
245
Archived Theses
4
DOIs Assigned
2%
DOI Rate
Discipline
The level of high mobility group box 1 (HMG B1) protein in peritoneal washing fluids in gynecologic pathologies
High mobility group box (HMGB) proteins are multifunctional nuclear proteins. In the eukaryotic cells, HMG B1 is located in the nucleus, cytoplasm and extracellular space. It modifies gene transcription, DNA replication, repair and recombination. The presence of HMG B1 has been studied in various cancers. It performs different pathogenic roles in malign tumor occurrence, tumor spread and angiogenesis. In this study, we hypothesized that, a research which show the levels of HMG B1, in peritoneal washing fluids in gynecologic pathologies obtained during procedure of tumor surgery, may be important to prediction of determining the malignancy. In this study, it was evaluated concentration of HMG B1 in peritoneal washing fluids in malign and benign gynecologic pathologies as a biochemical marker. A total of 67 patients who had been admitted in gynecology clinic were evaluated. Patients with gynecologic tumoral pathologies were grouped as benign and malign group, according to pathological data. HMG B1 concentrations were measured in samples by using a commercial ELISA. Concentrations of HMG B1 proteins in peritoneal washing fluids were compared between these two groups. In conclusion, these findings demonstrate that levels of HMG B1 protein in peritoneal washing fluids obtained during tumor surgery in the patient with malign gynecologic pathologies are statistically higher than benign group (p<0,05).
Ankilozan spondilit hastalarında güncel inflamatuar sitokinlerin incelenmesi
Ankilozan spondilit(AS), erken evrede sakroiliyak eklemlerde inflamasyona yol açan ve hastalık ilerledikçe aksiyel omurgayı da etkileyebilen, inflamatuvar bel ağrısı, artrit, entezit ve sistemik tutuluma sebep olabilen, kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Hastalık genç erişkinleri hayatın 3. dekatında etkiler ve erkeklerde kadınlardan daha sık görülür. Hastalığın patogenezinde başta genetik faktörler ve inflamatuvar sitokinler olmak üzere birçok faktör suçlanmasına rağmen hala hastalığın patogenezi net değildir. Bu çalışmamızda patogenezi tam olarak bilinmeyen AS hastalığında serum TNF-α, IL-33, IL-36α ve IL-36β düzeylerini incelemeyi amaçladık. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Polikliniklerinde takip edilen; Modifiye New York Kriterleri'ne göre AS tanısı konan 59 gönüllü hasta ve 30 gönüllü sağlıklı dahil edildi. Tüm hastaların hastalık aktiviteleri BASDAI, ASDAS-CRP ve ASDAS-ESH indeksleri kullanılarak hesaplandı. Tüm katılımcılar için ESH, CRP, hemogram parametreleri, serum TNF-α, IL-33, IL-36α ve IL-36β düzeyleri Dicle Üniversitesi Hastaneleri Merkez Laboratuarı'nda çalışıldı. Serum TNF-α, IL-33, IL-36α ve IL-36β düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Hasta ile kontrol grubunun demografik verileri arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında serum TNF-α, IL-33, IL-36α ve IL-36β konsantrasyonları bakımından anlamlı fark bulunmadı. BASDAI, ASDAS-CRP ve ASDAS-ESH ile serum TNF-α, IL-33, IL-36α ve IL-36β düzeyleri arasında korelasyon bulunmadı. TNF-α, IL-33, IL-36α ve IL-36β konsantrasyonları arasındaki korelasyona bakıldı ve sadece IL-36α ve IL-36β konsantrasyonları arasında hem hasta grubunda hem de kontrol grubunda çok güçlü korelasyon bulundu(Hasta: r=0,904, p=0.000; Kontrol: r=0.865, p=0.000). Sonuç olarak, Ankilozan spondilit hastalarıyla kontrol grubu arasında serum TNF-α, IL-33, IL-36α ve IL-36β düzeyleri açısından anlamlı fark bulunmadı. Anahtar kelimeler:Ankilozan spondilit, TNF-α, IL-33, IL-36α, IL-36β ,ELISA
Metabolik sendromlu hastalarda paraoksonaz aktivitesi ve gen polimorfizmi
Amaç: Metabolik Sendrom birçok risk faktörünün bir arada bulunması olarak tanımlanmaktadır. Hem kardiyovasküler hastalıklar hem de tip 2 diyabetin en önemli ve en sık nedenleri arasında yer alır. Paraoksonaz (PON1) insan serumunda HDL'ye bağlı olarak bulunan önemli bir karaciğer enzimidir. PON1'in enzimatik aktivitesi bireysel farklılıklar göstermektedir. PON1 aktivitesindeki bu değişimler bu enzimi kodlayan gen bölgesindeki polimorfizimler nedeniyledir. Paraoksonaz gen ailesi üç gen içermektedir. PON1 geni kodlama bölgesi iki polimorfik bölgesinde aminoasit değişikliğine uğrar. Bunlar Lösin→Metiyonin (55. kodon L/M) ve Glutamin→ Arjinin (192. kodon Q/R) aminoasit değişimleridir. 192. pozisyonda glutamin bulunan homozigot bireylerde paraoksonaz aktivitesi düşük, arginin bulunan homozigot bireylerde aktivite yüksek görülmüştür. Metabolik sendrom özelliklerini taşıyan bireylerde serum PON1 aktivitesi ölçümünün rutin laboratuvar çalışmaları arasında olabilirliğini ve paraoksonaz gen polimorfizmi ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Endokrinoloji Klinik ve Polikliniğine başvuran, MS tanı kriterlerinden en az üçünü gösteren ve MS tanısı almış 101 hasta ile 59 sağlıklı kontrol grubu ile yapılmıştır. Çalışmaya dahil edilen 101 MS 'lu hastada PON 55 ve PON 192 gen polimorfizmlerinin dağılımı polimeraz zincir reaksiyonu-restriksiyon fragmanı uzunluk polimorfizmi (PCR RFLP) yöntemi ile incelenmiş, serum PON aktivite düzeyleri ölçülmüş ve 59 sağlıklı kontrol grubu bireyi ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Serum PON aktivite düzeyi hasta grubunda istatistiksel olarak azalma göstermektedir(p<0,01). PON1 QQ genotipe sahip bireyler düşük enzim aktivitesi gösterirken, PON1 MM genotipe sahip bireylerde hasta ve kontrol grubunda istatistiksel olarak fark bulunmamıştır. Sonuç: MS'da PON aktivitesinin azaldığını gözlemledik. Genetik polimorfizm açısından da genotip frekanslarının bu değişimleri destekler nitelikte olduğunu bulduk. Anahtar Kelimeler: Paraoksonaz, Metabolik sendrom, Polimorfizm, Diyabet, Obezite.
Laboratuar hasta verileri kullanılarak bazı hemogram değerlerinde yaş grupları arasında farklılıkların araştırılması
Amaç: Tam kan analizi (hemogram), kan hücrelerinin sayı, şekil ve yapısal özellikleri hakkında bilgiler veren, bir çok hastalığın tanı, takip ve taramasında yaygın olarak kullanılan çok önemli bir testtir. Bu çalışmanın amacı; hastane bilgi otomasyon sistemine kayıtlı hasta sonuçlarını kullanarak non-parametrik yöntemlerle tam kan analizlerinde ölçülen parametrelerden; Lökosit (WBC), Lenfosit (LYM), Monosit (MONO), Eozinofil (EOS), Nötrofil (NEU) ve Bazofil (BASO) değerlerinin değişik yaş grupları arasında farklılıkların varlığı ve referans aralığına uygunluğunu araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanelerinde 1 Ocak-31 Mart 2016 tarihleri arasında Biyokimya laboratuvarında CELL-DYN Ruby 48-3853/R1(Abbott-USA) otoanalizoründe, çalışılan 24178 hastanın hemogram test sonuçları, çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya kattığımız hastaların yaş gruplandırması; 0-1yaş (1. grup), 2-9 yaş (2. grup), 10-17yaş (3. grup), 18-60 yaş (4. grup) ve 61 ve üstü yaş (5.grup) şeklinde düzenlenmiştir. Gruplar birbiri ile karşılaştırılmıştır. Bu çalışmada tanımlayıcı istatistik olarak ortalama ve standart sapma değerleri verilmiş olup, sürekli değişkenlerin normallik dağılım varsayımına uygunluğu Kolmogorov-Simirnow testi, homojenliği ise Levene testi ile değerlendirilmiştir. Bağımsız gruplara ait ortalamalar arası farkların karşılaştırılmasında parametrik analiz testlerinden tek yönlü ANOVA, çoklu karşılaştırmalarda, Tukey HSD testi kullanılmıştır. İstatistik analiz testlerinde %95'lik güven aralığı uygulanmış olup tanımlayıcı istatistikler ve analizler R version 3.2.3 (2015-12-10). Copyriht (C) 2015 The R Foundation for Statistical Computing free software bilgisayar paket programı kullanılarak yapılmıştır. p< 0,05 için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular ve Sonuç: Bu çalışmada seçilmiş altı hemogram parametresi için beş ayrı grup oluşturulmuş ve bu gruplar birbiri ile karşılaştırıldığında anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir (p<0,05). Özellikle pediatrik yaş gruplarının yetişkin yaş gruplarından ayrı bir şekilde referans aralığı belirlenmesinin faydalı olacağı kanaati oluşmuştur. Anahtar kelimeler: Hemogram, yaş, referans aralığı
Diz osteoartriti tanılı kadın hastalarda serum interlökin-38 düzeylerinin incelenmesi
Osteoartrit (OA), özellikle sinoviyal eklemleri tutan dejeneratif bir hastalıktır. En sık diz eklemini tutar. Gonartroz olarak da adlandırılan diz osteoartriti toplumda ortalama yaşam süreleri ve yaşama şekillerinin değişmesiyle beraber giderek artan sıklıkta görülmektedir. OA tanısı Amerikan Romatoloji Derneği(ACR) tanı kriterlerine göre klinik olarak konur. Kellgren-Lawrence sınıflaması ile hastalık 5 evreye ayrılır. Hastalığın patogenezinde inflamasyonun oynadığı rol tartışmalıdır. Çalışmamızda diz osteoartriti tanılı kadın hastalarda IL-1 ailesinin üyesi olan sitokinlerden IL-1β, IL-1Ra, IL-36, IL-38 düzeyleri ve akut faz reaktanı olan yüksek duyarlılıklı CRP (hsCRP) düzeylerini inceleyerek değişikliklerin ortaya konması amaçlanmaktadır. Ayrıca osteoartrit patogenezinde inflamasyon ve IL-1 ailesinin üyesi olan sitokin ilişkilerinin ortaya konması amaçlanmaktadır. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji polikliniklerinde takip edilen; ACR Kriterleri' ne göre diz OA tanısı konan 50 yaş üzeri kadınlardan oluşan 80 gönüllü hasta ve 60 gönüllü sağlıklı çalışmamıza dahil edildi. Hasta grup Kellgren-Lawrence evreleme sistemine göre 4 evreye ayrıldı. Ayrıca ilk 2 evre erken dönem, son iki evre ise geç dönem olarak tanımlandı. Tüm katılımcılar için serum hsCRP, IL-1β, IL-1Ra, IL-36, IL-38 düzeyleri Dicle Üniversitesi Tıbbi Biyokimya Ana Bilim Dalı'nda incelendi. Hasta grup ile kontrol grubunun demografik verileri arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmedi. Hasta ve kontrol grubu arasında serum hsCRP ve IL-36 düzeyleri bakımından anlamlı fark bulunmadı. Hasta grubunda IL-1β ve IL-1Ra değerleri anlamlı olarak yüksek bulunurken IL-38 değerleri düşük bulundu. Hastalığın 4 evresi ve 2 dönemi için bakılan parametreler için anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç olarak, diz osteoartritinde evrelerden bağımsız şekilde IL-1β,IL-1Ra ve IL-38 değerlerindeki değişimler hastalığın patogenezinde inflamatuar yolakların rol oynadığı iddiasını desteklemektedir.
Migren hastalarında dekorin, matriks metalloproteinaz 2 (mMP-2), matriks metalloproteinaz 3 (MMP-3) düzeylerinin incelenmesi
Migren, nörolojik, gastrointestinal ve otonom değişikliklerin eşlik ettiği, primer epizodik bir başağrısı bozukluğudur. Matriks metalloproteinazlar (MMP) kan beyin bariyer geçirgenliğini arttırmakta ve ağrı hassasiyetine neden olmaktadırlar. Yapılan çalışmalarda MMP-2'in migreni olan hastalarda yüksek olduğu bulunmuş ve başka bir çalışmada ise MMP- 3'ün düştüğü rapor edilmiştir. Dekorin( DCN) ekstrasellüler matriks elemanı olan ve MMP'ler (2,3,7) tarafından kırılan bir proteoglikandır. DCN'in migren hastalığı ile ilişkisinin olup olmadığını incelemek ve hastalık patogenezi ile ilişkisi tespit edilen MMP 2 ve MMP 3 ile bağlantısını bulmak için bu çalışmayı amaçladık. Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Nöroloji polikliniklerinde takip edilen; Uluslararası Baş Ağrısı Sınıflaması 3. Baskı (Beta Sürüm)'e göre Migren tanısı konulan 50 hasta ve 40 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Demografik verileri kaydedilen kişilerden sabah aç karnına alınan kan numulerinde ESR, CRP, hemogram parametreleri ile serum MMP-2, MMP-3 ve Dekorin düzeyleri analiz edildi. Serum MMP-2, MMP-3 ve Dekorin düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Hasta ile kontrol grubunun demografik verileri arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Hasta grubun serum MMP-3 değerleri (33.8 ng/ml ± 40.8), kontrol grubunun serum MMP-3 değerlerinden (50.4 ng/ml ± 36.4) anlamlı olarak düşük bulundu(p:0,032). Hasta grubun serum MMP-2 düzeyleri (9.5 ng/ml ± 8.9) ile kontrol grubunun serum MMP-2 düzeyleri (11.5 ng/ml ± 7.5) arasında anlamlı bir fark bulunmadı(p:0,322). Hasta grubun serum dekorin düzeyleri (18.7 ng/ml ± 18.7) kontrol grubunun serum dekorin düzeyleri (26.0 ng/ml ± 17.1)'ne göre daha düşüktü. Ancak bu düşüklük istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p:0,096). MMP-2, MMP-3 ve Dekorin parametrelerinin biribirleri arasında anlamlı pozitif korelasyonlar bulundu. Sonuç olarak, atak döneminde kanları alınan migren hastalarında sadece MMP-3 düzeylerindeki düşüklük anlamlı bulundu. Matriks metalloproteinazlar tarafından yıkıma uğratılan bir molekül olan Dekorin'in migren patogenezindeki rolünün anlaşılması için, söz konusu parametrelerin etkiledikleri yolaklar dikkate alınarak daha geniş hasta grubunda atak olan ve olmayan dönemlerde moleküler düzeyde daha kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: Migren, Dekorin (DCN), Matriks Metalloproteinaz-2 (MMP-2), Matriks Metalloproteinaz-3 (MMP-3)
Klinik biyokimya laboratuvarlarında kritik değer bildirimi
Amaç ve Hipotez: Klinik laboratuvarların hastalıkların tanı, tedavi ve izleminde önemli rolleri bulunmaktadır. Laboratuvar test sonuçları, insan sağlığını direkt olarak etkilemekte, sonuçların hasta yararına kullanılması hasta güvenliği açısından önem kazanmaktadır. Laboratuvar test sonuçlarının doğruluğu, testlerin belirtilen sürede sonuçlandırılarak raporlanması ayrıca kalite standartları açısından da oldukça önemlidir. Laboratuvarlarda uygulanan kalite iyileştirme çalışmalarından biri olarak ele alınan kritik değerler, gerekli müdahaleler hemen yapılmadıkça yaşamı tehdit eden ve düzeltici bazı işlemlerin mutlaka yapılmasının zorunlu olduğu normalden sapma gösteren sonuçlar olarak tanımlanır. Bu nedenle en kısa zamanda ilgili klinisyene bildirimi hasta bakımı ve güvenliği açısından önem taşımaktadır. Bu tez çalışmasının amacı, Merkez Laboratuvarında kritik değer bildirimlerinin sayı, özellik ve dağılımlarının belirlenerek iş yükü açısından değerlendirilmesi ve kritik değer bildirim sürecini iyileştirmeye yönelik önerilerde bulunulmasıdır. Yöntem: DEÜ Merkez Laboratuvarı Biyokimya birimlerinde Ocak 2013 - Aralık 2013 tarihleri arasında acil ve rutin biyokimya, kan gazı, hemogram-sedimentasyon, koagulasyon ve idrar analizlerinden kritik değer etiketli sonuçlar kullanıldı. Veriler onay-bildirim süresi, çalışma-bildirim süresi, bildirim tipi dağılımı, bildirilen kişi, bildiren kişi, testlere göre dağılımı, laboratuvar birimlerine göre dağılımı ve servislere göre dağılımı baz alınarak değerlendirildi ve sonuçlar sayı ve % oran olarak ifade edildi. Bulgular: Ocak 2013 - Aralık 2013 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Merkez Laboratuvarının Biyokimya Bölümü birimlerinde, biyokimya grubunda 4.837.920, kan gazı grubunda 435.618, hemogram - sedimantasyon grubunda 5.715.088, koagülasyon grubunda 222.965 ve idrar grubunda 777.050 test çalışılmıştır. Toplam kritik sonuç sayısı ise 28.974 adet bulunmuştur. 1 gün içinde bildirilmesi gereken ortalama kritik değer sayısı 79'dur. Kritik değerli sonuçların %74'ü yatan hastalara, %7'si poliklinik hastalarına, %20'si ise acil servis hastalarına aittir. . Kritik değerli sonuçların %42'si aynı hastada tekrarlayan değerler olduğundan bildirime gerek olmayan sonuçlardır. %18'i ilgili klinisyene bildirilmiş, %36'si ise bildirim herhangi bir kişiye ulaşılamamış sonuçlardır. Bildirimlerin %77'si sonuç onaylandıktan sonra 30 dakika içinde yapılmış ve %90 oranında laboratuvar uzman veya uzmanlık öğrencisi tarafından %94 oranında ilgili doktora bildirilmiştir. Sonuç: Kritik değer aralığındaki test sonuçları hasta için risk taşımaktadır. Bu testlerin tespiti ile hastaya erken müdahale edilerek hasta tedavi işlemlerinin hızlandırılması sağlanır. Kritik değer listesindeki testler ve bildirim değerlerinin klinisyenlerle birlikte tanımlanması ve süreç boyunca karşılıklı iletişimin devam etmesi işleyişin etkin yürütülebilmesinde önemlidir. Gerek laboratuvarın, gerekse de kliniklerdeki iş yükünün azaltılabilmesi için de teste ve servise özel kritik değer aralıkları ile bildirim süreleri tanımlanabilir. Ayrıca özellikle işleyişin yerleştirilmesi sırasında ve yine süreç içinde hem klinisyenler hem de laboratuvar çalışanları için kritik değer bildirimine ilişkin eğitimlerin gerçekleştirilmesi işleyişin benimsenmesi ve düzgün şekilde sürdürülebilmesi için yararlı olacaktır. Anahtar Kelimeler: kritik değer, klinik laboratuvar, kalite, akreditasyon, hasta güvenliği.
Hiperprolaktinemili hastalarda makroprolaktin ölçümünün değerlendirilmesi
Bu çalışma ile endokrinoloji polikliniğine başvuran idiopatik hiperprolaktinemili hastaların serumunda, makroprolaktin ölçümünün PEG çöktürme yöntemini kullanarak değerlendirilmesi amaçlandı.Çalışmaya 38 kadın 5 erkek toplam 43 hasta dahil edildi. PRL miktarı ECLİA yöntemi ile ölçüldü. % 25'lik PEG 6000, distile su ve fosfat tamponu olmak üzere iki farklı şekilde hazırlandı. PEG ile çöktürme sonrası süpernatanda PRL öçümü yapıldı.Geri kazanım oranı % 40'ın altında olanlar makroprolaktinemi olarak değerlendirildi. 43 hastanın 6`sında makroprolaktin pozitif bulundu. Makroprolaktini pozitif bulunan hastaların total PRL değerleri 100 ng/ml nin altındaydı. İki farklı PEG çözelti ile çöktürme işlemi sonrası ölçülen monomerik PRL seviyeleri arasında güçlü pozitif korelasyon görüldü. PRL ölçümünün doğruluğunu ortaya koymak için kontrol numunelerinde yaptığımız çalışma içi CV kontrol 1'de % 1, kontrol 2'de % 1.3; günler arası serum 1'de % 3.4, serum 2'de % 2.5 bulundu.Hiperprolaktinemili hastalarda makroprolaktinemi varlığı akla getirilmesi gereken önemli bir sebeptir. Fosfat veya su ile hazırlanabilen PEG çöktürme yönteminin her ikisininde kullanılabileceği ve her laboratuvarınmakroprolaktinemiyi tespit etmek için bir stratejisinin olması gerektiği kanaatine varıldı.
Ailevi akdeniz ateşi hastalarında serum Amiloid-A, hepsidin ve osteopontin düzeyleri
Bu çalışmada, DÜTF Biyokimya ABD moleküler tanı laboratuvarına Ailevi Akdeniz Ateşi(FMF) ön tanısı ile FMF gen mutasyon analizi için başvuran 100 hasta ve 25 sağlıklı kontrol grubunda plazma Osteopontin, serum Hepsidin, Serum Amiloid A düzeyleri incelendi. Hastalar FMF mutasyon analizinin sonucuna göre 63 kişiden oluşan FMF mutasyon pozitif ve 37 kişiden oluşan FMF mutasyon negatif olmak üzere iki gruba ayrıldı. Çalışma sonucunda plazma Osteopontin düzeyleri FMF mutasyon pozitif grupta sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). Gruplar arasında serum Hepsidin ve Serum Amiloid A düzeyleri bakımından anlamlı bir fark bulunmadı.Bu bulgular Osteopontinin FMF'teki inflamatuvar olaylarda rolü olabileceğini düşündürmektedir.Anahtar kelimeler: FMF, Osteopontin, Hepsidin
Homosisteinin yağ dokusunda okside LDL (OxLDL) reseptörü gen ekspresyonu üzerine etkisi
CD 36 (Cluster of Differentiation 36) adipositler, monositler/makrofajlar, plateletler, mikrovasküler endotel hücreler gibi çeşitli hücre ve dokularda sentezlenen sınıf B çöpçü reseptör ailesinin bir üyesidir. CD 36 yağ hücreleri tarafından Okside LDL (OxLDL)'nin alınması ve azaltılmasında önemli bir rol oynar.Homosistein kardiyovasküler hastalıklar için bağımsız bir risk faktörüdür. Homosisteinin endotelyal fonksiyon bozukluğu, vasküler düz kas hücrelerinin proliferasyonu, lipoprotein oksidasyonunun artışı, platelet aktivasyonu gibi olaylarda rol oynadığı ifade edilmiştir. Ayrıca obez insanlarda serum Hyc seviyelerinin arttığı çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Ancak Hcy ile yağ dokusundaki CD 36 arasındaki ilişkiyi araştıran bir çalışma yapılmamıştır. Yaptığımız bu çalışmada birçok patolojik olayla ilişkisi olan Hcy'nin 3T3-L1 hücre serisinde adiposit farklılaşması ve yağ dokusuna OxLDL alınımını düzenleyen CD 36 ekspresyonuna etkisi hücre kültürlerinde incelenmesi amaçlanmıştır.Hcy'nin 3T3-L1 hücrelerinde adiposit farklılaşmasına ve CD 36 ekspresyonuna etkisinin icelendiği çalışmamızda,Hcy uygulan hücrelerde farklılaşmanın istatistiksel olarak anlamlı seviyede azaldığı tespit edildi (p<0,05).CD 36 gen ekpresyonunda az miktarda bir artış görülmesine rağmen bu artışın istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edildi (p>0,05).Sonuç olarak Hcy'nin 3T3-L1 hücrelerinde adiposit farklılaşmasını azalttığı ancak yağ dokusunda CD 36 ekspresyonuna etkisinin olmadığı kanaatine varıldı.
Kongenital kataraktlı hastalarda galaktoz-1-fosfat üridil transferaz enzim mutasyonunun araştırılması
Galaktoz; yapısında aldehit grubu içeren altı karbon atomlu, glukozun 4. karbon epimeri olan bir monosakkarittir. Galaktozun ana kaynakları süt ve süt ürünleridir ve ince barsaklardan emildikten sonra karaciğerde metabolize edilir. Galaktoz metabolizması için Leloir yolağında dört enzim bulunmaktadır: Galaktoz mutarotaz (GALM), Galaktokinaz (GALK), Galaktoz-1-fosfat üridil transferaz (GALT) ve Üridin difosfat galaktoz-4-epimeraz (GALE). GALT enzimindeki yetersizlik klasik galaktozemi olarak adlandırılan; sarılık, kusma, gelişme geriliği, katarakt, koma, sepsis ve ölümle sonuçlanabilen otozomal resesif bir hastalıktır. GALT geni 9. kromozomun kısa kolu üzerinde, p13 bölgesinde lokalize ve 11 eksondan meydana gelmektedir. GALT geninde baz değişimiyle oluşan 180'den fazla mutasyon bildirilmiştir. Q188R, arginin amino asidinin glutaminle yer değiştirdiği bir mutasyondur, Avrupalı ve Avrupa kökenli kişilerde en sık görülen mutasyondur.Konjenital katarakt çocuklardaki tedavi edilebilir körlüğün en önemli nedenidir. İnfantil katarakt genel olarak genetik veya metabolik hastalıklara, intrauterin enfeksiyonlara ve travmaya sekonder gelişir. GALT enzim eksikliğinde kanda yüksek miktarda Gal-1-P birikir ve galaktitole dönüşerek başta reversibl olan katarakt formasyonuna neden olur. GALT yetersizliği katarakt oluşumu için bir risk faktörü olarak değerlendirilmektedir. Galaktozemi tanısı konulup galaktoz diyetten çıkarıldığında semptomlar gerilemeye başlar.Bu çalışmamızda Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları polikliniğinde konjenital katarakt tanısı almış ve bu nedenle opere edilmiş 33 çocuk ile aynı sayıdaki sağlıklı çocukta GALT enzim mutasyonunu araştırdık. Çalışma sonucunda konjenital katarakt grubundaki iki çocukta (% 6 oranında) GALT geninde homozigot Q188R mutasyonu saptadık.Q188R mutasyonu saptanan çocuklarda yenidoğan döneminde galaktozemi tanısı konulamadığından, katarakt gelişmiştir ve gerekli olan galaktoz kısıtlı diyet uygulanamadığından katarakt oluşumu irreversible hale dönüşmüştür. Bu nedenle göz hekimlerinin de konjenital kataraktlı hastalarda metabolik hastalık varlığını akla getirmeleri gerekir. Bu bilgiler ışığında yenidoğan döneminde diğer metabolik hastalıklar (fenilketonüri, biyotinidaz eksikliği) gibi galaktozemi taramasının da yapılmasının toplum sağlığı için faydalı olacağını düşünmekteyiz.
İdrarda total protein ve albümin düzeyinin tayininde kullanılan yöntemlerin performans özelliklerinin belirlenmesi
İdrarda total protein ve albümin ölçümü, klinik laboratuvar¬larda yaygın olarak kullanılan, ancak mevcut yöntemle¬rin birbirinden farklı avantaj ve dezavantajları nedeniyle hangi yöntemin kullanılacağı hakkında üzerinde fikir birliğine varılamamış bir konudur. Amacımız, idrarda total protein ölçümü için, biyokimya laboratuvarımızda kullanılan türbidimetrik metodu ile, Modifiye Purdy, Lowry, Bradford metodunu ve idrarda albümin ölçümü için,biyokimya laboratuvarımızda kullanılan immünotürbidimetrik metod ile, immünonefelometrik yöntemin analitik performanslarını karşılaştırmaktır. Retrospektif çalışmamızda KTÜ Tıp Fakültesi Biyokimya Laboratuvarından çeşitli klinikler tarafından laboratuarımızdan eşzamanlı idrarda total protein ve albümin ölçümü istenen ve ölçümleri gerçekleştirilen 977 hasta çalışmaya alınmıştır. Prospektif çalışmamızda, KTÜ Tıp Fakültesi Biyokimya Laboratuvarında idrarda total protein düzeyi rutin olarak türbidimetrik yöntemle, belirlenen idrarlar Modifiye Purdy, Lowry, Bradford yöntemiyle çalışıldı. İdrarda albümin ölçümü için gelen ve rutin olarak immünotürbidimetrik yöntemle çalışılan örnekler immünonefelometrik yöntemle çalışıldı. Retrospektif çalışmamızda eşzamanlı idrarda total protein ve albümin değeleri arasında istatistiksel olarak güçlü (+) korelasyon (r=0,86) bulundu. Prospektif çalışmamızda Modifiye Purdy, Lowry, Bradford, türbidimetrik yöntemler karşılaştırıldığında p=0,001 olduğundan yöntemler arasında arasında anlamlı fark bulundu. Modifiye Purdy, Lowry, Bradford ve türbidimetrik yöntemler arasında türbidimetrik yöntemin analitik hassasiyetinin diğer yöntemlere göre oldukça iyi olduğu belirlendi. İdrarda albümin için yapılan prospektif çalışmamızda, immünonefelometrik yöntem, ile immünotürbidimetrik yöntem arasında p=0,024 olduğundan istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. İmmünonefelometrik ve İmmünotürbidimetrik metodlarla idrarda albümin ölçümleri arasında çok kuvvetli (+) korelasyon (r=0,992) bulundu. Böbrek fonksiyonlarını değerlendirmek için idrarda eş zamanlı total protein ve albümin tayinlerinin yapılması gerektiği sonucuna varıldı.
Romatoid artritli ve osteoporozlu hastalarda RANKL, OPG, kemik alkalen fosfataz ve Katepsin K düzeylerinin karşılaştırılması
AMAÇ: Romatoid artritli ve osteoporozlu hastalarda Osteoprotegerin (OPG), Nükleer faktör kappa B reseptör aktivatörü ligandı (RANKL), kemik alkalen fosfataz (BAP), katepsin K düzeylerini ve bunların BMD (Kemik mineral yoğunluğu) ile ilişkili olup olmadığını araştırmayı amaçladık.GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmaya postmenopoz (n:30), postmenopoz osteoporozlu (n:30; DEXA cihazı ile ölçülen lomber vertebra ve/veya femur boynu T skoru -2,5' un altında olan), premenopoz (n:27), postmenopoz RA'lı (n:30) ve premenopoz RA'lı (n:30) olmak üzere toplam 147 olgu alındı. Serum RANKL, OPG, katepsin K ve kemik alkalen fosfataz (BAP) ELİSA yöntemiyle çalışıldı.BULGULAR: Postmenopoz osteoporozlu hastaların serum RANKL, OPG düzeyi ve RANKL/OPG oranı postmenopoz hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. RA'lı hastaların serum RANKL düzeyi ve RANKL/OPG oranı postmenopoz ve premenopoz kadınlardan istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunurken, serum OPG düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Osteoporozu olan ve olmayan postmenopoz gruplar arasında katepsin K düzeyi açısından anlamlı fark bulunmadı. Postmenopoz RA ve premenopoz RA grupları arasında katepsin K düzeyi açısından anlamlı fark bulunmadı. BMD ile OPG arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon bulunurken RANKL düzeyi ile korelasyon bulunmadı.SONUÇ: Bu sonuçlar RANKL/RANK/OPG sisteminin osteoporoz ve romatoid artrit patogenezinde rol aldığını ve OPG'nin kemik dansitesinin önemli belirleyicisi olabileceğini desteklemekle beraber daha çok sayıda ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.ANAHTAR KELİMELER: Osteoporoz, Romatoid artrit, RANKL, OPG, Katepsin K
Testis torsiyonu ile oluşturulan doku hasarına karşı N-asetil sistein'in uzun dönemde etkisinin incelenmesi
Testis torsiyonu yenidoğanlar, adölesanlar ve çocuklarda görülebilen ürolojik bir vakadır. Testis torsiyonu tedavisinde testislerde kalıcı hasar oluşmasını engellemek amacıyla testisler cerrahi müdahale ile detorsiyone edilmektedir. Bazı çalışmalarda NAC'ın testis torsiyonu ile oluşan iskemi-reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkisi gösterilmiştir. İpsilateral ve kontralateral testislerde uzun dönemde oluşan değişimlerin etkileri ele alındığında, bu etkilerin testislerdeki fonksiyon kaybı sonucunda fertiliteyi etkilediği görülmüştür. Bu çalışmada, torsiyonu takiben uygulanan NAC'ın uzun dönemde testisler üzerine etkisinin olup olmadığını antioksidan enzim aktivitelerini ölçerek ve histopatolojik olarak araştırıldı. Çalışmada 18 adet Sprague-Dawley ırkı ratlar üç gruba ayrılarak kullanıldı. Birinci gruba sadece laparatomi yapıldı ve iki ay sonra grubun doku örnekleri alındı. İkinci grupta, sol testis 720o torsiyone edildi, dört saat sonra detorsiyone edildi ve iki ay sonra grubun doku örnekleri alındı. Üçüncü grupta, sol testis 720o torsiyone edildi, dört saat sonra detorsiyone edildi, detorsiyondan 30 dk önce ve takip eden beş gün boyunca 20 mg/kg dozunda NAC uygulandı, reperfüzyondan iki ay sonra grubun doku örnekleri alındı. İki ay sonunda her çıkarılan sol ve sağ testis dokularının MDA, GSH miktarı ve SOD, CAT ve GPx aktivite ölçümleri yapıldı. Alınan doku örneklerinde histopatolojik incelemeler de yapıldı. Sol testisteki MDA konsantrasyonu kontrol grubuna göre iskemi ve NAC gruplarında daha düşük bulundu (p<0.05). Sol testisteki iskemi ve NAC gruplarında CAT aktivitelerinde yükseklik gözlendi (p<0.05). Ayrıca sağ testiste GPx aktivitesi yüksek bulundu (p<0.05). Histopatolojik değerlendirmelerde NAC uygulamasının doku hasarının engellenmesinde başarılı olduğu gözlendi.Sonuç olarak testis torsiyonu ile oluşan doku hasarının uzun dönemdeki etkilerini değerlendirmede antioksidan enzim aktivitelerinin tek başına yeterli olmadığına ve NAC uygulamasının da bu aktiviteler üzerinde bir etkisi bulunmadığı kanaatine varıldı.
Türk propolis ekstraktlarının iyonizan (y-Gama) radyasyonla uyarılmış insan lenfositleri üzerine olası radyoprotektif etkisinin değerlendirilmesi
Propolis, polifenolik bileşikler ve flavonoidler açısından zengin, toplandığı bölgenin coğrafyasına ve iklimine göre kompozisyonu değişebilen, antibakteriyel, antitümöral, antiinflamatuar, antioksidatif, antimutajenik ve diğer faydalı aktiviteleri ile doğal bir ilaç olarak kullanılan önemli bir arı ürünüdür. Propolisin biyolojik etkisi, çoğunlukla flavonoidlerin varlığına atfedilmektedir. İyonlaştırıcı radyasyona maruziyet canlılarda doğrudan ve dolaylı genotoksik hasara yol açar. Doğrudan etki DNA üzerinde tek ve çift zincir kırkları şeklinde olurken; dolaylı etki iyonlaştırıcı radyasyonun su ile etkileşimi sonucu meydana gelen serbest radikaller üzerinden gerçekleşir. Oluşan bu serbest radikaller DNA, protein, lipid, karbonhidratlar gibi biyomoleküllerle etkileşime girebilir ve oksidatif DNA hasarı sonucu mutajenik ve karsinojenik etki oluşturabilirler. Günümüzde genotoksisite çalışmalarında birçok yöntem kullanılmakla birlikte; basit, ucuz ve tekrarlanabilir bir metot olan comet analizi diğer yöntemlerden bir adım öne çıkmaktadır. Bu çalışmada, Türk propolisinin farklı konsantrasyonlarda hazırlanmış etanolik ekstraktlarının 3 Gy gama radyasyon (30cGy/dak.) ile uyarılmış fibroblast hücre serileri üzerindeki olası radyoprotektif etkisi comet yöntemi ile incelenmiştir. Hücrelerin ışınlanmadan önce 100, 200 ve 300 ?g/mL'lik konsantrasyonlardaki etanolik propolis ekstraktı ile 15 ve 30 dakikalık ön muameleleri sonrasında elde comet skorları ile sadece 3 Gy hasarlı hücrelerden elde edilen değerler arasında anlamlı fark görüldü (p<0.001). Pozitif kontrol grubu oluşturmak için radyasyona karşı koruyucu etkinliği bilinen sentetik bir aminotiyol bileşiği olan amifostin kullanıldı. Sonuç olarak Türk propolisinin etanolik ekstraktlarının; fibroblast hücre serilerinde, 3 Gy gama radyasyon kaynaklı DNA hasarını engellediği ve radyoprotektif etkinliğe sahip olabileceği neticesine varıldı.
Türk propolisinin ticari bitkisel yağlarda çözünürlüğünün incelenmesi
Propolis, bal arıları tarafından toplanan reçinemsi bir maddedir. Flavonoidler gibi, fenolik bileşikler propolisin biyolojik aktivitesinden başlıca sorumlu yapılardır. Farklı yapısal özelliklere sahip olan flavonoidler, biyolojik aktivitelerinde önemli çeşitlilikler gösterirler. Propolis ham halde kullanılamaz, bu nedenle çözücülerle yapılan ekstraksiyon ile saflaştırılmalıdır. Farklı çözücüler, farklı bileşenleri çözüp ekstrakte edeceği için propolis ekstraksiyon metodları, propolisin aktivitesini etkileyebilmektedir. İlaç ve kozmetik sanayinde propolis etanol, gliserol, propilen glikol ve yağ olarak dört tip çözücü ile hazırlanarak kullanılır. Yenilebilir bitkisel yağlar, trigliseridler ve yağ asitlerinin propolis için ekstraksiyon çözücüleri olarak kullanılabileceği belirtilmiştir, fakat propolisin yağ ekstraklarının kimyasal kompozisyonu ve biyolojik aktivitesi ile ilgili veriler çok azdır. Bu çalışmada, çeşitli bölgelerden toplanan Türk propolisinin, Türkiye'de ağırlıklı olarak kullanılan bazı bitkisel yağlar ile ekstraktları hazırlanarak toplam polifenol içerik, toplam flavonoid içerik ve demir indirgeyici güç tayinleri yapılarak, propolisin hangi yağ çeşidinde en iyi çözündüğünün belirlenmesi amaçlanmıştır. Propolisi ekstrakte etmek için ayçiçek yağı, fındık yağı, mısır yağı ve zeytin yağı olmak üzere dört çeşit bitkisel yağ seçilmiştir. Çalışmanın sonucunda propolisin en iyi zeytin yağı içinde çözündüğü, daha sonra sırasıyla mısır yağı, fındık yağı ve ayçiçek yağında çözündüğü sonucuna varılmıştır.
Postprandial lipemide serum paraoksonaz 1 (PON1) aktivitesinin incelenmesi
Kardiyovasküler hastalıklar için bir risk faktörü olarak değerlendirilen postprandiyal dislipidemi (PPD) pek çok biyokimyasal parametrenin değişimi ile sonuçlanır. Özellikle artmış trigliserid (TG) düzeyleri, azalmış yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) düzeyleri PPD'ye eşlik etmektedir. Paraoksonaz-1 (PON1) HDL yapısında bulunur. PON1, HDL ve LDL'yi oksidasyondan koruyarak aterosklerotik lezyonlardaki oksidatif stresi azaltır. Bu çalışmanın amacı, sağlıklı kişilerin oral trigliserid tolerans testine (OTTT) verdikleri cevap göz önünde bulundurularak PON1 enziminin paraoksonaz, arilesteraz ve laktonaz aktivitelerini değerlendirmektir. Çalışma grubu yaşları 18-55 arasında değişen 45 kadın ve 51 erkek olmak üzere toplam 96 sağlıklı bireyden oluşmaktadır. Çalışma grubu, açlık ve yüksek yağlı diyet (OTTT) sonrası 2, 4 ve 6'ncı saatlerdeki TG seviyeleri kullanılarak hesaplanan eğri altındaki alan (AUC) değerlerine göre üç gruba ayrıldı. PON1 enzim aktiviteleri ve diğer parametreler OTTT cevabı düşük olan grup ile yüksek olan grup arasında karşılaştırıldı. Erkeklerde üst grup ile alt grup karşılaştırıldığında, aterojenik lipid profili; artmış total kolesterol ve LDL-K ile azalmış HDL-K düzeyleri gözlemlendi. PON1 enzim aktiviteleri spektrofotometrik metodlarla belirlendi. PON1 laktonaz aktivitesi erkeklerde kadınlara göre anlamlı düşük bulundu (P<0.05). Öte yandan PON1 laktonaz aktivitesi her iki cinste de OTTT süresince zamana bağlı olarak artış gösterdi. Kadınlarda üst grupta PON1 arilesteraz aktivitesi alt gruba göre anlamlı yüksek bulundu (P<0.022).OTTT cevabı yüksek olan gruptaki kişilerin aterojenik lipid profiline sahip oldukları sonucuna varıldı. PON1 enzim aktiviteleri genel olarak postprandial dönemde OTTT boyunca artarak farklı cevaplar gösterdi. Bu artış bu dönemde artan oksidan stres ile ilişkili olabilir. Gözlenen tüm bu değişiklikler, özellikle OTTT cevabı bozulmuş erkeklerde, aterojenik eğilimin artışı ile ilgili olabilir.
Kronik apelin uygulamasının karaciğer antioksidan (CAT, SOD, GSH-Px) üzerine etkisinin incelenmesi
Apelin çeşitli fizyolojik fonksiyonları bulunan, adipoz dokudan salgılanan peptit yapılı bir bileşiktir. Apelin; immün, kardiyovasküler ve nöroendokrin sistem başta olmak üzere birçok biyolojik sistemi etkilemektedir. Bu peptidin kardiyomiyositlerde bazı antioksidan enzimler üzerine etkisi araştırılmış ve katalaz aktivitesini arttırdığı bulunmuştur.Bu çalışmada, detoksifikasyon, sentez, sindirim ve çeşitli maddeler için depo yeri olan karaciğer dokusunda, apelin-13'ün antioksidan sistem aktivitesine olan etkisi incelendi. Çalışmada 32 adet Sprague-Dawley erkek sıçan dört gruba ayrıldı. 1. grup kontrol (1 ml/kg/gün serum fizyolojik ), 2. grup 30 µg/kg/gün, 3. grup 100 µg/kg/gün ve 4. grup ise 300 µg/kg/gün olmak üzere, 15 gün süreyle tek doz intraperitoneal apelin-13 enjeksiyonu yapıldı. 15. günde alınan karaciğer dokularında, süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) aktiviteleri ve bu enzimlerin gen ekspresyonları ölçüldü. SOD aktivitelerinde AP 30 kontrol grubuna göre daha düşük (p<0.05), CAT aktivitelerinde AP 30 ve AP 100 kontrol grubuna göre daha düşük (p<0.05), GSH-Px aktivitelerinde ise AP 100 ve AP 300 kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p<0.05). SOD ve CAT gen ekspresyonu ölçümlerinde değişiklik gözlenmezken, GSH-Px ekspresyonlarında AP 300 kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p<0.05). MDA konsantrasyonu kontrol grubuna göre AP 100 ve AP 300 grupları daha düşük bulundu (p<0.05).Sonuç olarak apelinin karaciğer dokusunda oksidatif süreci, GSH-Px aktivitesi ve ekspresyonunu artırarak bazal seviyede baskıladığı kanaatine varıldı.
Hipotiroidili ve hipertiroidili hastalarda Ca I ve Ca II otoantikorları ile oksidatif stres parametreleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Organizmanın kendi doku antijenlerine karşı immün cevap oluşturmasına otoimmünite, otoimmünizasyonun rol oynadığı hastalıklara otoimmün hastalıklar denilmektedir. Oluş mekanizması kesin olarak bilinmeyen bu tür hastalıkların tanısında organizmanın kendi dokularına karşı oluşan otoantikorların belirlenmesinden yararlanılmaktadır. Karbonik anhidraz, CA, (E.C.4.2.1.1) organizmalarda yaygın olarak bulunan, aktif bölgesinde Zn+2 iyonu içeren bir metaloenzimdir. CA otoantikorlarının varlığı birçok otoimmün temelli hastalıkta ortaya çıkarılmıştır. Reaktif oksijen türlerinin biyomoleküllerle reaksiyonu sonucunda oluşan patolojik duruma oksidatif stres denir. Oksidatif stres ile otoimmün hastalıklar arasında önemli bir ilişki vardır.Çalışmamızda tiroid hastalarında oksidatif stres belirteçleri ile anti-CA I ve anti-CA II düzeylerini ölçüp, bu parametreler arasında bir korelasyon olup olmadığının ve bu parametrelerden tiroid hastalığının tanısında kullanılabilirliğinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmaya 39 hipotiroidili ve 69 hipertiroidili toplam 108 hasta ile 52 sağlıklı kişi alındı. Gruplara ait serum örneklerinde anti-CA I, anti-CA II, total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS), oksidatif stres indeksi (OSI), protein karbonil grubu ve eritrosit paketlerinde SOD, katalaz düzeyleri ölçüldü.Hipotiroidi ve hipertiroidili hastalarda anti-CA I, anti-CA II, TOS, OSI, SOD kontrol grubuna göre yüksek düzeyde tespit edildi ve aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). Ayrıca, hem hipotiroidili hem de hipertiroidili hasta grubunda anti-CA I ve anti-CA II arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif bir korelasyon bulundu (p=0.0001). Hipertiroidili hasta grubunda ise anti-CA I ve anti-CA II ile protein karbonil grubu düzeyleri arasında negatif bir korelasyon görüldü. Sonuç olarak anti-CA I ve anti-CA II değerleri tiroid hastalığının erken teşhisisinde belirteç olarak kullanılabileceği, ancak oksidatif stres parametrelerinin bu amaçla kullanılamayacağı sonucuna varılmıştır.
Beta talasemi majörlü hasta ve ebeveyninde mutasyon analizi
Bu çalışmada, bölgemizde beta talasemi majör tanısı almış hasta ve ebeveynlerinde; tanıyı kesinleştirmek için, hematolojik analiz ve hemoglobin varyant analizi yapıldı. Altın standart DNA dizi analizi yöntemi ile de mutasyon çeşitliliği saptandı. Hastanemizin Pediatrik Hematoloji Bölümünde takip ve tedavisi yapılan 30 beta talasemi majör hasta ve ebeveynlerden (30 anne ve 30 baba) olmak üzere toplam 90 kişi çalışmaya dahil edildi. EDTA' lı tüplere kan örnekleri alındı. Hematolojik analiz flow sitometrik yöntemle, hemoglobin varyant düzeyi HPLC ile aynı gün çalışıldı. Mutasyon çeşitliğini saptamak için DNA dizi analizi yapıldı. Sıklık sırasına göre: IVS-I-110 (G->A) % 46.67, Kodon 8 (-AA) % 16.67, IVS-II-1 (G->A) % 11.67, Kodon 44 (-C) % 10.00, IVS-II-745 (C->G) % 5.00, IVS-I-1 (G->A) % 3.33, IVS-I-5 (G->T) % 3.33 ve -30 (T->A) % 3.33 olmak üzere 8 çeşit mutasyon tespit edildi. Bunlara ek olarak önceden tanımlanmış dört sessiz nokta mutasyon görüldü. Hastalar düzenli olarak transfüzyon tedavisi aldıkları için hemoglobin konsantrasyonu 9.20±1.32 g/dL düzeyi ile beklenen düşüklükte değildi. HbA 86.32 ±12.09, HbF 10.95±11.94 olarak saptandı. Ebeveynlerde ise taşıyıcılarda olması baklenen hemogram sayımı ve Hb varyant düzeyleri görüldü. Beta talasemi mutasyon çeşitliliği açısından Türkiye geneline benzer bir dağılım tespit edildi. 9.20±1.32 g/dL olarak saptanan Hb düzeyi ise hastaların takip-tedavilerinin etkin sürdürüldüğünü düşündürmektedir. Bu çalışma, DNA dizi analizi yönteminin kullanımına bağlı olarak Diyarbakır'da saptanamayan mutasyonların belirlenmesine imkan tanımıştır. Bundan sonra daha geniş çaplı taramaların yapılarak mutasyonların saptanması gerçek bölgesel verilerin elde edilmesini sağlayacaktır. Taşıyıcı sıklığının yaygın olduğu bölgemizde bilinmeyen mutasyonların saptanması, prenatal tanı ile hasta çocuk doğumunun önlenmesine önemli katkı sunacaktır.
Türk propolisinin farklı çözücülerdeki eksraktlarının radikal yakalama ve demir şelatlama aktivitesinin incelenmesi
Propolis, polifenolik bileşikler ve flavonoidler açısından zengin, toplandığı bölgenin coğrafyasına ve iklimine göre içeriği değişebilen, antitümoral, antioksidatif, antimutajenik, antibakteriyal ve diğer faydalı aktiviteleri olan önemli bir arı ürünüdür. Flavonoidler; meyvelerde, sebzelerde, çay, şarap, meyve suyu gibi içeceklerde doğal olarak bulunan polifenolik bileşiklerdir. Bu bileşikler ikincil bitki metabolitleridir ve insanlar tarafından sentezlenemedikleri için, insan diyetinin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Flavonoidlerce zengin olan propolis biyolojik aktivitesini ağır metal iyonlarını, biyolojik polimerleri bağlayarak, elektron transportunu katalizleyerek ve serbest radikalleri yok ederek gösterir. Serbest radikaller biyomoleküller üzerinde oksidatif hasara neden olurlar. Bu çalışmada yöremizden elde edilen propolisin farklı çözücülerle hazırlanan eksraktlarının demir şelatlama aktivitesi, serbest radikalleri yakalama kapasitesi incelendi. Yaptığımız bu çalışmada propolisin etanol, metanol, DMSO `lu ekstraktlarının 25 mg/mL ve üzerindeki konsantrasyonlarda % 90'ın üzerinde metal şelatlama etkisi olduğu bulundu. DPPH tayiniyle propolisin radikal süpürücü aktivitesi çalışıldı. Etanol ve metanollü ekstraktlarda 125?g/mL ve üzerindeki konsantrasyonlarda %90 üzerinde süpürücü etki gözlendi. Propolisin DMSO ile hazırlanmış ekstraktlarının radikal süpürücü aktivitesi 125?g/mL ve üzerindeki konsantrasyonlarda %73 olarak bulundu. Daha önce yapılan çalışmalarda propolisin antioksidan özelliği ortaya konulmuştur. Bu tez çalışmasıyla propolisin ortaya konmuş olan antioksidan özelliğinin muhtemel mekanizmalarından olan metal şelatlama ya da serbest radikalleri yakalama kapasitesinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı in vitro ROS ölçümü yapılarak ortaya koyuldu. 300?M t-BHP ile hasarlanmış fibroblast hücrelerinde 4 saatlik iyileşme süresi sonunda 200?g/mL propolisin pozitif kontrole göre oluşan ROS miktarını azalttığı,bununda radikal süpürücü etki ve etkin olarak metal şelatlama üzerinden gerçekleşmiş olabileceği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Propolis, Metal Şelatlama, Serbest Radikal, CM-H2DCFDA, Fibroblast
Psöriazisli hastaların eritrosit membran omega-6/omega-3 yağ asidi oranı ve bu oranın hastalık aktivitesiyle ilişkisinin incelenmesi
Psöriazis oksidatif stres, anormal plazma lipid metabolizması ve yüksek sıklıkta kardiyovasküler hastalıklarla ilişkili kronik, tekrarlayan inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Bu hastalıkta, omega-6 (?-6) yağ asidi olan araşidonik asitten (AA) türevlieikosanoid metabolitlerinin artışının inflamasyonda önemli rol oynadığı gözlenmektedir. Diyetle alınan omega-6/omega-3 yağ asidi oranının inflamatuvar hastalıklarda önemli etkisi olduğu düşünülmektedir. Fazla miktarda omega-3 (?-3) yağ asidi tüketilmesiyle hücre membranlarında bulunan ?-6/?-3 yağ asitleri oranının, ?-3 yağ asitleri lehine değiştiği gözlemlenmiştir. Böylece, inflamasyonda ?-3 yağ asitlerinden üretilen eikosanoid metabolitlerinin düşük inflamatuvar etki gösterdikleri görülmektedir. Bu verilere dayanarak çalışma grubunun eritrosit membranlarında ?-6/?-3 yağ asidi oranını ve bu oranın hastalığın şiddetiyle ilişkisini bulmak amaçlandı.Çalışma grubu 30 psöriazisli hasta ve 36 sağlıklı kontrolden oluşturuldu. Eritrosit membranlarında yağ asidi analizi gaz kromatografisi ve alev iyonizasyon dedektörü kullanılarak tespit edildi. Çalışma grubunun lipid profilleri ve inflamasyon parametreleri de analiz edildi. Sağlıklı kontrol grubuna göre ?-6/?-3 yağ asidi oranı psöriazisli hastalarda önemli derecede yüksek bulunmuştur (p<0.05). PASI (Psöriazis Alan Şiddet İndeksi) skoru ile bu oran arasında bir korelasyon bulunamamıştır (p>0.05). Psöriazisli hasta grubunda yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol (HDL-K) değeri düşük, trigliserid (TG), C-reaktif protein (CRP) ve eritrosit sedimentasyon hızı (ESH) değerleri yüksek bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak, psöriazisli hasta grubunda gözlenen artmış ?-6/?-3 yağ asidi oranıhastalığın inflamatuvar sürecinde önemli bir rol oynayabilir.Anahtar Kelimeler: C reaktif protein, Eritrosit membranı ?-6/?-3 yağ asitleri oranı, İnflamasyon, PASI skoru, Psoriasis2
Tam kanda siklosporin A düzeyi ölçümünde sıvı kromatografi sıralı kütle spektrometre yönteminin, antikor bağlı manyetik immunassay yöntemle karşılaştırılması
Siklosporin A (CsA) 11 amino asit içeren halkasal yapıda bir polipeptittir ve güçlü bir immünsüpresif ilaçtır. Organ ve kemik iliği transplantasyonu sonrası red reaksiyonunun önlenmesinde kullanılır. Ayrıca otoimmün hastalıklar ile graft-versus-host hastalığı tedavisinde de kullanılır. Siklosporin A etkinlik ve toksisite arasında dar bir terapötik aralık sergiler. Siklosporin A renal, hepatik ve immünolojik komplikasyonlara neden olabilir ve bunlardan bazıları ciddi yan etkilerdir. Böbrek yetmezliği ve lenfoma gibi artmış malignite riski önemli yan etkilerdendir. Ek olarak, CsA'nın bireyler ve etnik gruplar arasındaki farmakodinamik ve farmakokinetik çeşitliliği geniştir. Siklosporin A kan düzeyi izlenimi bu yüzden zorunlu bir gerekliliktir. Biyolojik numunelerde CsA ilaç düzeyi izlemi için immünassay, yüksek performanslı sıvı kromatografisi (HPLC) ile kombine edilmiş ultraviyole dedektör (HPLC-UV) ve HPLC ile kombine edilmiş kütle dedektör (LC/MS/MS) gibi analitik teknikler mevcuttur. Bu çalışmanın amacı kan CsA ilaç düzeyinin belirlenmesinde kullanılan bir immünassay yöntem olan antibody conjugate magnetic immünassay (ACMIA) yöntemini immünsüpresif ilaç izlenimi için daha sensitif ve daha selektif bir metot olan sıvı kromatografi-tandem mass spektrometre (LC/MS/MS) ile karşılaştırmaktır. Çeşitli hastalıklardan dolayı CsA ilacı kullanan 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Her hastadan 2 tam kan tüpü alındı ve ACMIA ile LC/MS/MS yöntemi ile analiz edildi. Çalışmada iki yöntem arasında korelasyon katsayısı 0.857 olarak bulundu. Regresyon analizinde ise iki yöntem arasındaki denklemde [LC/MS/MS metodu (x) ve ACMIA (y) ekseni] eğim 1.437 kesim noktası 25.66 ve R2 0.735 olarak bulundu. İki yöntem arasında sistematik bir hata bulundu ve genel olarak LC/MS/MS yönteminin ACMIA yöntemine göre %42 oranında daha düşük okuma yaptığı gözlendi. Tandem mass spektrometre yöntemi çeşitli immünsüpresif ilaçları birlikte analiz edebilmektedir ve bu durum ilaç izlemi için gereken maliyeti düşürmektedir. Tandem mass spektrometre yöntemi daha önce kullanılan immunassay yönteme göre immünsüpresif ilaçlar için daha sensitif, daha selektif ve daha geniş bir lineer aralığa sahiptir. Sonuç olarak bu yöntem tam kanda immünsüpresif ilaç düzeyi izlemi için immünassay yöntemlere alternatif olarak kullanılabilir. Anahtar Sözcükler: Siklosporin A, sıvı kromatografi-tandem mass spektrometre, antikor bağlı manyetik immunassay, terapötik ilaç düzeyi izlemi
Klinik biyokimya otoanalizörlerinde hemoliz indeks kullanımı
Diyetle indüklenmiş obezitede yağ dokusundaki oksidan-antioksidan dengenin incelenmesi
Obezite ile birlikte yağ dokusunda oksidan-antioksidan denge değişiklikleri meydana gelmektedir. Ancak, vücudun farklı bölgelerindeki yağ dokularında bu değişikliklerin hangi düzeyde gerçekleştiği, oksidan-antioksidan denge değişikliği ile adipokin salgılanması arasında nasıl bir ilişki olduğu net bir şekilde ortaya konulmamıştır. Çalışmamızda, yüksek yağlı diyetle sıçanlarda oluşturulan obezite modelinde, vücudun farklı bölgelerindeki yağ dokularında oksidan-antioksidan denge değişikliği, bu denge değişikliği ile adipokin salgılanması arasındaki ilişki ve antioksidan kullanımının bu ilişkiyi hangi yönde etkilediğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, her birinde 6 adet Sprague Dawley ırkı sıçan bulunan kontrol, obez ve obez + 2 g/L N-asetilsistein alan gruplar oluşturuldu. Kontrol grubu standart sıçan yemiyle, obez ve NAC grubu yüksek yağ içerikli yemle toplam 85 gün beslendi. Serum numuneleri, subkutan (derialtı), visseral ve böbrek etrafındaki yağ dokusu örnekleri alındı. Serum numunelerinde leptin, adiponektin, rezistin, apelin, insülin, interlökin-6, tümör nekrozis faktör-? ve retinol bağlayıcı protein-4 miktarları ölçüldü. Doku örneklerinde leptin, adiponektin, rezistin, apelin, beta aktin ve nikotinamit adenin dinükleotid fosfat oksidaz enziminin ribonükleik asit seviyeleri real time polymerase chain reaction ile belirlendi. Dokularda malondialdehit, protein karbonil grubu, glutatyon miktarı belirlenip, süperoksit dismutaz, glutatyon peroksidaz ve katalaz aktiviteleri ölçüldü. Serum leptin, perirenal malondialdehit ve subkutan glutatyon seviyeleri obez grupta artmıştı (sırasıyla, p=0.003, p=0.004, p=0.032). Visseral süperoksit dismutaz, visseral katalaz, perirenal katalaz, visseral glutatyon peroksidaz aktiviteleri obez grupta azalmıştı (sırasıyla, p=0.009, p=0.009, p=0.002, p=0.002). Leptin ve apelin gen ekspresyonları subkutan yağ dokusunda obez grupta kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla p=0.04, p=0.03). Yüksek yağ içerikli diyetle beslenen sıçanlarda, yağ dokuları arasında oksidatif strese cevapta ve adipokin ekspresyon profillerinde fark olduğu kanaatine varıldı.
Bozulmuş glukoz toleransı ve tip 2 diyabetes mellitus' u olan bireylerde magnezyum ve oksidatif stresin değerlendirilmesi
BOZULMUŞ GLUKOZ TOLERANSI VE TİP 2 DİYABETES MELLİTUS' U OLAN BİREYLERDE MAGNEZYUM VE OKSİDATİF STRESİN DEĞERLENDİRİLMESİ Çalışmamızın amacı laboratuvarımıza oral glukoz tolerens testi (OGTT) için başvuran hastalardan oluşturulan gruplardan, Tip 2 Diyabetes Mellitus (T2DM) ve bozulmuş glukoz toleransı (BGT) olan kişilerde, hipergliseminin magnezyum (Mg) seviyesine ve oksidatif strese etkisini incelemektir. Çalışma grubu 181 kadın, 99 erkek olmak üzere toplam 280 kişi içermektedir. Grubun yaş ortalaması 45±13' tür. Hastalar ADA kriterlerine göre 3 gruba ayrıldı. Açlık plazma glukozu <100 mg/dL ve OGTT 2. saat plazma glukozu <140 mg/dL olanlar normal glukoz toleransı grubuna (NGT), OGTT 2. saat plazma glukozu 140-199 mg/dL olanlar BGT grubuna, ≥200 mg/dL olanlar T2DM grubuna dahil edildi. Hastaların açlık plazma örneklerinden glukoz, Mg, total kolesterol (TK), trigliserid (TG), düşük yoğunluklu lipoprotein- kolesterol (LDL-K), yüksek yoğunluklu lipoprotein- kolesterol (HDL-K) seviyeleri ile lipid peroksidasyonunun göstergesi olarak malondialdehit (MDA) ve protein oksidasyonunun göstergesi olarak ileri okside protein ürünleri (AOPP) düzeyleri ölçüldü. Yapılan ölçümler sonucunda, Mg seviyelerinde T2DM grubunda BGT grubuna göre anlamlı azalma gözlendi (p<0.05). TK, TG ve LDL-K seviyelerinde T2DM ve BGT grubunda NGT grubuna göre anlamlı artış gözlendi (sırasıyla, p<0.05, p<0.001, p<0.001, p<0.05, p<0.05, p<0.001). HDL-K seviyelerinde T2DM grubunda NGT grubuna göre anlamlı azalma gözlendi (p<0.05). MDA düzeyinde T2DM ve BGT grubunda NGT grubuna göre anlamlı artış gözlendi (sırasıyla, p<0.001, p<0.001). AOPP düzeyinde BGT grubunda NGT grubuna göre anlamlı artış (p<0.001), ancak T2DM grubunda BGT grubuna göre anlamlı azalma gözlendi (p<0.05). Çalışmamızda, BGT'li hastalarda görülen hipergliseminin, oksidatif stres ve aterojenik lipid profiline yatkınlıkla ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu açıdan BGT' li hastaların, T2DM' li hastaların patogenezine benzer derecede etkilendiği düşünülmektedir. Mg seviyelerinde ise BGT grubunda T2DM grubunda gözlenen azalma gözlenmemiştir. Bu durumun T2DM ve IGT gruplarında gözlenen fizyopatolojik değişiklilerin derecesi ile ilişkili olduğu söylenebilir.
Alzheimer'lı hastalarda plazma Aß1-40 ve Aß1-42'nin dolaşımdaki sRAGE, esRAGE, sLRP1, Aß oligomer ve neprilizinle ilişkilerinin araştırılması
Amiloid plakların esas bileşeni olan amiloid beta (Aß), Alzheimer hastalığı (AH)'nın patogenezinde merkezi bir role sahiptir. Günümüzde yaygın olarak kabul gören görüşe göre hastalığın oluşumundan sorumlu esas Aß formları, Aß oligomerleridir. Alzheimer hastalarının %99'unu oluşturan sporadik tip AH'nda beyindeki artmış Aß düzeylerinin nedeni henüz netleştirebilmiş değildir. Ailesel tip AH'dan farklı olarak sporadik tip AH'nda, Aß üretiminin arttığına dair direkt kanıtlar bulunmaması nedeniyle beyindeki artmış Aß düzeylerinden sorumlu olan esas mekanizmanın, Aß yıkımında veya beyinden kana doğru olan taşınmasında ortaya çıkan bozulmanın olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, plazma Aß1-40, Aß1-42 ve Aß oligomer düzeylerininin yanı sıra beyindeki Aß'nın yıkılmasından sorumlu esas enzim olan neprilizinin, Aß'nın beyinden dolaşıma doğru temizlenmesini sağlayan düşük-yoğunluklu lipoprotein reseptör ilişkili protein (LRP)'in ve LRP'in tam tersi olarak Aß'yı dolaşımdan beyine doğru taşıyan ileri glikasyon son ürünleri reseptörü (RAGE)'ne ait sekrete edilen formlar olan çözünebilir RAGE (sRAGE) ve endojen olan sekrete edilen RAGE (esRAGE)'nin serum düzeylerini belirlemektir.Çalışmaya 50 Alzheimer hastası ve 50 sağlıklı yaşlı kontrol olmak üzere toplam 100 kişi dahil edildi. Alzheimer hastaları klinik demans evreleme ölçeği (CDR) kullanılarak hafif (CDR:1), orta (CDR:2) ve ağır (CDR:3) olarak evrelere ayrıldı. Dolaşımdaki Aß1-40, Aß1-42, Aß oligomer, sRAGE, esRAGE, sLRP ve neprilizinin düzeyleri, ELISA ile saptandı. Eş zamanlı olarak rutin biyokimyasal (karaciğer enzimleri, lipid profili, börek fonksiyon testleri) ve hematolojik (eritrosit, lökosit, trombosit, hemoglobin, hematokrit) parametreler otoanalizör ile ölçüldü. Elde edilen sonuçların, çeşitli değişkenler (yaş, cinsiyet, kısa mental durum muayenesi, rutin biyokimyasal ve hematolojik parametreler) ile olan ilişkisi değerlendirildi.AH ve kontrol grupları arasında dolaşımdaki Aß1-40, Aß1-42, Aß oligomer, sRAGE, esRAGE, sLRP ve neprilizin seviyeleri için anlamlı farklılık saptanmadı. Hastaların evrelere ayrılmasından sonra Aß oligomer düzeyleri, ağır evrede hafif evre ve kontrole göre anlamlı düşük saptandı. Aß oligomerlerin, ağır evre hastaları saptamada %69 duyarlılık ve %84 özgüllüğe sahip olduğu görüldü. sRAGE, ağır evrede orta evreye göre belirgin olarak düşük seviyede belirlendi. esRAGE düzeyleri ise ağır evrede hafif evreye göre anlamlı olarak düşük bulundu. Alzheimer hastalarında esRAGE düzeylerinin, galantamin kullananlara göre donepezil ve rivastigmin kullananlarda, belirgin olarak yüksek olduğu tespit edildi. Hem AH hem de kontrol grubunda Aß1-42 ile sRAGE arasında ve sRAGE ile esRAGE arasında korelasyon bulundu. Her iki grupta da esRAGE/sRAGE oranı, 1:3 olarak belirlendi. Ayrıca Alzheimer hastalarında, yaş ile Aß1-42 arasında ve MMSE ile Aß oligomer, sRAGE ve esRAGE arasında korelasyon olduğu görüldü. Bunlara ek olarak Alzheimer hastalarında Aß1-42, sRAGE ve sLRP ile böbrek fonksiyon testleri arasında ve sağlıklı kontrollerde ise Aß1-40 ile eritrosit sayısı arasında korelasyon saptandı.Sonuç olarak dolaşımdaki Aß1-40, Aß1-42, sRAGE, esRAGE, sLRP ve neprilizinin düzeylerini ölçmenin AH tanısında kullanılamayacağını, ancak özellikle ağır evrelerin saptanması amacıyla Aß oligomerlerin kullanılabileceğini düşünmekteyiz. esRAGE ve neprilizin düzeylerinin çalışmamız ile ilk kez değerlendirilmiş olmasının yanı sıra Aß oligomer ve sLRP düzeyleri için çalışmamız da dahil olmak üzere yalnızca iki çalışmanın bulunması nedeniyle bu parametrelerin AH tanısında kullanılmasına dair ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
Sağlıklı ve fenilketonürili çocuklarda fonksiyonel B12 vitamin eksikliğinin plazma metilmalonik asit ve homosistein düzeyleri ile araştırılması
Giriş ve amaç: Fenilketonüri (FKÜ) hastaları fenilalaninden zengin doğal proteinlerden kısıtlı diyetleri nedeniyle fonksiyonel B12 vitamin eksikliği riski altındadırlar. B12 vitamin eksikliğinin belirlenmesinde B12 vitamin konsantrasyonlarından daha duyarlı fonksiyonel belirteçler olan metilmalonik asitin (MMA) ve/veya homosisteinin (Hcy) kandaki yüksek konsantrasyonları bozulmuş hücre içi B12 vitamin durumunun göstergesi olarak kabul edilmektedir. Ancak, literatürde bu parametrelerin tanı değeri ile ilgili yapılmış yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı; kısıtlı diyet alan FKÜ hastalarının fonksiyonel B12 vitamin eksikliği açısından sağlıklı kontroller ile karşılaştırılması ve B12 vitamin eksikliğinde MMA ölçümünün B12 vitamini ölçümüne göre tanı değerinin ortaya konmasıdır.Gereç ve yöntem: Çalışmaya 5-18 yaşları arasındaki fenilalaninden kısıtlı diyet alan 31 FKÜ hastası ve 26 sağlıklı çocuk dahil edildi. Serum B12 vitamini, ferritin ve folik asit düzeyleri kemilüminesans immünoassay yöntemiyle, fenilalanin düzeyi fluorimetrik bir yöntemle belirlendi. MCV değerleri hemogram cihazında çalışıldı. Plazma Hcy düzeyi ise HPLC ile ölçüldü. Plazma MMA düzeyi stabil izotop dilüsyon-çoklu reaksiyon izleme sıvı kromatografisi-tandem kütle spektrometresi (SID-MRM LC-MS/MS) yöntemi ile belirlendi. MMA yönteminin analitik performansının değerlendirilmesinde doğruluk, doğrusallık, gün içi ve günler arası kesinlik, tespit limiti, kantitasyon limiti ve geri kazanım çalışmaları yapıldı. Verilerin istatistiksel analizlerinde SPSS 15.0 programı kullanıldı. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bulgular: 0.05-2.5 ?mol/L aralığındaki kalibrasyon standartları ile değerlendirilen MMA yönteminin doğruluğu %100 ± 4 olarak bulundu. Yöntem 100 ?mol/L'ye kadar doğrusaldı. Gün içi ve günler arası %CV sırasıyla 4.0 ve 6.0'dan küçük bulundu. Plazma MMA ölçümü için tespit ve kantitasyon limitleri sırasıyla 0.021 ?mol/L ve 0.085 ?mol/L olarak belirlendi. Düşük ve yüksek konsantrasyonda MMA içeren plazma örneklerine eklenen MMA'nın geri kazanımı sırasıyla %87.6 ve %86.4 bulundu. FKÜ ve kontrol grupları karşılaştırıldığında; iki grup arasında serum B12 vitamini, plazma MMA ve Hcy düzeyleri açısından anlamlı fark bulunamadı. FKÜ'li olgular arasında, serum B12 vitamini düşük olanlar grubun %12.9'unu, plazma MMA ve Hcy düzeyleri yüksek olanlar ise sırasıyla %29'unu ve %9.7'sini oluşturmaktaydı. Kontrol grubunun ise %30.7'sinde ve %11.5'inde sırasıyla plazma MMA ve Hcy konsantrasyonları yüksek bulundu. Folik asit ve MCV düzeylerinin FKÜ grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek olduğu belirlendi (p<0.01). İncelenen parametreler arasındaki korelasyonlar değerlendirildiğinde; FKÜ grubunda plazma Hcy ile fenilalanin ve MCV düzeyleri arasında anlamlı pozitif korelasyonlar, folik asit ile anlamlı negatif korelasyon saptandı (p<0.05). Kontrol grubunda ise plazma MMA ile Hcy konsantrasyonları arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu (p<0.05). FKÜ ve kontrol gruplarının verileri birlikte ele alındığında, serum B12 vitamin konsantrasyonları ile plazma MMA ve MCV düzeyleri arasında anlamlı negatif korelasyonlar belirlendi (p<0.01). Yukarıdaki bulgulara ek olarak, B12 vitamin eksikliği tanısının konmasında, plazma MMA ölçümünün serum B12 ölçümüne göre 5.33 kat (%95 GA=1.62-17.49) daha fazla tanı koydurucu olduğu bulundu.Sonuç: Çalışmamız, hem sağlıklı kontrollerde hem de potansiyel B12 vitamin eksikliği riski olan FKÜ grubunda, B12 vitamin düzeyleri referans değerler içinde olsa da fonksiyonel B12 vitamin eksikliğinin olabileceğini göstermektedir. Ayrıca bu çalışma ile FKÜ'li olgularda ve sağlıklı çocuklarda MMA'nın B12 vitaminine göre daha yüksek tanı değeri ilk kez ortaya konmuştur.Anahtar kelimeler: B12 vitamini, metilmalonik asit, homosistein, fonksiyonel B12 vitamin eksikliği, fenilketonüri, çoklu reaksiyon izleme-sıvı kromatografisi-tandem kütle spektrometresi (MRM-LC-MS/MS)
Pro-apoptotik ve anti-apoptotik proteinlerin EGCG ile tetiklenen apoptoz mekanizmasındaki rollerinin HCT-116 kolon kanser hücrelerinde incelenmesi
Yeşil çay ekstraktı olan EGCG kolay elde edilebilen, ucuz ve toksik olmayan katekin türevi bir polifenol bileşiğidir. Çeşitli kanser hücrelerinde programlı hücre ölümünü tetikleyebildiğinden kemoterapötik ajan olarak kullanımı yoğun olarak araştırılmaktadır. Buna rağmen EGCG'nin etkisi hücre tipine göre değişkenlik göstermektedir ve apoptoz mekanizması tam olarak aydınlatılamamıştır. Özellikle kolon karsinoma üzerinde gerçekleştirilen çalışmalar oldukça kısıtlıdır ve henüz EGCG'nin kolon kanserinde pro- ve anti-apoptotik genlerin ekspresyon profiline etkisini gösteren bir çalışma mevcut değildir. Bu bilgiler ışığında bu çalışmada, kolon karsinoma hücrelerinde apoptozu tetikleyen dozda EGCG'nin pro- ve anti-apoptotik genlerin ekspresyonlarına etkisi, artış gösteren ve apoptotik süreçte önemli rol oynayan proteinlerin mRNA düzeyinde susturulması ile bu proteinlerin apoptotik süreç açısından öneminin incelenmesi amaçlanmıştır. Bunun yanısıra EGCG'nin prooksidan özelliği ile hücrede oluşturduğu oksidatif etkinin hücre içi reaktif oksijen düzeyinin ölçülmesi ile incelenmesi amaçlanmıştır.Bu amaç doğrultusunda çalışmada HCT-116Bax+/+ ve HCT116Bax-/- insan kolorektal tümör hücre hatları kullanıldı. EGCG'nin hücre canlılığı üzerine etkisi MTT yöntemi ile, hücre ölüm tipi ve yüzdesi akış sitometrik analiz ile belirlendi. İntrensek ve ekstrinsik apoptotik yolakta görevli kazpazların protein ekspresyon değişimleri western-blot analizi ile incelendi. EGCG'nin pro- ve anti-apoptotik gen ekspresyon düzeylerine etkisi Real-Time PZR yöntemi ile belirlendi. İntrensek ve ekstrinsik apoptoz yolaklarının başlatıcı kaspazları olan kaspaz-8 ve kaspaz-9 genleri susturulmak üzere seçildi ve EGCG'nin etkinliğinde kaspaz-8 ve -9'un önemi incelendi. EGCG'nin hücrede oluşturduğu oksidatif etki oluşan reaktif oksijen türevlerinin akış sitometrik analizi ile saptandı.Elde edilen gen ve protein ekspresyon analiz verileri değerlendirildiğinde EGCG'nin apoptotik etkisini ağırlıklı olarak kaspaz 8 enzim aracılı ekstrinsik yolak ile gösterdiği ancak kaspaz 9 enzim aracılı intrinsik yolağın dolaylı olarak apoptotik etkiyi güçlendirdiği ve etkide EGCG'nin oluşturduğu hücre içi ROT'ların da etkin olduğu öngörülmektedir.Anahtar Sözcükler: EGCG, Kolon kanseri, İntrinsik apoptoz, Ekstrinsik apoptoz
L-theaninin diyabetik sıçanlarda pankreas ve karaciğer doku hasarlarına etkilerinin incelenmesi
Hiperglisemi ile karakterize olan diyabetes mellitus (DM), karbohidrat, protein ve lipid metabolizmasındaki bozukluklarla ilişkili yaygın kronik bir hastalıktır. Diyabette hiperglisemi tarafından tetiklenen sinyal yolakları, oksidatif stresi, inflamasyonu ve hücresel ölümü arttırarak diyabetik komplikasyonların gelişmesinde önemli bir rol oynar. L-Theanin (LT), Camellia Sinensis çaylarında bulunan antioksidan, antiinflamatuvar, ve antidepresan gibi sağlığa faydalı etkilere sahip özel bir amino asittir. Bu çalışmada, 28 gün boyunca gavaj ile 200 mg/kg LT takviyesinin streptozotosin (STZ, 60 mg/kg, intraperitoneal (i.p.), tek doz) / nikotinamid (NA,120 mg/kg, i.p., tek doz) ile indüklenmiş diyabetik sıçanların pankreas ve karaciğer dokularında oksidatif strese, inflamasyona ve apoptoza etkileri incelendi. Bu amaçla, 28 adet Wistar erkek sıçan (150-250 g, 2-3 aylık) her grupta 7 hayvan olacak şekilde 4 gruba ayrıldı: Kontrol, LT, DM ve DM+LT. Dokularda oksidatif stres göstergesi olarak toplam ve okside glutatyon seviyeleri (sırasıyla TGSH ve GSSG) enzimatik kolorimetrik yöntemle; inflamasyon göstergeleri olarak indüklenebilir nitrik oksit sentaz 2 (NOS2) ve tümör nekrozis faktör-α (TNF-α), ve apoptoz göstergesi olarak kaspaz-3 gen ekspresyonları ve protein seviyeleri, sırasıyla, Real Time PCR ve ELISA yöntemleri ile belirlendi. Dokular ayrıca histopatolojik olarak da değerlendirildi. DM+LT grubu DM grubu ile karşılaştırıldığında; pankreas dokusunda TNF-α, NOS2 gen ekspresyonları ve kaspaz-3 protein seviyesi, karaciğer dokusunda ise GSSG ve GSSG/TGSH seviyeleri anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Ayrıca dokularda histopatolojik dejenerasyonun azaldığı gözlendi. Sonuç olarak, LT takviyesi DM'de özellikle pankreas dokusunda inflamasyonu ve apoptozu, karaciğer dokusunda ise oksidatif stresi etkilemiştir. Ancak bunların, insanlar üzerinde diyabet patolojisine etkisine yönelik ayrıntılı çalışmalarla desteklenmesine ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Apoptoz, Diyabetes Mellitus, İnflamasyon, Oksidatif Stres, L-Theanin
Deneysel testiküler iskemi reperfüzyon modelinde p-kumarik asit'in etkilerinin incelenmesi
Testis torsiyonu (TT), spermatik kordun dönmesinin neden olduğu, kan akışının kesilmesine ve testiküler iskemiye neden olan ürolojik bir acil durumdur. Testiküler iskemi reperfüzyon (İ/R) hasarının patofizyolojisinde reaktif oksijen türleri (ROS) önemli rol oynar. p-Kumarik asit (p-CA) kumarik asitin doğada en fazla bulunan izomeridir; anti-inflamatuar, antibakteriyel, antioksidan ve antidiyabetik gibi pek çok biyolojik etkilere sahiptir. Bu çalışmada p-CA'nın testis torsiyonu/detorsiyonu (T/D) ile oluşturulan İ/R modeli üzerindeki etkileri araştırıldı. Çalışmada 35 adet Sprague Dawley (250-300 g) erkek rat kullanıldı ve her grupta 7 rat olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna yalnızca laparatomi uygulandı. İ/R grubunda sol testise 720˚ 4 saat torsiyon (iskemi), 2 saat detorsiyon (reperfüzyon) uygulandı. Etanol grubuna anestezi başlangıcından 3.5 saat sonra intraperitonal (i.p) etanol verildi. Tedavi gruplarına detorsiyondan 30 dk önce i.p 50 ve 100 mg/kg dozlarında p-CA uygulandı. Doku ve serumda oksidatif stres ve antioksidan parametrelerin düzeyleri ölçüldü, ayrıca doku örnekleri histopatolojik olarak değerlendirildi. p-CA tedavisi, serum ve dokuda İ/R hasarı ile artmış malondialdehit (MDA) seviyelerini anlamlı derecede düşürdü. Dokuda süperoksit dismutaz (SOD) seviyeleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi (p>0.05). Glutatyon peroksidaz (GPx) ve glutatyon (GSH) seviyeleri İ/R grubunda kontrole göre düşüktü. Toplam oksidan durum (TOS) seviyeleri İ/R ile artış gösterirken, toplam antioksidan durum (TAS) seviyeleri İ/R grubunda kontrole göre düşüktü. Serumda GPx seviyelerinde gruplar arasında anlamlı fark yoktu. GSH seviyeleri İ/R grubunda kontrole göre anlamlı derecede düşüktü. TAS, TOS seviyelerinde gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Histopatolojik incelemede Johnsen testiküler biyopsi skoru (JTBS), İ/R ve p-CA tedavi gruplarında kontrole göre daha düşüktü. İ/R+p-CA 100 mg/kg grubunda İ/R grubuna göre histopatolojik skor seviyesi anlamlı olarak düzeldi. Çalışmamızın sonuçlarına göre p-CA testiküler İ/R hasarında oksidatif stresi azaltarak koruyucu etki gösterdi.
L-theaninin diyabetik sıçanlarda hipokampus dokusu ve serum BDNF ve adipositokin seviyelerine etkisinin incelenmesi
Diyabetes Mellitus (DM), artmış kan glukoz seviyesi, insülin yetersizliği veya etkisizliği ile karakterize metabolik bir hastalık olup beyinde yapısal ve fonksiyonel bozukluklara neden olabilmektedir. L-Theanin (LTN), Camellia Sinensis bitkisi çay türlerinde bulunan, rahatlatıcı, psikoaktif, antidepresan, antiinflamatuvar ve antinekrotik gibi özellikleri ile beyin ve beyinin hafıza ve öğrenme ile ilgili bölümü olan hipokampus fonksiyonlarını düzenleyici özelliğe sahip eşsiz bir amino asittir. Çalışmamızda nikotinamid (NA)/streptozotosin (STZ) ile diyabet oluşturulan sıçanlarda LTN'in hipokampus dokusunda ve serumda BDNF ve adipositokinlerin (TNF- α, leptin, adiponektin ve rezistin) seviyelerine etkisi, doku histopatolojisi ile birlikte değerlendirildi. Bu amaçla, 32 adet erkek Wistar sıçan (150-250 g) kontrol, LTN, DM ve DM+LTN olmak üzere dört gruba (n=8/grup) ayrıldı. 28 gün boyunca gastrik gavaj ile kontrol ve DM grubuna içme suyu, LTN ve DM+LTN grubuna ise 200 mg/kg/gün LTN verildi. Doku homojenatlarında ve serumlarda tayinler ticari ELISA kitleri ile yapıldı. DM+LTN grubu DM grubu ile karşılaştırıldığında hipokampus dokusunda leptin ve adiponektin seviyeleri anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Diğer parametrelerde de değişiklikler olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunamadı (p>0.05). Histopatolojik analizlerde ise hasar hipokampusun tüm bölmelerinde azalmasına rağmen bu değişiklik CA3 bölgesinde anlamlı düzeyde idi (p<0.05). LTN, DM'de hipokampus dokusunu dejenerasyondan koruyucu etkiler sergilemekle birlikte, BDNF ve adipositokinlerin seviyelerini de etkileyebilmektedir. Anahtar Kelimeler: Adipositokin, diyabet, ELISA, hipokampus, L-Theanin
Farklı kalite kontrol materyal verilerinden hesaplanan süreç sigma değerlerinin incelenmesi
Giriş: Klinik laboratuvar testleri tanı, tedavi, izlem ve tarama amaçlarıyla kullanılmaktadır. Süreç sigma düzeyi klinik laboratuvarlarda analitik performansın değerlendirilmesinde kullanılan ölçütlerden biridir. Analitik aşamada meydana gelen hataların sayısı süreç sigma düzeyleri ile belirlenebilir. Belirli bir ölçüm prosedürünün gerçek süreç sigma düzeyi referans materyal kullanılarak veya referans yöntemlerle karşılaştırma yoluyla bulunur. Amaç: Bu çalışmada KTÜ Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi Klinik Biyokimya Laboratuvarı'nda çalışılan ve dış kalite kontrol programında referans metot değeri bulunan AST, T.Kolesterol, LDH, Kreatinin, Potasyum ve Sodyum testlerinin referans metot değeri, dış kalite kontrol ve iç kalite kontrole göre üç farklı yöntemle elde edilen bias değerlerinin farklı olup olmadığının incelenmesi ve bu bias değerlerinin süreç sigma düzeylerine etkisinin karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya dahil edilen testlerin beş yıla ait süreç sigma düzeyleri ''[(TEa - Bias) / CV]'' formülü ile düzeylere göre hesaplandı. RMD, DKK ve İKK'ya göre üç farklı şekilde hesaplanan bias değerleri kullanılarak bulunan süreç sigma düzeyleri karşılaştırıldı. Süreç sigma düzeyi 3'ten küçük olan testler kabul edilemez performans, 3-3.99 arasında olanlar sınırda performans, 4-5.99 iyi performans, 6 ve üstünde olan testler dünya sınıfı performans olarak sınıflandırıldı. Bulgular: RMD'ye göre hesaplanan beş yıllık ortalama süreç sigma düzeylerinin DKK ve İKK'ya göre hesaplanan süreç sigma düzeylerinden daha düşük olduğu saptandı. Sodyum haricindeki diğer testlerde RMD, DKK ve İKK'ya göre hesaplanan süreç sigma düzeyleri arasında farklı ilişki düzeylerinde korelasyon olduğu görüldü. Testler için hesaplanan süreç sigma düzeylerinin bazı aylarda farklı kalite kontrol materyallerine göre farklı kategorilerde olduğu saptandı. Aynı kalite kontrol materyali kullanıldığında dahi testlerin aylara ve yıllara göre hesaplanan süreç sigma düzeylerinin farklı kategorilerde olduğu görüldü. Sonuç: Testlerin süreç sigma düzeylerinin kullanılan farklı kalite kontrol yöntemlerine göre değişiklik gösterdiği görüldü. Testlerin gerçek performansının değerlendirilebilmesi için mümkünse her testin referans yöntemle analiz edilmesi gerektiği veya referans materyal kullanım sıklığının artırılması gerektiğini düşünmekteyiz. Farklı konsantrasyonlar için hesaplanan süreç sigma düzeylerinin farklı performans sergilediği görüldüğünden dolayı süreç sigma düzeylerinin düzeylere göre periyodik olarak hesaplanması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Süreç Sigma Düzeyi, Kalite Kontrol, Analitik Performans.
Piyelonefrit geçiren çocuklarda renal skar gelişiminin göstergesi olarak plazma ve idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (NGAL) düzeylerinin değerlendirilmesi
Piyelonefrit renal skara ve bununla ilişkili komplikasyonlara (hipertansiyon, son dönem böbrek yetmezliği gibi) yol açabilir. Renal skarın gösterilmesinde altın standart Tc-99 DMSA sintigrafisidir. Nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (NGAL) akut ve kronik böbrek hasarının varlığını göstermede son yıllarda giderek önem kazanan bir biyobelirteçtir. Bu çalışmada, piyelonefrit öyküsü olan çocuklarda renal skar varlığının göstergesi olarak idrar ve plazma NGAL düzeyleri incelenmiştir. Bu parametrenin yanı sıra fibrozis belirleyicisi olarak MMP-9 ve TIMP-1 in NGAL ile ilişkisi de araştırılmıştır. Çalışmaya DEÜ Çocuk Nefroloji Polikliniği?ne başvuran ve en az 6 ay önce piyelonefrit atağı geçiren hastalar alındı. Hastalar DMSA sintigrafisi sonuçlarına göre renal skar (-) (Grup 1) ve renal skar (+) (Grup 2) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her grup vezikoüreteral reflü (VÜR) varlığı açısından da kendi içinde VÜR (-) ve VÜR (+) olarak gruplandı. Plazma NGAL düzeyleri Biosite Triage prometer cihazı kullanılarak floresans immun ölçüm yöntemi ile ölçüldü. İdrar NGAL düzeyleri Architect Abbott C 16200 otoanalizöründe kemilüminesans immün ölçüm yöntemi ile ölçüldü. İdrar ve plazma NGAL testlerine ek olarak renal skar ve fibrozis göstergesi olarak idrar matriks metalloproteinaz-9 (MMP-9) (Boster ELİSA kiti) ve metalloproteinaz doku inhibitörü tip 1 (TIMP-1) (İnvitrogen ELİSA kiti) düzeyleri de ölçüldü. Grup 1 ve 2 plazma ve idrar NGAL, idrar MMP-9 ve TIMP-1 düzeyleri bakımından karşılaştırıldı. Aynı karşılaştırmalar her iki grup içinde VÜR (-) ve VÜR (+) olanlar arasında da yapıldı. Ayrıca çalışılan dört parametre arasında korelasyon varlığı da araştırıldı. Piyelonefrit sonrası renal skar gelişen ve gelişmeyen gruplar arasında idrar ve plazma NGAL yanı sıra MMP-9 ve TIMP-1 düzeyleri açısından da fark saptanamadı. Sonuç olarak piyelonefrit geçiren çocuklarda renal skar varlığının göstergesi olarak NGAL `ın uygun bir parametre olmadığını düşünüyoruz.
Ülseratif kolitli hastalarda gözlenen inflamasyonda Srage'nin olası antiinflamatuvar rolünün aydınlatılması
Ülseratif Kolit (ÜK) ve Crohn Hastalığı (CH) gibi etyolojisi tam olarak açıklanamamış bir grup hastalıktan oluşan İnflamatuvar Bağırsak Hastalıkları (İBH) ayırıcı tanısının yapılabilmesi, tedavisinin düzenlenmesi ve prognozunun takibi için çoğu zaman endoskopi gibi girişimsel yöntemlere gereksinim duyulmaktadır. Bu nedenle kolay saptanabilecek yeni biyolojik belirteçlere gereksinim vardır. İBH mekanizmasında, bir multiligand reseptör olan `ileri glikasyon son ürünleri reseptörü? (RAGE) ve onun çözünür formu `sRAGE?nin adı geçmektedir. sRAGE ve onun ligandlarından biri olan kalprotektin, intestinal mukozada eksprese edilerek hem bağırsak lümenine hem de dolaşıma salınmaktadır. Bu proteinlerin serum ve mukozadaki değişimini aydınlatmak için ÜK?li hastalar çalışmaya alınmıştır. sRAGE, hem inflamatuvar hem de non-inflamatuvar mukozada Western blot tekniği kullanılarak; serum sRAGE ve kalprotektin de `Enzyme-linked immunosorbent assay? (ELISA) yöntemiyle ölçülmüştür. Kolonoskopi yapılan hastalar Montreal sınıflamasına göre alt gruplara ayrılmış, serum belirteçleri ve mukozal sRAGE düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Ayrıca ÜK?li hastaların inflame ve non-inflame mukozaları arasında da fark bulunmamıştır. ÜK?li hastaların kolonoskopi yardımıyla iyi tanımlanmış alt grubunda serum sRAGE ve kalprotektin anlamlı düşük bulunmuştur. Bu çalışma, sınırlı sayıda hastayla yapılmıştır ve inflamatuvar belirteçler arasındaki ilişkiyi aydınlatmakta yetersiz kalmaktadır. Bu belirteçlerin düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılacağı daha ileri çalışmaların yapılması gerekmektedir.
Türkiye'nin farklı bölgelerinden elde edilen propolisin sulu ekstraktının HPLC ile karakterizasyonu ve antioksidan poransiyelinin belirlenmesi
Fonksiyonel bir gıda olan propolis bal arılarının bitkilerin belirli kısımlarından toplayarak oluşturdukları reçineli bir maddedir. Propolisin kimyasal bileşimi toplandığı bölgenin coğrafi ve iklimsel özellikleri, bitki türleri ve yıl içerisindeki toplama zamanı gibi çeşitli faktörlere bağlıdır. Propolisin güçlü antioksidan aktivitesi, içerisinde yer alan fenolik bileşiklerden kaynaklanmaktadır. Son yıllarda apiterapide kullanımı artan propolisin su ile ekstrakte edilmesi, bireyler tarafından kolay ve emniyetli kullanılması açısından diğer çözücülere göre avantaj sağlamaktadır. Bu çalışmada, Türkiye'nin farklı bölgelerinden elde edilen propolis örneklerinin sulu ekstraktlarının karakterizasyonu sağlanması ve antioksidan potansiyelleri belirlenerek birbirleriyle kıyaslanması amaçlandı. Bu amaçla Türkiye'nin farklı bölgelerindeki çeşitli illerden toplanan propolis örneklerinin sulu ekstraktları hazırlandı. Güçlü kromatografik araç olan HPLC-DAD ile propolis ekstraktlarının kalitatif ve kantitatif analizi sağlandı. Aynı zamanda toplam polifenolik içerik, toplam flavonoid içerik ve demir indirgeme gücü testleri gerçekleştirilerek ekstraktların antioksidan potansiyelleri birbirleriyle kıyaslandı. Bölgeler arası toplam polifenol ve flavonoid içerik ile demir indirgeyici gücü testinden elde edilen sonuçlar birbiri ile uyumlu olduğu görüldü. En yüksek toplam polifenolik içerik, toplam flavonoid içerikleri ve demir indirgeyici gücü değerleri Doğu Anadolu bölgesinde bulundu. HPLC-DAD ile yapılan analizlerde sulu propolis ekstraktlarının tamamında diğer fenolik bileşiklere oranla yüksek oranda kafeik asit bulundu. Kimyasal bileşenler yönünden bölgeler arasında herhangi bir uyum görülmedi. En yüksek kafeik asit miktarı Doğu Anadolu bölgesinde en yüksek klorojenik ve trans-sinnamik asit miktarı ise Akdeniz bölgesinde bulundu. Kafeik asit miktarı yüksek olan ekstraktlarda genellikle toplam polifenol içerik ile birlikte demir indirgeyici gücünün de yüksek olduğu görüldü. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlara göre farklı bölgelerden elde edilen propolis örneklerinin hem kimyasal bileşen yönünden hem de antioksidan özellik yönünden farklılıklar gösterdiği kanaatine varıldı.
Over kanseri tanısında aday gösterilen yeni serum belirteçlerinin panel olarak kullanım etkinliğinin değerlendirilmesi
Tedavideki ilerlemelere rağmen gelişmiş ülkelerde over kanseri jinekolojik kanserler içinde halen en ölümcül olandır. Over kanserlerinin %90?ı epitelyal kökenli tümörlerden oluşmaktadır. Over kanseri erken evrede tanı aldığı durumda 5 yıllık sağkalım %90?ı geçmektedir. Ancak hastalığa ait spesifik semptomlar ve erken tanı imkanı sağlayacak güvenilir bir yöntemin olmaması nedeniyle vakaların çoğu geç evrelerde tanı almaktadır. Erken tanı kadar önemli olan bir diğer konu; adneksiyel kitleli hastalarda benign ve malign over tümörlerinin ayrımının yapılabilmesi, malignite açısından yüksek riskli hastaların over kanseri tedavisinde uzmanlaşmış 3. basamak sağlık kurumlarına sevkinin sağlanmasıdır. Günümüzde epitelyal over kanserinin tespiti ve adneksiyel kitlelerin ayrımında en sık kullanılan yöntemler ultrasonografi ve serum CA125 düzeyinin ölçümüdür. Ancak bu yöntemlerin duyarlılık ve özgüllüğü over kanseri tanısı koymak için sınırlıdır. Bu nedenle çalışmalar merkezler arasında tekrarlanabilirlik ve tutarlılığı sağlayacak, kantitatif ölçümler yoluyla belirlenen, noninvaziv ve göreceli olarak ucuz olan belirteçler üzerine yoğunlaşmıştır. Bunun sonucu olarak da pek çok potansiyel belirteç tanımlanmıştır. Bu çalışmanın amacı HE4, YKL-40, Mezotelin, LyGDI ve CA125?ten oluşan bir belirteç panelinin epitelyal over kanseri tanısında ve benign over tümörlerinden ayrımında kullanılabilirliğini ortaya koymaktır. Her bir belirteç ve değişik belirteç kombinasyonlarının patolojik tanıya göre geçerliliğinin değerlendirilmesi ve CA125 ile karşılaştırılması, menapoz etkeni, histolojik tip, evre ile söz konusu belirteçler arasındaki ilişkinin araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmada epitelyal over kanserli 31 hasta, benign over tümörü olan 30 hasta ve 32 sağlıklı kadın yer almıştır. Preoperatif olarak alınan serum örneklerinde HE4, YKL-40, Mezotelin ve LyGDI düzeyleri ELISA ile, CA125 düzeyleri elektrokemiluminesans immunassay ile belirlenmiştir. Her bir belirteç ve değişik belirteç kombinasyonları için lojistik regresyon modelleri tahmin edilerek tanısal performansları değerlendirilmiştir. Benign-malign ve sağlıklı-malign gruplar arasında, tüm belirteçlerin ortanca değerleri anlamlı farklılık göstermiştir. CA125 ve HE4 dışındaki belirteçler sağlıklı-benign gruplar arasında anlamlı farklılık göstermemiştir. LyGDI dışındaki tüm belirteçlerin benign-malign ve sağlıklı-malign ayrımını yapma kapasitesine sahip olduğu belirlenmiştir. Benign-malign ayrımında CA125, HE4, Mezotelin ve YKL-40?dan oluşan belirteç paneli %95 özgüllük düzeyinde, tüm diğer belirteç ve belirteç kombinasyonlarından yüksek duyarlılık (%93,6) göstermiştir. CA125, HE4, Mezotelin, YKL-40?dan oluşan belirteç paneli benign-malign ayrımında ilk kez denenmiş başarılı bir paneldir ve daha ileri araştırmayı hak etmektedir.
Hasta bazlı kalite kontrol ve sonuç onay sistemine entegrasyonu
Amaç: Bir hastalığın tanı ve tedavisinde laboratuvar sonuçları önemli bir yer tutar. Bu nedenle laboratuvar sonuçlarının kalite güvencesi altına alınması gerekir. Klinik laboaratuvarlar her ?run? öncesi mutlaka iç kalite kontrol (İKK) uygularlar; ancak, tüm ?run? boyu analitik performansın sürekliliği hep bir tartışma konusudur. Yani İKK, hasta örneklerinin çalışıldığı andaki hataları yakalayamaz; bu nedenle ilave başka güvenlik araçlarına gereksinim vardır. Bu çalışmada; Hasta Bazlı Kalite Kontrol (HBKK) prosedürlerinden biri olan popülasyonun medyan değerlerinin takibinin sonuç güvenilirliğini artırmada yararlı olup olamayacağının araştırılması amaçlandı. Materyal-Metod: 01.01.2011-01.01.2012 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Merkez Laboratuvarı?na rutin analiz için başvuran hastaların serum biyokimyasal test sonuçları; Laboratuvar Bilgi Sistemi?nden alındı. İlk önce her test için günlük ortalama ?n? sayıları hesaplandı; n ?50 olan testler çalışmaya dahil edildi. Bu testler; Na, K, Cl, glukoz, BUN, kreatinin, AST, ALT, GGT, ALP, CK, LDH, ürik asid, TG, kolesterol, HDL-K, total protein, albümin, total bilirubin, direkt bilirubin, kalsiyum, demir, UIBC, fosfor, B12, folik asid, CRP ve ferritin?dir. Hasta profilinin farklı olması nedeniyle, mesai içi/mesai dışı ve servis/poliklinik alt gruplar oluşturularak ayrı ayrı medyan değerleri alındı. Tüm testlerin bir yıl boyunca günlük ortalama ve medyan değerleri alınarak; histogramlar aracılığıyla dağılımları, çizgi grafikleriyle aracılığı ile ortalamalar ile medyanların karşılaştırılması ve X-MR kontrol kartları ile süreç stabiliteleri değerlendirildi. Bulgular: Bir yıllık veriler incelendiğinde; testlerin büyük çoğunluğunun normal dağılım eğrisine uymadığı; ortalamalar ve medyanlar arasında önemli farkların olduğu belirlenmiştir. X-MR kontrol kartları ve ortalama/medyan oranlarına bakılarak elde edilen indekslerden; Na, K, Cl, glukoz, BUN, kreatinin, AST, ALT, ALP, LDH, ürik asid, TG, kolesterol, HDL-K, total protein, albümin, total bilirubin, direkt bilirubin, kalsiyum, UIBC, fosfor, ürik asid, B12 ve folik asid testlerinin hata saptama performansının yüksek; mesai içinde CRP, demir, ferritin; mesai dışında ise GGT, CRP ve CK testlerinin performansının düşük olduğu saptanmıştır. Sonuç: İKK?nın bütünleyicisi olarak HBKK?nın uygulanması, analitik kalite güvencesini daha da artıracaktır. Özellikle orta ve büyük ölçekli laboratuvarlarda, popülasyon medyan sonuçlarının izlenmesi gibi HBKK uygulamalarının LBS?ye uyarlanmasıyla, hem verilere çok daha kolay ulaşılabilecek, hem de daha kolay işlenebilecek; böylece, ?analitik run?daki kaymalar daha erken bir refleksle algılanarak hatalı sonuçların verilmesi önlenebilecektir. Ayrıca, oluşturulan bu kontrol kartları ile geriye doğru incelemeler yapılarak analitik sistemin geçmiş performansı hakkında da çok faydalı bilgiler elde edilebilecektir. Anahtar kelimeler: Hasta bazlı kalite kontrol, kalite kontrol, medyan, X-MR kontrol kartı
Üç günlük standart diyetin oral trigliserid tolerans testi üzerine etkisinin incelenmesi
Planlanan çalışmanın amacı bireylerin günlük kalori gereksinimlerine göre makro besin öğeleri bakımından bileşimi %45-60 karbohidrat, %10-20 protein, %20-35 yağ olan standart diyetin, oral trigliserid tolerans testi (OTTT) üzerine etkisinin incelenmesidir. Planlanan araştırma kapsamında çalışma grubunda yer alan kişilere (n=20, 9 kadın- 11 erkek) diyet kısıtlaması olmadan rutin beslenme düzenleri sonrasında (1. OTTT) ve üç günlük standart diyet sonrasında (2.OTTT) olmak üzere iki defa OTTT uygulandı. Uygulamaların 0. saat ve 4. saatlerinde alınan kan örneklerinde trigliserid (TG), total kolesterol (TK), yüksek yoğunluklu lipoprotein-kolesterol (HDL-K), düşük yoğunluklu lipoprotein-kolesterol (LDL-K) ve glukoz düzeyleri ölçüldü. Rutin ve üç günlük standart diyetlerinin enerji ve makro besin öğesi içerikleri analiz edildi. Üç günlük standart diyet sonrası yapılan OTTT uygulamasına ait (2. OTTT) eğri altında kalan alan (AUC), 0. saat TG ve 4. saat TG değerleri, 1. OTTT uygulamasına göre anlamlı olarak düşük bulundu (sırasıyla p= 0.014, p= 0.030, 0.015). Glukoz, TK, LDL-K ve HDL-K değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı değişmediği gözlendi (sırasıyla p= 0.803, p= 0.305, p= 0.244, p= 0.528). Üç günlük standart diyet enerji miktarı istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p= 0.009). Diyetler makro besin öğesi yüzde içerikleri yönünden incelendiğinde, üç günlük standart diyet karbohidrat yüzde değerinin artarak %47 olduğu (p= 0.003), yağ yüzde değerinin azalarak %34.4 olduğu (p= 0.001), protein yüzde değerinin ise değişmeyerek %18.5 olarak aynı kaldığı (p= 0.957) bulundu. Enerji ve diyet yağ miktarlarının AUC ile istatistiksel olarak anlamlı düzeyde pozitif korelasyon gösterdiği gözlendi (sırasıyla p= 0.029, p= 0.003). Sonuç olarak, OTTT ile belirlenen postprandiyal TG cevapta OTTT öncesi yapılan üç günlük standart diyetin etkili olabileceği söylenebilir
Çeşitli çözücülerde Türk propolisinin çözünürlüğünün incelenmesi
Propolis bal arıları tarafından çeşitli bitki kaynaklarından toplanan yapışkan, reçinelidoğal bir üründür. Propolisin biyolojik aktivitesinden başlıca sorumlu olan yapılarflavonoidler gibi fenolik bileşiklerdir. Flavonoidler aynı zamanda antioksidan aktiviteden desorumludur ve bu da özellikle flavonoidlerin radikal temizleme etkisine dayanmaktadır. Buçalışmada, Trabzon ilinden toplanan Türk propolisinin sulu, etanollü, DMSO' lu, gliserollü veasetonlu ekstraktları hazırlanarak toplam polifenol ve flavonoid içerik, demir (Fe+3)indirgeyici güç ve toplam antioksidan statü tayinleri yapılarak, hangi çözücü içinde en fazlaçözünebileceğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca propolisin liyofilize edilerek hazırlanansulu, etanollü ve DMSO' lu ekstraktları da aynı yöntemler kullanılarak tayin edilmiştir.Sonuçları desteklemek amacıyla her bir ekstrakt HPLC ile kalitatif olarak analiz edilmiştir.Normal ekstraktlar ile liyofilize edilerek hazırlanan ekstraktların toplam polifenol veflavonoid içerikleri, demir (Fe+3) indirgeyici güçleri ve toplam antioksidan statüleribirbirleriyle uyumlu bulunmuştur. HPLC analizlerinde DMSO' lu ve asetonlu ekstraktlar ileetanollü ve gliserollü ekstraktların piklerinin benzerlik gösterdiği tespit edilmiştir. Suluektraktta ise temel olarak bir pik gözlenmiştir. Yapılan bu çalışmalar neticesinde propolisin eniyi DMSO içinde, daha sonra sırasıyla etanol, aseton, gliserol ve suda çözündüğü sonucunavarılmıştır.Anahtar Kelimeler: Propolis, flavonoid, ekstrakt, çözücü, HPLC
Propolis ekstraktlarının fibroblast hücre serilerinde H2O2 ile uyarılmış DNA hasarı (Genotoksisite) üzerine etkisinin comet assay yöntemi ile araştırılması
Propolis, polifenolik bileşikler ve flavonoidler açısından zengin, toplandığı bölgenincoğrafyasına ve iklimine göre kompozisyonu değişebilen, antibakteriyel, antitümöral,antiinflamatuar, antioksidatif, antimutajenik ve diğer faydalı aktiviteleri ile doğal bir ilaçolarak kullanılan önemli bir arı ürünüdür. Propolisin biyolojik etkisi, çoğunluklaflavonoidlerin varlığına atfedilmektedir. Reaktif oksijen ürünlerinin oluşumundaki artma,antioksidan enzim düzeylerindeki azalma ve/veya DNA onarım mekanizmalarında defektolması, oksidatif DNA hasarı oluşumuna yol açmaktadır. Oksidatif hasara bağlı olarakDNA'da; tek ve çift zincir kırıkları, alkali labil bölgeler, baz modifikasyonları ve şeker-fosfatomurga hasarı meydana gelebilir veya DNA ile protein arasında çapraz bağlanma olabilir.Günümüzde genotoksisite çalışmalarında birçok yöntem kullanılmakla birlikte; basit, ucuz vetekrarlanabilir bir metot olan comet analizi diğer yöntemlerden bir adım öne çıkmaktadır. Buçalışmada, fibroblast hücre serileri kullanılarak Trabzon propolisinin etanolik ekstraktlarının50 ?g/mL' lik konsantrasyonda, H2O2 ile indüklenmiş DNA hasarı üzerine etkisi cometanalizi ile incelendi. Hücrelerin, 50 ?g/mL etanolik propolis ekstraktıyla; genotoksik ajandanönce, genotoksik ajanla aynı anda ve genotoksik ajandan sonra muamelesi sonucu DNAhasarındaki % azalma sırasıyla; % 96, % 98.92 ve % 99.84 olarak saptandı. Sonuç olarakpropolisin etanolik ekstraktlarının; fibroblast hücre serilerinde, H2O2 kaynaklı DNA hasarınıengellediği ve antigenotoksik aktiviteye sahip olabileceği sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: Propolis, DNA comet analizi, Genotoksisite, Antigenotoksisite, Primerfibroblast hücre serileri.
Kritik değere sahip biyokimyasal testlerin sonuç onay algoritmalarının geliştirilmesi: Öğrenen algoritmalar
Tıbbi laboratuvarlarda hataları en aza indirmek ve standardizasyonu sağlamak tanımlanmış süreçler ile mümkündür. Özellikle kritik değere sahip testlerin raporlanmasında zamanı etkin kullanmak için değerlendirme ve karar algoritmalarına ihtiyaç vardır. Günümüzde bu tip algoritmaların geliştirilmesi ve laboratuvar bilgi sistemlerine entegrasyonu üzerine kısıtlı sayıda çalışma mevcuttur. Bu çalışmalarda çoklu kuralların çapraz sorgusunun yapılamadığı, "basit kural temelli" yaklaşımların kullanıldığı görülmektedir. Bu çalışma ile kritik değere sahip biyokimyasal test sonuçlarının zamanında ve etkin değerlendirilebilmesi için çoklu etkenleri eş zamanlı değerlendirebilen, sürekli gelişime açık deneysel bir değerlendirme ve karar algoritma modeli oluşturulması amaçlandı. Deneysel model WEKA® yazılımı kullanılarak yapay sinir ağları makine öğrenmesi yöntemi ile oluşturuldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Merkez Laboratuvarı Bilgi Sisteminden 01.01.2013 – 01.03.2014 tarihleri arasında glukoz, kalsiyum, magnezyum, potasyum, sodyum, ürik asit testlerini içeren toplam 252,847 numuneye ait demografik ve analitik veriler toplandı. Sanal bir bilgisayar ortamına aktarılan veriler uzmanlar tarafından değerlendirildi. Literatür bilgisi ve uzman görüşlerinden elde edilen değerlendirme ölçütlerinin deney modelimiz tarafından öğrenilebilmesi için "eğitim setleri" oluşturuldu. Sistemin öğrenmesi sağlandıktan sonra, farklı koşullar için oluşturulan "test setleriyle" modelin geçerliliği istatistiksel yöntemlerle değerlendirildi. Üç kez eğitim uygulanarak elde edilen "öğrenmiş algoritma" ile uzmanın reddettiği hiçbir sonuç onaylanmadı. Uzman tarafından onaylanan örnekler için yanlış ret oranı %0.5 olarak hesaplandı. Geliştirdiğimiz modelinin tanısal duyarlılığı %91, tanısal özgüllüğü %100 bulundu. Modelin uzman sonuçları ile uyumunu gösteren kappa skoru 0,950 olarak belirlendi. Çalışmamızda, literatür taramamıza göre, ilk kez "yapay sinir ağları" yaklaşımı kullanılarak biyokimyasal parametre sonuçlarının raporlanabilmesi için uzmana yardımcı olabilecek, gelişime açık deneysel bir sonuç değerlendirme ve karar algoritma modeli oluşturuldu. Oluşturduğumuz öğrenen algoritma modelinin laboratuvar bilgi sistemlerine entegrasyonu ile hasta güvenliğinden ödün vermeden uzman iş yükünün azaltılması mümkün olacaktır.
Gestasyonel diyabette 1,5–anhidroglusitolun yeri
Gebelik sırasında gözlenen hipergliseminin en sık sebebi Gestasyonel Diabetes Mellitus'tur (GDM). Çalışmamızın amacı uzun ve kısa süreli glisemik durumu belirlemede kullanılan HbA1c, Glike Albumin ve 1,5-Anhidroglusitol'ün (1,5-AG) GDM'deki yerini incelemektir. Araştırmamız olgu kontrollü kesitsel bir çalışma olarak tasarlanarak, Şubat-Haziran 2014 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışma grubumuzu, GDM'si olan ve normal glukoz toleransına sahip gebeler olmak üzere 40'ar kişilik iki grup oluşturdu. Çalışma grubunun tıbbi öyküsü ve ilaç kullanımları sorgulandı. Gestasyonel diyabet tanısı ADA 2013 kriterlerine göre konuldu. Gebeliklerinin 24-28. haftalarında yapılan OGTT esnasında alınan örneklerde glisemik durum belirteçleri ve bu belirteçlerin düzeylerini etkilediği bilinen diğer parametreler çalışıldı. OGTT esnasında elde edilen her üç numuneden ölçülen 1,5-AG düzeylerinin birbirleriyle çok iyi derecede korele olduğu gözlendi. GDM'li grupta normal glukoz toleransına sahip gebelere oranla HbA1c düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulunurken 1,5-AG düzeyleri anlamlı olarak düşük bulundu. Her iki grup arasında Glike albumin düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. HbA1c düzeylerinin açlık glukozu, 1. saat glukozu ve MCV ile korele olduğu gözlenirken, 1,5-AG'nin sadece 1. saat glukozu ile korele olduğu gözlendi. Yapılan lineer regresyon analizinde MCV'nin HbA1c düzeylerinin en güçlü belirleyicisi olduğu saptanırken, 1,5-AG düzeylerinin tek belirleyicisinin OGTT esnasında elde edilen 60. dk glukozu olduğu belirlenmiştir. GDM tanısında 1,5-AG ve HbA1c'nin tanısal performansları açısından anlamlı farklılık saptanmadı (AUC değerleri sırasıyla 0.722 ve 0.756). 1,5-AG ve açlık glukozunun birlikte kullanımı ile duyarlılık %90 özgüllük %66 olarak belirlendi. GDM tanısı açısından bu parametrelerin tek başına kullanımının yeterli duyarlılık ve özgüllüğe sahip olmadığı belirlenmiştir. HbA1c ve 1,5-AG, GDM tanısının konmasında benzer güçlere sahip olsa da, HbA1c düzeylerinin demir eksikliğinden etkilenmesi gebelikteki kullanımını kısıtlamaktadır. 1,5-AG'nin açlık glukozu ile kombine kullanılması, GDM gelişimi açısından düşük risk grubunun belirlenmesinde fayda sağlayabilir.
İn vitro hemoliz sürecinde etkilenen hücre tipi ve sayısının bazı biyokimyasal test sonuçları üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Klinik laboratuvarların en sık preanalitik hata kaynağı olan hemoliz, biyokimyasal test sonuçlarına etkisi çok değişken olabilen bir interferanstır. Bu çalışmanın amacı, hemolizdeki değişkenliğin bir sebebi olarak düşünülen, hemolize uğrayan hücre tipi ve sayısının etkisini deneysel bir modelle ortaya koymaktır. Gönüllü 10 bireyden elde edilen 1'er ünite tam kandan 4'lü kan torba sistemiyle önce RBC ve PLT süspansiyonları; ardından, ana torbada kalan kandan dansite gradient santrifügasyonu yöntemi ile WBC süspansiyonları elde edildi. Hücre süspansiyonları serum fizyolojik ile yıkandı, yedi ayrı konsantrasyonda seri olarak dilüe edildi ve dondurup çözme yöntemi ile hücrelerin tam hemolizi sağlandı. Gönüllü 3 bireyin serumlarından havuzlanarak elde edilen serum örneklerine; bazal ölçüm için serum fizyolojik ve deney grupları için hazırlanan hücre hemolizatları, 1:20 oranında eklendi. Tüm örneklerde, 12 adet biyokimya test parametresi (LDH, potasyum, AST, demir, CK, magnezyum, total protein, total kolesterol, inorganik fosfor, glukoz, kalsiyum ve BUN) ve serum indeksleri Beckman Coulter AU5800 otoanalizöründe ölçüldü. Lizis belirteci olarak RBC için fHb spektrofotometrik olarak; WBC için MPO ve PLT için β-TGB ELISA yöntemleriyle manuel olarak ölçüldü. Her hücre tipi ve konsantrasyon seviyesi için; biyokimyasal test parametrelerinin düzeyi, "Wilcoxon İşaretli Sıralar Testi" kullanılarak serum fizyolojik içeren bazal konsantrasyon seviyesi ile karşılaştırıldı. Ayrıca, biyokimyasal test parametrelerinin bazal konsantrasyon seviyesine göre yüzde değişimi hesaplandı. Her parametre için, istatistiksel olarak anlamlı farklılığa yol açan hücre sayısı analitik eşik ve klinik açıdan anlamlı biasa yol açan hücre sayısı klinik eşik olarak tanımlandı. Ölçülen biyokimyasal parametrelerin klinik açıdan anlamlı eşik değeri aştığı RBC sayıları (adet/µL); LDH için 50000, AST için 100000, potasyum için 200000, magnezyum ve inorganik fosfor için 400000, total protein için 800000, CK ve total kolesterol için 1620000 olarak belirlendi. PLT açısından bakıldığında ise bu sayıların (adet/µL); LDH ve total protein için 90000 olduğu saptandı. Ayrıca LDH testi için 12000 adet/µL PLT ve potasyum için 90000 adet/µL PLT içeren seviyelerde analitik olarak anlamlı eşiğin aşıldığı tespit edildi. WBC süspansiyonları yeterince saf elde edilemediğinden net etkisi değerlendirilemedi. Belirteçler değerlendirildiğinde; RBC sayısı ile fHb arasında anlamlı bir korelasyon saptanmasına (r=0.999, p=0,001) rağmen, WBC sayısı ile MPO ve PLT sayısı ile β-TGB arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (sırasıyla p=0,436; p=0,277). Bu çalışma bulguları, hemolize uğrayan değişik hücre tipi ve sayısının hemolize katkısının farklı olduğunu ve dolayısıyla, hemolizde biyokimyasal test sonuçlarındaki değişkenliğin bir sebebi olabileceğini ortaya koymaktadır. İleriye yönelik hemoliz mekanizmasının daha iyi anlaşılmasını sağlayan bu tür araştırmalar, klinik laboratuvarlarda sık görülen bu interferansın çözümünde önemli ipuçları sağlayacaktır.
Karaciğer iskemi reperfüzyonunda araşidonik asit salınımı ve inflamatuar yolaklara etkisi
Hepatik vasküler yetmezliği takiben kan akımının yeniden sağlanması iskemik dokularda proinflamatuar bir ortam yaratarak ikincil bir hasarlanmaya neden olur. Poliansatüre yağ asitleri (PUFA), prostaglandin (PG), trombokzan (TX) ve lökotrien (LT) gibi eikosanoidlerin oluşumu yoluyla inflamatuar yolağı regüle ederler. Bu çalışmanın amacı karaciğer (KC) dokusunda omega-3 (n-3) ve omega-6 (n-6) PUFA'nın oransal değişimini incelemek ve n-6 inflamatuar yolağının etkinliğini araştırmaktı. Çalışamaya standart sıçan yemi ile beslenmesine izin verilen 15 adet Albino Wistar Sıçan dahil edilmiştir. Karaciğer I/R'nu oluşturmak için orta ve sol hepatik lobları besleyen portal dallar 60 dakika klampe edilmiş, 60 dakikanın sonunda mikrovasküler klemp açılarak reperfüzyon tekrar sağlanmıştır. Uygulanan I/R modelinde KC'in kaudal ve sağ lobu intakt kalmış ve kontrol KC dokusunu teşkil etmiştir. Sham grubundaki hayvanlara anestezi eşliğinde sadece laporatomi yapılmıştır. Kan örnekleri iskemi öncesinde ve iskemi sonrasında sırasıyla kuyruk veninden ve sağ ventrikülden alınmıştır. Oluşturulan I/R, kontrol ve sham gruplarının KC dokularından alınan örneklerde yüksek performanslı sıvı kromatografi kütle spektrometresi (LC MS/MS) ile araşidonik asit (AA, C20:4n-6), dihomo-gamma-linolenik asit (DGLA, C20:3n-6), eikosapentaenoik asit (EPA, C20:5n-3) ve dokosaheksaenoik asit (DHA, C22:6n-3) ölçülmüştür. Omega-6 inflamatuar yolağını araştırmak için total fosfolipaz A2 (PLA2), siklooksijenaz (COX) ve prostaglandin E2 (PGE2) düzeyleri belirlenmiştir. Hücresel hasarı belirleyen histopatolojik skor I/R hasarına maruz kalan dokularda anlamlı olarak artmıştır. Karaciğer I/R hasarı, hem n-3 hem de n-6 PUFA'yı kontrol ve sham gruplarına göre anlamlı olarak artırmış ancak oransal olarak belirgin bir değişime sebep olmamıştır. Fosfalipaz A2, COX ve PGE2 düzeyleri I/R grubunda kontrol ve sham grupları ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak artmıştır. Karaciğer I/R hasarına maruz bırakılan dokularda PLA2 aktivite artışı ile beraber n-3 ve n-6 PUFA düzeyleri yükselmiş ve bunun sonucunda inflamatuar yolak tetiklenerek COX ve PGE2 düzeyleri artış göstermiştir. n-6 PUFA derivesi eikozanoidlerin oluşumunun engellenmesini değerlendiren gelecekteki çalışmalar, karaciğer I/R hasarında tedavi stratejilerinin geliştrilmesini ve uygulanması kolaylaştırabilir. Anahtar kelimeler: Karaciğer, iskemi/reperfüzyon, poliansatüre yağ asitleri.
Renal transplantasyon ve 1,25-(OH)2-vitamin D3
Renal transplantasyon sonrası greft yaşam süresinin uzaması nedeni ile metabolik komplikasyonlarla daha sık oranda karşılaşılmaya başlanmıştır. Bunlar arasında kemik ve mineral metabolizması hastalıkları önemli yer tutar. Kronik böbrek yetmezlikli hastaların büyük bir kısmında vitamin D yetersizliği ve eksikliği bildirilmektedir. Bu hasta grubunda D vitamininin sıvı kromatografi-ardışık kütle spektrometresi (LC-MS/MS) gibi güvenilir ve referans bir yöntemle ölçülmesi önemlidir. Bu çalışmanın amacı renal transplant alıcılarında D vitamini, kalsiyum, fosfor metabolizması ile greft fonksiyonları arasındaki ilişkiyi ortaya koymak ve 1,25(OH)2D3'ün LC-MS/MS yöntemiyle ölçümünü yapabilmektir. Bu çalışmaya, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Organ Nakli Merkezi'nde, canlı vericiden böbrek nakli yapılmış ortalama yaşı 40.30±12.86 olan, 30 (10 kadın-20 erkek) hasta dahil edilmiştir. Hastaların nakil öncesinde (NÖ) ve nakil sonrası (NS) 6.ayda alınan serum örneklerinde kreatinin, BUN, kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz, glukoz, albumin, PTH, 25(OH)D ve 1,25(OH)2D3 düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca Chronic Kidney Disease Epidemiology Collabo¬ration (CKD-EPI) formülü ile eGFR değerleri hesaplanmış ve elde edilen sonuçlar karşılaştırılmıştır. Plazma 1,25(OH)2D3 analizi elektrospray iyonizasyon (ESI) kaynaklı LCMS-8040 triple kuadrupol ardışık kütle spektrometresinde (Shimadzu Corporation, Japan) çoklu reaksiyon izleme (MRM) yöntemi ile yapılmıştır. İstatistiksel analizler için SPSS 20.0 programı kullanılmıştır. Hastaların 1,25(OH)2D3 düzeylerinde NS 6. ayda NÖ'ye göre istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenirken (p= 0.0001), 25(OH)D düzeylerinde anlamlı bir fark bulunamamıştır (p=0.102). NS 6. ayda kalsiyum ve GFR düzeylerinde artış gözlenirken (p= 0.0001), fosfor, PTH, kreatinin, BUN ve ALP düzeylerinde azalma gözlenmiştir (p=0.0001, ALP için p=0.011). Hastaların D vitamini değerlendirmelerinde, NÖ'de %13.3 yetersizlik, %36.7 eksiklik ve %50 ciddi eksiklik; NS 6. ayda ise %26.7 yetersizlik, %50 eksiklik ve %23.3 ciddi eksiklik tespit edilmiştir. Ülkemizde böbrek nakli yapılmış hastalarda vitamin D yetersizliği veya eksikliği görülme sıklığını gösteren çalışmalar yeterli değildir. Çalışmamızda D vitamini eksikliği ve yetersizliği oranları literatür verilerinden daha fazla bulunmuştur. Greft fonksiyonunu olumsuz yönde etkileyebilecek D vitamini eksikliğinin belirlenmesi, renal transplant alıcılarında greft ömrünü korumaya yönelik D vitamini takviyesi gibi tedavilerin kullanmına öncülük ederek transplantasyon hastalarının yaşam süreleri ve yaşam kaliteleri üzerinde olumlu bir artış sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: renal transplantasyon, 1,25(OH)2D3, D vitamini, LC-MS/MS
Renal transplant alıcılarında proteomik yöntemlerle yeni biyobelirteçlerin araştırılması
Renal transplantasyon, son dönem böbrek hastalığının tedavisinde en iyi seçenektir. Renal allogreft biyopsi rejeksiyonun tanısında referans yöntemdir. Ancak invaziv doğası nedeniyle, rejeksiyonun erken tanısını sağlayan yeni klinik ve biyokimyasal belirteçler böbrek nakli bir öncelik olmuştur. İdrar karaciğer- yağasidi bağlanma proteini (L-FABP) insan böbrek transplant hastalarında renal iskeminin umut vadeden erken bir biyobelirteci olarak değerlendirilmektedir. Netrin-1 renal transplantasyon sonrası akut böbrek hasarının (AKI) yararlı bir erken diagnostik biyobelirteci olabilir. Klinik pratikte L-FABP ve netrin-1 kullanımının bu biyobelirteçler ile özgüllük, doğruluk ve sağlamlığı birleştiren bir analitik yöntem ile ilişkili olması gerekir. Bu çalışmada renal transplantasyon hastalarında idrar L-FABP ve netrin-1 düzeylerini ölçmek için tandem kütle spektrometresi-ultra hızlı sıvı kromatografisi (LC-MS/MS) kullanılarak optimize edilmiş çoklu reaksiyon izleme (MRM) yöntemini geliştirmeyi amaçladık. Rekombinant insan L-FABP ve netrin-1 triptik standartları, Matriks Destekli Lazer Desorpsiyon İyonizasyon- uçuş zamanlı kütle spektrometre (MALDI TOF) MS/MS ve LC-MS/MS cihazlarında, kantitasyon amacıyla MRM metodu geliştirmede kullanılacak peptidlerin seçimi için analiz edildiler. L-FABP ve netrin-1'in kütle spektrometrik analizinden önce, renal transplant alıcılarından alınan idrar örneklerinde izolasyon, konsantrasyon, çöktürme ve triptik kesim işlemleri yapıldı. Netrin- ve L-FABP düzeyleri hem serum hem de idrar örneklerine enzim immunoassay ile ölçüldü. LC-MS/MS analizleri için L-FABP kantitasyonunda en iyi sinyal MH+ of 50FTITAGSK57 (m/z 824) triptik peptidinden sağlandı. MALDI-TOF MS/MS spektralarından elde edilen 50FTITAGSK57 MH+ iyonunun, çarpışma indüklü parçalanması (CID) sonucunda belirlenen y3 fragment iyonu kantitatif MRM metodu için kullanıldı. Benzer bir şekilde netrin-'in LC-MS/MS kantitasyonu için 270DSYFYAVSDLQVGGR284 MH+2 (m/z 839) iyonu en iyi sinyali sağladı. MALDI-TOF MS/MS spektralarından elde edilen 270DSYFYAVSDLQVGGR284 MH+2 iyonunun, çarpışma indüklü parçalanması (CID) sonucunda belirlenen y8, y9, ve y11 fragment iyonları kantitatif MRM metodu için kullanıldı. Serum L-FABP ve netrin-1 düzeyleri ELISA ve LC-MS/MS metodları ile ölçüldü. Serum örneklerinde transplantasyon öncesi ve sonrasında her iki protein için herhangi bir fark gözlemlenmedi. ELISA ile analiz edilen idrar L-FABP düzeyleri transplantasyon sonrası anlamlı düzeyde artmış bulundu. LC-MS/MS ile ölçülen transplantasyon sonrası idrar L-FABP ve netrin-1 anlamlı derecede yüksek bulundu. İki metod arasındaki sperman korelasyon katsayısı istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Gün içi ve günler arası ölçümlerin varyasyon katsayıları LC-MS/MS analizinin validasyonu için yüksek tekrarlanabilirlik sağladı. L-FABP ve netrin-1'in LC-MS/MS ile kantitasyonu insan böbrek transplant hastalarında bu potansiyel biyobelirteçlerin değişimlerini belirlemek için yeni referans metod olarak kullanılabilir.
Resistin uyarımı ile vasküler düz kas hücrelerinin proliferasyonu yolağında PLC ve PKC'nin rolü
Kardiyovasküler hastalıklar dünya çapındaki ölümlerin en büyük nedenidir ve kardiyovasküler hastalıkların nedenleri çeşitlilik göstermesine rağmen, en sık görülen nedeni aterogenez ve sonrasında gelişen trombozdur. Endoteliyal disfonksiyon, vasküler düz kas hücrelerinin proliferasyonu ve migrasyonu ile karakterize patolojik bir süreç olan ateroskleroz, aterojenik lipoproteinlerin arter intimasında birikmesiyle gelişir. Obezite ve diyabet, kardiyovasküler hastalıklar için iki önemli risk faktörüdür. Obezite üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda keşfedilen adipokinlerin tanımlanmasından beri adipoz doku endokrin bir organ olarak kabul edilmektedir. Son dönemlerde tespit edilen resistin proteininin endoteliyal disfonksiyon, vasküler disfonksiyon, kardiyak hipertrofi ve vasküler düz kas hücrelerinin migrasyonunu ve proliferasyonunu arttırmak suretiyle ateroskleroz gibi çeşitli patofizyolojik süreçlerde rol aldığı ortaya koyulmuştur Resistinin vasküler düz kas hücrelerinde migrasyona ve proliferasyona hangi sinyal yolaklarını kullanarak yol açtığının anlaşılması, anjiyogenezisi ve bunu takip eden patofizyolojik durumları önlemede önemli bir avantaj sağlayabilir. Bu çalışmada, resistin ile inkübasyon sonrasında vasküler düz kas hücrelerinde, PLC ve PKC izoenzimlerinin aktivasyonu sonucu oluşan NADPH oksidaz kaynaklı süperoksit anyonu miktarı, p44/42 MAPK ve p38 MAPK fosforilasyonunun proliferasyon yolağındaki etkileri araştırıldı. Elde ettiğimiz verilere göre, resistin ile uyarım sonrasında vasküler düz kas hücrelerinin proliferasyonu yolağında, PKC izoenzimlerinin fosforilasyonunun ve diğer alt yolakların aktivasyonunun PLC'nin aktivasyonuna bağlı olduğu görülmektedir. Bununla birlikte, PLC'nin aktivasyonu sonrasında fosforile olan PKC izoenzimlerinin, p44/42 MAPK fosforilasyonu ve NADPH oksidaz enzim kompleksi üzerinden oluşan ROS aracılığıyla proliferasyonun gerçekleşmesinde önemli bir rolü olduğu düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Resistin, Vasküler düz kas hücresi, PLC, PKC, p44/42 MAPK, ROS
Nöronal hücre hatlarında Amiloid beta peptidin oluşturduğu hasarda nörosteroidlerin rolü
Giriş: Alzheimer Hastalığı (AH) progresif ilerleme gösteren, hafıza kaybı ile sonuçlanan geri dönüşümsüz nörodejeneratif bir hastalıktır. 65 yaş üzerinde gözlenen demansın en sık nedeni olan AH batı ülkelerinde ölüm nedenleri arasında dördüncü sırada yer almaktadır. Patogenezinde nörofibriller yumak oluşumu, inflamasyon, glutamat toksisitesi, oksidatif stres, sinaptik hasar ve kolinerjik aktivite kaybı gibi bir çok patofizyolofik süreç yer almakla birlikte nöronal dokuda oluşan amiloid beta (Aß) toksisitesinin temel mekanizma olduğuna dair artan görüşler mevcuttur. Aß'nın indüklediği toksisitenin oluşum mekanizması ise henüz kesin olarak bilinmemektir.Beyinde ya da sinir sisteminde sentezlenen, alışılmışın dışında orjinleri ve farklı fonksiyonları nedeniyle nörosteroidler olarak isimlendirilen nöroaktif steroid hormonların nöronal dokudaki sentezi Aß peptidi de içeren pek çok farklı etken tarafından indüklenebilir. Bu nörosteroidler nöronal dokuda doza ve zamana bağlı koruyucu ya da toksik etkiler gösterirler. Ancak Aß toksisitesi ile steroid sentezi arasındaki ilişki henüz açıklığa kavuşmamıştır.Amaç: Bu tez çalışması ile iki farklı sinir hücre hattında oluşturulan Aß toksisitesinin nörosteroid sentezi üzerine etkisi ve steroid sentezinin farklı basamaklardaki inhibisyonunun nöronal hücre canlılığı üzerine etkilerini belirlemek amaçlanmıştır. Bunun yanı sıra nöronal steroidlerin en belli başlılarından olan pregnenolon (P) ve pregnenolon sülfatın (PS) nöronal hücre canlılığı üzerine etkilerini konsantrasyon ve zaman bağımlı olarak değerlendirmek amaçlanmıştır.Materyal ve Yöntemler: Çalışmamızda sıçan feokromasitoma (PC-12) ve insan nöroblastoma (SHSY-5Y) hücre hatları kullanılarak 20/40µM Aß25-35 peptidi ile 72.saatin sonunda oluşturulan anlamlı toksisite sonrası hücre içi P ve PS düzeylerindeki değişim ELISA ve HPLC yöntemleriyle belirlendi. Bu iki steroidin nM-µM'lık değişik konsantrasyonlarının nöronal hücre canlılıklarına ve Aß toksisitesi üzerine etkileri MTT indirgenme, laktat dehidrogenaz (LDH) salınımı, akış sitometri yöntemleri ve mikroskobik inceleme ile değerlendirildi. Ayrıca aminoglutetimid (AMG) ve 2,4-dikloro-6-nitrofenol (DCNP) kullanılarak steroid sentezi iki farklı basamakta bloke edildikten sonra nöronal hücre canlılıkları üzerine etkileri değerlendirildi.Bulgular: PC-12 hücrelerine 20µM, SHSY-5Y hücrelerine agrege 40µM Aß25-35 peptidi uygulamasının hücre canlılıklarını MTT redüksiyonu ile değerlendirildiğinde 48. ve 72. saatlerin sonunda kontrole göre anlamlı azalttığı gözlendi (p<0.05). 20/40 µM Aß25-35 72 saat süreyle hücrelere uygulandığında her iki nöronal hücre hattında Aß'nın P sentezini anlamlı arttırdığı (p<0.05), PS sentezini ise azaltma eğiliminde olduğu belirlendi.P ve PS'nin suprafizyolojik (>1 µM) konsantrasyonlarda dışarıdan verilmesinin her iki nöronal hücre hattında hücre canlılıklarını anlamlı azalttığı, bunun yanında fizyolojik konsantrasyonlarda (<1 µM) ise 72 saate kadar toksik etki göstermediği belirlendi (p<0.05). Ayrıca Aß'ın indüklediği hücre ölümü üzerine 0.5 µM P'nin koruyucu etkiye sahip olduğu, 50 µM düzeyde ise Aß toksisitesini şiddetlendirdiği gösterildi.Steroid sentezinin AMG ve DCNP ile farklı basamaklarda bloke edilmesinin, her iki hücre hattında 72. saatin sonunda hücre canlılıklarında Aß uygulanan gruba kıyasla istatistiksel olarak anlamlı artışa neden olduğu gösterildi (p<0.05).Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda Aß'nın P sentezi üzerine etkili olduğu ve oluşan P `nin sülfotransferaz yoluna gidişinin kısıtlı olduğu gösterilmiştir. Ayrıca P ve PS sentezinin inhibisyonunun ve düşük doz P uygulamasının Aß toksisitesine karşı nöroprotektif etkili olduğunun gösterilmesi Aß`a bağlı nörodejeneratif değişiklerin önlenmesi ve nörodejeneratif hastalıkların oluşum mekanizmalarının anlaşılmasında önemli ip uçları oluşturacaktır.Anahtar Kelimeler: Pregnenolon, pregnenolon sülfat, amiloid beta, Alzheimer Hastalığı, nörosteroid, nöronal hücre canlılığı
Çocukluk çağında malnutrisyonun glikozile transferrin izoformlarının dağılımına etkisi
Golgi ve endoplazmik retikulumda bir dizi karmaşık reaksiyon sonucu oluşan protein glikozilasyonu; hücre adezyonu, migrasyonu, hücre büyümesi, hücre yüzeyinin tanınması, hücre yüzey antijenitesi gibi birçok fizyolojik durumla yakından ilişkilidir. Bu nedenle glikozilasyonun bozulması, konjenital glikozilasyon bozuklukları yanısıra inflamasyon, romatoid artrit, kanser, karaciğer hastalığı, galaktozemi, sepsis ve kronik alkol alımı gibi birçok patolojik durumla birliktelik gösterebilir. Katabolik durumla seyreden hastalıklarda da protein glikozilasyonunun etkilendiğine dair yayınlar yapılmış, fakat bu durum henüz açıklığa kavuşturulmamıştır. Bu nedenle bu çalışmada malnutrisyonlu hasta grubunda transferrin izoformlarının (glikoform) dağılımı ve bu dağılımın malnutrisyonun derecesi ve beslenme belirteçleri ile ilişkisi incelenerek malnutrisyonun glikozilasyon üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmaktadır.Çalışma grubunu 6 ay - 5 yaşları arasında "Waterlow" sınıflamasına göre değerlendirilen 42 malnutrisyonlu (n=24 hafif, n=12 orta, n=6 ağır) ve 30 sağlıklı çocuk oluşturdu. Her iki grupta da prealbumin, insülin benzeri büyüme faktörü-1, ferritin, demir, total demir bağlama kapasitesi, çinko ve transferin düzeyleri ölçüldü. Glikozilasyondaki değişikleri değerlendirmek üzere TRF izoform analizi referans yöntem olan izoelektrik fokuslama ile gerçekleştirildi. Bu yöntem "Multiphor II" ve "Phast" sistem olmak üzere iki ayrı sistemde uygulandı ve değerlendirildi. İstatistiksel analizler için "SPSS 16.0 for Windows" programı kullanıldı. Gruplar arası karşılaştırma, t testi ve/veya "Mann-Whitney U" testi ile gerçekleştirildi. p< 0,05 anlamlı olarak değerlendirildi. Korelasyon değerlendirmesinde "Pearson" ve "Spearman" analizleri kullanıldı."Multiphor II" sistemi ile İEF yönteminde di- ve tetrasiyalotransferrin izoformları için iki düzey kontrolde jel içi tekrarlanabilirlik < % 3,5 (n=7), jeller arası tekrarlanabilirlik ise < % 7 (n=20); "Phast" Sistemde sırasıyla < % 7 (n=8) ve < % 6 (n=10) bulundu. "Multiphor II" sistemi için % bias değerleri düşük ve yüksek düzey kontrol materyalinde disiyalotransferrin için sırasıyla 9,69 ve 9,27, tetrasiyalotransferrin için sırasıyla 1,33 ve 2,15 olarak bulundu. A-,mono-, di-, tri-, tetra-, penta-, heksa- ve heptasiyalotransferrin izoformlarının oransal (%) değerleri açısından iki sistem arasında (n=40) anlamlı fark olmadığı, di- ve tetrasiyalotransferrin izoformları için korelasyon katsayılarının (r) sırası ile 0,85 ve 0,64 olduğu saptandı.Biyokimyasal beslenme parametreleri açısından hasta ve kontrol grupları karşılaştırıldığında insülin benzeri büyüme faktörü-1 ve demir düzeylerinin hasta grubunda anlamlı (sırasıyla p= 0,009 ve p= 0,006) düşük olduğu saptandı. Ağır ve orta malnutrisyonlu hasta grubunda (n=18) serum IGF-1, demir ve TRF düzeyleri kontrol olgularına göre anlamlı düşük (sırasıyla p= 0,007, p= 0,036 ve p= 0,018), ferritin düzeyleri ise anlamlı yüksek (p= 0,010) saptandı.İnsülin benzeri büyüme faktörü-1'in demir (p= 0,000, r= 0,562), transferrin (p= 0,001, r= 0,421) ve prealbumin ile (p= 0,001, r= 0,420) pozitif yönde, ferritin ile (p= 0,001, r= -0,446) negatif yönde korelasyon gösterdiği saptandı. Demir ise insülin benzeri büyüme faktörü-1 yanısıra transferrin (p= 0,027, r= 0,276), prealbumin (p= 0,006, r= 0,340) ve çinko ile (p=0,041, r= 0,254) pozitif yönde korelasyon gösterdi. Ferritin, insülin benzeri büyüme faktörü-1 yanısıra transferrin ile de (p=0,000, r= -0,484) negatif yönde korelasyon gösterdi.Transferrin izoformlarının dağılımı ve a-,mono- ve disiyalotransferrinin toplamı olarak tanımlanan "karbohidratı eksik transferrin" açısından hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Ağır ve orta malnutrisyonlu hastaların serum a- ve disiyalotransferrin düzeyleri kontrol olgularına göre anlamlı yüksek (sırasıyla p= 0,040 ve p= 0,036) saptandı."Boya göre ağırlık" indeksinin, insülin benzeri büyüme faktörü-1 (p= 0,006 ve r= 0,359) ve demir (p= 0,006, r= 0,339) ile olumlu, disiyalotransferrin (p= 0,017 ve r= -0,292) ve CDT (p= 0,007 ve r= -0,328) ile olumsuz korelasyon gösterdiği belirlendi.Transferrin ile disiyalotransferrin (p= 0,022, r= 0,283) ve karbohidratı eksik transferrin (p= 0,009, r= 0,323) arasında olumlu, tetrasiyalotransferrin (p= 0,025, r= -0,278) arasında ise olumsuz korelasyon saptandı. Transferin izoformlarının diğer biyokimyasal parametreler ile ilişkisi değerlendirildiğinde ise sadece asiyalotransferrin ile prealbumin (p= 0,021, r= 0,287) arasında olumlu korelasyon saptandı.Sonuç olarak olgu ve kontrol grupları arasında, karbohidratı eksik transferrin ve onu oluşturan izoformlar açısından anlamlı bir fark bulunmasa da olgu grubunda değerlerin daha yüksek olması ve monosiyalotransferrin izoformunun ağır malnutrisyonlu hasta grubunda hafif malnutrisyonlu hasta grubu ve kontrollere kıyasla anlamlı yüksek olması malnutrisyonun glikozilasyonu etkileyebilecek bir durum olduğuna işaret etmektedir. BGA ile disiyalotransferrin ve karbohidratı eksik transferrin arasındaki anlamlı negatif korelasyon bu görüşü desteklemektedir. Daha ağır malnutrisyonlu olgularda ya da katabolik süreç ile seyreden diğer hastalıklarda izoelektrik fokuslama ile yapılacak transferrin izoform analizinin glikozilasyon değişikliklerini ortaya koyabileceği düşünülmektedir. Katabolik süreçte protein glikozilasyonunda ortaya çıkan değişikliklerin nedenleri ve sonuçları hakkında ileri araştırmalara gereksinim vardır.Anahtar kelimeler: Glikozilasyon, malnutrisyon, transferrin izoformları, izoelektrik fokuslama