Acute kidney injury
74 theses under this subject heading
Mitral kapak cerrahisi uygulanan hastalarda kardiyopulmoner bypass süresinin post-operatif renal fonksiyonlar üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Kardiyak cerrahi sonrası gelişen akut böbrek hasarı mortalite ve morbidite oranları ile sonuçlanmaktadır. Çalışmanın amacı kardiyopulmoner bypass süresinin böbrek fonksiyonları üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntemler: Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği'nde 2010-2019 yılları arasında median sternotomi ile mitral kapak cerrahisi uygulanan 80 hasta yaş, cinsiyet, ameliyat öncesi ve sonrasındaki serum üre ve kreatinin değerleri, yapılan ameliyat, kardiyopulmoner bypass (KPB) süresi açısından incelendi. İstatistiksel analiz için Bağımsız Örneklem T ve Ki-Kare testleri uygulandı. Bulgular: Çalışma grubundaki 25'i (%31,3) erkek ve 55'i (%68,7) kadın hastanın yaş ortalaması 56.8±10,7 yıl idi. Ameliyat öncesi ortalama serum üre ve kreatinin değerleri 40,6±17,3 ve 0,91±0,25 mg/dl iken ameliyat sonrası dönemde aynı değerlerin ortalaması sırasıyla 45,2±16,9 ve 1,1±0,36 mg/dl olarak saptandı. En sık yapılan mitral kapak cerrahisinin mitral kapak replasmanı (n= 55, %68,8) olduğu görüldü. Ortalama KPB süresi 85,6±17,3 (aralık= 60-137) dakika idi. Ameliyat sonrası böbrek fonksiyonları değerlendirildiğinde tüm hastaların AKIN (Acute Kidney Injury Network) sınıflamasına göre Evre 1 olduğu saptandı. KPB süresinin uzaması ile ameliyat sonrası daha yüksek serum üre ve kreatinin değerlerinin saptanması arasında belirgin bir ilişki saptandı (P< 0,05). Sonuç: KPB süresinin kısaltılması yönündeki çabalar mitral kapak cerrahisi sonrasında gelişebilecek akut böbrek hasarını önlemede faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Mitral kapak cerrahisi, kardiyopulmoner bypass süresi, renal fonksiyon, akut böbrek hasarı
Elektif koroner arter baypas greftleme cerrahisi olgularında pulsatil ve nonpulsatil ekstrakorperal dolaşımın serebral NIRS düzeylerindeki değişim ile böbrek fonksiyonlarının korelasyonunun değerlendirilmesi
Akut renal yetmezlik KABG cerrahisi sonrası önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Fonksiyonel NIRS beyin perfüzyonunu gösteren bir yöntemdir. Serebral NIRS böbrek üzerinden ölçülen somatik NIRS'a göre böbrek fonksiyonları ile daha koreledir. Bu çalışmada pulsatil ve nonpulsatil akımın serebral NIRS ile renal fonksiyonlara etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı'nda KABG operasyonu uygulanacak hastalarda pulsatil ve nonpulsatil EKD'ın serebral NIRS düzeylerindeki değişim ile böbrek fonksiyonlarının korelasyonu değerlendirildi. Preoperatif renal yetmezlik skoru birbirine yakın, izole koroner arter baypas cerrahisi uygulanan 52 ardışık hasta prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Basit randomizasyon yöntemiyle 26 hastaya pulsatil perfüzyon (Grup I), 26 hastaya nonpulsatil perfüzyon (Grup II) kros klemp süresince uygulanmıştır. Hastaların demografik özellikleri [yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKİ), yandaş hastalıklar, operasyon, AKK (aort kros klemp zamanı) ve perfüzyon süreleri], hematolojik ve biyokimyasal parametreleri [preoperatif ve postoperatif; üre, kreatinin, preoperatif ve peroperatif; arteriyel kan gazı (AKG) analizlerinden; PO2, PCO2, sPO2, Na, K, baz açığı, hematokrit (Hct); preoperatif renal yetmezlik skorları ve peroperatif NIRS değerlerini karşılaştırılmıştır. Üre ve kreatinin değerleri Grup I ve Grup II arasında preoperatif ve postoperatif dönem arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. Postoperatif dönemde her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. NIRS ölçümleri Grup I ve Grup II arasında bazal, 20. dk., 40. dk. arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. PO2 ölçümleri Grup I 20. dk. 40. dk. ölçümleri Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. PCO2 ölçümleri Grup I ve Grup II arasında bazal, 20. dk., 40. dk. arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. SPO2 ölçümleri Grup I 20. dk., 40. dk. ölçümleri Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. K ölçümleri Grup I ve Grup II arasında bazal, 20. dk., 40. dk. arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Na ölçümleri Grup I bazal, 20. dk., 40. dk. ölçümleri Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. B.E. ölçümleri Grup I 20. dk. ölçümleri Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. Hct ölçümleri Grup I ve Grup II arasında bazal, 20. dk., 40. dk. arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. Total pompa süresi ile NIRS değişim oranları (20. dk.- 40. dk.) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu tespit edildi. NIRS değişim yüzdesi ile Üre ve Kreatinin değişim yüzdesi arasında istatistiksel olarak anlamlı doğrusal ilişki olmadığı görüldü. NIRS değişim yüzdesi (bazal-40. dk.) ile PCO2 değişim yüzdesi (bazal-40. dk.) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu saptandı. Pompa total idrarı ve UF uygulamasının arasında Grup I'de Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı. Pulsatil grupta oksijenizasyonun olumlu etkilerinden dolayı nonpulsatil akıma göre tercih edilebilir olduğu kanısına varıldı. Ekstrakorporeal dolaşımda pulsatil akımda idrar miktarları açısından anlamlı olarak daha fazla bulundu. Nonpulsatil akımda ekstrakorporeal dolaşım sırasında UF ihtiyacı pulsatil akıma göre daha fazla tespit edilmiştir. Pulsatil akımın mikrosirkülasyon açısından olumlu etkilerinin nonpulsatil akıma göre daha iyi olduğunu düşünmekteyiz.
Akut böbrek hasarının belirlenmesinde perfüzyon indeksi ve kan gazı değerlerinin AKIN ve RIFLE skorlama sistemleriyle karşılaştırılması
Amaç; Çalışmamızda acil serviste akut böbrek yetmezliği tanısı alan hastaların periferikperfüzyon indekslerinin değerlendirilerek AKIN ve RİFLE skorlama sistemleriyle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot; Çalışmaya Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi 26.07.2022 tarih ve 2022.143.07.10 sayılı etik kurul onayı alındıktan sonra başlanmıştır. Çalışma prospektif tanımlayıcı bir çalışmadır. Bulgular; Bu çalışmaya toplamda 96 hasta dahil edilmiştir. Çalışma metodolojik olarak 66 olgu (%69) ve 30 kontrol (%31) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Olgu kontrol grubu arasında hipertansiyon (p=0,001), KAH (p=0,009), pH (p=0,015), HCO3 (p=0,001), sodyum (p=0,001), PerfuzyonIndeksı (p=0,001), Ure (p=0,001), ve Kreatının (p=0,001) değişkenleri yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklar saptanmıştır. AKIN Skora göre çalışmaya katılan hastaların %63,6'sının Evre 1'de olduğu saptanmıştır. Evre 2 ve 3 sırası ile %28,8 ve %7,6 olarak saptanmıştır. AKIN skor evreleri arasında, pH,CO2,HCO3, Perfuzyonındeksı, Ure, Kreatının, Potasyum yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklar saptanmıştır (p<0,05). RıfleIndeksine göre çalışmaya katılan hastaların en fazla Rısk%66,7 (n=44), ikinci sırada ınjury %21,2 (n=14), sonrasında ise %6,1 ile failure ve loss saptanmıştır. Rıfleındeksi evreleri arasında O2, CO2,HCO3, Perfuzyonındeksı, Ure, Kreatınınyönünden istatistiksel olarak anlamlı farklar saptanmıştır (p<0,05). Sonuç;Bu çalışmada, perfüzyon indeksi (PI) ve kan gazı değerlerinin, ABH'nin erken tanısındaki potansiyel rolü AKIN ve RIFLE skorlama sistemleriyle karşılaştırılmıştır. Hem AKIN hem de RIFLE indekslerinin akut böbrek hasarının evrelerinin değerlendirilmesinde etkili araçlar olduğu sonucuna varılmıştır.
Yoğun bakımda yatmakta olan hastalarda polimiksin kullanan hastalarla kolistin kullanan hastaların böbrek fonksiyon testlerinin karşılaştırılması
Yoğun Bakım Ünitelerinde (YBÜ) yatmakta olan hastalarda enfeksiyon hastalıkları, önemli bir mortalite ve morbidite sebebi olarak karşımıza çıkar. Antibiyotiklere karşı bakteriyel direnç de bu duruma katkıda bulunur. Polimiksin B ve kolistin, nefrotoksik ve nörotoksik yan etkileri nedeniyle kullanımı azaltılmış olan, ancak ÇİD mikroorganizmalara karşı etkinlikleri nedeniyle klinikte yeniden yer bulan, lipopeptid yapıda, eski antibiyotiklerdir. Polimiksin B ve kolistin arasında karşılaştırılabilir terapötik etkinliğe ve daha düşük nefrotoksik potansiyele sahip olan ilaç diğerine tercih edilecektir. Çeşitli komorbiditeleri olan YBÜ hastalarında tedavi sırasında ABH geliştirme potansiyelini karşılaştırmak için özel olarak tasarlanmış, yeterli istatistiksel güce sahip bir klinik çalışma halen yoktur. Çalışmamızda 1 Ocak 2017-1 Kasım 2022 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Araştırma Hastanesi'nde Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesi ve Anesteziyoloji ve Reanimasyon Yoğun Bakım Ünitesi'nde yatmış olan hastalar dahil edildi. Kolistin veya polimiksin B uygulanan 18-80 yaş aralığındaki hastaların retrospektif olarak değerlendirilerek böbrek fonksiyon testlerinin ve ABH gelişim oranlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza en az 7 gün süreyle antibiyoterapi uygulanmış olan, toplam 158 YBÜ hastası dahil edildi. Bu hastaların, tedavi süresince böbrek fonksiyon testleri ve KDIGO ABH kılavuzunca ABH gelişim oranları, gelişmişse ABH evreleri ve ABH oluşum süreleri, mortalite durumları incelendi. Sonuç olarak, çalışmamızda kolistin uygulanan hastalarda ABH gelişiminin, polimiksin B uygulanan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha sık olduğu görüldü (p=0,008). ABH gelişen hastalarda hangi günlerde ABH geliştiği incelenerek; 24.saatte gelişenler, 48.saatte gelişenler ve ilk 7 günde gelişenler olmak üzere 3 sınıfa ayrılmıştır. 24.saatte ve ilk 7 günde ABH gelişimi açısından kolistin ve polimiksin B uygulanan hastalar arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmazken 48.saatte ABH gelişimi açısından kolistin ve polimiksin B uygulanan hastalar arasında istatistiksel anlamlı fark saptandı (p=0,041). ABH gelişen hastaların, ABH gelişmeyen hastalara göre anlamlı derecede daha yüksek mortaliteye sahip olduğu görüldü (p=0,034). Polimiksin B veya kolistin uygulanıp ABH gelişen hastalarda mortalite oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi (p=0,930).
Acil Servise başvuran Akut Böbrek Yetmezliği hastalarında hemodiyaliz öncesi ve sonrası serum NGAL düzeylerinin karşılaştırılması
Giriş: Akut Böbrek Yetmezliği (ABY) böbrek fonksiyonlarının ani bozulmasıdır. Akut böbrek yetmezliği yaygın ve uygun tedavi başlanmadığında yaşamı tehdit eder. Bu nedenle ABY'nin özellikle acil servislerde daha erken tespiti için yeni biyobelirteçler gündeme gelmiştir. Bu yeni biyobelirteçlerden biri de siderokalin, lipokalin 2 veya onkogen 24p olarak da bilinen bir protein olan nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (NGAL)'dir. Bu çalışmadaki amacımız serum NGAL düzeylerinin ABY'nin tanısında, klinik seyrinde ve prognozundaki değerini belirlemek ve hemodiyaliz ile olan değişimini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yapılan bu çalışmaya Samsun Üniversitesi Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisi'ne başvuran, akut böbrek yetmezliği tanısıyla hemodiyalize alınan 18 yaşından büyük hastalar ve hasta grubu ile benzer demografik özelliklere sahip tamamen sağlıklı kişiler dahil edildi. NGAL düzeylerinin tespiti amacıyla hasta grubundan rutin kan tetkiklerine ek olarak 0.saat (NGAL-0), hemodiyaliz sonrası 1.saat (NGAL-1) ve 12.saatte (NGAL-12); kontrol grubundan ise tek bir zamansal noktada kan alındı. Serum NGAL düzeyleri ELISA yöntemi ile belirlendi. Bulgular: Çalışmaya 44 'ü hasta grubunda, 28 'i kontrol grubunda olmak üzere toplam 72 olgu dahil edildi. Hasta grubu yaş ortalaması 72,5±12,36 yıl, kontrol grubu yaş ortalaması 67,54±12,83 yıl idi (p=0,106). Hasta grubunun %54,5 i, kontrol grubunun %46,4 ü kadındı (p=0,502). Hasta grubunun median NGAL-0 düzeyi 1354,35 (30,23-2005,68) iken kontrol grubunun median NGAL-0 düzeyi 40,72 (22,74-1702,8) idi (p<0.001). Hemodiyaliz sonrası 1.saatte alınan median serum NGAL-1 değeri 891,06 (30,27-2004,83) pg/µL ve hemodiyaliz sonrası 12.saatte alınan median serum NGAL-12 değeri 711,25 (30,97-2003,61) pg/µL olarak saptandı. ABY tanısında 335,34 pg/µL ve üzerindeki NGAL düzeylerinin %88,64 sensitivite ve %85,71 spesifiteye sahip olduğu bulundu (AUC: 0,903; CI: 0,811-0,96 ve p<0,001). Mortalite gelişen (n=18) ve gelişmeyen hastaların NGAL (NGAL-0,1,12) düzeyleri benzerdi (p>0,05). Sonuç: Serum NGAL ölçümü ABY tanısını koymada kullanılabilir ancak hastalığın 30 günlük mortlite takibi için kullanışlı bir parametre değildir. Anahtar kelimeler: Serum NGAL, akut böbrek yetmezliği, hemodiyaliz
Alamandinin lipopolisakkarit ile indüklenmiş sıçan sepsis modelinde vasküler ve renal fonksiyonlara etkisi
Sepsis, çoklu sistem fonksiyon bozukluğuna ve organ hasarına yol açan kontrolsüz inflamasyon olarak tanımlanır. Sepsis kaynaklı akut böbrek hasarı, morbidite ve mortalitenin önemli bir sebebidir. Alamandin (ALA), renin-anjiyotensin-aldosteron sisteminde yer alan ve sepsis üzerindeki fonksiyonel ve vasküler etkileri belirsizliğini koruyan yeni bir endojen peptittir. Sıçanlarda lipopolisakkarit (LPS) ile indüklenmiş sepsis modelinde, LPS'den önce ve sonra verilen ALA'nın, LPS kaynaklı sistemik ve renal fonksiyon bozukluğu ve hasarı üzerine etkileri fonksiyonel, hemodinamik, vasküler, moleküler, biyokimyasal ve histopatolojik değerlendirme ile incelendi. 10 miligram/kilogram intraperitoneal LPS enjeksiyonu, Sprague-Dawley sıçanlarında 20 saatte hem karaciğer hem de böbrek hasarına, çeşitli organlarda kan akımında azalmaya ve böbrek fonksiyon bozukluğuna neden oldu. Sonuçlar, ALA tedavisinin sistemik ve renal inflamasyonu iyileştirdiğini, mortalite oranındaki artışı önlediğini, vasküler disfonksiyonu ve azalan kan akımlarını tersine çevirdiğini, renal indüklenebilir nitrik oksit sentaz (iNOS) ve kaspaz gen ifadelerini düşürerek renal ve hepatik hasarı azalttığını gösterdi. Renal arter yatağında LPS ile oluşan değişikliklerde de ALA tedavi ajanı olarak etkili oldu. Ayrıca ALA ile ilişkili farklı reseptör gen ifadeleri, sepsis modelinde değişiklikler gösterdi ve ALA tedavisi bu değişiklikleri tersine çevirdi. Bu veriler, ALA'nın, bir sıçan sepsis modelinde gelişen akut böbrek hasarı ve sistemik değişiklikler üzerine, artmış iNOS gen ifadesini azaltması ve hemodinamik ve vasküler fonksiyonlar üzerindeki antiinflamatuar, antipiroptotik ve antiapoptotik etkiler yoluyla düzeltici etkiler gösterdiğini ortaya koymaktadır.
Kardiyopulmoner baypas kullanılarak kardiyak cerrahi geçiren erişkin hastalarda intraoperatif remifentanil veya deksmedetomidin kullanımının renal etkilerinin karşılaştırılması
Giriş: Kardiyovasküler cerrahide en önemli postoperatif morbidite ve mortalite nedenlerinden biri akut böbrek hasarıdır (ABH). Bu hastalarda renal hasardan; metabolik faktörler, eksojen ve endojen toksinler, iskemi-reperfüzyon hasarı, hücresel ve sistemik enflamasyon ile oksidatif stres varlığı sorumlu tutulmaktadır. Kardiyopulmoner baypas sırasında anestezi indüksiyonunu takiben intraoperatif analjezi sağlamak için deksmedetomidin veya remifentanil rutin kullanılan ilaçlardandır. Çeşitli çalışmalarda deksmedetomidin kullanımının renal protektif etkisi olduğuna dair bulgular saptanmıştır. Çalışmamızın amacı, kardiyovasküler cerrahi uygulanan hastalarda deksmedetomidin veya remifentanil kullanımının postoperatif ABH gelişimi üzerinde etkilerini araştırmaktır. Yöntem ve Gereçler: Çalışmaya 01 Ocak 2021-01 Ocak 2022 tarihleri arasında merkezimizde kardiyopulmoner baypas kullanılarak kardiyak cerrahi geçiren toplam 210 erişkin hasta dahil edildi. Hastalara ait bazal demografik ve klinik verilerin yanı sıra, intraoperatif dönemde kullanılan ajanlar, anestezi süresi, aort kros klemp süresi, pompa süresi, kan ürünü kullanımı, alınan ve çıkarılan sıvı miktarı ve postoperatif ilk 7 günlük kreatinin izlemi verileri retrospektif olarak incelendi. Deksmedetomidin (n=105) veya remifentanil (n=105) kullanımının postoperatif ABH gelişimi üzerinde etkileri istatistiksel yöntemlerle araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların [111 (%52,9) erkek ve 99 (%47,1) kadın] yaş ortalaması 58,5±14,7 yıl idi. Hastalarda postoperatif ABH sıklığı %16,2 (34 hasta) olarak saptandı. Postoperatif ABH gelişiminin ortanca 20 (0-29) aylık izlem süresinde ölüm riskini 13,5 kat artırdığı gösterildi. Deksmedetomidin uygulanan hastalarda postoperatif ABH gelişim oranı %8,6 iken, remifentanil uygulanan hastalarda bu oran %23,8 idi. Çoklu lojistik regresyon analizinde ≥65 yaş ,preoperatif hemoglobin düzeyinin <10 g/dl olması, intraoperatif; furosemid kullanımı ve noradrenalin kullanımının postoperatif ABH gelişimi açısından bağımsız risk faktörleri olduğu; deksmedetomidin kullanımının ise bağımsız koruyucu faktör olduğu ortaya konuldu. Sonuç: Çalışmamızda kardiyak cerrahi yapılan erişkin hastalarda postoperatif akut böbrek hasarının sık olduğu ve mortaliteyi önemli ölçüde etkilediği gösterildi. İntraoperatif idame analjezide deksmedetomidin kullanımının bu hasta grubunda postoperatif ABH riskini azaltabileceğine dair kanıtlar ortaya konuldu. Bunun yanısıra, 65 ve üzeri yaş, preoperatif <10 g/dl hemoglobin düzeyi ve intraoperatif furosemid veya noradrenalin uygulamalarının postoperatif ABH riskini artırdığı saptandı. Anahtar kelimeler: Akut böbrek hasarı, kardiyopulmoner baypas, deksmedetomidin, remifentanil.
Kanser hastalarında akut böbrek hasarı sonrası yapılan hemodiyalizin morbidite ve sağkalıma etkisinin belirlenmesi
Akut böbrek hasarı (ABH), serum kreatinin düzeyinde artış ve idrar çıkışındaki azalmayla ile seyreden, sıvı-elektrolit ve asit-baz dengesinde bozulmaya yol açan ani böbrek fonksiyon kaybıdır. Kanser sürecinde karşılaşılan en yaygın renal patoloji olan ABH, hastalar için önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Tanı ve tedavi sürecindeki yenilikler ve palyatif bakım hizmetlerindeki gelişmeler sayesinde kanser hastalarının sağkalım süreleri ve yaşam kaliteleri artmıştır. Uzayan yaşam süresi, ABH gibi komplikasyonların görülme olasılığını da arttırmıştır. Kanser hastalarında karşılaşılan ABH'ın tedavisinde eskiye kıyasla hemodiyalize daha çok başvurulmaktadır. Fakat hemodiyalize karar verme aşamasında yol gösterecek belirlenmiş bir ölçüt bulunmamaktadır. Bu çalışmaya Ocak 2014 ve Nisan 2023 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Hastanesi yataklı servislerinde yatan, kanser tanılı ve akut böbrek hasarı nedeniyle hemodiyalize alınan 139 hasta dahil edildi. Hastalara ait demografik veriler, yatış verileri, komorbiditeler, kanser ile ilgili veriler, laboratuvar değerleri, akut böbrek hasarının nedeni ve evreleri, hemodiyaliz süreci ve sağkalım verileri değerlendirildi. Hastalar, 30 gün içinde ölenler ve 30 günden daha uzun yaşayan hastalar olarak gruplandı. Tek değişkenli analizde albümin değerinin 2,5 g/dl'den az olması (p=0.002), sepsis varlığı (p<0.001), ABH'ın prerenal-renal sebeplerle gerçekleşmesi (p=0.005), hemodiyalize yoğun bakımda alınma (p=0.02), ABH'ın hastanede gelişmesi (p=0.016) ve tanı konulduğu andaki ABH evresinin düşük oluşu (p=0.003) ilk 30 gündeki mortalite ile ilişkili bulundu. Çok değişkenli analizde ise albümin değerinin 2,5 g/dl'den az olmasının (OR: 3.14 (%95 GA; 1.23-8.04), p=0.017), sepsis varlığının (OR: 3.50 (%95 GA; 1.34-9.10), p=0.010), ABH'ın prerenal-renal sebeplerle gerçekleşmesinin (OR: 6.06 (%95 GA; 1.38-26.56), p=0.017) 30 gün içinde ölen hastalar ile ilişkisi bulundu. Bu değişkenler ile mortaliteyi predikte edecek bir puanlama sistemi oluşturuldu. Elde edilen toplam skorlar ile belirlenen iki grup karşılaştırıldığında, yüksek puan alan hastaların ilk 30 günlük mortalite oranı daha yüksek olarak tespit edildi. Sonuç olarak, bu çalışma özelikle onkoloji ve nefroloji uzmanlarının hasta ve hasta yakınlarına öngörülebilir bir bilgi vermesini kolaylaştıran bir ortak karar verme aşamasında, hangi hastaları hemodiyalize alması gerektiği, bu hastaların prognozu ve mortalitesinin ne olacağını belirlemede katkıda bulunabilir.
Akut böbrek hasarı nedenı̇yle takı̇p edı̇len hastalarda ürı̇ner sı̇stem ultrasonografı̇sı̇nı̇n tanısal katkısının ı̇ncelenmesı
Bu çalışmada; acil serviste akut böbrek hasarı ile takip edilmiş ve üriner sistem sonografik incelemesi olan hastalarda retrospektif olarak akut böbrek hasarını ön görebilme, etyolojisini aydınlatabilme, hangi ABH vakalarında sonografik incelemenin daha anlamlı olabileceğini bulmak hedeflenmektedir. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Acil Servisine 01.01.2019 – 31.12.2021 tarihleri arasında başvuran 496 hastanın verileri analiz edildi. %61,3'ü (n=304) erkek, %38,7'si (n=192) kadındı. Olguların yaş aralığı 18 ile 97 yıl arasında değişmekte olup ortanca yaş 67 yıl (ÇAD:20) olarak saptandı. Tüm vakaların %71,8'i prerenal (n=356) akut böbrek hasarı, %15,9'u renal (n=79) akut böbrek hasarı, %12,3'ü postrenal (n=61) akut böbrek hasarı olarak değerlendirildi. Hastaların serum kreatinin değeri 1,00 mg/dL ile 12,24 mg/dL değerleri arasında olup, ortanca değeri 2,08 mg/dL (ÇAD:1,68) olarak gözlendi. KDIGO evrelemesine göre %45,8'i evre 1 (n=227), %33,5'i evre 2 (n=166), %20,8'i evre 3 (n=103) olarak görüldü. KDIGO evresi arttıkça; renal ekojenitenin normal sınırlar dışına çıktığı görülmektedir. Prerenal ABH olan vakalarda patolojik sonografik bulgu sıklığı azalmaktadır. Sonuç olarak KDIGO evresi arttıkça vakaların sonografik inceleme ile elde edilen patolojik bulgu görülme sıklığı artmaktadır, renal ve postrenal ABH düşünülen vakalarda sonografik inceleme ile elde edilen patolojik bulgu görülme sıklığı artmaktadır ve bu hasta grubuna sonografik inceleme yapılması önerilebileceği düşünülmektedir.
Yoğun bakımda sürekli renal replasman tedavisi uygulanan hastalarda Crp/albumin oranının mortalite üzerine etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Böbrek yetmezliği, reanimasyon ünitelerindeki hastalarda sık karşılaşılan bir sorundur. Böbrek fonksiyonlarında azalma ile karakterize olan bu patolojik durumun tedavisi için renal replasman tedavilerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada yoğun bakım ünitemizde sürekli renal replasman tedavisi (SRRT) uygulanan hastalardaki Crp/Albümin oranının mortalite üzerine etkisini retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık. Materyal Metod: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği Yoğun Bakım Üniteleri'ne ait dijital arşiv verileri, hastaların doktor anamnezi, laboratuvar sonuçları ve hemşire gözlem formları incelendi. Hastaların demografik özellikleri, yoğun bakıma yatış nedenleri, SRRT sırasında inotrop alıp almadığı incelendi, eğer inotrop alıyorsa hangi ajanı aldığı, SRRT esnasında mekanik ventilasyona ihtiyaç duyup duymadığı incelendi. Hastaların taburculuk ve ex olma durumları değerlendirildi. Hastaların yoğun bakımda ve hastanede toplam yatış süreleri kaydedildi. Hastaların kaç seans SRRT aldıkları, SRRT boyunca kaç ml UF yapıldığı ve kaç saat SRRT aldığı not edildi. Hastalara uygulanan SRRT modalitesi (SVVHD, SVVH, SVVHDF, YSUF) incelendi. SRRT için tercih edilen solüsyonlar incelendi. Hastalara eşllik eden hastalıklar incelendi. Hastalara dört zaman diliminde (yb yatışında, SRRT öncesinde, SRRT sonrası ve taburculuk) Akut Fizyoloji ve Kronik Sağlık Değerlendirilmesi II (APACHE II), GKS, Ardışık Organ Yetersizlik Değerlendirmesi (SOFA), akut böbrek hasarı skorlama sistemleri(RIFLE ve KDIGO), glukoz, üre, kreatinin, albümin, K, Crp/Albümin oranı, Ph, WBC, Hgb, PLT, RDW ve MPV bakıldı. Bulgular: Retrospektif çalışmamıza 2017-2022 yılları arasında toplam 107 hasta dahil edildi ve hastaların %43'ü kadın, %57'si erkekti. Çalışmamızda hastaların ek hastalıkları incelendiğinde %42,1 ile hipertansiyonun (HT) ilk sırada, %31,8 ile diyabetes mellitusun (DM) ikinci sırada olduğu görülmektedir. Ayrıca çalışmamızda olguların yoğun bakıma girişte ortalama APACHE II skoru 22.00±9.00 olarak bulundu. CRRT öncesi 31.00±6.00 olarak bulundu. Çalışmamızda olguların ortalama SOFA skoru hastaneye yatışta 6.00±3.00, CRRT öncesi 10.30±2.10 olarak bulundu. Çalışmamızda YBÜ yatış APACHE II skoru ile mortalite arasında bir ilişki kurulamamıştır. Çalışmamızda hastalarımızın %97,2'si SRRT sırasında mekanik ventilatöre bağlıydı. Hastalarımızın CRRT uygulaması öncesi ve sonrası ölçülen laboratuvar parametrelerini karşılaştırdığımızda üre, kreatinin, CRP ve potasyum değerlerinde anlamlı düzelme olduğunu gördük. Hastalarımızın %82,2'sinin SRRT sırasında inotropik desteğe ihtiyaç duyduğunu bulduk. Çalışmamızda CRP/Albümin düzeyine göre olgularda mortalite görülme oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızdaki toplam 107 olgumuzun 101'i mortalite ile sonuçlanmıştır. Çalışmamızda mortaliteye göre hastalarımızın SRRT öncesi-sonrası CRP/Albümin değerleri, istatistiksel anlamda farklılık göstermemektedir. Çalışmamızda ex olan hastalarımızın yoğun bakım yatış ve taburcu takiplerindeki Crp/Albümin değerleri, taburcu olanlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: SRRT, Hemodiyafiltrasyon, Akut Böbrek Hasarı, Yoğun Bakım
Kardiyopulmoner baypas sonrası gelişen akut böbrek yetmezliğinin erken tanısı için omiks yaklaşımlar ve elektroanalitik çalışmalar
Kardiyopulmoner baypas işlemine maruz kalan hastalarda kanın kalp-akciğer makinası devreleriyle temas etmesi sonucu görülen akut böbrek yetmezliği (ABY) gelişebilir. ABY tanısı için serum kreatinin düzeyine bakılır, fakat serum kreatinin düzeyi hastanın yaşına, kilosuna, kas kitlesine ve hidrasyon durumuna göre değişkenlik gösterebilir. Ayrıca serum kreatinin düzeyi renal fonksiyonlarda %50 azalma olmadan tespit edilemeyebilir. Bu durum ABY tanısının gecikmesine ve gerekli tedavinin başlamasında gecikmelere neden olmaktadır. Kreatinin yerini alabilecek yeni biyobelirteçler hastalığın erken tanısını kolaylaştırabilir. Bu amaçla tez çalışmasında, gaz kromatografisi-kütle spektrometresi ile hedeflenmemiş metabolomik analizler gerçekleştirilmiştir. Baypas sonrasında ABY gelişen (hasta) (n=9) ve ABY gelişmeyen (kontrol) (n=96) kişilerin plazma metabolomik profilleri baypas öncesi ve sonraki 0.5, 4, 12 ve 24. saatlerde karşılaştırılmıştır. Analiz sonucunda 222 tane bilinen, 1076 tane bilinmeyen metabolit tespit edilmiştir. Sistein, fumarik asit, galakturonik asit, glukonik asit, hippürik asit, hipoksantin (HXA), malonik asit, metiyonin, fenilasetaldehit, treonin ve ürik asit (UA) miktarlarının hasta grubunda anlamlı olarak değiştiği görülmüştür. Biyobelirteç adayı olarak bulunan metabolitler için hedeflenmiş çalışmaların yapılması önem arz etmektedir. Tezin ikinci aşamasında, ABY'nin erken tanısında kullanılabilecek, anlamlı olarak değişen UA, HXA ve aynı yolakta yer alan ksantin (XA)'nın plazma örneklerinden analizi için elektroanalitik yöntem geliştirilmiştir. İndirgenmiş grafen oksit ile modifiye camsı karbon elektrot sensör olarak kullanılmıştır. Geliştirilen yöntem optimize edildikten sonra validasyon çalışması yapılmıştır. UA, XA ve HXA için LLOQ değerleri sırası ile 0.12 µM, 0.13 µM ve 0.43 µM'dir. Analizler sonucunda UA ve HXA hasta ve kontrol grubundaki kişilerde anlamlı değiştiği görülmüştür.
Yoğun bakım ünitesinde ilaç kaynaklı akut böbrek yetmezliğinin önlenmesinde klinik eczacının rolü
Akut böbrek yetmezliği (ABY), yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) tedavi gören hastalarda sık gözlenen ve hastaların klinik prognozunu olumsuz yönde etkileyen bir tablodur. İlaç kaynaklı ABY tablolarına klinikte sıklıkla rastlanmaktadır. Günümüzde, klinik eczacı tarafından sağlık ekibine verilen danışmanlık hizmeti, ilaç kaynaklı problemlerin çözümüne ve terapötik sonuçların iyileştirilmesine katkı sağlamaktadır. Bu nedenle çalışmamızda klinik eczacının YBÜ ekibine dahil olmasının ABY insidansı, evreleri ve tedavisi üzerindeki etkilerini göstermek amaçlanmıştır. Çalışma, bir üniversite hastanesi yoğun bakım ünitelerinde müdahale (n=75) (MG) ve kontrol (KG) (n=75) grupları olmak üzere iki hasta grubu ile yürütülmüştür. Klinik eczacı düzenli vizitlere katılarak YBÜ ekibine MG hastalarının tedavileri ile ilgili önerilerde bulunmuştur. KG'de yer alan hastaların tedavilerine ise klinik eczacı tarafından herhangi bir öneri yapılmamıştır. ABY insidansının KG'de MG'ye göre daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0,05). Hastaların en yüksek serum kreatinin değeri ile bazal serum kreatinin değerleri arasındaki farkın MG'de daha az olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). YBÜ'ye yatış nedenleri arasında akciğer ödemi ve akut solunum yetmezliğinin ABY ile anlamlı ve pozitif bir ilişkisi olduğu saptanmıştır (p<0,05). Bununla birlikte diyabet ve kanser komorbiditelerine sahip olan hastaların ABY açısından riskli hasta gruplarını oluşturduğu görülmüştür (p<0,05). Hastalarda antibiyotikler, anestezikler ve kardiyovasküler sistem ilaç gruplarının kullanımıyla akut böbrek yetmezliği arasında anlamlı ve pozitif bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Elde ettiğimiz sonuçlar, klinik eczacının yoğun bakım ekibine dahil olmasının hastalarda ABY insidansının azaltılabileceğini ve terapötik sonuçların iyileştirilebileceğini göstermektedir.
Allojenik mezenkimal kök hücre eksozomlarının üç boyutlu mikroakışkan proksimal tübül platformundaki iskemik akut böbrek hasarında terapötik etkilerinin değerlendirilmesi
Sefa Burak Çam, Allojenik Mezenkimal Kök Hücre Eksozomlarının Üç Boyutlu Mikroakışkan Proksimal Tübül Platformundaki İskemik Akut Böbrek Hasarında Terapötik Etkilerinin Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Tıpta Uzmanlık Tezi, Ankara, 2022. Yüksek kronikleşme riski ve mortaliteli iskemik akut böbrek hasarında (ABH) hücresel tedavilerin kliniğe aktarılabilmesi için gerçek zamanlı kişiselleştirilmiş modeller gerekmektedir. İnsan kemik iliği mezenkimal kök hücre (Kİ-MKH) eksozomlarının hipoksik proksimal tübül epiteli (PTE) hasarındaki terapötik etkinliği üç boyutlu (3B) dinamik mikroakışkan platformunda ortaya konabilir. Akut hipoksik mikroakışkan düzeneğindeki insan PTE hücrelerinde, ZO-1 ve asetillenmiş α-tübülin immünreaktivitesi, dekstran geçirgenliği, proliferasyon hızı, BNIP3, HO-1, HIF1α, GLUT1 ve GLUT2 gen ifadesi ölçülmüş; proliferatif tedavi penceresi belirlenen insan Kİ-MKH eksozomlarının ED50'de hipoksik hasardaki etkinliği 3B mikroakışkan platformuna uygulanarak değerlendirilmiştir. Mikroakışkan yongası akut hipoksiye bağlı PTE hasarı için optimize edilmiş; karakterize allojenik Kİ-MKH eksozomlarının gerçek zamanlı tedavi penceresi 172.582 µg/ml ve 0-26 saat olarak belirlenmiş; eksozomlar ED50'de mikroakışkan yongasında 24. saatte akut hipokside bozulan bariyer bütünlüğünü düzeltmiş, ZO-1 işaretlenmesini arttırmış, PTE hücrelerini çoğaltmış, BNIP3 ifadesini azaltmış; HO-1, HIF1α, GLUT1 ve GLUT2 ifadelerini artırmıştır. Tez kapsamında optimize edilen hipoksik 3B mikroakışkan PTE platformunda allojenik Kİ-MKH eksozomlarının tedavi penceresindeki etkinliği yapı ve işlev açısından ortaya konmuştur. Yeni ex vivo sistem, nefroloji kliniğinde uygulanacak kişiselleştirilmiş teragnostik adayları doğruladığı için önemlidir.
Empaglifozinin sıçanda lipopolisakkarit ile indüklenmiş sepsiste akut böbrek hasarı üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Kontrolsüz inflamasyonla ilerleyen ve ölümcül olabilen sepsiste akut böbrek hasarı ve böbrek yetmezliği sıklıkla gözlenir. Akut böbrek hasarı gelişen sepsis hastalarında mortalite belirgin şekilde daha fazladır. SGLT-2 proteini böbrekte glomerüllerden filtre edilen glikozun geri emiliminin yaklaşık %90'ından sorumludur. SGLT-2 inhibitörleri böbrek proksimal tübüllerinin kıvrımlı kısmında yaptıkları inhibisyonla glikozun tübüllerden geri emilimini engelleyerek tip 2 diyabet tedavisinde kullanılırlar. Bir SGLT-2 inhibitörü olan empagliflozin tip 2 diyabet ve kalp yetmezliği tedavisinde kullanılır. Kullanımı yaygınlaşan bu ilacın diğer sistemler ve hastalıklar üzerine olan etkileri yaygın olarak incelenmektedir. Çalışmalarda empagliflozinin antiinflamatuar etkisi olabileceği, böbrek üzerine doğrudan koruyucu etkilerinin olduğu da gösterilmiştir. Bu çalışmada empagliflozin tedavisinin, LPS ile indüklenen sepsis modelinde, akut böbrek hasarında fizyolojik ve renal fonksiyonlar üzerine olan etkisi değerlendirildi. Empagliflozin idrar glikoz atılımını artırdı, sepsis ile atılımı artan idrar lökosit miktarını azalttı. Empagliflozin tedavisi böbrek, karaciğer ve ileumda sepsis ile azalan damar kan akımlarını geri döndürmedi. İzole perfüze böbrek düzeneğinde sepsis ilişkili akut böbrek hasarında üreter perfüzat çıkışı azaldı, empagliflozin tedavisi düzeltici etki göstermedi. Sepsiste renal arter dallarında fenilefrin kasılma yanıtları azaldı, empagliflozin tedavisi düzeltici etki gösterdi. Renal arter ikinci dalında sepsiste anjiyotensin-II kasılma yanıtları arttı, empagliflozin tedavisi bu azalmayı da düzeltti. Renal arter dallarında sepsiste asetilkolin yanıtları azaldı, empagliflozin özellikle renal arter ikinci dalında bu azalmaya düzeltici etki gösterdi. Aynı arterlerde sepsiste SNP yanıtları değişmedi, elektriksel alan stimülasyonu ilişkili kasılma yanıtları azaldı ancak empagliflozin bu azalmayı düzeltici etki yapmadı. Empagliflozin tedavisi sepsiste karaciğer ve ileumda görülen histopatolojik hasarı düzeltici etki yaparken böbrekte tespit edilen histopatolojik hasarı düzeltmedi.
Acil servise kalp yetmezliği semptomları ile başvuran hastalara uygulanan diüretik tedavi neticesinde karşılaşılabilecek akut böbrek yetmezliği tablosunu önceden belirlemede; TIMP-2 ve IGFBP7'nin rolü
Serum kreatinin değeri akut böbrek hasarını tanımlamak için sıklıkla kullanılırken, gecikmiş bir biyobelirteç olarak kabul edilmektedir. Çalışmamızda acil serviste evre III-IV kalp yetmezliği tanısı ile intravenöz furosemid uygulanan hastalarda gelişebilecek akut renal hasarı daha önceden belirlemek için hastaların kan örneğinde TIMP-2 ve IGFBP7 düzeylerini test etmek amaçlandı. Prospektif ve gözlemsel olarak planlanan çalışmaya 10 Haziran 2019-31 Ocak 2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Acil Servis'e başvuran daha öncesinde bilinen böbrek hastalığı olmayan, evre III-IV kalp yetmezliği tanısı ile intravenöz furosemid uygulanan hastalar alındı. Bu hastalardan tedavi öncesi, tedavinin altıncı ve onikinci saatleri olmak üzere toplamda üç kez venöz kan örneği alındı. Çalışmaya 84 hasta dahil edildi. Birincil sonlanım noktası olarak hastanemiz laboratuvar parametrelerindeki kreatinin değerinin normalin üzerine çıkması ve glomerüler filtrasyon hızının azalması olarak belirlendi. IGFBP7'nin başlangıç, altıncı saat ve onikinci saat ölçümleri; kreatinin değeri artan ve artmayan hastalar arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunurken TIMP-2 için anlamlı bir sonuca ulaşılamadı. (p=0,036, p=0,042, p=0,006 <0,05). Her üç saatte de kreatinin değeri yükselenlerin IGFBP7 değerinin yükselmeyenlere göre daha fazla olduğu saptandı. Ancak bu yükselişin zamana bağlı olarak artmadığı görüldü. ROC eğrisinde IGFBP7 ölçümleri için; duyarlılık ve seçicilik toplamının en yüksek olduğu kesim noktası 118,71 olarak saptandı (duyarlılık=0,80 ve seçicilik=0,69). Eğri altında kalan alan değeri %71,4 ve bu alana ilişkin %95 güven aralığı %58,2 ile %84,5 olarak elde edildi. IGFBP7'nin serum örneğinde bazal (sıfırıncı saat) değerinin ABH'yı öngörmede etkili olabileceği görülmüştür. Ancak renal hasarın derecesini yansıtmadığı gösterilmiştir.
15 kg altında akut diyaliz yapılan hastaların uzun dönem renal fonksiyonlarının araştırılması
Hayatının erken döneminde ve 15 kg altında iken, renal replasman tedavisi (RRT) uygulanmış olan hastaların prognozları ve sağ kalan hastaların uzun dönemde renal sonuçlarının nasıl olduğu konusunda yapılmış az sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı 15 kg'dan düşük akut RRT uygulanmış olan hastaların klinik özelliklerini incelemek, diyaliz sürecinde ve taburcu olduktan sonraki klinik izlemlerinde böbrek fonksiyonlarını araştırmak, uygulanan RRT modalitelerine ve hastaların klinik özelliklerine göre sağkalımlarını incelemek ve uzun dönemde bu hastaların renal fonksiyonlarını araştırmaktır. Çalışmamızda 80 hasta incelendi. Bu hastaların 43'üne (%53,8) hemodiyaliz (HD), 37'sine (%46,2) periton diyalizi (PD) uygulandı. Hemodiyaliz hastalarının diyaliz başı yaş, boy, vücut ağırlığı ve vücut yüzey alanlarının PD hastalarına göre daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). Diyaliz süreci sonunda 41 hasta (%51,3) sağ kaldı. Ölüm oranı PD uygulanmış hastalarda (%45,9), HD yapılanlara (%11,6) göre yüksek bulundu (p<0,001). Diyaliz ile ilişkilendirilmiş tek mortalite vakası PD grubunda yaşandı. Sağ kalan hastaların diyaliz başındaki boy, vücut ağırlığı ve vücut yüzey alanı değerlerinin ölmüş hastalara göre yüksek olduğu belirlendi (p<0,001). Vazopressör tedavi kullanımı, mekanik ventilasyona bağlanma oranı ve sepsis tablosu ölmüş olan hastalarda anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Çoklu regresyon analizinde sadece vücut ağırlığının düşük olması ve vazopressör tedavi alma durumu sağkalım ile olumsuz yönde ilişkili bulundu. Diyaliz modalitesi sağ kalımı etkilemedi. Son vizite gelen 31 hastanın (%38,8) altısında (%19,3) nefrotik olmayan düzeyde proteinüri saptandı. Üç hastada (%9,6) evre 2 kronik böbrek hastalığı saptandı, bu hastalarda proteinüri veya hipertansiyon gözlenmedi. Ofis kan basıncı ölçümünde hipertansiyonu olan bir hasta saptandı. Ambulatuvar kan basıncı monitorizasyonunda bir hastanın maskeli hipertansiyonu belirlendi. Sonuç olarak bu hasta grubunda uzun dönemde kronik böbrek hastalığı, proteinüri ve hipertansiyon gibi bulgular görülebileceğinden Çocuk Nefroloji polikliniğinde takipleri düzenli olarak yapılmalıdır. On beş kg altındaki hastalarda periton diyalizi ve hemodiyaliz tedavileri güvenli ve etkili bir şekilde kullanılabilmektedir. Anahtar kelimler: Akut böbrek hasarı, bebek, periton diyalizi, hemodiyaliz, kateter
Spinal stabilizasyon uygulanan hastalarda intraabdominal basıncın intraoperatif kanama miktarı, ventilasyon parametreleri, hemodinamik parametreler ve postoperatif akut böbrek hasarı gelişimi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Spinal stabilizasyon operasyonları prone pozisyonda gerçekleştirilen operasyonlar olup pozisyona ve cerrahiye bağlı artan intraabdominal basınç solunum sistemi, dolaşım sistemi, intraabdominal organ perfüzyonları ve kanama miktarı üzerine olumsuz etkilere sahiptir. Bu amaçla hastanemizde 2022-2023 tarihleri arasında Beyin Cerrahi Anabilim dalı tarafından prone pozisyonda opere edilen lomber ve torakal spinal stabilizasyon operasyonu olan hastaların kanama miktarları, solunumsal parametrelerin değişimi, hemodinamik parametrelerin değişimi ve postoperatif akut böbrek hasarı gelişimlerini incelemeyi amaçladık. Araştırmamıza prone pozisyonda lomber veya torakal spinal stabilizasyon uygulanacak 18 yaş üzeri bilinen kanama pıhtılaşma problemi olmayan antikoagülan ve antiplatelet ilaç kullanmayan daha önce spinal veya intraabdominal cerrahi geçirmemiş 62 hasta dahil edildi. Hastaların intraoperatif supin pozisyonda ve prone pozisyonda her saat başı intraabdominal basınç ölçümleri, hemodinamik ve solunumsal parametreleri, kanama miktarları, kan gazı analizleri kaydedilmiştir. Ayrıca preoperatif ve postoperatif böbrek fonksiyon testleri, karaciğer fonksiyon testleri incelenmiştir. Çalışmamızda obez hastalardaki kanama miktarı normal hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla olmuştur. Obez hastaların prone pozisyona bağlı hemodinamik açıdan daha fazla baskılanmaya maruz kaldığı, akciğer basınçlarının daha fazla arttığı tespit edilmiştir. Hastaların hiçbirinde KDIGO kriterlerine göre akut böbrek hasrı gözlemlenmemiştir. Sonuç olarak prone pozisyon İAB artışı ve buna sekonder intraoperatif kanama ile ilişkili bulunmuştur. Hastalara pozisyon verilirken batının serbestleştirilmesi önem arz etmektedir. Hastaların intraoperatif kanama miktarı yakından takip edilerek yeterli miktarda sıvı ve gerekiyorsa eritrosit replasmanında geç kalınmamalıdır. Hastaların alveoler barotravma riskini azaltmak için inspiratuar tepe basıncı başta olmak üzere ventilatör parametrelerinin yakın takibi gereklidir. Hastalar postoperatif AKİ açısından mutlaka değerlendirildikten sonra taburculuk düşünülmelidir.
Akut pankreatit hastalarında serum SuPAR (Çözünür ürokinaz plazminojen aktivatör reseptör) düzeyi ile hastalık şiddeti arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Akut pankreatit (AP) şiddetli karın ağrısına, pankreatik nekroza ve çoklu organ disfonksiyonuna neden olabilen, %1-5'lik bir mortalite oranına sahip, pankreasın yaygın inflamatuar bir hastalığıdır. Hafif AP (MAP), organ yetmezliği olmaması ve lokal veya sistemik komplikasyon olmaması ile karakterizedir. Orta şiddetli AP (MSAP), geçici organ yetmezliği (48 saat içinde düzelir) ya da lokal, sistemik komplikasyonların olmasıdır. Şiddetli AP (SAP) bir veya daha fazla organı tutabilen kalıcı organ yetmezliği (48 saatten uzun süren) gelişmesidir. SuPAR proteini hücre yüzeyinden ayrıldıktan sonra kanda ve diğer organik sıvılarda bulunur. Hücre adezyonu, migrasyon, kemotaksis, proteoliz, immün aktivasyon, doku yeniden şekillenmesi, invazyon ve sinyal transdüksiyonu dahil olmak üzere çeşitli immünolojik fonksiyonlarda yer alır. Çalışmamızda AP hasta grubu şiddetine göre sınıflanıp, serum SuPAR düzeyi ile AP şiddeti arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 30.10.2021 ve 30.06.2022 tarihleri arasında hastanemize başvuran 18-80 yaş arası 130 akut pankreatitli ve 50 sağlıklı gönüllü ile yapılmıştır. Hastalar demografik özellikleri, hastalığın etiyolojisi, laboratuvar parametreleri ve Atlanta sınıflamasına göre gruplandırıldı. Akut pankreatitli hastalar MAP, MSAP ve SAP olarak sınıflandırıldı. Hasta ve kontrol grubu serum SuPAR düzeylerine göre değerlendirildi. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yapılan bu çalışmaya 130 AP hastası ve 50 sağlıklı birey dahil edildi. Hastaların %53,1'i (n=69) kadın, %46,9'u (n=61) erkekti. Kontrol grubunun %54'ü (n=27) kadın, %46'sı (n=23) erkekti. AP hastalarının yaş ortalaması 55,53 ± 18,01 yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması ise 51,20 ± 6,6 yıl olarak tespit edildi. AP hastalarında etiyolojik sebepler incelendiğinde %76,9 (n=100) ile safra taşı ilk sırada yer almaktaydı. AP hastalarının %20'sinde (n=26) AKI (Akut Kidney Injury) geliştiği saptandı. AKI saptanan hastaların %84,6'sı (n=22) evre 1 olarak bulundu. AP grubunda hematolojik parametrelerden lökosit, nötrofil, RDW (Eritrosit dağılım genişliği) değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek (p<0,001); lenfosit, hematokrit (Hct), platelet (PLT) değerleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük tespit edildi (p değerleri sırasıyla; p<0,001, p=0,011, p=0,038). Evreden bağımsız olarak SuPAR düzeyi AP hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek tespit edildi. Hasta grubunda NLR (Nötrofil Lenfosit Oranı), PLR (Platelet Lenfosit Oranı), SII İndeks (Sistemik İmmun İnflamasyon İndeks), SIRI (Sistemik İnflamatuar Yanıt İndeksi) değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p<0,001). Hasta grubunda CRP (C reaktif protein), AST (Aspartat Transaminaz), ALT (Alanin Transaminaz), LDH (Laktat dehidrogenaz), amilaz, lipaz, glukoz değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p<0,001). Hastaların %51,6'sında (n=67) hafif şiddette AP, %44,6'sında (n=58) orta şiddetli AP, %3,8'inde (n=5) SAP saptandı. Hafif, orta ve şiddetli AP karşılaştırılmasında yatış süresi, lökosit, nötrofil, monosit, CRP, kreatinin, kalsiyum, SuPAR değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p değerleri sırasıyla; p<0,001, p=0,006, p=0,021, p=0,016, p=0,015, p=0,014, p=0,026, p=0,028). SuPAR ile Ranson skoru arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,183, p=0,037). SuPAR ile Bısap skoru arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,193, p=0,028). SuPAR ile Atlanta sınıflaması arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,263, p=0,002). SuPAR ile AKI arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptandı (r=0,288, p=0,001). SuPAR ile yatış süresi arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,183 p=0,037). SuPAR'ın SAP'ı öngörmedeki yerini belirlemek için ROC eğrisinin altında kalan alan hesaplandı; AUC=0,687, p=0,15 olarak sonuçlandı. İnflamatuar biyobelirteç olarak SuPAR düzeyinde hastalık şiddeti ile artış tespit edildi ancak istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilemedi. Sonuç: Çalışmamızda AP şiddeti ile artan serum SuPAR düzeyleri, SuPAR'ın AKI ile korelasyonu umut vadedicidir. Ancak çalışmamızda hasta sayısı sınırlı olup daha geniş hasta popülasyonunun yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Total eklem artroplastisi geçiren hastalarda akut böbrek hasarı risk faktörlerinin araştırılması
Total Eklem Artroplastisi Geçiren Hastalarda Akut Böbrek Hasarı Risk Faktörlerinin Araştırılması" Amaç: Bu çalışmanın primer amacı, total eklem artroplastisi geçiren hastalarda postoperatif akut böbrek hasarı ile ilişkili risk faktörlerini belirlemektir. Bu hasta grubunun çoğunlukla ileri yaş ve komorbid hastalardan oluştuğu göz önünde bulundurulduğunda hastalarda postoperatif komplikasyonlar gelişmeden, ön görülebilir risk faktörleriyle riskli hastaları belirlemek ve bu hastaların preoperatif optimizasyonlarını yapabilmek için yol çizebilmek çalışmanın sekonder amacıdır. Gereç Yöntem: 2015-2020 yılları arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Ana Bilim Dalı'nda opere edilerek eklem artroplastisi geçirmiş hastalar dahil edildi. Çalışma kapsamında hastaların cinsiyet, yaş, kilo, boy, vücut kitle indeksi değerleri, sigara kullanımı, American Society of Anesthesiologist (ASA) skoru, Charlson-Comorbidity Index skoru (CCI), geçirdiği operasyon türü, cerrahi süre, introperatif hipotansiyon varlığı, anestezi yöntemi, diyabet, hipertansiyon, koroner arter hastalığı, konjestif kalp yetmezliği varlığı, preoperatif anemi varlığı, preoperatif ürik asit ve albümin düzeyi, perioperatif dönemde nefrotoksik ajan kullanımı, bazal kreatinin ve glomerüler filtrasyon hızı (GFR) değerleri, perioperatif dönemde trombosit süspansiyonu, eritrosit süspansiyonu, taze donmuş plazma transfüzyonu miktarları, postoperatif 24. saat - 48. saat - taburculuktaki kreatinin, GFR değerleri ve Kidney Disesae Improving Global Outcomes (KDIGO) skorları, hastanede yatış süresi ve yoğun bakım ünitesinde yatış süreleri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 1781 hasta ile başlanmış, 113 hasta kronik böbrek yetmezliği hastası olması nedeniyle, 108 hasta akut böbrek yetmezliğinde olması nedeniyle, 648 hasta verilerine ulaşılamadığı için çalışma dışı bırakılmış ve çalışmaya 912 hasta dahil edilmiştir. Çalışma sonucunda 134 hastada (%14,6) ise akut böbrek hasarı (AKI) gelişimi tespit edildi. AKI'ye etki eden risk faktörlerine bakıldı, ileri yaş, ASA, CCI, diyabet ve hipertansiyon varlığı, nonsteroidal anti-inflamatuar ilaçlar (NSAİİ), vankomisin, kontrast madde kullanımı ve preoperatif anemi varlığı anlamlı risk faktörleri olarak bulundu (p<0,05). Demografik verilerde yaş, CCI, ASA ve operasyon türü için AKI olan ve olmayan gruplar arasında anlamlı fark bulundu (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,001 ve p=0,002). Komorbidite ve ilaçlar bakımından farklara bakıldı, diyabet, hipertansiyon varlığı, vankomisin, kontrast madde kullanımı ve preoperatif anemi varlığı için iki grup arası anlamlı fark bulundu (sırasıyla p=0,003, p<0,001, p<0,001, p<0,001 ve p=0,014). Değişkenler bakımından farklara bakıldı, preoperatif albümin düzeyi, bazal GFR, eritrosit süspansiyonu transfüzyonu ve yatış süresi için iki grup arası anlamlı fark bulundu (p<0,05). Sonuç: Çalışmamız sonucunda ileri yaş, ASA ve CCI skorunun yüksekliği, diyabet ve hipertansiyon varlığı, NSAİİ, vankomisin ve kontrast madde kullanımı ve preoperatif anemi varlığı tek değişkenli lojistik regresyon analizi ile bağımsız risk faktörleri olarak ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: postoperatif AKI, artroplasti, komorbidite, anemi
Ratlarda siklofosfamid ile indüklenen nefrotoksisitede oksidatif stres ve böbrek hasarına karşı quercetin ve hesperidin'in etkilerinin incelenmesi
Siklofosfamid (CP) kemoterapide çok yaygın olarak kullanılan güçlü bir ajandır. CP'nin ciddi yan etkilerinden nefrotoksisite üzerine flavonoidlerin olumlu etkilerinin olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada, ratlarda CP ile indüklenen nefrotoksisitede oksidatif stres ve böbrek hasarına karşı Quercetin (QUE) ve Hesperidin (HSP)'in olası koruyucu etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Deneyde 36 adet Wistar cinsi erkek rat 15 gün intragastrik yöntemle QUE (100 mg/kg/gün) ve HSP (100 mg/kg/gün) takviyesi verilmiş, 15. gün tek doz (i.p.) CP (200 mg/kg/gün) uygulandıktan sonra sakrifiye edilmiştir. Uygulama süresince yem tüketim miktarları günlük olarak, vücut ağırlıkları ve açlık kan glukoz seviyesi üç defa ölçülerek kaydedilmiştir. Uygulamaların sonunda ratlardan intrakardiyak yöntemle alınan kan örneklerinden serum üre, ürik asit, kreatinin, kan üre azotu (BUN), albümin ve total protein uygun ticari kitler kullanılarak analiz edilmiştir. Deney sonunda böbrek dokusu kesitleri histopatolojik değişiklikler açısından ışık mikroskobu ile incelenmiş ve bu dokudaki süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx), glutatyon S-transferaz (GST) enzim aktiviteleri ile malondialdehit (MDA) düzeyleri analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda elde edilen bulguların istatistiksel olarak değerlendirilmesinde SPSS programı kullanılmıştır. CP uygulamasının rat böbreklerindeki biyokimyasal parametreler; serum üre, ürik asit, kreatinin, BUN ve total protein seviyelerini yükselttiği (p<0.05) ve enzimatik savunma hattını oluşturan antioksidan enzimlerin (SOD, CAT, GPx ve GST) aktivitelerini düşürdüğü (p<0.05) gösterilmiştir. CP maruziyetinin böbrek dokusu üzerinde ciddi patolojik bulgular geliştirdiği bu nedenle nefrotoksik bir ajan olduğu, ayrıca lipid peroksidasyonu ürünü olan MDA miktarını arttırdığı tespit edilmiştir (p:0.001). QUE ve HSP takviyelerinin CP maruziyetinden kaynaklı oluşan serum üre, ürik asit, kreatinin, BUN ve total protein seviyelerindeki artışı önlediği (p<0.05), SOD, CAT, GPx ve GST aktivitelerini artırdığı (p<0.05) ve böbrek dokusundaki patolojik bulgularda düzelmeler sağlayarak nefrotoksisiteyi azalttıkları gözlemlenmiştir. Sonuç olarak CP'nin oksidatif stres ve böbrek dokusu hasarındaki etkileri göz önünde bulundurularak, bu etken maddeyi içeren ilacın kullanıldığı hastalarda oksidatif stres ve nefrotoksisite gibi organ toksisitelerine karşı QUE ve HSP başta olmak üzere antioksidanlardan zengin beslenme alışkanlıklarının oluşturulması ve gerekli olduğu durumlarda hekim kontrolünde takviyelerin yararlı olabileceği düşünülmektedir.
Diyabetik ketoasidoz tanısı ile izlenen çocuklarda akut böbrek hasarının değerlendirilmesi
Tip 1 Diyabetes Mellitus (Tip 1 DM) insülin sekresyonunun eksikliğine bağlı ortaya çıkan hiperglisemi ile karakterize; karbonhidrat, protein, yağ metabolizmasının bozukluğuna neden olan, mikrovasküler (nefropati, nöropati ve retinopati) ve makrovasküler (koroner arter hastalığı, periferik ve serebral vasküler hastalıklar) komplikasyonlara yol açan kronik heterojen bir grup metabolik hastalık olup çocukluk çağının en sık görülen kronik hastalıkları arasındadır (1-3). Diyabetik böbrek hasarı, Tip 1 DM hastalarında ölüme yol açan ciddi mikrovasküler komplikasyonudur (4). DM sıklığında son yıllarda hızla artış olması, diyaliz tedavisine ve böbrek transplantasyonuna ihtiyaç duyan hasta sayısının da her geçen gün artacağını göstermektedir. Bu nedenle böbrek hasarı gelişiminin mümkün olan en erken dönemde tanınması ve gerekli tedavilerle hastalığın önlenmesi, ilerleyişinin yavaşlatılması çok önemlidir (5). Diyabetik ketoasidoz (DKA), Tip 1 DM tanılı çocuklarda hastaneye yatış, morbidite ve mortalitenin önde gelen nedenidir (6,7). Tip 1 DM tanı ve tedavisindeki gelişmelere rağmen; Tip 1 DM'li çocukların yaklaşık %30-50'si DKA kliniği ile ilk başvuruda tanı almaktadır (8,9). Tip 1 DM'li ve DKA'lı çocuklarda renal etkilenim riski yüksektir (10-14). Hipergliseminin yol açtığı ozmotik diürez, tübüler hasara neden olacak dehidratasyon, hipovolemi ve böbrek hipoperfüzyonuna yol açar. Renal perfüzyonun azalması, renal reabsorbsiyonda azalmaya ve azalan reabsorbsiyonu telafi etmek için gelişen vazokonstrüksiyon ise GFR' da belirgin düşüşe neden olur (10,11,15). Tip 1 DM, DKA ile komplike olduğunda, asidoz , böbrek perfüzyonu üzerinde daha fazla olumsuz etki ile tübüler hasarının daha da kötüleşmesine yol açabilir (10). Şiddetli DKA ile başvuran çocukların çoğunda akut tübüler nekrozla (ATN) sonuçlanan sıvı kaybı ve dehidratasyon vardır. Sıvı kaybına ek olarak, hiperglisemi tübüler hasara ve böbrekte inflamasyona neden olabilir (12). Akut böbrek hasarı (ABH); çeşitli etiyolojilerle meydana gelen, böbreğin sıvı-elektrolit ve asit-baz homeostazını idame etme yeteneğinin hızlı ve aniden, glomerüler filtrasyon hızında (GFR) azalmayla birlikte, serum üre ve kreatinin konsantrasyonun yükseldiği klinik bir sendromdur (16). Tip 1 DM'de hastaların 1/5'inde ve DKA'sı olan hastaların 2/3'ünde ABH gelişir (10,11). Tekrarlayan DKA ataklarında bu oran daha da artmaktadır (15,17). Hipergliseminin tübül hasarına neden olduğu bilinmektedir. Hem ABH hem de tübüler hasar geri dönüşümlü olsa da, gelecekteki kronik böbrek hastalığı (KBH) riskinde artış ile ilişkilendirilmiştir (11). Bu nedenle, çocuklarda DKA'da ABH insidansı, risk faktörlerinin belirlenmesi ve sonuçların iyileştirilmesi için birçok çalışma yapılmıştır (15,17,18,19). NGAL (Neutrophil Gelatinase-associated Lipocalin) adlı proteinin hasarlı renal tübüllerde artmış ekspresyonu gösterilmiştir. ABH'nın tespitinde serum kreatininden daha erken dönemde yükselmektedir (20,21). NGAL'in bir tübüloprotein olması, glomerüler hasar başlamadan önce tübülopatinin başladığı dönemde idrarda yükselmesi, ABH'nın tanısında uygun bir belirteç olması, DKA tanısı ile izlenen çocuklarda renal etkilenimin belirteci olabileceğini düşündürmüştür. Bu çalışmada DKA tanısı ile izlenen çocuklarda ABH gelişimi ve böbrek tübül fonksiyonlarının, ABH'ın erken belirteci olan NGAL ile birlikte değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Hastalar ve Metodlar: Çalışmaya DKA tablosuyla başvuran 44 hasta [E/K: 19/25; ortalama yaş 11.4 ± 4.84 yıl, DM süresi ortanca değerleri 0.9 yıl (0.45 – 8.64)], kontrol grubu olarak uygun yaş ve cinsiyette DM dışında kronik hastalık tanısı olmayan 33 Tip 1 DM tanısıyla takipli hasta [E/K: 16/17; ortalama yaş 12.1 ± 3.56 yıl, DM süresi median değerleri 2.12 (0.89 - 4.18) yıl] ve 33 sağlıklı çocuk [E/K: 14/19; ortalama yaş 10.35 ± 4.45 yıl] dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarının, demografik özellikleri, kliniği, başvuru anı serum ve idrar laboratuvar değerleri, idrar NGAL değerleri ve NGAL/kreatinin oranları, DKA tanısıyla takip edilen hastalarda; ABH gelişen ve ABH gelişmeyen hastaların, yeni ve eski DM tanılı hastaların, hafif, orta ve ağır DKA ile başvuran hastaların başvuru anı, 12.saat, 24.saat ve taburculuk idrar NGAL değerleri, serum ve idrar laboratuvar değerleri değerlendirildi. Bulgular: DKA'lı hasta grubunda kontrol gruplarına göre düzeltilmiş sodyum, serum ürik asit, BUN, kreatinin, magnezyum, hematokrit değerleri, serum osmolaritesi daha yüksekti. Serum sodyum ve klor düzeyleri daha düşüktü. Hesaplanan fraksiyonel sodyum, potasyum, magnezyum, fosfor, ürik asit, üre atılım değerleri normalin üzerinde ve daha yüksek, tübüler fosfor reabsorbsiyonu değerleri normalin altında ve daha düşüktü. İdrar NGAL ve NGAL/kreatinin değerleri arasında anlamlı fark bulunmadı. DKA hastalarında 24 (%54.5) olguya yeni DM tanısı konuldu. Yeni tanı DM'li hastaların önceden DM tanısı almış hastalara göre yaş, VA ve VKİ ortalamaları daha düşüktü. Serum kreatininin değerleri daha düşüktü. Tahmini GFR'leri benzerdi. İdrar NGAL ve NGAL/kreatinin değerleri arasında anlamlı fark yoktu ancak yeni DM tanısı alan hastalarda daha yüksekti. Yeni Tip1 DM tanısı alan hastaların 16'sında (%57.1) ABH gelişti. DKA hastalarının 10'unda (%22.7) hafif asidoz, 16'sında (% 36.4) orta asidoz, 18'inde (%40.9) ağır asidoz tablosu görüldü. Gruplar arasında başvuru serum kreatinin, BUN, BUN/kreatinin oranı değerleri benzerdi. Ağır asidozlu grupta idrar protein, mikroalbümin değerleri, hesaplanan fraksiyonel sodyum, potasyum, fosfor atılım değerleri ve serum osmolaritesi daha yüksekti. İdrar NGAL ve NGAL/kreatinin değerleri arasında anlamlı fark yoktu. Hafif DKA tablosundaki hastaların 4'ünde (%40), orta DKA tablosundakilerin 8'inde (%50), ağır DKA tablosundakilerin 16'sında (%88.9) ABH gelişti. ABH gelişimi ile asidoz derecesi arasında istatistiksel fark bulundu. KDIGO (Kidney Disease Improving Global Outcomes) kriterlerine göre DKA'lı hastaların %63.6'sında (n=28) ABH gelişti. Hastaların 16'sında (%57.1) Evre-1, 10'unda (%35.7) Evre-2, 2'sinde (%7.1) Evre-3 ABH görüldü. ABH gelişen hastaların serum glukoz, kreatinin, baz açığı, fosfor, magnezyum ve hesaplanan fraksiyonel potasyum atılım değerleri ABH gelişmeyenlere göre daha yüksekti. pH, bikarbonat ve tahmini GFR değerleri daha düşüktü. Başvuru idrar NGAL ve NGAL/kreatinin değerleri arasında, 24. saat idrar NGAL değerleri ABH gelişen grupta anlamlı daha yüksekti. ABH'nı öngören risk faktörü tespit edilmedi. Pediatrik modifiye RIFLE kriterlerine göre hastaların %57.1'i (n=16) 'risk', %42.9'u (n=12) 'injury' olarak değerlendirildi. Gruplar arasında başlangıç, 12. saat, 24. saat ve taburculuk idrar NGAL değerleri açısından fark yoktu. Başlangıç idrar NGAL/kreatinin oranı injury olarak değerlendirilen grupta ABH gelişmeyen hastalara göre anlamlı düşüktü. NGAL/kreatinin oranının ABH tanısında yerini belirlemek için ROC analizi yapıldı. NGAL/kreatinin oranının kesim değeri 5 alındığında sensitivitesi %68, spesifitesi %60 olarak bulundu. (Area under curve:0.741, p: 0.008 ,%95 CI 0.58-0.897) Sonuç: DKA tanılı ABH gelişen hastalarda böbrek tübül fonksiyon testlerinin bozulduğu, idrar NGAL ve idrar NGAL/kreatinin oranının artmış olduğu bulundu. DKA tablosunun yol açtığı böbrek hasarının yapılan sıvı ve insülin tedavisi ile 24 saat içinde normal değerlere dönmesi, oluşan renal tübüler hasarın geri dönüşümlü olduğunu göstermektedir, ancak daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Tip 1 DM, DKA, diyabetik ketoasidoz, ABH, akut böbrek hasarı, nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin, NGAL.
Acil servise akut böbrek yetmezliği bulguları ile başvuran covid-19 tanılı hastaların klinik özellikleri
Hematolojik, biyokimyasal ve immünolojik biyobelirteçlerdeki anormalliklerin, 2019 Coronavirüs Hastalığı'nın (COVİD-19) ciddiyeti ve mortalitesi ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle hem karaciğer hem de böbrek fonksiyonlarının yanı sıra hematolojik parametrelerin erken değerlendirilmesi ve izlenmesi, COVİD-19'un ilerlemesini tahmin etmek için çok önemlidir. Acil servise akut böbrek yetmezliği bulguları ile başvuran COVİD-19 tanılı hastaların klinik özelliklerini araştırmayı amaçladık. 1 Ocak 2020- 1 Ocak 2022 tarihleri arasında acil serviste COVİD-19 ve eşlik eden akut böbrek hasarı (ABH) şikayetlerle başvuran hastalar dâhil edildi. Çalışmamızda hastaların demografik bilgiler, laboratuvar testleri ve mortalite bilgisi veri olarak kullanıldı. Veriler hastane bilgi yönetim sistemi, ölüm bildirim sistemi veya telefonla iletişim kurularak elde edildi. Hemodiyaliz uygulanan 4 hasta (%2,8), yoğun bakım yatışı bulunan 46 hasta (%31,7) vardı ve mortalitede 35 hasta (%24,1) ölmüştür. Ve YB yatışı 75,15 yaş ortalaması ile YB yatışı bulunmayan hastalara göre (56,45 yaş) daha yüksek yaş ortalaması vardı. DM, HT, KOAH ve KAH YB yatışı ile ilişkiliydi (p<0,050). Laboratuvar sonuçlarında YB yatışı ile ilişkiliydi. (WBC, CRP, HGB, NLR, INR, GFR, BUN, ÜRE, KRE, HCO3 ve Lenfosit). Ex olanların 17'sinde (%48,6), sağların 28'inde (%25,5) DM vardı ve istatistiksel olarak anlamlı farklılaştı (p=0,010). Laboratuvar sonuçları mortalite ile ilişkiliydi. (WBC, CRP, HGB, NLR, INR, GFR, BUN, ÜRE, KRE) Sonuç olarak: Çalışmaya dahil edilen hastalarımızda COVİD-19'a eşik eden ABH erkeklerde daha sık görülürken kadınlarda tastalık şiddeti ve mortalite daha fazlaydı. ABH şiddeti ve mortaliteyi Laboratuvar testleri (WBC, CRP, HGB, NLR, INR, GFR, BUN, ÜRE, KRE) ve kronik hastalıkların tahmin edilebilir olacağını düşünüyoruz.
Akut renal hasarlı köpeklerde bağırsak ultrasonografisi: Bağırsak-renal ekseni odaklı prospektif değerlendirmeler
Amaç: İntestinal disbiyozis ile renal hastalıkların patofizyolojileri arasında, gastrointestinal sistem ve renal arasındaki bağlantıdan dolayı bir ilişkili bulunmaktadır. Bu kapsamda belirtilen tez projesi ile akut renal hasarı bulunan köpeklerde renal ve intestinal ilişkinin ultrasonografik olarak belirlenmesi ve ultrasonografik intestinal verilerin akut renal hasarın erken belirteci olup olmayacağının ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Doğal yolla oluşan akut renal hasar tanısı konulan ve herhangi bir şikayeti bulunmayan sağlıklı olmak üzere her iki cinsiyetten ve farklı yaşlardaki (yaş aralığı 1-13) toplamda 64 köpek çalışmaya dahil edildi. Birinci grubu (n=24), kliniğe aşı veya sağlık kontrolü amacıyla getirilen, klinik ve laboratuvar değerlendirilmelerinde herhangi bir anormallik saptanmayan sağlıklı köpekler, ikinci grubu subklinik akut renal hasar (ARH)'lı kreatin değerleri normal sınırlar içerisinde olup Nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (NGAL) değerleri yüksek olan köpekler (n=33), üçüncü grubu tübüler zararla ilişkili ARH bulunan kreatin ve NGAL değerleri yüksek (n=7) köpekler oluşturdu. Bulgular: Gerek tübüler zararla ilişkili ARH tanısı grubunda gerekse de subklinik ARH tanısı konulan gruplarda meydana gelen NGAL değişimleri ile yapılan sol böbrek /Aort ölçümleri arasında anlamlı düzeyde bir artış eğiliminin bulunmadığı belirlendi. Subklinik ARH ile, tübüler zararla ilişkili ARH kreatinin düzeyleri ve tübüler zararla ilişkili ARH bulunan hastalarla, sağlıklı grup arasında güçlü anlamlı (p<0,001) bir farklılık tespit edilmiştir. Tübüler zararla ilişkili ARH bulunan hastalarda kolon 3.3±0.1 mm, duodenum 5.1±0.4 mm, jejenum 4.4±0.3 mm olarak bulunurken, subklinik ARH grubuna dahil edilen hastalarda duvar kalınlıkları kolon 3.8±0.2 mm, duodenum 5.5±0.2 mm, jejenum 4.6±10.8 mm olarak tespit edilmiştir. Renal intestinal ilişki değerlendirildiğinde yanlızca subklinik ARH'li köpeklerdeki intestinal değişimler sağlıklılara kıyasla anlamlı olarak kolon p<0.001, duodenum p<0.01 ve jejenum p<0.05 bulunmuştur. Sonuç: ARH mevcut olan köpeklerde intestinal duvar kalınlıklarında artış görülmüştür. Elde edilen bu sonuçlar köpeklerde böbrek bağırsak iletişimini desteklemektedir.
İn vitro LPS uyarımlı akut böbrek yangı modelinde 3-(4-hidroksifenil) propiyonik asidin antiiflamatuar etkinliğinin araştırılması"
İn vitro LPS uyarımlı akut böbrek yangı modelinde 3-(4-hidroksifenil) propiyonik asidin antiiflamatuar etkinliğinin araştırılması Sepsis, akut böbrek hasarının (AKI) en yaygın nedenidir (~%40-50) ve hayatta kalanlarda kronik böbrek hastalığı görülme riski yüksektir. Bitkiler naringin ve prosiyaninler gibi birçok biyoaktif bileşenleri yapılarında bulundururlar. Bununla birlikte insan mikrobiyotası, bu gibi etken maddeleri enzimatik transformasyona uğratıp, 4-HPPA [3-(4′-hidroksifenil) propanoik asit] gibi moleküllerin açığa çıkmasını sağlayarak insan sağlığına önemli katkılar sağlamaktadır. 4-HPPA'nın birçok araştırmada antiinflamatuar ve antioksidan gibi biyolojik etkileri rapor edilmiştir. Araştırmanın amacını, in vitro LPS (lipopolisakkarit) uyarımlı böbrek yangı modelinde, naringin ve prosiyanidinlerin mikrobiyota ürününlerinden 4-HPPA'nın antiinflamatuar etkinliğinin ortaya konulması oluşturmaktadır. Araştırmada insan orijinli HEK 293 böbrek hücreleri kullanıldı. Denemede kontrol grubu, LPS grubu, 4-HPPA grubu ve 4-HPPA+LPS grubu olmak üzere 4 gruptan oluşturuldu. LPS ve 4-HPPA farklı konsantrasyonlarda 24 saat süreyle hücrelere uygulandı. LPS ve 4-HPPA'nın etkin konsantrasyonları MTT (Thiazolyl Blue Tetrazolium Bromide) viyabilite testiyle araştırıldı. Yine tespit edilen konsantrasyonların hücrelere uygulanmasıyla deneme gruplarından elde edilen RNA'lardan cDNA dönüşümleri gerçekleştirildi. Sonunda inflamatuar yanıtlardan sorumlu IL-1β (interlökin 1 beta), TNF-α (Tümör nekroz faktör alfa) ve NFkβ (nükleer faktör kapa B) gen ekspesyon analizleri qRT-PCR yöntemiyle araştırıldı. 24 saat inkübasyonlardan sonra LPS'in 2,5ng/ml ve 4-HPPA'nın 6,25 μg/ml konsantrasyonda deneme için etkin konsantrasyonlar olduğu tespit edildi. Yine 4-HPPA'nın LPS'in uyardığı IL1β, TNFα ve NFkβ gen ekspresyonlarını baskıladığı görüldü. Araştırma elde edilen verilere göre, in vitro LPS uyarımlı böbrek inflamasyon modelinde 4-HPPA'nın etkin bir şekilde antiiflamatuar özellik gösterdiği ortaya konuldu. Bununla birlikte konunun tam aydınlatılabilmesi için in vivo ve daha ileri moleküler yöntemlere ihtiyaç bulunduğu kanısına varıldı.