Dicle University
Discipline

Medical Biochemistry

Dicle University

241

Archived Theses

4

DOIs Assigned

2%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Laboratuar hasta verileri kullanılarak bazı hemogram değerlerinde yaş grupları arasında farklılıkların araştırılması

Amaç: Tam kan analizi (hemogram), kan hücrelerinin sayı, şekil ve yapısal özellikleri hakkında bilgiler veren, bir çok hastalığın tanı, takip ve taramasında yaygın olarak kullanılan çok önemli bir testtir. Bu çalışmanın amacı; hastane bilgi otomasyon sistemine kayıtlı hasta sonuçlarını kullanarak non-parametrik yöntemlerle tam kan analizlerinde ölçülen parametrelerden; Lökosit (WBC), Lenfosit (LYM), Monosit (MONO), Eozinofil (EOS), Nötrofil (NEU) ve Bazofil (BASO) değerlerinin değişik yaş grupları arasında farklılıkların varlığı ve referans aralığına uygunluğunu araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanelerinde 1 Ocak-31 Mart 2016 tarihleri arasında Biyokimya laboratuvarında CELL-DYN Ruby 48-3853/R1(Abbott-USA) otoanalizoründe, çalışılan 24178 hastanın hemogram test sonuçları, çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya kattığımız hastaların yaş gruplandırması; 0-1yaş (1. grup), 2-9 yaş (2. grup), 10-17yaş (3. grup), 18-60 yaş (4. grup) ve 61 ve üstü yaş (5.grup) şeklinde düzenlenmiştir. Gruplar birbiri ile karşılaştırılmıştır. Bu çalışmada tanımlayıcı istatistik olarak ortalama ve standart sapma değerleri verilmiş olup, sürekli değişkenlerin normallik dağılım varsayımına uygunluğu Kolmogorov-Simirnow testi, homojenliği ise Levene testi ile değerlendirilmiştir. Bağımsız gruplara ait ortalamalar arası farkların karşılaştırılmasında parametrik analiz testlerinden tek yönlü ANOVA, çoklu karşılaştırmalarda, Tukey HSD testi kullanılmıştır. İstatistik analiz testlerinde %95'lik güven aralığı uygulanmış olup tanımlayıcı istatistikler ve analizler R version 3.2.3 (2015-12-10). Copyriht (C) 2015 The R Foundation for Statistical Computing free software bilgisayar paket programı kullanılarak yapılmıştır. p< 0,05 için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular ve Sonuç: Bu çalışmada seçilmiş altı hemogram parametresi için beş ayrı grup oluşturulmuş ve bu gruplar birbiri ile karşılaştırıldığında anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir (p<0,05). Özellikle pediatrik yaş gruplarının yetişkin yaş gruplarından ayrı bir şekilde referans aralığı belirlenmesinin faydalı olacağı kanaati oluşmuştur. Anahtar kelimeler: Hemogram, yaş, referans aralığı

Kan sayımıLaboratuvarlarLaboratuvarlar-hastane+2
Ümit Gördük
Dicle University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz osteoartriti tanılı kadın hastalarda serum interlökin-38 düzeylerinin incelenmesi

Osteoartrit (OA), özellikle sinoviyal eklemleri tutan dejeneratif bir hastalıktır. En sık diz eklemini tutar. Gonartroz olarak da adlandırılan diz osteoartriti toplumda ortalama yaşam süreleri ve yaşama şekillerinin değişmesiyle beraber giderek artan sıklıkta görülmektedir. OA tanısı Amerikan Romatoloji Derneği(ACR) tanı kriterlerine göre klinik olarak konur. Kellgren-Lawrence sınıflaması ile hastalık 5 evreye ayrılır. Hastalığın patogenezinde inflamasyonun oynadığı rol tartışmalıdır. Çalışmamızda diz osteoartriti tanılı kadın hastalarda IL-1 ailesinin üyesi olan sitokinlerden IL-1β, IL-1Ra, IL-36, IL-38 düzeyleri ve akut faz reaktanı olan yüksek duyarlılıklı CRP (hsCRP) düzeylerini inceleyerek değişikliklerin ortaya konması amaçlanmaktadır. Ayrıca osteoartrit patogenezinde inflamasyon ve IL-1 ailesinin üyesi olan sitokin ilişkilerinin ortaya konması amaçlanmaktadır. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji polikliniklerinde takip edilen; ACR Kriterleri' ne göre diz OA tanısı konan 50 yaş üzeri kadınlardan oluşan 80 gönüllü hasta ve 60 gönüllü sağlıklı çalışmamıza dahil edildi. Hasta grup Kellgren-Lawrence evreleme sistemine göre 4 evreye ayrıldı. Ayrıca ilk 2 evre erken dönem, son iki evre ise geç dönem olarak tanımlandı. Tüm katılımcılar için serum hsCRP, IL-1β, IL-1Ra, IL-36, IL-38 düzeyleri Dicle Üniversitesi Tıbbi Biyokimya Ana Bilim Dalı'nda incelendi. Hasta grup ile kontrol grubunun demografik verileri arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmedi. Hasta ve kontrol grubu arasında serum hsCRP ve IL-36 düzeyleri bakımından anlamlı fark bulunmadı. Hasta grubunda IL-1β ve IL-1Ra değerleri anlamlı olarak yüksek bulunurken IL-38 değerleri düşük bulundu. Hastalığın 4 evresi ve 2 dönemi için bakılan parametreler için anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç olarak, diz osteoartritinde evrelerden bağımsız şekilde IL-1β,IL-1Ra ve IL-38 değerlerindeki değişimler hastalığın patogenezinde inflamatuar yolakların rol oynadığı iddiasını desteklemektedir.

C reaktif proteinEklem hastalıklarıKadınlar+6
Baver Akcan Duman
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Migren hastalarında dekorin, matriks metalloproteinaz 2 (mMP-2), matriks metalloproteinaz 3 (MMP-3) düzeylerinin incelenmesi

Migren, nörolojik, gastrointestinal ve otonom değişikliklerin eşlik ettiği, primer epizodik bir başağrısı bozukluğudur. Matriks metalloproteinazlar (MMP) kan beyin bariyer geçirgenliğini arttırmakta ve ağrı hassasiyetine neden olmaktadırlar. Yapılan çalışmalarda MMP-2'in migreni olan hastalarda yüksek olduğu bulunmuş ve başka bir çalışmada ise MMP- 3'ün düştüğü rapor edilmiştir. Dekorin( DCN) ekstrasellüler matriks elemanı olan ve MMP'ler (2,3,7) tarafından kırılan bir proteoglikandır. DCN'in migren hastalığı ile ilişkisinin olup olmadığını incelemek ve hastalık patogenezi ile ilişkisi tespit edilen MMP 2 ve MMP 3 ile bağlantısını bulmak için bu çalışmayı amaçladık. Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Nöroloji polikliniklerinde takip edilen; Uluslararası Baş Ağrısı Sınıflaması 3. Baskı (Beta Sürüm)'e göre Migren tanısı konulan 50 hasta ve 40 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Demografik verileri kaydedilen kişilerden sabah aç karnına alınan kan numulerinde ESR, CRP, hemogram parametreleri ile serum MMP-2, MMP-3 ve Dekorin düzeyleri analiz edildi. Serum MMP-2, MMP-3 ve Dekorin düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Hasta ile kontrol grubunun demografik verileri arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Hasta grubun serum MMP-3 değerleri (33.8 ng/ml ± 40.8), kontrol grubunun serum MMP-3 değerlerinden (50.4 ng/ml ± 36.4) anlamlı olarak düşük bulundu(p:0,032). Hasta grubun serum MMP-2 düzeyleri (9.5 ng/ml ± 8.9) ile kontrol grubunun serum MMP-2 düzeyleri (11.5 ng/ml ± 7.5) arasında anlamlı bir fark bulunmadı(p:0,322). Hasta grubun serum dekorin düzeyleri (18.7 ng/ml ± 18.7) kontrol grubunun serum dekorin düzeyleri (26.0 ng/ml ± 17.1)'ne göre daha düşüktü. Ancak bu düşüklük istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p:0,096). MMP-2, MMP-3 ve Dekorin parametrelerinin biribirleri arasında anlamlı pozitif korelasyonlar bulundu. Sonuç olarak, atak döneminde kanları alınan migren hastalarında sadece MMP-3 düzeylerindeki düşüklük anlamlı bulundu. Matriks metalloproteinazlar tarafından yıkıma uğratılan bir molekül olan Dekorin'in migren patogenezindeki rolünün anlaşılması için, söz konusu parametrelerin etkiledikleri yolaklar dikkate alınarak daha geniş hasta grubunda atak olan ve olmayan dönemlerde moleküler düzeyde daha kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: Migren, Dekorin (DCN), Matriks Metalloproteinaz-2 (MMP-2), Matriks Metalloproteinaz-3 (MMP-3)

Baş ağrısıBaş ağrısı bozukluklarıDekorin+4
Ömer Kenanoğlu
Dicle University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Sağlıklı ve fenilketonürili çocuklarda fonksiyonel B12 vitamin eksikliğinin plazma metilmalonik asit ve homosistein düzeyleri ile araştırılması

Giriş ve amaç: Fenilketonüri (FKÜ) hastaları fenilalaninden zengin doğal proteinlerden kısıtlı diyetleri nedeniyle fonksiyonel B12 vitamin eksikliği riski altındadırlar. B12 vitamin eksikliğinin belirlenmesinde B12 vitamin konsantrasyonlarından daha duyarlı fonksiyonel belirteçler olan metilmalonik asitin (MMA) ve/veya homosisteinin (Hcy) kandaki yüksek konsantrasyonları bozulmuş hücre içi B12 vitamin durumunun göstergesi olarak kabul edilmektedir. Ancak, literatürde bu parametrelerin tanı değeri ile ilgili yapılmış yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı; kısıtlı diyet alan FKÜ hastalarının fonksiyonel B12 vitamin eksikliği açısından sağlıklı kontroller ile karşılaştırılması ve B12 vitamin eksikliğinde MMA ölçümünün B12 vitamini ölçümüne göre tanı değerinin ortaya konmasıdır.Gereç ve yöntem: Çalışmaya 5-18 yaşları arasındaki fenilalaninden kısıtlı diyet alan 31 FKÜ hastası ve 26 sağlıklı çocuk dahil edildi. Serum B12 vitamini, ferritin ve folik asit düzeyleri kemilüminesans immünoassay yöntemiyle, fenilalanin düzeyi fluorimetrik bir yöntemle belirlendi. MCV değerleri hemogram cihazında çalışıldı. Plazma Hcy düzeyi ise HPLC ile ölçüldü. Plazma MMA düzeyi stabil izotop dilüsyon-çoklu reaksiyon izleme sıvı kromatografisi-tandem kütle spektrometresi (SID-MRM LC-MS/MS) yöntemi ile belirlendi. MMA yönteminin analitik performansının değerlendirilmesinde doğruluk, doğrusallık, gün içi ve günler arası kesinlik, tespit limiti, kantitasyon limiti ve geri kazanım çalışmaları yapıldı. Verilerin istatistiksel analizlerinde SPSS 15.0 programı kullanıldı. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bulgular: 0.05-2.5 ?mol/L aralığındaki kalibrasyon standartları ile değerlendirilen MMA yönteminin doğruluğu %100 ± 4 olarak bulundu. Yöntem 100 ?mol/L'ye kadar doğrusaldı. Gün içi ve günler arası %CV sırasıyla 4.0 ve 6.0'dan küçük bulundu. Plazma MMA ölçümü için tespit ve kantitasyon limitleri sırasıyla 0.021 ?mol/L ve 0.085 ?mol/L olarak belirlendi. Düşük ve yüksek konsantrasyonda MMA içeren plazma örneklerine eklenen MMA'nın geri kazanımı sırasıyla %87.6 ve %86.4 bulundu. FKÜ ve kontrol grupları karşılaştırıldığında; iki grup arasında serum B12 vitamini, plazma MMA ve Hcy düzeyleri açısından anlamlı fark bulunamadı. FKÜ'li olgular arasında, serum B12 vitamini düşük olanlar grubun %12.9'unu, plazma MMA ve Hcy düzeyleri yüksek olanlar ise sırasıyla %29'unu ve %9.7'sini oluşturmaktaydı. Kontrol grubunun ise %30.7'sinde ve %11.5'inde sırasıyla plazma MMA ve Hcy konsantrasyonları yüksek bulundu. Folik asit ve MCV düzeylerinin FKÜ grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek olduğu belirlendi (p<0.01). İncelenen parametreler arasındaki korelasyonlar değerlendirildiğinde; FKÜ grubunda plazma Hcy ile fenilalanin ve MCV düzeyleri arasında anlamlı pozitif korelasyonlar, folik asit ile anlamlı negatif korelasyon saptandı (p<0.05). Kontrol grubunda ise plazma MMA ile Hcy konsantrasyonları arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu (p<0.05). FKÜ ve kontrol gruplarının verileri birlikte ele alındığında, serum B12 vitamin konsantrasyonları ile plazma MMA ve MCV düzeyleri arasında anlamlı negatif korelasyonlar belirlendi (p<0.01). Yukarıdaki bulgulara ek olarak, B12 vitamin eksikliği tanısının konmasında, plazma MMA ölçümünün serum B12 ölçümüne göre 5.33 kat (%95 GA=1.62-17.49) daha fazla tanı koydurucu olduğu bulundu.Sonuç: Çalışmamız, hem sağlıklı kontrollerde hem de potansiyel B12 vitamin eksikliği riski olan FKÜ grubunda, B12 vitamin düzeyleri referans değerler içinde olsa da fonksiyonel B12 vitamin eksikliğinin olabileceğini göstermektedir. Ayrıca bu çalışma ile FKÜ'li olgularda ve sağlıklı çocuklarda MMA'nın B12 vitaminine göre daha yüksek tanı değeri ilk kez ortaya konmuştur.Anahtar kelimeler: B12 vitamini, metilmalonik asit, homosistein, fonksiyonel B12 vitamin eksikliği, fenilketonüri, çoklu reaksiyon izleme-sıvı kromatografisi-tandem kütle spektrometresi (MRM-LC-MS/MS)

FenilketonüriHomosisteinKromatografi+4
Merve Akış
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Pro-apoptotik ve anti-apoptotik proteinlerin EGCG ile tetiklenen apoptoz mekanizmasındaki rollerinin HCT-116 kolon kanser hücrelerinde incelenmesi

Yeşil çay ekstraktı olan EGCG kolay elde edilebilen, ucuz ve toksik olmayan katekin türevi bir polifenol bileşiğidir. Çeşitli kanser hücrelerinde programlı hücre ölümünü tetikleyebildiğinden kemoterapötik ajan olarak kullanımı yoğun olarak araştırılmaktadır. Buna rağmen EGCG'nin etkisi hücre tipine göre değişkenlik göstermektedir ve apoptoz mekanizması tam olarak aydınlatılamamıştır. Özellikle kolon karsinoma üzerinde gerçekleştirilen çalışmalar oldukça kısıtlıdır ve henüz EGCG'nin kolon kanserinde pro- ve anti-apoptotik genlerin ekspresyon profiline etkisini gösteren bir çalışma mevcut değildir. Bu bilgiler ışığında bu çalışmada, kolon karsinoma hücrelerinde apoptozu tetikleyen dozda EGCG'nin pro- ve anti-apoptotik genlerin ekspresyonlarına etkisi, artış gösteren ve apoptotik süreçte önemli rol oynayan proteinlerin mRNA düzeyinde susturulması ile bu proteinlerin apoptotik süreç açısından öneminin incelenmesi amaçlanmıştır. Bunun yanısıra EGCG'nin prooksidan özelliği ile hücrede oluşturduğu oksidatif etkinin hücre içi reaktif oksijen düzeyinin ölçülmesi ile incelenmesi amaçlanmıştır.Bu amaç doğrultusunda çalışmada HCT-116Bax+/+ ve HCT116Bax-/- insan kolorektal tümör hücre hatları kullanıldı. EGCG'nin hücre canlılığı üzerine etkisi MTT yöntemi ile, hücre ölüm tipi ve yüzdesi akış sitometrik analiz ile belirlendi. İntrensek ve ekstrinsik apoptotik yolakta görevli kazpazların protein ekspresyon değişimleri western-blot analizi ile incelendi. EGCG'nin pro- ve anti-apoptotik gen ekspresyon düzeylerine etkisi Real-Time PZR yöntemi ile belirlendi. İntrensek ve ekstrinsik apoptoz yolaklarının başlatıcı kaspazları olan kaspaz-8 ve kaspaz-9 genleri susturulmak üzere seçildi ve EGCG'nin etkinliğinde kaspaz-8 ve -9'un önemi incelendi. EGCG'nin hücrede oluşturduğu oksidatif etki oluşan reaktif oksijen türevlerinin akış sitometrik analizi ile saptandı.Elde edilen gen ve protein ekspresyon analiz verileri değerlendirildiğinde EGCG'nin apoptotik etkisini ağırlıklı olarak kaspaz 8 enzim aracılı ekstrinsik yolak ile gösterdiği ancak kaspaz 9 enzim aracılı intrinsik yolağın dolaylı olarak apoptotik etkiyi güçlendirdiği ve etkide EGCG'nin oluşturduğu hücre içi ROT'ların da etkin olduğu öngörülmektedir.Anahtar Sözcükler: EGCG, Kolon kanseri, İntrinsik apoptoz, Ekstrinsik apoptoz

ApoptozisEpigallokateşinEpigallokateşin gallat+2
Ayşenur Çataler Karakuş
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

L-theaninin diyabetik sıçanlarda pankreas ve karaciğer doku hasarlarına etkilerinin incelenmesi

Hiperglisemi ile karakterize olan diyabetes mellitus (DM), karbohidrat, protein ve lipid metabolizmasındaki bozukluklarla ilişkili yaygın kronik bir hastalıktır. Diyabette hiperglisemi tarafından tetiklenen sinyal yolakları, oksidatif stresi, inflamasyonu ve hücresel ölümü arttırarak diyabetik komplikasyonların gelişmesinde önemli bir rol oynar. L-Theanin (LT), Camellia Sinensis çaylarında bulunan antioksidan, antiinflamatuvar, ve antidepresan gibi sağlığa faydalı etkilere sahip özel bir amino asittir. Bu çalışmada, 28 gün boyunca gavaj ile 200 mg/kg LT takviyesinin streptozotosin (STZ, 60 mg/kg, intraperitoneal (i.p.), tek doz) / nikotinamid (NA,120 mg/kg, i.p., tek doz) ile indüklenmiş diyabetik sıçanların pankreas ve karaciğer dokularında oksidatif strese, inflamasyona ve apoptoza etkileri incelendi. Bu amaçla, 28 adet Wistar erkek sıçan (150-250 g, 2-3 aylık) her grupta 7 hayvan olacak şekilde 4 gruba ayrıldı: Kontrol, LT, DM ve DM+LT. Dokularda oksidatif stres göstergesi olarak toplam ve okside glutatyon seviyeleri (sırasıyla TGSH ve GSSG) enzimatik kolorimetrik yöntemle; inflamasyon göstergeleri olarak indüklenebilir nitrik oksit sentaz 2 (NOS2) ve tümör nekrozis faktör-α (TNF-α), ve apoptoz göstergesi olarak kaspaz-3 gen ekspresyonları ve protein seviyeleri, sırasıyla, Real Time PCR ve ELISA yöntemleri ile belirlendi. Dokular ayrıca histopatolojik olarak da değerlendirildi. DM+LT grubu DM grubu ile karşılaştırıldığında; pankreas dokusunda TNF-α, NOS2 gen ekspresyonları ve kaspaz-3 protein seviyesi, karaciğer dokusunda ise GSSG ve GSSG/TGSH seviyeleri anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Ayrıca dokularda histopatolojik dejenerasyonun azaldığı gözlendi. Sonuç olarak, LT takviyesi DM'de özellikle pankreas dokusunda inflamasyonu ve apoptozu, karaciğer dokusunda ise oksidatif stresi etkilemiştir. Ancak bunların, insanlar üzerinde diyabet patolojisine etkisine yönelik ayrıntılı çalışmalarla desteklenmesine ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Apoptoz, Diyabetes Mellitus, İnflamasyon, Oksidatif Stres, L-Theanin

Diabetes mellitusDokuKaraciğer+5
Sevil Kör
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel testiküler iskemi reperfüzyon modelinde p-kumarik asit'in etkilerinin incelenmesi

Testis torsiyonu (TT), spermatik kordun dönmesinin neden olduğu, kan akışının kesilmesine ve testiküler iskemiye neden olan ürolojik bir acil durumdur. Testiküler iskemi reperfüzyon (İ/R) hasarının patofizyolojisinde reaktif oksijen türleri (ROS) önemli rol oynar. p-Kumarik asit (p-CA) kumarik asitin doğada en fazla bulunan izomeridir; anti-inflamatuar, antibakteriyel, antioksidan ve antidiyabetik gibi pek çok biyolojik etkilere sahiptir. Bu çalışmada p-CA'nın testis torsiyonu/detorsiyonu (T/D) ile oluşturulan İ/R modeli üzerindeki etkileri araştırıldı. Çalışmada 35 adet Sprague Dawley (250-300 g) erkek rat kullanıldı ve her grupta 7 rat olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna yalnızca laparatomi uygulandı. İ/R grubunda sol testise 720˚ 4 saat torsiyon (iskemi), 2 saat detorsiyon (reperfüzyon) uygulandı. Etanol grubuna anestezi başlangıcından 3.5 saat sonra intraperitonal (i.p) etanol verildi. Tedavi gruplarına detorsiyondan 30 dk önce i.p 50 ve 100 mg/kg dozlarında p-CA uygulandı. Doku ve serumda oksidatif stres ve antioksidan parametrelerin düzeyleri ölçüldü, ayrıca doku örnekleri histopatolojik olarak değerlendirildi. p-CA tedavisi, serum ve dokuda İ/R hasarı ile artmış malondialdehit (MDA) seviyelerini anlamlı derecede düşürdü. Dokuda süperoksit dismutaz (SOD) seviyeleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi (p>0.05). Glutatyon peroksidaz (GPx) ve glutatyon (GSH) seviyeleri İ/R grubunda kontrole göre düşüktü. Toplam oksidan durum (TOS) seviyeleri İ/R ile artış gösterirken, toplam antioksidan durum (TAS) seviyeleri İ/R grubunda kontrole göre düşüktü. Serumda GPx seviyelerinde gruplar arasında anlamlı fark yoktu. GSH seviyeleri İ/R grubunda kontrole göre anlamlı derecede düşüktü. TAS, TOS seviyelerinde gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Histopatolojik incelemede Johnsen testiküler biyopsi skoru (JTBS), İ/R ve p-CA tedavi gruplarında kontrole göre daha düşüktü. İ/R+p-CA 100 mg/kg grubunda İ/R grubuna göre histopatolojik skor seviyesi anlamlı olarak düzeldi. Çalışmamızın sonuçlarına göre p-CA testiküler İ/R hasarında oksidatif stresi azaltarak koruyucu etki gösterdi.

Kumarik asitKumarinlerReperfüzyon+4
Hüseyin Çınar Zihni
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

L-theaninin diyabetik sıçanlarda hipokampus dokusu ve serum BDNF ve adipositokin seviyelerine etkisinin incelenmesi

Diyabetes Mellitus (DM), artmış kan glukoz seviyesi, insülin yetersizliği veya etkisizliği ile karakterize metabolik bir hastalık olup beyinde yapısal ve fonksiyonel bozukluklara neden olabilmektedir. L-Theanin (LTN), Camellia Sinensis bitkisi çay türlerinde bulunan, rahatlatıcı, psikoaktif, antidepresan, antiinflamatuvar ve antinekrotik gibi özellikleri ile beyin ve beyinin hafıza ve öğrenme ile ilgili bölümü olan hipokampus fonksiyonlarını düzenleyici özelliğe sahip eşsiz bir amino asittir. Çalışmamızda nikotinamid (NA)/streptozotosin (STZ) ile diyabet oluşturulan sıçanlarda LTN'in hipokampus dokusunda ve serumda BDNF ve adipositokinlerin (TNF- α, leptin, adiponektin ve rezistin) seviyelerine etkisi, doku histopatolojisi ile birlikte değerlendirildi. Bu amaçla, 32 adet erkek Wistar sıçan (150-250 g) kontrol, LTN, DM ve DM+LTN olmak üzere dört gruba (n=8/grup) ayrıldı. 28 gün boyunca gastrik gavaj ile kontrol ve DM grubuna içme suyu, LTN ve DM+LTN grubuna ise 200 mg/kg/gün LTN verildi. Doku homojenatlarında ve serumlarda tayinler ticari ELISA kitleri ile yapıldı. DM+LTN grubu DM grubu ile karşılaştırıldığında hipokampus dokusunda leptin ve adiponektin seviyeleri anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Diğer parametrelerde de değişiklikler olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunamadı (p>0.05). Histopatolojik analizlerde ise hasar hipokampusun tüm bölmelerinde azalmasına rağmen bu değişiklik CA3 bölgesinde anlamlı düzeyde idi (p<0.05). LTN, DM'de hipokampus dokusunu dejenerasyondan koruyucu etkiler sergilemekle birlikte, BDNF ve adipositokinlerin seviyelerini de etkileyebilmektedir. Anahtar Kelimeler: Adipositokin, diyabet, ELISA, hipokampus, L-Theanin

AdipokinlerDiabetes mellitusEnzime bağlı immünosorbent testi+4
Hamed Hajızadeh Tekmeh
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı kalite kontrol materyal verilerinden hesaplanan süreç sigma değerlerinin incelenmesi

Giriş: Klinik laboratuvar testleri tanı, tedavi, izlem ve tarama amaçlarıyla kullanılmaktadır. Süreç sigma düzeyi klinik laboratuvarlarda analitik performansın değerlendirilmesinde kullanılan ölçütlerden biridir. Analitik aşamada meydana gelen hataların sayısı süreç sigma düzeyleri ile belirlenebilir. Belirli bir ölçüm prosedürünün gerçek süreç sigma düzeyi referans materyal kullanılarak veya referans yöntemlerle karşılaştırma yoluyla bulunur. Amaç: Bu çalışmada KTÜ Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi Klinik Biyokimya Laboratuvarı'nda çalışılan ve dış kalite kontrol programında referans metot değeri bulunan AST, T.Kolesterol, LDH, Kreatinin, Potasyum ve Sodyum testlerinin referans metot değeri, dış kalite kontrol ve iç kalite kontrole göre üç farklı yöntemle elde edilen bias değerlerinin farklı olup olmadığının incelenmesi ve bu bias değerlerinin süreç sigma düzeylerine etkisinin karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya dahil edilen testlerin beş yıla ait süreç sigma düzeyleri ''[(TEa - Bias) / CV]'' formülü ile düzeylere göre hesaplandı. RMD, DKK ve İKK'ya göre üç farklı şekilde hesaplanan bias değerleri kullanılarak bulunan süreç sigma düzeyleri karşılaştırıldı. Süreç sigma düzeyi 3'ten küçük olan testler kabul edilemez performans, 3-3.99 arasında olanlar sınırda performans, 4-5.99 iyi performans, 6 ve üstünde olan testler dünya sınıfı performans olarak sınıflandırıldı. Bulgular: RMD'ye göre hesaplanan beş yıllık ortalama süreç sigma düzeylerinin DKK ve İKK'ya göre hesaplanan süreç sigma düzeylerinden daha düşük olduğu saptandı. Sodyum haricindeki diğer testlerde RMD, DKK ve İKK'ya göre hesaplanan süreç sigma düzeyleri arasında farklı ilişki düzeylerinde korelasyon olduğu görüldü. Testler için hesaplanan süreç sigma düzeylerinin bazı aylarda farklı kalite kontrol materyallerine göre farklı kategorilerde olduğu saptandı. Aynı kalite kontrol materyali kullanıldığında dahi testlerin aylara ve yıllara göre hesaplanan süreç sigma düzeylerinin farklı kategorilerde olduğu görüldü. Sonuç: Testlerin süreç sigma düzeylerinin kullanılan farklı kalite kontrol yöntemlerine göre değişiklik gösterdiği görüldü. Testlerin gerçek performansının değerlendirilebilmesi için mümkünse her testin referans yöntemle analiz edilmesi gerektiği veya referans materyal kullanım sıklığının artırılması gerektiğini düşünmekteyiz. Farklı konsantrasyonlar için hesaplanan süreç sigma düzeylerinin farklı performans sergilediği görüldüğünden dolayı süreç sigma düzeylerinin düzeylere göre periyodik olarak hesaplanması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Süreç Sigma Düzeyi, Kalite Kontrol, Analitik Performans.

Analitik özelliklerKalite kontrolLaboratuvar teknikleri+3
Merve Katkat
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Piyelonefrit geçiren çocuklarda renal skar gelişiminin göstergesi olarak plazma ve idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (NGAL) düzeylerinin değerlendirilmesi

Piyelonefrit renal skara ve bununla ilişkili komplikasyonlara (hipertansiyon, son dönem böbrek yetmezliği gibi) yol açabilir. Renal skarın gösterilmesinde altın standart Tc-99 DMSA sintigrafisidir. Nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (NGAL) akut ve kronik böbrek hasarının varlığını göstermede son yıllarda giderek önem kazanan bir biyobelirteçtir. Bu çalışmada, piyelonefrit öyküsü olan çocuklarda renal skar varlığının göstergesi olarak idrar ve plazma NGAL düzeyleri incelenmiştir. Bu parametrenin yanı sıra fibrozis belirleyicisi olarak MMP-9 ve TIMP-1 in NGAL ile ilişkisi de araştırılmıştır. Çalışmaya DEÜ Çocuk Nefroloji Polikliniği?ne başvuran ve en az 6 ay önce piyelonefrit atağı geçiren hastalar alındı. Hastalar DMSA sintigrafisi sonuçlarına göre renal skar (-) (Grup 1) ve renal skar (+) (Grup 2) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her grup vezikoüreteral reflü (VÜR) varlığı açısından da kendi içinde VÜR (-) ve VÜR (+) olarak gruplandı. Plazma NGAL düzeyleri Biosite Triage prometer cihazı kullanılarak floresans immun ölçüm yöntemi ile ölçüldü. İdrar NGAL düzeyleri Architect Abbott C 16200 otoanalizöründe kemilüminesans immün ölçüm yöntemi ile ölçüldü. İdrar ve plazma NGAL testlerine ek olarak renal skar ve fibrozis göstergesi olarak idrar matriks metalloproteinaz-9 (MMP-9) (Boster ELİSA kiti) ve metalloproteinaz doku inhibitörü tip 1 (TIMP-1) (İnvitrogen ELİSA kiti) düzeyleri de ölçüldü. Grup 1 ve 2 plazma ve idrar NGAL, idrar MMP-9 ve TIMP-1 düzeyleri bakımından karşılaştırıldı. Aynı karşılaştırmalar her iki grup içinde VÜR (-) ve VÜR (+) olanlar arasında da yapıldı. Ayrıca çalışılan dört parametre arasında korelasyon varlığı da araştırıldı. Piyelonefrit sonrası renal skar gelişen ve gelişmeyen gruplar arasında idrar ve plazma NGAL yanı sıra MMP-9 ve TIMP-1 düzeyleri açısından da fark saptanamadı. Sonuç olarak piyelonefrit geçiren çocuklarda renal skar varlığının göstergesi olarak NGAL `ın uygun bir parametre olmadığını düşünüyoruz.

Matriks metalloproteinaz 9Matriks metalloproteinazlarNGAL+4
Yasin Kenesarı
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ülseratif kolitli hastalarda gözlenen inflamasyonda Srage'nin olası antiinflamatuvar rolünün aydınlatılması

Ülseratif Kolit (ÜK) ve Crohn Hastalığı (CH) gibi etyolojisi tam olarak açıklanamamış bir grup hastalıktan oluşan İnflamatuvar Bağırsak Hastalıkları (İBH) ayırıcı tanısının yapılabilmesi, tedavisinin düzenlenmesi ve prognozunun takibi için çoğu zaman endoskopi gibi girişimsel yöntemlere gereksinim duyulmaktadır. Bu nedenle kolay saptanabilecek yeni biyolojik belirteçlere gereksinim vardır. İBH mekanizmasında, bir multiligand reseptör olan `ileri glikasyon son ürünleri reseptörü? (RAGE) ve onun çözünür formu `sRAGE?nin adı geçmektedir. sRAGE ve onun ligandlarından biri olan kalprotektin, intestinal mukozada eksprese edilerek hem bağırsak lümenine hem de dolaşıma salınmaktadır. Bu proteinlerin serum ve mukozadaki değişimini aydınlatmak için ÜK?li hastalar çalışmaya alınmıştır. sRAGE, hem inflamatuvar hem de non-inflamatuvar mukozada Western blot tekniği kullanılarak; serum sRAGE ve kalprotektin de `Enzyme-linked immunosorbent assay? (ELISA) yöntemiyle ölçülmüştür. Kolonoskopi yapılan hastalar Montreal sınıflamasına göre alt gruplara ayrılmış, serum belirteçleri ve mukozal sRAGE düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Ayrıca ÜK?li hastaların inflame ve non-inflame mukozaları arasında da fark bulunmamıştır. ÜK?li hastaların kolonoskopi yardımıyla iyi tanımlanmış alt grubunda serum sRAGE ve kalprotektin anlamlı düşük bulunmuştur. Bu çalışma, sınırlı sayıda hastayla yapılmıştır ve inflamatuvar belirteçler arasındaki ilişkiyi aydınlatmakta yetersiz kalmaktadır. Bu belirteçlerin düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılacağı daha ileri çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Antiinflamatuar ajanlarEnzime bağlı immünosorbent testiKalprotektin+4
Deniz Koçer Kalkandelen
Dokuz Eylül University
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye'nin farklı bölgelerinden elde edilen propolisin sulu ekstraktının HPLC ile karakterizasyonu ve antioksidan poransiyelinin belirlenmesi

Fonksiyonel bir gıda olan propolis bal arılarının bitkilerin belirli kısımlarından toplayarak oluşturdukları reçineli bir maddedir. Propolisin kimyasal bileşimi toplandığı bölgenin coğrafi ve iklimsel özellikleri, bitki türleri ve yıl içerisindeki toplama zamanı gibi çeşitli faktörlere bağlıdır. Propolisin güçlü antioksidan aktivitesi, içerisinde yer alan fenolik bileşiklerden kaynaklanmaktadır. Son yıllarda apiterapide kullanımı artan propolisin su ile ekstrakte edilmesi, bireyler tarafından kolay ve emniyetli kullanılması açısından diğer çözücülere göre avantaj sağlamaktadır. Bu çalışmada, Türkiye'nin farklı bölgelerinden elde edilen propolis örneklerinin sulu ekstraktlarının karakterizasyonu sağlanması ve antioksidan potansiyelleri belirlenerek birbirleriyle kıyaslanması amaçlandı. Bu amaçla Türkiye'nin farklı bölgelerindeki çeşitli illerden toplanan propolis örneklerinin sulu ekstraktları hazırlandı. Güçlü kromatografik araç olan HPLC-DAD ile propolis ekstraktlarının kalitatif ve kantitatif analizi sağlandı. Aynı zamanda toplam polifenolik içerik, toplam flavonoid içerik ve demir indirgeme gücü testleri gerçekleştirilerek ekstraktların antioksidan potansiyelleri birbirleriyle kıyaslandı. Bölgeler arası toplam polifenol ve flavonoid içerik ile demir indirgeyici gücü testinden elde edilen sonuçlar birbiri ile uyumlu olduğu görüldü. En yüksek toplam polifenolik içerik, toplam flavonoid içerikleri ve demir indirgeyici gücü değerleri Doğu Anadolu bölgesinde bulundu. HPLC-DAD ile yapılan analizlerde sulu propolis ekstraktlarının tamamında diğer fenolik bileşiklere oranla yüksek oranda kafeik asit bulundu. Kimyasal bileşenler yönünden bölgeler arasında herhangi bir uyum görülmedi. En yüksek kafeik asit miktarı Doğu Anadolu bölgesinde en yüksek klorojenik ve trans-sinnamik asit miktarı ise Akdeniz bölgesinde bulundu. Kafeik asit miktarı yüksek olan ekstraktlarda genellikle toplam polifenol içerik ile birlikte demir indirgeyici gücünün de yüksek olduğu görüldü. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlara göre farklı bölgelerden elde edilen propolis örneklerinin hem kimyasal bileşen yönünden hem de antioksidan özellik yönünden farklılıklar gösterdiği kanaatine varıldı.

AntioksidanlarArıcılıkArılar+3
Kübra Akbulut Çakıroğlu
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Over kanseri tanısında aday gösterilen yeni serum belirteçlerinin panel olarak kullanım etkinliğinin değerlendirilmesi

Tedavideki ilerlemelere rağmen gelişmiş ülkelerde over kanseri jinekolojik kanserler içinde halen en ölümcül olandır. Over kanserlerinin %90?ı epitelyal kökenli tümörlerden oluşmaktadır. Over kanseri erken evrede tanı aldığı durumda 5 yıllık sağkalım %90?ı geçmektedir. Ancak hastalığa ait spesifik semptomlar ve erken tanı imkanı sağlayacak güvenilir bir yöntemin olmaması nedeniyle vakaların çoğu geç evrelerde tanı almaktadır. Erken tanı kadar önemli olan bir diğer konu; adneksiyel kitleli hastalarda benign ve malign over tümörlerinin ayrımının yapılabilmesi, malignite açısından yüksek riskli hastaların over kanseri tedavisinde uzmanlaşmış 3. basamak sağlık kurumlarına sevkinin sağlanmasıdır. Günümüzde epitelyal over kanserinin tespiti ve adneksiyel kitlelerin ayrımında en sık kullanılan yöntemler ultrasonografi ve serum CA125 düzeyinin ölçümüdür. Ancak bu yöntemlerin duyarlılık ve özgüllüğü over kanseri tanısı koymak için sınırlıdır. Bu nedenle çalışmalar merkezler arasında tekrarlanabilirlik ve tutarlılığı sağlayacak, kantitatif ölçümler yoluyla belirlenen, noninvaziv ve göreceli olarak ucuz olan belirteçler üzerine yoğunlaşmıştır. Bunun sonucu olarak da pek çok potansiyel belirteç tanımlanmıştır. Bu çalışmanın amacı HE4, YKL-40, Mezotelin, LyGDI ve CA125?ten oluşan bir belirteç panelinin epitelyal over kanseri tanısında ve benign over tümörlerinden ayrımında kullanılabilirliğini ortaya koymaktır. Her bir belirteç ve değişik belirteç kombinasyonlarının patolojik tanıya göre geçerliliğinin değerlendirilmesi ve CA125 ile karşılaştırılması, menapoz etkeni, histolojik tip, evre ile söz konusu belirteçler arasındaki ilişkinin araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmada epitelyal over kanserli 31 hasta, benign over tümörü olan 30 hasta ve 32 sağlıklı kadın yer almıştır. Preoperatif olarak alınan serum örneklerinde HE4, YKL-40, Mezotelin ve LyGDI düzeyleri ELISA ile, CA125 düzeyleri elektrokemiluminesans immunassay ile belirlenmiştir. Her bir belirteç ve değişik belirteç kombinasyonları için lojistik regresyon modelleri tahmin edilerek tanısal performansları değerlendirilmiştir. Benign-malign ve sağlıklı-malign gruplar arasında, tüm belirteçlerin ortanca değerleri anlamlı farklılık göstermiştir. CA125 ve HE4 dışındaki belirteçler sağlıklı-benign gruplar arasında anlamlı farklılık göstermemiştir. LyGDI dışındaki tüm belirteçlerin benign-malign ve sağlıklı-malign ayrımını yapma kapasitesine sahip olduğu belirlenmiştir. Benign-malign ayrımında CA125, HE4, Mezotelin ve YKL-40?dan oluşan belirteç paneli %95 özgüllük düzeyinde, tüm diğer belirteç ve belirteç kombinasyonlarından yüksek duyarlılık (%93,6) göstermiştir. CA125, HE4, Mezotelin, YKL-40?dan oluşan belirteç paneli benign-malign ayrımında ilk kez denenmiş başarılı bir paneldir ve daha ileri araştırmayı hak etmektedir.

Adneks hastalıklarAntijenler-tümör assosiye karbonhidratBiyobelirteçler-tümör+5
Banu Deveci
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hasta bazlı kalite kontrol ve sonuç onay sistemine entegrasyonu

Amaç: Bir hastalığın tanı ve tedavisinde laboratuvar sonuçları önemli bir yer tutar. Bu nedenle laboratuvar sonuçlarının kalite güvencesi altına alınması gerekir. Klinik laboaratuvarlar her ?run? öncesi mutlaka iç kalite kontrol (İKK) uygularlar; ancak, tüm ?run? boyu analitik performansın sürekliliği hep bir tartışma konusudur. Yani İKK, hasta örneklerinin çalışıldığı andaki hataları yakalayamaz; bu nedenle ilave başka güvenlik araçlarına gereksinim vardır. Bu çalışmada; Hasta Bazlı Kalite Kontrol (HBKK) prosedürlerinden biri olan popülasyonun medyan değerlerinin takibinin sonuç güvenilirliğini artırmada yararlı olup olamayacağının araştırılması amaçlandı. Materyal-Metod: 01.01.2011-01.01.2012 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Merkez Laboratuvarı?na rutin analiz için başvuran hastaların serum biyokimyasal test sonuçları; Laboratuvar Bilgi Sistemi?nden alındı. İlk önce her test için günlük ortalama ?n? sayıları hesaplandı; n ?50 olan testler çalışmaya dahil edildi. Bu testler; Na, K, Cl, glukoz, BUN, kreatinin, AST, ALT, GGT, ALP, CK, LDH, ürik asid, TG, kolesterol, HDL-K, total protein, albümin, total bilirubin, direkt bilirubin, kalsiyum, demir, UIBC, fosfor, B12, folik asid, CRP ve ferritin?dir. Hasta profilinin farklı olması nedeniyle, mesai içi/mesai dışı ve servis/poliklinik alt gruplar oluşturularak ayrı ayrı medyan değerleri alındı. Tüm testlerin bir yıl boyunca günlük ortalama ve medyan değerleri alınarak; histogramlar aracılığıyla dağılımları, çizgi grafikleriyle aracılığı ile ortalamalar ile medyanların karşılaştırılması ve X-MR kontrol kartları ile süreç stabiliteleri değerlendirildi. Bulgular: Bir yıllık veriler incelendiğinde; testlerin büyük çoğunluğunun normal dağılım eğrisine uymadığı; ortalamalar ve medyanlar arasında önemli farkların olduğu belirlenmiştir. X-MR kontrol kartları ve ortalama/medyan oranlarına bakılarak elde edilen indekslerden; Na, K, Cl, glukoz, BUN, kreatinin, AST, ALT, ALP, LDH, ürik asid, TG, kolesterol, HDL-K, total protein, albümin, total bilirubin, direkt bilirubin, kalsiyum, UIBC, fosfor, ürik asid, B12 ve folik asid testlerinin hata saptama performansının yüksek; mesai içinde CRP, demir, ferritin; mesai dışında ise GGT, CRP ve CK testlerinin performansının düşük olduğu saptanmıştır. Sonuç: İKK?nın bütünleyicisi olarak HBKK?nın uygulanması, analitik kalite güvencesini daha da artıracaktır. Özellikle orta ve büyük ölçekli laboratuvarlarda, popülasyon medyan sonuçlarının izlenmesi gibi HBKK uygulamalarının LBS?ye uyarlanmasıyla, hem verilere çok daha kolay ulaşılabilecek, hem de daha kolay işlenebilecek; böylece, ?analitik run?daki kaymalar daha erken bir refleksle algılanarak hatalı sonuçların verilmesi önlenebilecektir. Ayrıca, oluşturulan bu kontrol kartları ile geriye doğru incelemeler yapılarak analitik sistemin geçmiş performansı hakkında da çok faydalı bilgiler elde edilebilecektir. Anahtar kelimeler: Hasta bazlı kalite kontrol, kalite kontrol, medyan, X-MR kontrol kartı

Bilgi sistemleriHasta takibiHastalar+5
Ayşegül Keser
Dokuz Eylül University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Üç günlük standart diyetin oral trigliserid tolerans testi üzerine etkisinin incelenmesi

Planlanan çalışmanın amacı bireylerin günlük kalori gereksinimlerine göre makro besin öğeleri bakımından bileşimi %45-60 karbohidrat, %10-20 protein, %20-35 yağ olan standart diyetin, oral trigliserid tolerans testi (OTTT) üzerine etkisinin incelenmesidir. Planlanan araştırma kapsamında çalışma grubunda yer alan kişilere (n=20, 9 kadın- 11 erkek) diyet kısıtlaması olmadan rutin beslenme düzenleri sonrasında (1. OTTT) ve üç günlük standart diyet sonrasında (2.OTTT) olmak üzere iki defa OTTT uygulandı. Uygulamaların 0. saat ve 4. saatlerinde alınan kan örneklerinde trigliserid (TG), total kolesterol (TK), yüksek yoğunluklu lipoprotein-kolesterol (HDL-K), düşük yoğunluklu lipoprotein-kolesterol (LDL-K) ve glukoz düzeyleri ölçüldü. Rutin ve üç günlük standart diyetlerinin enerji ve makro besin öğesi içerikleri analiz edildi. Üç günlük standart diyet sonrası yapılan OTTT uygulamasına ait (2. OTTT) eğri altında kalan alan (AUC), 0. saat TG ve 4. saat TG değerleri, 1. OTTT uygulamasına göre anlamlı olarak düşük bulundu (sırasıyla p= 0.014, p= 0.030, 0.015). Glukoz, TK, LDL-K ve HDL-K değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı değişmediği gözlendi (sırasıyla p= 0.803, p= 0.305, p= 0.244, p= 0.528). Üç günlük standart diyet enerji miktarı istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p= 0.009). Diyetler makro besin öğesi yüzde içerikleri yönünden incelendiğinde, üç günlük standart diyet karbohidrat yüzde değerinin artarak %47 olduğu (p= 0.003), yağ yüzde değerinin azalarak %34.4 olduğu (p= 0.001), protein yüzde değerinin ise değişmeyerek %18.5 olarak aynı kaldığı (p= 0.957) bulundu. Enerji ve diyet yağ miktarlarının AUC ile istatistiksel olarak anlamlı düzeyde pozitif korelasyon gösterdiği gözlendi (sırasıyla p= 0.029, p= 0.003). Sonuç olarak, OTTT ile belirlenen postprandiyal TG cevapta OTTT öncesi yapılan üç günlük standart diyetin etkili olabileceği söylenebilir

DiyetLipoproteinlerTrigliseridler
Eda Nur Demir
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Çeşitli çözücülerde Türk propolisinin çözünürlüğünün incelenmesi

Propolis bal arıları tarafından çeşitli bitki kaynaklarından toplanan yapışkan, reçinelidoğal bir üründür. Propolisin biyolojik aktivitesinden başlıca sorumlu olan yapılarflavonoidler gibi fenolik bileşiklerdir. Flavonoidler aynı zamanda antioksidan aktiviteden desorumludur ve bu da özellikle flavonoidlerin radikal temizleme etkisine dayanmaktadır. Buçalışmada, Trabzon ilinden toplanan Türk propolisinin sulu, etanollü, DMSO' lu, gliserollü veasetonlu ekstraktları hazırlanarak toplam polifenol ve flavonoid içerik, demir (Fe+3)indirgeyici güç ve toplam antioksidan statü tayinleri yapılarak, hangi çözücü içinde en fazlaçözünebileceğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca propolisin liyofilize edilerek hazırlanansulu, etanollü ve DMSO' lu ekstraktları da aynı yöntemler kullanılarak tayin edilmiştir.Sonuçları desteklemek amacıyla her bir ekstrakt HPLC ile kalitatif olarak analiz edilmiştir.Normal ekstraktlar ile liyofilize edilerek hazırlanan ekstraktların toplam polifenol veflavonoid içerikleri, demir (Fe+3) indirgeyici güçleri ve toplam antioksidan statüleribirbirleriyle uyumlu bulunmuştur. HPLC analizlerinde DMSO' lu ve asetonlu ekstraktlar ileetanollü ve gliserollü ekstraktların piklerinin benzerlik gösterdiği tespit edilmiştir. Suluektraktta ise temel olarak bir pik gözlenmiştir. Yapılan bu çalışmalar neticesinde propolisin eniyi DMSO içinde, daha sonra sırasıyla etanol, aseton, gliserol ve suda çözündüğü sonucunavarılmıştır.Anahtar Kelimeler: Propolis, flavonoid, ekstrakt, çözücü, HPLC

FlavonoidlerKromatografi-yüksek basınçlı-sıvıPropolis+1
Tuğba Nigar Çakıroğlu
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Propolis ekstraktlarının fibroblast hücre serilerinde H2O2 ile uyarılmış DNA hasarı (Genotoksisite) üzerine etkisinin comet assay yöntemi ile araştırılması

Propolis, polifenolik bileşikler ve flavonoidler açısından zengin, toplandığı bölgenincoğrafyasına ve iklimine göre kompozisyonu değişebilen, antibakteriyel, antitümöral,antiinflamatuar, antioksidatif, antimutajenik ve diğer faydalı aktiviteleri ile doğal bir ilaçolarak kullanılan önemli bir arı ürünüdür. Propolisin biyolojik etkisi, çoğunluklaflavonoidlerin varlığına atfedilmektedir. Reaktif oksijen ürünlerinin oluşumundaki artma,antioksidan enzim düzeylerindeki azalma ve/veya DNA onarım mekanizmalarında defektolması, oksidatif DNA hasarı oluşumuna yol açmaktadır. Oksidatif hasara bağlı olarakDNA'da; tek ve çift zincir kırıkları, alkali labil bölgeler, baz modifikasyonları ve şeker-fosfatomurga hasarı meydana gelebilir veya DNA ile protein arasında çapraz bağlanma olabilir.Günümüzde genotoksisite çalışmalarında birçok yöntem kullanılmakla birlikte; basit, ucuz vetekrarlanabilir bir metot olan comet analizi diğer yöntemlerden bir adım öne çıkmaktadır. Buçalışmada, fibroblast hücre serileri kullanılarak Trabzon propolisinin etanolik ekstraktlarının50 ?g/mL' lik konsantrasyonda, H2O2 ile indüklenmiş DNA hasarı üzerine etkisi cometanalizi ile incelendi. Hücrelerin, 50 ?g/mL etanolik propolis ekstraktıyla; genotoksik ajandanönce, genotoksik ajanla aynı anda ve genotoksik ajandan sonra muamelesi sonucu DNAhasarındaki % azalma sırasıyla; % 96, % 98.92 ve % 99.84 olarak saptandı. Sonuç olarakpropolisin etanolik ekstraktlarının; fibroblast hücre serilerinde, H2O2 kaynaklı DNA hasarınıengellediği ve antigenotoksik aktiviteye sahip olabileceği sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: Propolis, DNA comet analizi, Genotoksisite, Antigenotoksisite, Primerfibroblast hücre serileri.

Comet tekniğiDNADNA hasarı+3
Selim Demir
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kritik değere sahip biyokimyasal testlerin sonuç onay algoritmalarının geliştirilmesi: Öğrenen algoritmalar

Tıbbi laboratuvarlarda hataları en aza indirmek ve standardizasyonu sağlamak tanımlanmış süreçler ile mümkündür. Özellikle kritik değere sahip testlerin raporlanmasında zamanı etkin kullanmak için değerlendirme ve karar algoritmalarına ihtiyaç vardır. Günümüzde bu tip algoritmaların geliştirilmesi ve laboratuvar bilgi sistemlerine entegrasyonu üzerine kısıtlı sayıda çalışma mevcuttur. Bu çalışmalarda çoklu kuralların çapraz sorgusunun yapılamadığı, "basit kural temelli" yaklaşımların kullanıldığı görülmektedir. Bu çalışma ile kritik değere sahip biyokimyasal test sonuçlarının zamanında ve etkin değerlendirilebilmesi için çoklu etkenleri eş zamanlı değerlendirebilen, sürekli gelişime açık deneysel bir değerlendirme ve karar algoritma modeli oluşturulması amaçlandı. Deneysel model WEKA® yazılımı kullanılarak yapay sinir ağları makine öğrenmesi yöntemi ile oluşturuldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Merkez Laboratuvarı Bilgi Sisteminden 01.01.2013 – 01.03.2014 tarihleri arasında glukoz, kalsiyum, magnezyum, potasyum, sodyum, ürik asit testlerini içeren toplam 252,847 numuneye ait demografik ve analitik veriler toplandı. Sanal bir bilgisayar ortamına aktarılan veriler uzmanlar tarafından değerlendirildi. Literatür bilgisi ve uzman görüşlerinden elde edilen değerlendirme ölçütlerinin deney modelimiz tarafından öğrenilebilmesi için "eğitim setleri" oluşturuldu. Sistemin öğrenmesi sağlandıktan sonra, farklı koşullar için oluşturulan "test setleriyle" modelin geçerliliği istatistiksel yöntemlerle değerlendirildi. Üç kez eğitim uygulanarak elde edilen "öğrenmiş algoritma" ile uzmanın reddettiği hiçbir sonuç onaylanmadı. Uzman tarafından onaylanan örnekler için yanlış ret oranı %0.5 olarak hesaplandı. Geliştirdiğimiz modelinin tanısal duyarlılığı %91, tanısal özgüllüğü %100 bulundu. Modelin uzman sonuçları ile uyumunu gösteren kappa skoru 0,950 olarak belirlendi. Çalışmamızda, literatür taramamıza göre, ilk kez "yapay sinir ağları" yaklaşımı kullanılarak biyokimyasal parametre sonuçlarının raporlanabilmesi için uzmana yardımcı olabilecek, gelişime açık deneysel bir sonuç değerlendirme ve karar algoritma modeli oluşturuldu. Oluşturduğumuz öğrenen algoritma modelinin laboratuvar bilgi sistemlerine entegrasyonu ile hasta güvenliğinden ödün vermeden uzman iş yükünün azaltılması mümkün olacaktır.

AlgoritmalarBiyokimyaBiyokimyasal olaylar+4
Ferhat Demirci
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gestasyonel diyabette 1,5–anhidroglusitolun yeri

Gebelik sırasında gözlenen hipergliseminin en sık sebebi Gestasyonel Diabetes Mellitus'tur (GDM). Çalışmamızın amacı uzun ve kısa süreli glisemik durumu belirlemede kullanılan HbA1c, Glike Albumin ve 1,5-Anhidroglusitol'ün (1,5-AG) GDM'deki yerini incelemektir. Araştırmamız olgu kontrollü kesitsel bir çalışma olarak tasarlanarak, Şubat-Haziran 2014 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışma grubumuzu, GDM'si olan ve normal glukoz toleransına sahip gebeler olmak üzere 40'ar kişilik iki grup oluşturdu. Çalışma grubunun tıbbi öyküsü ve ilaç kullanımları sorgulandı. Gestasyonel diyabet tanısı ADA 2013 kriterlerine göre konuldu. Gebeliklerinin 24-28. haftalarında yapılan OGTT esnasında alınan örneklerde glisemik durum belirteçleri ve bu belirteçlerin düzeylerini etkilediği bilinen diğer parametreler çalışıldı. OGTT esnasında elde edilen her üç numuneden ölçülen 1,5-AG düzeylerinin birbirleriyle çok iyi derecede korele olduğu gözlendi. GDM'li grupta normal glukoz toleransına sahip gebelere oranla HbA1c düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulunurken 1,5-AG düzeyleri anlamlı olarak düşük bulundu. Her iki grup arasında Glike albumin düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. HbA1c düzeylerinin açlık glukozu, 1. saat glukozu ve MCV ile korele olduğu gözlenirken, 1,5-AG'nin sadece 1. saat glukozu ile korele olduğu gözlendi. Yapılan lineer regresyon analizinde MCV'nin HbA1c düzeylerinin en güçlü belirleyicisi olduğu saptanırken, 1,5-AG düzeylerinin tek belirleyicisinin OGTT esnasında elde edilen 60. dk glukozu olduğu belirlenmiştir. GDM tanısında 1,5-AG ve HbA1c'nin tanısal performansları açısından anlamlı farklılık saptanmadı (AUC değerleri sırasıyla 0.722 ve 0.756). 1,5-AG ve açlık glukozunun birlikte kullanımı ile duyarlılık %90 özgüllük %66 olarak belirlendi. GDM tanısı açısından bu parametrelerin tek başına kullanımının yeterli duyarlılık ve özgüllüğe sahip olmadığı belirlenmiştir. HbA1c ve 1,5-AG, GDM tanısının konmasında benzer güçlere sahip olsa da, HbA1c düzeylerinin demir eksikliğinden etkilenmesi gebelikteki kullanımını kısıtlamaktadır. 1,5-AG'nin açlık glukozu ile kombine kullanılması, GDM gelişimi açısından düşük risk grubunun belirlenmesinde fayda sağlayabilir.

AlbüminlerDiabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitus+3
Barış Sağlam
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İn vitro hemoliz sürecinde etkilenen hücre tipi ve sayısının bazı biyokimyasal test sonuçları üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Klinik laboratuvarların en sık preanalitik hata kaynağı olan hemoliz, biyokimyasal test sonuçlarına etkisi çok değişken olabilen bir interferanstır. Bu çalışmanın amacı, hemolizdeki değişkenliğin bir sebebi olarak düşünülen, hemolize uğrayan hücre tipi ve sayısının etkisini deneysel bir modelle ortaya koymaktır. Gönüllü 10 bireyden elde edilen 1'er ünite tam kandan 4'lü kan torba sistemiyle önce RBC ve PLT süspansiyonları; ardından, ana torbada kalan kandan dansite gradient santrifügasyonu yöntemi ile WBC süspansiyonları elde edildi. Hücre süspansiyonları serum fizyolojik ile yıkandı, yedi ayrı konsantrasyonda seri olarak dilüe edildi ve dondurup çözme yöntemi ile hücrelerin tam hemolizi sağlandı. Gönüllü 3 bireyin serumlarından havuzlanarak elde edilen serum örneklerine; bazal ölçüm için serum fizyolojik ve deney grupları için hazırlanan hücre hemolizatları, 1:20 oranında eklendi. Tüm örneklerde, 12 adet biyokimya test parametresi (LDH, potasyum, AST, demir, CK, magnezyum, total protein, total kolesterol, inorganik fosfor, glukoz, kalsiyum ve BUN) ve serum indeksleri Beckman Coulter AU5800 otoanalizöründe ölçüldü. Lizis belirteci olarak RBC için fHb spektrofotometrik olarak; WBC için MPO ve PLT için β-TGB ELISA yöntemleriyle manuel olarak ölçüldü. Her hücre tipi ve konsantrasyon seviyesi için; biyokimyasal test parametrelerinin düzeyi, "Wilcoxon İşaretli Sıralar Testi" kullanılarak serum fizyolojik içeren bazal konsantrasyon seviyesi ile karşılaştırıldı. Ayrıca, biyokimyasal test parametrelerinin bazal konsantrasyon seviyesine göre yüzde değişimi hesaplandı. Her parametre için, istatistiksel olarak anlamlı farklılığa yol açan hücre sayısı analitik eşik ve klinik açıdan anlamlı biasa yol açan hücre sayısı klinik eşik olarak tanımlandı. Ölçülen biyokimyasal parametrelerin klinik açıdan anlamlı eşik değeri aştığı RBC sayıları (adet/µL); LDH için 50000, AST için 100000, potasyum için 200000, magnezyum ve inorganik fosfor için 400000, total protein için 800000, CK ve total kolesterol için 1620000 olarak belirlendi. PLT açısından bakıldığında ise bu sayıların (adet/µL); LDH ve total protein için 90000 olduğu saptandı. Ayrıca LDH testi için 12000 adet/µL PLT ve potasyum için 90000 adet/µL PLT içeren seviyelerde analitik olarak anlamlı eşiğin aşıldığı tespit edildi. WBC süspansiyonları yeterince saf elde edilemediğinden net etkisi değerlendirilemedi. Belirteçler değerlendirildiğinde; RBC sayısı ile fHb arasında anlamlı bir korelasyon saptanmasına (r=0.999, p=0,001) rağmen, WBC sayısı ile MPO ve PLT sayısı ile β-TGB arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (sırasıyla p=0,436; p=0,277). Bu çalışma bulguları, hemolize uğrayan değişik hücre tipi ve sayısının hemolize katkısının farklı olduğunu ve dolayısıyla, hemolizde biyokimyasal test sonuçlarındaki değişkenliğin bir sebebi olabileceğini ortaya koymaktadır. İleriye yönelik hemoliz mekanizmasının daha iyi anlaşılmasını sağlayan bu tür araştırmalar, klinik laboratuvarlarda sık görülen bu interferansın çözümünde önemli ipuçları sağlayacaktır.

Beta tromboglobülinBiyokimyaHemoliz+5
Burcu Ünlü
Dokuz Eylül University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Karaciğer iskemi reperfüzyonunda araşidonik asit salınımı ve inflamatuar yolaklara etkisi

Hepatik vasküler yetmezliği takiben kan akımının yeniden sağlanması iskemik dokularda proinflamatuar bir ortam yaratarak ikincil bir hasarlanmaya neden olur. Poliansatüre yağ asitleri (PUFA), prostaglandin (PG), trombokzan (TX) ve lökotrien (LT) gibi eikosanoidlerin oluşumu yoluyla inflamatuar yolağı regüle ederler. Bu çalışmanın amacı karaciğer (KC) dokusunda omega-3 (n-3) ve omega-6 (n-6) PUFA'nın oransal değişimini incelemek ve n-6 inflamatuar yolağının etkinliğini araştırmaktı. Çalışamaya standart sıçan yemi ile beslenmesine izin verilen 15 adet Albino Wistar Sıçan dahil edilmiştir. Karaciğer I/R'nu oluşturmak için orta ve sol hepatik lobları besleyen portal dallar 60 dakika klampe edilmiş, 60 dakikanın sonunda mikrovasküler klemp açılarak reperfüzyon tekrar sağlanmıştır. Uygulanan I/R modelinde KC'in kaudal ve sağ lobu intakt kalmış ve kontrol KC dokusunu teşkil etmiştir. Sham grubundaki hayvanlara anestezi eşliğinde sadece laporatomi yapılmıştır. Kan örnekleri iskemi öncesinde ve iskemi sonrasında sırasıyla kuyruk veninden ve sağ ventrikülden alınmıştır. Oluşturulan I/R, kontrol ve sham gruplarının KC dokularından alınan örneklerde yüksek performanslı sıvı kromatografi kütle spektrometresi (LC MS/MS) ile araşidonik asit (AA, C20:4n-6), dihomo-gamma-linolenik asit (DGLA, C20:3n-6), eikosapentaenoik asit (EPA, C20:5n-3) ve dokosaheksaenoik asit (DHA, C22:6n-3) ölçülmüştür. Omega-6 inflamatuar yolağını araştırmak için total fosfolipaz A2 (PLA2), siklooksijenaz (COX) ve prostaglandin E2 (PGE2) düzeyleri belirlenmiştir. Hücresel hasarı belirleyen histopatolojik skor I/R hasarına maruz kalan dokularda anlamlı olarak artmıştır. Karaciğer I/R hasarı, hem n-3 hem de n-6 PUFA'yı kontrol ve sham gruplarına göre anlamlı olarak artırmış ancak oransal olarak belirgin bir değişime sebep olmamıştır. Fosfalipaz A2, COX ve PGE2 düzeyleri I/R grubunda kontrol ve sham grupları ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak artmıştır. Karaciğer I/R hasarına maruz bırakılan dokularda PLA2 aktivite artışı ile beraber n-3 ve n-6 PUFA düzeyleri yükselmiş ve bunun sonucunda inflamatuar yolak tetiklenerek COX ve PGE2 düzeyleri artış göstermiştir. n-6 PUFA derivesi eikozanoidlerin oluşumunun engellenmesini değerlendiren gelecekteki çalışmalar, karaciğer I/R hasarında tedavi stratejilerinin geliştrilmesini ve uygulanması kolaylaştırabilir. Anahtar kelimeler: Karaciğer, iskemi/reperfüzyon, poliansatüre yağ asitleri.

Araşidonik asitlerKaraciğer hastalıklarıReperfüzyon+3
Ebru Kıraç
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Renal transplantasyon ve 1,25-(OH)2-vitamin D3

Renal transplantasyon sonrası greft yaşam süresinin uzaması nedeni ile metabolik komplikasyonlarla daha sık oranda karşılaşılmaya başlanmıştır. Bunlar arasında kemik ve mineral metabolizması hastalıkları önemli yer tutar. Kronik böbrek yetmezlikli hastaların büyük bir kısmında vitamin D yetersizliği ve eksikliği bildirilmektedir. Bu hasta grubunda D vitamininin sıvı kromatografi-ardışık kütle spektrometresi (LC-MS/MS) gibi güvenilir ve referans bir yöntemle ölçülmesi önemlidir. Bu çalışmanın amacı renal transplant alıcılarında D vitamini, kalsiyum, fosfor metabolizması ile greft fonksiyonları arasındaki ilişkiyi ortaya koymak ve 1,25(OH)2D3'ün LC-MS/MS yöntemiyle ölçümünü yapabilmektir. Bu çalışmaya, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Organ Nakli Merkezi'nde, canlı vericiden böbrek nakli yapılmış ortalama yaşı 40.30±12.86 olan, 30 (10 kadın-20 erkek) hasta dahil edilmiştir. Hastaların nakil öncesinde (NÖ) ve nakil sonrası (NS) 6.ayda alınan serum örneklerinde kreatinin, BUN, kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz, glukoz, albumin, PTH, 25(OH)D ve 1,25(OH)2D3 düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca Chronic Kidney Disease Epidemiology Collabo¬ration (CKD-EPI) formülü ile eGFR değerleri hesaplanmış ve elde edilen sonuçlar karşılaştırılmıştır. Plazma 1,25(OH)2D3 analizi elektrospray iyonizasyon (ESI) kaynaklı LCMS-8040 triple kuadrupol ardışık kütle spektrometresinde (Shimadzu Corporation, Japan) çoklu reaksiyon izleme (MRM) yöntemi ile yapılmıştır. İstatistiksel analizler için SPSS 20.0 programı kullanılmıştır. Hastaların 1,25(OH)2D3 düzeylerinde NS 6. ayda NÖ'ye göre istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenirken (p= 0.0001), 25(OH)D düzeylerinde anlamlı bir fark bulunamamıştır (p=0.102). NS 6. ayda kalsiyum ve GFR düzeylerinde artış gözlenirken (p= 0.0001), fosfor, PTH, kreatinin, BUN ve ALP düzeylerinde azalma gözlenmiştir (p=0.0001, ALP için p=0.011). Hastaların D vitamini değerlendirmelerinde, NÖ'de %13.3 yetersizlik, %36.7 eksiklik ve %50 ciddi eksiklik; NS 6. ayda ise %26.7 yetersizlik, %50 eksiklik ve %23.3 ciddi eksiklik tespit edilmiştir. Ülkemizde böbrek nakli yapılmış hastalarda vitamin D yetersizliği veya eksikliği görülme sıklığını gösteren çalışmalar yeterli değildir. Çalışmamızda D vitamini eksikliği ve yetersizliği oranları literatür verilerinden daha fazla bulunmuştur. Greft fonksiyonunu olumsuz yönde etkileyebilecek D vitamini eksikliğinin belirlenmesi, renal transplant alıcılarında greft ömrünü korumaya yönelik D vitamini takviyesi gibi tedavilerin kullanmına öncülük ederek transplantasyon hastalarının yaşam süreleri ve yaşam kaliteleri üzerinde olumlu bir artış sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: renal transplantasyon, 1,25(OH)2D3, D vitamini, LC-MS/MS

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+6
Bilge Karatoy Erdem
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Renal transplant alıcılarında proteomik yöntemlerle yeni biyobelirteçlerin araştırılması

Renal transplantasyon, son dönem böbrek hastalığının tedavisinde en iyi seçenektir. Renal allogreft biyopsi rejeksiyonun tanısında referans yöntemdir. Ancak invaziv doğası nedeniyle, rejeksiyonun erken tanısını sağlayan yeni klinik ve biyokimyasal belirteçler böbrek nakli bir öncelik olmuştur. İdrar karaciğer- yağasidi bağlanma proteini (L-FABP) insan böbrek transplant hastalarında renal iskeminin umut vadeden erken bir biyobelirteci olarak değerlendirilmektedir. Netrin-1 renal transplantasyon sonrası akut böbrek hasarının (AKI) yararlı bir erken diagnostik biyobelirteci olabilir. Klinik pratikte L-FABP ve netrin-1 kullanımının bu biyobelirteçler ile özgüllük, doğruluk ve sağlamlığı birleştiren bir analitik yöntem ile ilişkili olması gerekir. Bu çalışmada renal transplantasyon hastalarında idrar L-FABP ve netrin-1 düzeylerini ölçmek için tandem kütle spektrometresi-ultra hızlı sıvı kromatografisi (LC-MS/MS) kullanılarak optimize edilmiş çoklu reaksiyon izleme (MRM) yöntemini geliştirmeyi amaçladık. Rekombinant insan L-FABP ve netrin-1 triptik standartları, Matriks Destekli Lazer Desorpsiyon İyonizasyon- uçuş zamanlı kütle spektrometre (MALDI TOF) MS/MS ve LC-MS/MS cihazlarında, kantitasyon amacıyla MRM metodu geliştirmede kullanılacak peptidlerin seçimi için analiz edildiler. L-FABP ve netrin-1'in kütle spektrometrik analizinden önce, renal transplant alıcılarından alınan idrar örneklerinde izolasyon, konsantrasyon, çöktürme ve triptik kesim işlemleri yapıldı. Netrin- ve L-FABP düzeyleri hem serum hem de idrar örneklerine enzim immunoassay ile ölçüldü. LC-MS/MS analizleri için L-FABP kantitasyonunda en iyi sinyal MH+ of 50FTITAGSK57 (m/z 824) triptik peptidinden sağlandı. MALDI-TOF MS/MS spektralarından elde edilen 50FTITAGSK57 MH+ iyonunun, çarpışma indüklü parçalanması (CID) sonucunda belirlenen y3 fragment iyonu kantitatif MRM metodu için kullanıldı. Benzer bir şekilde netrin-'in LC-MS/MS kantitasyonu için 270DSYFYAVSDLQVGGR284 MH+2 (m/z 839) iyonu en iyi sinyali sağladı. MALDI-TOF MS/MS spektralarından elde edilen 270DSYFYAVSDLQVGGR284 MH+2 iyonunun, çarpışma indüklü parçalanması (CID) sonucunda belirlenen y8, y9, ve y11 fragment iyonları kantitatif MRM metodu için kullanıldı. Serum L-FABP ve netrin-1 düzeyleri ELISA ve LC-MS/MS metodları ile ölçüldü. Serum örneklerinde transplantasyon öncesi ve sonrasında her iki protein için herhangi bir fark gözlemlenmedi. ELISA ile analiz edilen idrar L-FABP düzeyleri transplantasyon sonrası anlamlı düzeyde artmış bulundu. LC-MS/MS ile ölçülen transplantasyon sonrası idrar L-FABP ve netrin-1 anlamlı derecede yüksek bulundu. İki metod arasındaki sperman korelasyon katsayısı istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Gün içi ve günler arası ölçümlerin varyasyon katsayıları LC-MS/MS analizinin validasyonu için yüksek tekrarlanabilirlik sağladı. L-FABP ve netrin-1'in LC-MS/MS ile kantitasyonu insan böbrek transplant hastalarında bu potansiyel biyobelirteçlerin değişimlerini belirlemek için yeni referans metod olarak kullanılabilir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliKütle spektrometri+2
Filiz Özcan
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Resistin uyarımı ile vasküler düz kas hücrelerinin proliferasyonu yolağında PLC ve PKC'nin rolü

Kardiyovasküler hastalıklar dünya çapındaki ölümlerin en büyük nedenidir ve kardiyovasküler hastalıkların nedenleri çeşitlilik göstermesine rağmen, en sık görülen nedeni aterogenez ve sonrasında gelişen trombozdur. Endoteliyal disfonksiyon, vasküler düz kas hücrelerinin proliferasyonu ve migrasyonu ile karakterize patolojik bir süreç olan ateroskleroz, aterojenik lipoproteinlerin arter intimasında birikmesiyle gelişir. Obezite ve diyabet, kardiyovasküler hastalıklar için iki önemli risk faktörüdür. Obezite üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda keşfedilen adipokinlerin tanımlanmasından beri adipoz doku endokrin bir organ olarak kabul edilmektedir. Son dönemlerde tespit edilen resistin proteininin endoteliyal disfonksiyon, vasküler disfonksiyon, kardiyak hipertrofi ve vasküler düz kas hücrelerinin migrasyonunu ve proliferasyonunu arttırmak suretiyle ateroskleroz gibi çeşitli patofizyolojik süreçlerde rol aldığı ortaya koyulmuştur Resistinin vasküler düz kas hücrelerinde migrasyona ve proliferasyona hangi sinyal yolaklarını kullanarak yol açtığının anlaşılması, anjiyogenezisi ve bunu takip eden patofizyolojik durumları önlemede önemli bir avantaj sağlayabilir. Bu çalışmada, resistin ile inkübasyon sonrasında vasküler düz kas hücrelerinde, PLC ve PKC izoenzimlerinin aktivasyonu sonucu oluşan NADPH oksidaz kaynaklı süperoksit anyonu miktarı, p44/42 MAPK ve p38 MAPK fosforilasyonunun proliferasyon yolağındaki etkileri araştırıldı. Elde ettiğimiz verilere göre, resistin ile uyarım sonrasında vasküler düz kas hücrelerinin proliferasyonu yolağında, PKC izoenzimlerinin fosforilasyonunun ve diğer alt yolakların aktivasyonunun PLC'nin aktivasyonuna bağlı olduğu görülmektedir. Bununla birlikte, PLC'nin aktivasyonu sonrasında fosforile olan PKC izoenzimlerinin, p44/42 MAPK fosforilasyonu ve NADPH oksidaz enzim kompleksi üzerinden oluşan ROS aracılığıyla proliferasyonun gerçekleşmesinde önemli bir rolü olduğu düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Resistin, Vasküler düz kas hücresi, PLC, PKC, p44/42 MAPK, ROS

FosfolipazlarHücrelerKas-düz+5
Fatih Uzuner
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nöronal hücre hatlarında Amiloid beta peptidin oluşturduğu hasarda nörosteroidlerin rolü

Giriş: Alzheimer Hastalığı (AH) progresif ilerleme gösteren, hafıza kaybı ile sonuçlanan geri dönüşümsüz nörodejeneratif bir hastalıktır. 65 yaş üzerinde gözlenen demansın en sık nedeni olan AH batı ülkelerinde ölüm nedenleri arasında dördüncü sırada yer almaktadır. Patogenezinde nörofibriller yumak oluşumu, inflamasyon, glutamat toksisitesi, oksidatif stres, sinaptik hasar ve kolinerjik aktivite kaybı gibi bir çok patofizyolofik süreç yer almakla birlikte nöronal dokuda oluşan amiloid beta (Aß) toksisitesinin temel mekanizma olduğuna dair artan görüşler mevcuttur. Aß'nın indüklediği toksisitenin oluşum mekanizması ise henüz kesin olarak bilinmemektir.Beyinde ya da sinir sisteminde sentezlenen, alışılmışın dışında orjinleri ve farklı fonksiyonları nedeniyle nörosteroidler olarak isimlendirilen nöroaktif steroid hormonların nöronal dokudaki sentezi Aß peptidi de içeren pek çok farklı etken tarafından indüklenebilir. Bu nörosteroidler nöronal dokuda doza ve zamana bağlı koruyucu ya da toksik etkiler gösterirler. Ancak Aß toksisitesi ile steroid sentezi arasındaki ilişki henüz açıklığa kavuşmamıştır.Amaç: Bu tez çalışması ile iki farklı sinir hücre hattında oluşturulan Aß toksisitesinin nörosteroid sentezi üzerine etkisi ve steroid sentezinin farklı basamaklardaki inhibisyonunun nöronal hücre canlılığı üzerine etkilerini belirlemek amaçlanmıştır. Bunun yanı sıra nöronal steroidlerin en belli başlılarından olan pregnenolon (P) ve pregnenolon sülfatın (PS) nöronal hücre canlılığı üzerine etkilerini konsantrasyon ve zaman bağımlı olarak değerlendirmek amaçlanmıştır.Materyal ve Yöntemler: Çalışmamızda sıçan feokromasitoma (PC-12) ve insan nöroblastoma (SHSY-5Y) hücre hatları kullanılarak 20/40µM Aß25-35 peptidi ile 72.saatin sonunda oluşturulan anlamlı toksisite sonrası hücre içi P ve PS düzeylerindeki değişim ELISA ve HPLC yöntemleriyle belirlendi. Bu iki steroidin nM-µM'lık değişik konsantrasyonlarının nöronal hücre canlılıklarına ve Aß toksisitesi üzerine etkileri MTT indirgenme, laktat dehidrogenaz (LDH) salınımı, akış sitometri yöntemleri ve mikroskobik inceleme ile değerlendirildi. Ayrıca aminoglutetimid (AMG) ve 2,4-dikloro-6-nitrofenol (DCNP) kullanılarak steroid sentezi iki farklı basamakta bloke edildikten sonra nöronal hücre canlılıkları üzerine etkileri değerlendirildi.Bulgular: PC-12 hücrelerine 20µM, SHSY-5Y hücrelerine agrege 40µM Aß25-35 peptidi uygulamasının hücre canlılıklarını MTT redüksiyonu ile değerlendirildiğinde 48. ve 72. saatlerin sonunda kontrole göre anlamlı azalttığı gözlendi (p<0.05). 20/40 µM Aß25-35 72 saat süreyle hücrelere uygulandığında her iki nöronal hücre hattında Aß'nın P sentezini anlamlı arttırdığı (p<0.05), PS sentezini ise azaltma eğiliminde olduğu belirlendi.P ve PS'nin suprafizyolojik (>1 µM) konsantrasyonlarda dışarıdan verilmesinin her iki nöronal hücre hattında hücre canlılıklarını anlamlı azalttığı, bunun yanında fizyolojik konsantrasyonlarda (<1 µM) ise 72 saate kadar toksik etki göstermediği belirlendi (p<0.05). Ayrıca Aß'ın indüklediği hücre ölümü üzerine 0.5 µM P'nin koruyucu etkiye sahip olduğu, 50 µM düzeyde ise Aß toksisitesini şiddetlendirdiği gösterildi.Steroid sentezinin AMG ve DCNP ile farklı basamaklarda bloke edilmesinin, her iki hücre hattında 72. saatin sonunda hücre canlılıklarında Aß uygulanan gruba kıyasla istatistiksel olarak anlamlı artışa neden olduğu gösterildi (p<0.05).Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda Aß'nın P sentezi üzerine etkili olduğu ve oluşan P `nin sülfotransferaz yoluna gidişinin kısıtlı olduğu gösterilmiştir. Ayrıca P ve PS sentezinin inhibisyonunun ve düşük doz P uygulamasının Aß toksisitesine karşı nöroprotektif etkili olduğunun gösterilmesi Aß`a bağlı nörodejeneratif değişiklerin önlenmesi ve nörodejeneratif hastalıkların oluşum mekanizmalarının anlaşılmasında önemli ip uçları oluşturacaktır.Anahtar Kelimeler: Pregnenolon, pregnenolon sülfat, amiloid beta, Alzheimer Hastalığı, nörosteroid, nöronal hücre canlılığı

Alzheimer hastalığıAmiloid beta proteinNöronlar+4
Özlem Gürsoy Çalan
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağında malnutrisyonun glikozile transferrin izoformlarının dağılımına etkisi

Golgi ve endoplazmik retikulumda bir dizi karmaşık reaksiyon sonucu oluşan protein glikozilasyonu; hücre adezyonu, migrasyonu, hücre büyümesi, hücre yüzeyinin tanınması, hücre yüzey antijenitesi gibi birçok fizyolojik durumla yakından ilişkilidir. Bu nedenle glikozilasyonun bozulması, konjenital glikozilasyon bozuklukları yanısıra inflamasyon, romatoid artrit, kanser, karaciğer hastalığı, galaktozemi, sepsis ve kronik alkol alımı gibi birçok patolojik durumla birliktelik gösterebilir. Katabolik durumla seyreden hastalıklarda da protein glikozilasyonunun etkilendiğine dair yayınlar yapılmış, fakat bu durum henüz açıklığa kavuşturulmamıştır. Bu nedenle bu çalışmada malnutrisyonlu hasta grubunda transferrin izoformlarının (glikoform) dağılımı ve bu dağılımın malnutrisyonun derecesi ve beslenme belirteçleri ile ilişkisi incelenerek malnutrisyonun glikozilasyon üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmaktadır.Çalışma grubunu 6 ay - 5 yaşları arasında "Waterlow" sınıflamasına göre değerlendirilen 42 malnutrisyonlu (n=24 hafif, n=12 orta, n=6 ağır) ve 30 sağlıklı çocuk oluşturdu. Her iki grupta da prealbumin, insülin benzeri büyüme faktörü-1, ferritin, demir, total demir bağlama kapasitesi, çinko ve transferin düzeyleri ölçüldü. Glikozilasyondaki değişikleri değerlendirmek üzere TRF izoform analizi referans yöntem olan izoelektrik fokuslama ile gerçekleştirildi. Bu yöntem "Multiphor II" ve "Phast" sistem olmak üzere iki ayrı sistemde uygulandı ve değerlendirildi. İstatistiksel analizler için "SPSS 16.0 for Windows" programı kullanıldı. Gruplar arası karşılaştırma, t testi ve/veya "Mann-Whitney U" testi ile gerçekleştirildi. p< 0,05 anlamlı olarak değerlendirildi. Korelasyon değerlendirmesinde "Pearson" ve "Spearman" analizleri kullanıldı."Multiphor II" sistemi ile İEF yönteminde di- ve tetrasiyalotransferrin izoformları için iki düzey kontrolde jel içi tekrarlanabilirlik < % 3,5 (n=7), jeller arası tekrarlanabilirlik ise < % 7 (n=20); "Phast" Sistemde sırasıyla < % 7 (n=8) ve < % 6 (n=10) bulundu. "Multiphor II" sistemi için % bias değerleri düşük ve yüksek düzey kontrol materyalinde disiyalotransferrin için sırasıyla 9,69 ve 9,27, tetrasiyalotransferrin için sırasıyla 1,33 ve 2,15 olarak bulundu. A-,mono-, di-, tri-, tetra-, penta-, heksa- ve heptasiyalotransferrin izoformlarının oransal (%) değerleri açısından iki sistem arasında (n=40) anlamlı fark olmadığı, di- ve tetrasiyalotransferrin izoformları için korelasyon katsayılarının (r) sırası ile 0,85 ve 0,64 olduğu saptandı.Biyokimyasal beslenme parametreleri açısından hasta ve kontrol grupları karşılaştırıldığında insülin benzeri büyüme faktörü-1 ve demir düzeylerinin hasta grubunda anlamlı (sırasıyla p= 0,009 ve p= 0,006) düşük olduğu saptandı. Ağır ve orta malnutrisyonlu hasta grubunda (n=18) serum IGF-1, demir ve TRF düzeyleri kontrol olgularına göre anlamlı düşük (sırasıyla p= 0,007, p= 0,036 ve p= 0,018), ferritin düzeyleri ise anlamlı yüksek (p= 0,010) saptandı.İnsülin benzeri büyüme faktörü-1'in demir (p= 0,000, r= 0,562), transferrin (p= 0,001, r= 0,421) ve prealbumin ile (p= 0,001, r= 0,420) pozitif yönde, ferritin ile (p= 0,001, r= -0,446) negatif yönde korelasyon gösterdiği saptandı. Demir ise insülin benzeri büyüme faktörü-1 yanısıra transferrin (p= 0,027, r= 0,276), prealbumin (p= 0,006, r= 0,340) ve çinko ile (p=0,041, r= 0,254) pozitif yönde korelasyon gösterdi. Ferritin, insülin benzeri büyüme faktörü-1 yanısıra transferrin ile de (p=0,000, r= -0,484) negatif yönde korelasyon gösterdi.Transferrin izoformlarının dağılımı ve a-,mono- ve disiyalotransferrinin toplamı olarak tanımlanan "karbohidratı eksik transferrin" açısından hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Ağır ve orta malnutrisyonlu hastaların serum a- ve disiyalotransferrin düzeyleri kontrol olgularına göre anlamlı yüksek (sırasıyla p= 0,040 ve p= 0,036) saptandı."Boya göre ağırlık" indeksinin, insülin benzeri büyüme faktörü-1 (p= 0,006 ve r= 0,359) ve demir (p= 0,006, r= 0,339) ile olumlu, disiyalotransferrin (p= 0,017 ve r= -0,292) ve CDT (p= 0,007 ve r= -0,328) ile olumsuz korelasyon gösterdiği belirlendi.Transferrin ile disiyalotransferrin (p= 0,022, r= 0,283) ve karbohidratı eksik transferrin (p= 0,009, r= 0,323) arasında olumlu, tetrasiyalotransferrin (p= 0,025, r= -0,278) arasında ise olumsuz korelasyon saptandı. Transferin izoformlarının diğer biyokimyasal parametreler ile ilişkisi değerlendirildiğinde ise sadece asiyalotransferrin ile prealbumin (p= 0,021, r= 0,287) arasında olumlu korelasyon saptandı.Sonuç olarak olgu ve kontrol grupları arasında, karbohidratı eksik transferrin ve onu oluşturan izoformlar açısından anlamlı bir fark bulunmasa da olgu grubunda değerlerin daha yüksek olması ve monosiyalotransferrin izoformunun ağır malnutrisyonlu hasta grubunda hafif malnutrisyonlu hasta grubu ve kontrollere kıyasla anlamlı yüksek olması malnutrisyonun glikozilasyonu etkileyebilecek bir durum olduğuna işaret etmektedir. BGA ile disiyalotransferrin ve karbohidratı eksik transferrin arasındaki anlamlı negatif korelasyon bu görüşü desteklemektedir. Daha ağır malnutrisyonlu olgularda ya da katabolik süreç ile seyreden diğer hastalıklarda izoelektrik fokuslama ile yapılacak transferrin izoform analizinin glikozilasyon değişikliklerini ortaya koyabileceği düşünülmektedir. Katabolik süreçte protein glikozilasyonunda ortaya çıkan değişikliklerin nedenleri ve sonuçları hakkında ileri araştırmalara gereksinim vardır.Anahtar kelimeler: Glikozilasyon, malnutrisyon, transferrin izoformları, izoelektrik fokuslama

Beslenme bozukluklarıGlikolizMalformasyonlar+3
Öznur Bilen
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik obez olgularda serum A-FABP, sVCAM-1, sE-selektin ve adiponektin düzeyleri ile karotis intima media kalınlığı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Obezitenin ve buna bağlı olarak gelişen alkolik olmayan yağlı karaciğer hastalığının (NAFLD) kardiyovasküler sisteme verdiği hasarın preklinik dönemde ortaya konabilmesi için obezitenin takibinde erken aterosklerotik değişiklikler hakkında bilgi veren parametrelere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmanın amacı, pediatrik obez hastalarda, ateroskleroza endotelyal aktivasyon aşamasında katılan adezyon moleküllerinden çözünebilir vasküler hücresel adezyon molekülü-1 (sVCAM-1) ve sE-selektin'in, yağ dokunun ateroskleroz ile ilişkili olduğu düşünülen adipokinlerinden adiponektin ve adiposit yağ asidi bağlayıcı proteinin (A-FABP) serum düzeylerini belirlemek ve ölçtüğümüz bu parametrelerin erken aterosklerozun önemli bir göstergesi olan karotis intima media kalınlığı (İMK) ile olan ilişkisini incelemektir. Buna ilaveten obez olgular NAFLD varlığı yönünden incelemeye alınarak, bu parametreler arası ilişki ayrıca değerlendirilmiştir.Çalışmaya 10-18 yaşları arasında antropometrik verilerine göre ekzojen obezite tanısı alan 31 obez ve 25 sağlıklı olmak üzere toplam 56 pediatrik olgu dahil edildi. Tüm olguların serumlarında sVCAM-1, sE-selektin, adiponektin, A-FABP düzeylerine ve beraberinde rutin biyokimyasal parametrelerine (glukoz, karaciğer enzimleri, lipid profili, insülin) bakıldı. İnsülin direnci değerlendirmesi, açlık glukoz ve insülin değerleri kullanılarak hesaplanan insülin direnci homeostazis modeli değerlendirme (HOMA-IR) indeksi ile yapıldı. Serum sVCAM-1, sE-selektin, adiponektin ve A-FABP düzeyleri ELISA ile saptandı. Tüm olgulara karotis İMK ölçümü için karotis Doppler ultrasonografisi; buna ilaveten obezite tanısı alanlarda yağlı karaciğer varlığını araştırmak için batın ultrasonografisi yapıldı. Olgular NAFLD (+) obez, NAFLD (-) obez ve sağlıklı kontrol olmak üzere gruplandırıldı. İstatistiksel analizler ?SPSS 15.0? programında gerçekleştirildi.Obez grup ve kontrol grubu arasında karaciğer enzimleri, lipid parametreleri ve insülin direnci düzeyleri açısından anlamlı farklılık saptandı. Obez grupta, kontrol grubuna göre serum adiponektin düzeylerinin düşük (p= 0,035); serum A-FABP (p= 0,000 ), sE-selektin (p= 0,012 ) ve İMK düzeylerinin (p= 0,037) yüksek olduğu; sVCAM-1 düzeyleri açısından ise gruplar arasında anlamlı fark olmadığı gözlendi. Karaciğer yağlanmasına göre obez grup yeniden değerlendirildiğinde, HOMA-IR düzeyleri NAFLD (+) obez grupta, NAFLD (-) obez gruba ve kontrol grubuna göre anlamlı yüksek; sE-selektin ve A-FABP düzeyleri ise hem NAFLD (+) hem NAFLD (-) obez grupta, kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek; adiponektin düzeyleri ise gruplar arasında benzer bulunmuştur. NAFLD (-) obez grup ile kontrol grubu arasında İMK düzeyleri açısından anlamlı fark bulunmazken; NAFLD (+) gruba ait İMK düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı yüksek olduğu gözlenmiştir (p= 0,032 ). Yaş ve cinsiyete göre yapılan düzeltme sonrasında sE-selektin'in AST, ALT, GGT, trigliserid ve A-FABP ile; adiponektinin boya göre ağırlık, ALT, GGT, trigliserid ve HOMA-IR ile; A-FABP'nin boya göre ağırlık, ALT, GGT, trigliserid, HDL-K ve HOMA-IR ile olan anlamlı ilişkisinin devam ettiği gözlenmiştir.Sonuç olarak adiponektin ve A-FABP'nin, yağ doku artışıyla serum düzeylerinin değiştiği ve NAFLD patogenezinde yer alan insülin direnciyle yakından ilişkili olduğu gösterilmiştir. Adezyon molekülleri ve adipokin düzeylerinin, subklinik aterosklerozun göstergesi olan İMK ile bir ilişkisi bulunmamasına karşın; A-FABP'nin yaş ve cinsiyetten bağımsız olarak sE-selektin ile olan anlamlı ilişkisi, A-FABP'nin endotelyal hasar gelişimine giden patolojik yollarda önemli role sahip olduğunu düşündürmektedir. Çocukluk çağı obezitesinde endotelyal hasarın göstergesi olarak sE-selektin düzeylerinin arttığı, yapısal damar duvarı değişikliklerini yansıtan İMK artışının ise ancak obeziteye karaciğer yağlanması eşlik etmesi durumunda ortaya çıktığı gösterilmiştir. Çalışmamızın sonuçlarına göre pediatrik obez olguların takibinde erken aterosklerotik değişiklikler konusunda sE-selektin ve A-FABP düzeylerinin ölçümümün bilgi verici olduğunu; buna ilaveten obeziteye bağlı karaciğer yağlanması gelişen olgularda, batın ultrasonografisi ile birlikte karotis İMK ölçümünün yararlı olacağını düşünmekteyiz.

AdezyonlarAdiponektinAteroskleroz+4
Eylem Seçkin Bozkurt
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut koroner sendromda esansiyel yağ asitleri ve lipid mediyatörlerin klinik yeri ve önemi

Giriş-Amaç: Akut koroner sendrom (AKS), genellikle aterosklerotik koroner arter hastalığı zemininde aterom plağının kararsız hale gelmesi ile oluşan, koroner arterde kısa süreli total-subtotal oklüzyon ve rezolüsyon ile karakterize, miyokardın perfüzyonunu bozan, miyokard infarktüsüne (MI) veya kardiyak ölüme ilerleme riski olan, acil bir durumdur. Kardiyovasküler hastalıkların altta yatan sebebi olan ateroskleroz, vasküler duvarın inflamatuvar bir hastalığıdır. Günümüzde, inflamasyonun rezolüsyonunu sağlayan lokal etkili yeni lipid mediyatörler tanımlanmış (lipoksinler, resolvinler, protektinler, vb.) olup, bu mediyatörler aşırı inflamasyonu önleyerek dokunun hemostazına dönüşünü hızlandırmaktadırlar. Esansiyel yağ asitlerinden omega-3 yağ asitleri, lipid mediyatörlerin ve daha az inflamatuvar özelliği olan eikozanoidlerin sentezini sağlayarak, antiinflamatuvar özellikler göstermektedirler. Ateroskleroz gelişiminde, oksidatif stresin rolü son derece önemlidir. Serum lipid ve esansiyel yağ asidi dengesindeki değişikliklere bağlı olarak oluşan inflamatuvar yanıtın derecesi, patogenezi yönlendirerek AKS oluşumuna zemin hazırlamaktadır. Bu çalışma AKS'da yağ asitleri, lipid mediyatörler ve lipidlerin serum/plazma düzeylerinin AKS hastalığının şiddeti, prognozu ve oluşturduğu klinik tablonun şekli ile ilişkili olup olmadığını değerlendirmek amacıyla planlanmıştır. Metod-Bulgular: Çalışmaya 81 MI ve 20 anstabil anjina pektoris (USAP) tanısı almış AKS hastası ve 31 kişiden oluşan kontrol grubu dahil edildi. Trigliserid düzeyleri, MI ve USAP hastalarında kontrole göre anlamlı yüksek bulundu (p=0,00025 ve p=0,0015). Yağ asit grupları albumine oranlanarak değerlendirildiğinde; MUFA/albumin ve SFA/albumin düzeyleri (p<0,0001 ve p=0,003) ve oksidatif stres parametreleri, MI grubunda kontrole göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Lipid mediyatörlerden CD59 ve lipoksin A4 düzeyleri kontrol grubunda daha yüksek olmasına rağmen gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Sonuç: AKS'da serum trigliserid düzeyleri ile MUFA/albumin ve SFA/albumin oranlarının yüksek bulunduğu, bu yüksekliklerin oksidatif stres ve inflamasyon parametreleri ile ilişkili oldukları gösterildi. İnflamasyonun rezolüsyonunu sağlayan lipid mediyatörlerin ise gruplar arasında anlamlı bir fark oluşturacak kadar değişmediği görüldü.

AterosklerozKalp hastalıklarıKoroner damarlar+5
Gülbahar Uzun
Akdeniz University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Rat aortik primer vasküler düz kas hücre kültüründe yüksek glukozlu ortamda anjiyotensin ıı uyarımı ile oluşan hücre proliferasyonu üzerine resveratrolün etkileri

Diabetes mellitus, kardiyovasküler hastalıklarla ilişkili olan, pankreasın insülin salgısının veya etkisinin yetersizliği ile oluşan endokrin metabolik bir hastalıktır. Hipergliseminin uyardığı aşırı hücre proliferasyonu, diyabetik hastalıkların patogenezinde önemli bir rol oynar. Ang II ve yüksek glukoz, vasküler düz kas hücrelerinde proliferasyonu uyaran en önemli etmenlerdendirResveratrol, hücre proliferasyonunu inhibe edici etkisi olduğu düşünülen ve kardiyovasküler hastalıklarda koruyucu olan polifenolik bir bileşiktir.Bu çalışmada rat vasküler düz kas hücrelerinde, yüksek glukozlu ortamda, Ang II uyarımı ile artan hücre proliferasyonu üzerine resveratrolün etkileri ile bu proliferasyona aracılık ettiğini düşündüğümüz ERK1/2, Akt ve STAT3 protein fosforilasyonlarının inhibisyonu araştırılmıştır.Sonuçlarımızda resveratrolün normal ve yüksek glukozlu ortamda Ang II uyarımlı vasküler düz kas hücre proliferasyonunu inhibe ettiği saptanmıştır. Resveratrol özellikle yüksek glukozlu ortamda hücre proliferasyonuna aracılık eden Akt ve STAT3 protein fosforilasyonlarını da inhibe etmektedir. Bulgularımızda resveratrolün Ang II uyarımlı ERK1/2 fosforilasyonu üzerine inhibisyon etkisi saptanmamıştır. Resveratrolün, Akt ve STAT3 protein fosforilasyonunu inhibe etmesinden dolayı, vasküler düz kas hücrelerinde yüksek glukozlu ortamda Ang II uyarımı ile artan hücre hücre proliferasyonunu baskılamada etkili olduğunu sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Resveratrol, Anjiyotensin II, Vasküler Düz Kas Hücreleri

Anjiyotensin IIAortHücre kültürü+3
Arzu Çetin
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

The effects of n-acetylcysteıne on cytotoxıcıty of bleomycın in testıcular cancer cell lınes

Kanser hücrelerinde oksidatif stresin, hücre proliferasyonunun stimülasyonu, mutasyonların ve genetik instabilitenin artışı, antikanser ilaçlarına karşı hücresel duyarlılığın değişmesi gibi belirgin sonuçları olabilir. Buna karşıt olarak, oksidatif stresin artışı, kanser hücrelerini öldürmek için bir fırsat da sağlayabilir. Çalışmamızda kullandığımız Bleomisin, süperoksid ve hidrojen peroksid gibi reaktif oksijen türlerini üretir. Bleomisin testis kanserinin tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir ilaçtır ve bu ilacın yüksek düzeyde ROS oluşumuna yol açtığı gösterilmiştir. Oluşan bu ROS sonucunda hücrenin hayatta kalmasını sağlayan yapı taşları hasara uğramaktadır. Lipidlerden ve proteinlerden oluşan zarlar ROS hasarına karşı hassastırlar. Ayrıca ROS seviyelerinin yüksekliğinin hücrede apoptozisi indüklediği bilinmektedir. Antineoplastik ajanların, oksidanları indükleyerek kanser hücrelerini apoptozis yoluyla öldürdüğünü bildiren birçok çalışma vardır.Çalışmamızda Bleomisin'in tedavi sırasında antioksidanlarla birlikte kullanılmasının tedavi sürecini olumsuz yönde etkileyebileceğini düşündük. N-asetilsistein (NAC) antioksidan olarak in vivo ve in vitro yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. NAC canlı organizmalarda üretilen ve sülfür içeren doğal amino asit türevi güçlü antioksidan özelliği olduğu bilinen bir bileşiktir. Bu nedenle Bleomisin'in testis kanseri hücre kültüründe oluşturduğu sitotoksik etki üzerinde, bir antioksidan olarak tedaviye etkisi tartışmalı olan NAC'in etkisi incelenmiştir. NAC detoksifikasyonda rol oynadığı gibi, oksidatif strese karşı hücreyi ve komponentlerini korur. Bu özelliğinden dolayı çalışmamızda NAC'ın Bleomisin'in oluşturduğu oksidatif stres üzerindeki etkileri incelenmiştir. Oksidatif stresin etkileri Protein Karbonil kiti ile ölçülmüştür.Çalışmamızda testis kanseri hücre kültürlerinde Bleomisin'in sitotoksik dozu belirledik. Kontrol, Bleomisin, NAC ve Bleomisin ile birlikte NAC olmak üzere dört deney grubu oluşturduk. Bu deney gruplarında 24, 48 ve 72 saatlik inkübasyonlar sonucunda sitotoksisite MTT testi ile belirlendi. Oksidanların, apoptozisi indükleyerek hücreleri öldürdüğünü ileri süren çalışmaların bir kısmı kantitatif değildir, birçok çalışmada apoptozis ve nekrozla ölen hücrelerin yüzde oranı tayin edilmemiştir. Bizim Kaspaz-3 ve Anneksin V kitleri kullanarak yaptığımız çalışma apoptozis ve nekrozla ölen hücrelerin yüzdelerini belirleme açısından tam anlamıyla kantitatif bir çalışma olmuştur. Tüm deney gruplarında inkübasyondan 6 saat sonra erken apoptozisi gösteren Anneksin V testi Flow Sitometri cihazı kullanılarak uygulandı. Bleomisin grubunda apoptozisin yüzdesinin en fazla olduğu ve NAC+Bleomisin grubunda ise apoptozisin istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azaldığı belirlendi. 24 saatlik inkübasyondan sonra yapılan Kaspaz-3 deneyi sonuçları da Anneksin V testini desteklemektedir.Yaptığımız tüm deney sonuçlarına göre testis kanseri olan hastalara yapılacak olan kemoterapötik tedavinin hastalığın prognozu açısından önemli olduğunu düşünmekteyiz. Bu çalışmamızın sonuçları ROS üreterek testis kanseri hücrelerini öldüren Bleomisinin, tedavisi sırasında antioksidanlarla birlikte kullanılmasının tedavi sürecini olumsuz yönde etkileyeceği görüşünü desteklemektedir.

AntioksidanlarApoptozisBleomisin+5
Ertan Küçüksayan
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanseri olan hastalarda A-FABP ve FASN'ın inflamasyon ve adipositokinlerle ilişkilerinin araştırılması

Obezite ve aşırı kilolu olma durumu kadınlarda en sık görülen malignite olan memekanseri gelişiminde ve kötü prognozda bağımsız risk faktörüdür. Obezite özelliklepostmenopozal dönemdeki kadınlarda meme kanseri riskiyle ilişkilidir. Bu çalışmanın amacı,memede kitle nedeniyle biyopsi yapılan hastalarda, meme dokusunda adiposit yağ asidibağlayıcı protein (A-FABP) ve yağ asidi sentaz (FASN) ekspresyonları, serumda A-FABP,leptin, adiponektin, insülin, TNF-? ile antropometrik ölçümler, vücut kompozisyonu veklinikohistopatolojik verilerin karşılaştırılıp meme kanseri ile obezite arasındaki olası ilişkininaçıklanmasıdır. Serumda A-FABP, leptin, adiponektin, insülin ve TNF-? analizleri ELISA ile,doku A-FABP ve FASN ekspresyonları immünohistokimyasal boyama ile belirlendi. Vücutkompozisyonu ölçümleri biyoelektrik impedans analizi ile yapıldı.Benign (n=18) ve malign (n=47) tanı almış hasta grubunu yapılan ölçüm vedeğerlendirmeler sonucunda obezite ve menopoz durumlarına göre sınıflandırarakkarşılaştırmalarımızı yaptık. Malign hasta grubunda menopoza 50 yaş üzerinde girenlerinoranı daha fazla idi (p=0,004); ayrıca, bel kalça oranı (p=0,004), glukoz (p=0,008),adiponektin (p=0,028) ve FASN ekspresyonu (p=0,032) yüksekliği saptandı. A-FABPekspresyonu 50 yaşın üzerindekilerde (p=0,016) ve postmenopozal olanlarda (p=0,020) dahayüksekti. Obezlerde leptin (p=<0,0001), leptin/adiponektin (L/A) oranı (p=0,001), TG(p=0,032) ve TNF-? (p=0,028) yüksek iken; HDL-K (p=0,002) düşük saptandı. FASNekspresyonu ile leptin (r=0,263, p=0,034) ve (L/A) oranı (r=0,245, p=0,049) pozitif yöndekorele bulundu. Ayrıca, obez grupta lenf damarı invazyonu varlığı daha fazla saptandı(p=0,038). Biyokimyasal parametrelerle A-FABP ekspresyonları arasında korelasyonbulunmadı.Sonuç olarak, A-FABP ekspresyon yüksekliğinin yaşlanma ve menopoza bağlıolduğunu, özellikle 50 yaşın üzerinde menopoza girenlerde meme kanserinin daha fazlagörüldüğünü, malignite durumunu öngörmede vücut kütle indeksi yerine bel kalça oranıkullanılabileceğini, FASN ekspresyonunun ise maligniteyle ilişkili olduğunu düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: Meme kanseri, obezite, A-FABP, FASN, vücut kompozisyonu

AdiponektinAdipoz dokuMeme hastalıkları+4
Birsen Tuğlu
Dokuz Eylül University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanserinde doku ve serum VEGF, anjiopoietin-1 ve anjiopoietin-2 düzeylerinin değerlendirilmesi

Akciğer kanseri dünyadaki kansere bağlı ölümlerin en sık nedeni olup, yılda bir milyondan fazla kişi de ölüme yol açmaktadır. Solit tümörler 2-3 mm3 boyuttan sonra gerekli oksijen ve besin ihtiyacını diffüzyon ile karşılayamaz ve anjiogeneze ihtiyaç duyarlar. Tümörlerde çok sayıda anjiyogenik faktör yanı sıra anti-anjiyogenik faktör de salınmaktadır. Tümör anjiyogenezinde kritik rolü olan en önemli anjiyogenik sitokin VEGF proteinidir. Anjiopoietin-1, reseptörü TIE-2'ye bağlanır ve endotel hücreleri ile çevresindeki ekstrasellüler matriks arasındaki etkileşimi teşvik ederek damarları stabilize eder. Anjiopoietin-2 ise yarışmalı olarak TIE-2'ye bağlanır ve anjipoietin-1'in stabilize edici etkisini antagonize ederek damarlarda destabilizasyona yol açar, ancak bazı çalışmalarda Ang-2' nin etkilerinin doz-bağımlı ve değişken olabildiği belirtilmiştir.Bu çalışmanın amacı akciğer kanser hastalarının serumlarında ve tümörlü-normal eşlenik dokularında bazı anjiogenik ve antianjiogenik faktörlerin kantitatif olarak belirlenmesi; bu faktörlerin doku ve serum düzeyleri arasındaki ilişkilerin incelenmesi ve klinikopatolojik parametreler ile karşılaştırılmasıdır.Çalışma grubunu 34 akciğer kanser hastası ve 32 sağlıklı gönüllü oluşturdu. Hastalardan operasyon öncesinde venöz kan, operasyon sırasında tümör ve eşlenik normal akciğer dokusu alındı. Kontrol grubu ve hastaların serumlarında ayrıca hastaların doku supernatanlarında VEGF, anjiopoietin-1 ve anjiopoietin-2 düzeyleri ELISA ile ölçüldü.Serum anjiopoietin-2 düzeyleri hasta serumlarında kontol grubuna göre anlamlı yüksek bulurken (p<0,001) serum VEGF ve anjiopoietin-1 düzeyleri açısından hasta ve kontrol grubu arasında fark bulunmadı. VEGF düzeyi tümör dokusunda, anjipoietin-1 ve anjiopoietin-2 düzeyleri ise normal dokuda anlamlı yüksek bulundu (p <0,001 ). Hastaların cinsiyet, yaş, tümör differansiyasyonu, histolojik tip, T (tümör), N (lenf nodu), tümör invazyonunu (perinöral, arterial, venöz ve lenfatik) içeren klinikopatolojik ölçütlere göre oluşturulan alt gruplarının serum ve doku VEGF, anjiopoietin-1 ve anjiopoietin-2 değerleri açısından yapılan karşılaştırmalarında: Serum VEGF düzeyi T3-T4 hasta grubunda T1-T2 hasta grubuna göre anlamlı yüksek bulundu (p=0,042); bunun dışında serum VEGF, angiopoietin-1, angiopoietin-2'nin diğer klinikopatolojik parametrelerle anlamlı ilişkisi saptanamadı. Tümör dokusu anjiopoietin-1 düzeyi, orta- az differansiye tümörlerde iyi differansiye tümörlere göre ve 65 yaş üstü grupta, 65 yaş altı gruba göre anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla p= 0,044; p= 0,038). Serum ve doku VEGF, anjiopoietin-1, anjiopoietin-2 düzeyleri arasındaki korelasyona bakıldığında akciğer kanserli hastaların serumlarında VEGF ve anjiopoietin-1 düzeyleri arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon bulundu (r= 0,446 p= 0,000). Normal eşlenik doku ile serum parametreleri arasındaki ilişki değerlendirildiğinde, normal doku anjiopoietin-2 ile serum VEGF değerleri arasında negatif yönde anlamlı korelasyon izlenirken (r =-0,400 p= 0,019) normal doku anjiopoietin-2 ile serum anjiopoietin-2 değerleri arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon saptandı (r= 0,397 p= 0,020).Sonuç olarak bizim verilerimiz VEGF, anjiopoietin-1 ve 2'nin akciğer kanser sürecine dahil olduğunu açıkca göstermiştir. Akciğer kanserinde normal akciğer dokusunda anjiopoietin-2 düzeylerinin kantitatif olarak arttığını ve serum değerleri ile korelasyonunu ilk kez gösterdik. Bu bulgumuzun hastaların izlenmesi ve değerlendirilmesine, ayrıca tedavi statejilerinin belirlenmesine ışık tutacağı düşüncesindeyiz.

AkciğerAkciğer neoplazmlarıAnjiopoietin-1+7
Nurhilal Yusufoğlu
Dokuz Eylül University
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Resveratrolün in vitro hidrojen peroksit ile indüklenen insan koroner arter endotel hücre hasarına olası etkisinin incelenmesi

Giriş: Oksidatif stres, reaktif oksijen ürünlerinin oluşumu ve yıkılımı arasındaki bir dengesizlik olarak tanımlanmaktadır. Vasküler ve enflamatuvar hücrelerden kaynaklanan hidrojen peroksit, oksidatif stresi indükleyerek endotelde fonksiyon kaybına neden olmaktadır. Bu da koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği, hipertansiyon, periferal arter hastalığı ve diyabet gibi hastalıklarda önemlidir. Enzimatik antioksidan savunma kaynakları süperoksit dismutaz, glutatyon peroksidaz ve katalazı kapsamaktadır. Enzimatik olmayan antioksidanlar askorbik asit, ?-tokoferol, glutatyon, karotenoidler, flavonoidler, stilbenler ve diğerleridir. Resveratrol; stilbenlerin alt grubu olup, üzüm ve kırmızı şarapta bulunan polifenolik bir bileşiktir. Antienflamatuvar, antioksidan, antikanser, sitoprotektif ve kardioprotektif etkilere sahiptir.Amaç: Literatürde resveratrolün hidrojen peroksit hasarı ile indüklenen endotel hücresi üzerine in vitro etkisinin araştırıldığı bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmanın amacı, resveratrolün in vitro insan koroner arter endotel hücresini hidrojen peroksit hasarına karşı koruyucu etki gösterip göstermediğini araştırmaktır. Bu amaçla hücre sitotoksisitesi, reaktif oksijen ürünleri oluşumu, ?-glutamil sistein sentetaz, glutatyon redüktaz ve glutatyon peroksidaz enzimlerinin protein ekspresyonları ve glutatyon düzeyi incelenmiştir.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada; in vitro insan koroner endotel hücrelerinde resveratrolün değişik konsantrasyonları ve preinkübasyon sürelerinde hidrojen peroksit'in indüklediği hücre sitotoksisitesi üzerine etkileri araştırıldı. Resveratrolün hücre hasarındaki etkisi hücre sitotoksisite değerlendirme testi olan laktat dehidrogenaz ile incelendi. Hasar modelinde resveratrolün değişik konsantrasyonlarının çeşitli preinkübasyon sürelerinde ve zaman dilimlerinde reaktif oksijen ürünleri oluşumuna etkisi oksidan duyarlı bir fluoresans prob olan hidroksifenil floresin kullanılarak değerlendirildi. Resveratrolün antioksidan etkileri ?-glutamil sistein sentetaz, glutatyon redüktaz ve glutatyon peroksidaz enzimlerinin protein ekspresyonları Western blot yöntemi ile değerlendirildi. İn vitro insan koroner endotel hücrelerinde resveratrolün glutatyon düzeyine etkisi de yüksek performanslı sıvı kromatografisinde değerlendirilmiştir.Bulgular: Resveratrolün 10 ve 50 ? M konsantrasyonlarının 1, 12 ve 24 saat preinkübasyon sürelerinde 1 saat, 750 ? M hidrojen peroksit'in oluşturduğu sitotoksisiteyi istatistiksel olarak anlamlı azalttığı saptanmıştır (p<0.05). 10, 50 ve 100 ? M resveratrol ile 24 saat preinkübasyon süresinde resveratrolün 15., 60. dakika ve 6. saat zaman noktalarında reaktif oksijen ürünleri oluşumunu da anlamlı olarak azalttığı saptanmıştır (p<0.05). Resveratrol, indirgenmiş glutatyon düzeyiniı anlamlı olarak arttırmaktadır (p<0.05). Yine resveratrol oksidatif hasarda görülen, ?-glutamil sistein sentetaz, glutatyon peroksidaz-1 ve glutatyon redüktaz enzimlerinin protein ekspresyonlarını anlamlı olarak arttırmaktadır (p<0.05).Sonuç: Tüm bulgular birbirlerini destekleyici özellikte olup, araştırma koşullarında resveratrolün çeşitli yönlerden insan koroner arter endotel hücre hasarına koruyucu etki gösterdiğine işaret etmektedir. Bu araştırmanın sonuçlarının kardiyovasküler hastalıklarda oluşan oksidatif stresin geri döndürülmesinde kullanılabilecek yeni terapötik yaklaşımlara ışık tutabileceği düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Resveratrol, İnsan Koroner Arter Endotel Hücresi, Oksidatif Hasar

EndotelyumHidrojen peroksitKoroner damarlar+3
Oya Sayın
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Prostat kanserinde kullanılan bazı kemoterapi ilaçlarının oluşturduğu hücre toksisitesine karşı lizofosfatidik asidin etkisi

Prostat kanseri, Amerika Birleşik Devletleri'nde erkeklerde akciğer kanserinden sonra en sık tanı konulan malignitedir ve kansere bağlı ölümler arasında ikinci sıradadır. Prostat kanserinde sağ kalımı arttırmak ve etkili bir palyatif tedavi sağlayabilmek amacıyla çeşitli kemoterapi protokolleri gündeme gelmektedir. Prostat kanseri tedavisinde kullanılan kemoterapi ilaçlarının arasında dosetaksel, estramustin ve mitoksantron bulunmaktadır. Dosetaksel, semisentetik taksan sınıfı antikanser ajanlardan biridir. Estramustin, estradiol ile nitrojen mustard kombinasyonundan oluşan antineoplastik ajandır. Sentetik bir antikanser ajan olan mitoksantron, antrakinon içeren antrasiklinin basitleştirilmiş analoğu olarak tasarlanmıştır. Lizofosfatidik asit, çeşitli hastalıklarda birden çok biyolojik fonksiyon göstermesi nedeniyle en ilginç fosfolipid mediyatörlerinden birisidir. Diğer kanser türlerinde olduğu gibi, prostat kanseri PC3 hücrelerinden de salınan lizofosfatidik asidin hücre sağkalımı, proliferasyon ve migrasyonun düzenlenmesinde fonksiyonu vardır. Bu çalışmanın amacı, prostat kanserinde kullanılan bazı kemoterapi ajanlarının (dosetaksel, estramustin ve mitoksantron) oluşturduğu hücre toksisitesine karşı lizofosfatidik asidin etkisini incelemektir. Bu amaçla prostat kanseri PC3 hücrelerinde lizofosfatidik asidin optimum dozu belirlendi. PC3 hücreleri lizofosfatidik asit, dosetaksel, dosetaksel+LPA, estramustin, estramustin+LPA, mitoksantron ve mitoksantron+LPA ile muamele edildi. Lizofosfatidik asidin hücre proliferasyonu arttırdığı görüldü. Dosetaksel, estramustin ve mitoksantron uygulanan hücrelerin proliferasyonunda azalma görüldü. Dosetaksel +LPA, estramustin + LPA ve mitoksantron+LPA gruplarında hücre proliferasyonu sırasıyla dosetaksel, estramustin ve mitoksantron gruplarına göre arttı. Lizofosfatidik asit PC3 hücrelerinin koloni oluşumunu arttırdı. Dosetaksel, estramustin ve mitoksantron koloni oluşumunu azalttı. Dosetaksel+LPA, estramustin+LPA ve mitoksantron+LPA gruplarında koloni oluşumu sırasısıyla dosetaksel, estramustin, mitoksantron gruplarına göre arttı. Lizofosfatidik asidin dosetaksel, estramustin ve mitoksantronun indüklediği apoptozisi engellediği görüldü. Lizofosfatidik asit, dosetaksel, estramustin ve mitoksantronun neden olduğu hücre sitotoksisitesini azalttı, hücrelerinin sağkalımını ve çoğalmasını arttırdı. Prostat kanseri tedavisinde kullanılan dosetaksel, estramustin ve mitoksantronun neden olduğu hücre ölümünü arttırmak için, kanser hücrelerinde çok fazla eksprese olan lizofosfatidik asidin salınımı engellenmelidir. Bu çalışma, prostat kanserinde kullanılan dosetaksel, estramustin, mitoksantron ve diğer kemoterapik ajanların kanser tedavisinde etkisinin arttırılması için lizofosfatidik asit sentez yolaklarının inhibe edilmesinin önemli olabileceğini önermektedir.Anahtar kelimeler: Prostat kanseri, lizofosfatidik asit, dosetaksel, estramustin, mitoksantron, apoptozis, hücre proliferasyonu.

Antineoplastik ajanlarAntineoplastik ajanlarApoptozis+7
Gizem Esra Parlak
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastalarında metiyonin-homosistein metabolizması

Şizofreninin etyolojisi konusunda çeşitli kuramlar ortaya konmaya çalışılmakta ve çok sayıda çalışmada şizofreniye özgü biyolojik belirteçler araştırılmaktadır. Şizofreni etyolojisini açıklayabilmek amacıyla metiyonin - homosistein metabolizmasında bir bozukluk olabileceği fikrinden yola çıkarak yaptığımız çalışmamızda şizofreni tanısı almış 62 hasta, 57 kontrol grubunun serum homosistein, metiyonin, vitamin B12, folat ve glutatyon düzeyleri araştırıldı. Şizofreni hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla homosistein değerleri yüksek, metiyonin düzeyleri anlamlı düzeyde yüksek, GSH ve vitamin B12 düzeyleri ise anlamlı düzeyde düşük bulundu. Ayrıca her iki grupta vitamin B12 ile homosistein düzeyleri arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki vardır. Hasta grubunda vitamin B12 düzeyindeki anlamlı düşüş ve vitamin B12 ile homosistein düzeyleri arasındaki negatif ilişki homosistein remetilasyonu yolağında bir sorun olabileceğini düşündürmektedir. Metiyonin düzeylerinin hasta grubunda anlamlı yüksek bulunması asıl sorunun metiyonini homosisteine dönüştüren metiyonin demetilasyonu basamağında olabileceğini düşündürmektedir. Bu yolakta olabilecek sorun aynı zamanda hasta grubunda homosistein düzeylerindeki yükselişin istatistiksel olarak anlamlı olmayışını ve aynı zamanda GSH düzeylerindeki anlamlı azalışı açıklamaktadır. Ayrıca demetilasyon yolağındaki bozukluk bu yolakta yer alan metilasyon reaksiyonlarında oluşabilecek aksaklıklara ve şizofreni hastalığı etyolojisine de açıklık getirmektedir. Hasta grubunda GSH düzeylerindeki anlamlı düşüş şizofreni gibi major psikiyatrik bozuklukların etyolojisinde suçlanan oksidatif strese maruziyeti desteklemektedir. LC-MS/MS, plazma homosistein ve metiyonin ölçümü için hassas, otomasyona uygun bir yöntemdir. Ülkemizde LC-MS/MS kullanılarak homosistein düzeylerinin ölçümü ile ilgili sadece bir yayın vardır. LC-MS/MS kullanılarak metiyonin düzeylerinin ölçümü ile ilgili ise yayın bulunmamaktadır. Çalışmamız bu yönden de literatüre katkıda bulunacaktır.

FolatHomosisteinKromatografi-yüksek basınçlı-sıvı+4
Sibel Kulaksızoğlu
Akdeniz University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Tip 2 diyabet hastalarında kan glukoz düzeylerindeki değişkenliğin plazma ve idrar oksidasyonuna etkisi

Kardiyovasküler hastalık gelişimi için temel risk faktörlerinden birisi olan tip 2 diyabet, oksidatif stres oluşumu ile ilişkilidir. Bu çalışmanın temel amacı farklı tipte insülin tedavisi başlanan Tip 2 diyabet hastalarında tedavi öncesi ve sonrası glukoz düzeyindeki değişkenliğin oksidatif strese etkisini incelemekti. Bu amaç kapsamında Tip 2 Diyabetes Mellitus (DM) tanısı almış 24 hasta çalışmaya dahil edildi. Üç gruba ayrılan hastalara (her grup 8 hasta) birinci gün eski tedavi rejimi uygulandı ve ikinci günden itibaren 3 değişik tipte insülin analoğu ve metformin başlandı. Birinci hasta grubuna subkütan Humolog Mix 50 (bifazik insülin lispro; %50 Insulin lispro -%50 protamine lispro) ve 2000 mg oral Metformin, ikinci hasta grubuna subkütan Novomix 30 Flexpen (bifazik insülin aspart; %30 aspart- %70 protamine aspart) ve 2000 mg oral Metformin, üçüncü hasta grubuna ise subkütan Lantus Solostar (insülin glarjin) ve 2000 mg oral Metformin uygulandı. Çalışmaya alınan hastaların kan glukoz düzeyleri deri altına yerleştirilen bir sensör aracılığı ile sürekli olarak 72 saat monitörize edildi. Continuous (=devamlı) Glukoz Monitorize edici Sistem (CGMS) uygulaması sonlandırıldıktan sonra elde edilen data ile günlük glisemik patern değerlendirildi. Tedavi öncesi ve sonrası glukoz düzeyindeki değişkenliğin oksidatif strese etkisini incelemek için plazma protein karbonil seviyeleri, plazma ve idrar 8-izoprostan düzeyleri ve plazma protein nitrasyonu ölçüldü. Hasta gruplarında nitrik oksit salınımını değerlendirmek için plazma nitrit ve nitrat miktarı belirlendi. Plazma protein karbonil ve nitrit/nitrat düzeyleri spektrofotometrik olarak ölçülürken, 8-izoprostan düzeyleri ve plazma protein nitrasyonu enzyme-linked immünoassay yöntemine dayanan ölçüm kitiyle belirlendi. Tüm gruplarda insulin uygulaması sonrası 2nci günde ölçülen ortalama kan glukozu ve ortalama kan glukozu standard deviasyonları tedavi öncesine göre anlamlı olarak azalmıştı. Benzer şekilde plazma protein ve lipid oksidasyon parametreleri de tedavi sonrası 2nci günde tedavi öncesine göre anlamlı olarak azalma gösterdi. Tedavi grupları arasında nitrik oksit salınımı farklılık göstermedi. Bu çalışmadan elde edilen veriler, tedavi öncesi ve sonrası glukoz düzeyindeki değişkenliğin oksidatif stres üzerinde etkili olduğunu göstermiştir.

Diabetes mellitus-tip 2GlükozKan glükozu+3
Hazal Tuzcu
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal transplant alıcılarında greft fonksiyon belirteci olarak serumda TNF-α, sTNFR I, sTNFR II, IL-18, IL-6, sVCAM-1, sICAM-1, CRP, sistatin C ve kreatinin düzeylerinin karşılaştırılması

Böbrek naklinde, nakil öncesi (NÖ) ve sonrası risk değerlendirmesinde ve nakil sonrası (NS) greft fonksiyonu takibinde ideal belirtecin kullanılması, erken ve uygun tedavi stratejilerinin belirlenmesi açısından önemlidir. Serum kreatinin düzeyinin belirlenmesindeki sınırlayıcı faktörler nedeniyle, böbrek nakli sonrası erken dönemde greft yetmezliği ve rejeksiyon tanısının hızlı konulabilmesi için belirteç arayışı devam etmektedir. Çalışmamızın amacı böbrek nakli alıcılarında, NS greft fonksiyonu takibi ve akut rejeksiyon tanısında serum TNF-?, sTNFR I, sTNFR II, IL-18, IL-6, sVCAM-1, sICAM-1, CRP seviyelerinin kullanılabilirliğini değerlendirmektir. Tez çalışmamıza, canlı vericiden nakil olmuş 50 hasta dahil edildi. Hastaların NÖ ve NS 7. gün, 1. ay, 3. ayda alınan serumlarında TNF-?, sTNFR I, sTNFR II, IL-18, IL-6, sVCAM-1, sICAM- 1, CRP, sistatin C ve kreatinin düzeyleri ölçüldü. Serum kreatinin seviyesi kinetik kolorimetrik yöntem ile, serum sistatin C seviyesi particle- enhanced immunonefelometrik (PENIA) yöntem ile, serum CRP seviyesi immünotürbidimetrik yöntem ile, serum TNF-?, sTNFR I, sTNFR II, IL-18, IL-6, sVCAM-1, sICAM-1 seviyeleri Enzyme-Linked Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemi ile ölçüldü. Hastaların NÖ parametre değerleri ile NS parametre değerleri karşılaştırıldı. Hastalara ait glomerüler filtrasyon hız (GFH) değerleri, böbrek hastalığında diyet modifikasyonu çalışması (MDRD), Cockgrouft-Gault (C&G), Chronic Kidney Disease Epidemiology Collaboration (CKD-EPİ) ve sistatin C bazlı (Cyc-bazlı) formüller kullanılarak hesaplandı. Çalışmaya dahil olan böbrek nakli alıcıları, NS akut rejeksiyon geçirmiş (R+HG, n=6) ve akut rejeksiyon geçirmemiş (R-HG, n=44) olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların NS 7.gün, 1.ay, 3.ay serum kreatinin, sistatin C, TNF-?, sTNFR I, sTNFR II, sVCAM, sICAM seviyeleri, NÖ seviyelerinden anlamlı derecede düşüktü (p=0,001). R+HG?nda NS 7.gün serum kreatinin, sistatin C, sTNFR II, sICAM-1 seviyeleri ile NÖ seviye arasında istatistiksel fark anlamlı değildi, fakat NS 1.ay, 3.ay 115 seviyeleri, NÖ seviyelerinden anlamlı derecede düşüktü (sırasıyla p<0,05 p<0,032). R+HG?da NS 7.gün serum kreatinin ve sistatin C seviyeleri (sırasıyla p=0,006 p=0,009), NS 1.ay serum CRP ve IL-6 seviyeleri (sırasıyla p=0,049 p=0,032), NS 7.gün ve 1.ay serum TNF-? (sırasıyla p=0,012 p=0,049), sTNFR I (sırasıyla p=0,001 p=0,002), sTNFR II (sırasıyla p=0,001 p=0,001) seviyeleri, R-HG?dan anlamlı derecede yüksekti. GFH?nın doğru belirlenmesi için yaptığımız ROC analizinde, NS 3.ay serum kreatinin (sensitivite %77, spesifite %92), sistatin C (sensitivite %66, spesifite %85) ve sTNFR II (sensitivite %86, spesifite %71) seviyelerini anlamlı bulduk. Akut rejeksiyon tanısı için yaptığımız ROC analizinde, NS 7.gün serum kreatinin (sensitivite %95, spesifite %83), sistatin C (sensitivite %84, spesifite %83), TNF-? (sensitivite %80, spesifite 75%), sTNFR I (sensitivite %84, spesifite 91%), sTNFR II (sensitivite 1, spesifite %80), sVCAM (sensitivite %50, spesifite 1) seviyelerini, NS 1.ay TNF-? (sensitivite %88, spesifite %66), sTNFR I (sensitivite %75, spesifite 1), sTNFR II (sensitivite %81, spesifite 1), IL-6 (sensitivite %61, spesifite 1) seviyelerini anlamlı bulduk. Çalışmamızda NS greft fonksiyonu takibinde ve akut rejeksiyon tanısında, serum sTNFR I ve sTNFR II seviyelerinin belirlenmesi, rutinde yaygın kullanılan serum kreatinin ve sistatin C seviyelerine göre iyi alternatif belirteçler gibi gözükmektedir.

BöbrekBöbrek nakliC reaktif protein+4
Deniz Budak
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal transplant alıcılarında greft fonksiyon belirteci olarak serum ve idrarda ıl-18 (ınterleukın-18), scd30 (soluble cd30), ngal (neutrophıl gelatınase-assocıated lıpocalın), sistatin c ve kreatinin düzeylerinin karşılaştırılması

Renal transplantasyon, hastalara daha uzun ve kaliteli yaşam sağlaması nedeniyle KBY'de seçkin bir tedavi yöntemidir. Renal transplantasyon sonrasında greft kaybının en önemli nedeni rejeksiyonlardır. Renal biyopsi, rejeksiyon tanısında altın standart olmasına rağmen invaziv olması nedeniyle sık uygulanamamaktadır. Renal transplantasyonda, greft fonksiyonlarının takibinde yaygın olarak kullanılan biyokimyasal parametreler, serum kreatinin düzeyi ölçümü ve kreatinin klirensi tayinidir. Ancak, kreatininin yüksek oranda bireysel değişiklikler gösterir. Özellikle kas kitlesi değişikliklerinden, kas metabolizması, cinsiyet, yaş, fazla miktarda protein alımı gibi diyetsel faktörler, fiziksel aktivite ve inflamatuar süreçlerden etkilendiği için güvenilir bir belirteç değildir. Bu nedenle daha güvenilir ve güncel belirteç arayışı devam etmektedir. Renal transplantasyon sonrası greft fonksiyonunun değerlendirilmesinde, sistatin C, IL-18, sCD30 ve NGAL gibi belirteçler önem taşımaktadır. Bizim çalışmamıza, canlı donörden renal transplantasyon yapılan 50 hasta(13 kadın, 37 erkek; yaş ortalaması ± SD: 38,12 ± 13,36 yıl) katıldı. Bu hastalara ait serum ve idrar örnekleri, pretransplant dönemde ve transplantasyon sonrası 1. ve 7. gün, 1. ve 3. ayda toplandı. Kreatinin düzeyleri modifiye Jaffe yöntemiyle, sistatin C düzeyleri nefelometrik yöntemle, IL-18 (Interleukin-18), sCD30 (soluble CD30) ve NGAL (neutrophil gelatinase-associated lipocalin) düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. İdrarda ölçülen belirteçler, idrar kreatinin?ine oranlanarak da ayrıca verildi. Çalışmaya katılan hastaları, greft fonksiyonlarına göre gruplara ayırdık. Böbrek naklini takip eden ilk hafta içinde en az bir kere hemodiyaliz yapılması DGF (gecikmiş greft fonksiyonu) olarak olarak tanımlandı. Pretransplant dönemdeki serum kreatinin düzeylerinde, transplantasyon sonrası 7. günde, serum kreatininde %70?in altında azalma saptanması SGF (yavaş greft fonksiyonu), %70 ve üstünde azalma olanlar ise EGF (erken greft fonksiyonu) olarak tanımlanmıştır. 50 transplant hastasından, 6 hastayı SGF ve 44 hastayı da EGF olarak değerlendirdik. DGF gelişen hastamız olmadı. Çalışmaya katılan 50 transplant hastasından, 12 hastada akut rejeksiyon (AR) gelişti ve 38 hastada AR gözlenmedi (AR gelişmeyen). Akut rejeksiyon tanısı, kreatinin yüksekliği ile birlikte renkli dopler renal ultrasonografi ve biyopsi ile konmuştur. Kreatinin bazlı MDRD, Cockcroft-Gault, CKD-EPI ve sistatin bazlı Larson, Rule formülleri kullanılarak GFH hesaplandı. GFHMDRD referans olarak alınmıştır. Kreatinin bazlı GFH?ler ile sistatin bazlı GFH?ler arasında anlamlı güçlü bir korelasyon gözlenmiştir. Sistatin C, kreatinine göre daha güvenilir bir belirteç olduğundan, kreatinin bazlı GFH?ler yerine sistatin bazlı GFH?ler kullanılabilir. Transplantasyon sonrası, serum IL-8 ve NGAL, idrar IL-8, sCD30, NGAL, sistatin C düzeyleri ve idrar IL- 18/ idrar kreatinin oranı, AR gelişmeyen, AR ve EGF grubu hasatalarda anlamlı bir şekilde azalırken, SGF grubu hastalarda anlamlı bir azalma gözlenmemiştir. Ayrıca, idrar sCD30 / idrar kreatinin, idrar NGAL / idrar kreatinin, idrar sistatin C / idrar kreatinin oranlarında da transplantasyon sonrası dönemde, AR gelişmeyen ve EGF grubu hastalarda anlamlı bir azalma gözlenirken, AR ve SGF grubu hastalarda bu azalma olmamış, yüksek olarak seyretmiştir. ROC eğrisi ile değerlendirme yapıldı. ROC eğrisinin altında kalan alanı( AUC) )( % 95 güven aralığında), 1. gün serum sistatin C 0.702 (0.544- 0.860), idrar sistatin C 0.746 (0.591- 0.900) ve kreatinin 0.721 (0.561-0.882); 7. gün serum IL-18 0.785 (0.639-0.932), sistatin C 0.865 (0.764-0.966) ve kreatinin 0.839 (0.726-0.952), idrar sistatin C 0.723 (0.546- 0.899), idrar sistatin C / idrar kreatinin 0.692 (0.525-0.859); 1. ay serum kreatinin 0.721 (0.558-0.885) akut rejeksiyon gelişmesi açısından anlamlı bulduk. Ayrıca ROC eğrisinin altında kalan alan (AUC)( % 95 güven aralığında), 7. gün serum NGAL 0.715(0.566-0.864); 1. ay idrar kreatinin için 0.677(0.527-0.827) ve idrar sistatin C / idrar kreatinin oranı için 0.668(0.517-0.819); 3. ay serum sistatin C için 0.817(0.694-0.941) ve serum kreatinin için 0.929(0.854-1.000) GFHMDRD 60 renal klirens tahmininde anlamlı bulunmuştur. Sonuç olarak, çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular, IL-18, sCD30, NGAL ve sistatin C?nin, renal transplantasyon yapılmış hastaların greft fonksiyonunun değerlendirilmesinde kullanılabileceğini desteklemektedir

BöbrekBöbrek nakliGlomerüler filtrasyon hızı+5
Havva Uçar
Akdeniz University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Vasküler düz kas hücrelerinde ang II ve EGF uyarımı sonucu P42/P44 mapk yolunun aktivasyonunda AT1R ve EGFT transaktivasyon ilişkisinin incelenmesi

Ang II uyarımlı sinyal iletim mekanizmaları ve vasküler patolojilerdeki rolü yıllardır araştırılagelmektedir. Ang II, vasküler düz kas hücrelerinde mitojenik aktivite, proliferasyon, hiperplazi ve inflamatuvar bileşenlerin üretimini artırmak ve migrasyonu uyarmak gibi etkilerle, hipertansiyon ve aterosklerozun da aralarında bulunduğu kardiyovasküler hastalıkların gelişimine katkı sağlar. Ang II ve benzer şekilde EGF ligandının VDKH?nde hücre büyümesi, apoptozis, inflamasyon ve migrasyon ile sonuçlanabilen ERK1/2 yolağı gibi sinyal yolaklarını uyardığı bilinmektedir. Mevcut çalışma Ang II uyarımlı EGFR transaktivasyonu olayı ve AT1R ile EGFR arasındaki olası mekanizmaları aydınlatmak amacıyla yapılmıştır. Çalışmamızda Ang II yada EGF uyarımlı ERK1/2 ve EGFR-Tyr1068 fosforilasyonları farklı inhibitörler kullanılarak VDKH?nde incelendi. Deney sonuçlarının analiz edilmesiyle VDKH?ndeAng II veya EGF uyarımıERK1/2 ve EGFR fosforilasyonunu uyarmaktadır.Ang II uyarımlı ERK1/2 fosforilasyonu bir EGFR alt yolak olayıdır. Ang II, AT1R üzerinden EGFR?ı transaktive ederek ERK1/2 aktivasyonuna yol açar. EGFR transaktivasyonu Ang II?nin neden olduğu ERK1/2 fosforilasyonu için vazgeçilmezdir. Ang II uyarımlı EGFR transaktivasyonu HB-EGF salınması ile gerçekleşir. Ang II, MMP aktivitesini artırarak ERK1/2 aktivasyonuna neden olurken EGF aynı etkiyi göstermez. Sonuç olarak, yapmış olduğumuz çalışmadan elde edilen veriler ışığında Ang II?nin VDKH?nde EGFR transaktivasyonuna neden olduğu ve bu transaktivasyon olayı neticesinde ERK1/2 yolağının uyarıldığı belirlenmiştir. Yakın gelecekte Ang II?nin kardiyovasküler hastalıklardaki patofizyolojik etkilerini önlemek için EGFR inhibitör(ler)inin klinik olarak kullanılması bu alanda yapılacak olan daha ileri araştırmalar sonucu söz konusu olabilir.

Anjiyotensin IIErbB reseptörleriHücreler+2
Mustafa Kırça
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserinde lizofosfatidik asidin önemi

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserdir ve kanserden ölümlerin akciğer kanserinden sonraki ikinci en sık nedenidir. Autotaxin lizofosfatidil kolin (LPC)?den, lizofosfatidik asit (LPA) üretimini katalizleyen lizofosfolipaz D (LysoPLD) ile özdeştir. Autotaxin'in, LPA üretimi yoluyla tümör progresyonunu, tümör hücresinin motilitesini ve anjiyogenezi stimüle ettiği gösterilmiştir. Lizofosfatidik asit, multifonksiyonel fosfolipid mediatördür. Lizofosfatidik asit etkilerini, geniş doku dağılımı gösteren G proteini ile eşlenik LPA reseptörleri üzerinden gerçekleştirir. Bu çalışmanın amacı, serum LPA ve ATX düzeyleri ile normal ve meme kanseri dokularındaki LPA reseptör ekspresyonlarını değerlendirerek, meme kanserinde LPA?nın önemini araştırmaktır. Çalışmamızda hasta ve kontrol grubu olmak üzere iki grup oluşturuldu. Hasta grubu da kendi içinde nod negatif erken evre hasta grubu ve nod pozitif erken evre hasta grubu olmak üzere iki gruba ayrıldı. Kontrol ve hasta gruplarını oluşturan bireylerden tedavi öncesi alınan serum örneklerinde autotaxin ve lizofosfatidik asit düzeyleri ölçüldü. Meme kanseri ve normal meme dokularında lizofosfatidik asit reseptörlerinin (LPA1 ve LPA2) ekspresyonları immünohistokimya ile gösterildi. Gama glutamil transferaz (GGT) düzeyleri nod pozitif erken evre hasta grubunda, kontrol ve nod negatif erken evre hasta gruplarına göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Nod negatif ve nod pozitif erken evre hasta gruplarının ATX düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu. Nod negatif ve nod pozitif erken evre hasta gruplarının LPA, glukoz ve kalsiyum düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Nod pozitif erken evre hasta grubunun LPA düzeyi nod negatif erken evre hasta grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Lojistik regresyon analizi sonucunda, kontrol grubundan hasta grubunu [nod negatif ve nod pozitif erken evre hasta grupları birleştirilerek oluşturulan hasta grubunu] ayırt etmede, LPA?nın bağımsız bir risk faktörü olduğu bulunmuştur. LPA düzeyi ile hastalığın evresi arasında korelasyon olduğu bulunmuştur. LPA normal ve meme kanserli dokularda etkilerini LPA1 ve LPA2 reseptörleri üzerinden göstermektedir. Sonuç olarak, bu çalışmanın sonuçları LPA?nın meme kanseri tanı ve takibinde bir belirteç olarak kullanılabileceğini önermektedir

AutotaxinLisofosfatidik asitMeme neoplazmları+2
Sibel Kuloğlu Genç
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bariatrik cerrahinin erken dönemde revers kolesterol transportuna etkisi

Amacımız sleeve gastrektomi (SG) uygulanan obez hastalarda ve kontrol grubunda operasyon öncesi, postop birinci gün ve oral beslenme sonrası lipoprotein alt grup analizlerini, kolesterol ester transfer proteini (CETP) ve aktivitesini, lesitin kolesterol açil transferaz (LCAT) seviyelerini ve aktivitesini, apolipoprotein A-I (apo A-I), apolipoprotein B (apo B) ve paraoksonaz (PON) seviyelerini tespit etmek, elde edilen bilgiler ışığında SGnin erken dönemde revers kolesterol transportuna olan etkisini incelemekti. Serum CETP, LCAT, apo A-I ve apo B seviyeleri ölçümü ELİSA yöntemiyle, LDL ve HDL alt grup analizleri, Lipoprint sistemi kullanılarak disk poliakrilamid jel elektroforez yöntemi ile yapıldı. Paraoksonaz seviyeleri manuel olarak, CETP ve LCAT aktiviteleri ise florometrik metodla ölçüldü. Total kolesterol (TK), glukoz, HDL ve trigliserit enzimatik kolorimetrik metodla, insülin immünassay metodla, LDL Friedewald formülüyle, insülin direnci HOMA-IR ile belirlendi. Hasta grubunda HDL-1 ve HDL-büyük alt gruplarında postop birinci günde preop döneme göre anlamlı bir artış HDL-8, HDL- 9, HDL-10 ve HDL-küçük alt gruplarında, TK, LDL ve CETP düzeylerinde postop birinci günde preop döneme göre anlamlı bir azalma görülmüştür. Trigliserit ve VLDL düzeyleri oral beslenme sonrası postop birinci güne göre anlamlı şekilde artış göstermiştir. Hasta grubunda oral beslenme sonrasında preop döneme göre PON, insülin ve HOMA-IR seviyelerinde anlamlı bir azalma görülmüştür. Hasta grubunda oral beslenme sonrası hem preop hem de postop birinci güne göre HDL düzeylerinde anlamlı azalma ve apo A-I seviyelerinde anlamlı artış görülmüştür. Sleeve gastrektomi sonrası erken dönemde CETP seviyelerindeki azalmaya bağlı olarak anti-aterojenik özellikteki HDL alt grupları artmış, aterojenik özellikteki HDL alt grupları ise azalmıştır. Ayrıca SG sonrası, hem insülin direncindeki iyileşmeye hem de HDL klirensindeki artışa bağlı olarak apo A-I seviyelerinde yükselme görülmüştür.

GastrektomiKolesterolKolesterol-HDL+1
Serdar Doğan
Akdeniz University
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Testis kanserinde bleomisinin indüklediği oksidatif stresin ve N-asetil sistein'in hücre membran lipid profili üzerindeki etkileri

Testis kanseri 15-44 yaş arası erkeklerde çok yaygındır. Bleomisin testiküler germ hücre tümörüne sahip hastalarda kemoterapi tedavisinde kullanılır. Bleomisin oksijen radikalleri meydana getirerek kanser hücrelerinde DNA zincirinin oksidatif olarak kırılmasını sağlar. Yapısal olarak büyük miktarda tekli doymamış (MUFA) ve çoklu doymamış (PUFA) yağ asitlerinden meydana gelen hücre membranları oksidatif atağa karşı oldukça hassastır. Hücre membranına zarar verebilen trans yağ asidi izomerleri hücre membranında bulunan yağ asidlerinin serbest radikal süreci sonucu izomerizasyonu ile oluşur. Antioksidanlar sağlıkta ve hastalıkta aşırı serbest radikal oluşumunu ve reaksiyonlarını önlemek için besinsel ek gıdaların içerisinde sıklıkla kullanılan katkı maddeleridir. Literatürde bleomisin ve/veya N-Asetil-L-Sistein (NAC)'in testis germ hücre tümörlerinde membran lipid profili ve oksidatif stres üzerine etkisini araştıran bir çalışma bulunmamaktadır. Yağ asidi analizi için 24 saat Bleomisin, NAC, Bleomisin+NAC ile inkübe edilmiş NTera-2 testis kanser hücrelerinde membran lipid izolasyonu, ekstraksiyon, metil esterlerine türevlendirme ve gaz kromatografi aracılığı ile karakterizasyon basamakları sırası ile uygulandı. NTera-2 hücrelerinde tiyobarbütirik asid reaktif maddesi (TBARS), 8-izoprostan ve lipid hidroperoksid seviyelerini belirleyerek Bleomisin'in ürettiği oksidatif stres üzerine NAC'in etkisini araştırdık. Bleomisin membranın doymuş yağ asidi (SFA) yüzdesini arttırırken, MUFA ve PUFA yüzdesinin azalmasına neden oldu. Bleomisin oleik asid ve araşidonik asid trans lipid izomerlerinin anlamlı düzeyde artmasına neden oldu. Bleomisin NTera-2 hücrelerinde TBARS, 8-izoprostan ve lipid hidroperoksid seviyelerinin artmasına neden oldu. Bleomisin'in NAC ile birlikte inkübasyonu ise Bleomisin'in artmasını sağladığı trans yağ asidi ve oksidatif stresi azalttı. Bulgularımıza dayanarak testis kanser hastalarında Bleomisin'in NAC ile birlikte kullanılmasından kaçınılmalı ya da en azından tedavisi sırasında dikkatle izlenmelidir. Lipidom analizi sonuçları Bleomisin'in indüklediği yağ asidi yeniden düzenlenmesinin rolü ve membranın önemini ortaya koyarken hücre cevabının ve testiküler germ hücre tümörleri gibi hastalıkların etkilenmesine yönelik lipid-tabanlı stratejilerin potansiyelini göstermektedir. Bunun sonucunda testiküler kanser hücrelerinde yağ asidi profili çalışmaları hastalık ve hastalığın ilerlemesi ile ilişkili lipid biyo-belirteçlerinin tanımlanması için kullanılabilir.

BleomisinGerm hücreleriMembran lipidleri+6
Ayşegül Çört
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Büyüme geriliği oluşturulmuş sıçanlarda adiponektinin plasental gelişimdeki rolü

Plasenta, anne ile fetüs arasındaki birçok metabolik aktiviteyi düzenleyen bir organdır. Plasental gelişim trofoblast hücrelerinin koordineli olarak proliferasyonuna, differensiyasyonuna ve invazyonuna bağımlı olaylar serisidir. Maternal kanda fazla miktarda glukoz ve glukokortikoidlerin bulunması çeşitli plasental ve fetal patolojilere yol açmaktadır. Dolaşımdaki adiponektin, plasenta dokusu için hedef bir unsurdur. Ancak adiponektinin, preeklampsi, diyabet ve intrauterin büyüme geriliğinde (IUGR) plasenta ve fetüsü nasıl etkilediği henüz tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada gebeliğin 14, 16, 18, 20. günlerinde kontrol ve IUGR oluşturulan sıçan plasentalarında Adiponektin, AdipoR1, AdipoR2'nin protein ve mRNA düzeyleri western blot ve RT-PCR yöntemiyle belirledik. Adiponektin sinyalizasyonu için AMPK ve eNOS proteinleri western blot yöntemiyle çalışıldı. Ayrıca serum adiponektin düzeyi de ELİSA yöntemi ile belirlendi Western blot sonuçlarında, kontrol gruplarına kıyasla IUGR gruplarında adiponektin, AdipoR1 ve AdipoR2 protein miktarlarında artış tespit edilmiştir. IUGR gruplarında kontrol gruplarına göre AMPK fosforilasyonunda 14. günde anlamlı azalma olduğu belirlendi. eNOS fosforilasyonunda ise kontrol gruplarında gebeliğin ilerlemesiyle çok fazla bir değişiklik olmadığı gözlendi. Gebeliğin 14 ve 18. günlerinde IUGR gruplarında anlamlı bir azalmaya yol açtığı gözlendi. RT-PCR sonuçlarında; adiponektin, AdipoR1 ve AdipoR2 mRNA düzeylerinin kontrol gruplarına göre IUGR gruplarında yükseldiği tespit edilmiştir. Serum adiponektin düzeylerinin IUGR gruplarında kontrole göre anlamlı bir azalışın gösterdiği tespit edildi. Deksametazonun sıçan plasentasında ve embriyosunda önemli düzeyde ağırlık kaybına yol açmasının altında adiponektin, AdipoR1 ve AdipoR2 proteinlerinin dolayısıyla MAPK ve AMPK sinyal yolaklarının rolü olduğu söylenilebilir. Sonuç olarak IUGR plasentalarında, adiponektin ve reseptörleri artış göstererek plasentanın normal gelişimini sağlamak için glukokortikoidlerin aksi yönünde etki gösterebilirler. Çalışma adiponektinin, glukokortikoidlerin plasental ve fetal gelişime negatif etkisini kompanse etmeye yönelik fonksiyonlara sahip olabileceğini vurgulamaktadır.

AdiponektinEnzime bağlı immünosorbent testiFetal gelişme geriliği+4
Ayşegül Erdoğan
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tumor necrosis factor-related apoptosis-ınducing ligand (TRAİL) ve epoksomisin'in osteosarkom hücrelerinde apoptozis üzerine etkileri

Osteosarkom hastalarında, kemoterapinin dezavantajlarından ve bazı hastalarda gelişen dirençten dolayı, yeni ve daha güvenli bir tedaviye ihtiyaç duyulmaktadır. Tümör tedavilerinde yeni bir dönem açacağı düşünülen TRAIL birçok tümörde denenmektedir. Osteosarkom hücrelerinin TRAIL'a karşı dirençli olduğu bilinmektedir. Bazı kanser hücrelerinde proteazom inhibitörlerinin TRAIL hassasiyetini arttırdığını bildiren yayınlar vardır. Ancak TRAIL'e dirençli osteosarkom hücrelerinde proteazom inhibitörlerinden epoxomicinin (epoksomisin) bu direnci nasıl etkilediği daha önce çalışılmamıştır. Ayrıca yaptığımız literatür taramasında epoxomicinin osteosarkom hücreleri üzerine etkisini araştıran bir çalışmaya rastlamadık. Bu nedenlerden dolayı epoxomicinin osteosarkom hücrelerinde apoptozis ve hücre sitotoksisitesi üzerindeki etkilerini ve epoxomicinin TRAIL'a dirençli MG-63 ve Saos-2 hücre dizilerinde TRAIL hassasiyetini arttırıp arttırmadığını araştırdık. Epoxomicin ve/veya TRAIL ile inkübe edilen hücrelerde hücre canlılıkları kolorimetrik yöntem prensibiyle ölçüm yapan MTT ve WST-8 kitleri ile tespit edildi. Kaspaz-3, -8 ve -9 aktiviteleri ve pro-apoptotik Bax protein düzeyleri spektrofotometrik kitler ile ölçüldü. Apoptozis oluşumu immunokimyasal olarak TUNEL metodu ile değerlendirildi. MG-63 ve Saos-2 hücre canlılıkları üzerindeki TRAIL ve/veya epoxomicin etkisini, doza ve zamana (24, 48, 72 saat) bağımlı olarak değerlendirdik. MG-63 hücrelerinde epoxomicin LD50 dozlarını, 24 saatlik inkübasyon sonrası 272 nM,48 saatlik inkübasyon sonrası 124 nM ve 72 saatlik inkübasyon sonrası 12 olarak bulduk. Saos-2 hücrelerinde ise epoxomicin LD50 dozlarını, 24 saatlik inkübasyon sonrası 355 nM, 48 saatlik inkübasyon sonrası 255 nM ve 72 saatlik inkübasyon sonrası 7 nM olarak bulduk. TRAIL ve epoxomicinin kombine olarak uygulandığı grupta kaspaz-3,-8,-9 aktiviteleri ve Bax proteini düzeyleri, sadece TRAIL veya epoxomicin uygulanan gruplar ile karşılaştırıldığında, anlamlı düzeyde artmış olarak bulundu (p<0.01). Bulgularımız, TRAIL ve epoxomicin kombinasyonlarının düşük dozlarının bile sinerjistik etki göstererek, osteosarkom hücrelerindeki TRAIL dirençliliğinin azalmasında etkili olduğunu ortaya koydu. Çalışmamızda, epoxomicinin osteosarkom hücreleri üzerine sitotoksik etkili olduğunu tespit ettik. Bulgularımız, osteosarkom hücrelerinde TRAIL direncinin epoxomicin ile kırılabileceğini gösteren ilk araştırma olması açısından da önemlidir. Yaptığımız araştırmanın, TRAIL ile geliştirilebilecek tedavi yaklaşımlarına katkı sağlayacağını kanısındayız

Antineoplastik ajanlarApoptozisEpoxomicin+5
Ferhat Hanikoğlu
Akdeniz University
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Aminoasit temelli amitlerin sentezlenmesi ve bu bileşiklerin hela serviks kanser hücreleri üzerinde antikanser etkilerinin incelenmesi

Bu çalışmada lisin, fenilalanin, histidin, valin ve prolin aminoasitlerinin p-nitrobenzoil klorür ile tepkimesiyle amit türevi bileşikler elde edildi. Bu bileşiklerin yapısı FT-IR ile aydınlatıldı. Sentezlenen bu bileşiklerin sitotoksik, apoptotik ve anjiyojenik etkileri HeLa serviks kanser hücre dizisi üzerinde in vitro ortamda çalışıldı. Sentezlenen bileşiklerin 25, 50, 100 ve 200 µM'lık dozlarının HeLa hücreleri üzerindeki sitotoksik aktiviteleri WST-I yöntemi kullanılarak spektrofotometrik olarak belirlendi. B1, B2 ve B5 bileşikleri HeLa hücreleri üzerinde sitotoksik etki gösterirken, B3 ve B4 bileşiklerinin proliferasyonu indüklediği bulundu. HeLa hücreleri üzerinde sentezlenen bileşiklerin apoptotik etkisini belirlemek için, kaspasların yıkım ürünü olan ve ölüm molekülü olarak adlandırılan Poli(ADP-Riboz) Polimeraz(PARP) molekülü miktarı elisa yöntemi ile spektrofotometrik olarak ölçüldü. Anjiyojenik etkiyi belirlemek için de vasküler endotelyal growth faktör(VEGF) miktarı elisa yöntemi ile belirlendi.

Adenozin difosfat-ribozAmidlerAmino asitler+7
Ömer Erdoğan
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Skuamöz hücreli akciğer kanserlerinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası IFN gamma, TNF alfa, GMCSF, IFN gamma inducible protein 10, monosit kemotaktik protein 3, IL-6 düzeylerinin değerlendirilmesi ve prognoza etkisi

Akciğer kanseri tüm dünyada kadın ve erkeklerde kansere bağlı ölümlerin en önemli sebebidir. Akciğer kanseri patogenezindeki moleküler mekanizmaların anlaşılması skuamöz hücreli akciğer kanserinde yeni tedavilerin gelişmesine olanak sağlayabilir. Son 10 yıl içerisinde kanser tedavisinde kemoterapinin yerini immünoterapi ve hedefe yönelik tedaviler almaya başlamıştır. Akciğer kanseri progresyonunun izlemi açısından inflamatuar biyomarkerler kul-lanılabilir. Biz de çalışmamızda skuamöz hücreli akciğer kanserlerinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası IFNγ, TNF-α, GM-CSF, IFNγ Inducible Protein 10, Monosit Kemotaktik Protein 3, IL-6 düzeylerinin değerlendirilmesi ve prognoza etkisini incelemeyi amaçladık. Daha önce kemoterapi almamış patolojik olarak skuamöz hücreli akciğer kanseri tanısı almış; lokal ileri ya da metastatik evrede 80 hasta değerlendirmeye alındı. Seksen hastadan tedavi öncesi ve platin bazlı kemoterapi tedavisinin üçüncü ayında alınan kan numunelerinde sitokin düzeylerinin bakılması planlandı. Ancak 80 hastanın 50'si kemoterapi tedavisini tamamladığından, tedavi sonrası 50 hastadan kan alınabildi. Sitokin düzeyleri ELISA yöntemiyle değerlendirildi. İstatistiksel analizler SPSS paket program aracılığıyla yapıldı. Hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası sitokin düzeyleri incelendiğinde IFN γ, IP-10, MCP-3, GM-CSF düzeylerinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası arasında anlamlı fark saptandı (p<0,001). Hastaların sitokin düzeyleri ile kemoterapi yanıtı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası bakılan sitokin düzeyleri ve evre karşılaştırması yapıldığında; IFN γ, IP-10 ve GM-CSF düzeylerinde tedavi öncesi dönemde lokal ileri ve metastatik grupta istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p değerleri sırasıyla 0,018; 0,006; 0,004). Tedavi sonrasında ise sadece MCP-3 düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p değeri 0,03). Hastaların ECOG performans statüsü 0-1 ve 2-3 şeklinde gruplanarak; gruplar arası sitokin düzeyleri incelendiğinde tedavi öncesi grupta her iki ECOG grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Tedavi sonrası grupta istatistiksel olarak anlamlı ilişki olmadığı görüldü. Hastaların sağkalım öyküsü değerlendirildiğinde 1 yıllık izlemde 10 hastanın exitus olduğu saptanırken, ölen grupla sağ kalan grup arasında sitokin düzeylerine bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Sonuç olarak çalışmamızda IFNγ, TNF-α, GM-CSF, IFNγ Inducible Protein 10, Monosit Kemotaktik Protein 3, IL-6 düzeylerinin skuamöz hücreli akciğer kanserindeki prognoza olan etkisini inceledik, sitokin düzeyleri ile prognoz ve sağkalım arasında istatis-tiksel olarak anlamlı ilişki saptamadık. Kompleks etkileri olan bu sitokinlerin potansiyel etkilerini araştırmak için daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıGranülosit makrofaj koloni stimülan faktör+7
Nurdan Erkmen Sakallı
Adnan Menderes University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fertilite hormonları, ilaç düzeyleri, kardiyak markerlar, tiroid fonksiyon testleri ve tümör belirteçlerinin ölçüm belirsizlikleri

AMAÇ: Ölçüm belirsizliği, ölçülen büyüklüğe uygun tüm değerlerin dağılımını karakterize eden ve ölçüm sonucuyla ilişkili negatif olmayan bir parametredir. Daha açık bir ifade ile aranan sonucun gerçekte hangi aralıkta olabileceğinin kantitatif göstergesidir. Bu çalışmada fertilite hormonları, ilaç düzeyleri, kardiyak markerlar, tiroid fonksiyon testleri ve tümör belirteçleri olarak seçilen parametrelerin ölçüm belirsizliklerini hesaplayarak çeşitli öneriler ile sonuçlarımızın karşılaştırılması ve daha kalite sonuçların üretilmesi hedeflenmiştir. YÖNTEM: Belirsizlik hesaplaması Nordtest rehberine göre yukarıdan aşağıya yaklaşımına uygun olarak yapıldı. 01.01.2018 ile 31.12.2018 tarihleri arasındaki iç kalite kontrol verileri ile dış kalite kontrol sonuçları kullanıldı. İlaç düzeyleri çalışması Abbott Architect c8000 cihazında diğer testler ise aynı markanın i2000 cihazında yapılmıştır. BULGULAR: Hesaplamalarımız sonucu seçilen 26 parametreden 13 tanesinin çeşitli kılavuzların önerilerinden düşük belirsizlik değeri verdiği görülmüştür. En yüksek belirsizlik değeri CA 19-9 testi için %28 olarak bulunmuştur. En düşük değer ise %8 ile Prolaktin için hesaplanmıştır. SONUÇ: Laboratuvar toplam kalite performansında önemli bir yer tutan ölçüm belirsizliği kavramının klinik laboratuvar uzmanları tarafından takibinin yapılması ve konuyla ilgili klinisyenlerin farkındalığının artırılması önerilir.

BelirsizlikBiyobelirteçlerBiyobelirteçler-tümör+7
Rabia Tan
Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metabolik sendromlu hastalarda serum bakır, çinko ve magnezyum düzeylerinin belirlenmesi

Metabolik sendrom (MS) insülin direnci, bozulmuş glukoz intoleransı, abdominal obezite, hipertansiyon ve dislipidemi ile karakterize, kardiyovasküler hastalık riskinin arttığı bir durumdur. Çinko (Zn), bakır (Cu) ve magnezyum (Mg) seviyelerinin özellikle koroner kalp hastalıkları olmak üzere çeşitli kronik hastalıkların gelişimiyle ilgili olduğu bildirilmiştir. Metabolik sendrom da serum Mg, Cu ve Zn seviyelerindeki değişimle ilgili de olabilir. Bununla birlikte Türkiye'deki metabolik sendromlu kişilerin serum çinko, bakır ve magnezyum seviyeleriyle ilgili fazla bilgi bulunmamaktadır.Çalışma 34'ü kontrol 26'sı metabolik sendromlu 60 kişiyi kapsamaktadır. Bunların 37'si kadın 23'ü erkekti. MS tanısı ATP-III kriterlerine göre aşağıdaki kriterlerden 3 veya daha fazlasının varlığında konuldu: Erkeklerde bel çevresi >102, kadınlarda bel çevresi >88, yükselmiş kan basıncı (tedavi edilen hipertansiyon veya ortalama 2 ölçümün ortalamasında sistolik kan basıncı >130 mmHg ve/veya diyastolik kan basıncı > 85 mmHg), yükselmiş trigliserid (>150 mg/dL), azalmış HDL (<40mg/dL erkekler, <50 mg/dL kadınlar),artmış açlık kan glukozu (110 mg/dL) veya diyabet. Serum çinko, bakır ve magnezyum seviyeleri atomik abzorbsiyon spektrofotometre ile ölçüldü. İstatistiksel analizler SPSS v.13.0 kullanılarak Independent Samples t testi ve Pearson linear korelasyon analizi ile değerlendirildi. MS'lu grubun serum çinko, bakır ve magnezyum seviyeleri kontrol grubuyla karşılaştırıldı. Kontrol grubu ve MS'lu grubun serum çinko, bakır ve magnezyum seviyelerinde görülen fark anlamlı bulunmadı. Serum çinko, bakır ve magnezyum seviyeleri MS'un hiçbir komponentiyle korelasyon göstermedi.Aydın ilinde yaptığımız bu çalışma, hasta ve kontrol grubumuzun yöresel beslenme alışkanlıklarının büyük olasılıkla Cu, Zn ve Mg düzeylerini etkilediğini düşündürmektedir. Hasta ve kontrol grubumuzun sayısı yapılan power analizde yeterli görünmesine rağmen, beslenme alışkanlıklarının da sorgulandığı daha geniş çalışmalara gerek olduğunu düşünüyoruz.Anahtar Kelimeler: Metabolik sendrom, bakır, çinko, magnezyum

BakırGlükoz tolerans testiHipertansiyon+5
Nilüfer Genç Şimşek
Adnan Menderes University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Caco-2 hücre hatları aracılığı ile oluşan anjiogenezin hiperforin yolu ile inhibisyonu

Bitkilerin tedavide kullanımları insanlık tarihi kadar eskiye dayanmaktadır. Bitkilerden türetilen yeni bir kanser ilacının, kemoterapötik ajan olarak kullanılabilmesi için elde edileceği bitkiden kafi derecede bol üretilebilmesi, önemli ölçüde anti-tümöral aktivitesi olması ve aynı zamanda da toksisite göstermemesi gereklidir.Anjiogenez, hali hazırda var olan kan damarlarından, yeni kan damarlarının oluşumu olup; anjiogenez için en spesifik testlerden biri endotelyal hücrelerin üç boyutlu yapılar (tüp benzeri yapılar) oluşturmasının ölçülmesidir. Anti-anjiogenik bir ilacın, sadece tümör hücreleri damar yapısına ait olan endotel hücrelerin büyümesini spesifik olarak inhibe ederek, tümörün büyümesini engellemesi umulmaktadır.Hiperforinin başlıca bileşeni olduğu açilfloroglukinol tipi bileşikler, St John's wort bitkisinde en çok bulunan gruptur. Birbiri ile ilişkili bir çok araştırma hiperforinin antikarsinojenik, antiproliferatif, proapopitotik, antiinvaziv ve antimetaztatik etkilerinin toplamı olan antineoplastik gücünü göstermiştir.Bizim bu çalışmada amacımız; hiperforinin, anti-tümöral ve anti-apoptotik etkilerinin hücresel düzeyde incelenmesi, hiperforinin, Caco-2 hücre hatlarının Huvec hücrelerinde oluşturduğu anjiogenezi nasıl etkilediğinin gösterilmesi, ayrıca hiperforinin kanserli hücrelerin yayılımında ve metastaz oluşturmasında çok önemli olan tümör hücrelerinin proliferasyonlarını ve hücrelerin canlılığını nasıl etkilediğinin gösterilmesidir.Araştırmamızda Caco-2 hücrelerinin Huvec hücrelerinde yeni kan damarları oluşumunu (tübe benzer yapıların) tetiklediği ve bunun hiperforin yolu ile inhibe edildiğini, hiperforinin; tümör hücrelerinin Huvec hücrelerinde indüklediği proliferasyonu da engellediğini, hiperforinin doza bağlı olarak Caco-2 hücrelerinde canlılığı önemli ölçüde azalttığını, tümör hücrelerinin besiyerine hiperforinin değişik konsantrasyonları eklendikten sonra elde edilen ortam besiyerinin artan konsantrasyonla artan bir şekilde Huvec hücrelerinin proliferasyonunu inhibe ettiğini ve hiperforinin artan konsantrasyonları ile birlikte apoptotik hücre oranını artırdığını gözlemledik.Bütün bu bilgilerin ışığında toksisitesi çok düşük olan ve doğal olarak bulunabilen hiperforinin anti-anjiogenik etkilerinin saptanması yoluyla yakın gelecekte insanlarda kanserlerin tıbbi olarak önlenmesi ve tedavi edilmesinde ilerleme kaydedileceğini düşünmekteyiz.

AnjiyogenezAntineoplastik ajanlarApoptozis+3
Naciye Kılıçarslan
Adnan Menderes University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diabetes mellituslu hastalarda biyoaktif d vitamini ile remnant kolesterol arasındaki ilişkinin araştırılması

Diyabet hastalarında trigliseridden zengin lipoprotein oranı artmaktadır. Trigliseridden zengin lipoproteinlerin kolesterol içeriğine remnant kolesterol (açlıkta VLDL, IDL; toklukta bunlara ek olarak şilomikron ve kalıntıları) adı verilmektedir. D vitamini eksikliği ile insülin direnci, aterojenik lipid profili ve koroner arter hastalığı gelişme riski arasında ilişki gözlenmiştir. D vitamininin dolaşımda %99'u VDBP ve albümine bağlı olarak taşınır ve albümine bağlı ve serbest formu biyoaktif D vitamini olarak tanımlanmaktadır. Çalışmamızın amacı Tip 2 Diabetes Mellitus (T2DM) hastalarında biyoaktif D vitamini ve remnant kolesterol arasındaki ilişkiyi belirlemektir. Araştırmamız kesitsel bir çalışma olarak tasarlanarak Kasım 2015-Aralık 2017 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışma grubumuz T2DM ve diyabet olmayan toplam 406 gönüllüden iki ayrı grup halinde oluşturuldu. Gönüllülerden açlıkta kanlar alındı. Çalışma grubunun demografik özellikleri ve ilaç kullanımı sorgulanarak lipid düşürücü tedavi alanlar çalışmaya dahil edilmedi. T2DM tanısı ADA 2016 kriterlerine göre konuldu. D vitamini düzeylerinin sınıflandırılması Endocrine Society'ye göre yapıldı. Diyabet hastalarında diyabet olmayan bireylere göre trigliserid, remnant kolesterol ve CRP düzeylerinde anlamlı derecede yükseklik bulunurken HDL, 25(OH)D, serbest D vitamini ve biyoaktif D vitamini düzeyleri anlamlı olarak düşük saptandı. Diyabet olmayan bireylerde remnant kolesterol ile D vitamini, serbest D vitamini ve biyoaktif D vitamini arasında negatif yönde korelasyon saptanırken T2DM varlığında bu ilişki bozuldu. Ayrıca diyabetli olmayan bireylerde CRP ile trigliserid, remnant kolesterol ve nonHDL arasında pozitif yönde korelasyon bulunurken bu ilişki Diabetes Mellitus'lu hastalarda belirlenmedi. Diyabetli hastalarda ise VDBP ile CRP ve remnant kolesterol arasında pozitif yönde korelasyon gözlenirken diyabet olmayan bireylerde bu ilişki saptanmadı. Diyabet olmayan gönüllülerden belirlenen eşik değerler; biyoaktif D vitamini için 3,56 ng/mL ve remnant kolesterol için 26,56 mg/dL bulundu. Diyabet olmayan grupta; biyoaktif D vitamini düzeyi düşük olan bireylerin %41,2'si, biyoaktif D vitamini düzeyi yüksek olan bireylerin ise %24,3'ünde remnant kolesterol düzeyleri eşik değerin üzerinde saptandı. Diabetes Mellitus'lu grupta ise anlamlı bir ilişki saptanmadı. Yapılan lojistik regresyon analizinde diyabet olmayan bireylerde; biyoaktif D vitamini düşüklüğü biyoaktif D vitamini yüksekliğine göre remnant kolesterolü eşik değerinin üstüne çıkarmada 2 kat, CRP düzeylerinin artışı ise 1,1 kat riskli bulundu. Diyabetli grupta hiçbir değişken riskli bulunmadı. Tüm bireylerde biyoaktif D vitamininin diyabetten bağımsız olarak kendi başına remnant kolesterol eşik değerini artırmada 2,19 kat riskli gözlendi. 25(OH)D yeterli olmadığında hiçbir grupta anlamlı risk artışı saptanmadı. Sonuç olarak; biyoaktif D vitamini düşüklüğü remnant kolesterol yüksekliği için risk faktörü olarak belirlenmiştir. Ancak bu ilişki Diabetes Mellitus hastalarında saptanamamıştır. Diabetes Mellitus'ta gözlenen inflamasyonun VDBP düzeylerini artırarak biyoaktif D vitamini düşüklüğüne neden olabileceği düşüncesindeyiz. Bu yüzden VDBP ölçülerek biyoaktif D vitamini hesaplanması, gerçek D vitamini durumunu açıklayabilmek için fayda sağlayabilir.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Kolesterol+1
Gülsüm Feyza Altaş
Dokuz Eylül University
2018
00