol ventrikül çapları, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, sol ventrikül duvar kalınlıkları her iki grupta benzerdi. Geleneksel Doppler mitral akım parametrelerinden, erken diyastolik akım velositesi (E) (p = 0,001), geç diyastolik akım velositesi (A) (p = 0,03) ve deselerasyon zamanı (DZ) (p = < 0,001) değerleri kontrol grubuna göre RA hastalarında daha yüksekti. Kontrol grubuna göre RA grubunda E/A oranı daha düşük bulundu (p = < 0,001). Doku Doppler görüntüleme parametrelerinden mitral anuler erken diyastolik hız dalgası (Em) kontrol grubuna göre RA grubunda daha düşük bulundu (p = 0,01). Mitral anuler geç diyastolik hız dalgası (Am) kontrol grubu ile karşılaştırıldığında RA grubunda daha yüksek bulundu (p = 0,007).Sonuç: Yaş ve cinsiyet olarak benzer özellikte olan RA hastaları ile kontrol grubu karşılaştırıldığında, RA hastalarında geleneksel Doppler ve doku Doppler parametrelerinin bozuk olduğu saptandı.Anahtar Kelimeler: romatoid artrit, diyastolik disfonksiyon, doppler ekokardiyografi.

Artrit-romatoidEkokardiyografi-dopplerKalp hastalıkları+1
Serkan Bulur
Düzce University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düzce ili yığılca ilçesinde hipertansif hastalarda sol ventrikül hipertrofisini belirlemede elektrokardiyografi ile ekokardiyografi karşılaştırılması

Giriş: Hipertansiyon; koroner arter hastalığı, inme, kalp yetmezliği (KY), renal yetmezlik ve periferik arter hastalığına direk olarak sebep olan major bir kardiyovasküler (KV) risk faktörüdür. Sol ventrikül hipertrofisi (LVH), hipertansiyonun kardiyak organ hasarı göstergesidir ve LVH azalması KV olayların azalması ile ilişkilidir. Günümüzde kardiyoloji alanında kullanılan en değerli noninvaziv teknikler elektrokardiyografi ve ekokardiyografidir. Elektrokardiyografi çeşitli kalp hastalıklarının tanı ve tedavisinin takibinde yaygın biçimde kullanılan bir yöntemdir. Ekokardiyografi konjenital ve edinsel kalp hastalıklarının tanısında ve izleminde kullanılan, kardiyak yapı ve işlevlerin değerlendirildiği bir tanı yöntemidir. Bu çalışmanın amacı, hipertansif hastalarda sol ventrikül hipertrofisini değerlendirilmesinde elektrokardiyografi (EKG) ile ekokardiyografi (EKO) karşılaştırılması ve sol ventrikül hipertrofisine etki eden değişkenleri bulmaktır. Yöntem: Çalışmaya, Düzce ilinin kuzey-doğusundaki Yığılca ilçesinde yaşayan, her aile hekimini temsilen cinsiyet, yaş, kentsel-kırsal dağılım açısından randomize olarak seçilmiş 400'er kişi (> 17 yaş) davet edildi. Çalışma grubunu 855 hipertansif hasta oluşturdu. Antihipertansif tedavi alan, sistolik kan basıncı (SKB) >140 mmHg ve/veya diyastolik kan basıncı (DKB) >90 mmHg olan katılımcılar hipertansif kabul edildi. Değerlendirmeler Mayıs-Haziran 2010 tarihlerinde ilçe toplum sağlık merkezinde yapıldı. Hastaların özgeçmişleri sorgulanarak, klinik, laboratuvar, EKG, EKO değerlendirmeleri yapılarak veriler elde edildi. Bulgular: EKO ile hipertansif hastaların 551 (%78.5) 'inde sol ventrikül hipertrofisi (LVH) tespit edildi. EKG ile tesbit edilen LVH' a göre belirgin olarak daha fazlaydı. EKG'nin LVH kriterleri arasında en yüksek modifiye Sokolow - Lyon indeksi ile 148 (%21.1) LVH tesbit edildi. En düşük ise RAVL boyu ile 30 (%4.3) LVH tesbit edildi. EKO'ya göre LVH olan ve olmayan hastalara bakıldığında vücut kitle indeksi (VKI) ve sol ventrikül diyastol sonu çap (LVEDD) arasında anlamlı fark vardı. Ekokardiyografik LVH için yaş, VKI, aktif sigara içiciliği, hiperlipidemi, diyastolik disfonksiyon (DD) bağımlı değişken iken yaş ve VKI bağımsız değişken olarak bulundu. Sonuç: Hipertansif hastalarda EKO ile EKG' ye göre daha fazla LVH tesbit edildi. Bu nedenle LVH, EKO ile değerlendirilmelidir. EKO' daki LVH' a etki eden bağımsız risk faktörleri ise yaş ve VKI' dir.

DüzceEkokardiyografiElektrokardiyografi+5
İsmail Ekinözü
Düzce University
2014
00

Related subjects