Beyin

Bu konu başlığı altında 289 tez

Yüksek LisansAçık ErişimTR

Çeşitli anesteziklerin kalp ve beyin oksitosin sistemi üzerine etkisi

Oksitosin çok yönlü bir hormondur ve bilinenin aksine sadece annelik, doğum gibi durumlarla değil, aynı zamanda vücudun farklı sistemleri, organları ve hatta kişinin sosyal ilişkileri ve psikolojik süreçleri üzerinde de etki sahibidir. Biz de çalışmamızda klinikte yaygın olarak kullanılan ketamin, propofol, fentanyl'nin beyin ve kalp oksitosin sistemi üzerine etkisini ve oksitosinin beyin çekirdekleri ve kalpteki oksitosin reseptörleri yoluyla etki mekanizmasını araştırdık. Çalışmamızı 24 sıçanla Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi deney hayvanları laboratuvarında gerçekleştirdik. 24 adet Spraque dawley cinsi 250-350 gr ağırlığında erkek sıçanları kullandık. Sıçanlar kontrol, ketamin, fentanyl ve propofol olmak üzere 4 gruba ayrıldı ve her gruba etkin dozlarda (ketamin için 75 mg/ kg, fentanyl için 0.2-0.5 ml/kg, propofol içinse 2 mg/kg) ilgili ilaçlar verildi, 10 dk sonra sakrifiye edilerek ötanazi uygulandı. Alınan serum, hipotalamus ve sağ atriyum örneklerinin oksitosin oranları değerlendirildi. Değerlendirilme sonucunda kontrol grubuyla Ketamin grubu arasında beyin, kalp ve serum değerleri arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Fentanyl grubu ise Kontrol grubuyla kıyaslandığında kalp oksitosin düzeyi anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (P=0,024). Propofol grubu ve diğer gruplar arasında yapılan kıyaslamada, kalp oksitosin düzeyi hem kontrol grubuna göre hem de ketamin grubuna göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur(P=0,000). Ayrıca propofol grubu kalp oksitosin/protein düzeyi hem kontrol grubuna göre (P=0,004) hem de Ketamin grubuna göre (P=0,001) anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Çalışmamızla ortaya koyduğumuz sonuçlar farklı parametrelerle yapılacak deneysel hayvan modellerinde veya insanlarda gerçekleştirilecek deneysel araştırmalarda çalışılan anesteziklerin beyin ve kalp oksitosin sistemine etkisi daha net ortaya konabilecek ve oksitosinin kardiovasküler sistem ile bağlantılarının daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

AnestetiklerAnestezi ve analjeziBeyin+5
Berkay Öztürk
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

34 hafta altı invaziv solunum desteği alan prematürlerde ekstübasyon sonrası nazal yüksek frekanslı osilatuar ventilasyon (NHFOV) ile nazal aralıklı pozitif basınçlı ventilasyon (NIPPV) yöntemlerinin klinik sonuçları ve yakın kızılötesi spektroskopisi (NIRS) ile beyin oksijenizasyonuna etkisinin araştırılması

Bu çalışmada esas amacımız 34 hafta altı prematürelerde ekstübasyon sonrası NHFOV ve NIPPV yöntemlerinin ekstübasyon başarısı ve yeniden entübasyon oranları üzerindeki etkilerini araştırmaktır. İkincil amaçlarımız ise ekstübasyon sonrası beyne giden oksijen miktarının non-invaziv bir yöntem olan NIRS cihazı ile değerlendirilmesi ve NHFOV ile NIPPV uygulanan bebeklerde oluşabilecek komplikasyonların sıklığının belirlenmesidir. Ocak 2024 - Aralık 2024 tarihleri arasında SANKO Üniversitesi Tıp Fakültesi, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde yürütülen bu prospektif, randomize kontrollü çalışmaya toplam 80 bebek dahil edilmiştir. Ekstübasyon sonrası ilk 72 saatte yeniden entübe olmayan hastalar başarılı ekstübasyon olarak kabul edilmiştir. Hastalar, postmenstürel (PM) 36. haftaya veya taburculuk gününe kadar takip edilmiştir. Beyin oksijenasyonunu değerlendirmek için ekstübasyon öncesi ve sonrası hastaların alnına oksimetre probu yerleştirildi ve 30 dakika boyunca her 5 dakikada bir NIRS cihazından elde edilen serebral rejyonel oksijen satürasyonu (SrSO₂) değerleri ile nabız oksimetreden alınan SpO₂ değerleri kaydedildi. Serebral dokunun fraksiyone oksijen ekstraksiyonu (SFOE) her 5 dakika için ayrı olarak hesaplanmış ve karşılaştırılmıştır. Çalışmada, yeniden entübasyon oranı NHFOV grubunda NIPPV grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p ≤ 0,01). Yeniden entübasyon süreleri NHFOV grubunda 27,0 saat (3,0-62,0), NIPPV grubunda ise 10,5 saat (5,0-16,0) olarak saptanmıştır (p≤0,01). NIPPV grubunda PM 36. haftada non-invaziv mekanik ventilasyon ihtiyacı olan hasta sayısı daha fazlaydı. Ekstübasyon öncesi ve sonrası SpO2, serebral FOE ve serebral rSO₂ değerleri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p ≥ 0,96). NHFOV yöntemi, invaziv solunum desteği alan prematürlerde komplikasyon sıklığını artırmadan yeniden entübasyon oranını azaltmasıyla güvenilir bir sekonder ventilasyon modu olarak değerlendirilebilir. Ayrıca, NIPPV yöntemine kıyasla başarılı ekstübasyon oranının daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Ancak, PM 36. haftada anlamlı bir farkın olmaması ve beyin oksijenasyonuna etkisinin gösterilememesi nedeniyle, daha geniş vaka serileri içeren çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ekstübasyon başarısı, NHFOV, NIPPV, serebral oksijenasyon, NIRS.

BeyinEkstübasyonEntübasyon+3
Meysa Öncel Aydoğan
Sanko University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Normal basınçlı hidrosefalinin beyin MRG bulguları ile değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı idyopatik Normal Basınçlı Hidrosefali (iNBH) hastalarında görüntüleme bulgularının profilini ortaya çıkarmak, bu görüntüleme bulguları ile klinik bulgular arasındaki korelasyonu belirlemek ve ventrikülo-peritoneal şant cerrahisi öncesinde, görüntüleme bulgularından yola çıkarak cerrahiye yanıtı öngörebilmenin imkânlarını araştırmaktır. Aralık 2020-Aralık 2022 tarihleri arasında yürüme bozukluğu, bilişsel bozulma veya idrar inkontinansı şikayetlerinden biri veya daha fazlasıyla başvuran ve kraniyal Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG)'de ventrikülomegalisi olan hastalardan 2021 iNBH tanı kriterlerini karşılayan hastalar çalışmaya dahil edildi. Nörogörüntüleme bulguları hem kalitatif hem de volBrain yazılımı ile hacimsel hesaplamlarla kantitatif olarak yapıldı. VP şant cerrahisi sonrası hastaların klinik seyirleri prospektif olarak izlenmiştir. Çalışmaya 75 hasta (%44'ü kadın, %56'sı erkek; yaş ortalaması 71,23 yıl) dahil edildi. Hastaların tedavi öncesi kalitatif ve kantitatif MRG bulguları ile demans, yürüme bozukluğu ve idrar inkontinansı şeklindeki klasik klinik üçlüsü arasında korelasyon değerlendirmesi yapıldı. Sylvian sulkusta veya diğer sulkuslarda orantısız genişleme (DESH) bulgusu 73 hastada (%98) hastada, kallozal açıda daralma ise 71 hastada (%95) bulundu. Kalkarin sulkusta genişleme hastaların %20'sinde, parietooksipital sulkusta genişleme ise %32'sinde saptanmıştır. Basılmış mezensefalon bulgusu 26 hastada (%35) izlendi. Beyin Omurilik Sıvısı (BOS) akım hızı normal olan hastalarda demans görülme sıklığı anlamlı olarak daha fazla saptandı (p=0,033). Tedavi öncesi yürüme bozukluğu ve idrar inkontinansı ile hiçbir görüntülüme bulgusu arasında anlamlı korelasyon bulunmadı (p>0,05). Çalışmamızda aynı zamanda, değişkenlerin klinik bulgular üzerinde birlikte nasıl etkili olduklarını belirleyebilmek için 'Karar Ağacı' yöntemi kullanıldı. Her bir yakınma için ayrı modellemeler oluşturuldu. Değişkenlerin yürüme bozukluğu üzerine etkisini değerlendiren karar ağacına göre: DESH bulgusu olan hastalarda yürüme bozukluğu görüldü. DESH bulunmuyor ancak verteks düzeyinden sulkal daralma ve basılmış mezensefalon mevcutsa yürüme bozukluğu görüldü. Çalışmaya dahil edilen 75 hastanın 64'ünde tanısal amaçlı boşaltıcı lomber ponksiyon (LP), 9'unda ise eksternal lomber drenaj (ELD) yapıldı. Periventriküler T2 hiperintensiteleri olmayan hastaların LP'ye pozitif yanıtı anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Toplam 42 hastaya VP şant cerrahisi uygulandı. Tedavi sonrası demanstaki değişimin MRG bulgularıyla ilişkisine bakıldığında yalnızca interhemisferik DESH varlığında demansta düzelme anlamlı düşük olduğu bulundu (p=0,011). Tedavi sonrası yürüme bozukluğundaki değişimin MRG bulgularıyla ilişkisine bakıldığında verteks düzeyinde sulkal daralması olan hastaların tümünde yürüme bozukluğunda düzelme (p=0,004) saptandı. Ayrıca dördüncü ventrikül ortalama hacmi cerrahi müdahaleye yanıt görülmeyen hastalarda 1.55 cm3 , yanıt görülen hastalarda ise 3.28 cm3 bulundu (p=0,024). Tedavi sonrası idrar inkontinansındaki iyileşme ile hiçbir MRG bulgusu arasında anlamlı korelasyon bulunmadı (p>0,05). Elde edilen bulgular, iNBH hastalarında parietookspital ve kalkarin sulkuslarda genişleme ve basılmış mezensefalon bulgularının nadir olmayarak görülebileceğini, periventriküler beyaz cevher lezyonu olmayanlarda LP'ye yanıtın arttığını, meziyal sulkal daralması olanlarda ise VP şant yanıtının arttığını gösterdi.

BeyinHidrosefaliManyetik rezonans görüntüleme+4
Khalıd Mammadlı
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ventriküler taşikardi ablasyonu yapılan hastalarda vital parametrelerin serebral oksijenasyon üzerindeki etkisinin incelenmesi

Ventriküler taşikardi, EKG'de geniş QRS kompleksleriyle birliktelik gösteren, ventrikül miyokardından kaynaklanan ve tedavi edilmezse senkop, ani kardiyak ölüm gibi sonuçları olan bir taşiaritmidir. Bu nedenle, özellikle anti-aritmik ilaç tedavisine rağmen VT atakları devam eden ve/veya çoklu şoklama hikayesi olan hastalarda VT ablasyon tedavisi endikedir. Özellikle VT sırasında uç organ perfüzyonunu sürdürmek için gerekli olan optimal OAB'nin bilinmemesi nedeniyle işlem sırasında NIRS monitörizasyonu klinik olarak önemlidir. Bizim de prospektif gözlemsel nitelikte tasarladığımız çalışmamızda; NIRS değerlerine ait sağ ve sol taraf ölçümlerinin, VT ablasyon sürecindeki ölçümlerle ve hastalara ait klinik özelliklerle korelasyonu incelenmiştir. Etik kurul onayı alındıktan sonra, 30 Haziran-31 Aralık 2021 tarihleri arasında, genel anestezi altında VT ablasyon işlemi uygulanacak hastaların demografik verileri, intraoperatif vital değerleri, intraoperatif NIRS ve BIS değerleri kaydedilmiştir. Çalışmaya nabızlı VT nedeniyle ablasyon yapılan 37 hasta dahil edilmiştir; 37 hastanın her birinden ablasyon sırasında farklı değerler alınması nedeniyle her hastadan 2 ayrı veri seti elde edilmiş olup toplamda 74 VT süreci incelenmiştir. VT süreçlerinden elde edilen verilere göre, sağ ve sol NIRS ölçümlerindeki düşüşlerin (˃%10) VT sürecindeki OAB (sırasıyla p= 0,007 ve 0,006) ve ETCO2 (sırasıyla p= <0,001 ve <0,001) değerleri ile anlamlı bir korelasyon gösterdiği saptanmıştır. Bunun yanı sıra, sağ ve sol NIRS düşüşlerinin PAB ˃ 30mmHg olan hastalarda, PAB ≤30mmHg olan hastalara göre anlamlı fark gösterdiği izlenmiştir (sırasıyla p=0,002 ve 0,004). Benzer bir ilişki yaş, EF ve cinsiyet ile, veya VT sürecindeki BIS ile saptanmamıştır. Ancak bazal sol NIRS, sağ NIRS ve OAB değerlerine bakıldığında, kadınların ortanca değerlerinin erkeklere göre daha düşük olduğu gösterilmiş olup, sonuç istatistiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur (sırasıyla p<0,001, p=0,001, p=0,011). Çalışmamızda, hem nabızlı VT verileri hem de VF verileri hastaların bazal değerleri ile birlikte değerlendirmiş olup, ETCO2 ve NIRS değerlerinin pulsatil kan akımı olsun veya olmasın pozitif korelasyon gösterdiği bulunmuştur. Rutin NIRS kullanılmayan, genel anestezi altında ETCO2 monitörizasyonu yapılan vakalarda, ani ETCO2 ve OAB düşüşü söz konusu olduğunda bu parametrelerin NIRS ile korele olmaları nedeniyle serebral oksijenasyonun yetersiz olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. NIRS probunun hemodinamik değişikliklere yanıtının hızlı olması, OAB ve ETCO2 ile anlık korelasyon göstermesi nedeniyle; genel anestezi uygulanacak tüm vakaların yanı sıra, nabızsız VT/VF olgularında da aktif NIRS kullanımı kompresyon kalitesinin belirlenmesinde ve spontane dolaşımın geri dönüşünün (ROSC) takibinde etkili olabilir.

AblasyonBeyinElektrokardiyografi+6
Elif Kılıç Çakmak
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

A volumetric examination of pia-arachnoid complex' role in İNPH pathophysiology

Giriş ve Amaç: Normal basınçlı hidrosefali (NBH) büyümüş ventriküller ve yürüme, kognisyon ve miksiyon bozukluğu triadı ile karakterize önemli bir hastalıktır. Ilk olarak Solomon Hakim tarafından ortaya atılan bu hastalıkla ilgili geliştirilen ilk hipotez, Pascal yasasına dayanılarak, ventrikül yüzeyindeki büyümenin su cenderesi etkisiyle efektif ekspansil kuvveti arttırdığı, buna bağlı beyaz maddenin gerilerek semptomları ortaya çıkardığıdır. Epidemiyolojik araştırmalarda 65 yaş üstü popülasyonda %3 lere varan prevalans raporlanmasıyla, son yıllarda önemi daha iyi anlaşılmıştır. Cerrahi'nin tedavisinde önemli bir rolünün olduğu NBH hastalığında, V/P şant komplikasyon oranları %38'lere kadar raporlandığından, doğru klinik kararın verilebilmesi için, patofizyolojinin doğru anlaşılması elzemdir. Hastalık patofizyolojisiyle ilgili çalışmaların pek çoğu, ventrikül içine uygulanan efektif ekspansil kuvveti göz önüne alarak, artmış ICP, Periventriküler BOS kaçağı ve Serebral perfüzyonun bozulmasını, NBH kliniğinin gelişiminde en önemli mekanizmalar arasında saymaktadır. Ancak, Gri Madde hasarının patofizyolojik mekanizmaya katkısını araştıran çalışmaların daha az olduğu ve araknoid trabeküla ve pial sağlamlığın ise bu bağlamda hiç araştırılmadığı dikkati çekmektedir. Ayrıca, NBH'da cisternlerde, valleculada ve sylviyan cisternin proksimalinde jet akımın varlığı gösterilmiş olsa da, bu jet akımın patofizyolojiye tam olarak nasıl katkı yaptığının anlaşılmadığı dikkati çekmektedir. Bu çalışmada amacımız, iNBH'de kortikal gri madde hasarının ana mekanizmalarından bir tanesi olabileceğini iddia ettiğimiz Araknoid traksiyon ve pial dehisans hipotezinin (kısaca Pial-Araknoid Dehisans hipotezi), MRG volumetrisi yöntemleriyle test edilmesidir. Materyal ve Metot: Hasta grubu Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisinde 01.06.2019-01.12.2022 tarihleri arasında, tanısı multidisipliner bir ekip tarafından konulmuş ve opere edilmiş 72 iNBH hastasından, ince kesitli (kesit sayısı>50) olmayan 8 hasta çıkarıldı, geriye kalan hastalardan 64'ünün MRG görüntüsü, MRIcroGL yazılımı ile nifti formatına çevirildikten sonra, görüntüler volbrain yazılımına yüklenmiştir. Görüntüsü volbrain yazılımı tarafından işlenemeyen 8 hasta ve volumetrinin hatalı olduğu tespit edilen 7 hasta çalışmadan çıkarılmıştır. Hasta grubu 49 hastadan oluşmuştur. Kontrol grubu ise, 01/3/2021 ile 01/03/2023 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi tıp fakültesi polikliniğinde değerlendirilmiş olan hastalardan, baş dönmesi, baş ağrısı, senkop şikayetleriyle başvuran hastalar seçilmiş, bu hastalardan 55 yaştan büyük 85 yaştan küçük olan ve yüksek çözünürlüklü MRG'si olan 26 hasta seçilerek oluşturulmuştur. Bu hastalardan erkek/kadın oranına sadık kalınacak şekilde 16 hasta seçilmiştir. Hastaların MRG görüntülerine Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri PACS sisteminden, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji bölümüne ait GE firmasına ait SIGNA Architect cihazında elde edilmiş 3D Aksiyal T1 MPRAGE görüntüleri kullanılmıştır. Tüm görüntüler denoising, kaba inhomojenite düzeltilmesi, MNI uzayına kayıt, ince inhomojenite düzeltmesi ve intensite normalizasyonu işlemlerinden sonra intrakraniyal kavitenin ayırt edilmesi, gri beyaz madde ve bosun ayırt edilmesi ve son olarak Neuromorphometrics atlasına göre gri maddenin (ve derin çekirdeklerin) bölümlenmesi ile işlenerek, volümetrik veriler elde edilmiştir. Sonuçlar: Sonuçlarımız iNBH'de sıvı kompartmanlarında en yüksek değişimin %317.37 artışla lateral ventriküllerde olduğunu, onu da %102.99 artışla 3. Ventrikül boyutunun takip ettiğini göstermiştir. Hasta grubunda kortikal gri madde hacim azalması %10,51 seviyesinde, subkortikal gri madde hacim azalması ise %16.15 seviyesinde kaydedilmiştir. Beyaz madde hacimleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Kortikal gri madde lobları arasından en yüksek hacim azalması temporal lob ve oksipital loblarda gerçekleşmiştir (sırasıyla -11,24, -10,31, p<0.05). Hasta grubunda perisylviyan bölgede yoğun kortikal hacim azalması saptanmış, özellikle frontal operculumda %27,22'lik ve Heschl Girusundaki %19.68'lik azalma dikkati çekmiştir. Ayrıca, özellikle vallecula çevresindeki alanda oldukça yoğun ve istatistiksel olarak anlamlı hacim azalması mevcut olduğu da gözlenmiştir. Tartışma ve Sonuç: Bizim çalışmamızda, özellikle perisylviyan bölgedeki hacim kaybının literatürle uyumlu olduğu gösterilmiştir. Ayrıca, perisylviyan bölgede kortikal hacim kaybının bölgenin anatomik özellikleri ile incelenmesi, ventrikülden çıkan sıvının jet akımının ve ona bağlı gelişen barotravmanın, gerçekten de iNBH'da kortikal hacim kaybını açıklayıcı bir faktör olabileceğini göstermiştir. Ancak, pial dehisans'ın direkt bulguları, çalışmamızla ortaya konamamıştır. Sonuç olarak, Araknoid Trabeküler Traksiyon ve Pial Dehisans hipotezinin doğruluğu hususunda kesin bir yargıya varmak mümkün olmamıştır, ancak bulgularımız bu hipotezin ve tarif ettiği sonuçların iNBH patofizyolojisinde önemli rolü olduğu inancını oluşturmuştur. Bu konuda, özellikle subaraknoid BOS sisteminin ve araknoid trabekül özelliklerinin daha ileri çalışmalarla incelenmesinin iNBH patofizyolojisinin daha iyi anlaşılması için gerektiği kanısına varılmışıtır.

AraknoidBeyinBeyin zarı+3
Şiyar Bahadır
Hacettepe University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Alzheimer hastalığı'nın beyin anjiyotensin reseptörleri ile ilişkisi ve anjiyotensin reseptör blokörlerinin bu ilişkiye etkisi

Alzheimer Hastalığı sıklığı giderek artan ve bilişsel işlevlerde azalma ile seyreden etiyolojisi henüz netleşmemiş nörodejeneratif bir hastalıktır. Günümüzde henüz kür sağlayacak bir tedavisi yoktur. Alzheimer Hastalığı (AH) insidansının Anjiyotensin tip 1 reseptör blokör (ARB) kullananlarda daha düşük olduğu çeşitli çalışmalarda gösterildikten sonra, beyin renin-anjiyotensin sistemi (RAS) ve Alzheimer Hastalığı ilişkisi önem kazanmıştır. Beyin renin anjiyotensin sistemi esas olarak üç reseptör alt tipi aracılığıyla hareket eder: AT1R, AT2R ve AT4R. AT1R, inflamasyonu ve oksidatif stresi destekler. AT2R nitrik oksidi arttırır. AT4R, dopamin ve asetilkolin salınımı için önemlidir ve hafıza konsolidasyonuna aracılık ettiği gösterilmiştir. Bu tezde, kognitif olarak normal ve AH olan bireylerin postmortem frontal-korteks beyin örnekleri kullanılarak AH ile ilişkili beyin RAS farklılıklarının incelenmesi, bu farklılıkların beyin oksidatif stresi, inflamasyon, ayrıca amiloid-beta ve tangle patolojileri ile ilişkisi ve son olarak ARB'lerin bu ilişkiye etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Beyin RAS reseptörlerinin gen ve protein ifadeleri, oksidatif stres belirteci olarak protein karbonil seviyeleri ve inflamasyon belirteci olarak IL-6, TNF-α, IFN-γ ve IL-1β seviyeleri ölçülmüştür. Sonuç olarak, Alzheimer hastalarının beyinlerinde AT1R protein seviyeleri daha yüksek bulunmuştur. Beyin AT1R seviyesinin, daha yüksek oksidatif stres ve amiloid-beta skorları ile korele olduğu saptanmıştır. Ayrıca, ARB kullanımı, kognitif olarak normal katılımcılarda daha yüksek AT4R protein seviyeleri ve daha düşük oksidatif stres ve amiloid-beta skorları ile ilişkilendirilmiştir. ARB'lerle tedavi edilen Alzheimer hastalarının beyinlerinde oksidatif stres, inflamasyon veya tangle ve amiloid-beta yükünde anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Bu çalışma, AH ile ilişkili beyin patolojilerinde beyin RAS'ın rolü hakkında literatüre katkı sağlarken, kognitif bozukluğu olmayan bireylerde ARB'lerin olası koruyucu etkilerine AT4R'ün aracılık ediyor olabileceğini göstermiştir.

Alzheimer hastalığıAnjiyotensinlerBeyin+3
Çağlar Coşarderelioğlu Seçer
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yenidoğanlarda fototerapi tedavisi esnasında amplitüd entegre elektroensefalografi ile beyin matürasyonu izlemi

Hiperbilirubinemi yenidoğan döneminde sık görülen sorunlardan biridir. Tedavi gerektiren bilirubin düzeyi bebeğin gebelik yaşına, doğum ağırlığına ve postnatal yaşına göre değişmekle birlikte tedavide ilk tercih fototerapidir. Amplitüd entegre elektroensefalografi (aEEG) monitörizasyonu, yenidoğan ünitelerinde yaygın kullanılmaya başlanmıştır. Yenidoğanlarda zemin aktivitesi, uyku uyanıklık döngüsü, nöbet aktivitesi tespitinde değerlidir. Fototerapi tedavisi altındaki yenidoğanların aEEG takibinin yapılarak ışığın aEEG kayıtlarını etkileyip etkilemediği araştırılması planlandı. Yenidoğan yoğun bakım ünitesine fototerapi tedavisi için yatan term yenidoğanlara ilk 6 saat fototerapi tedavisi altında aEEG monitörizasyonu yapılıp, uyku-uyanıklık siklusları ve zemin aktivite ölçümleri kaydedildi. Sonraki 6 saat boyunca aynı bebeklerin fototerapi tedavilerine ara verilip, göz bantları çıkarılarak aEEG monitörizasyonu yapılıp, uyku-uyanıklık döngüleri ve zemin aktivite ölçümleri kaydedildi. Kaydedilen sonuçlar, hastaların demografik verileri, yatış günleri istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Çalışmaya 64 term yenidoğan dahil edildi. 43'ü (%67) erkek olup, doğum ağırlığı ortalaması 3174± 417, doğum haftası ortancası 38 (37-41)'dir. Fototerapi esnasında 6 saat bakılan uyku uyanıklık siklusu ortancası 8 (4-12), alt zemin aktivitesi ortancası 6 (4-10), üst zemin aktivitesi ortancası 18 (10-24) iken fototerapiye ara verildiğinde bakılan uyku uyanıklık siklusu ortancası 6 (3- 10), alt zemin aktivitesi ortancası 6 (5-10), üst zemin aktivitesi ortancası 18 (12-25) tespit edilmiştir. İki grup arası Wilcoxon işaretli sıralar testi yapıldığında uyku uyanıklık siklusları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,001). Çalışmamız sonucunda term yenidoğanların fototerapi esnasında uyku uyanıklık döngülerinin arttığı tespit edildi. Bu da anlamlı hiperbilirubineminin uyku uyanıklık döngüsünü etkilediğini göstermektedir. Fototerapi tedavisi esnasında maruz kalınan ışığın etkisi ile uyku uyanıklık döngüsünün arttığını düşünmekteyiz. Bu da bu çalışmanın, şu an için bildiğimiz kadarıyla fototerapi tedavisinin uyku uyanıklık döngüsüne etkisi olduğunu kanıtlayan ilk çalışma olabileceğini düşündürmektedir.

Bebek-yenidoğmuşBebeklerBeyin+3
Ümit Ayşe Tandırcıoğlu
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fare kafa travması modelinde amantadinin nöroprotektif etkilerinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Travmatik beyin hasarı (TBH), dünya genelinde kalıcı veya geçici sakatlıkların ve ölümün en sık nedenidir. Travma sonrası nörolojik fonksiyon kayıplarına neden olan ikincil (sekonder) hasar süreci ilerleyici nörodejenerasyona ve gecikmiş hücre ölümüne sebep olmaktadır. İkincil hasarda verilen cevaplardan biri olan nöroinflamasyon, santral sinir sisteminin patojenlere veya hücresel hasar sonucu oluşan sinyal moleküllere karşı oluşan doğal immün yanıttır. Bunun yanı sıra geç dönemde lenfosit ve mikroglia/makrofaj aktivasyonu izlenir. Amantadinin, nöroprotektif etkileri birçok deneysel hayvan modelinde ve klinik çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmada, kafa travması modelinde intraperitoneal olarak verilen Amantadinin, 24. saatte nöroprotektif etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada toplam 40 adet fare kullanılmıştır. 5 ayrı grup ve her grupta 8 fare (n=8) olacak şekilde gruplandırma yapılmıştır. 8 fare naive, 8 fare sham, 8 fare kontrol grubu, 8 fare 20 mg/kg/gün Amantadin ve 8 fare 40 mg/kg/gün Amantadin deney grubu olarak ayrılmıştır. Hayvanlara 9 cm yükseklikten 75 gr serbest ağırlık düşürülerek kafa travması modeli oluşturulmuştur. Travmadan 1 saat sonra kontrol grubuna intraperitoneal serum fizyolojik, deney gruplara ise intraperitoneal sırasıyla 20 ve 40 mg/kg Amantadin enjeksiyonu yapılmıştır. Tüm grupların 1. ve 24. saat sonunda nörolojik değerlendirmeleri mNSS ile yapılıp fareler sakrifiye edilerek beyin dokularındaki histopatolojik bulgular kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: Histopatolojik incelemelerde; 1) 20 mg/kg Amantadin ile nöron dejenerasyonu anlamlı olarak azalmakta (p=0.0007, n=8/grup), 40 mg/kg Amantadin verildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p=0.1745, n=8/grup). 2) 20 mg/kg Amantadin ile mikroglial aktivasyon anlamlı olarak azalmakta (p=0.0073, n=8/grup), 40 mg/kg Amantadin verildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p>0.9999, n=8/grup). 3) 20 mg/kg Amantadin ile astrosit aktivasyonu anlamlı olarak azalmakta (p=0.0063, n=8/grup), 40 mg/kg Amantadin verildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p=0.3566, n=8/grup). 4) Histopatolojik incelemelerde, 20 mg/kg Amantadin verilen deney grubunda sitotoksik ödemin anlamlı olarak azaldığı görülmüştür. Sonuç: Swiss albino farelerde ağırlık düşürme metoduyla oluşturulan nörolojik muayenede gerilemeye sebep olmayan ancak histopatolojik düzeyde inflamasyona yol açan hafif kafa travması modelinde travma sonrası 1. saatte verilen tek doz 20 mg/kg Amantadin nöroinflamasyon ve astrogliozisi inhibe ederek sekonder hasarın azalmasına katkı sağlamaktadır.

AmantadineBeyinFareler+6
Alaeddin Acar
Hacettepe University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Nörobilim etkileşimli mekân tasarımı kavramının özel gereksinim sahibi yetişkin veçocuk bireyler için rehabilitasyon merkezi özelinde araştırılması

Tez çalışmasında özel gereksinim sahibi bireylerin bulunduğu çevreyi anlamlandırmasına imkan yaratacak, kullanımını kolaylaştıracak, mekânsal farkındalığını arttıracak, fiziksel erişimini kolaylaştıracak, stresini azaltacak rehabilitasyon merkezleri tasarım kriterleri incelenmiştir. Çalışma nörobilim ile mimarlık arasındaki ilişkiyi araştırmak ve nörobilim etkileşimli mekân kavramını özel eğitim ve rehabilitasyon merkezleri üzerinden ortaya koymayı amaçlamıştır. İncelemeler ve ulaşılan bulgular ile, özel gereksinimli bireyler için yeni planlanacak olan rehabilitasyon merkezlerine ve kullanımı devam eden rehabilitasyon merkezlerinin tasarım kriterlerine ilişkin bir öneri setinin geliştirilmesi hedeflenmiştir. Literatür taraması, mimarlık ve nörobilim alanında yapılmıştır. Mimarlık alanında mekân tasarım kriterleri; mimarlık ve nörobilim ortak alanında ise mekân tasarımının insan beyni üzerindeki etkisini araştıran çalışmalar incelenmiş ve ülkemizde özel gereksinim sahibi çocuklara yönelik birçok eğitim merkezi olmasına rağmen kullanıcının ihtiyaçları doğrultusunda yetersiz oldukları varsayılmıştır. Bu doğrultuda araştırmanın asıl amacı nörobilimin insanın mekân içerisindeki deneyimine ilişkin araştırmalardan faydalanarak, özel gereksinim sahibi bireylerin kendilerini bulundukları mekana ait hissedebilecekleri tasarımların önünü açmak olmuştur.

BeyinMekan tasarımıNörobilim+1
Ayça Yontarım Turgay
İstanbul Arel University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Nöroteoloji ve dini deneyim

Bu çalışma nörolojik olarak dînî deneyimi ve Tanrı'nın varlığını hissetme durumu gibi spritüel birçok konuyu bilimsel olarak inceleyen nöroteoloji bilim dalının dînî deneyimle ilgili kısmını araştırmayı hedeflemektedir. Bu bağlamda nöroteolojinin kapsadığı nöroloji, teoloji, biyoloji ve psikoloji alt bilim dallarından faydalanıp konuyla bağlantılı kısımlarını ele alarak meseleye açıklık kazandırılacaktır. Nöroteoloji yakın zamanda ortaya çıkan ve gelişmekte olan bir alan olmakla birlikte son dönemde kullanılan beyin tarama aletleri ile kayda değer sonuçlar elde edilmiştir. Bununla beraber bilim insanları çok eski dönemlerden beri beyni ve beynin fonksiyonel bozukluğu sebebiyle ortaya çıkan hastalıkları ele alan eserler kaleme almışlardır. Bu anlamda konuyla ilgili ilk ve önemli isimlerden biri olarak Kamilu's Sınaatu't Tıbbiyye adlı eseri ile Ali b. Abbas el-Mecusi'yi görüyoruz. Tezimizde dînî duygu, düşünce ve deneyimlerin beyinde nörolojik olarak hangi bölgelere etki ettiği veya hangi beyin bölümlerinin bu işlemlerden sorumlu olduğunun ele alınmasının yanı sıra beyin süreçlerinin bilincimize etki etmesi yönüyle de bilinç konusuna değinilmiştir. Bu çerçevede dînî deneyimin zihne ait bir konu olması ve kişinin kendisine ait öznel bir tarafı olması sebebiyle açıklanmasının zor hatta imkânsız bir mesele olduğu vurgulanmıştır. Bununla birlikte bu alanda birçok bilim adamı yaptıkları deney ve araştırmalar ile farklı modellemeler üretmişlerdir. Özellikle mânevî ve mistik deneyim esnasında beyin üzerinde gerçekleştiren deneylerde görüntüleme cihazları ile elde edilen bilgiler nöroteolojinin gelişimine büyük katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Beyin, dinî deneyim, nöroloji, nöroteoloji, psikoloji, tanrı.

BeyinDeneyimDin+5
Seray Yıldız
Ibn Haldun University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Müzik ve sesin beyin üzerindeki etkileri

Bu çalışmada Müzik ve Sesin Beyin üzerindeki nörolojik etkilerinin ve tıp bilimindeki yerinin değerlendirilmesine yönelik olan bu araştırmalarımızda; ses ve müziğin olumlu ve olumsuz etkileri üzerinde durulmuştur. Beynin yapısal özellikleri, ses frekansları hususunda Mozart etkisinden faydalanılmıştır. Müziğin insan üzerindeki etkilerine yönelik; ses frekans dalga boyu ile yapılan bilinçaltı dejenerasyonları da çalışmamızda yer almıştır. Ayrıca Anahtar Kavramlar Beyin görüntüleme tekniklerinin geliştirilmesi ile müziğin beyin üzerindeki etkilerini de öğrenmeye başladık. Beyinde bir "müzik merkezinin" bulunmadığı, aksine müziğin icrası veya dinlenmesi sırasında beynin değişik kısımlarının birlikte çalıştığı ortaya çıktı. Müziğin beyinde "ödül sistemini" uyardığı keşfedildi. Müziğin tedavi edici gücünün yanı sıra beyin plastisitesi nedeniyle zihinsel faaliyetler üzerinde olumlu etkileri olduğu, bu nedenle müzikle uğraşmanın, özellikle bir müzik aleti çalmayı öğrenmenin beynin performansını artırdığı bulundu. En ilkel kabilelerden en gelişmiş ülkelere kadar her toplumda müzik insan yaşamının vazgeçilmez unsurlarından biridir. Müzik bazen bizi neşelendirir, zaman zaman dans ettirir, bazen hüzne boğar, bazen de yıllar öncesine götürür. Son yıllarda nörobilimlerde elde edilen gelişmelerle artık müziğin beynimizi nasıl etkilediğini öğrenmeye başladık. Bu çalışmalar sonucu müziği evrensel kılan sırların perdesini aralarken müziğin olağanüstü gücü ile beynimizin fiziksel yapısını değiştirebileceğimizi ve müzik eğitimi ile başarıyı artırabileceğimizi de öğrendik. Anahtar Kelimeler: Müzik, Ses, Beyin, Etki

BeyinMüzikNöroloji+2
Gökhan Yegin
Haliç University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Aç farelere skopolamin uygulanması ve yem verilmesi ile oluşan konvülsiyonlarda MK-801'in beyin dokusundaki oksidatif stres, inflamasyon ve ghrelin düzeylerine etkilerinin araştırılması

Bu çalışmada deneysel olarak 48 saat aç bırakıldıktan sonra skopolamin (Skop) uygulanıp ardından yem verilen farelerde meydana gelen konvülsiyonlarda, MK-801'in, beyin dokusundaki oksidatif stres (OS), enflamasyon ve ghrelin (GHR) düzeylerine etkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmamızda 36 adet, 25-30 gr ağırlığında Balb/C cinsi beyaz erişkin erkek fare kullanıldı. Fareler rastgele seçilerek 6 gruba ayrıldı. 1.Grup : 48 saat süresince aç bırakılan hayvanlara i.p. serum fizyolojik (SF) enjeksiyonu yapıldı. 2.Grup : 48 saat süresince aç bırakılan hayvanlara i.p. Skop enjeksiyonu yapıldı. 3.Grup : 48 saat süresince aç bırakılan hayvanlara i.p. SF enjeksiyonu ve hemen ardından i.p. 0.17 mg/kg MK-801 enjeksiyonu yapıldı. 4.Grup : 48 saat süresince aç bırakılan hayvanlara i.p. SF enjeksiyonu ve hemen ardından i.p. 0.51 mg/kg MK-801 enjeksiyonu yapıldı. 5.Grup : 48 saat süresince aç bırakılan hayvanlara i.p. 3 mg/kg Skop enjeksiyonu yapıldı ardından i.p. 0.17 mg/kg MK-801 enjeksiyonu yapıldı. 6.Grup : 48 saat süresince aç bırakılan hayvanlara i.p. 3 mg/kg Skop enjeksiyonu yapıldı ardından i.p. 0.51 mg/kg MK-801 enjeksiyonu yapıldı. Tüm gruplara enjeksiyondan 20 dakika sonra yem verildi. Beyin dokularında malondialdehit (MDA), nitrik oksit (NO), prostaglandin E2 (PGE2), redükte glutatyon (GSH) ve protein karbonil (PCO) düzeylerine, süperoksit dismutaz (SOD), katalaz, glutatyon peroksidaz (GSH-Px), paraoksonaz (PON) ve aril esteraz (ARE) aktivitelerine bakıldı. Ayrıca hayvanlardan toplanan plazma ve doku örneklerinde GHR miktarları belirlendi. Çalışmada MK-801'in konvülsiyonları baskıladığı, beyin dokusundaki SOD ve CAT aktivitelerini arttırdığı, GSH-Px, PON ve ARE aktiviteleri ile MDA ve GSH düzeyini değiştirmediğini, NO, PGE2 ve PCO düzeyini azalttığı, doku ve serum GHR düzeyini arttırdığı görülmüştür.

AçlıkBeyinFareler+5
Yakup Akkuş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Farelerde deneysel epileptik modelde propolisin beyinde asetilkolinesteraz ve oksidatif stres üzerine etkisinin araştırılması

Yaptığımız çalışmada, epilepsi modeli oluşturulan farelerde propolis uygulamasının beyin dokusundaki oksidatif stres parametrelerine ve asetilkolinesteraz aktivitesine etkileri araştırılmıştır. Çalışmada 35 adet fare kullanılmış olup her grupta 7 fare olacak şekilde toplam 5 gruba ayrılmıştır. Bu gruplar; kontrol grubu, pentilentetrazol (PTZ) grubu, propolis grubu, PTZ + propolis grubu ve PTZ + valproik asit grubudur. Kontrol grubuna serum fizyolojik (SF), PTZ grubuna 65 mg/kg PTZ + serum fizyolojik, propolis grubuna 100 mg/kg propolis ve 45 dakika sonra serum fizyolojik, propolis + PTZ grubuna 100 mg/kg propolis ve 45 dk sonra 65 mg kg PTZ, valproik asit grubuna 100 mg/kg valproat ve 45 dk sonra 65 mg kg PTZ yedi gün boyunca uygulanmıştır. Her grubun nöbet tespiti, nöbet skorları ve toplam nöbet süresi izlenerek kaydedilmiştir. Uygulama sonrası farelerin beyin dokusundaki asetilkolinesteraz enzim aktivitesi ile oksidatif stres göstergesi olarak da total antioksidan kapasite (TAS) ve total oksidan kapasite (TOS) düzeylerine bakılmıştır. PTZ grubunun TAS düzeyi, kontrol grubu ile karşılaştırıldığı zaman istatistiksel olarak anlamlı ölçüde düşük bulundu (p<0.05). Propolis, PTZ+Propolis ve PTZ + Valproik asit gruplarının TAS düzeyleri PTZ grubu ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur (p<0.05). PTZ grubunun TOS düzeyleri, kontrol grubu ile karşılaştırıldığı zaman istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Propolis, PTZ+Propolis ve PTZ+Valproik asit gruplarının TOS düzeyleri, PTZ grubu ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı ölçüde düşük bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak, propolis ekstresinin, epilepsinin davranışsal belirtilerini ve oksidatif stresi azalttığı görülmüştür. Ayrıca propolis ekstresinin, epilepsinin komplikasyonlarını önleyebileceği gösterilmiştir. Anahtar Sözcükler: Epilepsi, Beyin, Propolis, Oksidatif Stres, Asetilkolinesteraz Aktivitesi

AsetilkolinesterazBeyinEpilepsi+4
Beşir Karayel
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Taze ve alkid resin tekniğiyle hazırlanan rat beyinlerinin renk, koku ve textür özelliklerinin karşılaştırılması

Bu çalışmada alkid resinle hazırlanan rat beyinlerinin gerçek dokuya benzerliğini ve beyin dokusunda alkid resin yönteminin uygulanabilirliğini ortaya koymak amacıyla, taze beyin dokusu ile renk, koku, işlenebilirlik, sertlik, elastikiyet ve yapışkanlık yönünden karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmayı yapmak için 54 adet erkek wistar albino rat kullanıldı. Sıçanların anestezisi ksilazin (5-8 mg/kg) + ketamin (75-90 mg/kg) karışımıyla İP veya İM enjeksiyon yoluyla yapıldı. Anesteziye alınan sıçanlardan 20 tanesinin karın duvarına ensizyon yapılıp Aorta abdominalis'leri kesilerek kanları boşaltıldı ve beyinleri çıkarıldı. Alkid resin yöntemi ile işlenecek olan 34 rat ise anestezi sonrasında kanları boşaltılıp Aorta abdominalis'lerinden kranial ve kaudal yönlü kateter uygulaması yapılarak Spence'in kadavra tespit sıvısı ile fiksasyonları sağlandı. Alkid resin yöntemiyle işlenecek olan ratlardan 4 tanesi sergi amaçlı materyaller üretmek için istenilen pozisyonlar verildikten sonra tespit edildi. Alkid resin yöntemiyle işlenecek örnekler sırasıyla yıkama aşaması, arındırma, gömme, ön kurutma, emdirme aşaması ve son kurutma aşamalarından geçirildi. Sonrasında taze olarak çıkarılan rat beyinleriyle alkid resin yöntemiyle işlenen beyinler renk değerleri (L*, a*, b*) ve textür özellikleri bakımından (sertlik, elastikiyet ve yapışkanlık) karşılaştırıldı. Her iki yöntemle hazırlanan materyaller oluşturulan panel ile koku ve işlenebilirlik (ensizyon) yönünden birbiriyle kıyaslandı ve alkid resinli materyallerin kokusuz ve işlenebilir olduğu ortaya konuldu. Renk değerleri bakımından alkid resinli örnekler daha sarı çıkarken, taze örneklerin daha kırmızı ve beyaz olduğu gözlendi. Alkid resinli örneklerin taze dokuya göre daha sert ve elastik olduğu, ancak yapışkanlık değerinin olmadığı belirlendi. Bu çalışma ile alkid resinin beyin dokuda tespit amaçlı uygulanabileceği, alkid resinle işlenen beyin dokusunun gerçek dokuya benzerliği, elde edilen materyallerin sergi ve eğitim-öğretim amaçlı kullanılabileceği ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Alkid resin, Kadavra, Rat, Sinir Sistemi, Taze beyin

AnatomiBeyinKadavra+4
Hacı Keleş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyabetik hasta grupları ile serebral MR perfüzyon arasındaki ilişki

Amaç: Diyabetik Hasta Grupları ile Serebral MR Perfüzyon Arasındaki İlişki incelemeyi amaçladık. Materyal-metot: 52 diyabetik hasta ve 39 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Diyabetik hastalar proliferatif retinopati(PRP), non-proliferatif retinopati(NPRP), ve retinopati olmayan diyabet(RP olmayan DM) olarak üç gruba ayrıldı. Görüntülemeler 1.5T Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) cihazı kullanılarak gerçekleştirildi. T2* ağırlıklı eko planar görüntüleme sekansı ile DSC Perfüzyon ağırlıklı MR (PA-MR) ile görüntüler alındı. Görüntüleme sonucu kaydedilen veriler iş istasyonuna gönderildi (syngo-via, Siemens Medikal sistemler). Yazılım yardımı ile elde edilen ham veriler ile CBF haritaları elde edildi. Her iki serebral hemisferde gri cevherden region of interest (ROI) ile elde edilen veriler beyaz cevherden referans olarak seçilen bölgedeki ROI ile elde edilen veriye oranlandı. Çalışmamızdaki sürekli değişkenler için tanımlayıcı istatistikler, grup ortalamalarını karşılaştırmada ANOVA, farklı grupları belirlemede Duncan testi kullanılmıştır. Değişkenler arasındaki ilişki Pearson korelasyon katsayıları hesaplanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda diyabetik hasta grupları (PRP, NPRP ve RP olmayan DM ) arasında NPRP ve RP olmayan DM grubunda her iki serebral hemisferde bölgesel olarak rCBF değerleri diğer gruplara göre daha düşük olmakla beraber istatistik olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Diyabetik hastalar ile sağlıklı kontrol grupları arasında rCBF değerleri diyabetik hasta grubunda daha düşüktü. Bununla beraber her iki frontal lob anterior ve inferior, her iki singulat girus, her iki temporal lob medial, sağ oksipital lob ve her iki talamusta rCBF değerlerinde istatistik olarak anlamlı farklılık izlenmiştir. Sonuç: Sonuç olarak, bu çalışma T2DM'de diyabet grupları arasındaki serebral perfüzyonun bölgesel etkilerini incelemiştir. Diyabet grupları arasında bölgesel perfüzyon değerleri açısından anlamlı fark yoktu. Sağlıklı kontrol grubuna göre bölgesel hipoperfüzyon genel olarak incelenen tüm loblarda görüldü ve çoğunda istatistik olarak fark izlendi. Özellikle temporal lob medial (hipokampal) kesimde hipoperfüzyon belirgindi. Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, Serebral Perfüzyon, Manyetik Rezonans Görüntüleme, Diyabetik Retinopati

BeyinDiabetes mellitusDiabetes mellitus+7
İbrahim İlik
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Polisorbat 80 kaplı, kurkumin ve dosetaksel yüklü PLGA nanopartiküller sistemlerin geliştirilmesi ve beyin tümörü etkinliklerinin değerlendirilmesi

Merkezi sinir sistemi (MSS) ilaç taşıması araştırıcılar için bir zorluk oluşturmaktadır. Kan-beyin bariyeri (KBB) sistemik olarak uygulanan terapötik ajanların geçişini önemli ölçüde engeller ve beyin ekstrasellüler matrisi, lokal olarak uygulanan ajanların dağılımını ve kalış süresini sınırlandırmaktadır. Polisorbat 80 (Poly 80) kaplı Poli(laktik-ko-glikolik asit (PLGA) nanopartikülleri (Poly 80-PLGA NP'ler) bu problemlere umut veren bir çözüm sunmaktadır. Polisorbat 80 (Tween® 80) ile kaplanmış ilaç yüklü PLGA nanopartiküller, intravenöz enjeksiyondan sonra beyin kanser tedavisinde kullanılan antineoplastik ilaçların etkili bir şekilde beyine taşınmasını sağlamaktadır. Yüksek yan etkileri ve direnci gelişen olan antineoplastik ilaç grubunda yer alan dosetaksel ile birlikte kullanılan kurkumin, dosetaksel dozunu azaltarak kanser tedavisinin yan etkilerini azaltmaktadır. Bu çalışmada, PLGA nanopartikülleri tekli emülsiyon yöntemi ile 3-değişkenli 3-seviyeli Box-Behnken tasarımı ile optimize edilmiş dosetaksel (DTX) ve kurkumin (CCM) yüklü PLGA NP'ler, polimer konsantrasyonu (X1), ilaç konsantrasyonu (X2) ve organik/su oranının (X3) bağımsız değişkenler ve partikül büyüklüğü (Y1), ilaç enkapsülasyon etkinliği (Y2) ve polidispersite (PDI) (Y3) olarak yanıtları kullanılmıştır. Hazırlanan Poly80-DTX-CCM-PLGA-NP'ler partikül boyutu, polidispersite, zeta potansiyeli, ilaç enkapsülasyon etkinliği, TEM/SEM görüntüleri ve FTIR analizi ile karakterize edilmiştir. bEnd.3 endotel ve U87 glioma hücrelerinde MTT testi yapılarak, güvenli PLGA nanopartikül miktarı belirlenerek, optimum formülasyon için U87 hücrelerde etkinlik değerlendirilmiştir. Ayrıca bEnd.3 hücrelerde alımı polisorbat 80 kaplamalı NP'lerin kaplamasız olan NP'lere göre daha yüksek olduğu gösterilmiştir. In vivo olarak ise, Flamma 774 yüklü Poly 80-PLGA-NP enjekte edilen farelere in vivo görüntüleme sistemi (IVIS) kullanılarak KBB aşarak beyine geçişi gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kan-Beyin Bariyeri (KBB), Docetaksel, Kurkumin, PLGA Nanopartiküller, Polisorbate 80 kaplama, Box-Behnken Tasarım

BeyinBeyin neoplazmlarıDosetaksel+6
Indrıt Seko
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fare kafa travması modelinde doksisiklinin inflamasyon uüzerine etkilerinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Travmatik beyin hasarı (TBH) dünyada gençlerin önemli ölüm nedenlerden biridir. TBH son yıllarda önemli bir halk sağlığı sorunu olup dünya genelinde sakatlıkların ve ölümün en sık nedenidir. Hasar oluşumunu takiben ilk 24 saatte mikroglialar tarafından TNF-α, IL-1β ve IL-6 gibi proinflamatuar sitokinler salgılanır. Akut dönemin ardından, inflamazomlar (NLRP3) aktive olur. Bunun sonucunda inaktif formda bulunan kaspaz enzimi NLRP3 kompleksi tarafından aktif formuna dönüşür. Aktifleşen kaspaz-1 inflamatuar olaylarda rolü olan IL-1β ve IL-18 sitokinlerinin salınımını uyarır. Doksisiklin (DOX), Food and Drug Administration (FDA) tarafından onaylanmış olan bir antibiyotiktir ve kan-beyin bariyerinden iyi geçişi vardır. Doksisiklin mikrogliada, matriks metalloproteinaz-3(MMP-3)'ü azaltarak, nitrik oksid (NO), TNF alfa, İL-1, İL-6, İL-8 üzerine inhibitör etki yapar. Bu çalışmada, kafa travması modelinde düşük ve yüksek dozlarda verilen intraperitoneal doksisiklin'in, üçüncü günde inflamasyon üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, 4 ayrı grup (sham, kontrol, düşük ve yüksek doz DOX) ve her grupta 5 fare (n=5) olacak şekilde toplam 20 adet fare kullanılmıştır. Hayvanlara 11 cm yükseklikten 75 gr serbest ağırlık düşürülerek kafa travması modeli oluşturulmuştur. Travmadan yarım saat sonra kontrol grubuna serum fizyolojik, düşük doz grubuna 10 mg/kg ve yüksek doz grubuna 100 mg/kg intraperitoneal doksisiklin enjeksiyonu yapılmıştır. Hayvanlar üçüncü günde sakrifiye edilerek beyin dokularındaki histopatolojik ve immünhistokimyasal bulgular kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: IL-6 sinyal pozitifliği, 10 mg/kg DOX verilen grupta anlamlı olarak azalmıştır (p=0,003). 100 mg/kg DOX verilen grupta pozitif hücre sayısında azalma görülmüştür, fakat bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,58). Iba-1 (İyonize kalsiyum bağlayıcı adaptör molekül-1) ile işaretlenen mikrogliaların hasarlı bölgeye göçünün, kontrol grubuna göre 10 mg/kg ve 100 mg/kg DOX verilen gruplarda daha az olduğu görülmektedir (p=0,0001, p=0,003). CD-3 sinyal pozitifliği ve pozitif hücre sayısı, 10 mg/kg ve 100 mg/kg DOX verilen gruplarda anlamlı olarak azalmıştır (p=0,00001, p=0,003). Son olarak, düşük ve yüksek doksisiklin verilen travma gruplarında, ilaçsız travma grubuna göre daha yüksek oranda apoptoza gitmeyen nöron ve glia oranları görüldmüştür. Sonuç: Kafa travmasında DOX kullanımı, akut nöroinflamasyon ve mikroglia aktivasyonunu inhibe ederek kafa travması sonrası ortaya çıkan ikincil hasarın azaltmasında etkin olarak kullanılabilecek yeni bir tedavi yöntemi olarak umut vaat etmektedir.

BeyinBeyin yaralanmalarıDoksisiklin+5
Saeıd Marjanı
Hacettepe University
2020
00
DoktoraAçık ErişimTR

Beyı̇ne hedeflendı̇rı̇lmı̇ş bevası̇zumab yüklü nanopartı̇küler ı̇laç taşıyıcı sı̇stemlerı̇n hazırlanması ve etkı̇nlı̇klerı̇nı̇n değerlendı̇rı̇lmesı̇

Bu çalışmada, Bevasizumab'ın (BVZ) beyne hedeflendirilmesi amacıyla, kan-beyin endotelinde eksprese olduğu bilinen transferrin reseptörlerine (TfR) spesifik bağlanan Anti-CD71 antikorları ile konjuge edilmiş poli (laktik-ko-glikolik asit)- Poli etilen glikol (PLGA-PEG) nanopartiküller hazırlanmıştır. Konjugasyon basamağında, sentezlenen Oleil Sisteinamid (OCA) molekülü kullanılmıştır. Anti-CD71 antikoru konjuge edilen nanopartiküllerin kontrol grupları olarak, Anti-CD71 ile aynı yapıda ancak reseptöre spesifik olmayan İzotip Kontrol antikorları konjuge edilmiş nanopartiküller kullanılmıştır. BVZ, aktif hedeflendirilmiş nanopartiküllere yüklenerek enkapsülasyon etkinliği ve salım özellikleri değerlendirilmiştir. Hücre kültürü çalışmaları bEnd.3 ve hCMEC/D3 endotel hücreleri ve U87 glioma hücreleri üzerinde gerçekleştirilmiştir. Bu üç hücre hattında hazırlanan ilaç taşıyıcı sistemin sitotoksisitesi araştırılmıştır ve antikorlar ile antikor konjuge nanopartiküllerin bu hücrelerin yüzeyindeki TfRlere bağlanma afiniteleri araştırılmıştır. KBB'den geçiş aşamasında, ilaç taşıyıcı sistemin reseptör aracılı endositozunun gerçekleşeceği bEnd.3 ve hCMEC/D3 hücreleri ile hücre içerisine alım çalışmaları gerçekleştirilmiş ve oluşturulan monokültür transitoz deneyleri ile BVZ'nin in vitro KBB'den geçişi gösterilmiştir. Nil kırmızısı yüklenmiş nanopartiküllerin, KBB'yi geçişi in vivo deneylerle araştırılmış ve floresan mikroskop ile gösterilmiştir. Nude farelerde in vivo GBM modeli geliştirilmiş ve ilaç yüklenmiş kontrol grupları ile ilaç yüklenmiş Anti- CD71 antikoru konjuge edilmiş nanopartikül gruplarının etkinlikleri karşılaştırılmıştır. BVZ yüklü ve aktif hedeflendirilmiş nanopartiküllerin verildiği fare grubu, diğer fare gruplarına göre daha uzun süre hayatta kalmıştır.

BevacizumabBeyinFarmasötik teknoloji+5
Sedenay Akbaş
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Travmatik beyin hasarlı bireylerde seçici dikkat becerileri ile konuşmanın anlaşılması arasındaki ilişkinin incelenmesi

Travmatik beyin hasarından dolayı bireylerde ortaya çıkan bozukluklar, önemli bir sağlık sorunudur ve dil, konuşma ve bilişsel becerilerde ciddi sorunlar oluşturabilmektedir. Travmatik beyin hasarında yaygın olarak görülen bilişsel bozukluklardan biri dikkat bozukluğudur. Dikkat bozukluğu, bireyin dil ve konuşma becerilerini önemli derecede etkileyebilmektedir. Araştırmamızda travmatik beyin hasarlı bireylerde seçici dikkat becerileri ile konuşmanın anlaşılması arasındaki ilişki incelenmiştir. Araştırmaya 18-60 yaş aralığında 30 şiddetli beyin hasarı tanılı ve 30 sağlıklı katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcıların Afazi Dil Değerlendirme Testi ve Stroop Testi performansları karşılaştırılmış ve aralarındaki ilişkiye bakılmıştır. Ayrıca travmatik beyin hasarlı katılımcıların koma süreleri ile uygulanan iki test arasındaki ilişki incelenmiştir. Araştırmamızın sonucunda seçtiğimiz örneklem doğrultusunda travmatik beyin hasarlı katılımcıların seçici dikkat becerilerinin sağlıklı katılımcılara göre daha düşük performansa sahip olduğu görülmüştür ve işitsel anlama becerileri açısından travmatik beyin hasarlı ve sağlıklı katılımcılar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Ayrıca seçici dikkat becerilerinin işitsel anlama becerisini etkilediği gözlenmiştir. Son olarak koma süreleri ile seçici dikkat ve işitsel anlama becerileri arasında bir ilişki tespit edilmemiştir. Elde ettiğimiz sonuçlar doğrultusunda travmatik beyin hasarlı bireylerin terapi programlarına seçici dikkat becerilerinin de dahil edilmesi, bu bireylerdeki dil ve konuşma terapisi sürecini olumlu yönde etkileyeceği düşünülmektedir.

AnlamaBeyinBeyin yaralanmaları+5
Cansu Bayram
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Farede filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modelinde donepezilin beyin hasarına etkisi

Giriş ve amaç: Spontan subaraknoid kanama, yüksek mortalite ve morbiditeye neden olan ve en sık nedeni anevrizmalar olan bir patolojidir. Hastalar kanama anını atlatsalar dahi, hastanedeki izlemlerinde mortalite ve ağır morbiditeler gelişebilir. Hiperakut dönemdeki beyin hasarı ve buna bağlı mortaliteden artmış intrakranial basınç sorumlu iken, sonrasında hastaların önemli bir kısmında beyin hasarında artış görülmekte ve ek nörolojik defisitler ve ölümler görülmektedir. Eksitatör bir nörotransmitter olan glutamatın aşırı artışının, N-metil-D-aspartat (NMDA) reseptörlerini uyararak hücre içine kalsiyum akışını artırdığı ve apoptoza neden olduğu düşünülmektedir. Aşırı artmış glutamatın neden olduğu nörotoksisite (eksitotoksisite) birçok patolojide (Travma, iskemi, nörodejeneratif hastalıklar vb.) etkin olduğu gösterilen ve beyin hasarına neden olan bir mekanizmadır. Subaraknoid kanamalı hastaların beyin omurilik sıvılarında yapılan ölçümlerde glutamat miktarının artmış olduğu gösterilmiş olup, bu hastalarda da eksitotoksisitenin nöron hasarında önemli bir paya sahip olduğu düşünülmektedir. Çeşitli patolojilerdeki glutamat eksitotoksisitesini engelleyerek nöron hasarını durdurmak için, NMDA antagonistleri ve glutamat salınım blokörleri gibi ajanlar denenmiş, ancak klinik çalışmalardaki yetersiz sonuçları ve yan etkileri nedeniyle kullanıma sokulamamıştır. Donepezil ise, doğrudan bir glutamat antagonisti olmayıp, bir asetilkolinesteraz blokörüdür ve net etkisi asetilkolin miktarını artırmaktır. Artan asetilkolin, α7 nikotinik asetilkolin reseptörlerini (α7-nAchR) uyarır ve bu reseptörün uyarılması hücre yüzeyindeki glutamat reseptörlerini internalize ederek glutamat eksitotoksisitesini azaltır. Ancak sinapslardaki glutamat nörotransmisyonunu bozmaz, bu nedenle glutamat antagonizması için kullanılan ajanların olumsuz etkisine sahip olmadığı düşünülebilir. Alzheimer tedavisi için geliştirilen bir ajan olan donepezilin insandaki yan etki profili de iyi bilinmektedir. Donepezil, Alzheimer'in yanında, travma ve iskemi için hayvan modellerinde denenmiştir, ancak subaraknoid kanamada etkinliğini gösteren çalışma yoktur. Çalışmamızda, Donepezilin subaraknoid kanamadaki nöroprotektif etkileri araştırıldı. Gereç ve yöntem: Deneylerde 5 grup Swiss albino fare kullanıldı. Sham, kontrol, düşük doz donepezil ile tedavi ve yüksek doz donepezil ile tedavi grupları için 7'şer, TUNEL/MAP-2 boyamasının standardizasyonu için oluşturulan naive grubu için 4 fare ile toplamda 32 denek kullanıldı. Farelerde subaraknoid kanama oluşturmak için, filaman perforasyon modeli kullanıldı. Subaraknoid kanamadan 2 saat ve 24 saat sonra tedavi gruplarına 1,8 mg/kg ve 5,6 mg/kg dozlarında donepezil intraperitoneal yolla verildi, kontrol ve sham gruplarına ise kg başına aynı hacimde %0,9 serum fizyolojik solüsyonu verildi. 2. saat, 24. saat ve 48. saatte tüm deneklerin nörolojik değerlendirmeleri yapıldı ve 48. saatteki muayeneden sonra fareler feda edilerek %4 formaldehit solüsyonu ile perfüze edildi, sonrasında beyinleri formaldehit solüsyonuna koyuldu. Beyinlerden elde edilen preparatlar, immünohistokimyasal yöntemler(TUNEL/MAP2, iNOS ve Hematoksilen Eozin) ile boyandı, muayene ve preparatların değerlendirilmesi ile elde edilen veriler gruplar arasında karşılaştırıldı. Sonuç: Farede filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modelinde, düşük doz donepezil(1,8 mg/kg/gün) subaraknoid kanama sonrasında gelişen apoptozu azaltmıştır ve koruyucu etki göstermiştir. Yüksek doz donepezil (5,6 mg/kg) uygulaması ile bu etki gözlenmemiştir.

ApoptozisAsetilkolinBeyin+7
Süleyman Çağrı Akpınar
Hacettepe University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Beyin metastazı bulunan meme kanseri hastalarında peritümöral ödemin değerlendirilmesi

Meme kanserinde, tıbbi onkolojideki gelişmelerle sağkalım her geçen gün artmaktadır. Ancak meme kanserinde beyin metastazlarının, ayrıca beyindeki metastazlara sekonder ortaya çıkan ödemin seyri, tedavisi güncel yaklaşım gerektiren ve literatürü günden güne yenilenen önemli bir konu olma özelliğini sürdürmektedir. Bu çalışmanın amacı, beyin metastazı olan meme kanseri hastalarında metastaz varlığının, metastaza bağlı ödemin değerlendirilmesidir. Çalışmaya 2007-2019 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Medikal Onkoloji Bilim Dalı'nda takipli kadın beyin metastazı olan 69 hasta dahil edilmiştir. Çalışmada; temporal lob tutulumu ile ödem durumu arasında (p=0,010), tanı anında şift varlığı ile total metastaz volümü arasında (p=0,027), HER2 pozitifiği ile tutulan hemisfer arasında (p=0,027) istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Beyin metastazlı hastalar içerisinde HER2 pozitif olan hasta grubunun median sağkalım süresi Triple negatif meme kanserli olan gruba göre istatistiksel anlamlı olarak daha uzun bulunmuştur. Beyin metastazlı hastalarda ödem gelişen hasta grubunun, ödem gelişmeyenlere göre median sağkalım süresi daha kısadır ancak istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir. Çalışmamızın bulgularından yola çıkacak olursak; beyin metastazlı hasta grubunda meme kanserinin alt tipi median sağkalım açısından önemli faktörlerden birisidir. Ayrıca ödem gelişimi istatistiksel anlamlı ilişki ortaya koyulamasa da median sağkalımı daha kısa olması açısından önemlidir. MRG gibi görüntüleme yöntemleriyle metastazın ve ödemin yerinin tespiti önemlidir. Hastalarda ödem oluşumunu etkileyen süreçleri de ortaya koymak açısından prospektif çalışmalarla bu konuya daha fazla açıklık getirilebilir.

BeyinBeyin neoplazmlarıMeme hastalıkları+5
Akif Can Güler
Hacettepe University
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Fare ligaman perforasyon sak modelinde squalene adenozin nanoparçalarının beyin kan akımı ve nörolojik skorlara etkisi

Bu tez çalışmasında amaç, fare filaman perforasyon SAK modelinde, ilk 24 saat içinde serebral kan akımı (SKA) değişikliklerini incelemek, squaelen ile konjüge edilmiş adenozinin SAK sonrası SKA, farelerin fonksiyonel ölçütleri ve serebral histolojik bulgularına etkisini incelemektir. Tez çalışmasında her bir grupta (kontrol SAK, sham, squalene, düşük doz adenozin, yüksek doz adenozin, düşük doz squalene adenozin ve yüksek doz squalene adenozin) 6'şar olmak üzere toplam 42 Swiss albino fare kullanıldı. Sham grubu dışındaki gruplarda SAK oluşturuldu. Lazer beneklenme kontrast görüntüleme (LSCI) yöntemi kullanılarak farelerin bazal, SAK sonrası erken dönem ve 24. saat SKA değerleri incelendi. 24 saat sonunda açık alan testi ile lokomotor aktiviteleri değerlendirildi. Fonksiyonel değerlendirmeleri yapılan deneklerin beyinleri cresyl violet, TUNEL ve Masson's trichrome boyamasına tabi tutuldu. SAK sonrası erken dönemde, kanama gruplarında SKA'nın global ve ciddi derecede azaldığı görüldü. Yüksek doz squalene adenozin tedavisi uygulanan grupta SKA değerlerinin kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğu gözlendi. Benzer şekilde yüksek doz squalene adenozin tedavisi uygulanan grubun açık alan testi ile elde edilen lokomotor aktivite skoru daha yüksek bulundu. Histolojik incelemelerde, yüksek doz tedavi grubunda daha az yoğun olmak üzere tüm kanama gruplarında nöronal dejenerasyon, apoptoz ve intravasküler fibrin tıkaçları görüldü. Sonuçta, LSCI ile SAK'a bağlı SKA değişimlerinin değerlendirilebildiği, yüksek doz squalene adenozin uygulanmasının SAK sonrası SKA seviyesini düzelttiği bu değişimin fonksiyonel değerlendirmeye yansıdığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Erken beyin hasarı, LSCI, serebral vazospazm, subaraknoid kanama, squalene adenozin.

AdenozinBeyinBeyin hastalıkları+7
Ahmet İlkay Işıkay
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Madde kullanım bozukluğu olan ergenler ve madde kullanım bozukluğu olan ergenlerin sağlıklı kardeşlerinin çocukluk çağı travması, psikolojik dayanıklılık ve beyin görüntüleme açısından değerlendirilmesi

Giriş: Madde kullanım bozukluğunda (MKB) genetik etkenlerin yanında çevresel faktörlerin de etkili olduğu bilinmektedir. Çevresel faktörler travma benzeri stres etkenleri ya da aile, okul, akran desteği gibi olumlu etkenlerdir. Genetik etkenler arasında ise beyin yapısal özellikleri sayılabilir. Beynin yapısal özelliklerinin kalıtımsallığı göz önünde bulundurulduğunda, MKB' de kardeşler ile yapılacak beyin görüntüleme çalışmaları oldukça değerlidir. MKB olan ergenler ile onların sağlıklı kardeşlerinin karşılaştırılması, madde kullanım bozukluğuna yatkınlık ve dayanıklılıkla ilgili beyin yapısal özelliklerinin değerlendirilmesini sağlayacaktır. MKB'de erişkin kardeşler ile yapılan beyin görüntüleme çalışmaları oldukça sınırlıyken, literatürde şimdiye kadar ergen kardeşler ile yapılmış bir beyin görüntüleme çalışması bulunmamaktadır. Amaç: Çalışmamızda 13-19 yaş arasında MKB tanısı alan ergenler ile MKB tanılı ergenlerin sağlıklı kardeşleri beyin görüntüleme bulguları, psikolojik dayanıklılık, çocukluk çağı travması açısından karşılaştırılmıştır. Aynı zamanda gruplar, Difüzyon Tensör Görüntüleme (DTG) yöntemi ile beyaz cevher bütünlüğü açısından karşılaştırılmıştır. Yöntem: Araştırmamızın örneklemi Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Alkol ve Madde Bağımlılığı Araştırma ve Uygulama Merkezine (EÜTF EGEBAM) başvuran,13-19 yaş arası MKB olguları ve bu olguların madde kullanımı öyküsü olmayan sağlıklı kardeşleri ile madde kullanımı öyküsü olmayan sağlıklı kontrol grubu ile oluşturulmuştur. Kontrol grubu, kardeşler grubu ile yaş, cinsiyet, sigara kullanımı açısından eşleştirilmiştir. Çalışmaya alınan tüm olgulara sosyodemografik veri formu (SDVF) uygulanmıştır. Tüm olguların psikiyatrik değerlendirmesi Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli-Türkçe Uyarlaması (ÇDŞG-ŞY-T) kullanılarak yapılmıştır. Tüm olgulara ergen psikolojik dayanıklılık ölçeği (EPDÖ) ve çocukluk çağı travmaları ölçeği (ÇÇTÖ) verilmiş, olguların ebeveynlerine de çocuğun davranışlarını değerlendirmeleri amacıyla Conners Ebeveyn Ölçeği-Yenilenmiş Formu uygulanmıştır. Olguların beyin yapıları Difüzyon Tensor Görüntüleme (DTG) ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 20 MKB olgusu, 20 MKB olgularının sağlıklı kardeşleri ve 19 kontrol olgusu alınmıştır. Yaş ortalamaları MKB grubunda 17, kardeşler grubunda ve kontrol grubunda 15 olarak saptanmıştır. Örneklemimizdeki tüm olgular erkektir. Gruplar arasında psikiyatrik ek hastalık, okul devam durumu ve sınıf tekrarı açısından anlamlı farklılık vardır. (p<0,05) Conners ölçeğinin "Karşı gelme", "Bilişsel problemler-Dikkatsizlik", "Hiperaktivite", "DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) indeksi", "Sosyal problemler", "Psikosomatik", "Huzursuzluk-impulsivite", "Duygusal değişkenlik", "Globalindeks-toplam", "DSM4 dikkatsizlik", "DSM4HiperaktiviteDürtüsellik", "DSM4Toplam" alt ölçeklerinin puan ortalamaları arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). MKB grubunda ÇÇTÖ'nün "Fiziksel istismar", "Fiziksel ihmal", "Duygusal istismar" alt ölçekleri puanı ve "Toplam travma puanı" diğer iki gruba göre anlamlı düzeyde daha fazla gözlenmiştir (p<0,05). Psikolojik dayanıklılık ölçeğinde MKB grubu, kardeşler grubuna ve kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük puanlar almıştır (p<0,05). Çalışmamızda MKB grubunun, sağ superior paryetal bölge ve sağ superior longitudinal fasikülüs bölgelerindeki fraksiyonel anizotropi (FA) değerleri, kardeşler ve kontrol grubuna göre düşük bulunmuştur (p<0,05). FA değerleri açısından farklılık gözlenen bir diğer bölge olan sağ orta frontal bölgede ise kontrol grubu, MKB grubu ve kardeşler grubuna göre daha yüksek FA değerlerine sahiptir (p=0,01). Sağ superior frontal bölge ve forseps minör fasikülünde FA değerleri kardeşler grubunda, kontrol grubuna ve MKB grubuna göre daha yüksek bulunmuştur (p<0,01). Sonuç: Çalışma sonuçların göre MKB grubundaki olguların kardeşlerine ve kontrol grubuna göre daha fazla fiziksel ve duygusal istismara uğradığı, fiziksel olarak ihmal edildiği ve toplamda daha fazla travmaya maruz kaldığı gözlenmiştir. Madde kullanım bozukluğu olanların akran, aile ve okul desteklerinin daha az olduğu; psikolojik dayanıklılığın diğer alt ölçekleri olan uyum boyutu, mücadele azmi ve empati ölçeklerinden de daha düşük puanlar aldıkları gözlenmiştir. Difüzyon tensor görüntüleme yöntemi sonuçlarında, MKB grubunda sağ superior paryetal bölge, sağ superior longitudinal fasikül, sağ orta frontal bölge, sağ superior frontal bölge ve sağ forceps minör yolağında FA değerlerinde düşüklük saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Madde Kullanım Bozukluğu; Beyin Görüntüleme; Psikolojik Dayanıklılık; Çocukluk Çağı Travması

BeyinErgenlerKardeşler+4
Hakan Kayış
Ege University
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Akut lenfoblastik lösemili (ALL) 5 yaşından küçük çocuk hastalarda kranial ışınlamalarda hedef hacmin (beyin dokusunun) aldığı dozun farklı tedavi planlama teknikleriyle karşılaştırılması

ALL, hem çocukları hem de yetişkinleri etkileyen, lenfoid progenitör hücrelerin malign bir hastalığıdır. ALL, çocukluk çağı kanserleri içinde en sık görülenidir ve tüm çocukluk çağı kanserlerinin %30'unu oluşturur. ALL tedavisinin 4 temel dönemi vardır: Remisyon sağlanması, Pekiştirme tedavisi, Santral Sinir Sistemi (SSS) koruyucu veya tedavi edici, İdame tedavisi. Kranial radyoterapi, ALL tedavisinde SSS profilaksisi ve tedavisinde kullanılan önemli bir tedavi yöntemidir. Kranial radyoterapide hedef, tüm menenjial yapılara tedavi dozunun tam olarak verilmesi ve lenslerin korunmasıdır. Kranial ışınlama için hedef hacim (beyin dokusu), tüm intrakranial subaraknoid boşluğu, optik sinirleri ve üst servikal omurilik boyunca menenjial uzamayı içerir. Kribriform plate ve temporal fossa dahil, kafatası tabanındaki yeterli marjlar, bu bölgelerdeki meninkslerin optimum tedavisi ve marjinal nüksün önlenmesi için kritik öneme sahiptir. 3BKRT tekniği, ALL hastaları için kranial ışınlamada mevcut standart tedavi tekniğidir. Klinik uygulamalarda konformal yöntemle tüm beyin ışınlamalarında genellikle karşılıklı paralel iki yan saha kullanılmaktadır. 6 MV'lik enerji ile karşılıklı paralel iki yan saha ışınlamalarda 1,5 cm'de Cilt Koruyucu Etki (Skin Sparing Effect) oluşur. 5 yaşından küçük çocuklarda kafa kemiğinin kalınlığı 0,5-1 cm arasındadır. Bu durum, kafa kemiğinin yan tarafları ince olmasından dolayı çocuk hastalarda kranyum ışınlamalarda menenjial alanda düşük doz bölgesi oluşmasına neden olur. Ayrıca menenjial alanın aldığı doz skalp (saçlı deri) dozunu da doğrudan etkilemektedir. Bu çalışmada ALL tanılı 5 yaşından küçük daha önce 3BKRT planları yapılıp tedaviye alınmış 10 çocuk hasta seçilmiştir. Hastaların mevcut Bilgisayarlı Tomografi (BT) görüntüleri kullanılarak radyasyon onkoloğu tarafından konturlama işlemi yapılmıştır. BT görüntüleri ve konturlar Elekta Precise Plan 2.12 ve Elekta CMS-Monaco v3.2 tedavi planlama sistemine aktarılarak 3BKRT ve VMAT tedavi planları yapılmıştır. VMAT tedavi tekniği ile tam ark kullanarak benzer bir plan hazırlanıp bu bölgeyi korumadan düşük doz bölgesinin tam doz alması amaçlandı. Hedef hacime öngörülen tedavi dozunu verirken riskli organların limit dozları göz önünde bulundurularak mümkün olan en düşük doz verilmeye çalışıldı. Tüm hastalara 8 fraksiyonda 12 Gy verilecek şekilde her iki tedavi planı yeniden tasarlanmıştır. 3BKRT ve VMAT tedavi teknikleri hedef hacimler ve riskli organların aldığı dozlar açısından karşılaştırılmıştır. Planlanan Hedef Hacim (Planning Target Volüm-PTV) ve beynin D_(%2), D_(%98), D_ort Gy cinsinden dozları ve planlanan dozun %107'sini (V_(%107)) alan yüzdelik hacim değeri 3BKRT ve VMAT tedavi teknikleri için karşılaştırılmıştır. Ayrıca; PTV'nin Gy cinsinden tedavi dozunun %2'sini (D_(%2)), %98'ini (D_(%98)) ve %50'sini (D_(%50)) alan doz değerleri kullanılarak Homojenite İndeksi (Homogenity Index-HI) ve Uygunluk Sayısı (Conformity Number-CN) değeri 3BKRT ve VMAT için karşılaştırılmıştır. Bir diğer hedef hacim olan Kribriform plate için ise D_ort, D_maks Gy cinsinden dozları ve tedavi dozunun %95'ini (V_(%95)) alan yüzdelik hacim değeri 3BKRT ve VMAT teknikleri için karşılaştırılmıştır. Doz volüm histogramlarından (DVH) yararlanılarak riskli organların aldığı D_maks, D_min, D_ort, D_(%2) ve D_(%98) doz değerleri her iki tedavi tekniği için karşılaştırıldı.Hedef hacimlerin (PTV, Beyin ve Kribriform Plate), Risk Altındaki Organların (Organs at Risk-OAR) ve HI-CN' nin almış olduğu; minimum, maksimum ve ortalama doz ve hacim değerleri her iki tedavi tekniği arasında karşılaştırılmıştır.Tekniklerin avantaj ve dezavantajları istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. PTV'nin maksimum doz (D_(%2 )) ortalamaları için 3BKRT ile VMAT tedavi teknikleri arasında anlamlı bir fark bulunmakla birlikte (p=0,005), VMAT tedavi tekniği 3BKRT tedavi tekniğine kıyasla daha avantajlı bulunmuştur. PTV'nin minimum doz (D_(%98)) ortalaması değerlerinde 3BKRT ile VMAT tedavi teknikleri arasında anlamlı bir fark bulunmakla birlikte (p=0,007), VMAT tedavi tekniği 3BKRT tedavi tekniğine kıyasla daha avantajlı bulunmuştur. PTV'nin ortalama dozları (D_(ort )) açısından 3BKRT ile VMAT tedavi teknikleri arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,799). PTV'nin, tedavi dozunun %107'sini aldığı yüzdelik hacim (V_(%107)) ortalamaları açısından 3BKRT ile VMAT teknikleri arasında anlamlı bir fark bulunmakla birlikte (p=0,028), VMAT tedavi tekniği 3BKRT tedavi tekniğine kıyasla daha avantajlı olduğu saptanmıştır. Tedavi dozunun PTV'yi ne kadar homojen sardığını değerlendirmek için bakılan HI değerleri için 3BKRT ile VMAT teknikleri arasında anlamlı bir fark saptanmış (p=0,005) ve VMAT tedavi tekniğiyle elde edilen HI değerleri 0'a daha yakın olduğu için VMAT tekniği, 3BKRT tedavi tekniğine kıyasla daha avantajlı bulunmuştur. Aynı şekilde CN değerleri açısından 3BKRT ile VMAT teknikleri arasında anlamlı bir fark bulunmakla birlikte (p=0,005), VMAT tedavi tekniğiyle elde edilen CN değeri 1'e daha yakın olduğu için VMAT tekniği, 3BKRT tekniğine kıyasla daha avantajlıdır. Beyin maksimum doz (D_(%2 )) ortalaması için 3BKRT ile VMAT tedavi teknikleri arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0,028) ve elde edilen sonuçlara göre VMAT tedavi tekniği 3BKRT tedavi tekniğine göre daha üstün çıkmıştır. Beynin minimum doz (D_(%98)) ortalamarı değerlendirildiğinde 3BKRT ile VMAT teknikleri arasında anlamlı bir fark bulunmakla birlikte (p=0,005), VMAT tedavi tekniği 3BKRT tedavi tekniğine kıyasla daha üstün bulunmuştur. Beynin ortalama dozları 〖(D〗_(ort )) için 3BKRT ile VMAT teknikleri arasında anlamlı bir fark bulunmamaktadır (p=0,646). Beynin, tedavi dozunun %107'sini aldığı yüzdelik hacim (V_(%107)) ortalamaları açısından 3BKRT ile VMAT teknikleri arasında anlamlı bir fark bulunmuş olup (p=0,028), VMAT tedavi tekniği 3BKRT tedavi tekniğine kıyasla daha avantajlı olduğu görülmüştür. Kribriform plate'in maksimum doz (D_(%2 )) ortalaması için 3BKRT ile VMAT teknikleri arasında anlamlı bir fark bulunmakla birlikte (p=0,005), 3BKRT tedavi tekniği VMAT tedavi tekniğine kıyasla daha üstün bulunmuştur. Kribriform plate'in ortalama dozları 〖(D〗_(ort )) açısından 3BKRT ile VMAT tedavi teknikleri arasında anlamlı bir fark yoktur (p=0,126). Kribriform plate'in, tedavi dozunun %95'ini aldığı yüzdelik hacim (V_(%95)) ortalamaları bakımından 3BKRT ile VMAT tedavi teknikleri arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=1,000). Skalp'in maksimum doz (D_(%2 )) ortalaması için 3BKRT ile VMAT teknikleri arasında anlamlı bir fark saptanmakla birlikte (p=0,005), VMAT tedavi tekniği 3BKRT tedavi tekniğine kıyasla daha avantajlı bulunmuştur. Skalp'in ortalama dozları 〖(D〗_(ort )) değerlendirildiğinde 3BKRT ile VMAT teknikleri arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,415). Skalp'in aldığı düşük dozlar (D_(%98)) açısından VMAT ve 3BKRT tedavi teknikleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,508). Kiazma'nın maksimum doz (Dmaks) ortalamaları için 3BKRT ile VMAT tedavi teknikleri arasında anlamlı bir fark görülmekle birlikte (p=0,007), kiazmanın aldığı maksimum dozlar açısından 3BKRT tedavi tekniği VMAT tedavi tekniğine kıyasla daha avantajlı bulunmuştur. Sağ göz maksimum doz (Dmaks) ortalamaları için 3BKRT ile VMAT teknikleri arasında anlamlı bir fark bulunmakla birlikte (p=0,005), VMAT tedavi tekniği 3BKRT tedavi tekniğine kıyasla daha avantajlı bulunmuştur. Aynı şekilde sol göz maksimum doz (Dmaks) ortalamaları için 3BKRT ile VMAT teknikleri arasında anlamlı bir fark bulunmakla birlikte (p=0,005), VMAT tedavi tekniği 3BKRT tedavi tekniğine kıyasla daha avantajlı bulunmuştur. Sağ gözün ortalama dozu 〖(D〗_(ort )) için 3BKRT ile VMAT teknikleri arasında anlamlı bir fark görülmekle birlikte (p=0,037), 3BKRT tedavi tekniği VMAT tedavi tekniğine kıyasla daha üstün bulunmuştur. Benzer şekilde sol göz ortalama dozu 〖(D〗_(ort )) için 3BKRT ile VMAT teknikleri arasında anlamlı bir fark görülmüş (p=0,005) ve 3BKRT tedavi tekniği VMAT tedavi tekniğine kıyasla daha avantajlı bulunmuştur. Sağ lens ve sol lens maksimum doz (Dmaks) ortalamaları açısından 3BKRT ile VMAT tedavi teknikleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (sırasıyla p=0,646, p=0,114). Sağ optik sinir ve sol optik sinir maksimum doz (Dmaks) ortalamaları açısından değerlendirildiğinde 3BKRT ile VMAT tedavi teknikleri arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (sırasıyla p=0,646, p=0,959). Beyin Sapı maksimum doz (Dmaks) ortalamaları için 3BKRT ile VMAT teknikleri arasında anlamlı bir fark görülmekle birlikte (p=0,008), 3BKRT tedavi tekniği beyin sapının aldığı maksimum dozlar açısından VMAT tedavi tekniğine kıyasla daha üstün bulunmuştur. Bu çalışma sonucunda, VMAT tedavi tekniğinin hedef hacimlerin doz homojenliği ve PTV kapsamı açısından daha iyi sonuç verirken kritik organların genelinde 3BKRT tedavi tekniğine kıyasla daha yüksek dozların elde edildiği görülmüştür. Lens radyasyona çok duyarlı bir doku olduğu için tedavi sırasında blok ya da ÇYK'ler hatta mümkünse ikisi birlikte kullanılarak korunması sağlanmalıdır. 3BKRT tekniğinde lens için koruma blokları kullanılan tedavi planlarında, lensler VMAT tekniğine kıyasla daha düşük dozlar almıştır. ALL'nin kranial radyoterapisi için planlama tekniği belirlenirken hedef hacim kapsamı ve riskli organların tolerans dozları göz önünde bulundurulduğunda hasta yaşı ve durumuna bağlı olarak radyasyon onkoloğu ile fizikçinin görüş birliğine göre kranial radyoterapide mevcut standart tedavi tekniği olarak kullanılan 3BKRT tekniğine alternatif olarak VMAT tekniğinin uygulanabilir olduğu gösterilmiştir.

BeyinDoz-cevap ilişkisi-radyasyonKraniyal ışınlama+7
Ceren Gençalioğlu
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00

İlgili konular