Vitamin D eksikliği
142 theses under this subject heading
Periton diyalizi yapan kronik böbrek yetmezliği hastalarında vitamin D ile immün sistem arasındaki ilişki
Vitamin D `nin kemik metabolizması üzerindeki klasik rolü dışında birçok biyolojik fonksiyonun olduğu oldukça iyi bilinen bir durumdur. Bu çalışmanın amacı vitamin D eksikliği olan peritoneal diyaliz hastalarına kolekalsiferol desteği yapılmasının, pro-inflamatuvar sitokin IFN-? ve anti-inflamatuvar sitokinler IL-4, IL-10 ve pentraxin-3 ve serum total lökositlerin yüzdesinde, granülositler, lenfositler ve periferal kan mononükleer hücre alt gruplarında (CD3, CD4, CD8, CD45) ve CD4/CD8 oranında herhangi bir değişikliğe sebep olup olmadığını bulmaktır. Biz 31 sürekli ayaktan periton diyaliz hastalarının (15 erkek, 16 kadın, yaş ortalaması 48,6±14,8 yıl ) vitamin D durumu (serum 25-hidroksivitamin D3 [25(OH)D3)]) ve spesifik plazma sitokin konsantrasyonları (interferon-gamma [IFN-?], interleukin [IL]-4, ve IL-10), pentraxin-3, CD3, CD4, CD8 ve CD45 seviyesi için açlık kan örnekleri alarak analiz ettik. 25(OH)D3?ün bazal ortalama seviyesi 6,1±2,1 ng/dL ve kolekalsiferol desteğinin ardından 25(OH)D3?ün ortalama seviyesi 39,7±10,9 ng/dL (p<0,05). Hastalarımızın 24 tanesi (%77,4) paratiroid hormonu kontrol altında tutmak için alfacalsiferol almaktaydı. Alfa-kalsiferol alan ve almayan hastaların kolekalsiferol desteği öncesi ya da sonrası süreçlerinde hastaların CD4, CD8, CD4/CD8 oranı ve CD45, serum IL-4, IL-10, interferon-?, pentaxin-3 seviyelerinde bir farklılık olmadı (p>0,05). Vitamin D desteğinin ardından CD3, CD4, CD8, CD4/CD8 oranında ve CD45, serum IL-4, IL-10 ve pentraxin-3 seviyelerinde bir değişiklik olmadı ancak beyaz kan hücre sayısında, IFN-? seviyelerinde anlamlı bir düşüş oldu (p < 0.05). Sonuçlar: Bizim çalışmamızda kolekalsiferol desteği sonucunda proinflamatuvar sitokin IFN-? seviyesinde düşüş olurken kolekalsiferol tedavisi antiinflamatuvar sitokin IL-4 ve IL-10 serum seviyelerinde artışa neden olamamıştır. Görülmektedir ki, birçok sitokin üretimini aynı anda stimule eden bir uyaran olduğu halde, her bir sitokinin vitamin D?nin farklı şekillerde etkileyebileceği başka yollardan da türeyebileceği söylenebilir.
Demir ve vitamin d düzeylerinin febril konvülziyon ile ilişkisi
Şentürk, M. Demir ve Vitamin D Düzeylerinin febril konvülziyon ile İlişkisi. DPU Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, Kütahya, 2018. Febril konvülziyonlar (FK) benign karakterde, ateşle birlikte görülen çocuklardaki en yaygın nöbet tipidir ve tüm çocukların % 2-5'inde görülür. FK etyopatogenezinde ateş, yaş ve genetik eğilimin önemli rolleri vardır. Pediatrik hastalarda en sık rastlanan nutrisyonel eksiklik olan demir (Fe) eksikliğinin bir çok nörolojik problemde etkin rol oynadığı bilinmektedir. İnsanlarda D vitamini eksikliğinin erken beyin gelişimi üzerine olan etkisi konusunda yeterli çalışma olmamakla birlikte, in vitro olarak D vitamininin beyin hücreleri üzerine nöroprotektif etkisi olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı FK nedeniyle başvuran hastaların demir ve vitamin D düzeylerini retrospektif olarak inceleyip, FK ile aralarındaki bağlantının varlığını, FK etyopatagenezindeki yerlerini göstermektir. Çalışmanın hasta grubunu DPÜ Tıp Fakültesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği'ne Ocak 2015 – Aralık 2016 tarihleri arasında basit ve komplike FK tanıları ile başvuran 6 ay - 5 yaş arasındaki afebril konvülziyon, serebral palsi, mental retardasyon gibi nörolojik bozukluğu, kan elektrolit dengesizliği olmayan, antiepileptik ilaç kullanmayan ve santral sinir sistemi (SSS) enfeksiyonu olmayan 78 hasta oluştururken, kontrol grubunu aynı tarihler arasında aynı yaş grubunda FK haricinde ateşli hastalıklar nedeniyle takip edilen 118 hasta oluşturdu. Hastaların retrospektif olarak klinik, sosyo-demografik özellikleri ve labaratuar sonuçları hasta dosyalarından ve hastane otomasyon sisteminden bulunarak kaydedildi. Vitamin D seviyelerinin FK grubunda farklılık göstermediği, diğer taraftan demir eksikliği ve demir eksikliği anemisinin FK grubunda daha sık izlendiği görüldü. Konvülziyon riskini arttırması nedeniyle demir eksikliği anemisinin özellikle 6 ay - 5 yaş arası çocuklarda tedavi edilmesinin, febril hastalıkların nöbetle birlikte seyretmesini engelleyeceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: Febril konvülziyon, Vitamin D, Demir Eksikliği
Çocuklarda serum D vitamini, iskemi modifiye albumin ve oksidatif stres düzeylerinin vücut kitle indekslerine göre değerlendirilmesi
Bu çalışmada çocuklarda serum D vitamini, iskemiye modifiye albumin (IMA) ve oksidatif stres düzeylerinin vücut kitle indeksine göre değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniği'ne başvuran obezite ya da başka bir şikayet ile gelen, yapılan tetkik ve fizik muayenelerinde obezite saptanan ya da vücut kitle indeksi obezite kriterleri altında olan çocuklar dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında toplam 120 çocuk değerlendirilmiş olup bunların 77'si (%64.2) kız, 43'ü (%35.8) ise erkekti. Çalışma sonucunda insülin, glukoz, HOMA IR, trigliserid, Total kolesterol, ALT ve AST düzeyindeki farklılığın normal kilolu çocuklar ile fazla kilolu, obez ve morbid obezler arasında olduğu, LDL'deki farklılığın morbid obez olanlar ile normal kilolu olanlar arasında olduğu, HDL'deki farklılığın ise obez olanlar ile normal kilolu ve fazla kilolu olanlar arasında olduğu görüldü. Aynı zamanda obez olanlar ile morbid obez olanlar arasında Trigliserid ve LDL düzeyleri açısından farklılık olduğu, obez olanlar trigliserid düzeyinin morbid obez olanlara göre anlamlı şekilde yüksek, LDL düzeyinin ise anlamlı şekilde düşük olduğu saptandı. Normal kilolularda TAS düzeyinin anlamlı şekilde yüksek olduğu, TOS düzeyindeki farklılığın ise Morbid obez olanlar ile normal, fazla kilolu olanlar arasında olduğu ve morbid obez olanlarda TOS düzeyinin anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. OSI ve ariltesteraz düzeylerinin de obez ve morbid obez olanlarda normal ve fazla kilolu olanlara kıyasla anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Çalışmamız sonucunda normal kilolu olanlarda IMA düzeyinin anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Morbid obez olanlarda ve obez olanlarda D vitamini düzeyinin fazla kilolu ve normal kilolu olanlara göre anlamlı şekilde düşük olduğu görüldü.
10-18 yaş arası vitamin d eksikliği olan hastaların 3 aylık vitamin D ve vitamin D + K tedavisi sonrası kan parametrelerinin retrospektif olarak karşılaştırılması
10-18 Yaş Arası Vitamin D Eksikliği Olan Hastaların 3 Aylık Vitamin D Ve Vitamin D + K Tedavisi Sonrası Kan Parametrelerinin Retrospektif Olarak Karşılaştırılması Giriş: D vitamini eksikliği, ülkemizde ve dünyada oldukça yaygın şekilde görülmektedir. Kemik ve iskelet sistemi sağlığında kilit rol oynayan bu vitaminin eksikliğinin önlenmesi amacıyla sıklıkla çocuk ve yetişkinlere D vitamini takviyesi yapılmaktadır. Bu takviyenin etkisinin arttırılması amacıyla, vitamin D'nin kemik metabolizmasına etkisini artırdığı düşünülen K vitamininin tedaviye eklenmesinin, D vitamini ve kemik metabolizması biyobelirteçlerindeki düzelmeye etkisi araştırılmak amaçlanmıştır. Çalışmamızda D vitamini eksikliği olan 10-18 yaş arası çocuklarda D+K vitamini tedavisinin yalnız D vitamini tedavisine üstünlüğü araştırılmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvuran, D vitamini eksikliği saptanan 77 pediatrik hastanın verileri çalışmaya dahil edilmiştir. Çocuklardan 39 tanesine yalnızca D vitamini (günlük 1000 mg kolekalsiferol oral) tedavisi 3 ay boyunca verilmiş, 38 tanesi ise 3 ay boyunca D+K (günlük 1000 mg kolekalsiferol oral + 200 mg menakinon oral) vitamini tedavisi almıştır. Çalışmaya katılan çocukların tedavi öncesi kan parametreleri alınmış, tedavi bitiminde de bu parametreler tekrar edilmiştir. Bulgular: İstatistiksel çalışmada (R v4.1.2 yazılım dilinde tidyr v1.1.4, dplyr v1.0.7, ggplot v2.3.3.5, tidyverse v1.3.1, fBasics v4021.92, rstatix v0.7.0 kütüphaneleri kullanılmıştır.) Yalnızca D vitamini tedavisi alan hastalar ile D+K vitamini tedavisi alan hasta grubunun serum D vitamini, kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz, parathormon, B12 vitamini, demir, total demir bağlama kapasitesi, lökosit, hemoglobin, hematokrit platelet, albümin ve osteokalsin düzeyleri incelenmiştir. İki grup arasında serum D vitamini düzeyi, serum kalsiyum düzeyi ve serum parathormon düzeyi ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. (sırasıyla p=0.029, p=0.007, p=0.036). D+K vitamini tedavisi alan grupta yalnızca D vitamini tedavisi alan gruba göre ortalama serum D vitamini düzeyi %19, serum Ca düzeyi %0.3 daha yüksek ölçülürken serum parathormon düzeyi %5.8 daha düşük görülmüştür. Kemik metabolizması biyobelirteçlerinden fosfor, alkalen fosfataz, osteokalsin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark oluşmamıştır. Sonuç: Çalışma sonucunda D vitaminiyle birlikte K vitamini kullanımının serum D vitamini düzeyini ve kemik metabolizması göstergelerini iyi yönde etkilediği görülmüştür. Klinik kullanıma girmeden önce geniş örnekleme sahip randomize kontrollü çalışmalar ve meta-analizlere ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: D vitamini, K vitamini, osteokalsin, parathormon, kalsiyum
1-2 yaş arası sağlıklı çocuklarda vitamin D düzeylerinin saptanması
Amaç: D vitamininin kalsiyum homeostazı ve kemik sağlığındaki önemi bilinmektedir. Bunun yanı sıra eksikliği ve yetersizliğinin yaygın maligniteler, kardiyovasküler hastalıklar, metabolik hastalıklar, enfeksiyöz ve otoimmun hastalıkların dâhil olduğu pek çok kronik hastalıklarla ilişkisi de bildirilmektedir. Ülkemizde çocuklarda serum D vitamin düzeyi saptanması ile ilgili bir çok çalışma bulunmakla birlikte 1-2 yaş grubunu kapsayan spesifik bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmanın amacı D vitamini eksikliği ve yetersizliğinin prevalansının belirlenmesi, 0-1 yaş arası çocuklara sağlanan D vitamini desteğinin 1 yaşdan sonra da devam edip etmeme gerekliliğinin saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 1 Mayıs 2022 – 1 Temmuz 2022 tarihleri arasında Bezmialem Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvuran 1-2 yaş arası sağlıklı, bilinen kronik hastalığı olmayan, 97 kız ve 103 erkek toplam 200 çocuk alındı. Çocuklardan rutin tetkikler için alınan kanlardan serum 25 (OH) D, parathormon, alkalen fosfataz, kalsiyum ve fosfor düzeyleri çalışıldı. D vitamini düzeyi <11 ng/mL eksiklik, 11-20 ng/mL yetmezlik, >20 ng/mL normal olarak tanımlandı. Bulgular: Çocukların ortalama D vitamin düzeyinin 28.9 ± 13.2 ng/ml olduğu bulundu. En düşük D vitamin değerinin 9.1 ng/ml iken, en yüksek değerin ise 145 ng/ml olduğu saptandı. D vitamini eksikliği oranı %1,5, D vitamini yetersizliği oranı %19,5, D vitamini normal olma oranı %71,5, D vitamin düzeyleri yüksek olma oranı ise %2,5 olduğu görülmüştür. Yaş ile kalsiyum (r-0.265) ve fosfor (-0.460) düzeyleri arasında anlamlı negatif korelasyon gözlenmiştir (p < 0.05). Sonuç: Çalışmamızda 1-2 yaş arasında her 5 çocuktan birinde D vitamini yetersizliği saptanması vitamin D profilaksisinin 1 yaşından sonra da devam edilmesi gerekliliğine işaret etmektedir. Anahtar sözcükler: Vitamin D eksikliği, 1-2 yaş arası çocuklar, vitamin D profilaksisi
The study of effect the thyroid gland disorders and vitamin D deficiency on women with pregnant and without pregnant in Iraq
Vitamin D insufficiency during pregnancy is a worldwide epidemic, this kind of disease causes enhanced skin pigmentation and low nutritional intake. In this thesis, the objective is to assess the impact of thyroid gland abnormalities and vitamin D shortage on pregnant and non-pregnant women, both during and after pregnancy. An earlier study, which found that low maternal vitamin D levels were common in early pregnancy (less than 10 weeks), supported the results of the current trial (in the range of 5 - 12 weeks). Our research included pregnant women who were in excellent health and did not have any pre-existing medical disorders such as hypertension, diabetes, or other medical diseases. Because our study participants were in their first trimester of pregnancy, it is most likely that their serum 25(OH)D levels were low. This is due to a variety of factors, including a higher proportion of them experiencing morning sickness, limiting outdoor physical activity, and only a small proportion of them taking multivitamin supplements, among others. The prevalence of overt or subclinical hypothyroidism is evaluated based on the TSH cutoff levels that are used in the study. It seems that, in contrast to the non-pregnant state, the reference range for serum TSH is lower throughout pregnancy, according to persuasive data. The fact that serum thyroid stimulating hormone (TSH) levels are at their lowest during the first trimester of pregnancy is thought to be owing to hCG stimulation of the thyroid gland, since serum hCG at highest during the first trimester of pregnancy.
Prevalence of vitamin D deficiency in school children
Because of its role in promoting calcium and phosphate absorption and metabolism, Vitamin D is critical for strong bones and healthy muscles. A case-control study involved 140 volunteers from both genders. Their ages ranged between 6-12 years old. Oral consent was obtained from volunteers, school management, and their parents' consent. There were substantial discrepancies identified in the levels of vitamin D2 (the inactive form) and vitamin D in the patient and control groups when comparing the levels of vitamin D, indicating that these two vitamins are depleting at different rates (active form). The serum level of Alkaline phosphatase was significant between the patient groups (p=0.0001) and we also found a decrease in the level of calcium compared to the normal group. When untreated, vitamin D if the low levels may leading to a other of health cases, not just in the elderly and housebound but also in people of all ages.
The relation of the potential vitamin d deficiency with pregnant women in trimester
Iraqis, particularly pregnant women, suffer from vitamin D deficiency. There are no exact statistics about it in Iraq. The study's main goal was to find out how common vitamin D deficiency was among pregnant women getting prenatal care and giving birth at Fallujah General Hospital in Anbar, Iraq. The purpose of this thesis was to look at vitamin D, calcium, hemoglobin, iron, and serum ferritin levels in pregnant women. The volunteers were divided into two groups: 50 patients and 50 controls, note that the two groups of patients and healthy people are the same people, but the healthy group was taken in the first week of pregnancy and we conducted tests for them, and the group of patients in the third trimester of pregnancy we conducted tests for them. In the patients group, blood vitamin D levels were (14.70 ± 6.164 ng/mL), they had hypovitaminosis D (less than 30 ng/mL; P=0.016), they had low calcium (8.192 ± 0.30 mg/dL; P=0.49), they had low Iron (31.59 ± 7.85 µg/dL; P=0.001), they had low hemoglobin (10.28 ± 0.73 g/dL; P=0.34) and they had low ferritin (38.35 ± 17.28 ng/dL; P=0.71) as compared to control group. This research recommends that all pregnant women take a vitamin D supplement, as well as calcium and iron supplements, especially in the third trimester.
Yaşlılarda yüksek doz intramusküler kolekalsiferol ile oral kolekalsiferolün vitamin D düzeyleri ve fiziksel performans üzerine etkileri
Amaç: Vitamin D eksikliği veya yetersizliği olan yaşlılarda yüksek doz intramusküler ve oral kolekalsiferolün Vitamin D düzeyleri, kas kuvveti ve fiziksel performans üzerine etkilerini değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Huzurevinde yaşayan 65 yaş ve üzeri ambulatuvar 116 kişi değerlendirildi. Çalışmaya alınma kriterlerini karşılayan 66 hastanın demografik ve tanımlayıcı verileri sorgulandı. Serum 25(OH)D seviyesi ? 10 ng/ml eksiklik, 10-29 ng/ml arası yetersizlik olarak alındı. Vitamin D eksikliği/yetersizliği bulunan bireyler 600,000 IU kolekalsiferolün uygulanma şekline göre İM ve Oral gruplara randomize edildi. Kolekalsiferol tedavisi sonrası hastalar 6. ve 12. haftalarda takip edildi. Biyokimyasal tetkikleri başlangıç, 6. ve 12. haftalarda yapıldı. Başlangıç ve 12. haftada MicroFET3 manuel kas gücü ölçüm cihazı ile kuadriseps kas gücü ölçümü ve Kısa Fiziksel Performans Testi (SPPB) ile fiziksel performansları değerlendirildi.Bulgular: Bireylerin (n=116) % 37,1'inde (n=43) eksiklik, % 57,8'inde yetersizlik (n=67) bulundu. Yalnızca % 5,2 (n=6) kişide vitamin D seviyesi yeterliydi. Çalışmaya alınan hastaların (n=66) % 42,4'ünde (n=28) eksiklik, % 57,6'sında (n=38) yetersizlik mevcuttu. Kolekalsiferol tedavisi sonrası her iki grupta 6. ve 12. haftalarda vitamin D seviyelerinde anlamlı artış tespit edildi. 12. haftadaki artış İM grupta Oral gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,003). Kolekalsiferol tedavisi sonrası kuadriseps kas gücü ve fiziksel performans skorlarında 12. haftada anlamlı iyileşme saptandı. Ancak kuadriseps kas gücü, fiziksel performans testleri ve Vitamin D seviyeleri arasında korelasyon gösterilemedi.Sonuç: Vitamin D eksikliği yaşlılarda, özellikle huzurevlerinde yaşayanlarda sık görülmektedir. Vitamin D nöromusküler fonksiyonlarda önemli rol oynadığından 65 yaş ve üzeri bireyler optimal düzeylerin sağlanması açısından öncelikli olarak değerlendirilmelidir. Özellikle yaşlılarda günlük tedavilere uyumun düşük olması nedeniyle vitamin D'nin periyodik olarak yüksek dozda uygulanması güvenilir ve etkin bir tedavi seçeneğidir.Anahtar sözcükler: Vitamin D, yaşlılar, kas gücü, fiziksel performans
Diyabetik nefropatili hastalarda vitamin D tedavisinin proteinüri üzerine etkisi
Amaç: Diyabetik neftropati son dönem böbrek yetmezliğinin majör nedenlerindendir. Proteinüri glomerüler hasarın derecesini göstermekle birlikte hastalığın son dönem böbrek yetmezliğine gidişini hızlandırmaktadır. Bu çalışmada diyabetik nefropatili hastalarda tedaviye vitamin D eklenmesinin proteinüri, lipid ve glukoz metabolizmasına etkileri araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Nefroloji polikliniklerinde Diyabetik nefropati tanısıyla takip edilen 30 hasta alındı. Aktif enfeksiyonu, kalp yetersizliği, kontrolsüz hipertansiyon, serum kreatinin >2 mg/dL olmayan ve kan şekeri yönünden stabil olan hastaların tedavilerinde hiçbir değişiklik yapmadan kontrendikasyon yoksa vitamin D 800 İ.Ü/gün eklendi. Tüm takip boyunca hastaların fizik muayeneleri kaydedildi. Kan basıncı, vücut ağırlığı izlendi. Çalışma başlangıcında (period [P] I), 3 aylık vitamin D tedavisinin sonunda (P II) ve vitamin D kesildikten 3 ay sonra (P III) kan şekeri, HbA1C, BUN, kreatinin, Na, K, Ca, P, total protein, albumin, total kolesterol, HDL kolesterol, LDL kolesterol, trigliserid, günlük proteinüri ölçümleri yapıldı.Bulgular: Hastaların 7'si ACE inhibitörü, 7'si ARB, 7'si ARB+ACE inhibitörü kullanıyordu. 9 hasta antihipertansif almamakta idi. PI (Başlangıç)'den PII (Vitamin D tedavisi ile)' ye göre; HbA1C, serum albumin, total protein, vitamin D ve kalsiyum değerlerindeki artış istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). PTH, günlük proteinüri ve mikroalbüminüride istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı (PTH için p:0,017, günlük proteinüri için p: 0,011 ve mikroalbüminüri için p: 0,064). PII'den (Vitamin D tedavisi ile) PIII'e göre (Vitamin D tedavisi kesildikten 3 ay sonra); serum albumin, total protein, vitamin D ve kalsiyum düzeylerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı idi. PTH, günlük proteinüri ve mikroalbüminüride artış istatistiksel olarak anlamlı idi (PTH için p= 0,012; günlük proteinüri için p=0,016; mikroalbuminüri için p=0,03). Günlük proteinüri >0,5 gr olan hastalarda proteinürinin azalması yönünden vitamin D daha etkili idi. Kan lipidlerinde LDL dışında değişiklik saptanmadı. Tedavi sırasında hafif hiperkalsemi dışında advers olay gelişmedi.Sonuç: Diyabetik nefropatili hastalarda tedaviye eklenen vitamin D (800 İ.Ü/gün)'nin istatistiksel olarak önemli oranda proteinüriyi azalttığı ve buna paralel olarak serum albumin düzeyini artırdığı saptandı. Mikroalbuminüride azalma gözlendi (p=0,064). Kan basıncı, böbrek fonksiyon testlerinde, lipid düzeylerinde değişiklik gözlenmedi. Ancak vitamin D'ye bağlı PTH düzeyinde baskılanma, hafif hiperkalsemi ve HbA1C düzeylerinde önemli artış saptandı. Açlık kan glukozu ve vücut kitle indekslerinde istatistiksel önemli değişiklik saptanmadı. Antihipertansiflerle vitamin D etkisi değişmedi. Vitamin D kesildikten sonra proteinüri, mikroalbuminüri ve HbA1C dahil tüm parametreler başlangıç değerlerine döndü. Sonuç olarak diyabetik nefropatili hastalarda, antiproteinürik etkisi nedeni ile Vitamin D tedavide bir seçenek olabilir diye düşünüldü.Anahtar Sözcükler: Diyabetik nefropati, proteinüri, vitamin D.
Vitamin D ve vitamin D reseptör düzeylerinin bruselloz gelişimi ve hastalığın seyri üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bruselloz ülkemizde halen endemik olarak görülen zoonotik bir enfeksiyon hastalığıdır ve ana bulaş yolu pastörize edilmemiş süt ve süt ürünlerinin tüketimidir. Vitamin D'nin, makrofaj hücreleri üzerine fonksiyon düzenleyici özelliği nedeni ile immün sistemin düzenleyicileri arasında önemi giderek daha fazla anlaşılmaktadır. Vitamin D eksikliği sonucu kemotaksis, fagositoz ve proinflamatuvar sitokin üretiminin azaldığı da gösterilmiştir. Vitamin D immünmodülatör rolünü vitamin D reseptörü aracılığıyla yapmaktadır. Bu çalışma ile, ülkemizde sık görülen ve hücresel immün sistemin hastalığın seyrinde önemli bir yer tuttuğu bir enfeksiyon olan brusellozun gelişimi ve seyri üzerine Vitamin D ve solubl vitamin D reseptör düzeylerinin etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Mayıs 2009-Kasım 2010 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji klinik ve polikliniğinde izlenen bruselloz tanısı alan ve tedavi başlanma kararı verilen hastalar ile sağlıklı kontrol olarak kabul edilen, herhangi bir enfeksiyon, malignite ve otoimmün hastalığı olmayan, 18 yaş ve üzeri erişkin gönüllüler çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubunun Vitamin D ve solubl vitamin D reseptörü değerleri kaydedilmiştir. Vitamin D reseptör düzeyi, serumda immunoenzimatik yöntem yöntemiyle ölçülmüştür. Hasta ve kontrollerin laboratuvar parametreleri ile ayrıca brusellozlu hastaların klinik bulguları ve hastalık seyri kaydedilmiştir.Bulgular: Bruselloz tanısı alan 86 hastanın yaş ortalaması 40,86±18,4 olup 38 (% 46,9)'i erkek, 48 (% 52,7)'i kadın olarak saptanmıştır. Hastalığın klinik formları değerlendirildiğinde 72 (% 83,7) hasta akut, 11 (% 12,8) hasta subakut ve üç (% 3,5) hasta kronik bruselloz olarak saptanmıştır. Komplikasyon gelişme oranı % 29,1 olarak saptanmıştır. Spondilit % 22,1, nörolojik tutulum % 5,8, endokardit ise % 1,2 oranında bulunmuştur. Bruselloz hastalarında Vitamin D ve vitamin D reseptör düzeyleri kontrol grubuna oranla daha düşük olup, aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (sırası ile p=0,005, p=0,0001). Hastalığın klinik formları ile Vitamin D ve vitamin D reseptör düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (sırası ile p=0,152, p=0,285). Hastalarda komplikasyon varlığı ile Vitamin D ve vitamin D reseptör düzeyleri arasında yine istatistiksel olarak farklılık bulunmamıştır (sırası ile p=0,783, p=0,660).Sonuç: Çalışmamız brusellozlu hastalarda, kontrol grubuna göre vitamin D ve vitamin D reseptör düzeylerinin belirgin şekilde düşük olduğu gösterilmiştir. Bu sonuçlar hastalığın patogenezinde Vitamin D'nin etkili olabileceğini düşündürmüştür.Anahtar sözcükler: Bruselloz, Vitamin D, Vitamin D reseptör, immün sistem
KOAH'da vitamin D'nin rolü
ÖZETAmaç: Bu çalışmada KOAH'lı hastalarda vitamin D düzeyi ve vitamin D eksikliğinin, KOAH gelişimi ve akciğer fonksiyonları ile ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Temmuz 2011- Ekim 2011 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvuran, klinik olarak KOAH düşünülen ve solunum fonksiyon testi ile GOLD kriterlerine göre KOAH tanısı konulan 40 yaş üzeri, halen sigara içen veya bırakmış 86 stabil hasta ile benzer yaş ve cinsiyete sahip sigara içen veya bırakmış 72 sağlıklı yetişkinden oluşan kontrol grubu karşılaştırılmıştır. Çalışmaya katılan hasta ve kontrol grubundaki kişilerden onam formu alındıktan sonra, bir anket formu ile katılımcıların sosyo-demografik özellikleri, semptomları ve medikal öyküleri sorgulanmıştır. Vitamin D düzeyini değerlendirmek amacıyla, serum 25(OH)D3 ile beraber serum albümin, parathormon, kalsitonin, fosfor, kalsiyum değerlerini içeren biyokimyasal değerlendirme yapılmıştır.Bulgular: Serum ortalama vitamin D düzeyi, KOAH'lı hastalarda (24,2±9,9 ng/mL), kontrol grubundan (30,8±8,3 ng/mL) anlamlı boyutta daha düşüktür (p<0,001). KOAH'lı hastalarda (% 39,5) vitamin D eksikliğinin (?20 ng/mL), kontrol grubundan (% 5,6) daha yaygın olduğu saptanmıştır (p<0,001). KOAH'lı hastalarda vitamin D düzeyini etkileyen bağımsız faktörleri belirlemek amacıyla yapılan lineer regresyon analizinde (yaş, cinsiyet, VKİ ve sigara içme yoğunluğuna göre standardize edilmiştir) FEV1 düzeyinin vitamin D düzeyini belirleyen bağımsız bir faktör olduğu saptanmıştır (beta=0,286 p=0,007).KOAH'lı hastalarda, hastalık şiddetinin vitamin D eksikliğinin üzerine etkisini gösteren çok değişkenli lojistik regresyon analizinde; (yaş, cinsiyet, VKİ ve sigara içme öyküsüne göre standardize edilmiştir), Evre 1-2 KOAH referans alındığında, Evre 3-4 KOAH'da vitamin D eksikliği riski 2,8 kat artmaktadır (OR:2,8, p=0,024). Yeni GOLD sınıflamasına göre (yaş, cinsiyet, VKİ ve sigara içme öyküsüne göre standardize edilmiştir) A grubu referans alındığında, D grubunda, vitamin D eksikliği riski 4,83 artmaktadır (OR:4,83, p=0,003). Buna ek olarak, vitamin D'nin sigaranın akciğer fonksiyonları üzerindeki etkilerini azalttığı gösterilmiştir.Sonuç: Bu çalışmada sağlıklı yetişkinlerle karşılaştırıldığında, KOAH'lı hastalarda serum ortalama vitamin D düzeylerinin daha düşük, vitamin D eksikliğinin daha yaygın olduğu görülmüştür ve KOAH şiddeti arttıkça vitamin D eksikliğinin arttığı gösterilmiştir. Buna ek olarak vitamin D'nin, sigaranın akciğer fonksiyonları üzerindeki etkilerini azalttığı saptanmıştır. Ancak şu an için KOAH'da akciğer fonksiyonlarının birincil ve ikincil korumasında vitamin D eksikliği tedavisinin kullanımı için, uzun takipli randomize kontrollü çalışmalara gereksinim duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Akciğer fonksiyonları, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), Vitamin D.
Astım gelişiminde D vitamininin rolü
Astım Gelişiminde Vitamin D'nin RolüAmaç: Son yıllarda Vitamin D'nin çeşitli hastalıklarla ilişkisine ek olarak astım da rolü olabileceğini gösteren çalışmalar yayınlanmıştır. Bu çalışmada serum vitamin D düzeyinin ve vitamin D eksikliğinin astım gelişimi ve klinik özellikleri üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya stabil astımlı 88 ve alevlenme döneminde olan 24 astımlı hasta ile benzer yaş, cinsiyet özelliklerine sahip 94 sağlıklı yetişkin kontrol grubu olarak alınmıştır. Tüm katılımcıların ayrıntılı demografik bilgileri ve klinik özellikleri kaydedildikten sonra solunum fonksiyon testleri yapıldı. Serum 25(OH)vitaminD3 düzeyi yüksek basınçlı sıvı kromotografi yöntemiyle çalışıldı. Serum 25(OH)D3 düzeyi ?20 ng/ml vitamin D eksikliği olarak kabul edildi.Bulgular: Astımlı hasta grubunun 86'sı (%76,8) kadın olup yaş ortalaması 43,7±14,2 yıl iken sağlıklı kontrol grubunun 62'si (%66) kadın ve yaş ortalaması 45,1±10,4 yıl idi. Serum vitamin D düzeyi ortalaması tüm astımlı hasta (n=112) grubunda 25,19±12,01 ng/ml iken kontrol grubunda 27,09±12,9 ng/ml idi ve iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,27). Stabil astımlı hasta grubu, alevlenme dönemindeki hasta ve kontrol grubu arasında serum ortalama vitamin D düzeyi ve vitamin D eksikliği yönünden anlamlı fark bulunmamıştır (p=0,398, p=0,363). Kontrol grubunun aksine tüm astımlı hasta grubunda serum vitamin D düzeyi ortalaması kadınlarda (23,89±11,92 ng/ml) erkeklerden (29,52±11,48 ng/ml) anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p=0,03). Astımlı hasta ve sağlıklı kontrol grubunda vitamin D eksikliği olanlarda FEV1 (L) ve FVC (L) değeri vitamin D eksikliği olmayanların FEV1 (L) ve FVC (L) değerine göre anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (sırasıyla astımlı hasta grubunda p=0,003, p=0,01, kontrol grubunda p=0,04, p=0,005) . Ayrıca her iki grupta da vitamin D düzeyi ile FEV1 ve FVC (L) değerleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (sırasıyla astımlı hasta grubunda p=0,004, p=0,03, kontrol grubunda p=0,01, p=0,04).Stabil astımlı (n=88) hasta grubunda obez olanların serum ortalama vitamin D düzeyi (22,8±13,3 ng/ml) obez olmayanlara göre (27,9±11,2 ng/ml) anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,024). Yine stabil astımlı hasta grubunda vücut kitle indeksi ile vitamin D düzeyi arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır (p=0,02).Sonuç: Bu çalışma sonucunda serum vitamin D düzeyi ve eksikliğinin astımlı hastalarda kontrol grubundan farklı olmadığı ancak kadın cinsiyet, düşük akciğer fonksiyonları ve obezite ile anlamlı düzeyde ilişkili olduğu saptanmıştır. Vitamin D'nin astım gelişimindeki etkisini ortaya koymada serum vitamin D düzeyi ölçümünün genetik çalışmalarla desteklendiği ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: akciğer fonksiyonları, astım, vitamin D
D vitamini ile izokinetik egzersiz programının kas kuvveti, yaşam kalitesi ve depresyon üzerine etkisinin karşılaştırılması
Amaç: D vitamini, 27 karbonlu steroid yapıda bir hormon olup esas görevi intraselüler ve ekstraselüler kalsiyum ve fosfor regülasyonunu düzenlemektir. Tüm yaşlarda D vitamini eksikliğinin nonspesifik kas, kemik, eklem ağrısı, kas güçsüzlüğü, yorgunluk, depresyon ve anksiyeteye yol açabildiği gösterilmiştir. İzokinetik kasılma belirlenmiş sabit bir hızda, kasın eklem hareket açıklığı boyunca, bütün gücüyle çalışmasını sağlayan kasılma şeklidir. İzokinetik kasılma kas kuvvetinin değerlendirilmesi ve kas performansı arttırmak için kullanılmaktadır. Çalışmamızda D vitamini ile izokinetik egzersiz programının kas kuvveti, yaşam kalitesi ve depresyon üzerine olan etkisini karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Polikliniğine 2015 yılının mart-ağustos aylarında başvurmuş ve 25(OH) D vitamini düzeyi 30 ng/ml nin altında tespit edilmiş olan 18–65 yaş arası 69 hasta çalışmamızın örneklemini oluşturmaktadır. Bütün hastaların 25(OH) D vitamini düzeyi, bilateral diz ekstansör ve fleksör kas kuvveti pik tork değeri, yaşam kalitesi ve depresyon düzeyleri D vitamini tedavisinden önce ve tedaviden bir ay sonra ölçüldü. Çalışmaya alınan gönüllüler randomize olarak iki gruba ayrılarak, 33 kişilik birinci gruba sadece D vitamini verildi. 36 kişilik ikinci gruba ise D vitamini ve izokinetik egzersiz programı verildi. Sonuç: Her iki grupta da kas kuvvet artışı ,yaşam kalitesi ve depresyon skorlarının düzelmesi istatistiksel olarak anlamlı idi.Bu iki grup karşılaştırıldığında D vitamini eksikliğinde D vitaminine ek olarak verilen izokinetik egzersiz programının kas kuvveti pik tork değerlerinin artmasına, yaşam kalitesi ve depresyon skorlarının düzelmesine klinik olarak katkı sağladığı ancak katkının istatistiksel olarak anlamlı olmadığı gözlenmiştir. Sonuç olarak çalışmamızın etkinliğine katkı sağlamak için daha çok sayıda hastanın daha uzun süre izlendiği , ayrıca körleme ile birlikte D vitaminini kontrol eden major genlerde polimorfizm araştırmalarını kapsayan çalışmalara gereksinim vardır Anahtar kelimeler: D vitamini, İzokinetik Egzersiz, Kas Kuvveti,
Vitamin D wheezing, alerji ve enfeksiyon (İmmün sistem) ilişkisi
VİTAMİN D WHEEZING,ALERJİ VE ENFEKSİYON (İMMUN SİSTEM) İLİŞKİSİ Amaç: Bu çalışmada; sağlam çocuklarda vitamin D düzeyini etkileyen faktörler ve vitamin D düzeyi ile wheezing, alerji, ve enfeksiyon ilişkisi araştırıldı. Gereç ve yöntem: Bu çalışma Adana'da şubat 2010-şubat 2011 tarihleri arasında doğan 1377 çocuk ile yapılan doğum kohord çalışmasına paralel olarak planlandı. Bu polpulasyonundan Adana'da yaşayan ve alerji polikliniğinde takip edilen 1,5-2 yaş arasındaki 64 bebek çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan bebeklerin demografik ve klinik özellikleri kaydedildi. Bu bebeklerin çalışma başlangıcında alınan serumlarından vitamin D düzeyleri bakıldı. Bebeklerin yarısına düzenli olarak 400 ünite/gün dozunda D vitamin almaya devam etmesi önerildi. Bebekler 1 yıl boyunca düzenli takip edildi. Takip sırasında 3 ayda bir telefonla sorgulama ve 6. Ayda annelerle telefon görüşmesine ilaveten bir anket yapıldı. Takibten bir yıl sonra tekrar vitamin D düzeyi ve bu örneklem sırasında alerjik bulguları olan bebeklerden alerjene spesifik IgE paneli bakıldı ve deri prik testi yapıldı. Serum 25(OH)D3 düzeyi ≤20 ng/ml olması vitamin D eksikliği, 21-29 ng/ml arasında olması vitamin D yetersizliği, >30 ng/ml üzerinde olması yeterli vitamin D düzeyi olarak kabul edildi. Bulgular: Değerlendirmeye alınan bebeklerin yaş ortalaması 20,3 ay (± 1,5), en düşük yaş değeri 18 ay, en büyük yaş değeri 24 ay idi. % 46,9'u (n:30) kız, %53,1'i (n:34) erkekti. Çalışmanın başlangıcında bebeklerin %12,5'inin (n:8) serum 25(OH)D3 düzeyi eksik, %39,1'inin (n:25) yetersiz, %48,4'ünün (n:31) yeterliydi. Çalışmanın başlangıcında bebeklerin vitamin D ortalaması 29,8ng/ml (±10,8) idi. Çalışmanın sonucunda ise bebeklerin %25'inin (n:16) serum 25(OH)D3 düzeyi eksik, %45,3'ünün (n:29) yetersiz, %29,7'sinin (n:19) yeterliydi. Ailelerin çoğu vitamin D 400/ünite gün kullanma önerisine uymadı. Çalışmanın sonucunda bebeklerin vitamin D ortalaması 26,5ng/ml (±10,3) idi. Hiçbir bebekte intoksikasyon düzeyde 25(OH)D3 saptanmadı. Cinsiyet, doğum şekli, doğum kilosu, gestasyonel hafta ile vitamin D düzeyi arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Vitamin D düzeyini etkileyen faktörler araştırıldığında çalışmanın sonunda sadece vitamin D alımı ile anlamlı ilişki saptandı (p:0,02). Çalışmanın başlangıcında en az bir wheezing geçiren bebeklerin %55'5 inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. Wheezing geçirmeyenlerle karşılaştırılınca aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,04). Alerjisi olan bebeklerin %71,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi, ancak istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,08). Çalışmanın başlangıcında en az bir defa üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %52,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,43). En az bir defa alt solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %55,1'inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,43). Çalışmanın sonucunda en az bir wheezing geçiren bebeklerin % 81,1'inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,02). Alerjisi olan bebeklerin %88,2'sinin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersiz olmakla beraber bu ilişki istatistiksel olarak sınırda anlamlı bulundu (p:0,052). Çalışmanın sonucunda en az bir defa üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %70,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. Ancak istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,62). En az bir defa alt solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %76,2'sinin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersiz olmasına rağmen bu ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. (p:0,33) Vitamin D alımı ile wheezing ve enfeksiyon arasında anlamlı ilişki saptanmazken çalışmanın sonunda alerjik bulgular ile sınırda anlamlı ilişki saptandı (p:0,06) Sonuç: Bu çalışma sonucunda vitamin D düzeyi ile wheezing arasında anlamlı, alerjik hastalıklar ile sınırda anlamlı ilişki saptandı. Enfeksiyon geçirme ile anlamlı ilişki saptanmadı. Yine de vitamin D'nin alerji ve wheezing gelişimindeki etkisini ortaya koymada genetik çalışmalarla desteklenen ve daha fazla hasta sayısının irdelendiği ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Talasemi major, intermedia ve orak hücre hastalarında biyokimyasal kemik belirteçleri, kemik dansitometrisi ve bunların demir birikimi ile korelasyonu arasındaki ilişki
Amaç:Çalışmanın amacı Ç.Ü.T.F Hematoloji polikliniğinde takip edilen talasemi major,intermedia ve orak hücrehastalarında biyokimyasal kemik belirteçleri ve kemik dansitometrisi arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem:Bu çalışmada Ç.Ü.T.F hematoloji polikliniğinde takip edilen 102 talasemi major,intermedia ve orak hücre hastası prospektif olarak incelenmiştir.Hastalardan biyokimyasal kemik belirteçleri olarak kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz,Dvitamini,parathormon ve ferritin bakıldı.Çekilen kemik dansitometrileri ile ilişkileri karşılaştırıldı.Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 20.0 (SPSS Inc.Chicago,III,USA) paket programı kullanıldı. Bulgular:Osteoporoz hemoglobinopatisi olan hastalarda normal populasyona göre oldukça sık bulunmuştur.Talasemi major,intermedia ve orak hücre hastalarında D vitamini düzeyleri oldukça düşük bulunmuştur.D vitamini düşüklüğü ve ferritin yüksekliği DEXA skorlarındaki gerileme ile istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur.Özellikle ağır D vitamini eksikliğinde DEXA skorlarındaki gerileme daha barizdir. Sonuç:Talasemi major,intermedia ve orak hücre hastalarının erken yaşlarda kemik dansitometrisi ile taramaları yapılmalı,kemik parametreleri incelenmelidir.Uygun D vitamini replasmanı ve ferritin düzeylerinin normal aralığa çekilmeye çalışılması osteporoza bağlı morbiditeyi azaltacaktır.
Vitamin D levels in adult patients with hemophilia
Hemophilia A and B are hereditary diseases due to X-related recessive recurrence seen in male children of female carriers. The coagulation FVIII and FIX deficiency result in a clinic with hemarthrosis and hematoma bleeds, especially in the joints. In this study, we aimed to measure Vitamin D levels which are thought to be important in bone development and destruction in hemophilia patients and to measure some important parameters in bone metabolism and to show the relation with hemophilia. For this study, 40 male hemophiliacs (32 hemophilia A and 8 haemophilia B) and 40 healthy adults were included in the study between the ages of 18-65. We measured Vitamin D (21,86 ± 8,03 ng/mL for hemophilia, 25,46 ± 6,09 ng/mL for control, Ca, P, PTH and ALP levels in the studied subjects. The age of the cases (33,40 ± 11,44 years for hemophilia, 33,92 ± 10,00 years for control, p> 0,05) and BMI (25,81 ± 5,33 kg/m2 for hemophilia, 43 ± 3.97 kg/m2 for control, p> 0.05) were determined. Vitamin D (21,74 ± 5,71 ng/mL for hemophilia A, 25,46 ± 6,09 ng/mL for control, p <0,05) was different between hemophilia A and control groups. There was no significant difference between hemophilia B and Hemophilia A and control in terms of Vitamin D (p> 0.05). In our study Vitamin D values were lower in cases with hemophilia A. In these cases, especially because knee joint bleeds are frequent, these cases act less than normal people. Therefore, Vitamin D levels in these cases should be followed up frequently and should be treated in the absence.
Deneysel polikistik over sendromunda D vitamininin over üzerine etkilerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde incelenmesi
Polikistik Over Sendromu (PKOS), hiperandrojenizm, oligoan-ovulasyon ve polikistik overler ile karakterize endokrin bir bozukluktur. Bugüne kadar patogenezi tam olarak aydınlatılamayan PKOS'nda semptomlara göre değişen farklı tedavi yaklaşımları uygulanmaktadır. Son zamanlarda D vitamini tedavisi PKOS'lu kadınlarda semptomların giderilmesi için yaygın olarak kullanılmaya başlanmış ve daha çok hormonal ve metabolik düzensizlikler üzerine olan etkisi klinik ve deneysel çalışmaların konusu olmuştur. Ancak D vitamininin PKOS'lu over dokularında histolojik yapı üzerine etkilerini gösteren herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızda, Dehidroepiandrosteron (DHEA) ile oluşturulmuş PKOS sıçan modelinde uygulanan D vitamini tedavisinin over yapısı üzerine olan etkilerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda, 24 adet prepubertal dişi sıçan kullanıldı. 21 günlük sıçanlardan her grupta 8 hayvan olacak şekilde 3 grup oluşturuldu. 1. gruptaki hayvanlara subkutan 0,2 ml susam yağı+0,01 ml %95 etanol enjekte edilerek kontrol grubu olarak değerlendirildi. 2.gruptaki hayvanlara her gün subkutan 6mg/kg DHEA enjeksiyonu ile PKOS oluşturuldu. 3.gruptaki hayvanlara ise 6 mg/kg/gün DHEA ile PKOS oluşturulurken aynı zamanda haftada bir 120ng/100gr 1,25(OH)2D3 tedavisi uygulandı. 28 günün sonunda anestezi altındaki sıçanlardan alınan kan örneklerinde FSH, LH ve testosteron seviyeleri ölçüldü. Alınan over dokuları ışık ve elektron mikroskobik incelemeler için rutin doku hazırlama yöntemlerine uygun olarak hazırlandı. Işık mikroskobik değerlendirme ve folikül sayımı için hazırlanan dokular Olympus BX53 ışık mikroskobuyla incelendi. İnce yapı değerlendirmesi için ise dokular JEOL-JEM 1400 transmisyon elektron mikroskobu ile incelenerek fotoğraflandı. Çalışmamızda; serum FSH, LH değerleri, LH/FSH oranı ve testosteron düzeyi PKOS grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir artış gösterirken; tedavi grubunda FSH, LH değerleri, LH/FSH oranı ve testosteron düzeyi PKOS grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu. Işık mikroskobik olarak PKOS grubunda atretik ve kistik folikül sayısında artma görülürken, elektron mikroskopta granüloza tabakası belirgin Şekilde incelmiş ve teka tabakası kalınlaşmış kistik folikül yapıları ve interstisyel hücrelerde lipid birikimi izlendi. Vitamin D tedavisi sonucu atretik ve kistik foliküller sayıca azalmıştı. Sonuç olarak; D vitamininin PKOS'nda gözlenen hormonal ve yapısal değişiklikler üzerine olumlu etkileri bulunduğu ancak uzun süre kullanımının daha yararlı olabileceği kanaatine varıldı. Uzun süreli D vitamini tedavisinin etkilerini gösteren çalışmaların yapılması ve buna yönelik bilgilerin artmasıyla PKOS'na sahip hastalar için bir tedavi seçeneği olarak değerlendirilebileceği düşünüldü.
Çocuklarda d vitamini ve fetuin–a'nın büyüme geriliği ve boy kısalığı üzerine etkisi
D vitamini eksikliği değişen yaşam tarzı nedeniyle Dünya ve Türkiye'de sık görülmektedir. Obezite, metabolik sendrom, diyabet gibi otoimmün hastalıklar, kardiyovasküler hastalıklar ve kanser gibi önemli hastalıklarla ilişkisinin görülmesi D vitamini eksikliğinin engellenmesini daha önemli hale getirmiştir. Fetuin-A karaciğerde üretilen bir glikoproteindir, kemik mineralizasyonu, insülin direnci, obezite, düz kaslarda kalsifikasyonun inhibisyonu üzerine etkilidir. Çalışmada D Vitamini ve fetuin-A'nın benzer mekanizmalar üzerinden etki gösterdiği düşünülerek, büyüme geriliği olanlarda iki maddenin ilişkisinin araştırılması hedeflendi. Çalışma 50 büyüme geriliği olan 50 sağlam çocukla yapıldı. Çocuklar yaşlarına göre oyun ve okul çağı olarak ayrıldı. Her çocuk boy ve kilosu ölçülerek persantil eğrilerine göre sınıflandırıldı. HPLC yöntemi ile D vitamini ve ELISA yöntemi ile fetuin-A değerleri çalışıldı. D vitamini eksikliği %18, yetersizliği %49 saptandı. Büyüme geriliği olanlarda ise D vitamini yeterliliği %20'ydi. Kısa boylu hastalar ve zayıf hastalarda D vitamini seviyeleri kontrol gruba göre daha düşük bulundu (sırasıyla p=0,011 p=0,036). D vitamini değeri bir birim arttıkça büyüme geriliği riskinin 1,071 kat azaldığı bulundu (p=0,21). Büyüme geriliği olanlarda fetuin-A düzeyi daha yüksekti (p=0,035). Oyun çağında fetuin-A okul çağına göre daha yüksekti (p<0,001). Kısalarda fetuin-A değerleri kontrollere göre daha yüksekti (p=0,043). Zayıf hastalar ile kontroller arasında fetuin-A açısından anlamlı farklılık görülmedi (p=0,064). Büyüme geriliği olanlarda D vitamini ve fetuin-A arasında zayıf düzeyde korelasyon izlendi (rho:0,366 p=0,009), kontrol grubunda ilişki yoktu (p=0,31). Kısa çocuklarda fetuin-A daha yüksekti ve büyüme geriliği olanlarda D vitamini ve fetuin-A'nın pozitif yönde ilişkisi vardı. D vitamini büyüme geriliği olanlarda daha düşüktü.
İntrauterin gelişme geriliği hastalarında serum 25-hidroksi vitamin-D ve 8-hidroksi-2-deoksiguanosin seviyelerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmamızın amacı intrauterin gelişme geriliği saptanan gebelerin maternal serumunda 25-hidroksi vitamin d ve 8-hidroksi-2-deoksiguanozin düzeylerine bakarak erken tanıdaki etkisini saptamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, intrauterin gelişim geriliği olan gebelerle sağlıklı üçüncü trimester gebeler arasında maternal serumundan 25-hidroksi vitamin d ve 8-hidroksi-2-deoksiguanozin düzeyleri karşılaştırıldı. Çalışmada Mart 2017 ile Eylül 2018 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine başvuran 36 IUGG ile herhangi bir medikal problemi olmayan 36 sağlıklı üçüncü trimesterdeki gebe kullanıldı. İstatistiksel analizler Mann Whitney-U test, Shaphiro Wilk testi ve Kikare testi kullanılarak gerçekleştirildi. P değeri < 0.05 anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında intrauterin gelişim geriliği olan hasta gruptan alınan maternal serumlarda bakılan 25-hidroksi vitamin d ve 8-hidroksi-2-deoksiguanozin düzeyleri anlamlı bulunmadı. Sonuç: Maternal serumda bakılan 25-hidroksi vitamin d ve 8-hidroksi-2-deoksiguanozin düzeyleri ile intrauterin gelişim geriliği öngörüsü ve erken tanısında uygun yöntem olmadığı anlaşılmaktadır. Gebelerde D vitamini eksikliği ve yetersizliği yaygındır. 8-hidroksi-2-deoksiguanozin düzeyleri ile intrauterin gelişim geriliği erken tanısındaki yerini değerlendirmek için maternal serum dışında(örneğin;idrar) numuneler kullanılarak yapılacak yeni ve geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İntrauterin gelişme geriliği, 25-hidroksi vitamin D , 8-Hidroksi-2- Deoksiguanozin
Vitamin d düzeyi ile proksimal kas biyomekanik özelliklerinin ilişkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı 65 yaş ve üstü hastalarda D vitamini düzeyi ile proksimal kasların kas güçleri ve biyomekanik özellikleri (tonus, elastikiyet ve sertlik) arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Altmış beş yaş ve üzeri 109 hasta çalışmaya dahil edildi. Proksimal kasların kas gücü ve biyomekanik özellikleri (tonus, elastikiyet ve sertlik) değerlendirildi. Kas gücü, MicroFET3 ile ölçülürken biyomekanik özellikler MyotonPro cihazı ile değerlendirildi. Hastaların fiziksel fonksiyonları, standart bir veri formu ve zamanlı kalk ve yürü testi ile değerlendirildi. Serum 25(OH)D vitamin düzeyleri yüksek performanslı sıvı kromatografisi yöntemi ile ölçüldü. D vitamini eksiklik ve yeterlilik grupları arasında, kas parametrelerinin karşılaştırmalı analizi yapıldı. ROC eğrisi, MicroFET3 ile ölçülmüş proksimal kas güçlerinin vitamin D durumunu saptamadaki potansiyel rolünü değerlendirmek için kullanıldı. Bulgular: Yüzdokuz hastanın (88 kadın, 21 erkek) yaş ortalaması 71.2±4.6 yıl idi. Kas güçleri, D vitamini düzeyi yeterli olanlarda istatistiksel olarak yüksek bulundu (p<0.005). Non-dominant quadriceps kası elastisitesi ve bilateral hamstring kaslarının elastisitesi D vitamini düzeyi yeterli olanlarda istatistiksel olarak yüksek bulundu (sırasıyla p<0.01 ve p<0.05). D vitamini düzeyleri yükseldikçe hastaların fiziksel performansının arttığı saptandı (p<0.05). En önemlisi ise ROC analizine göre, MicroFET ile ölçülen kas gücü değerlerinin, serum 25(OH)D vitamin düzeylerini yansıtabilmesi açısından kabul edilebilir doğruluk seviyesine (Eğri altında kalan alan, EAKA >0.70) sahip olduğu bulundu. Sonuç: Proksimal kas güçlerinin, kas elastisitesinin ve hastaların fiziksel performanslarının D vitamin durumu ile ilişkili olduğu saptandı. Proksimal kas güçlerinin, D vitamini düzeyinin yeterliliğini orta düzeyde doğrulukla gösteren bir belirleyici olduğu bulundu. Anahtar Kelimeler: yaşlı birey, kas gücü, kas tonusu, vitamin D
Aşırı aktif mesane semptomları olan hastalarda D vitamini eksikliğinin sıklığı, bu hastalarda D vitamini desteğinin tedavideki etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Aşırı Aktif Mesane (AAM) semptomları olan hastalarda D vitamini eksikliği sıklığını tespit ederek bu grup hastalara D vitamini desteği sonrasında AAM semptomlarındaki düzelme oranlarında artış olup olmadığını araştırmak. Gereç ve Yöntem: Kırşehir Eğitim ve Araştırma hastanesi üroloji polikliniğine AAM semptomları ile ilk kez başvuran premenopozal kadın hastalar incelendi. Bu hastalara AAM sorgulama formu (OAB-V8) ve üriner inkontinans yaşam kalitesi ölçeği (I-QOL) formları dolduruldu. Çalışmaya OAB-V8 skoru ≥ 8 olan hastalar dahil edildi. Bu hastalara uygun şekilde antikolinerjik tedavi başlandı. Ayrıca bu hastaların D vitamini seviyesine bakıldı. Ölçülen 25-OH D <30 ng/ml olan hastalara D vitamini tedavisi verildi. D vitamini 8 hafta boyunca 50.000 ünite/hafta olarak verildi. 8. hafta sonunda hastaların tekrar D vitamini seviyelerine bakıldı ve OAB-V8 ile I-QOL formları dolduruldu. Hastaların D vitamini seviyelerindeki yükselme ve bu formlardan elde edilen semptomlarındaki iyileşmeler karşılaştırıldı. Bulgular: Yapılan istatistiksel analiz sonucunda AAM semptomları gösteren hastalarda D vitamini yetersizliğinin daha sık (%86,7) görüldüğü bulunmuştur. D vitamini yetersizliği olup D vitamini takviyesi verilen grup 8. haftanın sonunda OAB-V8 ile I-QOL sorgulama formlarından elde edilen sonuçlara göre D vitamini takviyesi almayan gruptan daha fazla iyileşme göstermiştir. Bu iki grup istatistiksel olarak karşılaştırıldığında ise anlamlı bir sonuç elde edilememiştir (p=0,640 ve p=0,421). Sonuç: D vitamini yetersizliği AAM semptomu gösteren kadın hastalarda çok sık görüldüğü bulunmuştur. D vitamini, özellikle D vitamini eksikliği olan kadınlarda, antimuskarinik ajanlarla birlikte kullanıldığında semptomları azaltabilir. Düşük D vitamini seviyeleri olan AAM hastalarının asıl tedavi yanında D vitamini takviyesi de alması gerekebileceği ve bu yönde daha çok çalışmanın literatüre kazandırılması gerektiğine inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Aşırı Aktif Mesane, D vitamini, Premenopozal, Tolterodin, OAB-V8, I-QOL
Endometriozis tanısı almış infertil kadınlarda D vitamini düzeyleri
Amaç: Çalışmada kliniğimizde takipli endometriozis tanısı almış infertil hastalar ile endometriozisi olmayan infertil hastaların serum D vitamini düzeyleri karşılaştırılmıştır. Endometirozis ve D vitamini arasındaki ilişkiyi göstermek amacıyla yapılan çalışmada endometriozisin tedavisinde D vitamini eksikliği saptanan hastalarda D vitaminin yerine koyulmasında önemli olduğu ucuz, kolay erişilebilir olması sebebiyle maliyet etkin bir tedavi olarak kullanılabilirliği gösterilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın Yapıldığı Yer: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Reprodüktif Endokrinoloji ve İnfertilite Bilim Dalı Yöntem ve Gereçler: Çalışma 2016-2020 yılları arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi kadın doğum ve hastalıkları polikliniğine başvuran kadın hastaları içermektedir. Çalışmadaki hastalar endometriozis tanısı olan infertil kadınlar ve endometriozis dışı infertilite faktörü sebebiyle polikliniğe başvuran kadınlar olarak iki gruba ayrılmıştır. Çalışmaya katılan tüm hastalardan ayrıntılı anamnez alındı, fizik muayeneleri yapıldı. Hastaların primer tanısı, yaşı, kilosu, boyu, sigara kullanıp kullanmadığı, menarj yaşı, gebelik öyküsü, doğum şekli, infertilite süresi, ek hastalıkları, operasyon öyküsü, eğitim durumu ve mesleği sorgulandı. Buradan elde edilecek veriler kodlanarak bilgisayar ortamına aktarılmıştır. Gerekli istatistiki değerlendirmeler yapılarak tablolar ile sonuç raporu hazırlanmıştır. Beklenen Yararlar: Çalışmamımızın sonucunda elde edilen veriler doğrultusunda infertil hastalarda D vitamini eksikliği düzeyi ve endometriozis-D vitamini eksikliği ilişkisi belirlenecektir. Elde edilen tanımlayıcı bilgiler ışığında D vitamini desteğinin önemi ile ilgili bilgi isteyen hastalara bilgi verilecektir. Kişinin ek komorbit durmularının infertilite ve D vitamini eksikliği sürecinde büyük payı olduğunu düşünürsek sağlığı ve çiftlerin çocuk sahibi olmalarını etkileyecek bu durumun belirlenmesi, konuya dikkat çekilmesi ve gerekli girişimlerin planlanması önlemlerin alınması açısından önem taşımaktadır. Bulgular: Çalışma ve kontrol grubu hastaları arasında demografik özellikler açısından anlamlı fark yoktu. Ortalama AMH serum düzeyleri ve ortalama serum D vitamini düzeyleri arasında anlamlı bir fark yoktu ancak her iki grupta 15-25 yaş arası hastaların serum D vitamini düzeyleri arasında anlamlı fark vardı. (p < 0.05) Endometriozisi olan 15-25 yaş grubundaki hastalarda şiddetli D vitamini eksikliği saptandı. Endometriozisi olan grupta sigara kullanım oranı çalışma grubuna göre anlamlı olarak daha fazlaydı. (p < 0.05) Kontrol grubunda ek hastalık açısından endometriozisi olan gruba göre daha fazla ek hastalık mevcuttu buda istatistiki olarak anlamlı bulundu. (p < 0.05) Sonuçlar: D vitaminin kadın infertilitesinde önemli bir rolü olan endometrioziste düşük olduğu ayrıca infertil hasta grubunda da yine D vitamini düzeylerinin düşük olduğu anlaşılmıştır. Çalışmaya katılan hastaların yanlızca %3'ünün normal serum D vitamini düzeylerine sahip olduğu görülmüştür. Sigara kullanımında endometriozis için risk faktörü olduğu anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: D vitamini, İnfertilite, Endometriozis, Endometrioma
Bir yaşın altındaki ürolitiyazisli bebeklerde etiyolojik risk faktörlerinin ve vitamin D reseptör gen polimorfizmlerinin araştırılması
Ülkemizde, süt çocukluğu döneminde üriner sistem taş sıklığı giderek artış göstermektedir. Bu artış, USG'nin yaygınlaşması ile ilgili olduğu gibi iklim ve beslenme alışkanlıklarının değişmesi ile de yakından ilişkilidir. Amaç: Bir yaşın altındaki taşlı bebeklerde, risk faktörleri ve VDR gen polimorfizmleri incelenmiştir. Gereç & Yöntem: Bir yaş altı yaz dönemi doğmuş 40 sağlıklı, 20 ÜSTH bulunan ve kış dönemi doğmuş 40 sağlıklı, 20 ÜSTH bulunan bebek çalışmaya alınmıştır. Tüm bebekler için; ayrıntılı anket yapılmış; taş etyolojisinde yer alan metabolik değerler, 25(OH)D düzeyi, VDR gen polimorfizmlerinden ApaI ve FokI incelenmiştir. Bulgular: Çalışmada; serum 25(OH)D düzeyi için 4 grup arasında fark saptanmazken (p>0,05), mama ile besleniyor olma (p<0,05) ve multivitamin kullanımı (A,C,D vitaminleri) (p<0,05) taşlı bebeklerde daha sık görülmektedir. Gebelikte annenin başörtülü olma durumunda, bebeğin serum 25(OH)D ve Ca düzeyleri düşük saptanmıştır (p<0,05). Ailede taş öyküsü, taş görülme sıklığını arttırmaktadır (p<0,05) ancak VDR gen polimorfizmlerinden ApaI ve FokI için taş ve kontrol gruplar arasında istatiksel açıdan anlamlı bir fark saptanmamıştır(p>0,05). Taş etyolojisinde altta yatan metabolik bir anormallik olarak hiperkalsiüri, %38'lik bir oranla ilk sırada karşımıza çıkmıştır. Sonuç: Mama ile beslenme, D vitamini desteği olarak multivitamin kullanma; bebeklerde taş oluşumunu arttırmaktadır. Anahtar kelimeler: infant, ürolitiyazis, D vitamini, VDR gen polimorfizm