Kastamonu University
Discipline

Social Sciences

Kastamonu University

126

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessAR

Satisfaction in electronic trade deals

The Internet is one of the most important innovations of the human mind in the field of informatics since the end last century, it removed the geographical boundaries between countries and helped transform the world into a small village. The Internet, like other inventions, and the means of communication did not come at once, but evolved from the military objective during the Cold War, until it reached use for civilian purposes, and then became used in trade, and the deal of electronic contracts. An electronic contract can be defined as an agreement in which positive acceptance of an open international telecommunications network converges by audiovisual means that create an interaction between the positive and the midwife. These means are not limited to the Internet and its various services, but include other electronic means of communication such as fax, telex, fax mail and telephone. The means by which the electronic contract takes place are among the most important characteristics that distinguish it from the oldish contract. Considering that this contract belongs to a group of telecommunical contracts held by electronic means without physical presence of the parties, their verification and fulfillment are done in special ways different from the oldish contract. And e-commerce was not previously known in Islamic jurisprudence, as it is a modern term began circulating in the late twentieth century, and economists defined by several definitions, and we chose in this definition as the definition of the chosen: "swap money for goods on the face of modern electronic means." The legitimacy of the electronic commercial contract and adaptation in Islamic jurisprudence show that the conditions considered in consensual commercial contracts and the rules of evidence in them and the possibility of commitment to deliver, which achieves freedom of contract and facilitation and assistance in this important area, and Islamic law has promised the possibility of writing a means of satisfaction in the contract. Making satisfaction in the contracts in general and the commercial contract in particular one of the most important characteristics of dealing between people, and contemporary jurisprudential research has authorized the legitimacy of the conclusion of the contract through the use of modern techniques, extrapolated from the Quran and the Sunnah, in the interest achieved. And to facilitate the dealers in the areas of trade in addition to taking the principle of positive and acceptance in contracts. The electronic contract is held by mutual consent and the existence of mutual consent depends on the convergence of the expression of two identical wills by a positive contract and acceptance of this affirmation by one of the methods of expression. Especially to express the will via the Internet in the electronic contract is the expression through e-mail and via the Web (Web) as well as through live chat with the viewer, and can use electronic data messages to express the will through these images in addition To some other way organized by general rules. E-positively differs in essence from the traditional positive only in the means used to express it, and the importance of distinguishing between the positive and the call to negotiate in determining whether it is possible to reverse the positive, since the association of the positive acceptance leads to the contract and the positive can not In the case of a call for negotiation, the advertiser has the right to revoke his advertisement even if it is accompanied by an acceptance, and there are conditions for the electronic affirmation, including that it must be clarified and directed to a specific person or persons and must be clear and specific enough. The general rules apply to e-affirmation as well as to e-acceptance in its regulation. There are special methods of e-acceptance that are consistent with the nature of online contracts. Including the technique of remote download and pressure on the icon for acceptance by filling the space provided in one of the expressions that express acceptance. Acceptance may be expressed explicitly or implicitly, and silence is considered admissible only in exceptional cases and this imposition is difficult to apply to contracts concluded over the Internet. The real council is the council in which the two contractors meet in one place and are in direct contact so that they hear each other directly without concern. The council in which a contractor is not present, and this is often the electronic contract board. Electronic payment means the payment of the sale price, service or information electronically through an open international network, the Internet. Thus, electronic payment is in accordance with the privacy of e-commerce and the requirements of theft therein: Bank cards (plastic card): Plastic and magnetic cards issued by banks to their customers to deal with them instead of carrying money. Electronic transfer: This method is the work of transferring a certain amount of the debtor account to the account of the creditor, and is responsible for the process, which is based on the management of the payment process, it may be a bank or a private body established for this purpose. Electronic banking Application: are traded through several forms, the most important of which are: telephone banking, electronic clearing services, banking and Internet banking. new electronic Application: It is images to meet and deal via the Internet, the most important system is the first virtual clutch, which is known as the clutch, and electronic Cheques, which is known as: Net checks. Key words: Islamic Law, Law, Provision, Opinions. Quantity: 141. Thesis Supervisor: Associate Professor. Mehmet Selim ASLAN

Idrees Ahmed Sulaıman Sulaıman
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Ahmed el-Gazzâlî ve tasavvufî görüşleri

Çalışmamız; V-VI/XI-XII asırlarda yaşamış tasavvufî anlayışı, yazdığı eserleri, yetiştirdiği talebe ve halifeleriyle isminden söz ettirmiş olan ancak hakkında detaylı bir akademik çalışma bulunmayan Ahmed el-Gazzâlî (ö. 520/1126)'yi ilim dünyasına tanıtmak ve düşüncelerini tespit etmeye yöneliktir. Ebû Hâmid Muhammed el-Gazzâlî (ö. 505/1111)'nin kardeşi olan Ahmed el-Gazzâlî, tasavvuf tarihi içerisinde gerek nazarî gerekse uygulamaya ait tasavvufî mirasın anlaşılması ve aktarılması açısından önemli bir şahsiyettir. Ahmed el-Gazzâlî, Tûs'ta dünyaya gelmiş ve Kazvîn'de vefat etmiştir. Dönemin önemli âlimlerinden eğitim almış ve yazdığı eserlerle günümüze kadar adından söz ettirmiş bir şahsiyettir. Ahmed el Gazzâlî, kendisinden önce yaşamış olan aşk ve cezbe yolunun temsilcileri olarak kabul edilen Rabiâ, Bâyezîd-i Bistâmî ve Hallac gibi sûfî şahsiyetlerden etkilenmiştir. Kendisi de başta ağabeyi Muhammed el-Gazzâlî olmak üzere Aynülkudât Hemedânî ve Mevlânâ gibi önemli şahsiyetleri etkileyen sûfî bir şahsiyet olmuştur. Böylece o, eserleri, öğrenci ve mürîdleriyle kendi asrına damga vurmuş ve ardında önemli bir miras bırakmıştır. Kendisine nisbet edilen birtakım fikirlerden dolayı kendisini eleştirenler olduğu gibi, övenler de olmuştur. Ayrıca O, tanınmış büyük tarîkat silsilelerinde mühim bir halka ve kendisinden sonraki sûfîlere tesir eden önemli bir simâ olmuştur. Çalışmamızda, tasavvufta etkili olan, âlim-sûfî-vâiz vasıflarını haiz Ahmed el-Gazzâlî'nin hayatı, ilmî kişiliği ve tesirleriyle beraber tasavvuf alanındaki düşünce ve değerlendirmeleri araştırma konusu yapılmıştır. Ahmed el-Gazzâlî ve tasavvufa dair görüşlerini konu edinen bu çalışmada kendisine ait olan görüşleri başta olmak üzere diğer sûfîler ile ittifak ya da ihtilaf ettiği konular, tasavvufî görüşleri ve hakkındaki tartışmalar ele alınmıştır.

Ömer Faruk Çalımlı
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Taşra'da kadın olmak: Van'ın kenar mahallelerinde kadınların gündelik yaşam pratikleri

Bu tez çalışmasının konusu taşra kentinde kadınların gündelik faaliyetlerinde edindikleri deneyimleri ve kentin çevre mahallelerinde kenti nasıl deneyimledikleridir. Kavramsal çerçevede gündelik yaşam sosyolojisi, kent-taşra ekseninde taşra kavramının müphemliği ve kadınların gündelik yaşamlarında taşrayı nasıl deneyimledikleri açıklanmaya çalışılmıştır. Ataerkil normların kadınların gündelik faaliyetlerine nasıl yansıdığı, kentin çevre mahallelerinde kamusal alanı nasıl deneyimledikleri soruları çalışmanın temel problemini oluşturmaktadır. Bu sorular çerçevesinde, Van kentinde yapılan bu çalışma taşra toplumunda kadınların kent, mahalle ve gündelik yaşam deneyimlerini baz alarak kadınların toplumsal varlığını ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda görüşme yapılan kadınların bakış açıları, duygu ve düşünceleri üzerine derinlemesine bilgi almak için nitel çalışma yürütülmüştür. Bu çerçevede yapılan mülakatlardan elde edilen veriler doğrultusunda görüşmeci kadınların kentin çevre mahallelerini nasıl deneyimlediklerine dair bulgular yorumlanmıştır. Sonuç olarak; kadınların gündelik yaşam pratiklerinin ataerkil normları pekiştirdiği, kent yaşamına ilişkin mekân çalışmalarının kadınların kamusal alan deneyimi önünde handikaplar oluşturduğu görülmüştür.

Esengül Görünüş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

XVI-XIX. yüzyıllarda Gediz'de toplumsal hayat

Gediz, Anadolu'nun en eski yerleşim yeri olarak pek çok medeniyete ev sahipliği yapan, günümüze kadar korumuş olduğu tarihi eserleri, doğal kaynakları ile adından söz ettiren bir yerleşim merkezidir.Çalışmamızda, 16-19.yy.'da Gediz'de toplumsal hayat incelenmeye çalışılmıştır. Bölgenin idari, ekonomik, demografik, askeri, sosyal ve kültürel yapısı ele alındı. Bu çalışmada Başbakanlık Devlet Arşivleri Osmanlı Arşivindeki kaynaklar kullanılmıştır. Söz konusu kaynaklar itina ile incelenerek bölgeye ilişkin verilerin değerlendirmesi yapılmıştır.Çalışmaya dayanak olarak temettuât defterlerinin analizi yapılmıştır. 1260-1261 (1844/1845) yılı temettuât defterlerinin değerlendirilmesi yapılmış, verileri ayrıntıları ile incelenerek tablo ve grafikler halinde sunulmuştur. Bu bilgilere göre isimler, meslekler , vergilendirme, tarımsal üretim yapısı, hayvan cinsleri, dönemin çeşitli faaliyet kolları vs., gelir dağılımlarına göre ayrıntılarıyla değerlendirilmiştir.Yapılan tüm bu değerlendirmeler ışığında Gediz'in sosyal ve ekonomik hayatına ilişkin yaşam tarzı hakkında bilgiler sunulmuştur.Anahtar kelimeler: Gediz, Osmanlı Arşivi, Temettuât Defterleri, Mahalle, Sosyal Hayat.

Askeri yapıDemografik yapıEkonomik hayat+8
Fatıma Rezzan Gürsoy
Uşak University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessEN

Relative transition of ngos during the protracted refugee situation in Turkey

This thesis aims to examine the characteristics of the relative transition observed in Non-Governmental Organizations - Refugees (NGO-Rs), towards organizations that provide more need-based services, as a result of their different levels of engagement with the Turkish Government. The thesis argues that the transition observed in the foundation principles of NGO-Rs is related to the government's preference to increase control mechanisms on the NGO-Rs for specific purposes in line with the developments in domestic and international politics. Also, it argues that NGO-Rs are amenable to political influence because of their inevitable institutional relations with governments. A special focus is placed on the founding principle and political engagement nexus as the basis of NGO-Rs' transition under the Justice and Development Party (JDP) government, especially following the mass migration of Syrian refugees to Turkey in 2011, due to an unexpected increase in the number and potency of NGO-Rs observed. The research collects data from sources through the literature based on the concepts of needs-based and rights-based approaches, as well as the concepts of Government Oriented NGOs (GONGO), Quasi-Governmental NGOs (QUANGO), and Party Affiliated NGOs (PANGO) to provide the theoretical framework of the thesis. In addition, it uses theory-driven content analysis as a research technique of institutional and media reports, interviews, websites, press conferences, legal documents, and other open sources of relevant political parties and NGOs to examine the relevant developments to track the direction of NGOs-R' transition over certain themes. The main argument of the thesis is the following: There has been a new power balance formation in the NGO-government nexus that causes a politically oriented and relative transition of NGO-Rs to more need-based organizations, and the existence of the former in the civic area depends on the approval of the latter party after the arrival of Syrian refugees in Turkey.

TransformationMigrationsRefugees+7
Dilara Peker Yanmaz
TED University · Lisansüstü Programlar Enstitüsü
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Anlaşmalı/çekişmeli boşanma davalarında velayete konu olan çocukların ebeveyn yabancılaşması ve depresyon düzeylerinin incelenmesi

Her geçen gün artan bir olgu olarak karşımıza çıkan boşanma; ebeveynleri ve çocukları etkileyen ciddi sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Bu çalışmada çekişmeli ve anlaşmalı boşanma davalarında velayete konu olan çocukların ebeveyn yabancılaşması ve depresyon düzeylerini belirlemek, çekişmeli ve anlaşmalı boşanma davalarında velayete konu olan çocukların ebeveyn yabancılaşması ve depresyon düzeyleri arasında fark olup olmadığını saptamak ve ebeveyn yabancılaşması ile depresyon arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemini Kocaeli Adliyesi'nde 2022/2023 tarihleri arasında devam eden çekişmeli boşanma davası ve anlaşmalı boşanma davasına konu olan toplam 100 çocuk oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak çocukların ve ailelerinin sosyo-demografik bilgilerinin yer aldığı Kişisel Bilgi Formu, ebeveyn yabancılaşması düzeyini belirlemek için Baker Yabancılaşma Ölçeği ve depresyon düzeyini belirlemek için Çocuklar için Depresyon Ölçeği (kullanılmıştır. Çalışmada ikili gruplarda bağımsız gruplar için t testi, üçlü grup analizlerinde Kruskal-Wallis H analizi, depresyon, ebeveyn yabancılaşması, çocuğun yaşı, ayrı yaşama süresi ve ebeveynle görüşme sıklığı arasındaki ilişkileri incelemek için Pearson korelasyon analizi ve regresyon analizi kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi olarak .05 alınmıştır. Çalışma sonucunda depresyon ve ebeveyn yabancılaşma puanlarında boşanma türüne göre gruplar arasında anlamlı bir farklılaşma olmadığı, her iki boşanma türünde de depresyon ve ebeveyn yabancılaşması arasında ilişki olduğu, ebeveyn yabancılaşmasının depresyonu pozitif yönde ve anlamlı düzeyde yordadığı sonucuna ulaşılmıştır.

BoşanmaDepresyonYabancılaşma
Hazal Fatma Altın Üzer
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı olan çocukların ebeveynlerinin modern psikotravmatoloji ve psikopatoloji açısından değerlendirilmesi

Doktora tez çalışmamızın temel amacı, modern psikotravmatoloji ve dissoanaliz kuramı açısından dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tanısı olan ve olmayan çocukların ebeveynlerinin çocukluk çağı travmaları, dissosiyatif yaşantıları, psikiyatrik belirtileri, travma sonrası büyüme düzeyleri ve uyguladıkları çocuk yetiştirme stilleri açısından karşılaştırılmasıdır. Bu araştırma hem nicel ve hem de nitel yöntemlerin birlikte kullanıldığı bir karma yöntem çalışması olarak tasarlanmıştır. Doktora tez çalışmamız, dâhil etme ölçütlerini karşılayan tanılı grubun ebeveynleri ve tanısız grubun ebeveynleri olmak üzere iki farklı ebeveyn grubu üzerinde gerçekleştirilmiştir. Örneklemin ilk grubunu (tanılı grubun ebeveynlerini), İstanbul Anadolu Yakası'ndaki devlet ilkokullarında öğrenimine devam eden ve DEHB tanısı olan 5-11 yaş aralığındaki 60 farklı çocuğun anneleri ve babaları oluşturmaktadır. Örneklemin ikinci grubunu ise (tanısız grubun ebeveynlerini), herhangi bir psikiyatrik tanısı olmayan, aynı ilkokullarda öğrenim gören ve aynı yaş aralığındaki 60 farklı çocuğun anneleri ve babaları oluşturmaktadır. Çalışmanın ilk aşaması nicel araştırma yöntemi ile yürütülmüş olup 60 tanılı grup çocuğun hem annesi hem de babası, 60 tanısız grup çocuğunhem annesi hem de babası olmak üzere toplam 240 ebeveyn ile uygulamalar gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın ikinci aşaması ise nitel araştırma yöntemi ile yürütülmüş olup 15 tanılı grup çocuğun hem annesiyle hem babasıyla; 15 tanısız grup çocuğun hem annesiyle hem de babasıyla yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiş ve toplam 60 görüşme yapılmıştır. Katılımcılara Demografik ve Psikotravmatoloji Temelli Görüşme Formu, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği, Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği, Kısa Semptom Envanteri, Travma Sonrası Büyüme Envanteri, Yetişkin Ergen Ebeveynlik Envanteri ve Conner's AnaBaba Derecelendirme Ölçeği Kısa Formu ile araştırmacı ve danışman tarafından nitel veri toplama süreci için hazırlanan Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu yüz yüze uygulanmıştır. Araştırmada kullanılan anket, ölçekler ve görüşme formlarından hem nicel ve hem de nitel veriler elde edilmiştir. Ölçme araçlarından elde edilen veriler üzerinde, frekans dağılımı, bağımsız örneklemler t-testi, pearson korelasyon analizi, çoklu doğrusal regresyon analizi, aracılık analizi ve bootstrapping analizi teknikleri uygulanmıştır. Bu araştırmada; tanılı grubun ebeveynlerinin Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği toplam puan ortalamasının (38,05), tanısız grubun ebeveynlerinin Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği toplam puan ortalamasından (31,43); tanılı grubun ebeveynlerinin Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puan ortalamasının (18,45), tanısız grubun ebeveynlerinin Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puan ortalamasından (11,61); tanılı grubun ebeveynlerinin Kısa Semptom Envanteri toplam puan ortalamasının (42,35), tanısız grubun ebeveynlerinin Kısa Semptom Envanteri toplam puan ortalamasından (23,50); ebeveynlerin çocuklarını değerlendirerek doldurdukları Conner's AnaBaba Derecelendirme Ölçeği Yenilenmiş Kısa Formu'nda tanılı grup çocukların karşı gelme alt ölçeği puan ortalamasının (7,88), tanısız grup çocukların karşı gelme alt ölçeği puan ortalamasından (2,84), tanılı grup çocukların bilişsel problemler-dikkatsizlik alt ölçeği puan ortalamasının (9,13), tanısız grup çocukların bilişsel problemler-dikkatsizlik alt ölçeğipuan ortalamasından (1,68), tanılı grup çocukların hiperaktivite alt ölçeği puan ortalamasının (7,21), tanısız grup çocukların hiperaktivite alt ölçeği puan ortalamasından (1,70) ve tanılı grup çocukların Dikkat Eksikliği ve Hiparektivite İndeksi puan ortalamasının (18,57), tanısız grup çocukların Dikkat Eksikliği ve Hiparektivite İndeksi puan ortalamasından (5,17) istatiksel açıdan anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<.001). Tanılı grubun ebeveynlerinin Yetişkin-Ergen Ebeveynlik Envanteri'nin çocuklardan beklentiler alt ölçeği puanının (20,93), tanısız grubun ebeveynlerinin çocuklardan beklentiler alt ölçeği puanından (24,83); tanılı grubun ebeveynlerinin çocukların ihtiyaçlarına yönelik empati alt ölçeği puanının (31,91), tanısız grubun ebeveynlerinin çocukların ihtiyaçlarına yönelik empati alt ölçeği puanından (37,19); tanılı grubun ebeveynlerinin disiplin aracı olarak fiziksel cezanın kullanımı alt ölçeği puanının (38,90), tanısız grubun ebeveynlerinin disiplin aracı olarak fiziksel cezanın kullanımı alt ölçeği puanından (44,53); tanılı grubun ebeveynlerinin ebeveyn-çocuk rol ve sorumluluk alt ölçeği puanının (21,65), tanısız grubun ebeveynlerinin ebeveyn-çocuk rol ve sorumluluk alt ölçeği puanından (24,40) ve tanılı grubun ebeveynlerinin çocukların güç ve bağımsızlığı alt ölçeği puanının (17,90) tanısız grubun ebeveynlerinin çocukların güç ve bağımsızlığı alt ölçeği puanından (20,30) istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde düşük olduğu bulunmuştur (p<.001). Tanılı ve tanısız grupların ebeveynleri arasında Travma Sonrası Büyüme Envanteri puanları açısından istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Değişkenler arasında yapılan korelasyon analizleri, ebeveynlerin çocukluk çağı travmaları ile; dissosiyatif yaşantılar (r=.399; p<.001), psikiyatrik belirtiler (r=.254; p<.001) ve çocuklarının dikkat eksikliği ve hiparektivite bozukluğu belirtileri (r=.284; p<.001) arasında pozitif yönde; çocuklardan beklentiler (r=-.333; p<.001), çocukların ihtiyaçlarına yönelik empati (r=-.375; p<.001), disiplin aracı olarak fiziksel cezanın kullanımı (r=-.383; p<.001), ebeveyn-çocuk rol ve sorumluluk (r=-.336; p<.001), çocukların güç ve bağımsızlığı (r=-.413; p<.001) ile ilgilitutumlarla ve travma sonrası büyüme (r =-.185, p<.05) arasında ise negatif yönde anlamlı ilişki olduğunu göstermiştir. Tanılı grubun ebeveynleri için değişkenler arasında gerçekleştirilen regresyon analizleri, çocukluk çağı travmalarının (R=.345; R2=.080); dissosiyatif yaşantıların (R=.390; R2=.145); çocuklardan beklentilerin (R=.292; R2=.077), çocuğun ihtiyaçlarına yönelik empatinin (R=.328; R2=.100), disiplin aracı olarak fiziksel ceza kullanımının (R=.293; R2=.078), çocuğun güç ve bağımsızlığının (R=.331; R2=.102), çocukların dikkat eksikliği ve hiparektivite bozukluğu belirtilerini istatistiksel açıdan anlamlı şekilde yordadığını göstermiştir. Çalışmada aracılık etkisi, Hayes'in 4.modeli üzerinden SPSS PROCESS eklentisi ile gerçekleştirilmiştir. Ebeveynlerin çocukluk çağı travmalarının çocukların dikkat eksikliği ve hiparektivite bozukluğu belirtileri üzerinde, dissosiyatif yaşantıların aracılığıyla dolaylı etkiye (ß=,130; p<,05) sahip olduğu bulunmuştur. Çocukluk çağı travmalarının çocukların dikkat eksikliği ve hiparektivite bozukluğu belirtileri üzerinde, çocuğun ihtiyaçlarına yönelik empati tutumları aracılığıyla dolaylı etkiye (ß=,106; p<,05) sahip olduğu görülmüştür. Çocukluk çağı travmalarının çocukların dikkat eksikliği ve hiparektivite bozukluğu belirtileri üzerinde, çocuklardan beklentilere yönelik tutumlar aracılığıyla hem doğrudan (ß= ,208; p<,05) hem de dolaylı etkiye (ß= ,082; p<,05), disiplin aracı olarak fiziksel ceza kullanımına yönelik tutumlar aracılığıyla hem doğrudan (ß= ,195; p<,05) hem de dolaylı etkiye (ß= ,094; p<,05) ve çocuğun güç ve bağımsızlığına yönelik tutumlar aracılığıyla hem doğrudan (ß= ,195; p<,05) hem de dolaylı etkiye (ß= ,095; p<,05) sahip olduğu bulunmuştur. Çalışmanın nitel analizi sonucunda, "çocukların zorlayıcı özellikleri", "çocukların olumlu özellikleri", "ebeveynlerin zorlayıcı/travmatik deneyimleri", "ebeveynlerin pozitif çocukluk deneyimleri", "fonksiyonel aile özellikleri", "disfonksiyonel aile özellikleri", "çocuğa ilişkin ebeveynlerin hissettiği olumsuz duygular", "çocuk büyütme süreci" ve "hamilelik süreci" olmak üzere dokuz farklı tema oluşturulmuştur. Ebeveynlerin yetişkinlik ve çocukluk çağı travmalarının, disfonksiyonelaile dinamiklerinin, çocuğa ilişkin hissedilen olumsuz duyguların, zorlayıcı çocuk büyütme ve hamilelik süreci deneyimleri, tanılı grubun ebeveynlerinde tanısız grubun ebeveynlerine kıyasla daha fazla yaşandığını göstermiştir. Tanısız grubun ebeveynlerinin ise, olumlu çocukluk deneyimlerini, fonksiyonel aile özelliklerini, rahat çocuk büyütme ve hamilelik süreci deneyimlerini tanılı grubun ebeveynlerine kıyasla daha fazla yaşadığı görülmüştür. Doktora tez araştırmamızın sonucu, çocukluk çağı travmalarının yetişkinlikte dissosiyatif yaşantılara, psikiyatrik belirtilere ve istismar edici ebeveynlik tutumlarına yol açtığını göstermiştir. Çalışmamızın gösterdiği bu sonuç ile kişide yetişkinlik döneminde ortaya çıkan negatif durumların ebeveynlik stili aracılığıyla çocukları olumsuz şekilde etkilediği, bu süreçten etkilenen çocukların ise daha fazla dikkat eksikliği ve hiparektivite bozukluğu belirtileri gösterdiği ve daha fazla dikkat eksikliği ve hiparektivite bozukluğu tanısı aldığı tespit edilmiştir. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunu modern psikotravmatoloji ilkeleri ve dissoanaliz kuramı açısından inceleyen çalışmamız, bu konu üzerinde gerçekleştirilmiş kapsamlı ve öncü bilimsel araştırmalardan biridir. Çocukluk çağı travmalarının uzun dönemli sonuçlarının sonraki kuşaklara etkisinin dolaylı yollarla ulaştığını gösteren çalışmamız, travmanın kısa ve uzun dönemli olumsuz ruhsal etkilerinin dissoanalitik bir yaklaşımla nötralize edilerek fonksiyonel ailelerin, sağlıklı ve gelişim odaklı nesillerin var olabilmelerinin imkanlı kılınabileceğini öncül bir önemle vurgulamaktadır.

Ebeveyn-çocuk ilişkisiHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuOlumsuz erken çocukluk deneyimleri+2
Kerem Çetinkaya
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunundaki danışmanlık ve eğitim tedbirleri kapsamında görev alan ve okulda çalışan psikolojik danışman ve rehber öğretmenlerinin tedbirlerin uygulanmasına ilişkin görüşlerinin incelenmesi

Okulda çalışan psikolojik danışmanların ve rehber öğretmenlerin en önemli görevlerinden biri danışmanlık tedbiri görevidir. Meslek yönetmeliklerinde eğitim tedbiri görevi bulunmasa da eğitim tedbirini okulda hangi personelin uygulayacağına dair resmiyette net bir ifade bulunmadığından dolayı eğer çocuk için eğitim tedbiri kararı verilmişse okul idaresi tarafından eğitim tedbiri görevinin psikolojik danışman ve rehber öğretmene verildiği durumlar görülebilmektedir. Bu sebeple bu çalışma kapsamında hem danışmanlık hem de eğitim tedbirine yer verilmiştir. Bu çalışma, eğitim ve danışmanlık tedbiri kapsamında görev alan ve okulda çalışan psikolojik danışmanların ve rehber öğretmenlerin bu tedbirler hakkındaki bilgi ve farkındalık düzeylerini, tedbirlerin uygulanmasındaki usul ve esasları ne derece yerine getirebildiklerini, uygulama süresince yaşadıkları güçlükleri, karşılaştıkları tedbir kararlarının içeriklerini ve dosya sayılarını belirleyip tedbir uygulamalarına yardımcı olacak öneriler geliştirmek amacıyla yapılmıştır. Araştırma, betimsel araştırma modeli olarak tasarlanmıştır. Veriler literatürde yer alan çalışmalar incelenerek hazırlanan anket formu aracılığıyla toplanmıştır. Çalışmaya okulda çalışan ve en az bir kez eğitim ve danışmanlık tedbiri görevinde bulunmuş olan 255 psikolojik danışman ve rehber öğretmen katılmıştır. Çalışma kapsamında; psikolojik danışman ve rehber öğretmenlerin büyük çoğunluğunun tedbirler konusundaki bilgi ve farkındalık düzeylerinin teoride yeterli olup uygulamada yeterli olmadığı, danışmanlık tedbirindeki bilgi düzeylerinin eğitim tedbirindekine göre daha yüksek olduğu, uygulama sürecinde gerçekleştirilmesi gereken usul ve esasların hayata geçirilmesinde sıkıntılar yaşadığı, kurum içi ve kurumlar arası işbirliğinin yetersiz olduğu, danışmanlık tedbiri uygulamasının rehberlik biriminin görev alanı ile ilişkili bulurken eğitim tedbiri uygulamasının bulunmadığı ve tedbirlerin çocuk ve aileye fayda sağladığı sonucuna ulaşılmıştır.

Ezgi Koç
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Siber zorbalık rolleri ile internet bağımlılığı ve siber zorbalık duyarlılığı arasındaki ilişkinin incelenmesi

Günümüzde bilgi ve iletişim teknolojilerinin kullanımı oldukça artmıştır. Meydana gelen teknolojik gelişmeler ve artan internet kullanımının olumlu tarafları olduğu kadar olumsuz tarafları da mevcuttur. Siber zorbalık, bilgi ve iletişim teknolojileri araçlarını kullanarak bireylere veya gruplara karşı kasıtlı ve tekrarlı bir şekilde tehdit, hakaret, küfür veya taciz içeren kötü niyetli ve zarar veren davranışlar olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada amaçlandığı gibi siber zorbalık rolleri ile internet bağımlılığı ve siber zorbalık duyarlılığı arasındaki ilişki incelenmiştir. 24 Ocak 2023 tarihinde başlayan veri toplama süreci 20 Mayıs 2023 tarihinde sona ermiştir ve Bilgilendirilmiş Onam Formu, Kişisel Bilgi Formu, Siber Zorbalık Üçgeni Ölçeği (Özdemir ve Bektaş, 2021), Young İnternet Bağımlılığı Testi – Kısa Formu (Kutlu, Savcı, Demir ve Aysan, 2016) ve Siber Zorbalığa İlişkin Duyarlılık Ölçeği'nden (Tanrıkulu, Kınay ve Arıcak, 2013) oluşan veri toplama araçları katılımcılara internet üzerinden ulaştırılmıştır. Çalışmanın örneklemini 18-74 yaş aralığındaki internet kullanıcısı 508 birey oluşturmaktadır. Siber Zorbalık Üçgeni Ölçeği kullanılarak yapılan analizler sonucunda katılımcıların %58,7'sinin siber zorbalığa karışmadığı görülmektedir. Bu siber zorbalık rolünü %18,1 ile siber seyirci takip ederken en az görülen siber zorbalık rolü %0,4 ile siber mağdur-zorbadır. Siber seyirci, siber mağdur-seyirci, siber zorba-seyirci ve siber mağdur-zorba-seyirciler siber zorbalığa şahit olduktan sonra hiçbir şey yapmayıp görmezden geldikleri belirtmişlerdir. Katılımcıların medeni durumları ve eğitim durumları ile siber mağduriyet, siber zorbalık, siber seyirci olma durumu, internet bağımlılığı ve siber zorbalık duyarlılığı arasında anlamlı bir ilişki vardır. Kadınlar erkeklere kıyasla daha az siber zorba, daha fazla internet bağımlısı ve daha fazla siber zorbalığa karşı duyarlıyken; cinsiyet ile siber mağduriyet ve siber seyirci olma durumu arasında anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. Katılımcıların yaşları, çalışma durumları ve günlük internet kullanım süreleri ile siber mağduriyet, siber zorbalık, siber seyirci olma durumu ve internet bağımlılığı arasında anlamlı bir ilişki varken yaş, çalışma durumu ve günlük internet kullanım süresi ile siber zorbalık duyarlılığı arasında anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. Katılımcıların aylık gelirleri ile siber zorbalık, siber seyirci olma durumu ve internet bağımlılığı arasında anlamlı bir ilişki varken aylık gelir ile siber mağduriyet ve siber zorbalık duyarlılığı arasında anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. Katılımcıların kiminle yaşadıkları ile siber mağduriyet, siber seyirci olma durumu ve internet bağımlılığı arasında anlamlı bir ilişki varken kiminle yaşadıkları ile siber zorbalık ve siber zorbalık duyarlılığı arasında anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. Sosyal medya hesapları kendi adına olan katılımcılar hem kendi adına hem anonim hesapları olan katılımcılara kıyasla daha az siber mağdur, siber zorba, siber seyirci ve internet bağımlısıdır. İnternette kendisini başkası gibi tanıtan katılımcılar tanıtmayan katılımcılara kıyasla daha fazla siber mağdur, siber zorba, siber seyirci ve internet bağımlısıyken; daha az siber zorbalığa karşı duyarlıdır. Daha önceden siber zorbalık kavramını duyan katılımcılar duymayan katılımcılara kıyasla daha fazla siber mağdur, siber zorba, siber seyirci, internet bağımlısı ve siber zorbalığa karşı duyarlıdır. Elde edilen bulgulara göre siber mağduriyet ile internet bağımlılığı arasında orta düzeyde pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılırken siber mağduriyet ve siber zorbalık duyarlılığı arasında anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır; siber zorbalık ile internet bağımlılığı arasında zayıf düzeyde pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılırken siber zorbalık ile siber zorbalık duyarlılığı arasında zayıf düzeyde negatif ve anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır; siber seyirci olma durumu ile internet bağımlılığı arasında zayıf düzeyde pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılırken siber seyirci olma durumu ile siber zorbalık duyarlılığı arasında anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır; internet bağımlılığı ile siber zorbalık duyarlılığı arasında ise zayıf düzeyde pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca siber mağduriyet ile siber zorbalık arasında; siber mağduriyet ile siber seyirci olma durumu arasında; siber zorbalık ile siber seyirci olma durumu arasında orta düzeyde pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Küresel bir sağlık problemine dönüşen siber zorbalık konusunda yapılacak olan çalışmalarda belirli bir örneklem grubu yerine bu çalışmada olduğu gibi geniş örneklem gruplarıyla çalışılması önerilmektedir. Siber zorbalık ve internet bağımlılığı konularında ailelerin, okulların, öğretmenlerin ve toplumun bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi bu sorunlarla baş etme açısından oldukça önem taşımaktadır.

Ceyda Kurtuluş
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Ruhsal hastalığı olan kişilere yönelik inanç ve önyargıların damgalama düzeylerine etkisi

Amaç: Bu araştırmada bireylerin ruhsal hastalıklara ve ruhsal hastalığı olan kişilere yönelik inanç ve önyargılarını belirlemek, bu değişkenler ile psikolojik damgalama düzeyleri arasındaki ilişkileri ve etkileyebilecek faktörleri ortaya koymak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Değişkenlerin nicel araştırma türü doğrultusunda ilişkisel tarama modeli kullanılarak betimlendiği bu araştırmada örneklem seçiminde basit seçkisiz yönteminden yararlanılmış ve 352'si kadın, 212'si erkek olmak üzere toplam 564 kişiye ulaşılmıştır. Örneklem, araştırmaya alınma kriterlerini kaşılayan 501 kişiden oluşmuştur. Araştırmada veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından literatür doğrultusunda hazırlanmış "Kişisel Bilgi Formu" ile "Ruhsal Hastalığa Yönelik İnançlar Ölçeği", "Ruhsal Hastalığı Olan Kişilere Yönelik Önyargı Ölçeği" ve "Damgalama Ölçeği" kullanılmıştır. Verilerin analizinde IBM SPSS 28 paket programı kullanılmış; gruplar arası farklılıkları belirlemeye yönelik t-testi analizleri ve Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA), değişkenler arası ilişkileri belirlemeye yönelik korelasyon analizi ve bağımsız değişkenlerin bağımlı değişken üzerindeki etkisini belirlemeye yönelik regresyon analizi yapılmıştır. Araştırma bulgularının istatistiksel analizinde anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların %62,7'si kadın, %43,7'si 26-34 yaş aralığında, %50,5'i evli, %78,2'si çekirdek aile yapısına, %73,3'ü orta düzey gelire ve %62,3'ü lisans düzeyinde eğitim seviyesine sahiptir ve %80,4'ü çalıştığını beyan etmiştir. Bireylerin %67,7'si yakın çevresinde, %80,6'sı birinci derece yakınlarında ruhsal hastalığı olan birey olmadığını ve %57,5'i ise daha önce ruhsal hastalıklara yönelik bilgi edindiğini belirtmiştir. Cinsiyet, yaş, eğitim durumu açısından ruhsal hatalıklara yönelik inanç ve ruhsal hastalığı olan bireylere yönelik önyargıların istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık göstermediği ancak bu değişkenlere bağlı olarak psikolojik damgalama eğiliminin değişim gösterdiği saptanmıştır (p<0,05). Ayrıca inançlar ile önyargılar arasında, inançlar ve damgalama eğilimi arasında ve önyargılar ve damgalama arasında istatistiksel açıdan pozitif yönlü anlamlı ilişkiler saptanmıştır (p<0.001). İnançların, damgalamanın ortaya çıkmasında istatistiksel açıdan anlamlı bir katkısı olduğu tespit edilmiştir (p=0,000). Sonuç: Sosyodemografik özelliklerin inanç ve önyargıları belirlemede çok etkili olmadığı ancak damgalama düzeyini belirlemede etkin olduğu bulunmuş; erkeklerin, yaşlılar ve eğitim düzeyi düşük bireylerin yüksek düzey damgalama eğilimine sahip olduğu, olumsuz inançlar arttıkça önyargıların arttığı, olumsuz inanç ve önyargılar arttıkça damgalamanın arttığı, ancak inançların, daha yüksek düzeyde damgalamayı yordadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu bakımdan toplumdaki yaygın olumsuz inançları değiştirmeye yönelik müdahalelere ve konuyla ilgili gelecekte yapılacak olan çalışmalara yönelik öneriler sunulmuştur.

Rukiye Kaya
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Kumar ve madde bağımlılarında çocukluk çağı travmaları ile dissosiyatif yaşantılar ve karanlık üçlü kişilik özellikleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Bağımlılık çok boyutlu bir halk sağlığı sorunu olup; etiyolojisinde genetik, psikososyal ve çevresel etkenlerin rol aldığı kronik, nörobiyolojik ve yaşam boyunca devam edebilen bir psikiyatrik hastalıktır. Bağımlılık ve psikotravmatoloji ekseninde yapılan araştırmalara göre kumar ve madde kullanım bozukluğu vakalarının büyük bir bölümü travmatizedir. İlgili literatür incelendiğinde kumar ve madde kullanım bozukluğu vakalarının %80'inde travmatik yaşantıların bulunduğu ve yine bu vakalarda yüksek oranda istismar ve ihmal öyküsünün olduğu görülmektedir. Bağımlılık, travmatik yaşantılar ve dissosiyasyon arasında ilişki olduğunu gösteren çok sayıda araştırma vardır. Doktora tez çalışmamızda kumar oynama bozukluğu ve madde kullanım bozukluğu vakalarında çocukluk çağı travmaları ile dissosiyatif yaşantılar ve karanlık üçlü kişilik özellikleri arasındaki ilişki modern psikotravmatoloji ilkeleri ve dissoanaliz kuramı perspektifinden incelenmiştir. Bu eksende çalışmamızın temel amacı; kumar ve madde bağımlılarında çocukluk çağı travmaları, dissosiyatif yaşantılar ve karanlık üçlü kişilik özellikleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir. 15 Kasım 2021 - 15 Aralık 2023 tarihleri arasında, Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Bölümü ve Akdeniz Üniversitesi Bağımlılık Tedavi Merkezi'ne tanı veya tedavi için başvuran gönüllü bireylerden, amaçlı örnekleme yoluyla ulaşılan 40 madde kullanım bozukluğu ve 40 kumar oynama bozukluğu tanısı olan toplam 80 yetişkin vaka ile bu tez çalışması gerçekleştirilmiştir. Doktora tez çalışmamızda; Demografik Bilgi ve Psikotravmatoloji Temelli Görüşme Formu, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği, Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği, Bağımlılık Profil İndeksi Temel Formu, South Oaks Kumar Tarama Testi ve Karanlık Üçlü Ölçeği kullanılmıştır. Katılımcıların yaşı ile Bağımlılık Profil İndeksi Temel Formu toplam puanı arasında negatif yönde [r=-.516; p=.000]; South Oaks Kumar Tarama Testi toplam puanı arasında ise pozitif yönde istatistiksel açıdan anlamlı ilişki bulunmaktadır [r=.417; p=.000]. Kumar oynama bozukluğu örnekleminin Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puan ortalaması (32.35), madde kullanım bozukluğu örnekleminin Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puan ortalamasından (25.38) istatiksel açıdan daha yüksektir. Madde kullanım bozukluğu örnekleminin Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puan ortalaması ile Bağımlılık Profil İndeksi Temel Formu toplam puanı arasında istatistiksel açıdan pozitif yönde anlamlı ilişki bulunmaktadır [r=.340; p=.032]. Kumar oynama bozukluğu ile madde kullanım bozukluğu örnekleminde Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği toplam puanı ile Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puan ortalaması arasında istatistiksel açıdan pozitif yönde anlamlı bir ilişki vardır [r=.293; p=.008]. Kumar oynama bozukluğu ile madde kullanım bozukluğu örnekleminde Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puan ortalaması ile Karanlık Üçlü Ölçeği toplam puanı arasında istatistiksel açıdan pozitif yönde anlamlı bir ilişki vardır [r=.313; p=.005]. Kumar oynama bozukluğu örnekleminin Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği toplam puan ortalaması (43.97), madde kullanım bozukluğu örnekleminin Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği toplam puan ortalamasından (38.47) istatiksel açıdan daha yüksektir. Kumar oynama bozukluğu ile madde kullanım bozukluğu örnekleminin Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği toplam puanı ile South Oaks Kumar Tarama Testi toplam puanı arasında istatistiksel açıdan pozitif yönde anlamlı bir ilişki vardır [r=.277; p=.013]. Kumar oynama bozukluğu örnekleminin Karanlık Üçlü Ölçeği toplam puan ortalaması (54.22), madde kullanım bozukluğu örnekleminin Karanlık Üçlü Ölçeği toplam puan ortalamasından (36.67) istatiksel açıdan daha yüksektir. Kumar oynama bozukluğu örnekleminin South Oaks Kumar Tarama Testi toplam puanı ile Karanlık Üçlü Ölçeği toplam puanı arasında istatistiksel açıdan pozitif yönde anlamlı bir ilişki vardır [r=.383; p=.013]. Kumar oynama bozukluğu örnekleminde Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği alt boyutlarından duygusal istismarın, dissosiyatif yaşantılar üzerindeki yordayıcı etkisine ilişkin regresyon analizi bulgularına göre duygusal istismarın, dissosiyatif yaşantılar üzerinde anlamlı etkisi bulunmaktadır; duygusal istismar, Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puan ortalamasındaki varyansın %11'ini açıklamaktadır [R2=.116; t=2.233; p=.032]. Kumar oynama bozukluğu örnekleminde Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği alt boyutlarından duygusal istismarın, karanlık üçlü kişilik özellikleri üzerindeki yordayıcı etkisine ilişkin regresyon analizi bulgularına göre duygusal istismarın, karanlık üçlü kişilik özellikleri üzerinde anlamlı etkisi bulunmaktadır; duygusal istismar, Karanlık Üçlü Ölçeği toplam puanındaki varyansın %12'sini açıklamaktadır [R2=.123; t=2.305; p=.027]. Madde kullanım bozukluğu tanısı olan bireylerin Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği puanlarının, BAPİ ile ölçülen bağımlılık düzeyi üzerindeki yordayıcı etkisine ilişkin regresyon analizi bulgularına göre Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği'nin, bağımlılık düzeyi üzerinde anlamlı etkisi bulunmaktadır; Bağımlılık Profil İndeksi Temel Formu toplam puanındaki varyansın %11'ini açıklamaktadır [R2=.116; t=2.229; p=.032]. Doktora tezimiz, kumar oynama bozukluğu ve madde kullanım bozukluğu vakalarında çocukluk çağı travmaları, dissosiyatif yaşantılar ve karanlık üçlü kişilik özelliklerinin ilk kez modern psikotravmatoloji ilkeleri ve dissoanalitik ekol perspektifinden değerlendirilmesi açısından özgün bir bilimsel araştırmadır. Bu araştırma, kumar oynama bozukluğu ve madde kullanım bozukluğu vakalarında çocukluk çağı travmalarının, dissosiyatif yaşantıların ve karanlık üçlü kişilik özelliklerinin yüksek oranlarda görüldüğünün ortaya çıkartılması açısından da oldukça önemlidir. Kumar ve madde bağımlılarında, çocukluk çağı travmaları ve dissosiyatif yaşantılar, bu vakaların psikoterapilerinde ele alınması gereken temel odak noktalarıdır. Doktora tez çalışmamızdaki modern psikotravmatoloji ilkeleri ve dissoanalitik kuram perspektifinden kumar ve madde bağımlılığı örneklemi arasındaki ilişki ve farklılıkların değerlendirilmesi, bu kapsamda gerçekleştirilecek gelecekteki çalışmalara temel bilimsel katkılar sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Kumar oynama bozukluğu; madde kullanım bozukluğu; modern psikotravmatoloji; dissoanaliz; çocukluk çağı travmaları; dissosiyatif yaşantılar; karanlık üçlü kişilik özellikleri; davranışsal bağımlılıklar; suç

Davranışsal bağımlılıkMadde bağımlılığıPsikolojik travma
Emre Ayar
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Sosyal çalışmacı ve adli tıp uzmanları gözlemlerine göre çocuk cinsel istismarında ikincil mağduriyetin sebeplerini inceleme

Çocuk cinsel istismarı geçmişte olduğu gibi günümüzde de insan hayatını etkileyen en önemli hususlardan biri olmaya devam etmektedir. İstismara uğrayan çocukların mağduriyetlerini azaltmak amacıyla kurulan kurumların da mağdur çocuklarda ikincil mağduriyete neden olduğu gözlemlenmektedir. Cinsel istismara uğramış çocukların adli süreç içerisinde deneyimledikleri ikincil mağduriyetin sebeplerini belirlemek ve analiz etmek amacıyla bu çalışma planlanmıştır. Araştırmanın özneleri, çocuk izlem merkezleri, adli görüşme odaları, adliye ve Adli Tıp Kurumu'nda cinsel istismara uğramış çocuklarla direkt görüşme sağlayan 110 adet sosyal çalışmacı ve 100 adet adli tıp hekiminden oluşmaktadır. Tez çalışmasına sosyal çalışmacılardan 65 kadın (%59,1) 45 erkek (%40,9) olmak üzere yaşları en az 24 ve en çok 65 olan toplamda 110 kişi katılmıştır. Adli tıp hekimlerinde ise yaşları en düşük 27 en yüksek 59 olan 50'si kadın 50'si erkek olmak üzere 100 kişi katılmıştır. Veri toplama aracı olarak bilgilendirilmiş onam formunun ardından her iki grup için de ayrı ayrı hazırlanmış kişisel bilgi formu kullanılmıştır. Ayrıca araştırmacı tarafından literatür doğrultusunda ikincil mağduriyet oluşturabilecek risk faktörleri belirlenerek sosyal çalışmacılar ve adli tıp uzmanlarının deneyimlerinden yararlanarak bir kısmının 5'li likert tipi, bir kısmının evet/hayır, çoktan seçmeli ve açık uçlu soruların oluşturduğu anket formu kullanılmıştır. Örnekleme gönüllülük esasına dayalı oluşturulmuş, online ve çevrimiçi şekilde gelişigüzel örnekleme yöntemi veriler toplanmıştır. Katılımcıların bilgileri doğrultusunda frekans analizi, bağımsız örneklem t testi ve chi-square testleri ile analizler tamamlanmış olup, açık uçlu sorular da nitel kapsamda değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda kadın ve erkek katılımcılar arasında genel olarak anlamlı farklılıklar sıklıkla bulunamamış olsa da belirlenen ikincil mağduriyet nedenlerinin birçoğunun günümüzde devam ettiği görülmüştür.

Adli psikolojiAdli tıpCinsel istismar+4
Merve Yorulmaz
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye'den Almanya'ya göçenlerin etnokültürel empati, sosyal temas ve sembolik tehdit düzeylerinin suç korkusuna etkisi

Literatürde pek çok farklı örneklem üzerinde çalışılan suç korkusu kavramı, bu araştırmada göç bağlamında ele alınmış ve Türkiye'den Almanya'ya göçen göçmen grup üzerinde incelenmesi planlanmıştır. 1960'lı yıllardan itibaren Türkiye'den Almanya'ya yoğun bir göç yaşanmış, bu göç dalgasının türü değişse de göç günümüze dek süregelmiş ve çalışmada bu göçmen grubundaki suç korkusu ve suç korkusuna etki eden etmenleri araştırmak amaçlanmıştır. 108 göçmen ile yapılan bu araştırmada katılımcılara bilgi formu, suç korkusu ölçeği, gruplar arası temas ölçeği, sembolik tehdit ölçeği ve etnokültürel empati ölçeği uygulanmıştır. Örneklemde suç korkusu genel olarak düşük görülmüş, fakat literatürdekine benzer şekilde bu grupta da kadınların erkeklerden daha fazla suç korkusu yaşadığı tespit edilmiştir. Gruplar arası dinamiklere bakıldığında, etnokültürel empati ve sosyal temas arttıkça diğer gruplara karşı sembolik tehdit algısının azaldığı görülmüştür. Bu sonuçların, özellikle azınlık gruplarla yapılan çalışmalar kapsamında suç korkusu literatürüne katkıda bulunması amaçlanmaktadır.

Tuğçe Gula
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Paylaşan ebeveynliğin psikotravmatolojik bileşenleri ve dissoanalitik dinamikleri

Günümüzde, ebeveynlerin çocukları hakkında fotoğraf, video ve kişisel bilgiler paylaşarak hem ailesine hem de yakın çevresine çocuklarının gelişim süreçlerini dijital ortamda aktarması yaygın bir ritüel haline gelmiştir. Sosyal medya platformları, modern ebeveynlik pratiklerini büyük ölçüde değiştirmiş olup bu değişimin bir parçası olarak ortaya çıkan "paylaşan ebeveynlik" fenomeni, çocukların psikolojik gelişimi üzerinde uzun dönemli negatif ruhsal etkiler yaratabilmektedir. Yüksek lisans tez çalışmamızın amacı, çocuklarını sosyal medyada paylaşan ve paylaşmayan annelerin çocukluk çağı travmaları ve kümülatif travmaları ile dissosiyatif yaşantılar ve psikiyatrik belirtiler arasındaki ilişkiyi modern psikotravmatoloji ilkeleri ve dissoanaliz kuramı perspektifinden incelemektir. Dissoanaliz kuramı ve modern psikotravmatoloji ilkelerine göre, sharenting ile ilişkili olarak disfonksiyonel aile dinamiklerinin yaygınlaşması, insan kökenli bireysel travmaların insan kökenli toplumsal travmalara, insan kökenli toplumsal travmaların ise insan kökenli bireysel travmalara dönüşmesine yol açmaktadır. Araştırmamız, dissoanalitik ekol perspektifinden paylaşan ebeveynlik davranışlarının altında yatan psikotravmatolojik dinamikleri ortaya koymayı hedeflemektedir. Çalışmamızın evreni, İstanbul'da yaşayan ve 0-18 yaş aralığında en az bir çocuğu olan annelerden oluşmaktadır. Araştırmanın örneklemi ise 2024 Ocak-2024 Mart tarihleri arasında İstanbul'da yaşayan ve çocuklarını sosyal medyada paylaşan 110 ve sosyal medyada paylaşmayan 110 anne olmak üzere toplam 220 anneden oluşmaktadır. Çalışmamızda örnekleme yöntemi olarak kolayda örnekleme yöntemi tercih edilmiştir. Yüksek lisans tezimizde veri toplama yöntemi olarak, araştırmacı ve danışmanlar tarafından geliştirilen Demografik ve Psikotravmatoloji Temelli Görüşme Formu, Paylaşan Ebeveynlik Ölçeği, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği, Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği, Kümülatif Travma Ölçeği ve Kısa Semptom Envanteri kullanılmıştır. Bu psikometrik ölçme araçları ile, katılımcıların demografik özellikleri, sosyal medya kullanım çeşitleri, çocukluk çağı travmaları, dissosiyatif yaşantıları, kümülatif travmaları ve psikiyatrik belirti düzeyleri değerlendirilmektedir. Paylaşım yapan annelerde Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği toplam puan ortalaması 44,30; Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği toplam puan ortalaması 25,38; Paylaşan Ebeveynlik Ölçeği toplam puan ortalaması 29,42; Kümülatif Travma Ölçeği toplam puan ortalaması 13,18 ve Kısa Semptom Envanteri toplam puan ortalaması ise 59,97 olarak bulunmuştur. Bu çalışmada gerçekleştirilen istatiksel analizler neticesinde, çocuğunu sosyal medyada paylaşan annelerin dissosiyatif yaşantılarının, çocukluk çağı travmalarının, kümülatif travmalarının ve psikiyatrik belirti düzeylerinin çocuklarını sosyal medyada paylaşmayanlara göre daha yüksek olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak, araştırmamız sosyal medya kullanımının ebeveynlerin ruhsal sağlığı üzerindeki etkilerini anlamada önemli ve öncü bilimsel katkılar sunmaktadır. Ebeveynlerin, sosyal medya kullanımı konusunda bilinçlenmeleri ve çocuklarının haklarını ve mahremiyetlerini koruma konusunda dikkatli olmaları öncül bir öneme sahiptir.

Merve Aydoğan
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Duygu düzenleme becerileri ve duygu ifade etme eğilimi ile saldırganlık arasındaki ilişkinin ebeveyn birliktelik durumları açısından incelenmesi

Bu çalışmada genç yetişkinlerin duygu düzenleme becerileri, duygu ifade etme eğilimi ve saldırganlık düzeyleri arasındaki ilişkinin ebeveyn birliktelik durumları bakımından incelenmesi amaçlanmaktadır. Çalışmanın örneklemini İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa ve İstanbul Aydın Üniversitesi öğrencilerinden 72'si ebeveynleri boşanmış, 176'sı ebeveynleri birlikte olmak üzere 18-24 yaş arası 248 genç yetişkin oluşturmaktadır. Araştırmanın verileri "Duygu Düzenleme Becerileri Ölçeği", "Duyguları İfade Etme Ölçeği", "Saldırganlık Ölçeği" ve sosyodemografik bilgilerin bulunduğu kişisel bilgi formu kullanılarak elde edilmiştir. Verilerin analizinde ki-kare, Pearson korelasyon analizleri, bağımsız örneklem T testi, Mann-Whitney U ve Kruskal Wallis-H testi ile çoklu doğrusal regresyon analizleri kullanılmıştır. Araştırma sonucunda ebeveynleri boşanmış olan genç yetişkinlerin duygu düzenleme becerileri ve saldırganlık düzeyleri arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Ebeveynleri boşanmış olan genç yetişkinlerin duygu düzenleme becerilerinin ebeveynleri birlikte olan genç yetişkinlere göre anlamlı şekilde düşük, saldırganlıklarının ise anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır. Ebeveynleri boşanmış olan genç yetişkinlerin saldırganlıkları incelendiğinde negatif duygu ifadesinin yüksek olmasının, yakınlık duygu ifadesinin düşük olmasının ve boşanmaya karşı güncel tutumun olumsuz olmasının saldırganlığı %54,2 düzeyinde yordadığı tespit edilmiştir. Bu araştırma, ebeveyn boşanmasının genç yetişkinlerde saldırganlık ve duygu düzenleme becerilerini etkileyebileceğini ve ebeveynleri boşanmış genç yetişkinlerin saldırganlık düzeylerinin cinsiyet ve boşanmaya karşı güncel tutumlarına göre farklılaşabileceğini göstermektedir.

Duygu düzenlemeDuygu regülasyonuDuyguları ifade etme+1
Gökçe Selay Gündoğdu
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'deki Suriyeli kadın mültecilerin partner şiddeti bakımından değerlendirilmesi

Bu çalışma, Türkiye'deki Suriyeli kadın mültecilere yönelik yakın partner şiddetini (IPV) kapsamlı bir şekilde araştırmayı amaçlamaktadır. Araştırmada yakın partner şiddetinin yaygınlığı, sosyo-kültürel, ekonomik ve bağlamsal faktörleri, mültecilerin refahı ve destek hizmetlerine erişimdeki engeller incelenmiştir. Ayrıca, yakın partner şiddetinin kadınların fiziksel, psikolojik ve sosyal refahı üzerindeki etkileri değerlendirilmiş ve yardım arama konusundaki zorluklar tartışılmıştır. Araştırmaya, yaşları 20 ile 61 arasında değişen 420 katılımcı katıldı. Bu katılımcıların 75'i ciddi şekilde yakın partner şiddetine maruz kaldıklarını belirtti ve bu kişilerden 19'u derinlemesine görüşme yapmak için onay verdi. Bu katılımcılarla daha kapsamlı görüşmeler gerçekleştirildi. Araştırmada iki adet veri toplama aracı kullanıldı. Araştırma verileri hem anketler yoluyla hem de derinlemesine görüşme tekniği kullanılarak toplandı. Bu kapsamda iki araç kullanıldı. Öncelikle, 420 yetişkin Suriyeli kadından veri toplamak için Çatışma Taktikleri Ölçeği 2'den (CTS2) geliştirilmiş 78 soruluk bir anket kullanıldı. Ardından, yakın partner şiddeti mağdurlarının yaşadıkları deneyimleri daha derinlemesine anlamak için Kadın Sağlığı ve Yaşam Deneyimleri Anketi (WHO-WHLE) yakın partner şiddeti Mağdurlarının Mülakat Formu (DR Halimah Deshong ve UN WOMEN, 2020) kullanılarak 19 derinlemesine görüşmeler yapıldı. Araştırma, erken evlilik, finansal bağımlılık, geleneksel cinsiyet rolleri ve savaş ile yerinden edilmenin psikolojik etkisi gibi yakın partner şiddetine katkıda bulunan temel faktörleri belirledi. Bulgular, sosyo-kültürel dinamikler ve kişisel deneyimler arasındaki karmaşık etkileşimi vurgulamakta ve birçok kadının, sınırlı sosyal destek ve ekonomik fırsatlar nedeniyle daha da kötüleşen çeşitli yakın partner şiddeti türlerine maruz kaldığını ortaya koymaktadır. Araştırmada kullanılan Conflict Tactics Scales (CTS2) anketi, 0.940 Cronbach's Alpha değeriyle yüksek iç tutarlılık göstermiş ve bu bağlamda güvenilirliğini doğrulamıştır. Anket sonuçları, anlaşmazlıklar sırasında orta düzeyde müzakere, ancak daha düşük düzeyde psikolojik saldırganlık, fiziksel saldırı, cinsel zorlama ve yaralanma seviyeleri göstermiştir. Bu bulgular, bu savunmasız nüfusun karşılaştığı benzersiz zorlukları ele almak için özel müdahaleler ve destek hizmetlerine olan acil ihtiyacı vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: IPV, Şiddet, Partner, Mülteci, Cinsel, Fiziksel, Psikolojik, Uzlaşma, İlişki

Hadeel Alfaraj
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Çocuk ceza yargılamasının çocuk hakları bağlamında değerlendirilmesi

Çocukların gelişimlerini henüz tamamlamamış olmaları nedeniyle, farklılaştırılmış, ayrı bir adalet sistemine tabii olmaları gereklidir İlgili literatür incelendiğinde, çocuk ceza yargılamasının nasıl deneyimlendiğine dair sınırlı çalışmaların bulunduğu, araştırmaların daha çok suça sürüklenme nedenlerine ve suç algılarına odaklandığı görülmektedir. Bu araştırmanın amacı ise çocuk ceza yargılamasına ilişkin mevzuat ve uygulamaların çocuk haklarına uygun olup olmadığını araştırmak; yargılanma sürecinin özneleri tarafından nasıl algılandığını ve hayatlarına nasıl etki ettiğini açıklamak; çocukken yargılanan yetişkinlerin, uzmanların ve avukatların deneyimleri ile önerilerini tespit etmektir. Araştırmada, suça sürüklenen çocuk sıfatıyla hakkında soruşturma ve kovuşturma yürütülen 18 yaşını tamamlamış kişilerle ve çocuk ceza yargılamasında görev alan avukat ve uzmanlarla nitel görüşmeler yapılmıştır. Bulgular içerik analizi yöntemi ile analiz edilmiş ve suça sürüklenen çocuklar hakkında yürütülen soruşturma, kovuşturma süreçlerinde çocukların yüksek yararına, yaşama ve gelişme haklarına ve katılım haklarına aykırılık taşıyan uygulamalar tespit edilmiştir. Bu uygulamalar sonucunda katılımcıların adli sisteme girmelerinin farklı suç ortamlarına maruz kalmalarına neden olduğu; aile ve akran ilişkilerini, eğitimlerini, iş hayatlarını, devlet ve yasalarla olan bağlarını olumsuz etkilediği görülmüştür. Ayrıca katılımcıların adli sisteme dahil olmaları nedeniyle damgalanmış hissettikleri, ümitsizliğe kapıldıkları, suçluluk duydukları, utandıkları, şaşkınlık ve üzüntü yaşadıkları, çocukluklarını kaçırdıklarına dair bir inanç geliştirdikleri, geleceğe dair kaygılı bir belirsizlik taşıdıkları anlaşılmıştır. Çalışmanın sonunda, çocuk ceza yargılamasının çocuk dostu olan bir çocuk adalet sistemine hizmet edebilmesi için öneriler sunulmuştur.

Ceza adaleti sistemiSuçlu çocuklarÇocuk adalet sistemi+2
Selmin Cansu Demir Yıldız
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Çocukluk çağı ihmali ile Kompleks Travma Sonrası Stres Bozukluğu arasındaki ilişkide yakın partner şiddeti, duygu düzenleme güçlüğü ve suç davranışlarının rolünün incelenmesi

Çocuk ihmali kronik olarak süregiden bir kötü muamele türü olarak bilinmektedir. Tekrar eden travma sonrası gelişen bir ruh sağlığı sorunu olarak tanımlanan Kompleks Travma Sonrası Stres Bozukluğu (KTSSB) çocuk ihmali ile ilişkilendirilmektedir. Bu çalışma, çocukluk çağı ihmali ile KTSSB arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğü, yakın partner şiddeti ve suç davranışlarının aracı rollerini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma örneklemi, evli veya romantik bir ilişkisi olan 680 kişiden oluşmaktadır. Bu araştırmada elde edilen sonuçlar araştırmanın temel hipotezini desteklemekle birlikte, yalnızca fiziksel ihmal ve KTSSB arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğü, ilişkide şiddete maruz kalma ve suç davranışlarının aracılık etkisinin incelendiği model istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Fiziksel ihmal ile KTSSB arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğü, ilişkide şiddet uygulama eğilimi ve suç davranışlarının aracı rolünün incelendiği model istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. İlaveten, duygusal ihmal ile KTSSB arasındaki ilişkiye duygu düzenleme güçlüğü, yakın partner şiddeti (ilişkide şiddet uygulama/ilişkide şiddete maruz kalma) ve suç davranışlarının aracılık ettiği gözlenmiştir. Bu çalışmada test edilen modelin ortaya koyduğu aracılık rolleri daha önceki çalışmalar tarafından benzer bir modelle test edilmemiş olması bakımından önem arz etmekte, gelecekteki çalışmalar tarafından bağımlı değişken ile bağımsız değişken arasındaki ilişkiye aracılık edebilecek farklı değişkenler için fikir verici olması beklenmektedir. Anahtar kelimeler: Çocukluk çağı ihmali, kompleks travma, yakın partner şiddeti, suç davranışları, duygu düzenleme güçlüğü.

Mukaddes Hayal Kazgan
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Boşanmada evcil hayvanların velayeti

Geçmiş zamanlardan günümüze kadar, tabiatta yaşayan bütün canlı varlıkların devamlı olarak bir ilişki içerisinde bulundukları bilinmektedir. Tarih boyunca hayvanlar, insanlar için farklı anlamlar kazanmıştır. Hayvanlar, insanlar için kimi zaman dost veya arkadaş gibi rollerdeyken zaman zaman da inanç sistemi içerisinde yer aldıkları belirlenmiştir. Modern çağ olarak bilinen günümüzde insanlar tarafından evcil hayvan sahiplenme oranı gün geçtikçe artmaktadır. Evcil hayvanın sahiplenilmesi; insanların hayatında sosyal, psikoljik ve duygusal açıdan farklı rollere sahiptir. Günümüzde insanları tedavi etmek amacıyla hayvanların kullanımı, hastalarda depresyonun azaltılması, motivasyonun arttırılması ve iletişimi sağlamak gibi birçok faktör evcil hayvanları, insanların yaşamlarının önemli parçası haline getirmiştir. Aynı zamanda hem günümüz bireyler arası ilişki anlayışının değişmesi hem de teknolojinin gelişmesi ve bunun sonucu olarak insanların daha içedönük bir yaşamı tercih etmeleri, insanların evcil hayvanları daha çok sahiplenmesine veya var olan evcil hayvanlarına daha çok bağlanmalarına neden olmuştur. Evcil hayvanın çiftler tarafından evlat edinilmesi ve daha sonrasında boşanma durumu ile karşılaşıldığı zaman evcil hayvanın velayetinin kimde kalacağı dünya genelinde oldukça sık tartışılan bir sorundur. Boşanan çifler arasında yaşanan sorunlar ve huzurlu ortamın bozulması çocukları etkilediği gibi, evcil hayvanları da etkilemektedir. Boşanma sürecinde evcil hayvanların bakımının kimin üstleneceği anlaşmazlıklara neden olduğundan boşanma davası uzayabilmektedir. Bu çalışmada, evcil hayvan sahipliğinin istatiksel görülme sıklığına değinmekle birlikte, insanların evcil hayvanlara olan ihtiyacını, evcil hayvanlardaki sahiplik ve mülkiyyet hakları ele alınacaktır. Hayvan türleri içinde belirli hayvanların sahipleri arasındaki telafisi mümkün olmayan ayrılık acısı üzerine evcil hayvanlarla ilgili zımni temas ve ikamet haklarına karar verirken mahkemler tarafından kullanılan kriterler ana hatlarıyla belirtilmekte ve vurgulanmaktadır. Böylece hem mevcut yasadaki eksiklikler hem de bu eksikliklerin giderilmesinin olası yolları irdelenmekte ve öneriler hedeflenmektedir. Anahtar kelimeler: boşanma, evcil hayvan velayeti, boşanmada evcil hayvan, evcil hayvanların korunması

BoşanmaMedeni hukukOrtak velayet
Elmira Mammadli
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Dövmeye dair kabul ve önyargı üzerine bir nitel çalışma

Araştırmada dövmeye dair kabulün anlaşılması ve dövmeye dair potansiyel önyargıların ortaya konulabilmesi amaçlanmış, dövme sahibi bireylerin dövmeleri ile ilgili deneyimlerinin, toplumsal kabul ve dışlanma durumlarının, iş ve eğitim fırsatlarına etkilerinin ve dövmelerin suç ile ilişkilendirilmesi konusundaki algılarının belirlenmesi planlanmıştır. Bu doğrultuda çalışma, nitel araştırma yöntemlerinden tematik analiz kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmada, dövme sahibi 17 katılımcı ile görüşmeler yapılmış, toplanan veriler, tematik olarak incelenmiş ve temalar belirlenerek yanıtlar sınıflandırılmıştır. Elde edilen bulgular doğrultusunda katılımcıların çoğunluğu, dövmeleri konusunda arkadaşlarından ve ailelerinden olumlu tepkiler aldıklarını belirtmişlerdir. Ancak, ailelerin başlangıçta endişeli olmaları yaygın bir durumdur. Zamanla bu endişelerin azaldığı ve dövme yaptıran bireylere alışıldığı gözlemlenmiştir. Dövmelerin toplumsal kabulü, gençler arasında daha yaygınken, yaşlı nesil genellikle olumsuz bakmaktadır. Dövmelerin iş hayatında dezavantaj yaratabileceği ve önyargılara neden olabileceği, özellikle geleneksel sektörlerde belirginleşmiştir. Ancak sanat dünyası gibi daha açık görüşlü ve estetik değerlere önem veren sektörlerde dövmeler genellikle olumlu karşılanmaktadır. Katılımcıların çoğunluğu, dövmeleri nedeniyle doğrudan suçla ilişkilendirilmediklerini belirtmişlerdir. Buna karşın bazı katılımcılar önyargılar konusundaki deneyimlerini paylaşmışlardır.

Rugıyya Imanova
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Flört uygulamaları kullanan kadınların siber taciz deneyimleri

İnternet kullanımı, teknolojik gelişmelerin artmasıyla günümüzde kullanımı yaygınlaşmakta ve insan hayatında önemli bir yer edinmektedir. Dijital dünya; eğitim, sanat, politika ve eğlence gibi pek çok alanda kişinin hayatının içerisinde bulunmakta ve kolaylıklar sağlamaktadır. Hayatın içerisinde yenilikler getiren dijitalleşmenin, insan ilişkilerinde de yenilikler getirdiği görülmektedir. İlişkisel anlamda bireyler, duygu ve davranışlarını bir başkası ile paylaşma gereksinimi duymaktadır. Duyulan bu ihtiyaçla birlikte bireyler zaman içerisinde romantik ilişkilerini dijital ortamda yaşamaya başlamaktadır. Sosyal medya ve flört uygulamaların yaygınlaşmasıyla sosyal hayatına zaman ayıramayan ya da hayat telaşı içerisinde flörtleşmeye vakit bulamayanlar için alternatif tanışma ortamları oluşturulmaktadır. Teknolojik gelişmelerin olumlu yönlerinin yanında, dijital ortamda gelişen şiddet türleri de oluşmaya başladı. Siber şiddet veya taciz durumlarının günümüzde giderek arttığı görülmektedir. Bu araştırmada, flört uygulaması kullanan kadınların siber taciz deneyimleri araştırılmıştır. Araştırmada İstanbul'da yaşayan 18 yaşını doldurmuş ve flört uygulamasını hayatında en az bir kere kullanmış olan 20 kadınla çalışılmıştır. Araştırma da nitel yöntem kullanılmış, katılımcılar ile derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiş, elde edilen veriler içerik analizi yöntemi ile çözümlenmiştir. Araştırma bulguları ile katılımcıların flört uygulaması kullanma motivasyonları, amaçları ve yaşadıkları rahatsız edici durumlar belirlenmiştir. Siber taciz durumların yaşanıp yaşanmadığı sorgulanmış ve genel olarak katılımcıların uygulamayı kullandıkları esnada taciz yaşadıklarını fark etmediklerini ancak sonrasında psikolojik olarak kendilerini kötü hissettikleri bulunmuştur. Araştırma kapsamında flört uygulamasını kullanan kadınların motivasyonlarının farklılık gösterdiği, eğlence ve cinsel amaçlı kullandıkları ve uygulama içerisinde siber tacize maruz kaldıkları tespit edildi. Genellikle siber taciz olarak mesajlarla tacize uğradıklarını, tehdit, aşağılama gibi durumlarla karşılaştıkları belirtilmiştir. Ancak bu araştırmada insanların siber tacizin ne olduğunu tam olarak bilmedikleri, yaşadıklarında ne yapacaklarını ve sonrasında psikolojik olarak nasıl başa çıkacaklarını bilemedikleri sonucuna varılmıştır. Aynı zamanda katılımcıların yaşadıkları olumsuz deneyimlere rağmen uygulamaları kullanmaya devam ettikleri, yalnızca belli bir süre ara verdikleri sonucuna ulaşılmıştır.

Büşra Tulumbacı
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Bireylerin mizojini düzeyleri ile problemli siber davranışları arasındaki ilişkinin incelenmesi

Siber zorbalık, sosyal medya, kısa mesajlar, e-postalar ve çevrim içi forumlar gibi elektronik teknolojiler kullanılarak gerçekleştirilen bir şiddet türü olarak tanımlanmaktadır (Russo ve ark., 2022). Bu çalışmada bireylerin kadına yönelik düşmanlık olarak tanımlanan mizojini düzeyleri ile problemli internet davranışları olarak ele alınan siber şiddet, siber mağduriyet ve siber şiddeti meşrulaştırma arasındaki olası ilişkinin incelenmesi hedeflenmiştir. Destekleyici olarak, mizojini ile ilişkisi bilinen korumacı ve düşmancı cinsiyetçilik ile problemli siber davranışlar arasındaki ilişkinin incelenmesi de hedeflenmiştir. Bu amaçlar doğrultusunda 389 kişiye ulaşılmış, 24 kişinin verisi gereken kriterleri karşılamaması nedeniyle örnekleme dahil edilmemiş, analizler 365 kişinin verisi ile gerçekleştirilmiştir. Örneklemin (ort=31,30±9,65) %59,2'sini kadınlar, %40,8'ini ise erkekler oluşturmaktadır. Çalışmada hem siber zorbalığı hem de siber zorbalık mağduriyetini ölçmeyi hedefleyen Yenilenmiş Siber Zorbalık Ölçeği, Siber Şiddeti Meşrulaştırma Ölçeği, Mizojini Ölçeği ve Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik Ölçeği kullanılmıştır. Ayrıca sosyodemografik ve ilgili olabileceği düşünülen değişkenlerin sorulduğu sosyodemografik bilgi formu hazırlanmıştır. Çalışmanın ikinci basamağı olarak nitel bir araştırma tasarlanmıştır. Bu basamağa sadece mizojini düzeyleri yüksek ve kendini erkek evreni gruplarından birine ait hisseden bireylerin davet edilmesi planlanmış, yapılacak derinlemesine görüşmeler ile siber mizojininin motivasyon kaynakları, etkileyen faktörler ve sonuçlarının tespit edilmesi amaçlanmıştır. Fakat davet edilen katılımcılardan geri dönüş alınamaması nedeniyle ikinci basamak gerçekleştirilememiştir. Yapılan analizler sonucunda elde edilen bulgular, mizojini ile siber şiddet uygulayıcılığı, mağduriyeti ve siber şiddeti meşrulaştırma arasında pozitif yönde bir ilişki olduğunu göstermektedir. Destekleyici olarak, cinsiyetçilik ile siber şiddet uygulayıcılığı ve siber şiddet mağduriyeti arasında pozitif yönde bir ilişki görülmüştür. Düşmancı cinsiyetçilik ile sadece siber şiddet mağduriyeti arasında zayıf bir ilişki saptanırken, korumacı cinsiyetçilik ile siber şiddet uygulayıcılığı ve mağduriyeti arasında pozitif yönlü bir ilişki saptanmıştır. En güçlü ilişkinin ise siber mağduriyet ile şiddet arasında olduğu tespit edilmiştir. Yapılan regresyon analizleri sonucunda mizojini ve çelişik cinsiyetçiliğin, siber şiddeti uygulama ve mağduriyetini anlamlı olarak yordadığı görülmektedir. Fakat sadece mizojini siber şiddeti meşrulaştırmayı anlamlı olarak yorumlamaktadır. Ek olarak, cinsiyet, eğitim, yaş, gelir düzeyi, yaşanılan bölge, yetişilen aile tipi, medeni durum gibi sosyodemografik faktörlerin siber şiddeti uygulama, mağduru olma ve meşrulaştırma üzerinde etkisinin olduğu tespit edilmiştir. Erkek Evreni gruplarına dahil olma, intihar düşüncesi, herhangi bir web sitesi veya kullanıcı tarafından engellenmiş olmanın da, problemli siber davranışlar üzerinde farklı düzeylerde etkili olabileceği görülmüştür. Elde edilen bulgular ulusal ve uluslararası alanyazın çerçevesinde değerlendirilmiş ve tartışılmıştır.

Ecenur Temelli Uzun
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Çocuk istismarı vakalarına maruz kalmış hekimlerin ikincil travma ölçümleri

Çocuk cinsel istismarı vakalarına maruz kalan hekimlerin ikincil travma ölçümlerini anlamak ve bu deneyimlerin hekimlerin duygusal süreçleri üzerindeki etkilerini araştırmak amacıyla oluşturulan bu çalışmada çocuk cinsel istismarı vakalarına maruz kalmış hekimlerin ikincil travma deneyimlerini anlamak amacıyla nicel yöntemli araştırma yürütülmüş ve anket veri toplama aracı kullanılmıştır. Bu kapsamda amaçlı örnekleme yöntemiyle çalışmaya dahil edilen 250 hekim üzerinde çalışma yürütülmüştür. Ulaşılan sonuçlar katılımcıların cinsiyet, yaş ve mesleki deneyim gibi demografik değişkenlerle ikincil travmatik stres maruziyeti arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadığını göstermektedir. Travma sonrası ortaya çıkan hatalı bilişlerin ikincil travmatik stres düzeyini pozitif yönde etkilediği istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç göstermiştir, aynı şekilde travma sonrası ortaya çıkabilen kişinin kendisi ile ilgili olumsuz bilişler, dünyayla ilgili olumsuz bilişler ve kendini suçlama gibi hatalı bilişlere sahip kişilerin ikincil travmatik stres düzeylerinin de anlamlı bir şekilde farklılaştığı tespit edilmiştir. İkincil travmatik stresin, depresyon düzeyini pozitif yönde etkilediği ve aralarında güçlü bir ilişki olduğu bulunmuştur. Son olarak geçmiş travma yükünün ikincil travmatik stres düzeyinin istatistiksel olarak anlamlı fakat negatif yönlü bir yordayıcısı olduğu tespit edilmiştir.

Bahar İlhan Akyaşar
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye'de siber suçlara yönelik adli soruşturmaların Budapeşte Sözleşmesi bağlamında karşılaştırmalı analizi

Son yarım yüzyılda dünyamızda, özellikle endüstriyel olarak bir gelişme ve beraberinde benzeri görülmemiş bir teknolojik dönüşüm yaşanmıştır. Bu teknolojik devrimle bağlantılı olarak suçların siber ortama taşınması ve siber ortamın kendine özgü suçlar doğurması söz konusu olmuştur. Siber suçların ülke sınırları ve vatandaşlık bağından bağımsız olması, ülkeler üstü uluslararası paydada buluşan yasama hareketleri ile soruşturma ve kovuşturma usullerinde ayrışmalar olmasına neden olmuş ve bu durumda suçun incelenmesinde ortak bir yöntem ihtiyacını beraberinde getirmiştir. Çalışmamızda, Türkiye'nin de taraf olduğu siber suçla mücadele konulu işbirliği sözleşmesi olan "Budapeşte Sözleşmesi" bağlamında yasal düzenlemeye kavuşturmasına yönelik yasal yükümlülüğün bulunduğu TCK m.226, m.243 ve m.244'e karşılık gelen siber suçları içeren 120 adet siber suç soruşturması, tarama methodu kullanılarak karşılaştırmalı hukuk bağlamında siber kriminolojik olarak incelenmiştir. Çalışma sonucunda elde edilen bulgularda, Sözleşme'ye yaklaşılabilecek gelişim alanları tespit edilmiş; Sözleşme'nin bir diğer tarafı olan Amerika Birleşik Devletleri tarafından uygulamada etkinlik sağlanan yöntemler aktarılarak siber suçla mücadelede değerlendirilebilecek öneriler paylaşılmıştır.

Bilgisayar suçları
Ceren Küpeli
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Modern psikotravmatoloji ve dissoanaliz perspektifinden çocukluk çağı travması bildiren evli çiftlerin psikopatolojik dinamikleri

Psikiyatri, klinik psikoloji, adli bilimler, psikolojik danışmanlık ve rehberlik başta olmak üzere birçok disiplin tarafından çalışılan çocukluk çağı travmaları, aile psikopatolojisi ve dissosiyatif yaşantılar, günümüzde sıkça çalışılan ve oldukça önemli olan temel bilimsel konulardandır. Bu çalışmanın amacı, evli çiftlerde çocukluk çağı travmaları ile dissosiyatif yaşantılar, kendine zarar verme davranışları ve travma sonrası büyüme arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Yüksek lisans tez çalışmamızın örneklemini İstanbul'da yaşayan ve en az 1 yıllık evliliği bulunan 102 evli çift olmak üzere toplam 204 yetişkin oluşturmaktadır. Çalışmamızda Kişisel Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği, Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği, Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri ve Travma Sonrası Büyüme Envanteri olmak üzere beş adet veri toplama aracı katılımcılara yüz yüze ve çevrim içi olarak uygulanmıştır. Bu çalışmada, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği ile Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği, Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri ve Travma Sonrası Büyüme Envanteri arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişkiler bulunmaktadır. Çocukluk çağı travmaları, kendine zarar verme davranışları varyansının %3,35'ini açıklamakta, bağımlı değişkeni olan benlik algısında değişim ise çocukluk çağı travmaları (β = -,12) ve kendine zarar verme davranışları (β = ,07) tarafından istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yordanmaktadır. Çocukluk çağı travmaları ve kendine zarar verme davranışları birlikte benlik algısında değişim varyansının %4'ünü açıklamaktadır. Çocukluk çağı travmaları ve bununla ilişkili olarak ortaya çıkan savunma mekanizmalarından olan dissosiyatif yaşantıların öneminin fark edilmesi, dissosiyatif yaşantılarla baş etme yöntemi olarak kendine zarar verme davranışının ve tüm bunlarla ilişkili olarak ortaya çıkan travma sonrası büyümenin detaylı bir şekilde araştırılması öncül bir öneme sahiptir. Özellikle aile kurumunun kuşaklararası travma geçişi açısından temel bir etiyolojik faktör olduğu göz önünde bulundurularak evli çiftlerle yürütülen çalışmamızın modern psikotravmatoloji ilkeleri ve dissoanaliz kuramı açısından travmatik yaşantıların önlenmesine yönelik stratejilerin geliştirilmesine hizmet edecek bilimsel araştırmaların yapılmasına olanak sağlaması öngörülmektedir.

Ümmehan Peker
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye ve Yunanistan perspektifinden uluslararası polis iş birliği

Günümüzde gelişen ulusötesi tehditlerle mücadele için ulusötesi polis iş birliğine ihtiyaç duyulmaktadır. Genel anlamda değerlendirildiğinde, hızlı, kesin ve kolay olması halinde ikili polis iş birliğinin en etkili ve verimli yol olduğu öne sürülmektedir. Ancak bu tür bir iş birliği için karşılıklılık ve güven zorunludur. Yunanistan ve Türkiye, Avrupa ve Asya'nın kavşağında yer almaları nedeniyle ortak tehditlere sahip iki ülkedir. İkisi de uluslararası uyuşturucu ticareti, organize suç ve insan kaçakçılığıyla uğraşmak zorundalar ve ortak sınırları paylaştıklarında iş birliği yapmak zorundalar. Ancak ikili düzeydeki iş birliklerinin, onları karakterize eden bilinen tarihi husumet ve güvensizlik nedeniyle zorlu bir hal almış olduğu düşünülmektedir ancak literatürde bu iki ülke arasındaki polis iş birliğini analiz eden veriler sınırlıdır. Bu araştırma, her iki ülkede üst düzey polis memurları ve ilgili paydaşlarla yapılan bir dizi görüşmenin bulgularını sunarak iş birliğinin mevcut durumunu incelemeyi ve nefret ve güvensizliğin konuya etkisini tahmin etmeyi amaçlamaktadır. Çalışmada her iki ülkeden de veriler toplanmış olup sınır bölgelerinde aktif görev yapan polis memurlarının dahil edilmesine özellikle dikkat edilmiştir. Verilerin analizi, güvensizliğin etkisini tahmin etmenin mümkün olmadığını ortaya çıkarmıştır. Çünkü, çok yüksek düzeyde iş birliği yapan polis memuru gruplarının olduğu, ancak iş birliğini düşünmek bile istemeyenlerin de varlığı tespit edilmiştir. Bu sonuçlar çelişkili gibi görünse de verilerin daha yakından incelenmesi bu farklı tutumlara neden olan faktörleri ortaya koymaktadır. Gerçek anlamda bir program içerisinde, her iki ülke polis teşkilatlarının iş birliği yapabileceklerine ve bu durumda suç önleme ve denetleme mekanizmalarının ikili çalışmalar şeklinde çok daha efektif olacağı sonucuna varılmıştır.

Sotiri Kalfoğlu
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Beyaz yakalı çalışanlarda çocukluk çağı travmaları ile öfke ifade tarzları, karanlık üçlü kişilik özellikleri, kendini sabotaj ve dissosiyatif yaşantılar arasındaki ilişkinin incelenmesi

Çalışma hayatında yer alan profesyoneller statüleri açısından, beyaz yaka ve mavi yaka olmak üzere iki temel kategoride ele alınmaktadır. Beyaz yakalı çalışanlar, fiziksel çaba ya da kol gücünden ziyade mental performansa dayalı teknik ya da teknik olmayan işler yürütmektedirler. Modern psikotravmatolojik açıdan çocukluk çağı travmaları, beyaz yakalı çalışanlarda iş performansının düşmesine yol açmaktadır. Bu doğrultuda yüksek lisans tez çalışmamızın temel amacı, beyaz yakalı çalışanlarda çocukluk çağı travmaları ile öfke ifade tarzları, karanlık üçlü özellikleri, kendini sabotaj ve dissosiyatif yaşantılar arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Çalışmamızın evreni, İstanbul'da yaşayan ve en az 1 yıldır beyaz yakalı olarak kamu ya da özel sektörde çalışan 200 katılımcıdan oluşmaktadır. Sonuç olarak, araştırmamız beyaz yakalı çalışanlarda çocukluk çağı travmalarının, dissosiyatif yaşantılar, öfke ifade tarzları, karanlık üçlü kişilik özellikleri ve kendini sabotaj üzerindeki etkilerini anlamada önemli bilimsel katkılar sunmaktadır. Çocukluk çağı travmalarının ruhsal yansımaları, bireylerin iş yaşamındaki performanslarını ve uyumlarını olumsuz yönde etkileyerek, yalnızca bireysel başarıyı değil, aynı zamanda organizasyonel yapıların işlevselliğini ve verimliliğini de sekteye uğratmaktadır. Bu bağlamda, çocukluk çağı travmalarının çalışma hayatındaki etkilerinin daha geniş bir toplumsal perspektifle ele alınması, öznelerin bireysel gelişimlerinin desteklenmesi ve kurumsal sistemin iyileştirilmesi açısından kritik bir öneme sahiptir.

Vildan Akşen
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Şiddet içeren boşanma davalarına ilişkin yargıtay kararlarının incelenmesi

Şiddet olgusu geçmişten günümüze hayatın içinde yer almaktadır. Şiddet aile içerisinde sıklıkla görülmekte olup, aile bireyleri bazen farkında olarak bazen de farkında olmaksızın şiddete maruz kalmaktadır. Şiddet aile birliğinin bozulmasına yol açan en yaygın sebeplerden birisi olup, şiddete uğradığını iddia eden taraf, Türk Medeni Kanunu'na göre, şiddetli geçimsizlik ya da özel boşanma sebeplerinden biri olan hayata kast ve onur kırıcı davranış gerekçesiyle boşanma davası açılabilmektedir. Boşanma davalarında şiddet, farklı biçimlerde ortaya çıkmakta olup en yaygın görülen türler arasında fiziksel, duygusal, cinsel ve ekonomik şiddet bulunmaktadır. Boşanma ve boşanma süreci de şiddeti tetikleyen durumlardan birisi olup, bu şiddete sadece boşanan taraflar değil, ortak çocuk ve boşanan çiftlerin kök aileleri de maruz kalmaktadır. Bu çalışmamızda, boşanma davalarında şiddet olgusu ele alınmış olup, şiddete dayalı açılan boşanma davalarında verilen kararlar, reşit olmayan çocukların bulunduğu ailelerde velayet ve kişisel ilişki tesisi, şiddet iddiasında bulunan tarafın cinsiyeti, şiddeti uygulayan tarafa karşı cezai yönden bir şikayet olup olmadığı hususu, tarafların kusur durumları, şiddet içeren boşanma davalarında af olgusu, şiddet iddiasının ispatı ve Adli Bilimlerin şiddet olaylarındaki rolü "boşanma", "şiddet" ve "adli tıp" kavramlarını içeren, 1994-2024 yılı arasında verilen Yargıtay kararları üzerinden incelenmiştir. Yapılan inceleme sonucunda, şiddet iddiası ile ikame edilen boşanma davalarında şiddete uğrayan ve şiddeti uygulayan taraflar sıklıkla yer değiştirmekte olup, şiddet olgusu içeren boşanma davalarında Yargıtay'ın genellikle tarafların her iki tarafı da kusurlu bulduğu ve ispat hususuna göre kusuru ağır veya hafif kusur şeklinde nitelendirilerek boşanma ve feri'lerine karar verdiği görülmektedir. Bu araştırma, ülkemizde şiddet içeren boşanma davalarında tarafların birbirlerine uyguladıkları en yaygın şiddet türlerinin fiziksel şiddet, psikolojik (duygusal) şiddet, ekonomik şiddet, cinsel şiddet ve sözlü (örneğin hakaret ve aşağılama) şiddet olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışmamız kapsamında incelenen Yargıtay kararlarında kusur ve şiddete ilişkin durumların ispatı için en önemli unsur adli tıp kurumundan alınan bilirkişi raporları olmaktadır. Taraflarca adli tıptan rapor alınmadan kusur belirlemesi yapılan dosyalarda bu hususu temyiz veya istinaf sebebi yaparak üst mahkemeye taşıdığı dosyalarda üst mahkeme tarafından çoğunlukla bu talep kabul görerek adli tıp kurumundan veya tam teşeküllü hastanelerden rapor alınması gerektiği gerekçesiyle üst mahkeme tarafından kararın kaldırılması veya bozma kararı verildiği görülmektedir. Bu çalışma şiddet içeren boşanma davalarında adli tıptan alınan bilirkişi raporlarının şiddet olgularının ispatı haricinde akıl hastalığı, uyuşturucu uyarıcı madde kullanma, DNA testi vb. gibi birçok alanda tarafların şiddet ile birlikte diğer iddialarının ispatı açısından da önem arz ettiğini göstermektedir.

Feride Büşra Ekinci
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Tıbbi malpraktis davalarında hekimin ve sağlık kuruluşunun sorumluluğu ve tüketici mahkemelerinin görevinin değerlendirilmesi

Tüketici mahkemeleri, tüketici haklarını koruma amacı güderek, mal ve hizmet alımlarında ortaya çıkan anlaşmazlıkları çözümlemek için tasarlanmıştır. Ancak, sağlık hizmetleri gibi özelleşmiş ve karmaşık hizmetlerin bu mahkemelerde değerlendirilmesi, çeşitli sorunları beraberinde getirmektedir. Bu çalışma, Türkiye'deki tıbbi malpraktis davalarının tüketici mahkemelerinde görülmesi pratiğinin uygunluğunu ve bu sürecin hukuki ve etik boyutlarını ele almaktadır. Araştırma, tıbbi malpraktis davalarının, tüketici mahkemelerinin yetki alanı içinde ele alınmasının, mahkemelerin teknik ve medikal bilgi eksikliği nedeniyle karşılaştığı zorlukları incelemektedir. Tıbbi malpraktisin güncel durumu Yargıtay kararları da değerlendirilerek ele alınmıştır. Sonuç olarak, tıbbi malpraktis davalarının daha etkin ve adil bir şekilde yönetilmesi için özel sağlık mahkemelerinin (İhtisas Mahkemeleri) kurulması ve mevcut yargısal yapının gözden geçirilmesi önerilmektedir. Bu öneriler, hem hukuki adaletin sağlanması hem de tıbbi standartların korunması açısından büyük önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Malpraktis, Tıbbi malpraktis, Tüketici, Tüketici mahkemeleri

Meltem Saka Özgen
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

İstanbul Adli Tıp Kurumu Gözlem İhtisas Dairesi'ne gelen olguların intihar ve kişiler arası şiddet açısından değerlendirilmesi

İstanbul Adli Tıp Kurumu Gözlem İhtisas Dairesi'ne gelen olguları, intihar ve kişiler arası şiddet açısından incelemek amacıyla yapılandırılan bu araştırmada; intihar düşüncesi, psikolojik ağrı, çocukluk çağı ruhsal travmaları ve kişiler arası şiddet arasındaki ilişkiye odaklanılmıştır. Araştırma verilerine ulaşmak için n=409 gönüllü katılımcıya Kişisel Bilgi Formu (KBF), Mee-Bunney Psikolojik Ağrı Değerlendirme Ölçeği (MBPPAS), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ-33), Karolinska Kişiler Arası Şiddet Ölçeği (KIVS), İntihar Bilişleri Ölçeği-Revize Edilmiş (SCS-R) ve Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği (BSSI) uygulanmıştır. İlk olarak hipotezler kapsamında elde edilen bulgularda, "Bireylerin psikolojik ağrı ve çocukluk çağı ruhsal travmaları puanları arttıkça, intihar düşüncesi puanları da artacaktır." hipotezi doğrulanmıştır. MBPPAS ile SCS-R ve BSSI arasında pozitif yönlü güçlü bir ilişki; CTQ-33 Total ile SCS-R arasında pozitif yönlü zayıf bir ilişki ve CTQ-33 ile BSSI Total arasında pozitif yönlü orta şiddetli bir ilişki belirlenmiştir. Araştırmamızın "Çocukluk çağı ruhsal travmaları ve intihar düşüncesi ile kişiler arası şiddet arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki vardır." hipotezine göre, KIVS Total ile CTQ-33 Total, SCS-R ve BSSI Total arasında pozitif yönlü orta şiddetli bir ilişki belirlenmiştir. Araştırmamızın "Psikolojik ağrı, intihar düşüncesini anlamlı olarak yordamaktadır." hipotezine ilişkin bulgularda, MBPPAS'daki bir birimlik artışın SCS-R'de 0.96 birimlik artışa ve BSSI'da 0.67 birimlik artışa sebep olduğu görülmüştür. Araştırmamızın "Çocukluk çağı ruhsal travmaları ile intihar düşüncesi arasındaki ilişkide psikolojik ağrının aracılık etkisi vardır." hipotezine ilişkin bulguda ise, MBPPAS'ın, CTQ-33 ve BSSI ilişkisinde kısmı aracılık etkisinin olduğu belirlenmiştir. İkinci olarak, Karolinska Kişiler Arası Şiddet Ölçeği (KIVS)'nin geçerlilik ve güvenilirlik analizleri için elde edilen bulgularda, intihar düşüncesi bulunanlar ile bulunmayanlar, intihar girişimi olanlar ile olmayanlar ve fiziksel şiddet içeren suç davranışında bulunanlar ile bulunmayanlar arasında anlamlı farklılıklar olduğu belirlenmiştir. Korelasyon değerleri, KIVS toplam puan ile yaşam döngüsü boyunca şiddet içeren davranışlara maruz kalma ve şiddeti kullanmayı ölçen iki alt faktör arasında pozitif ve yüksek şiddetli bir ilişki; dört alt ölçeği (KIVS-A1, KIVS-A2, KIVS-B1, KIVS-B2) arasında da pozitif ve yüksek şiddetli bir ilişki olduğunu göstermiştir. BSSI ve CTQ-33 ile ilişkili analizler, KIVS'nin ölçüt ve yordayıcılık geçerliliğine sahip olduğunu doğrulamıştır. Üçüncü olarak İntihar Bilişleri Ölçeği-Revize Edilmiş (SCS-R) için geçerlilik ve güvenilirlik analizleri ile elde edilen bulgularda, intihar düşüncesi, intihar düşünce sıklığı ve intihar girişimi varlığı grupları arasında anlamlı farklılıklar olduğu gösterilmiştir. SCS-R ile BSSI arasındaki pozitif yönlü güçlü bir ilişki belirlenmiş olması, SCS-R'nin ölçüt geçerliliğine sahip olduğunu; SCS-R'nin bağımlı değişken seçilerek gerçekleştirilen çoklu lineer regresyon analizi, ölçeğin yordama geçerliliği olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak, KIVS ile SCS-R geçerlilik ve güvenilirlik çalışmalarının adli psikiyatrik değerlendirmeye alınan örneklem ile yapılmış olması, hem klinik çalışmalarda hem de adli bilimler araştırmalarında kişiler arası şiddeti ve intihar riskini öngörmede başarı sağlayacak önemli veri toplama araçları olarak kullanılabileceğini göstermektedir.

Deniz Yücel
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Çekişmeli boşanma davalarında velayetin doğru yönetilememesi: Covid-19 pandemi sürecinde ebeveyne yabancılaşma

Günümüzde artan boşanma oranlarıyla birlikte velayet ve kişisel ilişki kurulması gibi durumlarda da ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Ebeveyne Yabancılaşma (EY) olarak adlandırılan durumda çocuk birlikte yaşamakta olduğu ebeveynin etkisi ile diğer ebeveyne karşı haksız biçimde yürüttüğü devamlı ve ısrarlı kötüleme sonucunda ebeveyn olarak reddetme davranışı sergilemektedir. Hukuk sistemimizde ise halen yabancılaşan ebeveynin neler yapabileceği veya yabancılaştıran ebeveyne karşı ne tür yaptırımlar uygulanacağı belirtilmemiştir. Bu tez çalışmasının amacı da çekişmeli boşanma davalarında sıklıkla rastlanan EY ve Ebeveyne Yabancılaşma Sendromunun (EYS) görünür hale gelerek alanda çalışan uzmanlara ve bu sorunu yaşayan ebeveynlere bilinç kazandırılmasıdır. Ayrıca var olan bu soruna geçtiğimiz yıllarda yaşanan pandemi sürecinin de ne tür etkileri olduğu anlaşılmaya çalışılmış, olası olumlu ve olumsuz yönleri ortaya konmaya çalışılmıştır. Çalışma İstanbul ili adli yargı çevresinde gerçekleştirilmiştir. T.C. Büyükçekmece Adliyesi, T.C. Bakırköy Adliyesi, T.C. Çağlayan Adliyesi ve T.C. Anadolu Adliyesi'nde çalışan 10 aile mahkemesi hâkimi, 10 ADM uzmanı, 20 avukat ve davası görülmekte olan 20 ebeveynle gönüllü olarak derinlemesine mülakat çalışması yapılmıştır. Onam formu imzalatıldıktan sonra katılımcılara yönlendirilecek sorular bireysel görüşme yöntemi ile sorulmuş, elde edilen bulgular nitel analiz yöntemlerinden içerik analizi yöntemi ile değerlendirilmiştir. Çalışmada velayet hususunda en fazla çocuğun yaşına dikkat edildiği anlaşılmakla birlikte bunu çocuğun eğitimi, alışkın olduğu düzenini devamının sağlanması takip etmiştir. Alanda çalışan profesyonellerin çoğunluğunun EY hakkında bilgileri varken ebeveynlerin bu durumun pek farkında olmadıkları anlaşılmıştır. Yaşanılan bu sorunlar nedeniyle yabancılaşan ebeveynlerin sitem tarafından kendilerine bir çözüm getirilmesini beklerken profesyonellerin de kendilerine daha geniş yetkiler verilerek multidisipliner çalışma alanlarına olanak sağlanmasını bekledikleri anlaşılmıştır. Son olarak Covid-19'un sonucunda meydana gelen yasaklar ve kısıtlamaların yabancılaştıran ebeveyne pekiştirici etki sunduğu anlaşılmıştır.

Fatma Durmuş
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Lise öğrencilerinin suç davranışlarının koruyucu faktörler kapsamında değerlendirilmesi

Ergenlik, bireylerin sosyal çevreleriyle daha yoğun etkileşim kurdukları, riskli davranışlara yönelme eğilimlerinin arttığı kritik bir gelişim dönemidir ve bu süreçte suça yönelimi engelleyebilecek koruyucu faktörlerin belirlenmesi, önleyici politikalar geliştirilmesi açısından önem taşımaktadır (Bartollas ve Schmalleger, 2013; Bryant ve Peck, 2007). Yürütülen tez çalışmasında lise öğrencilerinin suç davranışlarını yordayabilecek kural dışı davranışların koruyucu faktörler kapsamında değerlendirilmesi ve etkili bulunan koruyucu faktörlerin güçlendirilmesine yönelik öneriler geliştirilmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemi Antalya ili Alanya ilçesindeki 13 lisede öğrenim gören 511 öğrenciden oluşmaktadır. Veriler; Kural Dışı Davranış Ölçeği (Kaner, 2001), Değerlerin Belirlenmesi Testi (Cesur ve Topcu, 2010), Çocuk-Ergen Sosyal Destek Ölçeği (Yardımcı ve Başbakkal, 2010), Öğrenci Bilgi Formu ve Okul Bilgi Formu aracılığıyla okullarda yüz yüze toplanarak bilgisayar ortamına aktarılmış ve SPSS 29.0.2 programı aracılığıyla tanımlayıcı istatistikler, t-testi, ANOVA, korelasyon ve hiyerarşik regresyon analizleri gerçekleştirilmiştir. Analizler sonucunda ahlaki gelişim seviyesinin yüksek olması, babanın eğitim almış olması, çevreden (anne, baba, öğretmen, sınıf arkadaşları ve yakın arkadaş) algılanan sosyal desteğin yüksek olması, arkadaşların kurallara uyum göstermesi ve okul durumunun (not ortalaması, devamsızlık, okul sevgisi ve okulda ceza alma durumu) iyi olması öğrencilerin kurallara uygun davranmasını yordayan faktörler olarak tespit edilmiştir. Özellikle öğretmen desteği tek başına da koruyucu bir unsur olarak ortaya çıkmıştır. Bunun yanı sıra, okul takımlarında yer almanın ve yakın arkadaşlardan alınan yüksek sosyal desteğin, beklenenin aksine, kural dışı davranışlarla pozitif ilişkili olduğu görülmüştür. Bulgular doğrultusunda, ergenlerin kural dışı davranışlarını önlemek amacıyla okul ortamlarında sosyal ve ahlaki gelişimi destekleyici yapıların güçlendirilmesi, sosyal destek mekanizmalarının artırılması ve özellikle risk altındaki gençler için okul temelli koruyucu programların yaygınlaştırılmasına dair öneriler sunulmuştur. Anahtar kelimeler: Kural dışı davranış, koruyucu faktörler, ahlaki gelişim, sosyal destek algısı, okul temelli unsurlar

İpar Han Çolak
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Avukatların iş doyumu, mesleki tükenmişlik ve algılanan stres düzeylerinin demografik özellikler ve mesleki değişkenlere göre incelenmesi: 2024 İstanbul örneklemi

Avukatlık mesleği, yoğun çalışma temposu, yüksek sorumluluklar ve karmaşık dava süreçleri nedeniyle bireylerin psikososyal durumlarında önemli etkiler yaratabilmektedir. Bu çalışma, İstanbul'da görev yapan avukatların iş doyumu, mesleki tükenmişlik ve algılanan stres düzeylerini; cinsiyet, yaş, medeni durum, çocuk sahibi olma, mesleki deneyim yılı, dava türü ve gelir durumu gibi demografik ve mesleki değişkenler bağlamında incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma, İstanbul'daki 390 avukata kartopu ve amaçlı örnekleme yöntemleriyle ulaşılarak, ilişkisel tarama modeli çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. Veriler, Google Anket Formu aracılığıyla çevrim içi olarak toplanmış; Demografik Bilgi Formu, İş Doyum Ölçeği, Tükenmişlik Ölçeği Kısa Formu ve Algılanan Stres Ölçeği kullanılmıştır. SPSS 27 programı ile gerçekleştirilen analizlerde ANOVA, bağımsız örneklemler t-testi, Pearson korelasyon ve regresyon yöntemleri uygulanmıştır. Analiz bulguları, avukatların orta düzeyde iş doyumu ve algılanan stres yaşadığını buna karşın yüksek düzeyde tükenmişlik yaşadıklarını ortaya koymuştur. Gelirini yeterli bulan avukatların anlamlı düzeyde daha yüksek iş doyumu yaşadığı; kadın, bekar, çocuk sahibi olmayan, düşük gelirli ve genç avukatların ise daha yüksek tükenmişlik ve stres düzeylerine sahip olduğu belirlenmiştir. Korelasyon analizleri sonucunda, yaş ve mesleki deneyim ile stres ve tükenmişlik arasında negatif; stres ile iş doyumu arasında orta düzeyde negatif; stres ile tükenmişlik arasında yüksek düzeyde pozitif; tükenmişlik ile iş doyumu arasında ise anlamlı düzeyde negatif ilişkiler saptanmıştır. Regresyon analizleri, stres, tükenmişlik ve iş doyumu değişkenlerinin birbirlerini anlamlı şekilde yordadığını göstermiştir. Gelir düzeyi iş doyumunu pozitif yönde, cinsiyet ve gelir düzeyi tükenmişliği, cinsiyet, yaş ve gelir düzeyi ise stresi anlamlı şekilde yordamaktadır. Sonuç olarak, avukatların psikososyal düzeylerinin çok sayıda değişkenden etkilendiği; özellikle genç, kadın ve ekonomik olarak zorlanan avukatların mesleki açıdan risk altında olduğu görülmektedir.

AvukatlarTükenmişlik-meslekiİş doyumu+1
Kamil Işıkgöz
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Çekler üzerinde bulunan güvenlik özelliklerinin incelenmesi

Bu tez çalışmasında Türkiye'de bulunan bankalara ait geçmiş yıllarda kullanılan ve halen geçerliliğini koruyan çekler ile günümüzde kullanılan çekler temin edilmiş, bu çeklerin güvenlik özelliklerinde yıllar içerisinde ne tür değişikliklerin yapıldığı, Merkez Bankası tarafından çekler için belirlenen standartlarlara uyulup uyulmadığı, çeklerin üretim aşamasında yapılan hataları tespit edilmiştir. Ayrıca çekler üzerinde bulunan güvenlik özellikleri üzerinde standardizasyonu sağlamak, güvenlik özelliklerinin güçlü ve zayıf yönlerini belirleyerek günümüzde ve gelecekte sahte çeklerin üretimini engellemek ya da en aza indirmek için bankalar tarafından ne tür güvenlik özelliklerinin oluşturulmasının fayda sağlayacağı araştırılmıştır. Araştırmanın örneklemini Türkiye'de bulunan yerli ve yabancı bankalardan 43 bankaya ait toplam 953 çek örneği oluşturmaktadır. Bu çekler üzerinde bulunan güvenlik özellikleri çeklerin üretim tarihlerine göre 141 gruba ayrılarak UV ışık, hologram, filigran, MICR (Magnetic Ink Character Recognition), kılcal lif, mikro yazı, baskı ve boyut özellikleri açısından incelenmiştir. Araştırma sürecinde 43 bankaya ait 953 adet çek örneği temin edilip, çeklere ait tüm güvenlik özellikleri görsel hale getirilerek, çekler üzerinde bulunan güvenlik özellikleri açısından yapılan değişiklikler tespit edilmiştir. Geçmişten günümüze banka çekleri üzerine ilave edilen MICR, UV ışığa hassas görüntü, kılcal lif, hologram ve mikro yazı özellikleri sahteciliğin önlenmesinde dikkat çeken proaktif önlemler arasında bulunurken, termo kromatik mürekkep, pantografik görüntü vb. dinamik özellikler Türkiye'de bulunan çekler üzerinde kullanılmamaktadır. 141 gruba ayrılarak incelenen çeklerde, önemli güvenlik özelliklerinden olan mikro yazı güvenlik özelliğinin bankalar tarafından sadece 56 grupta tercih edilmesi ve en az tercih edilen güvenlik özelliği olması dikkat çekicidir. MICR güvenlik özelliği ise çekler üzerinde 133 grup içinde birbirleri arasında farklılık göstermesi ve bu özelliğin en çok farklılık gösteren özellik olması dikkat çekici bir diğer faktördür. Çeklerin üretimi esnasında Merkez Bankası'nın belirlediği standartların dışında basılan güvenlik özellikleri ve fabrikada üretim aşamasında çekler üzerinde yapılan hatalar tespit edilmiştir. Merkez Bankası tarafından belirlenen standartlara uyulmaması ve üretim esnasında yapılan hataların kriminal incelemeler ile adli kovuşturma sürecini olumsuz yönde etkilemesi nedeniyle karşılıksız çek olayları, çek kanunu kapsamındaki olay sayıları ve İstanbul Jandarma Laboratuvar Müdürlüğünde sahtecilik olay sayılarındaki beş yıllık artış belirlenerek gözlemlendi. Merkez Bankası tarafından yeni standartların belirlenmesine ihtiyaç duyulmakta ve bankalar ile üretim tesislerinin belirlenecek bu standartlara uyması gerekliliği önem arz etmektedir. Sahteciliğin önlenmesi ve sahte çeklerin daha kolay belirlenebilmesi için çekler üzerinde bulunan güvenlik özelliklerinin günümüzde güncellenen versiyonlarının kullanılması gerekmektedir. Tek renk olarak kullanılan kılcal liflerin üç ya da dört renkli olarak kullanılması, UV ışığa özelliğinin pasaportlar üzerinde kullanılan çoklu renk ve renkler arasında geçişlerin iç içe geçerek kullanılması, baskı tekniği içeriğinde düz renklerden ziyade karışık desenlerin kullanılması, mikro yazıların baskı desenlerinin içerisine tasarlanarak kullanılması, MIRC özelliğin standart ölçülerde ve gölgelendirmelerinin yapılarak kullanılması, hologram özelliğinin üç boyutlu, paralaks etkisiyle karmaşık görüntü oluşturularak kullanılması, hamur aşamasında kâğıda işlenmesi ve sonradan sahte üretiminin daha zor yapılması nedeniyle filigran özelliğinin mutlaka tercih edilerek, mikro filigran gibi teknolojik şekilde basılarak kullanılması sahteciliğin proaktif olarak önlenmesinde önem arz eden unsurlardır. Ayrıca ülkemizdeki çekler üzerinde tercih edilmeyen fakat Hindistan, Dubai ve Kanada ülkelerinde kullanılan termo kromatik mürekkep ve pantografik görüntü vb. dinamik özelliklerin kullanılması sahteciliğin önlenmesi için fayda sağlayacaktır. Aksi taktirde artarak devam eden sahtecilik olaylarının önlenmesinde güçlük yaşanacak, laboratuvarlarda uzmanların inceleme süreçlerini ve adli süreci olumsuz yönde etkileyecektir. Anahtar kelimeler: Banka çekleri, sahtecilik, güvenlik özellikleri, UV ışık, hologram, filigran, MICR, kılcal lif, mikro yazı, baskı ve boyut.

Ferhat Çiçek
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Devlet koruması altında büyümüş bireylerin ebeveynlik deneyimleri

Sağlıksız bir aile içinde dünyaya gelen veya ailesi olmadan büyümek zorunda kalan çocuklar için devlet koruması altında kurum bakımında kalmak başlıca çözümlerden biridir. Bu çocuklar belli bir yaşa geldiğinde kurumdan ayrılmakta, yetişkinliğin getirdiği iş hayatı, evlilik ve ebeveynlik gibi süreçlere dahil olmaktadır. Bu tez araştırması Türkiye'de devlet koruması altında olup kurum bakımında yetişmiş ve sonrasında çocuk sahibi olmuş bireylerin ebeveynlik deneyimlerini ve bu kavramlara ait algılarını derinlemesine incelemek, kurum bakımında kalmanın ebeveynlik rollerini hangi alanlarda etkilediğini ortaya çıkarmak amacıyla yapılmıştır. Ebeveynlik sürecindeki ihtiyaç alanlarının ve desteklenmesi gereken kısımların tespit edilmesi hedeflenmiştir. Araştırmada nitel yöntem kullanılmış, 9 kadın ve 8 erkek olmak üzere toplam 17 katılımcıyla 9 Ekim 2024 ile 3 Şubat 2025 tarihleri arasında yüzyüze ve çevrimiçi derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler içerik analizi yöntemi ile çözümlenmiş, kurum bakımı yaşantısı, ebeveynlik deneyimleri ve algıları ve kurum bakımında kalmanın ebeveynlikleriyle olan ilişkisi kategorileri kapsamında değerlendirilmiştir. Yapılan araştırma sonucunda ebeveynliğin bu bireyler için motivasyon ve güç kaynağı olduğu, ebeveyn olmakla birlikte bir takım duygusal ihtiyaçlarını karşılayabildikleri, geçmişten ders çıkararak kendi gördükleri olumsuz tutum ve davranışları çocuklarına karşı göstermemeye çalıştıkları, kendilerine bakım verenler arasında duyarlı ve destekleyici olanları rol model olarak seçebildikleri ancak genellikle ebeveynliği tek başlarına öğrendikleri bulgulanmıştır. Öte yandan çocuklarını yetiştirirken zaman zaman yetersiz hissettikleri ve kaygılı oldukları, yetişkinlik hayatına ve ebeveynliğe hazırlıksız yakalandıkları, evlilik ve ebeveynlikle ilgili bilgi eksikliği yaşadıkları, psikolojik, ekonomik ve sosyal desteğin yetersiz kaldığı, çeşitli etiketlenmelere ve önyargılara maruz kaldıkları, kurum bakımındayken yeterince sorumluluk almadıklarından ötürü zorlandıkları araştırmanın diğer önemli bulguları olmuş, bu alanlara yönelik çeşitli öneriler sunulmuştur.

Merve Nur Ağgül
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kadın üniversite öğrencilerinde siber obsesif takip ile travma sonrası stres bozukluğu ve suç korkusu arasındaki ilişki

Dijital zorbalık ve takip konusundaki mevcut literatür, özellikle genç yetişkin ve yetişkinlerde bu tür tehditlerin psikolojik etkilerini yeterince kapsamlı bir şekilde incelememektedir. Üniversiteli kadın öğrencilerin yaşadıkları psikolojik zorluklar, toplumsal cinsiyet rollerinin etkisi altında da şekillenmektedir. Kadınların dijital platformlarda maruz kaldığı siber zorbalık ve takip, hem psikolojik hem de sosyal etkiler yaratmakta, bu durum onların akademik ve profesyonel hayatlarını da doğrudan etkileyebilmektedir. Bu araştırma, bu boşluğu doldurarak, siber obsesif takip mağdurlarının karşılaştığı özel sorunları ele almayı ve bu sorunlarla başa çıkabilmeleri için stratejiler geliştirmeyi hedeflemektedir. Bu çalışmanın temel amacı, siber obsesif takibe maruz kalan üniversiteli kadın öğrencilerin, bu deneyime bağlı olarak travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) yaşama olasılıklarını incelemektir. Ayrıca, bu kadınların suç mağduru olma korkusu üzerinde de odaklanılarak, bu korkunun TSSB belirtileri üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Bu çalışmada suç mağduru olma korkusu, siber takiple TSSB arasında bir aracı değişken olarak düşünülmüştür. Dolayısıyla siber takibe maruz kalan bireylerde suç mağduru olma korkusu oluşmuşsa, bu durumun TSSB gelişme riskini de artıracağı düşünülmektedir. Siber takibe maruz kalmak, bireylerde sürekli bir tehdit algısına neden olabileceği için, bu süreçte gelişen TSSB belirtilerinin mağdurlar üzerindeki etkilerinin ne düzeyde olduğunu belirlemek büyük önem taşımaktadır. Özellikle üniversite çağındaki genç kadınlar ve yetişkin kadınlar, bu tür dijital tehditlerle karşılaştıklarında, hem psikolojik hem de sosyal olarak büyük zorluklarla baş etmek zorunda kalabilirler. Yapılan araştırmaya yükseköğretim düzeyinde öğrenim gören 502 kadın katılmıştır. Katılım sağlayanların 9'u (%1.8) önlisans, 376'sı(%75.2) lisans, 86'sı (%17.2) yüksek lisans ve 29' u (%5.8) doktora öğrencisidir. Veri toplama aracı olarak, Aydınlatılmış onam formu, Kişisel Bilgi Formu, Suç Mağduriyeti Korkusu Formu, Siber Obsesif Takip Ölçeği (SOTÖ) Olayların Etkisi Ölçeği (IES-R) kullanılmıştır. Yapılan çalışmanın istatistiki sonuçlarına göre siber obsesif takibe maruz kalma düzeyi arttıkça bireylerde travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) semptomlarının artış gösterdiği gözlemlenmiş, aynı şekilde siber obsesif takibe maruz kalma düzeyi arttıkça suç mağduru olma korkusunun da arttığı saptanmıştır. Travma sonrası stres bozukluğu semptomları ile suç mağduru olma korkusu arasında pozitif yönde bir ilişki olduğu kabul edilmiş ve siber obsesif takibe maruz kalma ile TSSB belirtileri arasındaki ilişkide suç mağduru olma korkusunun aracı rol oynadığı gözlenmiştir. Araştırmada, kadınların yaşadıkları travmatik deneyimlerin ne tür psikolojik belirtiler ortaya çıkardığı ve bu belirtilerin kadınların suç mağduru olma korkularını nasıl etkilediği de değerlendirilmiştir. Siber obsesif takip mağdurları, sürekli izlenme ve kontrol edilme hissi yaşadıkları için, direkt bir saldırıya maruz kalma korkusu da yaşayabilirler. Bu durum, bireylerin sosyal ve akademik yaşamlarını olumsuz etkileyebilir ve günlük işlevselliklerini sınırlayabilir. Siber obsesif takip ve TSSB arasındaki ilişkinin incelenmesi, sadece bireysel düzeyde değil, toplumsal düzeyde de farkındalık yaratmayı amaçlamaktadır. Bu çalışma, dijital çağda siber suçların ve zorbalığın artan etkilerini göz önüne alarak, üniversiteli kadın öğrencilerin ruh sağlığını koruma adına önemli stratejiler geliştirilmesine katkıda bulunabilir.

Feyzanur Ceylan Özden
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

2023 Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından depremzede kadınların yaşadığı sorunlar ve psikolojik belirti düzeyleri: Adıyaman örneği

Amaç: Doğal afetler var olan toplumsal eşitsizlikleri derinleştirmekte ve özellikle savunmasız gruplar üzerinde orantısız etkiler yaratmaktadır. Bu çalışmanın amacı, 2023 Kahramanmaraş merkezli depremler sonrasında Adıyaman'daki kadınların, özellikle toplumsal cinsiyet rollerinden kaynaklanan eşitsizlikler ve savunmasızlıklar çerçevesinde, afet sonrası dönemde karşılaştıkları zorlukların özel bağlamını anlamaktır. Bu bağlamda araştırma, kadınların sosyal, ekonomik, kültürel ve fiziksel koşullarının afet sonrası yaşamlarını ve ruhsal durumlarını nasıl etkilediğini bütünsel bir yaklaşımla ele almayı amaçlamaktadır. Yöntem: Araştırma, Adıyaman'daki konteyner kentlerde yaşayan 251 kadınla yürütülen nicel bir çalışma olup, veri toplama aracı olarak yapılandırılmış anketler kullanılmıştır. Çalışmada, veri toplama aracı olarak demografik bilgi formu, Kısa Semptom Envanteri (KSE) ve Posttravmatik Stres Bozukluğu - Kısa Ölçek (PTSB-KÖ) kullanılmıştır. Hipotezler, bağımsız örneklem t-testi ile test edilmiştir. Bulgular: Araştırma, afet sonrası kadınların sağlık hizmetlerine ve hijyen ürünlerine erişimde ciddi zorluklar yaşadığını, bunun da anksiyete, depresyon ve olumsuz benlik algısı gibi psikolojik semptomlarla anlamlı şekilde ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Çocuk sahibi olmak, eş/aile baskısı, sosyal destekten yoksunluk ve güvenlik algısının düşük olması da ruhsal belirtileri artıran başlıca faktörler arasında yer almıştır. Duygusal ve ekonomik şiddete maruz kalma oranları artış gösterirken sosyal faaliyetlere katılımın ise literatürün aksine her zaman psikolojik iyilik halini desteklemediği gözlemlenmiştir. Sonuç: Bu çalışma, kadınların afet sonrası dönemde karşılaştıkları çoklu kırılganlıkları ve bu durumların psikolojik etkilerini ortaya koymaktadır. Bulgular, afet müdahale süreçlerinde cinsiyet odaklı politikalara ihtiyaç olduğunu vurgulamaktadır.

Ayşe İrem Özçelik
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Sahte hesap kullanımının psikolojik dinamikleri: Siber dissosiyasyon, ruhsal travma, takıntılı davranışlar ve şiddet eğilimi arasındaki ilişki

Sosyal medya platformları günden güne büyüyerek etkisini geniş kitlelere yaymaktadır. Özellikle gençler arasında popüleritesi daha fazladır. Giderek büyüyen bu mecralar, sahte hesap kullanımını da yaygınlaştırmaktadır. Bu bağlamda çalışmanın amacı sahte hesap kullanımın psikolojik dinamikleri olarak takıntılı davranışlar, çocukluk çağı ruhsal travmaları, dissosiyatif yaşantılar ve şiddet eğilimi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir. Çalışmanın örneklemini üniversitede eğitim gören 18-30 yaş arasındaki 102 öğrenciden oluşturmaktadır. Demografik Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği, Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği, Şiddet Eğilimi Ölçeği ve Maudsley Obsesif Kompulsif Belirti Ölçeği kullanılmıştır. Ölçekler çevrim içi ortamda Google Forms üzerinden doldurulmuştur. Örneklem 102 kişiden (sahte hesap kullanan 51 kişi ve sahte hesap kullanmayan 51 kişi) oluşmaktadır. Analiz sonuçlarına göre sahte hesap kullanan bireylerin çocukluk çağı ruhsal travma puanları sahte hesap kullanmayanlara göre daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Aynı zamanda sahte hesap kullananların çocukluk çağı ruhsal travma toplam puanı ve duygusal taciz (istismar), fiziksel taciz (istismar), duygusal ihmal ve fiziksel ihmal boyutlarında aldığı puanlar sahte hesap kullanmayara göre daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Sahte hesap kullanan bireylerin çocukluk çağı ruhsal travma, dissosiyatif yaşantılar, obsesif kompulsfi belirti ve şiddet eğilimi puanları arasında anlamlı ve pozitif yönde ilişki bulunmuştur (p<0.05). Bununla birlikte siber dissosiyasyon bağlamında sosyal medya kullanımı ve siber dissosiyasyona ilişkin oluşturulan kısa soru formu ile yapılan analizlerle sahte hesap kullanımına ilişkin karşılaştırmalar yapılmış ve anlamlı bulgular elde edilmiştir. Sonuç olarak, bu çalışmada, sahte hesap kullanımı bağlamında dissosiyatif yaşantılar, şiddet eğilimi, çocukluk çağı travmaları ve takıntılı davranışlar arasındaki ilişkinin varlığı, sahte hesap kullanımı açısından bilinçlenmeyi gerektirdiği ve doğurabileceği psikopatolojilerin adli bilimler açısından önlemler almayı önemli hale getirdiği vurgulanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Sahte kimlik, sosyal medya, siber dissosiyasyon, çocukluk çağı ruhsal travmaları, şiddet eğilimi, takıntılı davranışlar

Neşe Yılmaz Gürten
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Yaşlı bakım merkezlerinde çalışan personelin yaşlı bireylere yönelik ayrımcı tutumlarının değerlendirilmesi

Bu araştırma, yaşlı bakım merkezlerinde görev yapan personelin yaşlı bireylere yönelik ayrımcı tutumlarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmada ayrıca personelin tükenmişlik düzeylerinin (tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel yeterlilik) yaşlı bireylere yönelik tutumlarını nasıl etkilediği incelenmiştir. Araştırmanın örneklemi, İstanbul ilinde hizmet veren huzurevi ve yaşlı bakım merkezlerinde görevli 205 çalışandan oluşmaktadır. Veriler "Kişisel Bilgi Formu", "Yaşlı Ayrımcılığı Tutum Ölçeği" ve "Maslach Tükenmişlik Envanteri – Genel Formu" kullanılarak toplanmış, analizler SPSS programı ile gerçekleştirilmiştir. Bulgular, tükenmişlik düzeyi yüksek olan personelin yaşlı bireylere yönelik daha olumsuz ve ayrımcı tutumlar sergilediğini göstermiştir. Eğitim düzeyi düşük, mesleki pozisyonu bakım destek personeli olan bireylerde ayrımcı tutum düzeyinin daha yüksek olduğu bulunmuştur. Bununla birlikte, yaşlı bakım merkezinde çalışmaya yönelik memnuniyet düzeyi artıkça özellikle olumlu ayrımcılık tutumlarının da arttığı, genel yaşlı ayrımcılığı puanı ile memnuniyet arasında zayıf ama anlamlı pozitif bir ilişki bulunduğu belirlenmiştir. Bu bulgular, yaşlı bireylerin bakım sürecinde hizmet sunan personelin psikososyal özelliklerinin dikkate alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Araştırma sonuçlarının, kurumsal bakım politikalarının geliştirilmesine ve personel eğitimi temelli müdahale programlarının oluşturulmasına ve adli bilimler disiplini açısından katkı sağlaması beklenmektedir. Anahtar Kelimeler: Yaşlı ayrımcılığı, yaşlı birey, bakım personeli, tükenmişlik, adli bilimler

Medine Kırtay Uçar
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Karanlık dörtlü kişilik özelliklerinin majör depresif bozukluk tanılı hastalardaki saldırganlık düzeyleri, kendine zarar verme davranışları ve intihar olasılığı üzerindeki etkisi

Bu araştırmanın amacı, karanlık dörtlü kişilik özelliklerinin (makyavelizm, narsisizm, psikopati ve sadizm), majör depresif bozukluk tanılı bireylerde saldırganlık düzeyleri, kendine zarar verme davranışları ve intihar olasılığı üzerindeki etkilerini incelemektir. Kesitsel desende yürütülen bu çalışmanın evrenini, 2023 Şubat – 2024 Kasım tarihleri arasında İstanbul ilinde yaşayan bireyler oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemini ise, belirlenen dahil edilme ve dışlanma kriterlerini karşılayan toplam 140 katılımcı oluşturmaktadır. Bu kapsamda örneklem grubu iki alt gruptan oluşmaktadır. Klinik grup, Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Psikiyatri Polikliniği ve psikiyatri servisinde tedavisi süren, Majör Depresif Bozukluk tanısı almış 70 bireyden oluşmuştur. Kontrol grubunu ise herhangi bir psikiyatrik tanı almamış, gönüllülük esasına göre ve kolayda örnekleme yöntemiyle seçilen 70 birey oluşturmuştur. Araştırmada veri toplama aracı olarak Kişisel Bilgi Formu (KBF), DSM-5 Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşmenin Klinisyen Versiyonu (SCİD-5-CV), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Karanlık Dörtlü Ölçeği (KDÖ), Buss Perry Saldırganlık Ölçeği (BPSÖ), İntihar Olasılığı Ölçeği (İOÖ) ve Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri (KZVDDE) kullanılmıştır. Verilerin analizinde frekans dağılımı, bağımsız örneklemler t testi, Mann-Whitney U testi, Pearson korelasyon, Spearman korelasyon, Ki-kare testi ve basit doğrusal regresyon analizlerinden yararlanılmıştır. Elde edilen bulgular, klinik grubun karanlık dörtlü kişilik özellikleri, saldırganlık, kendine zarar verme davranışları ve intihar olasılığı puanlarının kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğunu göstermiştir. Korelasyon analizleri, özellikle depresyon düzeyi ile saldırganlık ve intihar olasılığı arasında pozitif ve güçlü ilişkiler olduğunu ortaya koymaktadır. Karanlık dörtlü kişilik özellikleri klinik grupta ana değişkenlerden yalnızca saldırganlık ile ilişkili bulunmuş, kontrol grubunda ve tüm örneklemde ise tüm ana değişkenler ile ilişkili bulunmuştur. Yapılan regresyon analizleri, karanlık dörtlü kişilik özelliklerinin saldırganlık üzerinde anlamlı bir yordayıcı etkisinin bulunduğunu, ancak intihar olasılığı ve kendine zarar verme davranışları üzerinde anlamlı bir yordayıcılık göstermediğini ortaya koymuştur. Bulgular, karanlık kişilik örüntülerinin majör depresyonla birlikte daha çok dışa dönük davranışsal risklerle ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu doğrultuda, majör depresyon tanısı taşıyan bireylerin klinik değerlendirmelerinde yalnızca duygudurum belirtilerinin değil, kişilik örgütlenmelerinin de dikkate alınmasının önemli olduğu düşünülmektedir. Elde edilen verilerin hem klinik psikoloji hem de adli psikoloji alanlarında risk değerlendirme ve müdahale süreçlerine katkı sağlayacağı öngörülmektedir.

Şebnem Uygun
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Adli kontrol tedbirleri kapsamındaki programların sosyoekonomik faktörler bağlamında tekrar suç işleme üzerindeki etkisi: ABD örneği

Ceza adalet sisteminin içindeki müdahalelerin suç oranlarını, tekrar suç işlemeyi, toplumsal düzeni korumayı nasıl etkilediğini anlayabilmek için uzun süredir çaba harcanmaktadır. Bu tartışmayı daha sağlam bir zemine oturtabilmek için aslında daha temel ama önemli bir soru sormamız gerekebilir: Suçun tanımının ne olduğu, neden bireylerin suç işlemek istedikleri (ya da suç işlemek zorunda kaldıkları) gibi. Yanıtın nasıl verildiğinden bağımsız olarak (Beccaria, 1764; Becker, 1968; Des Rosiers ve Bittle, 2004) zamanla, toplumlar, akademisyenler, bilim insanları sadece bireysel güdüleri değil, suçu etkileyen daha geniş ekonomik ve sosyal ortamları da incelemeye başlamışlardır. Çalışma, 2001'den 2023'e kadar Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Adalet İstatistikleri Bürosu'ndan alınan eyalet düzeyindeki yıllık tutukevi anketleri verilerini kullanarak, haftalık ortalama ücretler aracılığıyla ABD'deki adli kontrol tedbiri kapsamında uygulanan programların yeniden suç işleme üzerindeki etkisini incelemektedir. Eyalet düzeyinde analiz yaparak, hapsedilmemiş bireylere yönelik uygulanan bu programların yeniden suç işleme oranına nasıl ışık tuttuğunu araştırmaktadır. Çalışma her ne kadar bir ABD-Türkiye karşılaştırması olmasa da politika önerileri sunabilmek ve ileriki zamanlarda çalışmayı bir sonraki aşamaya geçirebilmek ve Türkiye için daha kapsamlı çalışmalar yapabilmek için 2009-2023 senelerini kapsayan ve Türkiye verisi ile hazırlanmış uygulamalı ekonometrik bir inceleme de bulunmaktadır. Ancak Türkiye için benzer zaman serisinde ve uygulamalı analizler yapılacak adli kontrol tedbiri kapsamında uygulanan programların verileri bulunmadığı için ve analizleri benzer oranda yapabilmek ve sonuçları benzer oranda yorumlayabilmek için denetimli serbestlik oranı verisi kullanılmıştır. Piyasa, kurumsal, makroekonomik ve demografik faktörleri bir araya getiren bu çalışma, değişken belirsizliğini gidermek için bir Bayesci Model Ortalaması (BMA) kullanmaktadır. Bulgular, ABD'de uygulanan adli kontrol tedbiri kapsamında uygulanan programlarının saatlik ortalama ücretler üzerinde etkisi olduğunu ve dolaylı olarak da tekrar suç işleme arasındaki olası bağlantıyı açıklayabileceğimizi göstermektedir.

Fadime İrem Doğan
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Romantik ilişkilerde siber saldırganlık ve manipülasyon ile çocukluk çağı travmaları, dissosiyatif yaşantılar ve karanlık üçlü kişilik özellikleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Bu doktora tezi, romantik ilişkilerde siber saldırganlık ve manipülasyon davranışları ile bireylerin çocukluk çağı travmaları, dissosiyatif yaşantıları ve karanlık üçlü kişilik özellikleri arasındaki ilişkinin incelenmesini amaçlamaktadır. Çalışmaya 870 yetişkin katılımcı (%74.4 kadın, %24.6 erkek) dahil edilmiştir. Veri toplama aracı olarak Kişisel Bilgi ve Görüşme Formu, Partner Siber Saldırganlık Ölçeği, İnsan İlişkilerinde Manipülasyon Ölçeği, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği, Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği ve Karanlık Üçlü Ölçeği kullanılmıştır. Bulgular, katılımcıların %53.7'sinin partnerine karşı siber saldırganlık davranışı gösterdiğini, %50.1'inin ise siber saldırganlık mağduru olduğunu ortaya koymuştur. Katılımcılarda psikolojik-cinsel siber saldırganlık oranı %22.3, siber takip oranı ise %50.6 olarak bulunmuştur. Erkek katılımcıların psikolojik-cinsel siber saldırganlık düzeylerinin kadınlara göre anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenmiştir (p < .001). Sıfır değer ağırlıklı negatif binom (Zero Inflated Negative Binomial=ZINB) regresyon analizleri, duygusal istismar (β = 0.095, p < .001), fiziksel ihmal (β = 0.145, p < .001) ve psikopati (β = 0.044, p = .003) değişkenlerinin siber saldırganlık davranışlarını anlamlı biçimde yordadığını göstermektedir. Siber mağduriyet ise fiziksel ihmal (β = 0.131, p < .001), dissosiyatif yaşantılar (β = 0.021, p < .001) ve psikopati (β = 0.040, p =.004) tarafından pozitif yönde yordanmaktadır. Manipülasyon davranışlarını en güçlü yordayan değişken makyavelizm (β = .347, p < .001) olup; psikopati (β = 0.17, p < . 001), narsisizm (β = 0.09, p < .001), dissosiyatif yaşantılar (β = 0.22, p < .001) ve duygusal istismar (β = 0.16, p < .001) da pozitif yönde anlamlı yordayıcılar arasında yer almıştır. Buna karşın, duygusal ihmalin manipülasyonu negatif yönde yordaması dikkat çekicidir (β = –.079, p = .035). Sıfır değer ağırlıklı negatif binom regresyon analizi bulguları ayrıca, partneriyle eğitim düzeyi farklı olanların "hiç saldırganlık göstermeyen" yapısal sıfır grubunda yer alma olasılığının düştüğünü (B = –1.13), 36 yaş ve üzerindekilerin ise bu olasılığın arttığını (B = 1.22) göstermektedir. Bu çalışma, dijital şiddet davranışlarının kişilerarası ve gelişimsel dinamiklerini kapsamlı bir şekilde analiz ederek, adli psikoloji ve klinik değerlendirme uygulamalarına yönelik çıkarımlar ortaya koymaktadır. Anahtar Sözcükler: Siber saldırganlık; siber takip; duygusal manipülasyon; çocukluk çağı travmaları; karanlık üçlü; dissosiyasyon; psikotravmatoloji; psikopati; makyavelizm; romantik ilişkiler

DissosiyasyonDuygusal manipülasyonKaranlık kişilik özellikleri+4
Osman Sezer Erim
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Schadenfreude ve saldırganlık ilişkisinde yabancılaşmanın düzenleyici etkisi

Toplumsal normlar ile uyumsuz olarak görülen schadenfreude (bir başkasının talihsizliğine sevinme), bireylerde doğrudan gözlemlenmesi güç bir duygu olarak karşımıza çıkmaktadır. Schadenfreude duygusu başkalarının talihsizliğini veya zararını pasif olarak gözlemlenerek edinilse de saldırganlığa zemin hazırlayabilecek bir eğilim olarak da değerlendirilmektedir. Hızla dijitalleşen ve kentleşen ortamda bireylerin insan ilişkileri hem davranışsal hem de duygusal anlamda dönüşebilmektedir. Bu dönüşüm içerisinde bireyler hem kendinden hem de çevresinden uzaklaşarak yabancılaşmaya başlayabilmektedir. Yabancılaşan bireylerin beraberinde getirdiği ahlaki çözülme anlamsızlık ve normsuzluk kavramları schadenfreude ve saldırganlık arasındaki ilişkinin niteliğini etkileyebilecek bir değişken haline gelmektedir. Bu çalışmanın amacı, schadenfreude ile saldırganlık arasındaki ilişkide yabancılaşmanın düzenleyici etkisinin incelenmesidir. Çalışmanın örneklemini İstanbul'da ikamet eden 18 yaş ve üzeri 250 birey oluşturmaktadır. Katılımcılara Demografik Bilgi Formu, Başkasının Üzüntüsüne Sevinme Ölçeği, Buss-Perry Saldırganlık Ölçeği ve Dean'ın Yabancılaşma Ölçeği çevrimiçi ortamda uygulanmış olup, veriler 2025 Şubat- 2025 Nisan ayları arasında toplanmıştır. Verilerin analizinde SPSS 26.0 programı kullanılmıştır. Çalışmanın hipotezlerine ilişkin yapılan Pearson korelasyon analizi ve doğrusal regresyon analizi sonucunda schadenfreude ve saldırganlık arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki (r= 0,204) olduğu görülmüş olup, düzenleyici değişken analizi sonucunda yabancılaşmanın bu ilişkide düzenleyici etkisinin olmadığı görülmüştür. Demografik bilgilerin analizinde ANOVA ve t-testinden yararlanılmıştır. Buna göre, katılımcıların schadenfreude, saldırganlık ve yabancılaşma düzeyleri bakımından demografik bilgilerin bazıları için anlamlı farklılık tespit edilirken, bazıları için anlamlı düzeyde farklılık görülmemiştir. Sonuç olarak, çalışmada schandefreude ve saldırganlık ilişkisinin yabancılaşma bağlamında incelenmesi bakımından literatüre özgün katkısı bulunmaktadır. Çalışma, saldırganlık davranışının değerlendirilmesinde duygusal ve toplumsal süreçlerin etkisini göstermektedir. Bu doğrultuda, bireylerin sosyal destek ve sosyal katılımlarının güçlendirilmesine yönelik öneriler verilmiştir.

Dilara Engin
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessEN

Attitudes of social services professionals towards people with albinism in Dar Es Salaam, Tanzania

Social services professionals are agents of change in any society. For many years, people with albinism in Tanzania have faced many injustices and malicious acts like murder, kidnapping, rape, cutting and selling their body parts. In Tanzania due to their condition, they have been placed under the category of "people with disability". It has befallen social services professionals to be their saviors and protectors into helping them voice their problems and other issues. This study aims at examining the attitudes of social services professionals, roles and precautionary measures taken towards protecting people with albinism in the Dar es Salaam region. In this study, 30 participants were contacted but only 24 responded and these were 6 social services professionals from the government, 6 from the non-governmental organizations, 10 people with albinism who acted as volunteers, 1 journalist and 1 social service professional from an embassy. This study was carried out between May to September 2019. A qualitative research design was adopted through a semi-structured interview guide. The analysis of these participants' opinions was carried out with Nvivo 12 software. The results of the analysis reveal that social services professionals have more positive attitudes like acceptance, respect, defense, support and love than negative attitudes which included unhelpfulness, pessimism, and unfairness towards people with albinism. Promoting education, advocacy and awareness-raising were some of the roles and precautionary measures used towards protecting people with albinism. From the findings, recommendations to the government, non-governmental organizations, social workers and people with albinism were to bring changes to the education, and health sector. It was realized that self-awareness concept on people with albinism themselves and the challenges facings social services professionals should be examined as an area for further research; these will positively stress and broaden the compassion about people with albinism and how to support them.

AlbinismSocial workersSocial services+2
Halıma Shekuwe
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessEN

The sand silts up your colour - box: The art of nineteenth - century women travelers and the imagining of the Ottoman Empire

Throughout the nineteenth century, hundreds of women travelers from Western Europe and North America sketched in Ottoman lands. For many, sketching was not only a tool for active observation, but a means of interaction. Drawing on the artworks and written accounts of these "traveler-sketchers", this thesis discusses the cultural phenomenon of women's travel art of the Ottoman Empire, situating it in the context of nineteenth-century orientalism, art, travel and society. Beginning with an overview of the origins and sociology of women's travel sketching, it evaluates the impact of sketching on perception. It examines the role of gender and professionalism in women's travel art of Ottoman lands, and the contiguities between women traveler-sketchers, and nineteenth-century female professional scientific illustrators. Finally, it evaluates women's travel art as the record of lived experience. The act of sketching often caused artists to become the observed objects of their intended subjects. "Picturesque" Ottoman locals frequently stepped out of the frame and spoke back: critiquing images, suggesting subjects, running away, posing, laughing, becoming angry, demanding payment, offering ink, or even taking up the pen to annotate their own portraits. This thesis surveys and evaluates a variety of these documented responses, and considers how drawing often served as a social bridge across linguistic and cultural barriers. Evaluating the experiential, gendered dimension of travel art enables this thesis to examine both Orientalist art and orientalism in a new light.

19. centuryWomen paintersOttoman State+2
August Sıena Cohn Thomas
Boğaziçi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessEN

Migration of high-qualified Turkish women from Türkiye: Deskilling & new opportunities

This thesis focuses on the post-migration experiences of highly qualified immigrant women from Türkiye. Based on the social media group called "Migrant Women," the reasons for the migration of qualified immigrant women, the issues they have difficulty with after migration, the process of re-entering business life after migration, and their future perspectives were examined. The interviews with 15 people were evaluated from an intersectional perspective on Bourdieu's concept of capital. In addition, women's marriage, children, divorce, and similar processes and their effects on women's lives before and after migration have been tried to be understood with the concept of 'vital conjunctures' of Johnson-Hanks. It was evident from the interviews that the women faced numerous challenges after migration. These included a lack of language skills, discriminatory attitudes and behaviors, a deficit in social connections, and the emotional toll of loneliness and deskilling. To counter the loss of social capital, highly qualified migrant women form social media groups, such as the Migrant Women group. Highly qualified immigrant women have shown impressive initiative in the face of deskilling after migration. They have taken the lead in starting new training programs, driven by their plans for migration, displaying their ability to take charge of their own adaptation. It has also been observed that the validity of these capitals after migration varies depending on variables such as race and gender, shedding light on the intricate and multifaceted dynamics of post-migration experiences.

Akife Alan
Boğaziçi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessEN

Exploring the melodic path: Decoding the journey of Istanbul's conservatory graduates in pursuit of employment

Conservatory trained classical musicians in Istanbul face unique challenges as well as those they share with their global counterparts. A study was conducted, through semi-structured interviews with ten conservatory graduates, to investigate their experiences regarding their professional lives after graduation. From a perspective of contemporary neoliberalism research and taking into account Turkey's unique socio cultural landscape, the study aims to answer questions regarding conservatory graduates' employment prospects, job seeking strategies, and professional outcomes starting from early personal life circumstances and following each participant's educational and personal development into adulthood and through various career paths. Analyzing the participants' replies based on a theoretical framework informed by Foucauldian concepts of biopolitics, subjectivation and governmentality, this thesis explores how Istanbul's classical musicians navigate the complexities of their field affected by decreased state support, shifts in cultural preferences and the increased pressure to demonstrate entrepreneurial attitudes.

Pelin Akkaya Can
Boğaziçi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessEN

Pairings of colors with emotions in Turkish

Metaphorical expressions can imply the associations between colors and emotions within a specific language. For instance, tying black (karalar bağlamak) (Bas & Buyukkantarcıoglu, 2019) or withering away (sararıp solmak) are used for sadness in Turkish. The study aims to see the relationship between colors and emotions. Eleven basic color terms in Turkish which were red, blue, green, yellow, black, white, purple, pink, orange, and grey and six basic emotions which were anger, sadness, happiness, surprise, disgust, and fear used to see associations between colors and emotions. In the first set of experiments (1/A and 1/B), participants performed the matching emotion words with colors task. In the second set of studies (2/A and 2/B), participants were required to perform matching emoji–like faces with colors tasks. Initially, 780 individuals were recruited through snowball sampling. However, 389 of the participants left the study. Therefore, 391 individuals were investigated for primary analyses. According to the results, seven found associations were aligned with the previous literature. These were anger with red and black, sadness with black and white, surprise with yellow and white, and fear with black. However, the level of agreement among raters was low. In addition, results were significant in conditions where the emotion has presented in either word or emoji-like formats in the initial phase. Lastly, experiments that included emoji faces showed slightly better results on which emotion and color were most associated. Future studies should re-run this experimental procedure with a larger sample size to establish a firm conclusion.

ConvergeCognitionEmotion+6
Hilal Eser
Bahçeşehir University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Digital maturity models for banking sector

In our world, which is becoming more and more digital every day, the digitalization of companies is inevitable. In particular, banks that hold assets and manage assets have to follow this trend even earlier than other firms. Banks are required to regularly measure their current digital maturity and continuously improve their areas of development. This study will shed light on banks in this area and cover where they are in the current situation and what they need to do to go further. Digital maturity is not just about technology. In addition, it covers new business models, technology & data usage, optimization and automation of processes, and the organization's digital orientation. Lastly, in this paper, common points were determined by examining and analyzing many different digital maturity models, and a new digital maturity model was revealed in the light of that information. This model was applied on one of Turkey's leading banks and the results were analyzed.

Banking sectorBanksDigital maturity+2
Ahmet Kemal Kavillioğlu
Bahçeşehir University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Measuring the perception of digital maturity level by employees working at private and public organizations in developing and developed countries

To obtain and sustain a competitive advantage, firms must create and successfully implement strategies that are compatible with the environment. The sample consisted of 451 participants. This study was conducted using a quantitative cross-sectional survey. Digital Maturity Measurement Scale (DMMS) was used to collect data. SPSS 22 was applied to perform the quantitative data analysis. The goal of this investigation was to measure the employees' perception of determining whether or not the level of digital maturity in developing and developed countries and its capacity subdimensions used in a public or private corporation are changing according to the country, education level of the participant, position, scope, size, sector and IT level of the company. The results of the research show that participants' attitudes varied in evaluating the impact of digital maturity on firms. It was found that there were significant variations in the perceptions stating that the digital maturity level could be changed in terms of the country, education level of the participant, position in the company, scope, size, sector and IT level of the company. However, the regression of country to rating the IT level, participants' answers showed a positive regression for Syria, Turkey and the Middle East. Furthermore, we can see a positive regression of micro, small and medium companies to IT rate. Based on the findings, it is critical to be aware of the importance of digital maturity level and its impact on the performances of firms.

Digital maturityDeveloped countriesDigital transformation+3
Batoul Al Balkhı
Bahçeşehir University · Institute of Graduate Studies
2023
00