Adipose tissue
132 theses under this subject heading
Tip-2 diyabetli sıçanlarda irisin ve vaspin hormonlarının değerlendirilmesi ve diyet ile ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışmada, diyabet gibi önemli kronik hastalıklarda bir gösterge olarak kabul edilen vaspin ve irisin hormonlarının değerlendirilmesi ve bu hormonların beslenmeyle olan ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma, 12'si sağlıklı ve 6'sı diyabetik olmak üzere toplam 18 adet Wistar-Albino türü sıçan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dâhil edilen 6 sıçana Streptozotosin (STZ) uygulanarak tip-2 diyabet olmaları sağlanmıştır. Sağlıklı sıçanlar kendi aralarında iki eşit gruba ayrılarak gruplara kontrol yemi ve yüksek yağlı yem ile 4 hafta süreyle beslenmiştir. Diyabetik sıçanlara ise 4 haftalık süre boyunca yüksek yağlı diyet uygulanmıştır. Çalışma başlangıcından itibaren günlük olarak yem tüketimleri kaydedilmiş, haftada 1 kez kan glukoz ölçümü ve ağırlık tartımı yapılmıştır. 4 haftalık beslenme uygulamasının sonunda vaspin ve irisin analizi gerçekleştirilmiş, trigliserit, total kolesterol, yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), düşük dansiteli lipoprotein (LDL), kan glukoz, insülin direnci skoru (HOMA-IR) ve açlık insülin parametreleri ölçülmüştür. 4. haftanın sonunda sağlıklı gruplardaki vücut ağırlıkları benzer, diyabetik grupta sağlıklı gruplara göre önemli ölçüde düşük bulunmuştur. Açlık kan glukoz düzeyinin, tüm haftalarda diyabetik yağlı grupta diğer iki gruba göre yüksek, sağlıklı gruplar arasında başlangıç ölçümü dışında benzer olduğu görülmüştür. Trigliserit, total kolesterol, HOMA-IR skorunun açlık glukoz seviyelerine benzer şekilde diyabetik grupta önemli oranda yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sağlıklı gruplar arasında ise benzer ölçümler ortaya çıkmıştır. Gruplar, HDL kolesterol ve açlık insülini bakımından bir farklılık göstermemiştir. İrisin düzeyi tüm gruplarda benzerlik gösterirken, vaspin düzeyinin yüksek yağla beslenen diyabetik grupta anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptanmıştır. Vaspin seviyesinin kanda glukoz, trigliserit, total kolesterol ve HOMA-IR ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışma, özellikle vaspinin T2DM hastalığındaki rolü ile ilişkili kanıtları güçlendirmektedir. Ayrıca, beslenme örüntüsündeki farklılıkların kısa vadede biyokimyasal sonuçlar üzerinde büyük bir etkisi olmasa da, bu farkın hormon düzeylerini etkileyip daha uzun vadede T2DM hastalığına ilişkin bulguları ortaya çıkarabileceğini veya hastalık sürecini etkileyebileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Tip-2 diyabet, irisin, vaspin, beslenme, adipoz doku
Sıçan izole torasik aortunda perivasküler adipoz doku fonksiyonundaki yaşa bağlı değişimin In Vitro ve In vivo çalışmalarla değerlendirilmesi
Perivasküler adipoz doku (PVAD), kan damarlarının dışını çevreleyen yağ tabakası olup fizyolojik koşullarda salıverdiği gevşetici faktörler ile kasılma karşıtı etki göstererek damar tonusunun kontrolüne katkı sağlar. Bu tez çalışmasında, sıçan izole torasik aortasında PVAD'ın kasılma karşıtı etkisi fonksiyonel olarak karakterize edildi. 10-12 haftalık genç sıçanların izole torasik aortasında, noradrenalin (10-10 – 10 -4 M) ile elde edilen kasılmalar PVAD varlığında azaldı ve bu yanıt PVAD'ın kasılma karşıtı etkisini gösterdi. Bu yanıtların endoteli zedelenmiş halkalarda ve L-NAME (10-4 M) varlığında değişmemesi, PVAD'ın kasılma karşıtı yanıtının endotelden bağımsız olduğu ve nitrik oksit (NO) dışı bir gevşetici faktörün buna aracılık ettiği saptandı. 52 haftalık erişkin sıçanlarda PVAD'ın kasılma karşıtı yanıtının yaşa bağlı değişimi incelendiğinde, PVAD'sız dokularda erişkin sıçanlarda noradrenalin kasılma duyarlılığında hafif ancak anlamlı bir artış oldu. Bu artış PVAD varlığında genç sıçanlardaki gibi inhibe edildiğinden erişkin yaşta PVAD'ın kasılma karşıtı fonksiyonunun devam ettiği ve vasküler kasılmayı tonik inhibitör etkisiyle sınırladığı tespit edildi. Ancak, endotele bağlı gevşemeler incelendiğinde erişkin sıçanlarda, genç gruptan farklı olarak, asetilkolin (10-9 – 10-5 M) ile elde edilen gevşemeler hem PVAD'lı hem de PVAD'sız dokularda azaldı. PVAD'ın vasküler reaktivite üzerindeki koruyucu rolü in vitro ve in vivo yüksek fruktoz varlığında da incelendi. Hem banyo ortamında 40 mM fruktoz ile 1 saat inkübe edilen arterlerde hem de 12 hafta boyunca %10 fruktozlu su verilerek hipertansiyon oluşturulan sıçanların izole arterlerinde PVAD'ın kasılma karşıtı fonksiyonu devam etti. In vitro yüksek fruktoz ve mannitol gruplarında değişmeyen asetilkolin gevşemeleri, in vivo deneylere ait kontrol grubunda PVAD varlığında azalırken, hipertansif grubun PVAD'lı dokularında değişmediği saptandı. Bu bulgulara göre, PVAD'ın kasılmalar üzerindeki bu etkisi erişkin sıçanlarda veya fruktozla ilişkili metabolik ortamda devamlılığını korumaktadır. Bununla beraber, yaşa bağlı olarak PVAD'ın endotele bağlı gevşemeler üzerindeki düzenleyici etkisinin değişebileceği düşünülebilir. Ancak, fruktozla ilişkili metabolik bozulmaların erken döneminde muhtemelen değişen adiposit metabolizmasına bağlı olarak PVAD'ın potansiyalize olabileceği ve salıverilen farklı adiposit-kökenli gevşetici faktörlerin vasküler fonksiyonu kısmen koruyabileceğine işaret eder.
Vücut kompozisyonu değişikliklerinin (sarkopeni, miyosteatoz, ciltaltı ve viseral yağ dokusu artışı) intraarteryal tedavi uygulanan primer ve sekonder karaciğer maligniteli hastalardaki prognostik rolünün araştırılması
Amaç: İntraarteryal tedavi uygulanan hepatoselüler kanser (HSK) ve metastatik kolorektal kanser (mKRK) hastalarında işlem öncesi hastaların vücut kompozisyon değişikliklerinin (sarkopeni, miyosteatoz, ciltaltı ve viseral yağ dokusu indeks artışı) tedavi yanıtına ve sağkalıma olan etkisini, ayrıca kontrol görüntülemelerde izlenen vücut kompozisyon değişimlerinin sağkalıma etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 1 Ocak 2012-31 Aralık 2022 tarihleri arasında intraarteryal tedavi uyguladığımız toplam 160 HSK (ortalama yaş: 63.45±11.79, E/K:123/37) ve 146 mKRK (ortalama yaş: 59.98±11.94, E/K:90/56) hastasını belirledikten sonra hastaların işlem öncesi 30 gün içinde elde edilmiş BT tetkikleri üzerinden L3 vertebra seviyesinden ölçüm ile vücut kompozisyon parametreleri (iskelet kas alanı, iskelet kas dansitesi, ciltaltı yağ dokusu alanı ve viseral yağ dokusu alanı) belirlendi. Sarkopeni ve miyosteatoz tanımı için literatürde tanımlanmış sınır değerler; ciltaltı ve viseral yağlanma tanımları için ise kendi hasta populasyonumuzun ortanca değerleri kullanıldı. Vücut kompozisyon parametreleri ile tedavi yanıtı ilişkisi belirlendikten sonra tek ve çok değişkenli binominal lojistik regresyon yöntemi ile tedavi yanıtına etki eden faktörler araştırıldı. Ardından vücut kompozisyon değerleri sağkalım ilişkisi ve tedavi yanıtı-sağkalım ilişkisi Kaplan-Meier yaşam analizi yöntemi ile ortaya konuldu. Hastaların kontrol görüntülemelerinden HSK grubu için mRECIST, mKRK grubu için RECIST 1.1 kılavuzu doğrultusunda vücut kompozisyon değerlerindeki değişimler belirlendi ve negatif veya pozitif yöndeki değişikliklerin sağkalım ile ilişkisi Kaplan-Meier analizi ile ortaya konuldu. Ardından tek ve çok değişkenli Cox-regresyon yöntemi ile progresyonsuz ve genel sağkalıma etki eden faktörler araştırıldı. Ayrıca "propensity score matching" (PSM) yöntemi ile bazal değişkenlerdeki farklılıklar ortadan kaldırılıp seçici yanlılık azaltılarak sağkalımı etkileyen faktörler tekrar araştırıldı. Bulgular: Hepatoselüler kanser hasta grubunda lokal hastalık kontrolü oranı %77.7, objektif yanıt oranı %55.4 bulunmuştur. Tedavi yanıtını (objektif yanıt) etkileyen faktörler çok değişkenli lojistik regresyon analizi sonucunda erkek cinsiyet (odds oranı: 0.30, %95 güven aralığı: 0.11-0.81, p=0.017), ECOG skoru (odds oranı: 0.26, %95 güven aralığı: 0.08-0.89, p=0.032), AFP düzeyi (odds oranı: 0.36, %95 güven aralığı: 0.16-0.81, p=0.014) ve ALBI skoru (odds oranı: 7.23, %95 güven aralığı: 0.76-68.61, p=0.085)'dir. Hem sarkopenik hem miyosteatotik hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha kısadır. Lokal hastalık kontrolü ya da objektif yanıtı olan hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha uzundur. Kontrol görüntülemelerde iskelet kası indeksinde azalma olanların hem progresyonsuz hem de genel sağkalım süreleri daha kısayken iskelet kası dansitesinde azalma olanların genel sağkalım süreleri daha kısadır. Genel sağkalımı etkileyen faktörler çok değişkenli cox-regresyon analizi sonucunda önceden tedavi varlığı (hazard oranı:0.51, %95 güven aralığı: 0.31-0.84, p=0.009), Child evresi (p=0.004), albümin düzeyi (hazard oranı=1.56, %95 güven aralığı=1.06-2.31, p=0.024), AFP düzeyi (hazard oranı:1.83, %95 güven aralığı: 1.22-2.75, p=0.003), sarkopeni (hazard oranı=1.59, %95 güven aralığı=1.05-2.41, p=0.029), miyosteatoz (hazard oranı=1.96, %95 güven aralığı=1.32-2.92, p=0.001) ve kontrolde iskelet kası indeksinde azalma (hazard oranı=2.13, %95 güven aralığı=1.41-3.22, p<0.001) olarak sıralanabilir. "Propensity score matching" sonucunda vücut kompozisyon değerleri olarak sarkopeni (hazard oranı: 2.06, %95 güven aralığı: 1.24-3.42, p=0.005) ve kontrolde iskelet kas indeksinde azalma (hazard oranı: 2.27, %95 güven aralığı: 1.35-3.81, p=0.002) genel sağkalımı belirleyen faktörler arasındadır. Hepatik metastazı olan KRK hasta grubunda lokal hastalık kontrolü oranı %53.1, objektif yanıt oranı %23.4 bulunmuştur. Tedavi yanıtını (objektif yanıt) etkileyen faktörler çok değişkenli lojistik regresyon analizi sonucunda önceden tedavi varlığı (odds oranı: 4.21, %95 güven aralığı: 1.36-13.07, p=0.013) ve AST artışı (odds oranı: 0.22, %95 güven aralığı: 0.04- 1.07, p=0.061)'dır. Hem sarkopenik hem miyosteatotik hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha kısadır. Lokal hastalık kontrolü ya da objektif yanıtı olan hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha uzundur. Kontrol görüntülemelerde iskelet kas indeksinde azalma olanlarda progresyonsuz ve genel sağkalım süreleri istatistiksel anlamlı olarak daha kısa iken (sırasıyla p=0.028 ve p=0.016), iskelet kas dansitesi değişiklikleri ile sağkalım arasındaki ilişki istatistiksel açıdan anlamlı değildir (sırasıyla p=0.608 ve p=0.125). Genel sağkalımı etkileyen faktörler çok değişkenli cox-regresyon analizi sonucunda ECOG skoru (hazard oranı=2.08, %95 güven aralığı= 1.44-2.99, p<0.001), KCFT yüksekliği (hazard oranı=1.84, %95 güven aralığı=1.19-2.84, p=0.006), sarkopeni (hazard oranı=2.96, %95 güven aralığı=1.68-5.21, p<0.001), kontrolde iskelet kas indeksinde azalma (hazard oranı=2.03, %95 güven aralığı=1.16-3.55, p=0.013) ve miyosteatoz (hazard oranı=2.17, %95 güven aralığı=1.31- 3.58, p=0.002) olarak sıralanabilir. "Propensity score matching" sonucunda vücut kompozisyon değerleri olarak sarkopeni (hazard oranı: 1.91, %95 güven aralığı: 1.20-3.05, p=0.006) ve miyosteatoz (hazard oranı: 1.97, %95 güven aralığı: 1.00-3.87, p=0.049) genel sağkalımı belirleyen faktörler arasındadır. Sonuç: Hem HSK hem de mKRK hasta gruplarımızda bazal sarkopeni ve miyosteatoz hastaların progresyonsuz ve genel sağkalımı etkileyen faktörlerden birisi olup bu faktörlerin varlığı prognozu olumsuz yönde etkilemektedir. Ayrıca kontrol incelemelerde iskelet kas indeksindeki azalma da her iki hasta grubunda prognozu olumsuz yönde etkilemektedir.
Erkek voleybolcularda kurkumin kullanımının kahverengi yağ dokusu ve spor performansı üzerine etkisi
Kahverengi yağ dokusu, termogenez ve enerji metabolizmasını düzenlemekle görevli bir dokudur. Çift kör, randomize, plasebo kontrollü klinik çalışma olarak tasarlanan bu çalışmanın amacı; erkek voleybolcularda kurkumin kullanımının kahverengi yağ dokusu (KYD) belirteci olan eşleşmemiş (Uncoupling) protein-1 (UCP-1 protein) ve peroksizom proliferatörü ile aktive olan reseptör gama (PPAR-γ) koaktivatörü 1-alfa (PGC-1α) düzeyleri üzerinde etkisinin belirlenmesi ve bu protein düzeylerinin vücut kompozisyonu, dinlenme metabolik hız ve spor performansı ölçümleri ile ilişkisini saptamaktır. Çalışma aynı ligde müsabakalara katılan 18-29 yaşları arasında 42 erkek voleybol sporcusu ile yürütülmüştür. Sporcular, blok randomizasyon yöntemi ile müdahele (kurkumin içeren besin takviyesi, n=21) ve plasebo (n=21) grubuna çift körleme ayrılmıştır. Çalışmada, 400 mg Zerdeçal kök ekstresi (372 mg kurkuminoid) içeren beslenme destek ürünü kullanılmıştır. Çalışma toplam üç ziyaretten oluşmaktadır. İlk ziyarette bilgilendirme ve alıştırma testleri, iki gün süren ikinci ziyaret kapsamında; sporcuların fiziki muayeneleri ve ardından sırasıyla dinlenme metabolik hız (DMH) ölçümü, vücut sıcaklıkları ölçümü, kan ve idrar numunesi alımı, biyoelektrik impedans analizi (BİA) ve antropometrik ölçümleri, maksimal oksijen tüketim (VO2max) ölçümleri yapılmıştır. Spor performansının değerlendirilmesi için, el dinamometresi ölçümü, izokinetik diz kas kuvveti ve üst ekstremite kas gücü ölçümü yapılmıştır. İkinci ziyarette sporculardan 28 gün boyunca günde 1 tane besin takviyesi kullanmaları istenmiştir. Çalışmanın iki gün süren üçüncü izleminde (28 günün bitiminden sonraki 1-7 gün içerisinde) ikinci izlem kapsamındaki protokolün aynısı uygulanmıştır. İkinci ve üçüncü izlem öncesinde 3 günlük besin tüketim kayıtları alınmıştır. Çalışmanın sonunda; kurkumin kullanımı sonucunda müdahale grubundaki sporcuların UCP-1 ve PGC-1α protein düzeylerinde artış olmuştur. Kurkumin kullanan sporcuların UCP-1 protein düzeylerinin ortanca değeri 34,5 ng/mL'den 38,78 ng/mL'ye ve PGC-1α protein düzeylerinin ortanca değeri 9,45 ng/mL'den 11,32' ng/mL'ye yükselmiştir (p<0,05). Her iki gruptaki sporcuların BIA ve antropometrik ölçümlerinde anlamlı bir değişiklik olmamıştır (p>0,05). Kurkumin kullanan sporcuların DMH'leri artmıştır (p<0,05). Her iki gruptaki sporcuların VO2max ve rölatif VO2max 'leri artmıştır. Kurkumin kullanan müdahale grubundaki sporcuların VO2max ve rölatif VO2max düzeylerindeki artış plasebo grubuna göre daha fazladır (p>0,05). Kurkumin kullanan grubun anaerobik güç ve kuvvet testi sonucunda elde edilen zirve güç değerinde artış olmuştur (p<0.05). Kurkumin kullanan sporcuların 60º/sn ve 180º/sn açısal hızlarda diz fleksör ve ekstansör kas kuvvetleri ve sağ el ve sol el kavrama kuvvetleri artmıştır (p<0.05). Bu çalışma sonuçlarına göre ilk kez sporcularda 28 gün boyunca kurkumin kullanımının UCP-1 protein ve PGC-1α protein düzeylerini artırarak beyaz yağ dokuda kahverengileşmeyi olumlu etkilediği bulunmuştur. Kurkumin sporcular için KYD'yi ve spor performansını artıracak bir besin desteği olarak özellikle müsabaka döneminde kullanılabilir ve doz belirlenmesine yönelik araştırmalarda bu çalışma sonuçlarının yol gösterici olacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Kurkumin, kahverengi yağ dokusu, spor performansı, voleybol
Polikistik over sendromu tanılı hastalarda kas ve kemik kompozisyonun ve fonksiyonunun değerlendirilmesi
Polikistik over sendromu (PKOS), kadınlarda en sık görülen endokrinolojik bozukluktur. Pek çok sistem üzerindeki olumsuz etkileri bilinmesine rağmen PKOS'un kas-iskelet sistemi üzerindeki olası etkileri tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada PKOS'un geç reprodüktif dönemdeki kadınlarda kas ve kemik kompozisyonu ve fonksiyonu üzerine etkilerini incelemeyi amaçladık. Çalışmaya 34 PKOS ve 32 yaş ve VKİ uyumlu kontrol kadın dahil edildi. Vücut kompozisyonunu belirlemek için tüm katılımcılara dual enerjili X-ray absorsiyometrisi (DEXA) uygulandı. Ayrıca bireylerde abdomen ve uyluk manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanılarak kesitsel kas alanları ve kasların yağ fraksiyonları değerlendirildi. Kas gücü, izokinetik dinamometre, Biodex® System Pro3 (Biodex Corp. Shirley NY, ABD) kullanılarak ölçüldü. Diz ekstansör ve diz fleksör konsantrik kas kuvveti, birim zamandaki açısal yer değiştirme miktarını temsil eden 60°/sn açısal hızlarda değerlendirildi. Ortalama yaş PKOS'ta 43 ± 3.7, kontrollerde 42.2 ± 3.5 idi. Tanı anında PKOS hastalarının %94,1'i (n=32) fenotip A, %5,9'u (n=2) fenotip B idi. PKOS hastalarında testosteron, FAİ ve açlık insülini kontrollere göre daha yüksekti (sırasıyla p<0,001, p=0.001 ve p=0.032). Toplam abdominal kas alanı (TAMA), paraspinal kas alanı, uyluk kas alanı, visseral yağ doku (VAT), subkutan yağ doku (SAT), vertebral manyetik rezonans görüntüleme-proton dansite yağ fraksiyonu (MRI-PDFF), uyluk ve paraspinal kas MRI-PDFF gruplar arasında benzerdi ancak karaciğer MRI-PDFF'si PKOS grubunda daha yüksek bulundu (p=0,044). Gruplar arasında DEXA ile değerlendirilen kas ve kemik kompozisyonu açısından fark yoktu. Alt grup analizinde obez PKOS hastalarının obez kontrollere göre daha yüksek TAMA'ya (p=0,012) ve daha yüksek visseral yağ dokusuna (p=0,049) sahip olduğu görüldü. Trunkal yağlanmayı destekleyen visseral yağ dokusu artışı, tüm grup karşılaştırmasında da PKOS grubunda istatistiksel öneme ulaşmamakla birlikte daha yüksek olma eğilimindeydi (p=0.072). Her iki grupta da MRG ve DEXA ile ölçülen vücut kompozisyon parametreleri, temel olarak VKİ ve açlık insülin değerleri ile ilişkili iken, androjen seviyeleri ilişkili değildi. İzokinetik dinamometre analizlerinde obez olmayan kadınlarda obezitesi olan kadınlara göre normalize edilmiş diz ekstansör tepe torku artmış bulunurken PKOS ve kontrol grupları arasında kas mekanik fonksiyonu açısından fark saptanmadı. Ancak non-obez alt grupta diz ekstansör kas kuvveti daha yüksekti (p=0.049). Bu çalışmanın sonuçlarına göre geç reprodüktif dönemde PKOS'lu kadınlarda yaş ve VKİ eşleştirilmiş kadınlara göre karaciğer yağlanma oranı artmıştır. Obez PKOS'lu kadınlarda obez kontrollere göre abdomen kas ve viseral yağ oranları daha yüksektir. Non-obez PKOS'lu kadınlarda artmış diz ekstensör kas kuvveti dışında kas mekanik fonksiyonu PKOS'lu kadınlarla kontroller arasında benzerdir.
Propolisin obezite üzerindeki etkisini inceleyen araştırmaların değerlendirilmesi
Obezite günümüzde hem gelişmiş hem de kaynakları yetersiz ülkeleri etkileyen, yaşam beklentisini azaltan ve ülkelerin sağlık sistemleri için kapsamlı sonuçları olan küresel bir salgın olarak kabul edilmiştir. Obezitenin birincil nedenleri, monogenik hastalıklar ve genetik sendromlar biçimindeki genetik bozukluklarla ilişkili olarak sınıflandırılmıştır. Obezitenin ikincil nedenleri, sistemik işlev bozukluklarını içeren hastalıkları ve vücutta metabolik değişikliklere neden olan düzenleyici mekanizmaların bozukluklarını içermektedir ve bu da birincil hastalığa ikincil obezite gelişimini teşvik etmektedir. Obezite tedavisinde, obeziteyle ilişkin hastalık ve ölüm risklerini azaltmak, kişilere dengeli ve yeterli beslenme alışkanlığı benimseterek hayat kalitesini artırmak amaçlanmıştır. Son zamanlarda propolis, sağlığı geliştirmek ve iltihaplanma, koroner hastalık, diyabet ve kanser gibi kronik hastalıkları engellemek için yiyecek ve içeceklerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Propolisin kimyasal bileşimi kaynağa bağlı olarak kalitatif ve kantitatif olarak değişken olmasına rağmen, propolisin alt bileşenleri olan polifenoller öncü olmak üzere 300'den daha fazla bileşik bildirilmiştir. Propolisteki başlıca polifenoller flavonoidler, fenolik aldehitler, fenolik asitler ve bunların esterleridir. Son zamanlarda propolis, sağlığı daha iyi hale getirmek ve iltihaplanma, kalp hastalığı, diyabet ve kanser gibi hastalıkları önlemek için yiyecek ve içeceklerde sıkça kullanılmaktadır. Bu incelemenin içerdiği araştırmalara, elektronik veri tabanlarından ulaşılmıştır. İncelemede yer alan çalışmalar, 2010 ile 2023 yılları arasını kapsamaktadır. Bu incelemede araştırma kriterlerine göre seçilmiş 30 araştırma makalesi taranmıştır. Bunlardan; 28'i randomize kontrollü çalışma, 2'si deneysel çalışmadır. Bu çalışmada, propolisin obezite ve hiperlipidemi üzerindeki etkileri literatürde yer alan in vitro ve in vivo çalışmalar incelenerek vurgulanmıştır. İncelenen tüm çalışmalar propolisin obeziteyi önlediği ve iyileştirdiği yönündedir. Bu sonuçlara dayanarak propolisin obezite hastalığında tedavi etkisi olduğunu ve kullanılabileceğini düşündürmektedir. Fakat literatürdeki çalışmalar propolisin miktarı ve uygulama süresi konusunda yetersiz görünmektedir. Literatürdeki konuyla ilgili derleme çalışmaları propolisin birçok kronik hastalıklar üzerindeki etkisine yoğunlaşmıştır. Bizim çalışmamız, spesifik olarak sadece obezite ve hiperlipidemi etkisini ele alıp değerlendiren tek çalışmadır. Anahtar Kelimeler: Propolis, Obezite, Hiperlipidemi, Leptin, Adiposit
Bir kemoterapi ajanı olan paklitakselin kanser kaşeksisi üzerine etkisinin in vitro araştırılması
Kaşeksi; geleneksel beslenme desteği ile tamamen geri döndürülemeyen, ilerleyici fonksiyonel bozukluklara yol açan, iskelet kası ve adipoz doku kaybı ile karakterize edilen çok faktörlü bir sendromdur. Kaşeksinin potansiyel biyobelirteçlerinden olan ve AZGP1 (Alpha-2-Glycoprotein 1, Zinc-Binding) geni tarafından kodlanan çinko-α2-glikoprotein (ZAG), adipoz dokuda lipit sentezini düzenleyici bir faktör olarak tanımlanmıştır. Adipoz doku, öncü adipositlerin PPARγ ve C/EBPα gibi transkripsiyon faktörlerinin etkisi ile olgun adipositlere dönüştüğü adipogenez süreci sonucunda oluşmaktadır. AZGP1'in, bu transkripsiyon faktörlerini baskılayarak adipogenezi ve lipit birikimini engellediği bildirilmiştir. Bununla birlikte AZGP1'in, beyaz adipositlerin kahverengi adipositlere dönüşümünü tetiklediği ve kaşekside yağ katabolizmasını arttırarak adipoz doku kaybına katkı sağlayabileceği bildirilmiştir. Kemoterapi spesifik tedavi hasarı oluşturmasının yanı sıra, beslenme ve metabolik durum değişikliklerine neden olarak kaşeksiye doğrudan veya dolaylı olarak katkı sağlayabilir. Paklitaksel birçok kanser türünün tedavisinde sıklıkla kullanılan bir kemoterapötik ajandır. Bu çalışmada, paklitakselin kanser kaşeksisi üzerindeki etkisi, lipit birikimi ve kaşeksi ilişkili AZGP1 geni ifadelenmesi yoluyla araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada, insan öncü adiposit hücreleri 37°C ve %5 CO2 şartlarında ticari olarak satın alınan öncü adiposit büyüme besiyerinde çoğaltılmıştır. Çoğalan hücreler 12 kuyucuklu hücre kültür tabaklarına 105 hücre/kuyu olacak şekilde ekilmiş ve farklılaşmanın tamamlanma süreci olan 15 gün boyunca 3 gün ara ile 50 nM paklitaksel + farklılaşma besiyeri uygulanmıştır. Uygulama zaman bağımlı olarak 0.gün, 3.gün, 6.gün, 9.gün ve 12.gün paklitaksel + farklılaşma besiyeri şeklinde yapılmıştır. 15. günün sonunda hücrelere lipit birikiminin tespiti için Oil Red O boyama ve gen ifade analizi için total RNA izolasyonu yapılmıştır. Adipogenez sürecinde zaman bağımlı olarak uygulanan paklitakselin AZGP1 gen ifadesine etkisi RT-PCR ile analiz edilmiştir. Çalışma sonucunda, adipogenez sürecinde verilen paklitakselin, insan öncü adipositlerinde farklılaşmayı ve lipit birikimini baskıladığı (p<0.01) tespit edilmiştir. Gen ifade analizi sonucunda AZGP1; 0.gün, 6.gün, 9.gün ve 12.gün sırasıyla 0.42, 0.44, 0.5 ve 0.36 kat daha az ifadelenme göstermiş ancak 3.günde AZGP1 ifadelenmesinde bir değişim olmamıştır (p>0.05). PPARγ gen ifadesi 0.gün, 3.gün ve 6.gün sırasıyla 0.03 (p<0.05), 0.65 ve 0.9 kat daha az ifadelenme göstermiş ancak 9.gün ve 12.günde sırasıyla 2.29 (p=0.015) ve 3.99 (p=0.003) kat daha fazla ifadelenme gösterdiği belirlenmiştir. Sonuç olarak, paklitakselin lipit birikimi baskılayarak kanser kaşeksisinde adipoz doku kaybına katkı sağlayabileceği ancak bu süreçte kaşeksi ilişkili AZGP1 ve adipogenez ilişkili PPARγ gen ifade düzeylerinde gösterdiği değişimin daha fazla çalışma ile analiz edilmesi gerektiği tespit edilmiştir.
Holştayn ve simental sığırlarında süt verim düzeylerinin yağ doku hormonları ve bazı galaktopoetik hormonlarla ilişkilerinin araştırılması
Bu araştırmada laktasyon dönemlerine göre düşük, orta ve yüksek süt verimli Holştayn ve Simental ırkı ineklerde, enerji metabolizmasının düzenlenmesinde etkili olan; leptin, adiponektin ve grelin hormonları ile metabolik faaliyetlerin düzenlenmesinde de etkili olan galaktopoetik hormonlardan; büyüme hormonu (BH), insülin, insülin benzeri büyüme faktörü-I (IGF-I), kortizol, Tiroit Stimülan Hormon (TSH) ve Tiroksin (T4) düzeylerindeki fizyolojik değişimleri ve süt verim düzeyi ile aralarındaki korelasyon incelendi. Bu amaçla, laktasyon dönemlerine göre düşük, orta ve yüksek süt verimine sahip Holstein (n=30) ve Simental ırkı inekler (n=30) kullanıldı. Holştayn ve Simental ırkı inekler, her grupta 10'ar hayvan olacak şekilde 6 gruba ayrıldı ve kuru dönem vücut kondisyon skorları belirlendi. Hayvanların tamamından aynı gün kan örnekleri alındı. Kan serumlarında büyüme hormonu, insülin, İGF-I, kortizol, TSH, T4, leptin, adiponektin ve grelin seviyeleri belirlendi. Büyüme hormonu seviyelerinin Holstein ırkı ineklerde düşük süt verim düzeyinde, Simental ırkında ise düşük ve yüksek süt verim düzeyinde yükseldiği (p<0.05) tespit edildi. Plazma kortizol seviyelerinin Holstein ırkında düşük ve yüksek süt verim düzeylerinde istatistik olarak (p<0.05), düşük süt verimli Simental ırkında ise rakamsal olarak yükseldiği tespit edildi. Plazma T4 seviyelerinin Holstein ırkı ineklerde yüksek süt verim düzeyinde düştüğü (p<0.05), süt verim düzeyi azaldıkça yükseldiği (p<0.05) tespit edildi. Grelin seviyesinin düşük ve yüksek süt verimli Simenatl ırkı ineklerde istatistik olarak (p<0.05), Holstein ırkında ise sayısal olarak yükseldiği tespit edildi. Irk ayrımı olmaksızın düşük, orta ve yüksek süt verimli ineklerde plazma leptin seviyeleri ile insülin ve BH seviyeleri arasında, plazma adiponektin seviyeleri ile leptin ve insülin arasında (p<0.01) pozitif korelesyon tespit edildi. Sonuç olarak, mevcut araştırmada, laktasyonda enerji ihtiyacının ciddi boyutlarda olmaksızın yükseldiği durumlarda, fizyolojik olarak büyüme hormonu, kortizol ve grelin hormon seviyelerinin yükseldiği; plazma T4 seviyesinin düştüğü ve insülin, IGF-I, TSH, leptin ve adiponektin seviyelerinin değişmediği belirlenmiştir. Leptin, adiponektin ve grelin hormonları ile galaktopoetik hormonlar arasında etkileşim bulunmaktadır.
Farklı düzeylerde tarçın kabuğu polifenol ekstresinin etlik piliçlerde performans, karkas parametreleri ve abdominal adipoz doku dinamikleri üzerine etkisi
Bu çalışma, etlik piliçlerde tarçın kabuğu polifenollerinin (TPE) performans ve karkas parametreleri üzerine etkisinin yanı sıra, farklı gelişim evrelerinde adipogenez ve adipogenezde anahtar rol oynayan adipojenik dönüştürücü faktörlerden biri olan peroksizom proliferatör aktive edilen reseptör gama (PPARγ) ve lipoprotein lipaz (LPL) gen ekspresyon düzeylerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Toplam 288 adet Ross 308 ırkı bir günlük erkek piliç, üç gruba ayrılarak birinci grup bazal yemle (katkısız, kontrol grubu- K), ikinci (TPE300) ve üçüncü (TPE600) gruplar ise bazal yeme 300 mg/kg ve 600 mg/kg tarçın kabuğu polifenol ekstresi ilave edilerek oluşturulan izokalorik ve izonitrojenik karma yemlerle 42 gün süreyle beslenmiştir. Çalışmanın 7, 14, 35 ve 42. günlerinde her alt gruptan bir piliç kesilerek abdominal adipoz doku örneklemeleri yapılmıştır. TPE katkılı karma yemleri tüketen etlik piliçlerde 1-21, 22-42 ve 1-42 günlerde canlı ağırlık artışı ve yem tüketimi kontrol grubuna göre düşük (P<0.05), yemden yararlanma oranı ise TPE600 grubunda daha yüksek olmuştur (P<0.05). Karma yemlere TPE ilavesi kesim ağırlığı, sıcak karkas ağırlığı ile abdominal adipoz doku oranını düşürürken taşlık oranını arttırmıştır (P<0.05). Muamele grupları sıcak karkas randımanı ile göğüs kası oranını düşürmüştür (P<0.05). Abdominal adipoz doku oranı genel olarak yaşla birlikte artış eğiliminde olup bu oran üzerine TPE katkıların etkisi önemli bulunmuştur. TPE ilavesi adiposit boyutlarını kontrol grubuna göre düşürmüştür (P<0.05). TPE'ler serum trigliserid seviyelerini düşürürken serum insülin ve leptin konsantrasyonlarını artırmıştır (P<0.05). Ayrıca, adipoz dokuda adipogenez sürecinde etkili olan, adipositlerde insülin duyarlılığını ve lipid metabolizmasını düzenleyen genlerin ifadesini artıran PPARγ ile yağ katabolizmasını hızlandıran LPL geninin ekspresyon seviyeleri belirgin bir şekilde yükselmiştir (P<0.05). Sonuç olarak TPE'lerin abdominal adipoz dokuda LPL ve PPARγ gen ekspresyonunu artırıp, serum trigliserid konsantrasyonunu düşürmesi, serum leptin ve insülin konsantrasyonunu ise artırması gibi bu koordineli tepkileri bunların etlik piliçlerde lipid metabolizmasını düzenlemede önemli bir rol oynadığını göstermektedir.
Diz osteoartriti olan orta yaş kadınlarda intramüsküler yağ oranının iskelet kası mimari yapısına ve fiziksel performansa olan etkisinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı diz osteoartriti (OA) olan orta yaş kadınlarda kuadriseps femoris ve hamstring kaslarının intramüsküler yağ (İMY) oranını sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmaktır. Ayrıca diz OA olan kadınlarda İMY oranı ile iskelet kasının mimari özellikleri ve fiziksel performans arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Çalışmamıza 40-65 yaş aralığında 31 diz OA olan ve 31 sağlıklı kadın dahil edildi. Katılımcıların demografik verileri (yaş, boy, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi), ağrı durumları ve diz eklemi hareket açıklıkları kaydedildi. Yağ ve kas kütlesinin değerlendirilmesi; Bioelektrik İmpedans Analizi ile, izometrik kas kuvveti; hand held dinamometre ile, diz OA ile ilişkili semptom ve diz eklemi fonksiyonları Diz Yaralanma ve Osteoartrit Sonuç Skoru (KOOS) ile değerlendirildi. Kuadriseps femoris ve hamstring kaslarının mimari özelliklerinden pennasyon açısı, lif uzunluğu ve kalınlığı gibi Ultrasonografi (US) yöntemi ile değerlendirildi. Kasların İMY oranı ise ekointensite (Eİ) ölçümleri kullanılarak analiz edildi. Eİ değerlendirmesi, US yöntemi ile elde edilen görüntülerin ImageJ programı aktarılması ile yapıldı. Katılımcıların fonksiyonel performans değerlendirmeleri, Beş Kere Otur ve Kalk Testi, Zamanlı Kalk Yürü Testi ve Merdiven İnip-Çıkma Testi ile, yürüme hızı ise 20 Metre Yürüme Testi ile değerlendirildi. Diz OA olan hastaların sağlıklı kontrol grubuna göre rektus femoris, vastus intermedius, vastus lateralis, vastus medialis, biseps femoris, semitendinosus ve semimembranosus kaslarının İMY oranı daha fazla idi (p<0,05). Diz OA olan kadınların yaşları, vücut kütle indeksleri, vücut yağ kütlesi arttıkça kuadriseps ve hamstring kaslarının İMY oranı artmakta, iskelet kas kütlesi ve iskelet kas kütle indeksi artıkça İMY oranı azalmaktaydı (p<0,05). Rektus femoris, vastus medialis, biseps femoris ve semitendinosus kaslarının İMY oranı azaldıkça pennasyon açıları artmaktaydı (p<0,05). Rektus femoris ve vastus medialis kaslarının İMY oranı artıkça dizin izometrik ekstansör kuvveti azalmakta, biseps femoris kasının İMY oranı artıkça dizin izometrik fleksör kuvveti azalmaktaydı (p<0,05). Ayrıca vastus medialis ve biseps femoris kasların İMY oranı artıkça KOOS puanları azalmaktaydı (p<0,05). Kuadriseps femoris ve hamstring kaslarının İMY oranı arttıkça diz OA olan kadınların fiziksel performansları ve yürüme hızları da kötüleşmekteydi (p<0,05). Diz OA olan orta yaş kadınların kuadriseps femoris ve hamstring kaslarının intramuskuler yağ oranı sağlıklı kontrol grubuna göre daha fazla olup, bu hastalar için intramüsküler yağ dokusunu azaltmaya yönelik egzersiz ve tedavi stratejileri belirlenmelidir.
Spermatogenezin tasarlanmış farklı üç boyutlu fare epididimal beyaz yağ dokusu - testis kokültüründe değerlendirilmesi
Çocukluk çağı kanser hastalarında uygulanan tedaviler testis germ hücreleri ve mikroçevresine hasar vererek hastaların %46'sının infertil hale gelmesine neden olmaktadır. Hava sıvı interfaz (HSİ) ve U plak (UP) teknikleri üç boyutlu kültür platformlarıdır ve in vitro spermatogenez ile fonksiyonel sperm eldesini destekleyebilir. Epididimal beyaz yağ dokusunun (EBYD) spermatogenez için gerekli olan adipokinleri ürettiği ve uzaklaştırıldığında spermatogenezin inhibe olduğu bilinmektedir. Epididimal beyaz yağ dokusu in vitro koşulda üç boyutlu UP ve HSİ kültür teknikleri ile testis kokültüründe spermatogonyal kök hücre (SKH) havuzunu sayı ve işlev olarak koruyabilir ve spermatogenezi destekleyebilir. Bu tez çalışmasında HSİ ve UP teknikleri ile sinjeneik C57BL/6 fare yetişkin EBYD uygulanan yenidoğan testis kokültürlerinde EBYD'nin, 1, 3, 4 ve 6. haftalarda in vitro spermatogeneze etkisi histomorfometrik ve immünohistokimyasal olarak değerlendirilmiştir. Epididimal beyaz yağ dokusu uygulanan ve uygulanmayan HSİ kokültür ve kültür platformunda seminifer tübül epitel alanı 3. haftaya kadar artmış (p=0,0001) sonra sabit olarak gözlenirken, UP kültür ve kokültür platformlarında 1. haftadan 6. haftaya kadar değişiklik gözlenmemiştir. Bir (p<0,0001), üç (p=0,0009), dört (p=0,0001) ve altıncı (p<0,0001) haftalarda EBYD uygulanan HSİ kokültür platformunda tübül lümen alanı EBYD uygulanan UP kokültür platformuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Seminifer tübül lümen alanının HSİ tekniği ile 3. ve 4. haftalarda UP tekniğine göre yüksek olduğu gözlenmiştir (p<0,0001). HSİ tekniğinin UP tekniğiyle karşılaştırıldığında ID4(+) SKH sayısı üzerinde 3. ve 6. haftalarda arttırıcı etkisi olduğu görülmüştür (p<0,0001). Epididimal beyaz yağ dokusunun HSİ kokültür platformunda 3. haftadan sonra ID4(+) SKH havuzunu koruyucu etkisi gözlenmiştir. HSİ tekniğiyle c-Kit(+) farklılaşan spermatogonyumların sayısı UP tekniğine göre 1, 3, 4 ve 6. haftalarda artmış ve EBYD'nin olumlu etkisi 6. haftada HSİ tekniğiyle kokültür platformlarında ve 4. haftada UP tekniğiyle kokültür platformlarında gözlenmiştir. Epididimal beyaz yağ dokusu, HSİ kokültür platformlarında 1, 3, 4 ve 6. haftalarda SCP3(+) spermatosit sayısını kontrol grubuna göre değiştirmezken, EBYD uygulaması UP kokültür platformlarında 3. haftada SCP3(+) spermatosit sayısını kontrol grubuna göre anlamlı olarak azaltmıştır (p=0,0348). Epididimal beyaz yağ dokusu, HSİ kokültür platformlarında ACR(+) spermatid sayısını kontrol grubuna göre 3. (p=0,0006) ve 4. (p=0,0203) haftalarda anlamlı olarak arttırırken UP kokültür platformlarında ACR(+) spermatid sayısını arttıcı etkisi gözlenmemiştir. UP tekniği ile ACR(+) spermatid sayısı 3, 4 ve 6. haftalarda HSİ tekniğine göre azalmış olarak gözlenmiştir (p<0,0001). Bu tez çalışması kapsamında EBYD'nin SKH havuzu ve in vitro spermatogenez üzerine HSİ tekniği ile olumlu etkisi ortaya konduğundan, çocukluk çağı kanser hastalarında sperm eldesini sağlayacak üç boyutlu testis organ kültürlerine iyi bir aday olabileceği değerlendirilmiştir.
Kemik iliği yağ tabakasından elde edilen mezenkimal kök hücrelerin karakterizasyonu ve subkutan yağ ve kemik iliği kökenli mezenkimal kök hücreleri ile karşılaştırılması
Tonyalı G., Kemik İliği Yağ Tabakasından Elde Edilen Mezenkimal Kök Hücrelerin Karakterizasyonu ve Subkutan Yağ ve Kemik İliği Kökenli Mezenkimal Kök Hücreleri İle Karşılaştırılması. Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Kök Hücre Programı Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2020. Kemik iliği yağ dokusu (KİY) diğer adipoz dokulardan farklı özelliklere sahiptir. Son yıllarda yapılan çalışmalarla kemik iliği yağ dokusunun akut myeloblastik lösemi (AML) gelişimi/progresyonu üzerine etkileri gösterilmiş, farklı tip kanserlerde de kemik metastazlarına katkıları bildirilmiştir. Bu tez çalışmasında, sağlıklı donörlerin ve lösemiye yatkınlık oluşturduğu bilinen Fankoni anemili hastaların KİY tabakasından elde edilen mezenkimal kök hücrelerin (MKH) karakterizasyonu yapılmış, in vitro adipojenik uyarıya cevapları incelenmiş ve standart yöntemle Kİ mononükleer hücrelerinden elde edilen Kİ-MKH'ler ve subkutan yağ dokusundan (SKY) geliştirilen MKH'ler ile karşılaştırılmıştır. Bunun yanında, lösemik hücre ile Kİ mikroçevre etkileşiminde ve lösemi patogenezinde rolü olabileceği ileri sürülen moleküllerden galektin-3, FABP-4, Leptin-R, PDGFR-α ifadeleri de incelenmiştir. Literatürde KİY dokusu ile yapılan çalışmalardan farklı yöntemle KİY tabakasının kültürü ile elde edilen MKH'lerin, Kİ-MKH ve SKY-MKH'lerinden farklı özelliklere sahip olduğu, adipojenik gen ifadeleri ve cevap oluşma sürelerinde farklılıklar bulunduğu, adipojenik uyarım altında moleküler değişimlerin farklılık gösterdiği, FA hastası MKH'lerinin adiposit farklılaşma cevaplarının da sağlıklı Kİ-MKH ve KİY-MKH'lerinden farklılık gösterdiği saptanmış, bu durumun FA hastalarında Kİ'de adipojenik disregülasyonuna işaret edebileceği düşünülmüştür. Ayrıca AML (HL-60) hücreleri ile ko-kültür ortamında meydana gelen fenotipik değişiklikler araştırılmış, ön veriler elde edilmiş, ileri araştırmaların yapılması hedeflenmiştir.
Periferik sinir defekt onarımında biyolojik kondüit modeli: De-epitelize insan amniyotik membranı ve adipoz kökenli mezenkimal kök hücre tabakası içeren sinir kondüit modelinin sinir iyileşmesine etkisinin değerlendirilmesi
Periferik sinir yaralanmalarında oluşan sinir defektlerinin rekonstrüksiyonu için ilk tercih otolog sinir grefti olmasına rağmen fonksiyonel sinir sakrifikasyonu gerektirmesi, ciddi donör alan dezavantajları ve nöral rejenerasyonun suboptimal olması nedeniyle yeni arayışlar devam etmektedir. Çalışmada sinir greftine alternatif olarak, sinir rejenerasyonu için elverişli bir ortam oluşturacağı düşünülen adiposit kökenli mezenkimal kök hücre tabakası (AKMKH) ve amniyotik membrandan (AM) oluşan biyolojik bir kondüit tasarlanmıştır. Üretilen kondüitin nöral rejenerasyona etkisini değerlendirmek üzere sıçanlarda 10 mm'lik siyatik sinir defekti oluşturulmuş olup, kontrol grupları olarak; sham kontrol grubu, negatif kontrol grubu ve otolog sinir grefti grubu; deney grupları olarak, AKMKH tabakası ve AM'den oluşan kondüit, PGA tüp kondüit, sadece AM'den oluşan kondüit kullanılmıştır. Farklı sinir onarım yöntemlerinin periferik sinir ve gastrokinemius kası üzerindeki etkileri fonksiyonel, histolojik ve immünohistokimyasal testler ile değerlendirilmiştir. Analizler sonucunda; miyelinli akson sayısı, orta (rejenerasyon) bölümde AM ve AKMKH tabakası kullanılan grup PGA tüp kondüit ve sadece AM kullanılan gruplara göre, distal bölümde ise AM ve AKMKH tabakası kullanılan grup PGA tüp kondüit kullanılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Proksimal sinir bölümünde S100 pozitif alan yüzdesi, AM ve AKMKH tabakası kullanılan grup, PGA tüp kondüit ve sadece AM kullanılan gruplara göre anlamlı olarak yüksek (sırasıyla; p<0,05, p<0,001); orta bölümde ise AM ve AKMKH tabakası kullaılan grup sadece AM kullanılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Gastroknemius kollajen lif alan yüzdesi AM ve AKMKH tabakası kullanılan grupta, PGA tüp kullanılan gruba göre istatistiksel olarak düşük bulunmuştur (p<0,05). Kas lifi çapı değerlendirmesinde ise; AM ve AKMKH tabakası kullanılan grup, otolog sinir grefti kullanılan gruba göre daha düşük iken, PGA tüp kondüit ve sadece AM kullanılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,001). AM ve AKMKH tabakası kullanılan grupta kas ağırlık indeksi, PGA tüp kondüit kullanılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). AM ve AKMKH tabakası kullanılan grupta PGA tüp kondüit ve sadece AM kullanılan gruplara göre iğne batırma (pin-prick) testi ve SFİ'de daha erken iyileşme saptanarak sinir rejenerasyonunun daha hızlı olduğunu gözlenmiştir. Sonuç olarak; AM ve AKMKH tabakasından oluşturulmuş biyolojik kondüitin periferik sinir defektlerinde otolog sinir greftine alternatif yeni bir biyolojik kondüit olduğu ve klinik uygulamalarda da kullanılabileceği düşünülmektedir.
D vitamininin kognisyon, fiziksel fonksiyon ve ultrasonografik cilt, cilt altı yağ dokusu ve kas ölçümleri üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Doğan, Y., D vitaminin Kognisyon, Fiziksel Fonksiyon ve Ultrasonografik Cilt, Cilt Altı Yağ Dokusu ve Kas Ölçümleri Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2021. Bu çalışmanın amacı, D vitamini düzeyi ile cilt, cilt altı yağ dokusu ve kas kalınlığı, kognitif ve fiziksel fonksiyon arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Çalışmaya 200 erişkin birey (125 kadın, 75 erkek) alındı. Bireylerin demografik/klinik özellikleri ve vücut kitle indeksi (VKİ), bel ve kalça çevresi kaydedildi. Ultrasonografi (US) ile el dorsumundan ve önkol, kol ve uyluk ön yüzlerinden cilt, cilt altı yağ dokusu ve kas kalınlıkları ölçüldü. Kas kuvveti; el kavrama kuvveti ile, fiziksel performans ise; yürüme hızı, zamanlı kalk ve yürü testi (TUG) ve 5 tekrarlı otur kalk testi (CST) ile değerlendirildi. Kognitif fonksiyon için Standardize Mini Mental Test (SMMT) kullanıldı. Hastalar D vitamini düzeyine göre (eksiklik olan; <20 ng/ml ve olmayan; ≥20 ng/ml) iki gruba ayrıldı. Hastaların %61'inde D vitamini eksikliği saptandı. Demografik/klinik özellikler karşılaştırıldığında; sadece D vitamini eksikliği olan kadınların daha genç olduğu saptandı (p<0.05). İki grup karşılaştırıldığında; D vitamini eksikliği olan kadınlarda, tüm yağ kalınlıklarında, önkol kas kalınlığında ve SMMT skorunda artış, erkeklerde ise sadece CST süresinde artış gözlendi (tüm p<0.05). Yağ kalınlıklarını etkileyen faktörler için yapılan lojistik regresyon analizinde; kadınlarda önkol ve kol, VKİ ve D vitamini eksikliği ile, uyluk ise VKİ, D vitamini eksikliği ve yaş ile ilişkili, erkeklerde ise; önkol ve kol VKİ ve D vitamini eksikliği ile, uyluk anterioru ise VKİ ve yaş ile ilişkili saptandı (tüm p<0.05). CST için yapılan regresyon analizinde; erkeklerde yaş ve D vitamini eksikliği, kadınlarda ise yaş ve egzersiz bağımsız olarak ilişkili saptandı (tüm p<0.05). Sonuç olarak D vitamini eksikliği; kadınlarda yağ dokusunda artış ile, erkeklerde ise CST süresinin uzaması ile ilişkili saptandı. Bölgesel yağ dokusu kalınlıklarının US ile ölçümü, D vitamini eksikliğinde vücut kompozisyonunu ortaya koymada faydalı olabilir. D vitamini düzeyinin vücut kompozisyonu ve fiziksel/kognitif fonksiyonlar üzerine etkisini araştırmak için örneklem sayısı daha fazla olan ve daha yaşlı popülasyonda prospektif çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: El kavrama kuvveti, güç, kuvvet, performans, ultrason
PKOS tanısı olan obez ve obez olmayan hastaların klinik ya da biyokimyasal hiperandrojenizm tablosuna bağlı olarak kas kuvveti, kas kalitesi ve toplam vücut yağ dağılımındaki değişimlerin obez ve obez olmayan kontrol gruplarıyla karşılaştırılarak incelenmesi
Polikistik over sendromu (PKOS), doğurganlık çağındaki kadınlarda en sık görülen; androjen fazlalığı, ovulatuvar disfonksiyon ve polikistik over morfolojisiyle (PKOM) ile karakterize endokrin bozukluktur. Polikistik over sendromunun kas iskelet sistemi ve kas kuvveti ile ilişkisini inceleyen çelişkili ve sınırlı veri mevcuttur. Bu çalışmada, PKOS'da mekanik kas fonksiyonunu kas kuvveti ve kas gücü analiziyle değerlendirmek, mekanik kas fonksiyonunun hormonal ve metabolik özelliklerle ilişkisini incelemek amaçlanmıştır. Çalışmaya, klinik veya biyokimyasal hiperandrojenizm ve kronik oligo-anovülasyonu olan PKOM'un eşlik ettiği 44 PKOS tanılı hasta ile yaş ve VKİ ile eşleştirilmiş 32 sağlıklı kadın dahil edilmiştir. Tüm katılımcılar antropometrik, hormonal ve biyokimyasal ölçümler ile değerlendirilmiştir. Katılımcıların mekanik kas fonksiyonu, alt ekstremite patlayıcı kas kuvveti ve ortalama güç ölçümü için geçerli ve güvenilir bir cihaz olan izokinetik dinamometre kullanılarak değerlendirilmiştir. PKOS tanılı hasta grubunda ve sağlıklı kontrol grubunda ortalama yaş sırasıyla 21.8 ± 3.2 yıl ve 22.8 + 3 yıl, VKİ değerleri ise sırasıyla 26.1 + 5.4 kg / m2 ve 25.5 + 5.7 kg / m2'dir. (Her iki karşılaştırma için p>0.05). PKOS hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek biyolojik olarak kullanılabilir (bioavailable) testosteron düzeyleri (bT) ve daha yüksek modifiye Ferriman-Gallwey (mFG) skorları saptanmıştır. Açlık glukoz ve açlık insülin düzeyleri için gruplar arasında farklılık saptanmamıştır. Kuadriseps ve hamstring kuvvetinin izokinetik ölçümü, Biodex 3 dinamometre ile 60 °/sn açısal hızda yapılmıştır. Değerlendirme sırasındaki tepe kas kuvveti, tepe torku (PTQ) olarak tanımlanmış ve vücut ağırlığı ile normalleştirilmiş değeri (Nm/kg) PTQ olarak rapor edilmiştir. Ortalama güç (AvP), 60 °/sn açısal hızda yapılan hareket sırasında elde edilen eğri altında kalan zaman ortalaması ile entegre alan tarafından belirlenmiştir. Diz ekstansör ve fleksör kaslarının 60°/sn açısal hızdaki normalize PTQ değerleri, hastalar ve kontroller arasında benzer, ancak normal kilolu bireylerde fazla kilolu-obez bireylere göre daha yüksek bulunmuştur. (Her iki karşılaştırma için p<0.05). Diz ekstansiyon ve fleksiyonunda 60°/sn açısal hızda ölçülen AvP, PKOS grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla 50.3+21.2'ye karşılık 42.1+11.6 ve 35.3+27'ye karşılık 22.2+11.1; her iki karşılaştırma için p<0.05). Bu ölçümler bT ile korelasyon göstermiştir (Sırasıyla r=0.29, p=0.012, ve r=0.36, p=0.001). Alt grup analizi yapıldığında, 19 hastadan oluşan normal kilolu PKOS grubu ile 16 sağlıklı bireyden oluşan normal kilolu kontrol grubu ve 25 hastadan oluşan fazla kilolu-obez PKOS grubu ile 16 sağlıklı bireyden oluşan fazla kilolu-obez kontrol grubu karşılaştırılmıştır. Bu karşılaştırma sonucunda 60°/sn fleksiyon AvP ölçümleri, fazla kilolu-obez PKOS grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuş (p = 0.006) ve bT seviyesi ile korelasyon göstermiştir (r=0.4, p=0.007). Çalışma bulgularımız PKOS'da kas mekanik fonksiyonunun değiştiğine, PKOS'lu kadınlarda, hiperandrojenizm ile ilişkili ortalama alt ekstremite gücünün artmış olduğuna işaret etmektedir.
Yağ transferi; Parotidektomi sonrası estetik ve fonksiyonel sonuçlar
Çalışmamızda parotidektomi sonrası rekonstrüksiyonda kullanılan en blok ve lipoenjeksiyon yöntemleriyle yağ grefti uygulamalarının; parotidektomi sonrası rekonstrüksiyon yapılmayan hastalara göre Frey Sendromu'nu önleme ve yüzdeki kozmetik deformiteleri düzeltmedeki etkisinin istatistiksel olarak incelenmesi hedeflendi. Parotiste preoperatif İİAB/MRG bulguları ile benign kitlesi olan, 18-65 yaş aralığında 77 hasta çalışmaya dahil edildi ve 3 gruba ayrıldı. Grup 1'e yalnız parotidektomi yapılan 30 hasta, Grup 2'ye parotidektomi sonrası en blok yağ grefti uygulanan 26 hasta, Grup 3'e ise lipoenjeksiyon yöntemiyle yağ grefti uygulanan 21 hasta alındı. Tüm gruplarda hastalara; postoperatif 1. yılda Frey Semptomları sorgulaması, Minor Testi, Vizüel Analog Skala ile estetik durumunun skorlaması yapılarak, postoperatif komplikasyonların tamamı kaydedildi. Grup 2 ve 3'teki hastalara ise çıkarılan tümör hacmi, konulan yağ grefti hacmi, postoperatif 1. hafta ve 1. yılda MRG ile yağ greftinin hacim ölçümü yapılarak rezorpsiyon oran hesaplaması, postoperatif 24. saatte donör sahada Wong-Baker ağrı skorlaması yapıldı. Tüm gruplarda intraoperatif tümör hacim ortalaması 18±10,8 cm3 hesaplandı; 3 grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p:0,754). Grup 2'deki hastalarda ortalama intraoperatif yağ grefti hacmi 23±7,59 cm3, Grup 3'teki hastalarda 15±7,34 cm3 bulundu; Grup 2'deki ortalama intraoperatif yağ grefti hacmi, Grup 3'e göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek saptandı (p:0,010). Bu verilere göre intraoperatif tümör hacmine oranla Grup 2'de %13,7 fazla yağ grefti konulduğu, Grup 3'te ise %24,5 daha az hacimde yağ grefti ile düzeltme yapıldığı hesaplandı. Grup 2 ve 3'teki hastaların ortalama yağ grefti rezorpsiyon oranları sırasıyla %50,75±21,20 ve %48,59±17,93 olarak hesaplandı ve yüzdeler arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p:0,711). Grup 2'deki hastalarda yağ grefti alımında harcanan süre, Grup 3'teki hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha uzun bulundu (p:0,046). Grup 2'deki donör sahadaki kanama miktarının Grup 3'e göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptandı (p<0,01). Wong-Baker skorlamasına göre Grup 2'de donör sahada ağrısı olan hasta sayısı, Grup 3'teki donör sahada ağrısı olan hasta sayısına göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulundu (p: 0,030). Grup 2 ve 3'teki hastaların VAS skorlarının, Grup 1'deki hastalara göre anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptandı (p<0,001). Grup 2 ve 3'teki hastalar arasında ise anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Grup 2 ve 3'teki hastalarda Frey Sendromu'na yönelik semptomların ve Minor Testi pozitifliğinin olmadığı, Grup 1'de Frey Sendromu semptomlarının ve Minor Testi pozitifliğinin Grup 2 ve 3'e göre anlamlı derecede fazla görüldüğü tespit edildi (p: 0,019). Anahtar kelimeler: Parotidektomi, yağ grefti, Frey Sendromu, kozmetik, rekonstrüksiyon
Diyabetik ayak gelişen hastalarda Angiopoietin benzeri protein-4 ve Follistatin benzeri 1 protein düzeyleri ile Angiopoietin benzeri protein-4 gen polimorfizmi
Angiopoietin benzeri protein-4 (ANGPTL-4) yara iyileşmesi, lipid ve glukoz metabolizmasında önemli rol oynayan bir angiopoietin benzeri proteindir. Follistatin benzeri 1 (FSTL1) protein ise angiogenez ve inflamasyonda etkileri olan bir kardiyokindir. Bu çalışmanın amacı diyabetik ayak tanısı ile takip edilen Tip 2 diyabetik hastalarda ANGPTL-4 ve FSTL1 düzeyleri ile ANGPTL-4 genindeki rs4076317 ve rs1044250 tek nükleotid polimorfizmlerinin (TNP) ilişkisini değerlendirmektir. Bu çalışmaya diyabetik ayak tanısı ile izlenen 60 Tip 2 diabetes mellituslu hasta (Grup 1), diyabetik ayak sorunu olmayan 70 Tip 2 diabetes mellituslu hasta (Grup 2) ve 53 sağlıklı birey kontrol grubu (Grup 3) olarak alındı. TNP analizi Sanger yöntemi kullanılarak yapıldı. ANGPTL-4 ortalaması grup 1'de 12.32 ± 5.58 ng/mL, grup 2'de 9.49 ± 2.88 ng/mL, grup 3'te 8.33 ± 3.15 ng/mL idi ve aralarındaki fark anlamlıydı (p < 0.001). ANGPTL-4 ortalamaları proliferatif retinopatisi, periferik duyusal nöropatisi, nefropatisi, hipertansiyonu, koroner arter hastalığı ve periferik arter hastalığı olan diyabetik hastalarda olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti. Gruplar arasında her iki TNP genotiplerinin dağılımı açısından bir fark yoktu. Diyabetik hastalarda rs1044250 CT genotipi olanlarda hipertansiyon sıklığı CC/TT olanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti (p < 0.001). FSTL1 seviyesi grup 1'de 972.22 (799.83-1695.45) pg/mL, grup 2 ve 3'te 843.54 (680.02-1099.67) pg/mL idi ve aradaki fark anlamlıydı (p = 0.003). ANGPTL-4 genindeki rs1044250 ve rs4076317 TNP'lerin diyabetik ayak için moleküler bir risk oluşturmadıkları saptandı. Bu çalışmada ANGPTL-4 seviyelerinin diyabetik hastalarda komplikasyonları göstermede bir biyobelirteç olarak kullanılabileceği gösterildi.
Ursodeoksikolik asidin sirolimusa maruz kalmış yağ doku kaynaklı mezenkimal kök hücre hattı üzerine etkilerinin incelenmesi
Mezenkimal kök hücre (MKH) tedavileri günümüzde tıbbın birçok alanında deneysel ve klinik olarak uygulamaya girmiş önemli tedavi yöntemleridir. Klinik vakalarda organ nakli sonrasında immunsupresif ilaçların yanında destek amaçlı olarak hastalara MKH nakledilmesi gittikçe yaygınlaşmaktadır. Yapılan bu çalışmadaki amaç organ nakillerinde immunsupresif amaçla kullanılan Sirolimus'un, insan yağ doku kaynaklı mezenkimal kök hücreler üzerindeki sitotoksik etkilerinin araştırılması ve antioksidan özelliği bilinen Ursodeoksikolik asitin (UDKA), bu toksisite üzerine etkilerinin araştırılmasıdır. İnsan yağ doku kaynaklı mezenkimal kök hücre hattı ticari olarak temin edilmiştir. Özel besiyerleri içinde üretilen insan mezenkimal kök hücreleri yeterli sayıya ulaşana kadar 37 ° C'de inkübe edilmiştir. Etken maddelerin sitotoksik etkileri WST-1 testi ile zaman ve doz bağımlı olarak değerlendirilmiştir. Canlılık ve proliferasyon analizleri için ışık mikroskobu ve hücre sayım cihazı, apoptoz ve hücre siklusu değerlendirmeleri için ise Muse® hücre analiz cihazı kullanılmıştır. Biyokimyasal yöntemlerle lipit peroksidasyonu, süperoksit dismutaz (SOD) aktivitesi, katalaz (CAT) aktivitesi, glutatyon peroksidaz (GPX) aktivitesi ölçülmüştür. Gruplara uygulanan ajanların sitotoksik dozları WST-1 testi ile bulunmuştur. Anneksin V ile apoptotik olmayan, erken apoptotik, geç apoptotik, toplam apoptotik ve ölü hücreler hem yüzde olarak hem de hücre/ml olarak hesaplanmıştır. Oksidatif stresle oluşan ve reaktif oksijen metabolitlerinin verdiği zararı belirlemek amacıyla lipit peroksidasyonu, SOD aktivitesi, CAT aktivitesi, GPX aktivitesi ölçülmüştür. İnsan yağ doku kaynaklı mezenkimal kök hücrelerde Sirolimus IC50 dozu (48. saat) için 15,85 µM olarak belirlenmiştir. UDKA için ise çalışılan dozlarda sitotoksik etki gözlemlenmemiştir. Bu yüzden en yüksek sabit doz olan 100 µM ile çalışmaya devam edilmiştir. Muse® hücre cihazı ile yapılan ölçümler ve yapılan hesaplamalar doğrultusunda kontrol grubunda ölü hücre %1.03, canlı hücre %98.97 olarak hesaplanmıştır. UDKA grubunda ölü hücreler %2.59, canlı hücreler %97.41 olarak hesaplanmıştır. Sirolimus grubunda erken apoptoz %7.69, geç apoptoz %4.31, ölü hücre %8.10, canlı hücre %79.90 olarak hesaplanmıştır. Sirolimus + UDKA kombine grupta erken apoptoz oranı %3.90, geç apoptoz oranı %1.34, ölü hücre %7.81, canlı hücre %86.95 olarak ölçülmüştür. Hücre siklusu analizinde kontrol ve UDKA grubunda G2/ M fazlarının yüzdeleri sırasıyla % 19.3 ve 18.9' dur. Sirolimus uygulama grubunda G2/ M fazı yüzdesi 15.9 'a düşmüştür. Biyokimyasal bulgular ise MDA düzeylerinde UDKA-kombine grubu; GSH-Px düzeyleri açısından Kontrol- UDKA dışındaki tüm ikili gruplar; CAT düzeyleri açısından kontrol- UDKA; kontrol- kombine; UDKA- Sirolimus ve UDKA- kombine grupları; SOD düzeyleri açısından tüm gruplar arası ikili farkların tümü istatistiksel olarak anlamlı olarak saptanmıştır (p<0.001). Çalışmada, Sirolimusun mezenkimal kök hücrelerdeki apoptozu arttırması literatürle uyumlu bir sonuçtur. UDKA'nın hücre proliferasyonu düzenlediğini gösteren bulguların varlığı ve UDKA'nın antiapoptotik etkileri bu çalışmanın kombine grupta UDKA'nın sirolimus etkisini baskılamasıyla uyumlu olduğu görülmüştür. Organ ve doku nakilleri sonrası immunsupresif tedavi ve yağ doku kaynaklı mezenkimal kök hücre uygulamasında, UDKA kullanımı, mezenkimal kök hücrelerin üzerinde pozitif etkiler göstermiştir.
Hipoksik ortamda otolog serumla elde edilen insan adipoz kaynaklı mezenkimal kök hücrelerde kriyoprezervasyon etkisi, proliferatif ve kondrojenik farklanma kapasitesinin incelenmesi
İnsan kaynaklı adipoz (yağ) dokusundan elde edilen mezenkimal kök hücrelerin izolasyonu, ekspansiyonu, kriyoprezervasyonu ve izole edilen kök hücrelerin diferansiyasyon kapasiteleri araştırılmıştır. Bu konuda ülkemizde ve diğer ülkelerde yapılmış çalışmalarda farklı izolasyon, ekspansiyon, kriyoprezervasyon ve diferansiyasyon yöntemleri kullanılmış olmasına rağmen hayvan kaynaklı serum içermeyen otolog serum ve hipoksik kültür koşullarında yapılmış bir çalışma yoktur. Cerrahi koşullarda daha önce belirlenen protokoller çerçevesinde 10 adet 25-52 yaş arası kadından alınan abdominal yağ örneklerinden mezenkimal kök hücre eldesi sağlanmıştır. Aynı hastaya ait kök hücreler hipoksik ve normansi koşullarda kültüre edilmiş 1., 3., ve 5. pasajlarda hücre canlılığı, mezenkimal kök hücre karakterizasyonu, dondurup/çözme ve kıkırdak yönüne doğru farklanma bu çalışmada gözlemlenmiştir. Bu çalışmayla birlikte bugüne kadar hipoksik kültür ortamında yağ doku kaynaklı mezenkimal kök hücrelerle ilgili mevcut bilgilere otolog serum uygulaması eklenerek konuda genişleme, yenileme ve iyileştirme oluşturulacağı aynı zamanda standart bir protokol geliştirilip ileride in vivo çalışmalarla desteklenerek klinikte kullanıma ışık tutacağı düşünülmektedir. Bu kapsamda çalışmanın rejeneratif tıp uygulaması ve metodolojik açıdan oldukça önemlidir
Adiposit türevli kök hücre uygulamasının streptozotosin ile indüklenmiş diyabetik nöropati üzerindeki etkilerinin incelenmesi
Diabetes mellitus' un en yaygın görülen dejeneratif komplikasyonu, diyabetik nöropati (DN)' dir. Periferik sinir hasarı sonucu oluşan DN, ayaklarda ve ellerde uyuşukluk, halsizlik, şiddetli ağrı ve ülserasyonlara neden olur. Günümüzde DN, yüksek morbitide oranı ve artan prevalans değerleri ile önemli sağlık sorunları arasında yer almaktadır. Bilinen yaygınlığına rağmen DN' de kullanılan tek etkili tedavi kan glukoz kontrolü ve ağrı yönetimidir. Çalışmamızın amacı, adipoz türevli kök hücre (AT-KH) uygulamasının, DN' de siyatik sinirler üzerindeki etkisini, elektromiyografik (EMG), histokimyal ve immünofloresan analizler ile incelemekti. Toplam 27 BALB / c fare; kontrol grubu, DM (Diyabet + Serum fizyolojik tedavi) grubu ve AT-KH (Diyabet + ADSC tedavisi) grubu olmak üzere 3'e ayrıldı. EMG' de, siyatik sinir bileşik kas aksiyon potansiyeli (BKAP) amplitüdü, diyabet grubunda kontrol grubuna göre daha düşük iken, distal latans daha yüksekti. BKAP amplitüdü, diyabet grubuna göre, AT-KH grubu siyatik sinirinde daha yüksekti. Distal latans ise diyabet grubuna göre, AT-KH grubu siyatik sinirinde daha düşüktü. Diyabetik farelerin siyatik sinir ışık mikroskobu bulgularında, aksonal atrofi, endonöryal ödem, polimorfik nükleer lökosit (PMNL) infiltrasyonu, aksonal miyelinlerin vakuolizasyonu ve lamellar ayrılmalar (miyelin yıkımları) saptandı. Adipoz türevli kök hücre tedavisi uygulanan hayvan dokularının histolojik incelemelerinde, miyelinli ve miyelinsiz fibrillerin mikroskobik morfolojilerinin önemli oranda iyileştiği, PMNL infiltrasyonu ve demiyelinizasyonun ise ciddi anlamda azaldığı gözlendi. Aksonal dejenerasyona rastlanmadı. Miyelinlerde ki lameller ayrışma daha az belirgindi. Floresans mikroskobu incelemeleri, kas içine transplante edilmiş AT-KH' lerin, seçilimli olarak siyatik sinirlerde lokalize olduğunu gösterdi. AT-KH transplantasyonu, siyatik sinirlerde diyabetle bozulan S100, cdk2, NGF, DHH ve VEGF protein ekspresyonunu arttırdı. Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında VEGF seviyelerinde önemli değişiklikler gözlenmedi. Bu çalışmada bulgularımız, transplante edilen ATKH' lerin; schwann hücreleri üzerindeki sinyal düzenleyici etkileri, nörotrofik davranışları ve miyelinizasyonu restore edebilme yetenekleri ile DN' yi iyileştirdiğini önermektedir.
Halk oyunları çalışmalarının kan oksidatif stres düzeyi ile lipid ve lipoproteinleri üzerine etkisi
Halk oyunları, müzik eşliğinde tüm vücudu koordineli bir biçimde kullanabilmeyi sağlayan ve bu özelliği yörelere göre farklılıklar gösteren fiziksel aktivite türüdür. Bu çalışmada amaç, halk dansları oyuncularında 12 haftalık halk oyunları çalışmalarının kan oksidatif stres belirteçleri ile kan lipid ve lipoproteinleri üzerine etkisini araştırmaktır. Ayrıca halk dansları çalışmalarının kas hasarı belirteçleri üzerindeki etkisi ile dansçılara ait bazı fiziksel ve fizyolojik özelliklerin belirlenmesi de amaçlanmıştır. Çalışmaya yaşları 21-24 arasındaki sağlıklı, ortalama 11 yıllık dans antrenman geçmişi olan, 38 erkek halk dansçısı katıldı. Dansçıların bazı fiziksel ve fizyolojik ölçümleri ile alınan kan örneklerinden oksidatif stres göstergeleri (serum TAS, TOS ve OSİ), kan lipid ve lipoprotein düzeyleri (TK, TG, HDL-K, LDL-K) ve kas hasarı belirteçleri (LDH, CK, ALT, AST) farklı yörelerin (Kafkas, Bar, Zeybek, Kaşık, Trakya, Horon) her gün 2'şer saat çalışıldığı haftada 10 saatten oluşan toplam 12 haftalık antrenman dönemi öncesi ve hemen sonrası gerçekleştirildi. Tüm kan değerleri, belirlenen referans aralıkları içinde bulunan halk dansçılarının 12 haftalık antrenman programının kan lipid profili üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı, buna karşılık vücut yağ miktarı (p ≤ 0.012) ve zirve oksijen kullanım kapasitesi (p = 0.000) ile kas hasarı belirteci (CK için, ∆% = ─19.6) ve total antioksidan kapasiteyi (TAS ve OSİ, p ≤ 0.002) geliştirdiği bulundu. Branşa özgü bir fiziksel ve fizyolojik karakteristik gerektirmediği görülen halk oyunlarının, düzenli yapılması halinde dansçıların vücut yağ miktarı, aerobik güç ve antioksidan kapasiteleri ile kas hasarı belirteçleri üzerinde olumlu etkilere sahip olduğu söylenebilir. Bu sonuçlarla, halk oyunları aktivitelerinin tüm topluma yaygınlaştırılmasına önem verilmesi önerilebilir.
Sıçan adipoz doku kök hücrelerinden farklılaştırılan keratinositler ve PRP'nin diyabetik sıçanlarda oluşturulan deneysel yanık modelinde kullanılması
Diyabet, her yıl giderek artan bir prevalans ile dünyadaki en önemli sağlık problemlerinden biridir. Diyabetik yara iyileşme sürecinde görülen problemler, ağır olgularda ampütasyonlar ile sonlanabilen komplikasyonlara yol açar. Adipoz doku, otolog mezenkimal kök hücreler (MKH) için zengin bir kaynaktır. Bu hücrelerin terapötik uygulamalarda kullanımı ise diyabetik hastaların etkili tedavisi için büyük potansiyel taşımaktadır. Sıçan adipoz dokusunu eksize ettiğimiz, MKH'i izole edip kültüre ettiğimiz ve daha sonra keratinositlere farklılaştırdığımız bu çalışmada, adipoz dokuyu MKH kaynağı olarak kullandık. Farklılaştırılan hücreler daha sonra STZ ile diyabetik olan sıçanlardaoluşturulan termal yanık modeline transfer edildi. Ayrıca, termal yanıklı hayvan modelimizde, trombositlerden zengin plazma (PRP)' nin etkinliğini tek başına ve keratinositler ile kombinasyonda değerlendirdik. Çalışmamızdaki deneysel yaklaşım, H&E boyaması ile yara alanının histolojik değerlendirilmesi, çeşitli büyüme faktörleri (EGF, PDGF, TGF-β1, FGF-2, FGF-7, FGF-10, EGF), MCP-1 ve Kollajen-1'in RT-PCR ve immunohistokimyasal analizler ile değerlendirilmesini içermektedir. Ayrıca sitokeratin düzeyleri de immunohistokimyasal olarak değerlendirildi. Hücresel terapinin ve PRP'nin ikinci derece yanık iyileşmesi üzerine etkisi, tedavi verilen ve verilmeyen diyabetik sıçanlarda, tedavi sonrası 3., 7.,10. ve 14. günlerde sırttaki termal yanık alanından alınan biyopsi materyallerinde değerlendirilmiştir. Sonuçlarımıza göre, yeniden epitelizasyon süreci, tedavi uygulanan gruplarda tedavisiz kontrol grubuna kıyasla daha erken başlamıştır. Keratinositler ve/veya PRP uygulanantüm tedavi gruplarında, büyüme faktörlerinin ve Kollajen-1'in düzeyi artış gösterirken, MCP-1 düzeyleri farklı günlerde kontrol grubuna kıyasla düşüş göstermiştir. Ayrıca MKH'denelde edilen keratinositler ve PRP'nin kombine uygulaması, diyabetik sıçanlarda oluşturulan yara iyileşme modelindeen hızlı ve en iyi tedaviyi sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: yara iyileşmesi, yanık yarası, mezenkimal kök hücreler, PRP, keratinosit, diyabet, sıçan
Adipoz kökenli kök hücrelerden salınan eksozomların sıçanlarda oleik asitle oluşturulan akut akciğer hasarı üzerine olası rejeneratif etkisi
Akut akciğer hasarı (AAH), hasta popülasyonunda önemli bir morbidite ve mortalite kaynağı olan bir solunum yolu sıkıntısıdır. AAH'nin patogenezi, hem vasküler endotel hem de alveoler epitel tahribiyat ile açıklanmaktadır. Adipoz kökenli kök hücreler ya da diğer adıyla adipoz kökenli mezenkimal kök hücreler (AKH), adipoz dokudan elde edilen hücre/doku yenilenmesine katkı sağlayan, farklı tip dokulara/hücrelere farklılaşma yeteneği olan minimal invaziv yöntemlerle elde edilen mezenkimal kök hücrelerdir. Eksozomlar ise çoğu hücre tarafından salgılanan ve hücreler arası iletişime katılan hücre dışı keseciklerdir ve proteinler, DNA, mRNA, miRNA, lncRNA, circRNA, vb. moleküller taşırlar. Kök hücreler ve eksozomlar solunum yolu hastalıklarında sıklıkla kullanılmışlardır. Bu çalışmada da akut akciğer hasarında adipoz kökenli kök hücreler ve onlardan izole edilen eksozomların terapötik etkileri kıyaslandı. Bunun için Wistar Albino sıçanlara intravenöz (i.v.) uygulanan oleik asit (60 mg/kg) ile akciğer hasarı oluşturuldu. Histopatolojik incelendiğinde hasar skorlandırılmasına göre hasardan 2.5 saat sonra verilen 1x106 sayıda adipoz kökenli kök hücreler (i.v. yolla), oleik asit ile hasar oluşturulduktan sonra meydana gelen infiltrasyon, hiperplazi, ödem ve kanama parametrelerinde gözle görülür iyileşme sağladı ve eksozomların (1x106 sayıda hücreden elde edilen eksozom 500 µl PBS içinde i.v. yolla) oleik asitle oluşan hasarı tersine çevirmediği görüldü. Kardiyak kanda analizi yapılan serumların Total Antioksidan Seviyesi (TAS) ve Total Oksidan Seviyesi (TOS) örneklerde oluşan hemoliz nedeniyle değerlendirilemedi. Bunun yanında IL-6, IL-10 ve VEGF genlerinin ifade düzeylerinde kontrol, oleik asit, adipoz kök hücre tedavi grubu, eksozom tedavi grubu arasında anlamlı farklılık olmadığı görüldü. Sonuç olarak Wistar Albino erkek sıçanlarda oleik asit ile indüklenen akciğer hasarında terapötik etki yaratması amacıyla adipoz kökenli mezenkimal kök hücreler ve eksozomlar histopatolojik olarak değerlendirildiğinde adipoz kök hücre tedavi grubunun eksozom tedavi grubuna göre iyileştirici etki yarattığı ama gen ifadesi düzeyinde anlamlı farklılık oluşturmadığı tespit edildi.
Ratlarda yüksek fokuslu ultrasonun yağ greftlerinin yaşayabilirliği üzerine etkisi
Plastik cerrahide yumuşak dokuya benzerliği ve otolog olması sebebiyle ideal bir dolgu materyali olarak değerlendirilen yağ grefti, alanımızda en çok incelenen konulardan biri olmuştur. Yağ greftinin avantajları arasında çok miktarda donör alana sahip olması, yumuşak dokuya benzer kıvamda olması, ucuz olması, komorbiditenin az olması ve uzun süreli kalıcılığın olması sayılabilir. Dezavantajarı arasında tahmin edilemeyen greft hayatta kalım oranı ve hacminin vücut yağ oranındaki değişimlerden etkilenmesi sayılabilir. Belki de bu tahmin edilemezlik plastik cerrahlara bu konuda araştırma ihtiyacı hissettiren sebeplerin başında gelmektedir. Yağ greftinin hayatta kalımını greftin donör alandan alınma şekli, greftin hazırlanma şekli ve greftin alıcı yatağının özellikleri etkilemektedir. Bu çalışmada alıcı yatağa yağ grefti uygulaması öncesinde yüksek yoğunluklu fokuslu ultrason (HIFU, high intensity focused ultrasound) cihazı uygulanmasının yağ grefti sağ kalımına etkisini inceledik. 22 adet Wistar Albino türü erkek sıçan üzerinde gerçekleştirilen çalışmada sıçanlar iki eş gruba ayrıldı. Randomize yapılan dağıtımla 11 sıçan kontrol ve 11 sıçan deney grubu olarak belirlendi. HİFU cihazıyla atış yapılacak ve sonrasında yağ grefti uygulanacak olan frontal bölgede 2x1 cm'lik alan belirlendi. Deney grubuna belirlenen bölgeye HİFU cihazıyla 0. ve 7. günlerde atışlar yapıldı ve kontrol grubuna da plasebo uygulandı. 14. günde her iki grupta inguinal bölgeden alınan yağ greftleri küçük parçalara ayrıldıktan sonra 1 cc olacak şekilde standardize edildi. Hazırlanan greftler frontal bölgede belirlenen alana 14 gauge'luk intraket ile verildi. Kontrol ve deney grubuna yerleştirilen yağ greftlerinin belirli periyotlarda nasıl hacimsel değişim gösterdiğinin takibini yapmak ve sakrifikasyona kadar hacimsel parametre elde edebilmek amacıyla 4., 6., 8., 10. ve 12. haftalarda bilgisayarlı tomografi ile görüntülemeler yapıldı. 12. haftada çalışma sonlandırıldı. Frontal bölgeden çıkartılan yağ greftlerinin hassas terazi aracılığı ile ağırlığı ve taşma yöntemi ile hacimsel verileri ölçüldü. Yağ grefti örnekleri histomorfolojik ve immünohistokimyasal yöntem ile iki patolog tarafından kör olarak ışık mikroskobunda değerlendirildi. İmmünohistokimyasal berliteç olarak CD34 ve perilipin immün boyaları kullanıldı. Kronik inflamasyon, fibrozis, yağ nekrozu, makrokist, mikrokist, yabancı cisim reaksiyonu, yaşayan adiposit sayısı, kök hücre sayısı ve damar sayısı başlıkları altında semikantitatif olarak 0(yok), 1(hafif), 2(orta), 3(şiddetli) şeklinde skorlandı. Deney sonunda deney grubunun makroskopik hacim ve ağırlık ölçümlerinde, radyolojik hacim takiplerinde kontrol grubuna göre daha az kayıp yaşadığı tespit edildi. Histopatolojik incelemede iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı fark tespit edilmedi. Bu çalışmada yağ grefti uygulaması öncesi yapılmış olan HIFU uygulamasının yağ grefti sağ kalımına olumsuz etkisi olmadığı hatta yağ grefti yaşayabilirliğini arttırdığı gözlemlenmiştir.