Askorbik asit
Bu konu başlığı altında 70 tez
Melazma tedavisinde yeni yaklaşımlar ve olası toksik etkilerinin In Vitro olarak değerlendirilmesi
Melazma, melanin pigmentini üreten melanositlerin sayısının ve aktivitesinin artmasına bağlı olarak özellikle de yüz gibi vücudun güneş ışınlarına daha fazla maruz kaldığı bölgelerdeki epidermis tabakasında ve/veya dermis tabakasında kahverengi veya gri-kahverengi melanin pigmentinin birikimiyle sonuçlanan, kronik, edinilmiş bir hastalıktır. Melazmanın etiyolojisinde genetik yatkınlık, UV ışınlarına maruziyet, oral kontraseptifler, gebelik, tiroit fonksiyon bozuklukları, kozmetikler, fotoduyarlılığa neden olan ilaçlar gibi çok sayıda faktör rol oynamakla birlikte kesin nedeni bilinmemektedir. Melazma tedavisi etiyolojisinin çok faktörlü olması nedeniyle zor ve karmaşıktır. Topikal olarak uygulanan tedavi seçenekleri geçici olarak iyileşmeyi sağlayabilir; ancak, hastalık çoğunlukla nüks eder. Tedavide sıklıkla tercih edilen hidrokinonun ciddi yan etkilerinin olabileceği bilindiğinden son yıllarda toksisitesi düşük, etkinliği yüksek ilaçların melazma tedavisinde kullanılması için araştırmalar yapılmaktadır. Farklı hastalıkların tedavilerinde kullanılan metformin ve askorbik asidin "ilaç yeniden konumlandırması" ile farklı alanlarda da kullanılabileceği yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Yeni tedavi seçenekleri arasında olabileceği düşünülen metforminin, siklik adenozin monofosfat (cAMP) üzerinden melanin sentezinde rol oynayan genlerin ekspresyonunu inhibe edebileceği, bu sayede de melanositlerdeki melanin miktarının azalmasını sağlayabileceği düşünülmektedir. Askorbik asidin tirozinaz enziminin yapısındaki bakır iyonu ile etkileşerek tirozinaz aktivitesini inhibe ettiği bildirilmiştir. Bu tez kapsamında MNT-1 insan melanoma hücre hattında askorbik asit, metformin ve askorbik asit+metformin kombinasyonunun melanin oluşumu, cAMP oluşumu, L-3,4-dihidroksifenilalanin (L-DOPA) düzeyleri, tirozinaz gen ekspresyonu ve düzeyleri, sitotoksisite ve oksidatif stres üzerine etkileri değerlendirilmiştir. Sitotoksik olmayan konsantrasyonlarda uygulanan askorbik asidin ölçülen parametreleri anlamlı bir şekilde değiştirmediği belirlenmiştir. Metforminin ise, hücre içi reaktif oksijen türevleri (reactive oxygen species, ROS) düzeylerini ve tirozinaz düzeylerini anlamlı derecede arttırdığı görülmüştür. Kombine uygulama ile ise, hücre içi ROS düzeyleri ve tirozinaz düzeyleri anlamlı derecede yükselmiştir. Özellikle tirozinaz düzeyleri ve gen ekspresyonu dikkate alındığında, kombine uygulamanın melazma tedavisinde yararlı olamayacağı; askorbik asidin veya metforminin tek tek uygulamalarının ise sınırlı fayda sağlayabileceği söylenebilir. Ancak, bu konuda yapılacak kapsamlı in vivo çalışmalara gereksinim vardır.
Aşı formülasyonlarında kullanılan herpes simpleks virüs 1 glikoprotein D'nin toksik etkilerine karşı farklı antioksidanların koruyucu etkilerinin değerlendirilmesi
Dünya sağlık örgütünün 2016 yılındaki verilerine göre 50 yaşın altındaki 3,7 milyar insan Herpes Simpleks Virüs -1 (HSV-1) geçirmektedir. HSV-1 enfeksiyonu genelde asemptomatiktir. Virüs nöronlarda gecikme periyodu oluşturur ve bağışıklık sisteminde kaçarak konağını ömrü boyunca enfekte edebilir. HSV-1, neonatal herpes veya genital herpes gibi şekillerde kendini göstererek yaşam kalitesini düşürebilir. HSV-1'in aşısı ve tedavi bulunmamaktadır. Yeni yapılan çalışmalar HSV-1'in oksidatif streste ve Alzheimer hastalığının gelişimi ile ilerlemesinde rol aldığını işaret etmektedir. Bu tez kapsamında HSV-1'in aşı çalışmalarında en sık kullanılan protein olan glikoprotein D (gD)'nin tek başına veya absorbik asit ve sodyum selenitle birlikte uygulanmasının nöroblastoma hücre hattında oksidatif stres parametreleri üzerine etkisi incelenmiştir. Bu kapsamda total glutatyon (GSH) düzeyleri, lipit peroksidasyon yan ürünleri olan malondialdehit (MDA), 4-hidroksinonenal (HNE) ve 8-isoprostan düzeyleri ve protein oksidasyonunun göstergesi olan protein karbonil düzeyleri ölçülmüştür. Tez sonuçları, HSV-1 gD'in sodyum selenit ve askorbik asit ile verilmesinin ROS düzeylerini yükselttiğini göstermiştir. Total GSH ve protein karbonil düzeyleri açısından kontrole göre bir fark görülmemiştir. Sonuçta gD'nin lipit peroksidasyonun hiçbir ara ürününü istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde arttırmadığı ve lipit peroksidasyona neden olmadığı belirlenmiştir. Ayrıca, gD uygulanan grupta total GSH düzeylerinin ve protein oksidasyon düzeylerinin de değişmediği belirlenmiştir. Askorbik asit ve sodyum selenitin ise gD'ye karşı koruyucu olmadığı belirlenmiştir. gD'nin toksik etkilerinin daha detaylı olarak değerlendirildiği in vitro ve in vivo çalışmalara ihtiyaç vardır. gD oksidatif strese yol açmadığı için aşılarda kullanılması uygun gözükmektedir. Ayrıca, diğer HSV-1 viral proteinlerinin de oksidatif stres açısından değerlendirilmesi gerekmektedir.
Ozon ve askorbik asit uygulamalarının taze kesilmiş lincoln pırasa çeşidinde depolama boyunca kalite değişimi üzerine etkileri
Bu tez çalışmasında ozon ve askorbik asit uygulamasının depolama boyunca taze kesilmiş 'Lincoln' pırasa çeşidinin kalitesi üzerine etkileri incelenmiştir. Derimi yapılan pırasalar laboratuvara nakledilerek 5 gruba ayrılmıştır. Ozon ve askorbik asit uygulanmış pırasalar 0±1°C ve %90±5 oransal nemde 30 gün boyunca depolanmıştır. Depolama boyunca 6 gün aralıklarla pırasalarda ağırlık kaybı (%), yalancı gövde sertliği (N), suda çözünebilir kuru madde (%), titre edilebilir asitlik (g/100 ml), solunum hızı (ml.CO2/kg‐1h‐1), yalancı gövde rengi, mikrobiyolojik yük ve duyusal özellikler belirlenmiştir. Çalışmada muhafaza süresinin artmasına bağlı olarak tüm uygulamalarda pırasa dilimlerinde sertlik azalmıştır. %2 AA yalancı gövde sertliğinin korunmasında en etkili uygulama olmuştur. Depolama sonunda SÇKM miktarı kontrol örneklerinde daha yüksek olmuştur. Pırasalarda TEA miktarı deneme sonunda başlangıca göre %1 AA hariç tüm uygulamalarda azalmıştır. Solunum hızını en iyi baskılayan uygulamanın ise 2 ppm O3 olduğu belirlenmiştir. Toplam maya küf ve bakteri düzeyi bakımından en etkili uygulamanın 2 ppm O3 olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, taze kesilmiş Lincoln pırasa çeşidinin 24 gün 0±1°C ve %90±5 oransal nemde kaliteli olarak depolanabileceği belirlenmiştir. Uygun ozon doz ve süreler seçilerek taze kesilmiş pırasaların daha kaliteli ve uzun süre depolanabileceği düşünülmektedir. Ancak bunun için daha detaylı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Denizli çivril bölgesindeki hünnap tiplerinde ağaç gelişimi ve bazı meyve özelliklerinin belirlenmesi
Araştırma Denizli/Çivril bölgesinde meyve ve verim özellikleri bakımından öne çıkan 15 adet hünnap genotipinde ağaç gelişimi ve bazı meyve özelliklerinin belirlenmesi amacıyla yürütülmüştür. Genotiplerin tomurcuk kabarma, ilk çiçeklenme, tam çiçeklenme, ilk ben düşme ve hasat tarihlerinin yıllara göre farklılıklar gösterdiği belirlenmiştir. Araştırmada her iki yılda da 5 nolu genotip hem gövde çevresi hem de taç genişliği bakımından en yüksek değerlere sahip olmuştur (sırasıyla, 2021 yılı 65 cm, 599 cm; 2022 yılı 66 cm, 625.50 cm). Araştırmada meyve ağırlığı 2021 yılında 5.59 g (14 nolu genotip) – 19.91 g (10 nolu genotip), 2022 yılında 5.14 g (4 nolu genotip) – 17.36 g (8 nolu genotip), meyve eti sertliği 2021 yılında 1.79 Ib (14 nolu genotip) – 3.05 Ib (10 nolu genotip), 2022 yılında 4.04 Ib (11 nolu genotip) – 7.23 Ib (12 nolu genotip), ağaç başı verim 2021 yılında 15.65 kg/ağaç (11 nolu genotip)- 100.40 kg/ağaç (5 nolu genotip), 2022 yılında 13.60 kg/ağaç (14 nolu genotip) – 66.95 kg/ağaç (5 nolu genotip), suda çözünür kuru madde miktarı 2021 yılında % 18.15 (7 nolu genotip) - % 30.70 (8 nolu genotip), 2022 yılında % 18.37 (5 nolu genotip) – % 33.60 (7 nolu genotip), toplam fenolik madde miktarı 2021 yılında 0.669 mg GAE/100 g (5 nolu genotip) – 3.131 mg GAE/100 g (10 nolu genotip), 2022 yılında 0.837 mg GAE/ 100 g (5 nolu genotip) – 3.914 mg GAE/100 g (10 nolu genotip), toplam flavonoid içeriği 2021 yılında 0.509 mg CE/100 g ( 7 nolu genotip) – 0.885 mg CE/100 g ( 10 nolu genotip, 2022 yılında 0.728 mg CE/100 g (7 nolu genotip) – 1.266 mg CE/100 g (10 nolu genotip), toplam antioksidan kapasitesi 2021 yılında 0.415 mmol TE/ g (7 nolu genotip) – 0.855 mmol TE/g (2 nolu genotip), 2022 yılında 0.836 mmol TE/g (7 nolu genotip) – 1.580 mmol TE/g (10 nolu genotip) arasında değişmiştir.
Dibutil ftalatın insan akciğer hücre hattına olası toksik etkilerinin değerlendirilmesi ve askorbik asit ve N-asetilsisteinin olası koruyucu etkileri
Endokrin bozucular, hormonları taklit ederek veya engelleyerek vücudun normal işleyişini bozan ve genellikle de insanlar tarafından üretilen kimyasal maddelerdir. Üzerinde en çok çalışılan ftalat türevi di(2-etilhekzil) ftalat (DEHP)'tır. DEHP'nin özellikle testiküler ve hepatik oksidatif strese yol açtığı bilinmektedir. DEHP'den sonra en yaygın kullanılan ftalat türevi olan dibutilftalat (DBP) ise, başta kozmetikler (özellikle ojeler) olmak üzere, endüstride birçok alanda yaygın kullanılmaktadır. DBP'ye inhalasyonla da özellikle manikürcülerin, yoğun parfüm ve deodorant kullanan bireylerin ve bu ftalatı üreten işyerlerinde çalışanların maruz kaldığı bilinmektedir. Literatürde DBP'nin testiküler ve hepatik toksisitesine dair veriler olmakla birlikte, akciğer toksisitesi üzerinde çok az sayıda çalışma bulunmaktadır. Ayrıca, DBP'nin akciğer toksisite mekanizmaları bilinmemektedir. Bu tez kapsamında, DBP'nin insan küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hücre kültürleri (A549 hücreleri) üzerinde olası sitotoksik ve oksidatif stres oluşturucu etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda, A549 hücrelerinde DBP'nin inhibitör konsantrasyon 30 (IC30; hücrelerin %30'unu öldüren konsantrasyon) ve inhibitör konsantrasyon 50 (IC50; hücrelerin %50'sini öldüren konsantrasyon) dozları belirlenmiş, IC30 dozunun neden olduğu intraselüler reaktif oksijen türlerini (ROS) arttırıcı etkisi değerlendirilmiştir. Ayrıca, DBP'nin yol açtığı olası lipit peroksidasyon ve protein oksidasyonu incelenmiş, organizmadaki en önemli tiyol olan glutatyon (GSH) ve total antioksidan kapasitede (TAOC) düzeylerinde yol açabileceği olası değişiklikler belirlenmiştir. Tez çalışmasında DBP'nin olası toksik etkilerine karşı askorbik asit (Asc) ve N-asetil sisteinin (NAC) olası koruyucu etkileri incelenmiştir. Hem NAC, hem de Asc'nin DBP uygulamasıyla beraber ROS düzeylerini düşürdüğü, protein oksidasyonunu azalttığı, total GSH düzeylerini kontrol düzeylerine yükselttiği ve azalan oksidatif strese bağlı olarak her iki antioksidanın da TAOC düzeylerini düşürdüğü belirlenmiştir. Tez çalışmasından elde edilen bilgiler doğrultusunda, DBP'nin toksik etki mekanizmasının altında yatan nedenlerden birinin oksidatif stres olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca, Asc ve NAC'ın DBP'nin neden olduğu oksidatif strese karşı koruyucu oldukları saptanmıştır
Ascorbic acid content evaluation and regulation in strawberry germplasm
Ascorbic acid (vitamin C), as an essential nutrient, is getting increasing attention and strawberries are considered one of its richest natural sources. Current study focused on combined influence of growth conditions, cultivars, and maturity stages on vitamin C content and related characters of fruit chemistry and appearance. Strawberries produced under open field conditions exhibited higher vitamin C content witnessing the role of full sunlight exposure in vitamin C biosynthesis. Protected conditions caused fruits to develop more pigments but accumulated lesser vitamin C. The genotypic influences were significant, showing cultivar Calinda better in organic acids but poor in firmness. Cultivar Sabrina showed highest fruit firmness but at the cost of commercially desired fruit quality characters. Cultivar Sahara performed best for vitamin C and fruit redness, and was high in fruit size, weight, firmness, and organic acids. Two-way and three-way interactions between cultivars, growth conditions, and maturity stages were significant indicating an absolute requisite of studying combined influences in actual field, rather than single factor, controlled, lab experiments. Multiple, large-scale, field studies will shed more light on metabolic regulation of fruit quality. Keywords: Ascorbic acid; Organic acids; Antioxidant; Fragaria; Protected; Environment; Cultivar; Color
Effects of liposome encapsulation, spray drying, and ascorbic acid presence on color stability of black carrot anthocyanins
In the food industry, food colorants determine the food preferences of customers as color of a food is a function of freshness, type, ingredients and production method. In addition, it also affects customers' purchase behavior since an appealing color is highly desired by consumers. In today's world, food products are transported to far away places where they will be consumed. This may result in degradation and appearance loss. In addition, food producers desire to sell their products with an optimum color, and, therefore, food colorants are used extensively. In recent years, the increasing tendency of customers to consume healthy foods has led the food industry to seek natural colorants instead of stable synthetic colorants due to possible harmful effects of synthetic colorants. Black carrot anthocyanins are water soluble and pH sensitive natural pigments. Black carrots are currently grown in the center part of Turkey as a highly nutritive crop. In addition, it is currently used in shalgam production and the canned food industry due to its high anthocyanin content. Furthermore, black carrot (Daucus carota var L.) is a potential source of acylated anthocyanins. Thus, black carrot anthocyanins are relatively stable. Nevertheless, they still suffer from degradation, that is they loose their color over time, especially in systems containing other reacting compounds such as vitamin C. In a food system, encapsulation is generally used to create a barrier between the component and environment. Encapsulation may be a suitable method to enhance their stability to the point where they may be used to replace synthetic colorants. In this research a framework on characterization of black carrot anthocyanins and liposome encapsulation effect on stability of black carrot anthocyanins has been developed. The objectives of this Ph.D. thesis were (i) to optimize black carrot extraction using Response Surface Methodology (RSM) by evaluating anthocyanin concentration, phenolic content, antioxidant activity, and color attributes of black carrot; (ii) to compare the stability of black carrot anthocyanins, which are highly stable due to their large amount of acylated anthocyanins, with and without a liposome system in the presence of ascorbic acid; (iii) to understand the effects of both intramolecular copigmentation and liposome encapsulation on ascorbic acid related anthocyanin degradation; (iv) to investigate physical and chemical stability of liposomes with and without black carrot during storage; (v) to evaluate the stability of liposomes with black carrot extract during the spray drying process. In first part of the thesis, optimum conditions for the extraction of black carrot anthocyanins were determined by response surface methodology. Central composite design of extraction factors (pH 2.5–6.5, temperature 4–72 °C, solvent/solid ratio 5:1–25:1 v/w, ethanol/water ratio 0:100–100:0 v/v) was generated as two replicates. Total phenolic content, total monomeric anthocyanin content, polymeric color, total antioxidant activity, and anthocyanin composition determined by high performance liquid chromatography (HPLC) were used as responses. Except for color values, higher temperature, solvent/solid ratio, and ethanol concentration were observed to increase the extraction yield. However, polymeric color results were found to have minimum values at lower pH and solid/ solvent ratio, lower or moderate temperature, and higher ethanol concentration. Optimum extraction conditions were found as follows: 50 °C, pH 3.5, solvent solid ratio 10:1 (v/w), and ethanol/water ratio 75:25 (v/v) when all responses were considered. The validation of the optimum conditions for black carrot extraction was performed at specified values. Optimum extraction conditions were valuable to protect anthocyanins at the first step for further processes. In the second part, stability of black carrot anthocyanins is evaluated in the presence of L-ascorbic acid. The degradation of vitamin C (L-ascorbic acid) on anthocyanins is a known fact in beverage systems. In this part, the effects of various liposomal systems, including black carrot extract (0.1%, 0.2%, 0.4% w/w) and lecithin (1%, 2%, 4% w/w), on the color and degradation of anthocyanin in different ascorbic acid (0.01%, 0.025%, 0.05%, 0.1% w/w) concentrations were examined via UV/VIS spectroscopy and visual control of the color. The physical characteristics of the liposomal systems resulted in particle diameters of 41–46 nm and zeta-potentials of (−23)–(−20) mV. The encapsulation efficiencies of the liposomal systems increased up to 50% with increasing lecithin concentrations. The encapsulation of black carrot extract in liposomes enhanced the color and stability of the anthocyanins during storage. This study showed that the degradation of anthocyanins due to ascorbic acid can be reduced by liposomes in aqueous solutions. In the third part, the protective effect of the anthocyanin acylation and liposomal encapsulation of black carrot extract (BCE) on anthocyanin degradation was investigated in the presence of ascorbic acid. BCE (0.1%, 0.2%, 0.4% w/w) were encapsulated in liposomes using different lecithin concentrations (1%, 2%, 4% w/w). Physical characterization of liposomes was performed. Particle diameters were found to be less than 50 nm and ζ-potentials of (-23)-(-20) mV. Encapsulation efficiency determined by HPLC indicated that increasing lecithin concentrations raised the efficiency at the same BCE concentration up to 60%. Different concentrations of AA (0.01%, 0.025%, 0.05%, 0.1% w/w) were added to the BCE solutions and liposomes (1%, 2%, 4% lecithin) containing BCE (0.2% w/w). AA related color loss and individual anthocyanin degradation were examined by UV/VIS spectroscopy and HPLC, respectively. This study presented the potential positive effect of liposomal encapsulation on individual particularly acylated anthocyanins (sinapic, ferulic and p-coumaric acid derivates of cyanidin-3-xylosylglucosylgalactoside). In the fourth part, the protection effect of black carrot anthocyanins on the stability of liposome was evaluated during storage. Physical and chemical stability of extracts (0.1%, 0.2%, and 0.4% w/w) including liposomes with various lecithin content (1%, 2%, and 4% w/w) were demonstrated. Z-average particle diameter and zeta potentials of liposomes were evaluated before and after 21 days of storage. Particle diameter of samples were found to be lower than 50 nm after storage and no statistical change was determined (p<0.05). Extract degradation, phenolic content, and antioxidant capacity of liposomes were also evaluated during storage to evaluate the biochemical stability. Hexanal analysis was performed to investigate the lipid oxidation in liposomes within 60 days. According to the results, oxidation of polyunsaturated fatty acids may be inhibited with the addition of extract to liposomes, however, lipid content should be limited according to the extract concentration. The study provided valuable data on the contribution of anthocyanin addition to liposomes to overcome oxidation of unsaturated phospholipids. In the final part, spray drying of black carrot anthocyanin were evaluated in different encapsulation systems (extract only, primary and secondary liposome systems and chitosan extract mixture). BCE included primary and secondary liposomes were successfully spray dried. All samples were found physically stable after spray drying processing. In addition, SEM images of liposomal systems showed powder without any crack that indicates stability of liposome systems to spray drying. However, liposome samples showed lower stability compared to BCE and BCE and chitosan mixtures according to the biochemical analysis of reconstituted powders. To sum up, detailed analyses of colorant potential of black carrot anthocyanins in encapsulation and ascorbic acid conditions were evaluated. Short term storage results showed liposome encapsulation may provide enhancement of color attributes of black carrot in the presence of ascorbic acid. In addition, our liposomal system are clear and transparent and suitable for beverage industry. However, color loss in liposomal system was observed in long term storage. This may be prevented with copigmentation with other phenolics, second layer on liposomes, or using saturated lecithin source. On the other hand, results showed us anthocyanins can be used to reduce the oxidation rate of liposomes. Those studies lead us increase of copigmentation in liposomal system may result in mutual protection. Therefore, encapsulated black carrot anthocyanins can be used as natural colorants stable in process conditions.
Doğum travması oluşturulmuş ratlarda C vitamini replasmanı ve plateletten zengin plazma uygulamasının pelvik taban üzerine olan etkilerinin ışık ve elektron mikroskobisi düzeyinde incelenmesi ve karşılaştırılması
Amaç: C vitamini ve PRP uygulamasının pelvik taban hasarı sonrasındaki süreçte vajen ve çevre bağ dokulardaki iyileşme süreci üzerine, ayrı ayrı ve birlikte olan etkilerini histolojik açıdan gözlemlemek ve karşılaştırmak Gereç ve Yöntem: 30 adet nulligravid Wistar-Albino rat, 5 gruba ayrılıp PRP Donör grubu hariç (Kontrol grubu) hepsine anestezi altında vajinal distansiyon ile vajinal doğum simülasyonu yapılmıştır. 16 Fr foley kateter 8 ml hava ile şişirilip 5 saat beklendikten sonra balon indirilmeden vajenden çekilmiştir. Takiben Ankara Üniversitesi Deney Hayvanları Ünitesi'nde ad libitum beslenme şeklinde 30 gün takip edilirken deney grubuna ek işlem uygulanmamıştır. C vitamini replasmanı grubuna 30 gün boyunca, günlük yenilenecek şekilde içme suyuna 1.25 mg/ml/gün dozunda C vitamini eklendi, PRP enjeksiyon grubunda her ratın vajenindeki balon çekildikten hemen sonra saat 3-9 pozisyonuna toplamda 1 ml PRP subkutan enjekte edilip ek işlem yapılmadı, C vitamini+ PRP enjeksiyonu grubuna ise hem PRP enjeksiyonu hem 30 gün boyunca oral C vitamini replasmanı yapılmıştır. PRP Donör grubu ise anestezi altındayken PRP eldesi için, ayrıca sağlam rat vajen dokusu incelemesi için kontrol grubu olarak kullanılmıştır. 30 günlük takip sonunda izlemi yaoılan 4 gruba CO2 solutularak ötenazi uygulandı. Tüm ratların vajen ve paravajinal alanı diseke edilip ışık ve elektron mikroskobunda incelenmek üzere nötral formalin ve gluteraldehit solüsyonları içine konarak Ankara Üniversitesi Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı'na iletildi. Daha sonra Hemotoksilen& Eozin, Masson-Trickrom ve Van-Gieson doku boyaları ile boyanıp ince kesitleri alınıp incelendi. Vajen epitel kalınlığı ve morfolojisi, kolajen-elastik liflerin dağılımı ve morfolojisi, musküler tabakanın yapısı ve keratohyalin granül varlığına bakarak değerlendirme yapılmıştır. Bulgular: Vajinal distansiyon ile oluşturulan doğum travması ile pelvik tabana hasar verildiği histolojik olarak kanıtlanmıştır. Epitel kalınlığı açısından gruplararası fark anlamlı bulundu (p<0,001). İkili gruplara bakıldığında deney-C vitamini replasmanı, deney-C vitamini replasmanı+ PRP enjeksiyonu, deney-PRP donör ve PRP enjeksiyonu-PRP donör grupları arası farklar anlamlıydı (sırasıyla p=0,043, p=0,035, p<0,001 ve p=0,006). Deney grubuna ait epitel kalınlık ortalaması 31,07±0,42 , C vitamini replasmanı grubunda 70,85±1,11, PRP enjeksiyonu grubunda 68,08±1,46, C vitamini replasmanı+ PRP enjeksiyonu grubunda 70,93±0,97 ve PRP donör (kontrol) grubunda 75,85±0,97 olarak ölçüldü. Kollagen liflerin yüzde alanı bakımından beş grup arasındaki fark anlamlı bulundu (p<0,001); en yüksek ortalama C vitamini replasmanı grubunda bulunurken, en düşük ortalama ise deney grubunda bulundu. Deney-C vitamini replasmanı, deney-PRP donör ve PRP enjeksiyonu-C vitamini replasmanı grupları arası farklar anlamlıydı (sırasıyla p<0,001, p=0,001 ve p=0,023). Muskular tabakadaki yapısal bozulma varlığı bakımından gruplararası fark anlamlıydı (p=0,004). Çalışmanın sonunda, başlangıçta oluşturulan bozulmamnın devam oranı deney grubunda değişmeden aynı kalmışken, C vitamini grubunda %16,7, PRP enjeksiyonu grubunda %33,3, C vitamini+PRP enjeksiyonu grubunda %33,3 izlendi. PRP donör grubunda yapısal bozulma yoktu. Keratohyalin granülleri varlığı bakımından ise gruplararası fark anlamlı bulunamadı (p=0,180). Deney grubunda %33,3; C vitamini grubunda %83,3; PRP enjeksiyonu grubunda %66,7, C vitamini+PRP enjeksiyonu grubunda %66,7 oranında izlendi. PRP donör grubundaki ratların ise hepsinde Keratohyalin granülleri görüldü. Elektron mikroskobi görüntülemesi de elde edilen verilerle uyumlu olarak gözlendi. Sonuç: Vajinal distansiyon ile oluşturulan doğum travmasının pelvik taban üzerinde ciddi etkileri vardır. Epitel kalınlığındaki incelme ve düzensizleşme, kolajen lif dağılımındaki yüzdesel farklar, musküler tabakadaki yapısal bozulma bunu göstermiştir. Keratohyalin granül varlığına dair bulgular, hücresel düzeydeki değişiklikleri yansıtır. C vitamini ve PRP uygulaması pelvik taban üzerinde oluşturulan hasar sonrası iyileşme sürecinde olumlu etki göstermiş olup C vitamini, PRP' ye göre daha faydalı olarak tespit edilmiştir. Daha sonra yapılacak klinik ve deneysel çalışmalarla bu sonuçların teyidi ve ileri tedavi seçeneklerinin geliştirilmesi gereklidir.
Sumak bitkisinin fonksiyonel gıda kullanımı ve sağlık üzerine etkilerinin araştırılması ve incelenmesi
Doğada var olan her türlü unsur, insanlık için ve insanın ihtiyaçlarına uygun olarak yaratılmıştır. Bunların başında bitkiler gelmektedir. Bitkilerin bir kısmı gıda olarak kullanılırken bir kısmı da tedavi edici özelliklerinden dolayı tıpta şifa kaynağı olarak kullanılmaktadır. Son zamanlarda bu eşsiz bitkinin sumak (Rhus coriaria L.) yapısında bulunan etken maddeler üzerinde yapılan çalışmalar; insanlığın birçok hastalığına çare olabileceği fikrini doğrulamaktadır. Bu çalışmada "Bitkiler, doğal antioksidan bileşiklerin başlıca kaynağını oluşturur. Antioksidan etkinin fenolik bileşiklerden, özellikle de flavonoid yapısından kaynaklandığı bilinmektedir. Sumak (Rhus coriaria L.), Anacardiaceae familyasından Rhus cinsi, 150 civarında türüyle dünyanın değişik bölgelerinde yetişmekte olup Türkiye'de R. coriaria türü yaygındır. Baharat olarak sumak, meyvelerinin tekniğine uygun kurutulduktan sonra belirli oranda sofra tuzu katılarak öğütülmüş hali olarak tanımlanır. Bu çalışmanın amacı, sumak bitkisinin farklı ekstraksiyon yöntemleriyle elde edilen ekstraktların fenolik içeriği ve antioksidan etkilerini belirlemek ve birbirleriyle karşılaştırmaktır. Bu çalışmada farklı çözücüler (su ve etanol) ile kaynatma ve ultrasonikasyon teknikleri karşılaştırılmıştır.Bu ekstraktların, toplam fenolik madde içeriği, toplam flavonoid madde içeriği, antioksidan aktivite tayini ve fenolik asit içeriği belirlenmiştir.Ayrıca, sumak sağlık açısından faydalıdır ve antioksidan özellikleri ile bilinir. Düzenli olarak sumak tüketmek, sağlığınıza katkı sağlayabilir."
Keçi sütlerinde ısıl işlem uygulamasının süt melatonin ve vitamin c düzeylerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu projede keçi sütünde pastörizasyon işlemi (72 oC'de 15 saniye) ve geleneksel olarak evlerde uygulanan kaynatma işleminin (100 oC'de 5 dakika) süt melatonin, vitamin C ve total protein düzeylerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Materyal ve Metot: Çalışmada özel bir keçi çiftliğinden, nisan ayında temin edilen 20 adet sağlıklı keçinin (10 Halep, 10 Kilis keçisi) sütü materyal olarak kullanıldı. Sütler, sabah meradan dönen (10:30-11:00 arasında) keçilerden rutin süt sağımı sırasında temin edildi. Her bir süt örneği, çiğ süt, pastörizasyon işlemi (72 oC'de 15 saniye) ve kaynatma işlemi (100 oC'de 5 dakika) uygulanan olmak üzere 3'e bölündü. Çiğ, pastörize ve kaynatılmış sütlerde melatonin düzeyleri ticari ELİSA kiti ile, vitamin C ve total protein düzeyleri manuel spekrotofotometrik yöntemlerle belirlendi. Bulgular: Kaynatma işlemi uygulanan süt örneklerinde melatonin düzeyleri (4,20±0,39 pg/ml), çiğ süt (3,19 ± 0,25 pg/ml) ve pastörizayon işlemi (3,42 ± 0,24 pg/ml) uygulanan örneklere kıyasla yükseldi (p <0,05). Vitamin C düzeyleri pastörizasyon uygulanan grupta (2,99±0,16 mg/100 ml), çiğ süt grubuna (3,18±0,24 mg/100 ml) göre önemli bir farklılık göstermedi (p >0,05). Kaynatma sonrasında elde edilen vitamin C düzeyleri ise (2,03 ± 0,12 mg/100 ml), hem çiğ süt hem de pastörize süt vitamin C düzeylerinden düşük (p <0,001) olarak saptandı. Total protein düzeyleri değerlendirildiğinde, Bradford yöntemi ile belirlenen total protein düzeyleri açısından ısıl işlem uygulanan gruplar arasında bir farklılık yok iken Lowry yöntemi ile belirlenen total protein düzeyleri, kaynatma uygulanan grupta, diğer gruplara göre önemli düzeyde düştü (p <0,001). Çiğ süt ve pastörize sütteki total protein düzeyleri Bradford yöntemi ve Lowry yöntemi ile belirlenen düzeyler açısından birbiri ile yakın bulundu. Diğer yandan kaynatma uygulanan sütlerde Bradford yöntemi ile belirlenen total protein düzeyleri (2,26 ± 0,13 g/dl), Lowry medodu ile belirlenen total protein düzeylerinden (1,92 ± 0,09 g/dl) yüksek olarak belirlendi (p<0,05). Pastörizasyon (r=-0,114, p<0,05) ve kaynatma (r=-0,572, p <0,01) uygulanan sütlerde melatonin ve vitamin C düzeyleri arasında önemli ancak zayıf negatif korelasyonlar belirlendi. Çiğ süt (r=0,723, p <0,01), pastörizasyon (r=0,838, p <0,01) ve kaynatma (r=0,449, p <0,05) uygulanan süt örneklerinde Bradford ve Lowry yöntemleri ile belirlenen total protein düzeyleri arasında pozitif korelasyonlar belirlendi. Sonuç: Keçi sütüne uygulanan pastörizasyon işleminin, süt melatonin, vitamin C ve total protein düzeylerini değiştirmediği, kaynatma uygulamasının ise vitamin C ve total protein düzeylerinin düşmesine neden olduğu belirlendi. Keçi sütünün biyoyararlanımında pastörizasyon işleminin, geleneksel kaynatma işlemine göre daha üstün olduğu düşünüldü. Sütlerde ELİSA metodu ile melatonin analizi yapılmadan önce, melatoninin sütte bağlı bulunduğu proteinden ayrıştırılması amacıyla, sütün, bir ön işlemden geçirilmesinin, sonuçların daha doğru olarak tespit edilmesinde faydalı olabileceği öngörüldü.
Dopamin seçici sensörlerin hazırlanması ve bazı analitik parametrelerin incelenmesi
Bu çalısmada, poli (p-aminobenzen sülfonik asit), poli (m-aminobenzen sülfonik asit) ve poli (difenilamin-4-sülfonik asit) ile modifiye edilmiş camsı karbon elektrotlar kullanılarak, askorbik asit varlığında dopaminin, hızlı, güvenilir ve duyarlı bir şekilde saptanması için çeşitli sensörler geliştirilmiştir. Bu polimerler 0.1 M KCl çözeltisinde çevrimli voltametri tekniğiyle hazırlandı. Farklı kalınlıklarda hazırlanmış polimerik elektrotlar üzerinde dopamin ve askorbik asidin voltametrik davranışları çeşitli destek elektrolit tür ve pH'larda incelendi. pH 7 değerinde negatif yüklü sülfonik asit polimerlerinin 1 mM askorbik aside yanıt vermediği, dopamin için ise daha yüksek bir pik akımı verdiği gözlenmiştir. Elde edilen sonuçlar, modifiye edilmiş elektrotların aynı zamanda askorbik asit varlığında bile dopaminin saptanmasına uygulanabileceğini göstermiştir.
Yeni nesil grafen esaslı bimetalik Pt-Co nanoparçacıkların hazırlanması, karakterizasyonu, dopamin, ürik asit, askorbik asit için elektrokimyasal tayinlerinin yapılması
Bu tez çalışmasında, AA, DA ve ÜA' nın seçici ve hassas tespiti için indirgenmiş grafen oksit bazlı bimetalik platin-kobalt nanoparçacıkları (Pt-Co@rGO NP) ile modifiye edilmiş bir biyosensör geliştirilmiştir. AA, DA ve ÜA, insan vücudunda anahtar rolleri olan biyoaktif moleküllerdir. Pt-Co@rGO nanoparçacıkları, bir mikrodalga destekli teknik kullanılarak sentez edilmiştir. Pt-Co@rGO nanoparçacığın karakterizasyonu TEM /HR-TEM, XPS, XRD ve Raman spektroskopisi ile incelenmiştir. Karakterizasyon sonuçları, bu biyosensörün, mekanik dayanıklılığı, geniş yüzey alanı, kararlılığı ve üstün iletkenliği gibi mükemmel özelliklere sahip olduğunu gösterdi. Pt-Co@rGO biyosensörü iyi ayrılmış olan AA, DA ve ÜA oksidasyon pikleri, -0.2 V ila +0.8 V arasında DPV ve CV ölçümleriyle kanıtlanmıştır. Hazırlanan Pt-Co@rGO biyosensörü, optimize edilmiş koşullar altında AA, DA ve ÜA biyomoleküllerinin bireysel ve eş zamanlı olarak belirlenmesi için yüksek elektrokimyasal aktivite, geniş bir doğrusal aralık, yüksek hassasiyet ve kabul edilebilir tespit değerleri göstermiştir. Pt-Co@rGO' nun doğrusal aralığı AA, DA ve ÜA için sırasıyla 170-200; 35-1500 ve 5-800 µM' dır. Dahası, hazırlanan biyosensörün tespiti limiti AA, DA ve ÜA için sırasıyla 0.345; 0.051; 0.172 µM' dır. Yapılan çalışmaların sonucunda bu enzimatik olmayan Pt-Co@rGO bazlı biyosensörün gelecekte nörodejenaratif hastalıkların erken teşhisinde kullanılacak umut verici, ideal bir biyosensör olmaya aday olduğu kanıtlanmıştır.
The effect of anti-oxidant (vitamin E and C) acting as anti-inflammatory in osteoarthritis patient treated with diclofenac sodium
Background OA it's a common disease that occur in elderly people and it its most come in the female under age 49 than a male above 50 because of the hormonal changes and for the men for aging and other chronic disease. Objective Our objective was directed to determine the beneficial effect of the antioxidants (vitamin E and C) as anti-inflammatory in OA patients treated with diclofenac sodium. There is a reality that oxidative stress give a good progression and incidence of osteoarthritis (OA), increased production of reactive oxygen species (ROS) and decreased bioavailability of antioxidants have been checked by experimental and human OA, where increased ROS production may contribute to the elevation in OA incidence. and we use in this study different ages with OA patient to can determind the best reslu and effect we can get from this study. Patients and methods The ESR, Hgb, and serum (CRP, RF, MDA, and GSH) level were measured for each patient before treatment (at the baseline) and after 3, 5, 7, and 8 weeks of the treatment with documentation of symptoms and pain score before and after treatment (the treatment were continue for 2 months). Results There was significant (p 0.05) elevation in serum MDA level and significant reduction in serum GSH level in OA patients as compared to the healthy control subjects. The addition of vitamin E to diclofenac sodium (group B) had resulted in a significant lowering in serum MDA level with significant elevation in serum GSH level and OA outcome score (symptoms and signs score) after 3, 5, 7, and 8 weeks of treatment, likewise the addition of vitamin C to diclofenac sodium (group C) with less positive effect than vitamin E, while the use of combined antioxidants vitamin E and C (group D) resulted in significant lowering in serum MDA level with significant elevation in serum GSH level and OA outcome score (symptoms and pain score) after 3, 5, 7, and 8 weeks of the treatment with great positive effect than the use of single antioxidant (vitamin E or C) due to synergistic effect. Conclusion The oxidative stress give a progression of OA and the addition of antioxidants (vitamin E or C) to diclofenac sodium treatment give a good lowering in MDA level, and elevation in GSH level and OA outcome score (symptoms and pain score) with improving the patients compliance but all the result that I got it gave a negative result with African races . Note. that test and that laboratory data I got it from the patient directly or from their physician after I get from them official agreement that was a proved by their physician so I got a full agreement to get a full excess for their laboratory data.
Renkli materyallerde Askorbik asit(Vitamin C)'in spektrofotometrik yöntem ile tayini
Renkli materyallerde askorbik asit (Vitamin C)'in spektrofotometrik yöntem ile tayini için 3 ayrı yöntem geliştirildi ve bu yöntemlerden elde edilen bulgular doğruluk ve presizyon yönünden t ve F testleri yardımıyla %95 güvenirlik düzeyinde istatiksel olarak karşılaştırıldı ve uygulanan yöntemler değerlendirildi. Askorbik asit içeren meyve, sebze, meyvesuyu, toz içecek, gazlı içecek, farmasötik preparat, bebek maması ve bon bon şeker örneklerinde bulunan askorbik asit türev spektrofotometrik yöntem, fark yöntemi ve modifiye spektrofotometrik yöntem ile herhangi bir ayırma işlemi uygulanmadan tayin edildi. Çalışılan numunelerden askorbik asit tayini metafosforik asit- asetik asit (%3-%8) karışımı ile ekstraksiyon, santrifüj, uygun seyreltme ile hazırlanan numune ekstresinde yapıldı. Deneysel çalışmalarda kullanılan numunelerde askorbik asit tayini için geliştirilen türev spektrofotometrik yöntem için birinci derece türev spektrumunda 258nm'deki minimuma ait türev absorbans değeri, fark yöntem için absorpsiyon spektrumunda 269nm'deki maksimuma ait absorbans değeri, modifiye spektrofotometrik yöntem için ise 531nm'deki minimuma ait absorbans değeri kullanıldı. Türev spektrofotometrik yöntem, fark yöntemi ve modifiye spektrofotometrik yöntem için ölçü eğrileri sırasıyla 2-10 mg.L-1, 2-10 mg.L-1 ve 1-10 mg.L-1 konsantrasyon aralığında hazırlandı.
Kurutulmuş elma cipsi üretim tekniği üzerine araştırma
Kurutulmuş elma cipsi üretiminde değişik çözelti kullanımının bazı ürün nitelikleri üzerinde etkileri araştırılmıştır. Materyal olarak Amasya, Golden delicious ve Starkrimson delicious çeşitleri kullanılmıştır. Kalınlığı 1.6 mm olan halkalar şeklinde dilimlenen elmalar kurutma işleminden önce kükürtdioksit (S02), sitrik asit (SA), askorbik asit (AA), eritorbik asit (EA) çözeltileri ile "SA+AA" ve "SA+EA" çözelti karışımları içinde bekletilmişlerdir. Kurutma işlemi kesikli çalışan sıcak hava akımlı dehidratörde 75°C'de yapılmıştır. Kurutulan elmalar ambalajlanarak 8 ay süre ile oda sıcaklığında depolanmıştır. Depolama süresince kuru elma cipslerinin; Hunter değerleri, esmerleşme düzeyleri, toplam fenolik madde, L-askorbik asit, toplam ve invert şeker, toplam asit, toplam kuru madde içerikleri, kırılganlık değerleri, rehidrasyon kapasiteleri ve duyusal özellikleri belirlenmiştir. Kurutulmuş elma cipsi örnekleri içerisinde en açık renge S02 çözeltisine daldırılarak kurutulanlar sahip olmuştur (Hunter L değerleri 78.52- 83.43). SA, AA ve EA çözeltilerinin kurutulan örneklerin rengini koruyucu etkisinin olmadığı, bazı çeşitlere ait örneklerde kontrol grubu ile benzer veya daha olumsuz etkisinin olduğu belirlenmiştir. "SA+AA" ve "SA+EA" çözeltilerine daldırılan dilimlerden elde edilen cipsler sadece Golden çeşidinde olumlu sonuç vermiştir. Hunter değerleri ile duyusal değerlendirme sonuçlan benzerlik göstermiştir. Yapılan analizler sonucunda taze elma rengine en yakın örneğin Golden çeşidine ait olduğu belirlenmiştir. En yüksek kuru elma cipsi veriminin Golden çeşidine ait olduğu bulunmuştur. En gevrek yapılı ve rehidrasyon kapasitesi en yüksek cipslerin Amasya çeşidine ait olduğu belirlenmiştir. Duyusal değerlendirmede en çok Golden çeşidine ait cipsler beğenilmiştir. Anahtar Kelimeler: Elma, Elma Kurutma, Esmerleşme, Askorbik Asit, Kükürtdioksit
Assessment of the total oxidant levels in people with different life style in al-diwaniyah population
In this study, we will try to find the relationship between oxidizing factors in the body and their relationship to work for people represented by hard work, medium work and easy work. The subjects of this study will be in (Al-Diwaniyah Hospital in Al-Diwaniyah Governorate/Iraq Needed at least 96 samples of these totals (hard work, medium work and easy work These results in FRAP in mean values between HW and MW (P-Value = 0.5038) is non significant.Our study results in MDA (P-Value <0.0001) concentrations compared to MW and EW is significant. The results in SOD in the mean values between HW and MW (P-Value = 0.2279) is non significant. The results in MG in the mean values between HW and MW (P-Value = 0.0210) is significant.The results in CRP in the mean values between HW and MW (P-Value <0.0001) is significant, The results in V.C in mean values between HW and MW (P-Value 0.0070) is non significant.
Correlation between prolidase activity and vitamin d deficiency in sera of women with primary and secondary infertility in Samarra city
The study was assigned to investigate the role of prolidase and oxidative stress in women with primary and secondary infertility. For this reason, a total of 60 women with infertility were enrolled in the study over two groups (primary and secondery) and controlled with 30 healthy fertile women. The serum of women was used for testing prolidase, vitamins (D, C, A, and E), total antioxidant capacity (TAC), glutathione (GSH), malondialdehyde (MDA), selenium, and ceruloplasmin. The results have shown that MDA and prolidase were elevated significantly in infertile women of both groups compared to control. Additionally, the study was also shown a reduction in the levels of vitamin D, vitamin C, vitamin A, selenium, and ceruloplasmin in the serum of women with primary and secondary infertility compared to fertile women. İn conclusion, the infertile women oxidative stress has shown a progressive oxidative stress and high prolidase level, which all may contribute to the pathophysiology of infertility in women. 2022, 48 pages Keywords: Prolidase, vitamin D, vitamin E, vitamin C, vitamin A, Oxidative stress, Women infertility
Deneysel olarak devamlı hiperoksi sonrası oluşturulan akciğer hasarının tedavisinde E+c vitamini kombine tedavisi ile N-asetilsistein tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Oksidatif stres bronkopulmoner displazi patogenezinde önemli bir rol oynar. Bizim amacımız, hiperoksik akciğer hasarını azaltmada E+C vitamini kombine tedavisi ve N-asetilsistein tedavisinin etkinliğini histopatolojik ve biyokimyasal düzeyde değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Deney postnatal 3-13. gün boyunca dört gruptan oluşan 36 yenidoğan rat yavrusu ile yürütülmüştür. Bronkopulmoner displazi, yenidoğan ratlar hiperoksiye maruz bırakılarak oluşturuldu. Ratlar randomize olarak 4 gruba bölündü: oda havasında tutulan kontrol grubu (n=9), hiperoksiye maruz bırakılan grup (n=9), hiperoksiye maruz bırakılıp N-asetilsistein ile tedavi edilen grup (n=8) ve hiperoksiye maruz bırakılıp E+C vitamini ile tedavi edilen grup (n=10). Serum ve akciğer örneklerinde paraoksonaz, arilesteraz, total antioksidan kapasite, total oksidan durum, oksidatif stres indeksi, lipid hidroperoksit çalışıldı. Ayrıca akciğer dokularında fibrozis ve enflamasyon patolojik olarak değerlendirildi.Bulgular: Doku paraoksanaz ve arilesteraz enzim düzeyleri kontrol grubuna göre diğer üç hiperoksiye maruz kalan gruplarda daha yüksek saptandı. Hiperoksiye maruz kalan diğer üç grupta da akciğer dokusundaki total antioksidan düzeyleri artmıştı. Bu artış kontrol grubuna göre N-asetilsistein ve vitamin grubunda ciddi derecede anlamlı idi (her ikisi için p<0,001). Akciğer dokusundaki total antioksidan düzeyi hiperoksi grubu ile karşılaştırıldığında hem N-asetilsistein grubunda hem de vitamin grubunda artış anlamlı derecede yüksekti (p=0,001 ve p=0,002). Kontrol grubuna göre diğer hiperoksiye maruz bırakılan üç grupta da doku total oksidan düzeyleri anlamlı derecede artmıştı (hepsi için p<0,001). Hiperoksi grubu ile karşılaştırıldığında tedavi gruplarında doku total oksidan düzeyleri daha düşük olmakla beraber sadece vitamin grubu ile anlamlı farklılık vardı (N-asetilsistein grubu için p=0,08, E+C vitamin grubu için p=0,011). Vitamin grubunda her üç gruba göre de serum arilesteraz enzim düzeyleri anlamlı derecede yüksekti (hepsi için p? 0,001). Serum total antioksidan düzeyleri hiperoksi grubu ile karşılaştırıldığında N-asetilsistein grubunda ve vitamin grubunda da anlamlı derecede yüksek bulundu (p sırası ile 0,017 ve 0,014). Hiperoksi grubu ile karşılaştırıldığında N-asetilsistein grubunda ve vitamin grubunda serum total oksidan düzeyleri hafif derecede düşük bulundu. Hiperoksi grubu ile karşılaştırıldığında N-asetilsistein ve vitamin grubunda oksidatif stres indeksi serum düzeyleri istatistiksel olarak düşük bulundu (p sırasıyla 0,002 ve 0,032). Tedavi gruplarında (N-asetilsistein ve vitamin) hiperoksi grubuna göre lipid hidroperoksit düzeyi düşüktü. Bu düşüklük vitamin grubunda anlamlı idi (p=0,021). Ayrıca tedavi verilen gruplarda akciğerde daha az enflamasyon ve fibrozis izlendi.Sonuç: Hem N-asetilsistein tedavisinin hem de E+C vitamini tedavisinin yenidoğan ratlarda gerçekleştirdiğimiz hiperoksik akciğer hasarı modelinde plasebo tedaviye göre üstün olduğu saptandı.Anahtar sözcükler: Akciğer hasarı, C vitamini, E vitamini, Hiperoksi, N-asetilsistein
Preoperatif uygulanan melatonin veya vitamin C uygulamasının postoperatif analjezi üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda 18-65 yaş arası elektif major abdominal cerrahi geçirecek ASA I-II grubu hastalarda preoperatif verilen oral melatonin veya vitamin C uygulamasının postoperatif analjezi üzerine etkisini ortaya koymayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Plasebo kontrollü, randomize, çift kör çalışmamıza genel anestezi altında major abdominal cerrahi uygulanacak, yaşları 18-65 arasında, ASA I-II grubu 165 erişkin hasta alındı. Hastalar rastgele üç gruba ayrıldı. Birinci gruba (Grup M, n = 55) preoperatif 1 saat önce oral 6 mg Melatonin tablet, ikinci gruba (Grup C, n = 55) oral 2 gr Vitamin C tablet, kontrol grubu olan üçüncü gruba (Grup P, n = 55) oral plasebo tablet verilerek her hastaya aynı genel anestezi uygulandı. Postoperatif ağrı kontrolü her hasta grubunda postoperatif dönemde intravenöz yola takılan, Morfin içeren hasta kontrollü analjezi (HKA) cihazları ile sağlandı. Preoperatif dönemden itibaren hastalar 24 saat boyunca hemodinamik parametreler, vizüel analog skalaları, bulantı/kusma skorları, sedasyon, kaşıntı, hipotansiyon, bradikardi, allerjik reaksiyon gibi diğer yan etkiler ve hasta memnuniyet skalaları ve hasta kontrollü analjezi'den talep edilen ve bolus verilen Morfin'in doz ve sayıları yönünden takip edildi. Bulgular: Melatonin ve vitamin C alan grupta 24 saatlik toplam VAS skorları plaseboya göre anlamlı oranda düşük bulundu (p<0.001; toplam VAS melatonin: 32,5±4,45, vitamin C: 34,8±0,72, plasebo: 42,7±8,13), melatonin ile vitamin C arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.117). PCA cihazından toplam talep edilen analjezi miktarı melatonin ve vitamin C'de plaseboya göre anlamlı oranda düşük bulundu (p<0.001; sırasıyla 22,3±13,7, 27,2±10,6, 33,7±14,4), melatonin ile vitamin C arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0.114). Toplam tüketilen analjezi sayısı melatonin ve vitamin C'de plaseboya göre anlamlı oranda düşük bulundu (p<0.001; sırasıyla 13,3±4,7, 15,1±4,0, 18,0±1,0), melatonin ile vitamin C arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0.090). melatonin ve vitamin C alan grupta bulantı/kusma, bradikardi, hipotansiyon, kaşıntı gibi yan etkilerin daha az olduğu; hasta memnuniyetinin daha iyi olduğu; ek analjezi ihtiyacının daha az olduğu görüldü. Sedasyon skorlarının postoperatif ilk 30 dakikada melatonin alan grupta daha yüksek olduğu, postoperatif 1. saatten sonra ise analjezi tüketiminin daha yüksek olduğu plasebo alan grupta daha yüksek olduğunu görüldü. Derlenme süresi açısından gruplar arasında istatistiki anlamlı fark olduğu saptandı (p=0.019; sırasıyla 4,4±1,6, 3,6±1,6, 4,0±2,6). Sonuç: Preoperatif 1 saat önce oral yolla verilen 6 mg melatonin veya 2 g vitamin C uygulaması ile postoperatif VAS skorları ve analjezi tüketimi düşürebilinir, postoperatif analjezide daha az yan etki sağlanabilir.
Deneysel dietilnitrozamin kaynaklı hepatosellüler karsinogenezis üzerinde geraniol ve vitamin c'nin karaciğer yapısına etkisi
Bu çalışma, dietilnitrozamin (DENA) aracılığıyla oluşturulmuş hepatosellüler karsinoma (HSK) modelinde geraniol ve vitamin C'nin karaciğere yapısına olan koruyucu etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla, yolak belirteçleri olan nükleer faktör kappa-B'nin (NF-ĸB), apoptoz indükleyici faktör (AIF), caspase-3, bcl-2, bax, gadd153, 78-kDa glukoz regülasyonlu protein (GRP78) ve siklooksijenaz-2 (COX-2) ekspresyonları değerlendirilmiştir. Tüm analizler beş grupta incelenmiştir (Grup 1; Kontrol, Grup 2; DENA Kontrol, Grup 3; DENA+Geraniol, Grup 4; DENA+Vitamin C ve Grup 5; DENA+Geraniol+Vitamin C). Elde edilen sonuçların ortalama±standart hata değerleri sırasıyla gruplarda; NF-ĸB analizi için; 1,208±0,0712, 5,217±0,3250, 3,017±0,2088, 3,333±0,2076, 2,583±0,1721 ng/ml, AIF analizi için; 0,5183±0,0330, 1,490±0,0356, 1,012±0,1189, 0,9683±0,1752, 1,037±0,0835 pg/ml, caspase-3 analizi için; 3,52±0,3563, 16,17±1,3520, 9,83±0,8333, 10,97±0,9117, 7,50±0,7638 ng/ml, bcl-2 analizi için; 19,33±1,542, 8,00±0,856, 14,00±0,516, 13,67±0,882, 15,33±1,085 pg/ml, bax analizi için; 1,180±0,0755, 8,350±0,9986, 5,033±0,5175, 6,333±0,8819, 3,167±0,4773 ng/ml, gadd153 analizi için; 0,4087±0,0412, 1,4630±0,1239, 0,8905±0,0466, 0,7767±0,0871, 0,6167±0,0687 ng/ml, GRP78 analizi için; 0,76±0,060, 1,83±0,087, 1,29±0,052, 1,21±0,083, 0,91±0,184 pg/ml, COX-2 analizi için; 1268±54,2, 3962±138,4, 2315±215,3, 2602±148,0, 1864±167,1 pg/ml olarak belirlenmiştir. Sonuçlar değerlendirildiğinde; NF-ĸB, AIF, caspase-3, bax, gadd153, GRP78 ve COX-2 ekspresyonlarının grup 1 ile kıyaslandığında grup 2'de arttığı, grup 2 ile kıyaslandığında grup 5'te azaldığı belirlenmiştir. Bcl-2 ekspresyonunun ise grup 1 ile kıyaslandığında grup 2'de azaldığı, grup 2 ile kıyaslandığında grup 5'te arttığı belirlenmiştir. Sonuç olarak, HSK modelinde geraniol ve vitamin C uygulamasının koruyucu bir etki gösterdiği saptanmıştır. Hücre kültüründe yapılan bu araştırmanın koruyucu uygulamalara yönelik çalışmalara yardımcı olacağını düşünmekteyiz.
Sığır kıymalarının raf ömrünün uzatılması üzerine vakum paketleme ve bazı katkı maddelerinin etkilerinin araştırılması
Soğukta muhafazası edilen kıymaların raf ömrünün uzatılması amaçlanan çalışmada, kıyma örnekleri, kontrol, %2 tuz, %2 tuz + 500 ppm Askorbik Asit, %2 tuz + 1 00 ppm NaN02 olmak üzere hazırlanıp, vakum paketleme yapıldıktan sonra ±1°C'de 45 gün süreyle depolanmıştır. Depolama periyodunun 0, 7,14,21,28,35 ve 45.günlerinde pH, nem, protein, TBA, nitrit analizlerini kapsayan kimyasal; toplam canlı, psikrofil, ve koliform bakteri sayımı olmak üzere mikrobiyolojik analizler ve renk analizleri yapılmıştır, örneklerin pH değerleri depolama boyunca düşmüş, en fazla düşüş %2 tuz + Askorbik Asit içeren üründe görülmüştür. Lipit oksidasyonunun göstergesi olan TBA değerleri depolama boyunca artmış ve depolama sonunda kontrol, %2 tuz, %2 tuz + 500 ppm Askorbik Asit, %2 tuz + 100 ppm NaN02 örneklerinde sırasıyla 0.691, 0.861, 0.453, ve 0.562 çıkmıştır. Tuzun lipit oksidasyonu hızını katalizlediği, askorbik asit ve nitrit in ise antioksidant özelliği nedeniyle lipit oksidasyonu hızını azalttığı gözlenmiştir, örneklerin genel aerob bakteri sayıları depolama sonunda sırasıyla 6.55, 5.8, 5.9, 5.72, log cfu/g, psikrofil sayıları 4.265, 3.75, 3.87, 3.64 log cfu/g, koliform bakterilerin sayıları ise 5.44, 4.62, 4.73, 4.31 çıkmıştır. %2 tuz, NaNÖ2 antimikrobiyal özelliklerine sahip olmaları nedeniyle bu örneklerde mikroorganizma sayıları düşük çıkmıştır, örneklerin renk değerlerinde L*(aydınlık değeri) değeri depolama süresince artmış ve 45 günlük depolama sonunda 52.21, 46.19, 50.89 ve 47.76 çıkmıştır. a*(kırmızılık) değerleri 7. gün sonunda tüm örneklerde artmış ve sırasıyla 18,93, 20.23, 19.59 ve 19.30 olmuştur. Kontrol ve %2 tuz örneklerinin a* değerleri daha sonra oksidasyon nedeniyle düşmüştür. Antioksidant özelliği olduğu saptanan askorbik asit ve nitrit örneklerinde a* değeri 6. hafta boyunca stabilitesini korumuştur, örneklerin tümünün kimyasal, mikrobiyolojik yönden ve renk özellikleri yönünden standartlara uyduğu saptanmıştır.
Erkek ratlarda lityum ile indüklenmiş nefrojenik diabetes insipidusta oluşan böbrek hasarı ve aquaporin-2 dovnregülasyonu üzerine silimarin ve vitamin c'nin etkilerinin incelenmesi
Günümüzde bipolar hastalık ve mani hastalığının tedavisinde tercih edilen lityum (LİT), Edinsel Nefrojenik Diabetes İnsipidus'un ve Aquaporin 2 (AQP2) dovnregülasyonunun en yaygın sebeplerindendir. Uzun süreli LİT kullanımının, oksidatif hasara sebep olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada; deneysel olarak Nefrojenik Diabetes İnsipidus (NDİ) oluşturulan ratların hasar gören böbrek dokularına, SİL, Vit C ve her ikisinin kombinasyonunun koruyucu etkilerinin, ışık mikroskobik ve biyokimyasal yöntemlerle araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada kullanılan 16 Haftalık erkek ratlar sekiz gruba ayrıldı. Kontrol (KNT), Silimarin (SİL), Vitamin C (Vit C) ve Silimarin+Vitamin C grupları 28 gün boyunca katkısız standart yem ile beslendi. Lityum (LİT), Lityum+Silimarin (LİT+SİL), Lityum+Vitamin C (LİT+Vit C) ve Lityum+Silimarin+Vitamin C (LİT+SİL+Vit C) grupları 28 gün boyunca 80 mmol LiCl/kg katkılı yemle beslendi. KNT ve LİT grubuna; günlük 1 ml/kg dozda fizyolojik tuzlu su oral gavaj yolu ile verildi. SİL ve LİT+SİL grubuna; günlük 100 mg/kg dozda SİL oral olarak gavaj yolu ile verildi. Vit C ve LİT+Vit C grubuna; günlük 200 mg/kg dozda Vit C oral gavaj yolu ile verildi. SİL+Vit C ve LİT+SİL+Vit C grubundaki ratlara; günlük 100 mg/kg dozda SİL ve 200 mg/kg dozda Vit C oral gavaj yolu ile verildi. Deneyin ilk ve son günü tüm gruplardan alınan idrar örneklerinden; osmolalite, sodyum, potasyum, üre, üre azotu (BUN) ve kreatinin değerleri ölçüldü. Tüm gruplardan alınan kan serumu örneklerinde; osmolalite, sodyum, potasyum, üre, üre azotu ve kreatinin ve LİT düzeyi ölçüldü. Alınan böbreklerden sağ böbrek, böbrek dokusunda AQP2, ROS, GSH, SOD seviyelerini ELİSA kitleriyle, MDA seviyesini MDA Assay kitiyle belirlemek için kullanıldı. Alınan sol böbrek; histopatolojik ve immunohistokimyasal değerlendirmeye tabii tutuldu. Grupların glomerulus çap ölçümü ve hasar düzeyi skorlaması yapıldı. LİT grubuna ait böbrek dokuları histolojik olarak incelendiğinde kortekste; glomeruluslarda büzüşme peritübüler ve intersitisyel alanda lenfositik hücre infiltrasyonları, glomerular bazal membranda kalınlaşma ve intersitisyel fibrozis, medullada; henle kulpunda dilatasyon ve tübülüs kollektivus, tübülüs proksimalis ve tübülüs distalis epitellerinde yer yer dökülmeler ve tübülüs membranlarında kalınlaşma en önemli bulgular olarak görüldü. LİT+Vit C grubunun histolojik bulguları LİT grubuna benzerken; LİT+SİL ve LİT+SİL+Vit C gruplarında bu bulguların önemli derecede azalttığı kaydedildi. Böbrek dokularında ELİSA yöntemiyle miktarı belirlenen ve immunohistokimyasal yöntemle immunpozitifliği ortaya konulan AQP2 verileri birbiriyle paralel seyretti. LİT grubunda AQP2 miktarı ve immunpozitifliği KNT, SİL, Vit C ve SİL+Vit C gruplarına göre anlamlı derecede azalmıştı. LİT+Vit C bulguları LİT grubuna benzerdi. LİT+SİL ve LİT+SİL+Vit C gruplarında ise AQP2 miktarı ve immunpozitifliği LİT grubuna göre artmış olarak izlendi. Tüm gruplarda ilk ve son gün alınan idrar örneklerinde osmolalite, sodyum, potasyum, üre, BUN ve kreatinin değerleri karşılaştırıldığında LİT verilen tüm gruplardaki değerlerin KNT, SİL, Vit C ve SİL+Vit C gruplarına göre anlamlı derecede düşüş gösterdiği tespit edildi. Son gün alınan idrar örneklerinde gruplararası osmolalite, sodyum, potasyum, üre, BUN ve kreatinin değerleri karşılaştırıldığında LİT ve LİT+Vit C grubundaki değerlerin diğer gruplara göre anlamlı derecede düşük olduğu tespit edildi. Gruplarası serum osmolalite değerleri karşılaştırıldığında LİT ve LİT+Vit C grupları diğer tüm gruplara göre anlamlı derecede düşük bulundu. Serum potasyum, sodyum, BUN, üre ve kreatinin açısından gruplararasında anlamlı bir farklılık tespit edilemedi. Serum LİT düzeyleri incelendiğinde LİT verilen tüm grupların değerlerinin KNT, SİL, Vit C ve SİL+Vit C gruplarına göre anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi. LİT verilen tüm gruplarda KNT, SİL, Vit C ve SİL+Vit C gruplarına göre GSH ve SOD seviyesinin azaldığı, ROS ve MDA miktarının arttığı tespit edildi. LİT+SİL ve LİT+SİL+Vit C gruplarında GSH ve SOD seviyeleri LİT grubuna nazaran daha yüksek, ROS ve MDA ise daha az tespit edildi. Sonuç olarak SİL uygulamasının LİT kaynaklı NDİ' nin böbrek üzerindeki olumsuz etkilerini önemli ölçüde ortadan kaldırdığı ve NDİ tedavisine katkı sağlayabileceği, Vit C'nin LİT kaynaklı NDİ 'de herhangi bir olumlu etkisinin olmadığı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Lityum, Nefrojenik Diabetes İnsipidus, AQP2, Silimarin, Vitamin C
Deneysel hipoksik iskemik rat modelinde HİF 1 alfa düzeyi, askorbik asit ve eritropoietinin nöroprotektif etkisi
Hipoksik iskemik ensefalopati (HİE) prenatal, natal ve postnatal faktörlerin etkisiyle oluşan ve sistemik hipoksi sonucu serebral kan akımının azalmasıyla gerçekleşen beyin hasarıdır. Tıp alanındaki tüm gelişmelere rağmen HİE' ye bağlı mortalite ve morbidite oranı halen yüksek olarak gözlenmektedir. Günümüzde HİE tedavisinde sadece hipotermi destekleyici tedavi olarak mevcuttur. Bu çalışmadaki amacımız askorbik asit ve eritropoietinin HİE tedavisindeki etkisini göstermektir. Bu amaçla Wistar cinsi sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 7 rat olacak biçimde 8 gruba ayrıldı. Hİ grubundaki sıçanlara karotis ligasyonu ve 2 saat boyunca %8 oksijen uygulanarak hipoksiye maruz bırakıldı. Yedi günlük sıçan yavrularına intraperitoneal enjeksiyonla değişik konsantrasyonlarda askorbik asit (1000mg/kg, 2000mg/kg, 5000mg/kg), eritropoietin (2000 U/kg, 5000 U/kg), askorbik asit +eritropoietin(5000 U/kg+2000mg/kg) ve serum fizyolojik verildi. Deney sonunda sıçanlar dekapite edildi. Ardından sıçanların beyin dokuları hızla çıkarılıp TUNEL teknikleri uygulanarak boyandı. Ratlardan spektrofotometrik yöntemle Kaspaz 3, Kaspaz 8, Kaspaz 9, Malondialdehit, Total Antioksidan Kapasite, Total Oksidan Kapasite, Hipoksi ile indüklenebilir faktör 1 alfa aktivitesi çalışıldı. Çalışmamızda 5000mg/kg C vitamini verilen grupta HIF-1α ve apopitozisi kontrol grubuyla karşılaştırıldığında azalttığı tespit edildi. Kaspaz aktivitesi 5000mg/kg C vitamini verilen grupta eritropoietin grubuna göre düşük tespit edildi. Çalışmamızda askorbik asit ve eritropoietinin hipoksik iskemik hasar sonrası gecikmiş nöronal hasar incelendiğinde hipoksi ile indüklenebilir faktör 1 alfa kaspaz aktivitesini ve apopitozisi azaltması yeni bir umut kaynağı olarak düşünüldü.
Sigara dumanına maruz kalan çocuklarda vitamin A, vitamin C, vitamin E ve total antioksidan kapasitenin karşılaştırılması
Sigara içilmesi, hem gelişmiş ülkelerde hem de gelişmekte olan ülkelerde önemli bir sağlık sorunudur. Sigara dünyada en yaygın görülen madde bağımlılığıdır ve önlenebilir olması nedeniyle önemlidir.Bu çalışmanın amaçları; Sigara dumanına maruz kalan çocuklarda bazı serum antioksidan vitamin düzeylerinin (vitamin A, vitamin C, vitamin E) ve total antioksidan kapasite (TAK) düzeylerini değerlendirmek, annenin sigara içmesinin çocuklardaki antioksidan vitamin düzeyleri ve TAK arasındaki olası ilişkiyi saptamaktır.Çalışmaya annesi sigara içen yaş ortalaması 62.2 ay olan 100 çocuk alındı. Kontrol grubundaki 100 çocuğun yaş ortalaması 62.2 ay idi.Vitamin A düzeyleri sigara dumanına maruz kalan olgularda 0.66 ±0.1 mg/L kontrol grubu olgularda 0.83 ±0.1 mg/L bulunmuş olup vaka grubunda vitamin A seviyesinin düşük olması istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Vitamin E düzeyleri sigara dumanına maruz kalan olgularda 11.13 ±3.13 mg/L kontrol grubu olgularda 16.34 ±3.0 mg/L bulunmuş olup vaka grubunda vitamin E seviyesinin düşük olması istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Vitamin C düzeyleri sigara dumanına maruz kalan olgularda 10.57 ±2.7 mg/L kontrol grubu olgularda 14.85 ±2.5 mg/L bulunmuş olup vaka grubunda vitamin C seviyesinin düşük olması istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Total antioksidan kapasite düzeyleri sigara dumanına maruz kalan olgularda 0.95 ±0.4 mM kontrol grubu olgularda 1.36 ±0.4 mM bulunmuş olup vaka grubunda TAK seviyesinin düşük olması istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05).Sonuç olarak, sigara dumanına maruz kalan çocukların vitamin A, vitamin C, vitamin E, total antioksidan kapasite düzeylerinin, sigara dumanına maruz kalmayan gruba göre düşük olduğu görüldü. Çocuklarda sigara dumanına maruz kalma; antioksidan vitamin düzeyleri düşmesi, total antioksidan kapasitenin düşmesine yol açabileceği düşünüldü. Elde ettiğimiz sonuçların pasif sigara içiciliği konusu ile ilgili yeni çalışmalara ışık tutacağı kanaatindeyiz.Anahtar Kelimeler: Sigara, vitamin A, vitamin C, vitamin E, total antioksidan kapasite