Anestezi-genel
80 theses under this subject heading
Ratlarda üç farklı anestezik kombinasyonun klinik olarak karşılaştırılması
Amaç: Ketamin-ksilazin, ketamin-medetomidin, ketamin-ksilazin-diazepam kombinasyonları ile anestezi oluşturulduktan sonra ratların vücutlarında oluşan; solunum frekansı, kalp frekansı, vücut sıcaklığı ve diğer klinik parametrelerdeki değişime cevap aramaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma üç grup halinde toplam 24 rattan oluşmuştur. Her grupta 4 erkek, 4 dişi rat vardır. Bu çalışmada birinci grup ketamin (75mg/kg)-ksilazin (10mg/kg) kombinasyonu, ikinci grup ketamin (70mg/kg)-ksilazin (5mg/kg)-diazepam (5mg/kg) kombinasyonu, üçüncü grup ise ketamin (70mg/kg)-medetomidin (0.2mg/kg) kombinasyonu ile anesteziye alındı. Anestezi süresince solunum frekansı, kalp frekansı, vücut sıcaklığı, perifer oksijen satürasyonu (SpO2); ayakta kalma refleksi, kulak refleksi ve ayak parmak arası refleksleri gibi klinik parametreler 5, 10, 15, 20, 25, 30, 45, 60, 90, 120. dakikalar monitör ve fiziksel muayene eşliğinde kaydedilmiştir. Bulgular: Cerrahi anestezi süresi ketamin-medetomidin grubunda ketamin-ksilazin grubuna göre istatiksel (P=0,045) olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Ketamin-ksilazin ve ketamin-medetomidin grupları arasında kalp frekansı düzeyi bakımından 45. dakikada (P=0,024) ve 60. dakikada (P=0,046) önemli düzeyde farklılık gözlenmiştir. Solunum frekansı düzeyi 10. dakikada ketamin-medetomidin grubuna göre ketamin-ksilazin-diazepam grubundaki düşüş (P=0,027), 60. dakikada görülen artış (P=0,016) istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Ketamin-ksilazin-diazepam ve ketamin-medetomidin grupları arasında vücut sıcaklığı düzey bakımından 30. dakikada (P=0,037) önemli düzeyde farklılık gözlenmiştir. Sonuç: Ketamin-ksilazin, ketamin-medetomidin, ketamin-kslazin-diazepam gibi anestezik madde kombinasyonları ile oluşturulan anestezilerin derinliği ve süresinin cerrahi girişimler açısından yeterli olduğu gözlendi. Anahtar Kelimeler: Anestezi, Kalp Frekansı, Rat, Solunum Frekansı, SpO2
Geriatrik ASA III ve üzeri olan femur fraktürlerinde genel ve rejyonel anestezinin postoperatif yoğun bakım ünitesinde kalış süresi, morbidite ve mortalitesinin karşılaştırılması
Geriatrik hastalarda kalça fraktürleriartmaktadır. Hastaların postoperatif yoğun bakım ihtiyacı da artmaktadır. Çalışmamızda anestezi yönteminin kalça fraktürü ameliyatı sonrası yoğun bakımda kaldıkları süre, morbidite, mortaliteye etkisini incelemeyi amaçladık. Kalça kırığı nedeniyle 65 yaş üstü ASA III ve üzeri 198 hasta retrospektif olarak incelendi. Genel ve rejyonel anestezi olarak gruptaki hastaların demografik verileri, ek hastalıkları, bazı biyokimyasal parametreler, transfüzyon miktarları,YBÜ kalma süresi, APACHE skorları, mortalite, morbidite ve komplikasyonlar retrospektif olarak değerlendirildi. Genelile rejyonel anestezi karşılaştırıldığında genel anestezi alan grupta APACHE skorları, intraoperatiftransfüzyon miktarı anlamlıyüksek bulunmuştur. Rejyonel anestezi alan grupta postoperatif mekanik ventilatör süresi, 8-28 günlük mortalite,kardiyovasküler sistem ve enfeksiyon komplikasyonu istatistiksel açıdan anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0,05). Geriatrikfemurfraktürlerinde seçilecek anestezi halen tartışılmaktadır.İntraoperatiftransfüzyonlarıazaltması,postop APACHE skorunu düşürmesi,mekanik ventilasyon süresini azaltması, mortaliteyive komplikasyonları azaltması nedeniylerejyonel anestezi avantajlıgörülmektedir. Çalışmamızdarejyonel anestezinin tercih edilmesini belirtmekle beraber hastanın az olması, incelemenin retrospektif olmasımortalite ve diğer sonuçlar üzerinde yorum yapmayıkısıtlayan nedenler olarak sıralanabilir.AnahtarKelimeler: Geriatri, Femur, Rejyonel Anestezi, Genel Anestezi, Mortalite,
Genel anestezi altında tedavi edilen çocuklarda serum ve tükürük örnekleri ile dental anksiyete parametrelerinin kantitatif olarak değerlendirilmesi
Araştırmamızda dental tedavi ihtiyacı ile dental anksiyete arasında doğru orantı olduğunu gösteren çalışmalara dayanarak, anksiyete seviyesi yüksek olan çocuklarda genel anestezi altında tamamlanan dental tedavi ihtiyacının ardından anksiyete düzeyinin psikometrik analizler ve fizyolojik parametreler ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca tükürük akış hızı, pH, total tükürük protein konsantrasyonu gibi tükürüğün fizikokimyasal özelliklerini yansıtan değerlerin ölçümü, çürük insidansı, yaş, cinsiyet ve oksidatif stres parametreleri arasındaki ilişki de tedavi öncesi ve tedavi sonrası alınan örnekler ile değerlendirilmiştir. Araştırmaya 2-7 yaş aralığında bulunan, dental tedavilerinin genel anestezi altında yapılmasına karar verilmiş, 38 çocuk dahil edilmiştir. Tedaviden önce ve tedaviden sonra olmak üzere; çocuklar Frankl Davranış Skalası (FDS), Çocuklar için Diş Hekimi Korku Tarama Ölçeği (CFSS-DS), Facial Image Scale (FIS) ve Ünite Oturma Biçimi açısından değerlendirilmiştir. Tedavi öncesi ve sonrası toplanan tükürük ve serum örneklerinde kortizol, α-Amilaz, CgA, Total Antioksidan Seviye (TAS), Total Oksidan Seviye (TOS), Nitrik Oksit (NO), Glutatyon Peroksidaz (GPx), Katalaz (CAT) parametreleri incelenmiştir. Araştırma bulgularımıza göre tedavi sonrası hem anksiyete belirleme skalalarına hem de fizyolojik parametrelere göre (kortizol, α-Amilaz, CgA) tedaviden sonra dental anksiyete düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı derecede azalma meydana gelmiştir. Tedavi sonrası serum ve tükürük TAS, GPx, TAH düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış olurken, TOS, NO, CAT, OSİ, TTPK düzeylerinde de istatistiksel olarak anlamlı bir düşme meydana gelmiştir. Araştırma sonuçlarımız değerlendirildiğinde; tedavi sonrası dental anksiyete düzeylerinde azalma meydana gelmiştir. Çürük diş sayısı fazla olan ve yüksek anksiyeteye sahip çocuklarda, tedavilerin genel anestezi altında yapılmasının anksiyete düzeylerindeki azalmaya katkısı olduğunu görmekteyiz. Tedavi sonrası diş çürükleri sıfıra düştüğünde; serum/tükürük TAS değerinde artış, serum/tükürük TOS ve serum OSİ değerlerinde de bir azalma gözlenmektedir. Bu durum diş çürükleri ile oksidatif stres parametreleri arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. İncelenen parametrelerin serum ve tükürük örneklerinden elde edilen değerleri arasında gözlenen pozitif korelasyonlar da tükürüğün seruma alternatif olarak kullanılabilecek diagnostik bir sıvı olabileceğini destekler niteliktedir. Anahtar kelimeler: Dental anksiyete, kortizol, α-Amilaz, kromogranin A, oksidatif stres
Genel anestezi altında omuz artroskopisi yapılan ve interskalen brakial pleksus bloğu ile omuz artroskopisi yapılan hastaların hemodinamik parametrelerinin ve nöroendokrin yanıtlarının karşılaştırılması
Giriş: Cerrahi uygulanacak hastalarda oluşan stres yanıt, organizma için bir takım hemodinamik ve nöroendokrin değişikliklere neden olur. Hastaların perioperatif iyilik halinin sağlanması için oluşacak olan stres yanıtın baskılanması gerekmektedir. Yaptığımız bu çalışmada genel anestezi altında omuz artroskopisi yapılan ve interskalen brakiyal pleksus bloğu ile omuz artroskopisi yapılan hastaların hemodinamik parametrelerini ve nöroendokrin yanıtlarını karşılaştırdık. Materyal ve Metod: Çalışmanın etik kurul onayı ve hastalardan bilgilendirilmiş onam alındı. Çalışma için rotator cuff onarımı yapılması planlanan ASA I-II 18 yaş üstü 50 hasta seçildi. Hastaların randomizasyonu kapalı zarf yöntemiyle yapıldı. Hastalar, birinci grup interskalen brakiyal pleksus bloğu yapılanlar (Grup-1), ikinci grup genel anestezi uygulananlar (Grup-2) olarak iki gruba ayrıldı. 18 yaş altı, çalışmayı kabul etmeyen, aktivitesini sınırlayan hastalığı olan, ASA III ve üstü olan, rotator manşet yırtığı 5cm ve üzeri olan ve başarısız blok uygulanan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Hastalar preoperatif derlenme ünitesine alındıktan sonra başlangıç kalp atım hızları, ortalama arteryel basınçları ve oksijen saturasyonları kaydedildi . Hastaların 2 mg midazolam ile sedasyonları sağlandıktan sonra planlama dahilindeki başlangıç kan numunesi alındı. Grup-1 (n=25) hastalarda lokal anestezi amacıyla 20 ml % 0.5 bupivacain (100 mg), 10 ml aritmal (200 mg) ve 10 ml serum fizyolojik kullanıldı. Hastaların duyu ve motor blok seviyeleri Pin-Prick testi ve Modifiye Bromage skalası ile değerlendirildi. Tam motor blok oluştuktan sonra cerrahiye izin verildi. Grup-2 hastalara (n=25) genel anestezi amacıyla 2-3 mg/kg propofol, 0.6 mg/kg rocuronyum bromür ve 1 mcg/kg fentanyl uygulandı. İdame anestezide 2 lt/dk taze gaz akımı içerisinde oksijen/azot karışımı ve %2 (1MAC) sevofluran kullanıldı. Postoperatif analjezi amacıyla cerrahi bitmeden 30 dakika öncesinde, intravenöz 100 mg tramadolol hidroklorür uygulandı. Tüm hastalardan başlangıç, cerrahi başlangıçtan 30 dakika sonra ve postoperatif 0. dakikada kan numuneleri alındı. Glukoz, insülin, prolaktin ve kortizol değerleri çalışıldı. Hastaların intra-operatif ortalama arteryel basınçları, kalp atım hızları ve oksijen saturasyonları kaydedildi. Bulgular: İki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Ortalama arter basınçları ve kalp atım hızları arasında preoperatif ölçülen değerlerde istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu ancak intraoperatif kıyaslamada Grup-1'deki hastaların değerleri Grup-2'deki hastaların değerlerinden yüksekti. Grup-2'deki hastaların intraoperatif oksijen saturasyonları daha yüksek olarak ölçüldü. Hastaların başlangıç kan numunelerindeki sonuçlara göre glukoz değişimi istatistiksel olarak anlamlı değildi ancak Grup-2 de Grup-1'den daha yüksek olarak bulundu (P:0.676). Kortizol ve prolaktin değerleri de Grup-2'de daha yüksek bulundu. Grup-2'de insülin değeri istatistiksel değerlendirmede anlamlı olarak daha düşüktü (P:0.001). Sonuç: İnterskalen brakiyal pleksus bloğu uygulaması, genel anestezi uygulamasına benzer şekilde hemodinamik parametreleri fizyolojik sınırlarda tutmaktadır. Ayrıca cerrahi stresi azaltarak organizmaya zararlı olabilecek nöroendokrin yanıtları da baskılamaktadır. Bu bilgiler ışığında cerrahi stresi azaltmak ve hemodinamiyi daha iyi korumak amacıyla interskalen brakiyal pleksus bloğunun güvenilir bir şekilde uygulanabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: omuz artroskopisi, İBPB, genel anestezi, cerrahi stres, hemodinami
Sugammadeks ve neostigmin ile dekürarizasyonun postoperatif termoregülasyona olan etkilerinin karşılaştırılması
Hipotermi anestezi uygulamaları sırasında sık karşılaşılan ve beraberinde olumsuzlukları getiren bir termoregülatuvar bozukluktur. Çalışmamızın amacı genel anestezi alan hastalarda dekürarizasyon yöntemlerinin termoregülasyon üzerine etkisini belirlemektir. Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurul onayı alındıktan sonra elektif torakotomi operasyonu planlanan ASA I-III 18 yaş üzeri 66 erkek hasta alındı. Operasyon odası standart olarak 22 °C' de tutuldu. Diyabet, koroner arter hastalığı, termoregülasyonu bozan ilaç kullanan, inflamatuar hastalık, nöromuskuler kas hastalığı ve distrofik bozukluk, hipo-hipertiroidizm Parkinson, BMI 20'nin altında 30'un üzerindeki, kollajen doku hastalığı (reynaud vs.) olan ve operasyondan entübe çıkacak hastalar hastalar çalışma dışı bırakıldı. İntraoperatif IV solüsyonlar oda ısısında verildi. Hastalar basınçlı sıcak hava üfleyen (orta ayarda 38 °C) havalı battaniyelerle ısıtıldı. Operasyon sonunda inhalasyon anesteziği kesildikten sonra Train of Four (TOF) değeri elde edildiğinde Grup N'de hastalarda 0,02-0,05 mg/kg neostigmin ve 0,01-0,02 mg/kg atropin ile; Grup S'de ise 3 mg/kg sugamadeks ile dekürarizasyon sağlandı. Hastalar postoperatif yoğun bakım ünitesinde tek katlı pamuklu battaniye ile örtüldü. Burada ekstübasyon sonrası 15, 30, 45, 60, 90 ve 120. dakikalarda timpanik membrandan santral, sternum üzerinden ve kolun üst 1/3' lük kesiminden periferik cilt sıcaklıkları ölçülerek kaydedildi. Hastaların demografik verileri, preoperatif sıcaklıkları, operasyon süreleri bakımından gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Ayrıca ekstübasyon sonrası ilk iki saat içerisinde grupların timpanik membrandan alınan santral, göğüsten ve koldan ölçülen cilt sıcaklık ölçümleri bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p> 0,05). Preoperatif timpanik sıcaklık seviyesine dönme süreleri açısından gruplar arasındaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi (p> 0,05). İntraoperatif olarak eşit ısı koşullarında aktif ısıtılan hastalarda dekürarizasyon ajanlarının spontan postoperatif santral ve cilt sıcaklıkları üzerine etkili olmadığı, buna karşılık koldan ölçülen periferik cilt sıcaklığının preoperatif kontrol sıcaklık seviyesine sugammadeks kullanılan hastalarda daha erken döndüğü kanısına varıldı.
Genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin zihinsel engelli hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerindeki etkisi
Genel Anestezi Altında Yapılan Ağız ve Diş Tedavilerinin Zihinsel Engelli Hastaların Ağız Sağlığı İle İlişkili Yaşam Kalitesi Üzerindeki Etkisi Bu çalışmada zihinsel engeli olan hastaların ağız ve diş sağlığı bulgularını ve bunlardan kaynaklanan problemleri belirlemek; genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin zihinsel engelli hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerindeki etkisini ölçmek hedeflenmiştir. Ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi değişimini ölçmek için orijinal dili İngilizce olan Franciscan Hospital for Children Oral Health-Related Quality of Life (FHC-OHRQOL) anketinin Türkçe kültürlerarası çevirisi ve psikometrik adaptasyonu yapılmıştır. Çukurova Üniversitesi ve Erciyes Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültelerine başvuran toplam 155 zihinsel engelli hastanın yakınları veya bakıcılarının FHCOHRQOL anketinin yanı sıra; içeriğinde sosyo-demografik bilgiler, hastaların öncelikli tanısı, daha önceki tedavi deneyimleri ve ağız hijyeni alışkanlıklarına yönelik sorular olan formları doldurmaları sağlanmıştır. Yanı sıra Çukurova ve Erciyes Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi ameliyathanelerinde birer diş hekimi tarafından ağız sağlığı ile ilgili tarama formları doldurulmuştur. Hasta yakınları ve bakıcılar hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesini etkileyecek birçok ağız ve diş bulguları yine bunlarla ilişkili günlük hayatta karşılaşılan problem ve kaygılarını belirtmişlerdir. Tedavi öncesinde en çok rapor edilen bulgular diş ağrısı, dişleri sebebiyle yemek yemede zorluk çekme, hastanın diş problemleri sebebiyle sinirlenmesi olarak belirlenmiştir. FHCOHRQOL anketinin tedavi öncesi ve sonrası toplam skorları karşılaştırıldığında, genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerinde istatiksel olarak anlamlı derecede olumlu etki yaptığı sonucu ortaya çıkmıştır. FHC-OHRQOL anketinin skorları ve ağız-diş sağlığı bulguları; hastaların öncelikli tanı gruplamalarına, daha önceki tedavi deneyimlerine, anketi yanıtlayanların hasta ile yakınlık derecesine, epilepsi varlığına, cinsiyet ve yaş gruplamalarına göre karşılaştırılmıştır. Anahtar sözcükler: Zihinsel Engelli Hastalar, Yaşam Kalitesi, Ağız Sağlığı, FHCOHRQOL
Genel anestezi altında farkındalığı etkileyen faktörler nelerdir?
Araştırmamızda, genel anestezi altında orta kulak cerrahisi gerçekleştirilecek hastalarda intraoperatif farkındalık düzeyine etki eden faktörleri araştırdık. Bunun yanında Modifiye Brice Ölçeği kullanarak yapılan postoperatif görüşme ile genel anestezi altında rüya görme ve rüya içeriği ile bilgiler elde etmeyi hedefledik. Bu çalışma Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde elektif koşullarda orta kulak cerrahisi geçirecek, bilgilendirilmiş onam formu ile rızası alınan, 18-70 yaş arası, ASA sınıfı I veya II olan 80 hasta ile gerçekleştirildi. Hastalar rutin anestezi monitörizasyonuna ek olarak PSİ ile anestezi derinliği monitörizasyonu yapılarak, idame sürecinde PSİ değerleri 25-50 (cerrahi anestezi) olacak şekilde ve %1,5-2 konsantrasyonda sevofluran ile standart genel anestezi yönetimi sağlandı. Hastaların demografik verileri ve operasyon boyunca belirli aralıklarla PSİ değerleri kaydedildi. Gerekli derlenme sağlanıp servise devrin ardından postoperatif 4. saatte serviste yapılan görüşmede Modifiye Brice Ölçeği uygulanarak kayıt altına alındı. Sonuçlar SPSS 15.0 programı ile işlendi ve %95 güven aralığında p<0,05 düzeyinde anlamlı olarak kabul edildi. Postoperatif görüşmeler sonucunda hastalarda intraoperatif farkındalığa rastlanmadı. Çalışma grubunu oluşturan 80 hastanın 34'ü operasyon sırasında rüya gördüğünü ve bunların 13'ü de rüya içeriğinin 'rahatsız edici' olduğunu beyan etti. Alkol kullanımı olanlarda, anestezik premedikasyon yapılan hastalarda, peroperatif ek opiyat uygulananlarda, cerrahi süresi ve anestezi süresi uzun olan olgularda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek düzeyde rüya görme tespit edildi. Genel anestezi öyküsü olan, kronik hastalığı bulunan ve kronik ilaç kullanımı olan hastalarda ise istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek oranda rahatsız edici rüya içeriğine rastlandı. Operasyon boyunca sürekli monitörize edilen ve belirlenmiş aralıklarla kaydı yapılan PSİ değerlerine bakıldığında ise, rüya görmediğini ifade eden olgulara kıyasla, rüya gören olguların cerrahi başlangıç anındaki PSİ değerleri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Rüya görmeyen olguların cerrahi başlangıcı PSİ değeri ortalama 31,6 iken rüya gören olgularda 36 olarak bulundu ve bu değerler istatistiksel olarak anlamlı idi. Tüm bu veriler ışığında, özellikle yüksek riskli hastalarda, anestezi derinliği monitörizasyonunun başta posttravmatik stres bozukluğu olmak üzere olası komplikasyonları azaltabileceği, hasta güvenliğini artırabileceği ve anestezi hizmetine duyulan memnuniyeti geliştirebileceği kanısındayız.
Epilepsi hastalarında genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavileri sonrası ağız ve diş sağlığına bağlı yaşam kalitesinin ölçülmesi
Bu çalışmanın amacı, özel bakım gereksinimi olan epilepsi hastalarında genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavileri sonrasında ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesindeki değişimin ölçülmesidir. Ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesinin ölçülmesi için Franciscan Hospital for Children Oral Health-Related Quality of Life (FHC-OHRQOL) ölçeği kullanılmıştır. Bu çalışmadaki örneklem grubumuz , Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı'na ağız ve diş problemleri için başvurmuş ve genel anestezi altında ağız ve diş tedavileri tamamlanmış 55 özel gereksinimi olan epilepsi hastalarından oluşmaktadır. Bu hastaların bakımından sorumlu kişilerin, FHC- OHRQOL ölçeğinin yanı sıra içeriğinde sosyo-demografik bilgiler, hastaların daha önceki tedavi deneyimleri ve ağız hijyeni alışkanlıklarına yönelik sorular bulunan formları tedavi öncesi ve sonrasında doldurmaları sağlanmıştır. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 25.0 paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. FHC- OHRQOL ölçeğinin tedavi öncesi ve sonrası toplam skorları karşılaştırıldığında, genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerinde istatiksel olarak anlamlı derecede olumlu etki yaptığı sonucu ortaya çıkmıştır. FHC-OHRQOL ölçeğinin skorları ; daha önceki tedavi deneyimlerine, anketi yanıtlayanların hasta ile yakınlık derecesine, cinsiyet ve yaş gruplamalarına göre karşılaştırılmıştır. Genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin genel yaşam kalitesini arttırdığı fakat genel yaşam kalitesinin ağız ve diş problemleri, günlük hayattaki problemler ve ebeveyn/bakıcı kaygısından bağımsız olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Epilepsi ,Yaşam Kalitesi, Ağız Sağlığı, FHC-OHRQOL
Elektif laparoskopik batın cerrahilerinde salin veya hava ile şişirilen endotrakeal tüp kaf basınç artışı insidansının karşılaştırılması
Amaç: Genel anestezi sırasında solunum yolunu güvence altına almak için yapılan endotrakeal entübasyon (ETE) işlemi, trakeaya bir tüp yerleştirilmesini içerir. Tüpün distal ucunda gaz değişimine izin vermek ve hava kaçaklarını önlemek için şişirilebilir bir kaf (balon) bulunur. Trakeal entübasyon sonrası boğaz ağrısı, ses kısıklığı ve yutma güçlüğü gibi semptomlar bildirilir. Bu semptomların önemli bir nedeni, kaf düzeyinde meydana gelen mukozal hasardır. Genel anestezi sırasında N20 kullanımı ile birlikte, laparoskopik cerrahide pnömoperitonyum uygulanması gibi intraabdominal ve intratorasik basınç değişiklikleri, hasta pozisyon değişiklikleri gibi faktörler kaf basıncını artırabilir. Kaf basıncını kontrol altına almak için birçok klinik çalışma yapılmaktadır. Çalışmamızda, N2O kullanılan genel anestezi altında elektif laparoskopik batın cerrahilerinde hava veya salin ile şişirilen tüp kaflarının kaf basınç artış insidansını karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız genel anestezi altında elektif laparoskopik batın cerrahisi uygulanacak 18-65 yaş arası ve ASA fizik durumu I-II olan 60 hasta üzerinde prospektif gözlemsel olarak yapıldı. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı. Bir grupta tüp kafları hava (Grup H, n=30) ile diğer grupta ise salin (Grup S, n=30) ile şişirildi. Kaf basıncı üç yönlü musluk kullanılarak kaf balonuna bağlanan basınç transdüseri ile sürekli olarak monitörize edildi. Her iki grupta da anestezinin idamesi için rutin olarak sevofluran ve oksijen/N2O (%40/%60) ile sağlandı. Batının CO2 ile insüflasyonuna kadar geçen sürede kaf basıncının 20 mmHg'ı >30sn aştığı her durumda müdahale edilerek basınç azaltıldı. Çalışmanın birincil sonucu olarak müdahale sayıları kaydedildi. Hastaların insuflasyon sonrası, ters trendelenburg ve trendelenburg pozisyonlarına alınmadan önce ve sonraki kaf basınçları kaydedildi. Bulgular: Trendelenburg öncesinde ve sonrasında ölçülen kaf basınçları açısından gruplar arasında bir fark yoktu. Trendelenburg sonrası kaf basıncı öncesine göre her iki grupta da anlamlı artış gösterdi. Ters-trendelenburg sonrası ölçülen kaf basınçları hava grubunda, salin grubuna göre anlamlı olarak yüksekti. Ters-trendelenburg sonrası ölçülen kaf basınçları öncesine kıyasla sadece hava grubunda anlamlı bir yükseliş gösterdi. İnsuflasyon öncesi zaman aralıklarında yapılan müdahale sayısının hava grubunda, salin grubuna göre anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı. İnsuflasyon sonrası zaman aralıklarında yapılan müdahale sayısının hava grubunda, salin grubuna göre anlamlı olarak daha fazla olduğu saptandı. Sonuç: Nitröz oksit kullanılan genel anestezi altındaki elektif laparoskopik batın cerrahilerinde, ETT kafının salin ile şişirilmesi, hava ile şişirilmesine göre kaf içi basıncına daha az müdahaleyi gerektirmiştir. Bu sonuç kaf basıncı oluşturmak için salin kullanıldığında, ETT kaf içi basınç artışlarının neden olabileceği komplikasyonların daha az ortaya çıkabileceği anlamına gelmektedir. Bu nedenle, salin ile ETT kafının şişirilmesi, elektif laparoskopik batın cerrahilerinde kullanılan nitröz oksitli genel anestezi yöntemi için daha güvenli bir seçenek olabilir. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik cerrahi, kaf basıncı, nitröz oksit, basınç artış insidansı. ABSTRACT
Sezaryen olgularında anestezi yönteminin günlük yaşam aktivitesine dönüşe etkisi
Postpartum dönem; ebeveynler ve bebek için aile olma konusunda karmaşık bir geçiş sürecini beraberinde getiren fiziksel, sosyal ve duygusal değişimlerin meydana geldiği zorlu bir dönemdir. Biz çalışmamızda bu dönemi etkileyen faktörler arasında olduğunu düşündüğümüz sezaryen olgularına uygulanan anestezi yönteminin günlük yaşamsal aktivitelere dönüşe etkisini araştırmayı planladık.Çalışmaya; 01 Temmuz 2012 ve 01 Ekim 2012 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi ameliyathanesinde elektif şartlarda sezaryen olan 206 olgu dahil edildi. Dermografik veriler ve uygulanan anestezi yöntemi kayıt edildikten sonra çalışmaya katılan olgulara postoperatif 24.saat yüz yüze ve 5. gün telefon görüşmesi altında EQ ? 5D sağlık anketi ve Katz GYA ölçeği soruları yöneltildi. İstatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 15.0 for Windows programı kullanıldı.Çalışmaya katılan olguların yaş ortalaması 25.2 ±3.3 olarak bulundu. Olguların % 35.2'i (n: 71) genel anestezi, % 19.8'i (n: 40) epidural anestezi, % 45'i ( n: 91 ) spinal anestezi altında opere edildi. EQ ? 5D sağlık anketi ve uygulanan 3 anestezi yöntemi birlikte incelendiğinde 24.saatte epidural anestezi grubunun skorları daha iyi saptanırken genel anestezi grubunun skoru en düşük olarak saptandı ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p< 0.05).. Katz GYA anketi 24. saat sonuçları, uygulanan anestezi yöntemleri ile değerlendirildiğinde, epidural anestezi uygulananlarda günlük yaşamsal aktivitelerine dönüşte bağımsızlık oranı diğer anestezi gruplardakilere göre daha yüksek bulundu (p<0.05). Her iki anket için 5. gün değerlendirildiğinde ise anestezi yöntemleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı.Sonuç olarak çalışmamızda uygulanan EQ 5D sağlık anketi ve Katz GYA ölçeği ile elektif sezaryen olgularında seçilecek anestezi yönteminin günlük yaşamsal aktivitelere dönüşte etkili olduğu gözlendi. Yaptığımız çalışmaya göre; anestezi yöntemlerinden epidural anestezinin; günlük yaşamsal aktivitelere dönüşe daha fazla etkili olduğu, genel anestezinin ise obstetrik anestezi uygulamalarında günlük yaşamsal aktivitelere dönüş konusunda uzamış süre nedeniyle popüleritesini biraz daha kaybedeceği düşünüldü.
Jinekolojik laparoskopik cerrahide spinal ile genel anestezinin total oksidan-antioksdan seviyeleri üzerine etkisi ve her iki anestezik yöntemin birbirlerine üstünlüklerinin araştırılması: Prospektif kontrollü klinik çalışma
Bu çalışmada amacımız, jinekolojik laparoskopik girişimlerde; spinal anestezinin genel anesteziye kıyasla uygun ve güvenilir bir alternatif olup olmadığını, bu iki teknik arasında farklılık bulunup bulunmadığını ve total oksidan-antioksidan kapasite üzerine etkileri yönünden farklılıklarını araştırmaktır.Laparoskopi uygulanacak olan 18-45 yaş arası ASA I-II risk grubunda 60 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılan hastalar randomize olarak 2 gruba ayrıldı. Grup I'deki 30 hastaya standart genel anestezi uygulandı. Grup II'deki 30 hastaya ise spinal anestezi (heavy bupivakain %0.5 10 mg [ 2ml] + fentanil 25 µg [0.5 ml]) uygulandı. Tüm hastalardan arteriyel kan gazı örnekleri, preoperatif ve postoperatif dönemde alındı. Hastaların kalp atım hızı (KAH), periferik oksijen satürasyonu (SpO2), sistolik arter basıncı (SAB), diastolik arter basıncı (DAB), ortalama arter basıncı (OAB) ve Grup I'deki hastaların endtidal CO2 basıncı (PETCO2), indüksiyon öncesi, indüksiyon sonrası, insizyon, 5.dakika, 10.dakika, 15.dakika, 30.dakika ve sonrasında her yarım saatte bir kaydedildi. Her iki gruptaki hastalardan operasyon bitiminde 6 ml periferik venöz kan alındı.Gruplar arasında hastaların 5., 10., 15., 30., 60., ve 90.dakikalardaki OAB değerleri Grup II'de anlamlı olarak daha düşüktü (p<0.05). Grup I ve II'nin giriş ve operasyon sonu kan gazı değerlerinin grup içinde karşılaştırılması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,000). İntraoperatif hipotansiyon Grup II'de daha fazla gözlendi (p=0.038). Postoperatif analjezik tüketimi ve ağrı başlama zamanı Grup I'de daha yüksek bulundu (p=0.000). Postoperatif bulantı-kusma, boğaz ağrısı ve ses kısıklığı Grup I'de daha fazla gözlendi (p<0.05). Gruplar arasında hastaların total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSI) değerleri yönünden farklılık gözlenmedi (sırasıyla p=0.849, p=0.391, p=0.312).Jinekolojik laparoskopi olgularında spinal anestezi kullanımı ile genel anestezi arasında total oksidan antioksidan seviye açısından anlamlı fark saptamadık. Bu nedenle spinal anestezi tekniği ile laparoskopi uygulamasının seçilmiş olgularda genel anesteziye güvenli, daha az invazif ve sağduyulu bir alternatif olabileceğini düşündürtmektedir. Bu konuda daha kapsamlı ve daha çok hasta içeren randomize prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Laparoskopi; Anestezi; Spinal; Genel; Total Oksidan Seviye, Total Antioksidan Seviye
Genel ve spinal anestezi uygulanarak sezaryen operasyonu yapılan gebelerin bebeklerinin apgar skoru, tiroid ve karaciğer fonksiyonlarının karşılaştırılması
GENEL VE SPİNAL ANESTEZİ UYGULANARAK SEZARYEN OPERASYONU YAPILAN GEBELERİN BEBEKLERİNİN APGAR SKORU, TİROİD VE KARACİĞER FONKSİYONLARININ KARŞILAŞTIRILMASI.
Volatil anestezi (Sevofluran ve Desfluran), tiva uygulamasının kan hücre sitolojisine ve oksidan/antioksidan sisteme etkileri
Biz bu çalışmada, rutinde kullanılan volatil anestezi (desfluran, sevofluran) vepropofol kullanılarak yapılan total intravenöz anestezi yöntemlerinin kan hücresitolojisi ve oksidan/antioksidan sistem üzerine etkilerini incelemeyi amaçladık.Çalışmaya 18-50 yaş grubu, genel anestezi ile opere olacak, operasyon süresiyaklaşık olarak 1-3 saat süren ve major cerrahi operasyon geçirmeyecek, ASA I-IIolarak değerlendirilen 45 hasta dahil edildi. Hastalar üç gruba ayrıldı. İndüksiyondanhemen önce ve operasyondan sonra hastalardan venöz kan alınarak hastaların Totaloksidan ve antioksidan status, glutatyon peroksidaz düzeyleri ve kan hücre sayılarıdeğerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalardan preoperatif ve postoperatifdönemde periferik kan yayması yapıldı. Histolojik olarak Giemsa yöntemi ileboyanan preperatlar ışık mikroskobunda incelenerek kan hücrelerinin morfolojilerideğerlendirildi.Sonuçta desfluran grubunda total oksidan kapasitesinin, sevofluran ve TİVAgrubunda ise total antioksidan kapasite düzeyinin postoperatif dönemde preoperatifdöneme göre anlamlı düzeyde arttığı görüldü. Tüm gruplarda glutatyon peroksidazdüzeyinde preoperatif dönem ile postoperatif dönem arasında anlamlı düzeyde birfarklılık görülmedi. Tüm gruplarda postoperatif dönemde preoperatif döneme görelökosit sayısının anlamlı düzeyde arttığı, lenfosit sayısının ise anlamlı düzeydeazaldığı görüldü. TİVA grubunda postoperatif dönemde preoperatif döneme görenötrofil, eozinofil ve bazofil sayısının anlamlı düzeyde arttığı görüldü. Periferik kanyaymalarının ışık mikroskobunda incelenmesi sonucunda preoperatif ve postoperatifdönemde anormal morfolojik yapıda kan hücresine rastlanmadı.
Sigara kullanımının nöromuskuler bloğun geri döndürülmesi üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmamızda nondepolarizan bir nöromuskuler bloker olan roküronyum bromürün antagonize edilmesinde kullanılan sugammadeksin sigara kullanan ve kullanmayan hastalarda etki şiddeti ve antagonize etme süresinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Materyal Metod: Prospektif olarak planlanan çalışmaya, elektif cerrahi geçirecek yaşları 18-60 arasında ASA 1-2 olan en az 10 yıldır günde 20 ve daha fazla sigara kullanan ve halen sigara içen 20 hasta ve hiç sigara kullanmamış 20 hasta dahil edildi. Tüm hastalara operasyondan 30 dakika önce 0.03 mg/kg midazolam intravenöz uygulanarak premedikasyonları sağlandı. ??Datex-Ohmeda S/5?? cihazı ile monitorizasyon uygulanarak, EKG, SpO2, TA, vücut sıcaklığı takibi yapıldı. İndüksiyonda 2 mg/kg propofol, 1 mcg/kg fentanil intravenöz uygulandı. Kirpik refleksi kaybından sonra, Datex-Ohmeda S/5 cihazının nöromuskuler monitorizasyon modülüne otomatik olarak supramaksimal uyarı yaptırıldı. Rokuronyum 0,6 mg/kg olacak şekilde intravenöz uygulandı. Kronometre kullanılarak TOF süreleri kaydedildi. T2i süresinde hasta ayni kişi tarafından entübe edildi. 5 dakika aralıklarla TOF değerleri ölçüldü. T2d süresi klinik etki süresi olarak kaydedildi. Operasyon esnasında TOF Count 2 değerine ulaştığında 0,15 mg/kg rokuronyum hastaya uygulandı. Anestezinin idamesi %50 O2 + %50 hava ve sevofluran % 2 ile sürdürüldü. Operasyon bitiminde son rokuronyum dozundan en az 15 dakika sonra sugammadeks 2 mg/kg yapıldı. TOF 0,7-0,8-0,9 değerlerine ulaşma süreleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızda sigara içen grupta entübasyon süresi; 132,8±46,4 saniye iken sigara içmeyen grupta; 127,6±32,7 saniye olarak bulundu. Sigara içen grupta klinik etki süresi; 35,1±9,4 saniye iken içmeyen grupta; 36,3±12,8 olarak bulundu. Sigara içen grupta TOF 0,7 değerine ulaşma süresi; 153,3±54,7 saniye, içmeyen grupta; 125±67,2 saniye, içen grupta TOF 0,8 değerine ulaşma süresi; 178,4±58,8 saniye, içmeyen grupta; 146,6±72,6 saniye ve içen grupta TOF 0,9 değerine ulaşma süresi; 200,8±55,8 saniye, içmeyen grupta; 170,4±77,8 saniye olarak bulundu. Gruplar arasında entübasyon süresi, klinik etki süresi, TOF 0,7?e ulaşma süresi, TOF 0,8?e ulaşma süresi, TOF 0,9?a ulaşma süresi açısından istatistiksel anlamlılık bulunamadı. Sonuç: Biz çalışmamızın sonucunda, sigara içen grupta ve sigara içmeyen grupta TOF geri dönüş zamanlarımızda istatiksel olarak anlamlılık gözlemlemedik. Tüm vücut sistemleri üzerine olumsuz etkileri olan sigaranın sugammadeks kullanımı açısından değerlendirilmesi için farklı bakış açılarıyla ve daha geniş popülasyonlu çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Genel anestezi, sugammadeks, sigara, rokuronyum
Bel fıtığı mikrodiskektomi ameliyatlarında spinal, epidural ve genel anestezi yöntemlerinin karşılaştırılması
Çalışmamızda elektif lomber disk cerrahisi uygulanacak hastalarda epidural anestezi, spinal anestezi ve genel anestezinin etkinliğini karşılaştırıp, hemodinamik parametreler, yan etkiler, hasta konforu, postoperatif derlenme, analjezik ihtiyacı üzerine etkilerini göstermeyi amaçladık. ASA I-II risk grubundan toplam 60 hasta rastgele üç gruba ayrıldı. Epidural anestezi grubundaki hastalara oturur pozisyonunda 18G Touhy iğne ile epidural aralığa toplam 20-25 ml %0,5 bupivakain verildi. Spinal anestezi grubundaki hastalara da oturur pozisyonda 25 G iğne ile %0,5 heavy bupivakain verildi. Genel anestezi grubundaki hastalara anestezi indüksiyonu 2-3mg/kg propofol, 0,6 mg/kg roküronyum, 1µg/kg fentanyl ile yapıldı. Anestezi idamesi için %50 oksijen, %50 kuru hava toplam 4 lt/dk ve 1-1,5 MAC sevofluran kullanıldı. Her üç grupta da pron pozisyon verilerek cerrahi başlatıldı. Tüm hastaların kan basınçları, KTA, SpO2, operasyon süresi, VAS skorları, postoperatif analjezi, yan etkiler ve komplikasyonlar izlenerek kaydedildi. Gruplar arasında, yaş, cinsiyet, ağırlık, boy, VKİ, ASA skoru, bazal VAS skorları, kan basınçları, KTA, SpO2 değerleri benzerlik bulundu. Her üç grupta da cerrahi boyunca ve uyandırma odası SAB değerleri bazal değerlerine göre anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,05). Üç grupta SAB değerinde bazale göre artış sadece genel anestezi grubunda entübasyon sonrası gözlendi. Gruplara göre bradikardi, taşikardi, hipotansiyon, bronkospazm, kanama oranlarında anlamlı fark saptanmadı. İntraoperatif atropin ve efedrin kullanımı açısından anlamlı fark bulunmadı. Genel anestezi grubunda hipertansiyonu varolan bireylerin oranı anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Epidural ve spinal anestezi uygulanan her hastada yeterli blok seviyesi sağlandı. İntraoperatif opioid kullanımı açısından fark saptanmazken, VAS cerrahi bitiş, VAS uyandırma giriş, VAS uyandırma çıkış değerleri açısından epidural anestezide anlamlı olarak daha düşük değerler bulundu (p<0,05).Hasta konforu skalasıile değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Anestezi süresi, cerrahi süre ve uyandırma odası kalış süresi değerleri açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Postoperatif dönemde bulantı, kusma, idrar retansiyonu, ek opioid analjezik kullanımı, mobilizasyon süreleri ve taburculuk süreleri değerlendirildi, anlamlı fark bulunmadı. Epidural anestezi uygulanan bir hastada lokal anestezik santral toksisitesi gelişti. Sonuç olarak; lomber disk cerrahisinde epidural, spinal ve genel anestezide hemodinaminin benzer olması, rejyonel anestezi yöntemlerinin hasta konforu ve memnuniyeti açısından etkin, güvenilir ve genel anesteziye alternatif bir yöntem olduğunu düşündürmektedir. Spinal anestezi ve epidural anestezi çoğu merkezde birçok operasyon için güvenle kullanılırken lomber disk cerrahisinde de kullanımı yaygınlaştırılmalıdır.
Dekürarize hastaların derlenme ünitesinde rezidüel nöromuskuler blok düzeyinin araştırılması
Postoperatif rekürarizasyon (PORK) farkedildiğinde hayati riske yol açacak komplikasyonlar erken ve uygun şekilde tedavi edilebilmektedir. Bu nedenle planlanan prospektif, gözlemsel çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi ameliyathanesinde genel anestezi sonrasında derlenme odasına alınan hastaların operasyonda kullanılan NMBA'ların artık etkilerinin objektif olarak değerlendirilmesi ve ilişkili faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Genel anestezi altında operasyon geçiren 18-65 yaş arası olguların NMBA kullanılarak anestezi sonrası derlenme odasına alındıklarında TOF monitorizasyonu ile rezidüel blok sıklık ve şiddeti ölçülmüştür.Çalışmada 218 kadın, 139 erkek olmak üzere toplam 357 hasta yer almıştır. PORK değerlendirilmesinde TOF stimülasyonuna verilen dördüncü seyirme yanıtının, birinci seyirme yanıtına oranından (T4/T1) elde edilen TOF değeri kullanılmıştır. TOF oranı<90 olanlar (Grup I) ?PORK var?, TOF?90 olanlar (Grup II) ?PORK yok? olarak yorumlanmıştır. Operasyon sırasında tüketilen NMBA dozu Grup I'de Grup II'den anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. PORK'un olduğu düşünülen hastalara 1 mg neostigmin ve 0.5 mg atropin karışımı verilerek 1 dakika sonra tekrar ölçüm yapılmıştır. TOF değeri ?90 olana kadar 5 dakikada bir ölçümler tekrarlanmıştır. Grup I'de rokuronyum kullanılan hastalarda % 22,4, atrakuryum kullanılan hastalarda % 41,7 ve vekuronyum kullanılan hastalarda % 20,8' inde ek antikolinesteraz ilaç kullanılması gerekmiştir.PORK görülme sıklığının yaş ortalaması yüksekliği ile arttığı, baş boyun cerrahisi ile, verilen toplam dozun yüksekliği ile son NMBA yapılmasından kısa süre sonra operasyonun bitişi ile ilişkili olarak arttığı dikkat çekmiştir. Kliniğimizde PORK görülen grupta daha fazla oranda rokuronyum kullanılmış olduğu ve bunlar içinde de ek antikolinesteraz ilaç ihtiyacının diğer gruba göre daha fazla olduğu izlenmiştir.
Izofluran ve remifentanil ile genel anestezi uygulanan açik ve laparoskopik nefrektomilerde akciğer fonksiyonlari ve kan gazlarinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, izofluran ve remifentanil ile genel anestezi uygulanan açık veya laparoskopik nefrektomi yapılan hastalarda postoperatif erken dönem spirometrik ölçümler ve kan gazları değerlerini karşılaştırarak bu iki yöntemin akciğer fonksiyonlar üzerindeki etkilerini araştırılması amaçlandı.Çalışma 18-65 yaş arası ASA I-II risk sınıfında laparoskopik nefrektomi yapılacak 20 olgu (Grup LN) ve açık nefrektomi yapılacak 20 olgu (Grup AN) olmak üzere toplam 40 olgu dahil edildi. Her iki grubun operasyondan bir gün önce FEV1, FVK, FEF25, FEF50, FEF25-75, FIV1, PEF değerleri ve oda havasındaki arteriyel kan gazı pH, PaCO2, PaO2, SaO2 ve BE değerleri kayıt edildi. Solunum fonksiyonlarına etkileri ortadan kaldırabilmek için her iki guruba da standart genel anestezi, ventilasyon ve standart postoperatif ağrı tedavisi uygulandı. Perioperatif dönemde hastaların hemodinamik verileri, arteriyel kan gazı analizi sonuçları kayıt edildi. Cerrahinin bitimi ile anestezi sonlandırılarak derlenme odasına alınan hastaların 1 saatlik derlenme odası takibi sonunda oda havasındaki arteriyel kan gazı analizleri tekrarlandı. Hastaların ağrıları postoperatif ilk 24 saatte belirli aralıklarla Vizüel Analog Skala (VAS) ile değerlendirilerek tedavi edildi. Hastalar servisten taburculuk öncesi tekrar değerlendirildi ve her iki gurubun postoperatif 24. saat solunum fonksiyon testi ölçümleri ve oda havasındaki arteriyel kan gazı analizleri tekrarlandı.Postoperatif 24.saatte hem açık hem de laparoskopik nefrektomilerde tüm solunum fonksiyon testlerinde düşme varken FEV1, FVK, FEF25 ve FEF25-75 değerlerinin açık cerrahi sonrası sırası ile % 39.7, % 37.4, % 27.7, % 51.8 laparoskopik cerrahi sonrası ise sırası ile % 29.9, % 32.5, % 23.2, % 44.5 oranında düşme ile açık cerrahide laparoskopik cerrahiye göre istatistiksel olarak anlamlı düşme olduğu, arteriyel kan gazı değerlendirilmesinde ise hem açık hem de laparoskopik cerrahide postoperatif 24.saatte SaO2 ve PaO2 değerlerinde azalma; postoperatif 1.saatte düşmüş olan pH ve yükselmiş olan PaCO2'nin postoperatif 24.saatte normal değerlere döndüğü ve her iki grupta gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı görüldü.Sonuç olarak laparoskopik nefrektomi sonrası erken dönem akciğer fonksiyonlarının açık nefrektomilere oranla daha iyi korunduğu ancak arteriyel kan gazlarının her iki cerrahi yöntemde de aynı oranda etkilendiği ancak klinik olarak anlamlı olmadığı, ve laparoskopik nefrektominin akciğer fonksiyonları açısından açık nefrektomiye üstün olabileceği sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler: Laparoskopik nefrektomi, açık nefrektomi, solunum fonksiyon testleri
Ameliyathanede aktif ısıtmanın vücut sıcaklığı değişimine etkisi
Cerrahi hastaları; ameliyathane ortamı, cerrahi ve anestezinin etkileri nedeniyle hipotermi riski altında olduğu, bu hastalarda % 50-90 oranında hipotermi gelişebildiği bilinmektedir. Araştırma, ameliyat öncesi aktif ısıtmanın vücut sıcaklığı değişimine etkisini belirlemek amacıyla yapıldı. 18 yaş ve üzeri, genel anestezi uygulanan, ASA skoru I-III olan ve batın ile ilgili bir cerrahi işlem geçiren hastalarla randomize kontrollü olarak yapılan bu araştırmada deney grubuna 30, kontrol grubuna 40 hasta dahil edildi. Deney grubundakilere rutin protokolün dışında, indüksiyon öncesi 15 dk. aktif sııtma uygulandı ve vücut sıcaklıkları timpanik ateş ölçer ile izlendi. Hastaların bireysel ve hastalık özellikleri ve cerrahi süreç ile ilgili bilgiler kaydedildi. Aktif ön-ısıtma uygulanan grupta indüksiyon başlangıcındaki vücut sıcaklık ortalamasının anlamlı olarak yükseldiği, indüksiyondan sonra 75. dakikada 36 derecenin altına düşmeye başladığı, indüksiyondan sonra 3. saate kadar 35 derecenin üzerinde kaldığı belirlendi. Ameliyat sonunda deney ve kontrol grubunda vücut sıcaklığı ortalaması 35,17 ; 34,28, ısı kaybı -1,59 ; -2,04 ve aradaki farkın istatistiksel olarak anamlı olduğu bulundu. Derlenme ünitesinde kontrol grubundaki hastaların %86,7 sinin, deney grubundakilerin ise sadece % 40 ının vcut sıcaklığının 35 derecenin altında olduğu, 15 dakikadan itibaren 35 derecenin üzerine çıktığı belirlendi. Sonuç olarak aktif ısıtmanın etkili olduğu düşünülmekte olup, ameliyat öncesi aktif ısıtmaya uygulamada yer verilmesi önerilmektedir.
Geriyatrik hastalarda kalça cerrahisinde uygulanan anestezi yönteminin hasta kliniği ile morbidite ve mortalite ilişkisinin değerlendirilmesi: Retrospektif çalışma
Bu çalışmada geriyatrik hastalarda kalça cerrahisinde uygulanan anestezi yönteminin hasta kliniği ile morbidite ve mortalite ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Fırat Üniversitesi Hastanesi'nde 2009-2013 yılları arasında kalça cerrahisi uygulanmış 700 hasta dosyası tarandı. Hasta dosyalarından 586'sı veri eksikliği, kodlama yanlışlığı ve 65 yaş altı hasta profili nedeniyle çalışma dışı bırakıldı Böylece hasta dosyalarından 114 tanesinde tüm verilere ulaşıldığından çalışmaya 114 hasta dâhil edildi. Altmışbeş yaş üstü 114 hasta'nın etik kurul onayı alındıktan sonra hastalar genel anestezi ve Rejyonel anestezi uygulananlar olmak üzere iki gruba ayrıldı. Genel anestezi uygulanmış grupta 76 hasta, rejyonel anestezi uygulanmış grupta ise 38 hasta mevcuttu. Gruplarda yaş, cinsiyet, yapılan volüm replasmanı, kan transfüzyonu, postoperatif yoğun bakım ihtiyacı olup olmaması, hastanede kalış süresi, komplikasyonlar, hemodinamik değişiklikler, yapılan ameliyat, yandaş hastalıklar, ASA, anestezi süresi ve ameliyat süresi açısından karşılaştırma yapıldı. Çalışmamızdaki hastaların gruplarına göre yaş, ASA, cinsiyet, anestezi süresi, giriş-çıkış hemoglobin, komplikasyon, postoperatif yoğun bakım ihtiyacı, yandaş hastalık, volüm replasmanı, mortalite, kan ve kan ürünleri transfüzyonu açısından gruplar arasında fark bulunmadı. Ancak ameliyat süresinin (113,68±34,732 dak) ve hastanede kalış süresinin (11,4211±4,03117 gün) rejyonel anestezi uygulanan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde kısa olduğu gözlendi. Sonuç olarak; geriyatrik hastalarda kalça cerrahisinde uygulanan anestezi yöntemlerinden rejyonel anestezi yöntemi hastanede kalış süresi, ameliyat süresi ve istatistiksel açıdan anlamlı fark olmamakla birlikte verilen kan miktarının az oluşu nedeniyle genel anestezi yönteminden daha üstün olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Rejyonel anestezi, genel anestezi, ameliyat süresi, hastanede kalış süresi
Ekstübasyon sonrası görülen kardiyovasküler ve solunum sistemi yanıtlarına benzidamin ile lidokainin etkileri
Entübasyon öncesi endotrakeal tüp (ETT) kafı çevresine uygulanan benzidaminin ve ekstübasyondan 5 dk önce intravenöz yoldan uygulanan 1.5 mg/kg lidokainin ekstübasyona bağlı kardiyovasküler ve solunum sistemlerinde gelişebilecek olumsuz yanıtlara etkileri araştırıldı.Çalışmaya genel anestezi altında opere olacak ASA I veya II grubunda, 18-65 yaş arası, supin pozisyonda operasyonda süresi 1 saatten uzun sürecek 200 hasta dahil edildi. Hastalar rastgele ekstübasyondan 5 dk. önce 10 mL iv. serum fizyolojik (SF) verilen Kontrol grubu (KG), ekstübasyondan 5 dk. önce 10 mL SF içinde iv. 1.5 mg/kg lidokain verilen Lidokain grubu (LG), entübasyondan önce ETT kafı dışına 4 puff benzidamin (1 puff 0.270 mg) sprey sıkılan ve ekstübasyondan 5 dk. önce 10 mL iv. SF verilen Benzidamin grubu (BG), entübasyondan önce ETT kafı dışına 4 puff benzidamin sprey sıkılan ve ekstübasyondan 5 dk. önce 10 mL iv. 1.5 mg/kg lidokain verilen Lidokain +Benzidamin grubu (LBG) olarak 4 eşit gruba ayrıldı. Anestezi indüksiyon ve idamesinde aynı ilaçlar kullanıldı. Kontrol verileri alındıktan sonra operasyon esnasında tüm gruplarda sistolik arter basıncı (SAB), diastolik arter basıncı (DAB), ortalama arter basıncı (OAB), kalp atım hızı (KAH), ET-CO2, SpO2 ve entübasyon tüp kaf basıncı (ETKB) parametreleri her 5 dakikada bir operasyon sonuna kadar takip edildi, ekstübasyon sonrası ise hemodinamik parametreler hastanın servise yollanmasına kadar 5 dk. aralıklarla kayıt edildi. Hemodinamik parametrelerin verilerinden ?Hız Basınç Ürünü?( HBÜ) skoru belirlendi. Postoperatif boğaz ağrısı (POBA), öksürük (POÖ), ses kısıklığının (POSK) yanı sıra dispne, laringospazm, bronkospazm, stridor gibi solunum sistemi, bulantı-kusma gibi sindirim sistemi semptomları da hastalar servise yollanırken ve postoperatif 1., 6., 12., 24., 48. ve 72. saatlerde belirlenerek kaydedildi. Tüm gruplardaki hastalar ilk 72 saat süresince gerek serviste gerekse telefonla evlerinden izlendi. Yukarıdaki parametrelerin haricinde; hastaların demografik verileri, ASA sınıflaması ile anestezi ve cerrahi süreleri belirlenerek kaydedildi.Kalp atım hızı verilerinde en az LBG de, en fazla da KG de artma gözlendi. SAB verilerinde en fazla KG de artma gözlendi, diğer gruplar arasında fark belirlenmedi. DAB ve OAB verilerinde en fazla KG de olmakla beraber diğer gruplarda da artma gözlendi. HBÜ verilerinde tüm gruplarda kontrole göre artma gözlendi. ET-CO2, SpO2, ETKB verilerinde hem grup içi hem de gruplar arası farklılık belirlenmedi. Ekstübasyon kalitesi kriterleri yönünden en kötü KG de gözlendi, diğer gruplarda ise benzerdi. POBA ve POÖ sıklığı yönünden en sık KG grubunda, en az ise BG ve LBG de gözlendi. POSK sıklığı KG ve LG de benzer bulundu, BG ve LBG de hiçbir hastada POSK gözlenmedi.Entübasyon öncesinde ETT kafı yüzeyine uygulanan benzidamin sprey ile ekstübasyondan 5 dk. önce intravenöz uygulanan 1.5 mg/kg lidokainin tek başlarına ve birlikte kullanılmasının ekstübasyon sonrası gözlenen kardiovasküler sistemdeki yan etkileri azaltmakla birlikte tamamen önleyemediğini, ancak hem benzidamin uygulamasının hem de kombinasyonun solunum sistemindeki yan etkileri azaltmada etkili olduğu belirlendi.
Bariatrik cerrahi uygulanan morbid obez hastaların genel anesteziden derlenme özelliklerinin araştırılması
Anestezi sonrası derlenme süresini hastanın durumu belirlemektedir. Obezite beraberinde getirdiği hastalıklar nedeniyle hayatı tehdit eden bir hastalıktır. Çalışmamızda, bariatrik cerrahi uygulanan morbid obez hastaların genel anesteziden derlenme özelliklerini araştırmayı amaçladık. Genel anestezi altında bariatrik cerrahi geçiren hastalardan rastgele 100 kadın (Grup K) ve 100 erkek (Grup E) hasta çalışmaya alındılar. Genel anestezi propofol, remifentanil ve rokuronyum ile başlatıldı, sevofluran veya desfluran, remifentanil ve rokuronyum ile sürdürüldü. Cerrahi bitiminde genel anestezi sonlandırılarak, rokuronyumun kalıntı etkisi sugammadex ile giderildi. Uyandırılma ve ekstübasyondan sonra derlenme ünitesine alınan hastalar F.Ü. Hastanesi Anesteziden Derlenme İzlem Formu'na göre takip edilerek toplam skor ≥12 olanlar servislerine gönderildiler. Uyanma, ekstübasyon, derlenme ünitesine alınma ve derlenme ünitesinden çıkış süreleri; derlenme süresince oluşan komplikasyonlar ve yapılan girişimler karşılaştırıldı. Anestezi, operasyon, uyanma, ekstübasyon ve operasyon odasından çıkış süreleri erkeklerde kadınlara göre klinik olarak anlamsız, istatistiksel olarak anlamlı derecede (p<0.05) daha uzun; her iki grubun derlenme ünitesinde kalış (Grup K: 33.37±14.88 dk, Grup E: 32.80±15.55 dk) ve total derlenme süreleri benzerdi. Kadınların % 28'inde ve erkeklerin % 49'unda (p<0.05) derlenme esnasında bulantı-kusma, ajitasyon, hipertansiyon ve taşikardi gibi çeşitli sorunlar gözlendi. Erkeklerde kadınlara göre SpO2 değerleri daha düşük; sistolik (SAB) ve diyastolik (DAB) arteriyel basınçları anlamlı derecede daha yüksek seyretti (p<0.05). Sonuç olarak, bariyatrik cerrahi geçiren hem kadın ve hem de erkek hastalarda genel anesteziden derlenmenin benzer sürelerde sağlandığı; bununla birlikte, erkeklerde derlenme esnasında daha yüksek oranda derlenme sorunlarına rastlanıldığı, SpO2 değerlerinin daha düşük olduğu, KAH, SAB ve DAB değerlerinin daha yüksek seyrettiği saptanmıştır.
Zor entübasyon en iyi test hangisi
Genel anestezi öncesinde entübasyon güçlüğünü belirleyici testler ile Cormack Lehane testini(CL) karşılaştırdık ve direk laringoskopi kriterlerine en uygun ve pratikte kullanacağımız noninvazif testi bulmayı amaçladık. Çalışmamıza genel anestezi altında endotrakeal entübasyon uygulanmış, beyin cerrahisi servisinde takip edilen ve daha önceden tanı ve takip amaçlı çektirilmiş lateral servikal grafileri olan 18 – 85 yaş arası 501 olgu dahil edildi. Demografik veri olarak, yaş cinsiyet kilo boy vücut kitle endeksi kaydedildi. Zor entubasyonu önceden belirlemeye yönelik öngörü testi olan interinsizör mesafe testi(İİM), Wilson testi (WRS), tiromental mesafe testi (TMM) ,sternomental mesafe testi (SMM), hyomental mesafe yükseklik oranı (HMYO), tiromental mesafe yükseklik oranı testi(TMMYO),mandibula protrusyon testi (MPT) gibi testler olguların tümüne uygulandı.Ayrıca kör bir radyolog tarafından hastaların lateral servikal grafilerindeki mandibulahyoid mesafe, hyoservikal mesafe, atlantooccipital aralık ve mandibular açı ölçüldü. Bu testleri direk laringoskobi sınıflaması olan Cormack Lehane testi (CL) ile karşılaştırdık. Zor entubasyon insidansı %7, 6 olarak saptandı. Çok değişkenli analizde önceki analizlerde belirtilen olasılı faktörler kullanılarak zor entübasyonu öngörmedeki bağımsız prediktörler lojistik regresyon analizi kullanılarak incelendi. İstatistiksel anlamlılık için p<0,05 kabul edilmiştir. Bu analize göre zor entübasyonu saptamada en duyarlı testler Wilson Testi(WRS), üst dudak ısırma testi(ÜDIT), atlantooccipital eklem hareketliliği testi(AOEH),tiromental mesafe yükseklik oranı testi(TMMYO), mandibulahyoid mesafe(MH)olarak bulunmuştur. Demografik veriler ile kolay ve zor entubasyon karşlılaştırıldığında erkek cinsiyet ve vücut kitle indeksi(VKİ) arttıkça zor entubasyon olasılığının anlamlı düzeyde arttığı görüldü. Ayrıca zor maske ventilasyonu baş boyun hareket kapastitesi testi (BBHK) ve temporomandibular eklem hareketliliği testi (TME) de anlamlı bulundu. Radyolojik olarak ölçülen mandibulahyoid mesafe (MH) ve servikohoyid mesafe (CH) istatistiksel olarak anlamlıydı. Obstruktif Sleep Apne Sendromu öyküsü (OSAS), diş kaybı, septum deviasyonu gibi özellikler anlamsız bulundu. Tek başına duyarlılığı en yüksek testler tiromental mesafe yükseklik oranı testi (TMMYO) ve Wilson testi (WRS) idi. Sonuç olarak zor entubasyonu belirlemede kullanılan testlerin hiçbirinin yeterli düzeylilikte yüksek duyarlılıkta olmadığı bulunmuştur.Üst dudak ısırma testi(ÜDIT), atlantooccipital eklem hareketliliği testi (AOEH), tiromental mesafe yükseklik oranı testi (TMMYO), mandibulahyoid mesafe testlerinin(MH) istatistiksel olarak anlamlılığı daha yüksek olduğu için öncelikle tercih edilmesi gereken testler olduğunu düşünüyoruz.
Alt ekstremite cerrahisinde anestezi tekniği ve ortam ısısının hasta termoregülasyonu ve derlenmesi üzerine etkileri
ÖZETHipotermi anestezi uygulamaları sırasında en sık karşılaşılan ve beraberinde olumsuzlukları getiren bir termoregülatuvar bozukluktur. Çalışmamızın amacı alt ekstremite cerrahisi uygulanan hastalarda anestezi tekniği ve ortam ısısının termoregülasyon üzerine etkilerini belirlemektir.Çalışmaya, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurul onayı alındıktan sonra alt ekstremite cerrahisi planlanan, yaşları 18-60 arasında değişen, ASA I-II risk grubunda olan 90 erkek hasta alındı. Hastalar önce uygulanan anestezi tekniğine göre genel anestezi (GA), epidural anestezi (EA) ve femoral-siyatik blok (FS) olmak üzere rastgele üç gruba ayrıldı. Gruplar daha sonra oda ısısının 20-22 °C (I) ve 23-25 °C (II) olmasına göre alt gruplara (Grup GA I, GA II, EA I, EA II, FS I ve FS II) ayrıldı. Premedikasyon uygulanmayan hastalar standart olarak monitorize edildi. Isı probları ise timpanik membran, aksilla, göğüs, kol, ön kolun ½ orta iç yüzü, el orta parmak pulpasına yerleştirildi ve anestezi indüksiyonundan hemen önce (bazal), anestezi indüksiyonundan sonra 5., 10., 15., 20., 30., 45., 60., 90. ve 120. dakikalarda ölçülerek ortalama cilt ısısı (OCI) ve ortalama vücut ısısı (OVI) hesaplandı. Cerrahi bitiminde ise derlenmeye kabul, 15., 30., 45. ve 60. dakikalarda timpanik membran, aksiler ısı, derlenme oda ısısı, VAS ile ağrı değerlendirmesi, titreme ve bulantı-kusma skorları kaydedildi.Hastaların demografik verileri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Bütün gruplarda anestezi uygulaması ile birlikte timpanik ve OVI'da azalma, OCI'da artış gözlendi. Farklı oda ısısı ve anestezi teknikleri uygulanan hastalarda timpanik ısıda gruplar arasında anlamlı değişiklik saptanmadı (p>0.05). Grup GA I'de Grup GA II'ye göre OCI'nin 5., 10., 15., 20., 60 ve 90. dakikalarda anlamlı olarak düşük olduğu saptandı (p<0.05). Grup GA I'de, Grup GA II'ye göre OVI'nin bazal dönemde anlamlı olarak düşük olduğu saptandı (p<0.05). Grup GA I'nin 5. dakikadaki OCI'nın, Grup FS I'ye göre anlamlı olarak düşük olduğu gözlendi (p< 0.05). Postoperatif dönemde gruplar arasında karşılaştırılmada timpanik ısı, aksiller ısı, bulantı-kusma skorlarında anlamlı bir farklılık olmadığı belirlendi. Titreme skoru Grup GA I'de, VAS skoru Grup GA I ve Grup GA II'de diğer gruplara göre yüksek olduğu saptandı (p<0.05).Sonuç olarak çalışmamızda uygulanan anestezi teknikleri arasında anlamlı farklılık olmamasına rağmen oda ısısından gruplardan sadece genel anestezi uygulanan hastaların etkilendiği görüldü.Anahtar kelimeler: Termoregülasyon, Genel anestezi, Epidural anestezi, Femoral-siyatik blok, Ortam ısısı
V-gel® supraglottik solunum yolu cihazı kullanılan kedilerde düşük ve yüksek akım izofluran anestezisinin karşılaştırılması
Bu çalışmada, izofluran genel anestezisine alınan ve V-Gel® supraglottik solunum yolu cihazı (SGAD) kullanılan kedilerde düşük akım ve yüksek akım anestezisinin klinik kullanılabilirliğinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışma materyalini Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniğine çeşitli şikayetlerle getirilen 16 kedi oluşturdu. 16 olgunun, 14'ü erkek, 2'si dişi kediden oluşmaktadır. Kedilerin düşük akım anestezi (DAA) ve yüksek akım anestezi (YAA) için ağırlıkları sırasıyla 2,55-5 kg (ort, 3,43±0,29 kg) ve 3,1-5 kg (ort, 4,04 ± 0,21 kg) arasında değişmektedir. 16 adet kedi rastgele eşit iki gruba (DAA grubu n=8, YAA grubu n=8) ayrıldı. Tüm kedilere trankilizan olarak 1,1 mg/kg asepromazin maleat oral yolla verildi. 20 dakika sonra intravenöz yolla 4 mg/kg dozunda propofol uygulandı. İndüksiyonu takiben V-Gel® supraglottik solunum yolu cihazı ile entübasyon sağlandı. DAA grubuna başlangıçta 0,8 L taze gaz akımı ve vaporizatör ayarı %3'e getirilerek izofluran verildi. Sonra akım 0,2 L'ye indirilerek end tidal izofluran MAC konsantrasyonu 1,6-1,8 olacak şekilde idame edildi. YAA grubuna başlangıçta 0,8 L taze gaz akımı ve vaporizatör ayarı %3'e getirilerek izofluran verildi. Sonra taze gaz akımı değiştirilmeden end tidal izofluran MAC konsantrasyonu 1,6-1,8 olacak şekilde idame edildi. Uygulanan cerrahi girişim bitmesinden 15 dakika önce analjezi oluşturmak amacıyla butorfanol deri altı uygulandı. Son deri dikişi ile birlikte DAA grubunda taze gaz akımı 0,8 L'ye çıkarıldı ve vaporizatör kapatıldı. Hemodinamik parametreler, venöz kan gazı (anestezi öncesi, anestezi süresince, spontan solunum geldiğinde), dinamik kompliyans, ekstübasyon süresi, sarf edilen izofluran ve oksijen miktarları değerlendirildi. DAA grubunda sarf edilen ortalama izofluran ve oksijen miktarı sırasıyla 3,13±0,64 ml ve 25,88±2,25 L'dir. YAA grubunda sarf edilen ortalama izofluran ve oksijen miktarı sırasıyla 9,38±0,92 ml ve 49,25±2,14 L'dir. Her iki grup için çalışma sonucuna göre hemodinamik parametreler, venöz kan gazı sonuçları, dinamik kompliyans ve ekstübasyon sürelerinde benzer sonuçlar elde edildi. V-Gel® kullanılarak yapılan düşük akım anestezi, izofluran idamesinde yeterli donanıma sahip anestezi cihazı ve yakın monitörizasyon şartlarında, yakın laktat düzeyi takibiyle güvenle uygulanabileceği kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Düşük akım, Kedi, İzofluran, V-Gel®, Yüksek akım